FANDOM


Ahiret Yolu - Mehmet Akif Ersoy - Safahat

Ahiret Yolu - Mehmet Akif Ersoy - Safahat

Bakınız

Hüsran-ı Mübin Âhiret Yolu Bayrak
Mehmet Akif Ersoy
İstiğrak
Bir komşunun ölümü, ailesi, cenazenin teşyii, hayat sorgulaması, son serir olması, imam değil cenazede olayın sesinin çıktığı anlatılır.
Şablon:Ahiret - d
Ahiret
Ahiret yurdu - Ahiret yolu

Âhiret Yolu - Mehmet Akif Ersoy - Safahat Aslı bu 2 sütun güzel tasarımı var.

Ahiret Yurdu/AUDİO [1] - Ahiret Yurdu/VİDEO
Âhiret Yolu/İngilizce Âhiret Yolu/Osmanlıca Âhiret Yolu/1 Âhiret Yolu/2 Âhiret Yolu/3 Âhiret Yolu/4 Âhiret Yolu/Azerice
Şah beyitleri:
Musallâ: Müncemid bir mevcidir eşk-i yetîmânın;
Musallâ: Ahıdır, berceste, mâtem-zâr-ı dünyânın;
Musallâ: Minber-i teblîğidir dünyâda, ukbânın;
Musallâ-: Ders-i ibrettir durur pîşinde, irfânın.

Ahiret yurdu ayetleri
En'am 6/32 - Kasas 28/83 - 16/32

6/32 enam وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَا إِلاَّ لَعِبٌ وَلَهْوٌ وَلَلدَّارُ الآخِرَةُ خَيْرٌ لِّلَّذِينَ يَتَّقُونَ أَفَلاَ تَعْقِلُونَ
En’âm Suresi 32. Ayet - Türkçe okunuşu Ve mâl hayâtud dunyâ illâ leibun ve lehv(lehvun), ve led dârul âhiretu hayrun lillezîne yettekûn(yettekûne), e fe lâ ta’kılûn(ta’kılûne).
Dünya hayatı, bir oyundan, bir oyalanmadan başka nedir? Elbette dâr-i Âhıret korunan müttekıler için daha hayırlıdır, hâlâ akıllanmayacak mısınız?
Kasas 28/83
تِلْكَ الدَّارُ الْآخِرَةُ نَجْعَلُهَا لِلَّذِينَ لَا يُرِيدُونَ عُلُوًّا فِي الْأَرْضِ وَلَا فَسَادًاۚ وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ
Tilke-ddâru-l-âḣiratu nec’aluhâ lilleżîne lâ yurîdûne ‘uluvven fî-l-ardi velâ fesâdâ(en)(c) vel’âkibetu lilmuttekîn(e)
Elmalılı Meali (Orjinal)
O Âhıret evi (son yurd) biz onu öyle kimselere veririz ki yer yüzünde ne bir kibir ne de bir fesad istemezler, ve o akıbet korunan müttekılerindir
16/32
وَقِيلَ لِلَّذِينَ اتَّقَوْاْ مَاذَا أَنزَلَ رَبُّكُمْ قَالُواْ خَيْرًا لِّلَّذِينَ أَحْسَنُواْ فِي هَذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌ وَلَدَارُ الآخِرَةِ خَيْرٌ وَلَنِعْمَ دَارُ الْمُتَّقِينَ Ve kîle lillezînettekav mâ zâ enzele rabbukum, kâlû hayrâ(hayren), lillezîne ahsenû fî hâzihid dunyâ haseneh(haseneten), ve le dârul âhıreti hayr(hayrun), ve le ni’me dârul muttekîn(muttekîne).
Allahdan korkup korunanlara ise «rabbınız ne indirdi? Denildiğinde «hayır» demişlerdir» bu Dünyada güzel iş yapanlara güzel bir mükâfat var ve elbette Âhıret yurdu daha hayırlıdır, müttekılerin yurdu da ne hoş!

Ahiret hava yolları - okuyun lütfen espri amaçlı değil

Ahiret hava yolları - okuyun lütfen espri amaçlı değil

Ahiret yolu1
Ahiret yolu2
Ahiret yolu3
Ahiret yolu4

LinkliEdit

Ahiret Yolu

Sokakta sâde bir "âmîn!" sadâsıdır gidiyor:
Mahalle halkı birikmiş, imam duâ ediyor.

Basık bir ev; kapının iç yanında bir tâbût,
Başında çınlayan âvâzı dinliyor, mebhût;

Denildi: "Fâtiha!´; âmîni kestiler bu sefer,
Göğüsler inledi, derken, açık duran eller,

Hazîn alınları bir kerre okşayıp indi;
Deminki zemzemeler bir zaman için dindi.

Duyuldu sonra imâmın nidâ-yı mağmûmu,
Diyordu:
- Söyleyin Allâh için şu merhûmu,

Nasıl bilirsiniz ey müslümanlar

- İyi biliriz!

-Yarın huzûr-i İlâhîde toplanıp hepiniz,

Bu yolda hüsn-i şehâdet edersiniz ya

- Evet!

- İmâm efendi, helâllık da iste, merhamet et...

- Helâl edin hadi öyleyse şimdi hakkınızı.
- Helâl edin hadi bekletmeyin adamcağızı!

Cemâatin yüreğinden kopup "helâl olsun!"
Nidâ-yı saffeti, birden cenâze, ah-ı derûn,

Misâli uğradı evden; fezâda yükseldi
İçerde başladı bir cûş-i nevhadır şimdi;

Baş örtüsüyle kadınlargözüktü pencereden:
-Bıraktın öyle mi, en sonra kardeşim, bizi sen!

-Yıkıldı dostlar evim, barkım... Ah gitti kocam!..
-Dayım melek gibi insandı; ben nasıl yanmam!

-Tamam otuz senedir komşuyuz da bir kerre,
Kızıp da "ey!" demiş insan değildi, hemşîre!

-Zavallı Remziye! Boynun büküldü evlâdım...
-Babam ne oldu
-Baban... Öldü.
-Etme Ayşe Hanım,

Bu söylenir mi ya Hicrân olur zavallı kıza...
Ayol, şu öksüzü bir parçacık avutsanıza...

Açın da cumbayı etrâfa baksın ağlamasın...
Göründü cumbada baktım ki tombalak, sanşın,

Sevimli bir küçücek kız... Beiinde ancak var.
Donuk yanakları üstünde parlayan yaşlar,

Zavallının eriyen ruh-i bî-günâhı idi.
Benim o mersiye yâdımda ağlıyor ebedî.

Sefine pâre ki sırtında mevc-i bî-hissin,
Yüzer... Önünde ademden nişâne bir engin,

Çeker durur onu sâhil-cüdâ açıklarına;
Bakar mı bir taşın üstünde durmuş ağlıyana

Cenâze dûş-i cemâatte çalkalandıkça,
O tahta pâreye benzerdi, düşmüş emvâca.

Nasıl duyar ki uzaklarda inleyen kadını
Nasıl görür ki yetîmin huruş eden yaşını

Bu hây ü hûy-i kıyâmet-nümûn içinde söner,
Samîm-i hilkati sûzân eden enîn-i beşer.

Değilmiş öyle geniş nâlenin hudûdu meğer:
Sokak bitip dönülürken kesildi mâtemler.

O tahta pâre-i câmid, o iğbirâr-ı samût,
Güzer-gehindeki eşbâhı bir mehîb sükût

İçinde haşr ederek dalgalarla seyrediyor;
Zemîne bakmıyor artık semâ deyip gidiyor.

Bu mahmilin neye sık sık değişsin efrâdı
Suâli fikre büyük bir hakîkat anlattı:

Evet bekâ ezecek cism-i zâr-ı fânîyi,
Vücûd çekmiyecek ömr-i câvidânîyi,

Bu bâr-ı müdhişin altında titreyip dizler,
Dayanmıyor üç adımdan ziyâde dûş-i beşer!

Ağır ağırgidiyorken cenâze kâfilesi,
Nihâyet oldu musallâ birinci merhalesi.

Çıkınca üstüne son minberin hatîb-i memât,
Açıldı dîde-i im´âna perde perde hayât.

Senin en son serîrindir şu bî pervâ uzanmış taş;
Ki nermin hâb-gâhından çıkar, bir gün vurursun baş!

Elinden yok halâs imkânı, mâdâme´l-hayât uğraş...
O, mutlak sedd-i râhındır, aşılmaz.. Muktedirsen aş!´

Musallâ: Müncemid bir mevcidir eşk-i yetîmânın;
Musallâ: Ahıdır, berceste, mâtem-zâr-ı dünyânın;
Musallâ: Minber-i teblîğidir dünyâda, ukbânın;
Musallâ-: Ders-i ibrettir durur pîşinde, irfânın.

Bu minberden iner nâsûta en müdhiş hakîkatler,
Bu yerden yükselir lâhûta en hâlis kanâ´atler.

Civârından geçer zulmette bî pâyan hayâletler:
Kefen-ber-dûş geçmişler, kalan üryan sefâletler!

Babam, kardeşlerim, evlâdım, annem... Belki bunlardan
Muazzez bildiğim kıymetli birçok yâr-ı can el´ân
Bu taştan atfeder zanneylerim dünyâya son im´ân...
Benim rûhum bu heykelden duyar hâmûş bin efgân!

Serîr-i saltanatlar devrilir, alt üst olur dünyâ;
Müşeyyed bürc ü bârülar düşer bir bir, bu taş hâlâ,
Zamânın dest-i tahrîbiyle, durmuş, eyler istihzâ;
Bütün mevcûda hâkim bir adem timsâlidir gûyâ.

Namaz kılındı; duâ bitti. Kârban, yoluna
Düzüldü taht-ı memâtın girip birer koluna.
Yarım sâat henüz olmuştu. Yolcular durdu;
Demek ki; komşusu dünyânın âhiret yurdu.

Cenâze indi omuzdan yavaş yavaş, sonra,
Sokuldu servilerin ortasında bir çukura,

Atıldı üstüne üç beş kürek kemikli çamur
Kabardı toprağın altında bir an, bir ur!

Evet, çıban, ki yatan duymuyorsa dehşetini,
Dönün de arkadakinden sorun fecâ´atini·

Sükûn içinde uyurken şu bir yığın toprak
İlel´ebed o küçük rûh çırpınıp duracak!...

LinksizEdit

Ahiret Yolu

e-Posta Yazdır PDF

Sokakta sâde bir "âmîn!" sadâsıdır gidiyor: Mahalle halkı birikmiş, imam duâ ediyor. Basık bir ev; kapının iç yanında bir tâbût, Başında çınlayan âvâzı dinliyor, mebhût; Denildi: "Fâtiha!´; âmîni kestiler bu sefer, Göğüsler inledi, derken, açık duran eller, Hazîn alınları bir kerre okşayıp indi; Deminki zemzemeler bir zaman için dindi. Duyuldu sonra imâmın nidâ-yı mağmûmu, Diyordu: - Söyleyin Allâh için şu merhûmu, Nasıl bilirsiniz ey müslümanlar - İyi biliriz! -Yarın huzûr-i İlâhîde toplanıp hepiniz, Bu yolda hüsn-i şehâdet edersiniz ya - Evet! - İmâm efendi, helâllık da iste, merhamet et... - Helâl edin hadi öyleyse şimdi hakkınızı. - Helâl edin hadi bekletmeyin adamcağızı! Cemâatin yüreğinden kopup "helâl olsun!" Nidâ-yı saffeti, birden cenâze, ah-ı derûn, Misâli uğradı evden; fezâda yükseldi İçerde başladı bir cûş-i nevhadır şimdi; Baş örtüsüyle kadınlargözüktü pencereden: -Bıraktın öyle mi, en sonra kardeşim, bizi sen! -Yıkıldı dostlar evim, barkım... Ah gitti kocam!.. -Dayım melek gibi insandı; ben nasıl yanmam! -Tamam otuz senedir komşuyuz da bir kerre, Kızıp da "ey!" demiş insan değildi, hemşîre! -Zavallı Remziye! Boynun büküldü evlâdım... -Babam ne oldu -Baban... Öldü. -Etme Ayşe Hanım, Bu söylenir mi ya Hicrân olur zavallı kıza... Ayol, şu öksüzü bir parçacık avutsanıza... Açın da cumbayı etrâfa baksın ağlamasın... Göründü cumbada baktım ki tombalak, sanşın, Sevimli bir küçücek kız... Beiinde ancak var. Donuk yanakları üstünde parlayan yaşlar, Zavallının eriyen ruh-i bî-günâhı idi. Benim o mersiye yâdımda ağlıyor ebedî. Sefine pâre ki sırtında mevc-i bî-hissin, Yüzer... Önünde ademden nişâne bir engin, Çeker durur onu sâhil-cüdâ açıklarına; Bakar mı bir taşın üstünde durmuş ağlıyana Cenâze dûş-i cemâatte çalkalandıkça, O tahta pâreye benzerdi, düşmüş emvâca. Nasıl duyar ki uzaklarda inleyen kadını Nasıl görür ki yetîmin huruş eden yaşını Bu hây ü hûy-i kıyâmet-nümûn içinde söner, Samîm-i hilkati sûzân eden enîn-i beşer. Değilmiş öyle geniş nâlenin hudûdu meğer: Sokak bitip dönülürken kesildi mâtemler. O tahta pâre-i câmid, o iğbirâr-ı samût, Güzer-gehindeki eşbâhı bir mehîb sükût İçinde haşr ederek dalgalarla seyrediyor; Zemîne bakmıyor artık semâ deyip gidiyor. Bu mahmilin neye sık sık değişsin efrâdı Suâli fikre büyük bir hakîkat anlattı: Evet bekâ ezecek cism-i zâr-ı fânîyi, Vücûd çekmiyecek ömr-i câvidânîyi, Bu bâr-ı müdhişin altında titreyip dizler, Dayanmıyor üç adımdan ziyâde dûş-i beşer! Ağır ağırgidiyorken cenâze kâfilesi, Nihâyet oldu musallâ birinci merhalesi. Çıkınca üstüne son minberin hatîb-i memât, Açıldı dîde-i im´âna perde perde hayât. Senin en son serîrindir şu bî pervâ uzanmış taş; Ki nermin hâb-gâhından çıkar, bir gün vurursun baş! Elinden yok halâs imkânı, mâdâme´l-hayât uğraş... O, mutlak sedd-i râhındır, aşılmaz.. Muktedirsen aş!´ Musallâ: Müncemid bir mevcidir eşk-i yetîmânın; Musallâ: Ahıdır, berceste, mâtem-zâr-ı dünyânın; Musallâ: Minber-i teblîğidir dünyâda, ukbânın; Musallâ-: Ders-i ibrettir durur pîşinde, irfânın. Bu minberden iner nâsûta en müdhiş hakîkatler, Bu yerden yükselir lâhûta en hâlis kanâ´atler. Civârından geçer zulmette bî pâyan hayâletler: Kefen-ber-dûş geçmişler, kalan üryan sefâletler! Babam, kardeşlerim, evlâdım, annem... Belki bunlardan Muazzez bildiğim kıymetli birçok yâr-ı can el´ân Bu taştan atfeder zanneylerim dünyâya son im´ân... Benim rûhum bu heykelden duyar hâmûş bin efgân! Serîr-i saltanatlar devrilir, alt üst olur dünyâ; Müşeyyed bürc ü bârülar düşer bir bir, bu taş hâlâ, Zamânın dest-i tahrîbiyle, durmuş, eyler istihzâ; Bütün mevcûda hâkim bir adem timsâlidir gûyâ. Namaz kılındı; duâ bitti. Kârban, yoluna Düzüldü taht-ı memâtın girip birer koluna. Yarım sâat henüz olmuştu. Yolcular durdu; Demek ki; komşusu dünyânın âhiret yurdu. Cenâze indi omuzdan yavaş yavaş, sonra, Sokuldu servilerin ortasında bir çukura, Atıldı üstüne üç beş kürek kemikli çamur Kabardı toprağın altında bir an, bir ur! Evet, çıban, ki yatan duymuyorsa dehşetini, Dönün de arkadakinden sorun fecâ´atini· Sükûn içinde uyurken şu bir yığın toprak İlel´ebed o küçük rûh çırpınıp duracak!...

1'li tablo sunumu Edit

Konusu:

Âhiret Yolu
Sokakta sâde bir "âmîn!" sadâsıdır gidiyor:Mahalle halkı birikmiş, imam duâ ediyor.
Basık bir ev; kapının iç yanında bir tâbût,Başında çınlayan âvâzı dinliyor, mebhût;
Denildi: "Fâtiha!'; âmîni kestiler bu sefer,Göğüsler inledi, derken, açık duran eller,
Hazîn alınları bir kerre okşayıp indi;Deminki zemzemeler bir zaman için dindi.
Duyuldu sonra imâmın nidâ-yı mağmûmu, Diyordu:
- Söyleyin Allâh için şu merhûmu,Nasıl bilirsiniz ey müslümanlar? - İyi biliriz!
-Yarın huzûr-i İlâhîde toplanıp hepiniz,
Bu yolda hüsn-i şehâdet edersiniz ya?
- Evet!
- İmâm efendi, helâllık da iste, merhamet et...
- Helâl edin hadi öyleyse şimdi hakkınızı.
- Helâl edin hadi bekletmeyin adamcağızı!
Cemâatin yüreğinden kopup "helâl olsun!"
Misâli uğradı evden; fezâda yükseldi.
İçerde başladı bir cûş-i nevhadır şimdi; Baş örtüsüyle kadınlar gözüktü pencereden:
- Bıraktın öyle mi, en sonra kardeşim, bizi sen?
- Yıkıldı dostlar evim, barkım... Âh gitti kocam!..
- Dayım melek gibi insandı; ben nasıl yanmam!
- Tamam otuz senedir komşuyuz da bir kerre,
Kızıp da "ey!" demiş insan değildi, hemşîre!
- Zavallı Remziye! Boynun büküldü evlâdım...
- Babam ne oldu?
- Baban... Öldü.
- Etme Ayşe Hanım,
Bu söylenir mi ya? Hicrân olur zavallı kıza...

- Ayol, şu öksüzü bir parçacık avutsanıza...

Açın da cumbayı etrâfa baksın ağlamasın...
Göründü cumbada baktım ki tombalak, sarışın,
Sevimli bir küçücek kız... Beşinde ancak var.
Donuk yanakları üstünde parlayan yaşlar,
Zavallının eriyen ruh-i bî-günâhı idi.
Benim o mersiye yâdımda ağlıyor ebedî.
Sefine pâre ki: sırtında mevc-i bî-hissin,
Yüzer... Önünde ademden nişâne bir engin,
Çeker durur onu sâhil-cüdâ açıklarına;
Bakar mı bir taşın üstünde durmuş ağlıyana?
Cenâze dûş-i cemâatte çalkalandıkça,
O tahta pâreye benzerdi, düşmüş emvâca.
Nasıl duyar ki uzaklarda inleyen kadını?
Nasıl görür ki yetîmin huruş eden yaşını?
Değilmiş öyle geniş nâlenin hudûdu meğer:
Sokak bitip dönülürken kesildi mâtemler.
İçinde haşr ederek dalgalarla seyrediyor;
Zemîne bakmıyor artık semâ deyip gidiyor.
Bu mahmilin neye sık sık değişsin efrâdı?
Suâli fikre büyük bir hakîkat anlattı:
Evet bekâ ezecek cism-i zârfânîyi,
Vücûd çekmiyecek ömr-i câvidânîyi,
Bu bâr-ı müdhişin altında titreyip dizler,
Dayanmıyor üç adımdan ziyâde dûş-i beşer!
Ağır ağır gidiyorken cenâze kâfilesi,
Nihâyet oldu musallâ birinci merhalesi.
Çıkınca üstüne son minberin hatîb-i memât,
Açıldı dîde-i im'âna perde perde hayât.
Senin en son serîrindir şu bî pervâ uzanmış taş;
Ki nermin hâb-gâhından çıkar, bir gün vurursun baş!
Elinde yok halâs imkânı, mâdâme'l-hayât uğraş...
O, mutlak sedd-i râhındır, aşılmaz.. Muktedirsen aş!'
Musallâ: Müncemid bir mevcidir eşk-i yetîmânın;
Musallâ: Ahıdır, berceste, mâtem-zâr-ı dünyânın;
Bu minberden iner nâsûta en müdhiş hakîkatler,
Bu yerden yükselir lâhûta en hâlis kanâ'atler.
Civârından geçer zulmette bî pâyan hayâletler:
Kefen-ber-dûş geçmişler, kalan üryan sefâletler!
Babam, kardeşlerim, evlâdım, annem... Belki bunlardan
Muazzez bildiğim kıymetli birçok yâr-ı can el'ân
Bu taştan atfeder zanneylerim dünyâya son im'ân...
Benim rûhum bu heykelden duyar hâmûş bin efgân!
Serîr-i saltanatlar devrilir, alt üst olur dünyâ;
Müşeyyed bürc ü bârûlar düşer bir bir, bu taş hâlâ,
Zamânın dest-i tahrîbiyle, durmuş, eyler istihzâ;
Bütün mevcûda hâkim bir adem timsâlidir gûyâ.
Namaz kılındı; duâ bitti. Kârban, yoluna
Düzüldü tahtmemâtın girip birer koluna.
Yarım sâat henüz olmuştu. Yolcular durdu;
Demek ki; komşusu dünyânın âhiret yurdu.
Cenâze indi omuzdan yavaş yavaş, sonra,

Sokuldu servilerin ortasında bir çukura,

Atıldı üstüne üç beş kürek kemikli çamur

Kabardı toprağın altında bir an, bir ur!

Evet, çıban, ki yatan duymuyorsa dehşetini,
Dönün de arkadakinden sorun fecâ'atini
Sükûn içinde uyurken şu bir yığın toprak

İlel'ebed o küçük rûh çırpınıp duracak!..

Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.