FANDOM


İhticac (C.: İhticacat) Delil, vesika, şahit göstermek.

Münâzaa Münazaa Ağız kavgası, mücadele, çekişmek. ve mürâfaada hüccet ve delil göstermek.

Bir mes'elenin şüphesizliğini delillerle isbat etmek.

Mücadele (Cedel. den) İki kişinin bir şey üzerine çekişmesi. Uğraşma. Savaşma.

İslâmî Hareket Mücadeleyi; Mücadele de Sabrı Gerektirir

İslâmî Hareket Mücadeleyi; Mücadele de Sabrı Gerektirir Allah'a iman ve O'nun yolunda mücadele etmek, insanı sabredenler arasına dahil eder. Sabır, dinimize ve kendimize karşı gelişen tüm olaylara karşı direnmek, böylece rûhen ve bedenen huzur bulmaktır. Dünyada en çok sabra ihtiyacı olan ise, mücadele içerisinde olan İslâmî hareketin neferleridir. Allah, kendi yolunda mücadele edip sabredenleri ödüllendirir, toplumda önder ve rehber kılar. "Sabrettikleri ve âyetlerimize kesinlikle iman ettikleri zaman, onların içinden, emrimizle doğru yola ileten imamlar/önderler kıldık." (32/Secde, 24) Toplumsal değişimin gerçekleşmesi için mücadele etmek, her müslümanın görevidir. Bunun içinse sabır ve azim gereklidir. Allah, sabretmeleri ve mücadeleyi sürdürmelerinin neticesi olarak mücadeleci insanların içinden topluma önder ve örneklik yapabilecek İslâmî mücadeleyi sürdürecek imamlar çıkarır. Mücadele etmek, aynı zamanda sabretmektir; mücadelesizlik ise sabırsızlığa teslim olmaktır. Mücadele etmek, peygamberlerin yolunu devam ettirmek ve onların başına gelen belâ ve musibetlere tâlip olmaktır. Evinde rahat içerisinde çocuklarıyla ve ferdî ibadetleriyle meşgul olup, ibadetlerin toplumsal yanını bir kenara bırakıp belâ ve musibetlerden kaçmak ise, bu yolun dışına çıkmaktır. Mücadele yolu; sabrı, direnmeyi, zorluklara katlanmayı ve acıyı yüklenmeyi gerektirirken, diğer yol ise rahatı ve refahı seçmektir. Birinci yol, örnek olmaları için gönderilen peygamberlerin yolu iken, ikinci yol peygamberlerin yasakladığı ruhbanların, râhiplerin yoludur. Belli bir gayeyi gerçekleştirmek isteyenlerin sürekli hareket içerisinde olmaları gerekir. Hareket, sabretmeyi, belâ ve musibetlere katlanmayı, onlara karşı direnmeyi, hedefini gerçekleştirebilmek için kararlı olmayı gerektirir. Bu sebeple, hareket içerisinde olmak, yola koyulmak sabırsız olmaz. Sabrın en güzel belirti ve etkisi, insanı darbelere karşı yenilgi ve teslimiyet psikozuna itmemesi ve sürekli mücadele azmi vermesidir. Bir dâvâ erinin, gereğince inanmış olarak, azimle ve başarmak için girişmediği bir mücadele, yolun ortasında zorluklardan kurtuluş için kaçma fikrini zihinlerde üretebilir. Yaşadığı her olay karşısında bir silâh kazanmış gibi sabrı kuşanan, doğruluğu meslek edinen, hayatın problemleriyle mücadele ederek bu sayede güç kazanan, sabrı sayesinde yenilmeyen bir ruha sahip olan dâvâ erlerinden oluşan İslâmî bir hareket, önündeki engelleri kaldırarak hedefe doğru ilerleyecek ve nihayetinde başarılı olacaktır. Sabır, ayakları sağlamlaştırırken; sabırsızlık ise kaydırır. Sabır, sayısı az bir toplumu zafere ulaştırırken; sabırsızlık ise sayısı çok olan bir toplumu hezimete uğratır. Bedir, Huneyn ve Uhud savaşları bunun açık örnekleridir. Şu halde sabır, insanın kendi kapasitesini tanıması, yapısında var olan olumlu ve olumsuz yönlerinin farkına daha iyi varmasıdır. Sabır, insanın içinde var olan, fakat fark edemediği gizli güçlerini açığa çıkarmasının adıdır. Bir başka deyişle sabır, insanın kendi benliğini bulması, özünü keşfedip anlamasıdır. Sabır insanı Allah'a yaklaştıran en güzel eylemdir.[1] "Nice az sayıda birlik, Allah'ın izniyle çok sayıdaki birliği yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir... Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır. Bize cesaret ver ki tutunalım. Kâfir kavme karşı bize yardım et!" (2/Bakara, 249-250) Sabır, İslâmî mücadelede üstlenilen bir tavırdır. Toplu halde sürdürülen mücadelede gösterilen devamlılık ve kararlılıktır. Müslümanların içinde bulundukları mücadele safhasının gereklerini yerine getirmeleri, sinme, korkma, dağılma ve ümitsizliğe kapılma gibi şeytanın aldatmalarına karşı uyanık olmalarıdır. Bu safhaların her birinde tecrübe edilen sabır, müslümanı daha ciddi bir direnişe, daha üst safhanın güçlüklerine dayanmaya hazırlar. Müslüman, “Her güçlükle beraber bir kolaylık vardır.” (94/İnşirâh, 5-6) gerçeğiyle mücadele süreci içinde karşılaştıkça ve tecrübe yaşadıkça bu güçlükler ona daha fazla sabır/direnme gücü ve moral verir. Sabır onun için hem bir imtihan, hem moral kaynağı ve hem de dünya imtihanını kazandıracak bir azıktır. İslâmî hareketler her zaman sabır ister. (Tebliğci aceleci olmamalı, tebliğde sabır ve sebat etmesi karşılığında gördüğü ezâlara sabretmeli, nefsî davranmamalıdır.) Her türlü ezâya, yalanlanmaya, dövülmeye Allah için sabreden tebliğciler, ibadetlerde de ihmalkâr olmamak için de sabra yapışırlar; sabırda âdeta yarışırlar (2/Bakara, 200). Sonra Allah kendilerine yapılana karşı mukabele izni verip de silâhlı cihadı emrettiğinde yine sabra devam ederler. Savaş alanından kaçmazlar, her türlü tehlike karşısında ayak direrler, düşmanlarından korkmazlar; üzerlerine sabır yağdırması ve ayaklarının yere sağlam basıp kaçmamaları için Allah'a dua ederler. [2] [1] C. T. Soykök, Haksöz, 70, s. 49 [2] Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, s. 443 Anlam: Birbirlerine isteklerini kabul ettirmek için iki taraf arasında yapılan zorlu çalışma, savaş. Anlam: Herhangi bir amaca erişmek, bir kuvvete karşı koyabilmek için bir kişi veya topluluğun güçlü, sürekli çabası, savaşım Örnek Metin: Bu İslam merkezinde içten içe bir yığın mücadele vardı. (A. H. Tanpınar) Anlam: Hasmını yere sermek için göğüs göğüse yapılan çarpışma. Bilgi: spor İngilizce Çevirisi

1.struggle 2.strife 3.contention 4.fight 5.battle 6.contest 7.crusade 8.combatEş Anlamlı Kelimeler (YENİ)

1.asılmak ((-e durum ekiyle kullanılan fiil, nesne almayan fiil)) 2.boğuşmak ((nesne almayan fiil, ile edatıyla kullanılan fiil)) 3.cendereleşmek ((nesne almayan fiil)) 4.cenk etmek 5.cenk (isim) 6.güreşmek ((nesne almayan fiil, ile edatıyla kullanılan fiil), spor)

1.bir amaca ula$mak ugruna caba ve odun verilen surec.. ssg | 10.04.2000 11:04 2.58-el-mücâdele

medine'de inmiştir; 22 (yirmiiki) âyettir. adını, ilk âyetinde geçen "tecâdilü" kelimesinden alır.

rahmân ve rahîm (olan) allah'ın adıyla.

1. kocası hakkında seninle tartışan ve allah'a şikâyette bulunan kadının sözünü allah işitmiştir. allah, sizin konuşmanızı işitir. çünkü allah işitendir, bilendir.

2. içinizden zıhâr yapanların kadınları, onların anaları değildir. onların anaları ancak kendilerini doğuran kadınlardır. şüphesiz onlar çirkin bir laf ve yalan söylüyorlar. kuşkusuz allah, affedicidir, bağışlayıcıdır.

3. kadınlardan zıhâr ile ayrılmak isteyip de sonra söylediklerinden dönenlerin karılarıyla temas etmeden önce bir köleyi hürriyete kavuşturmaları gerekir. size öğütlenen budur. allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.

4. (buna imkân) bulamayan kimse, hanımıyla temas etmeden önce ardarda iki ay oruç tutar. buna da gücü yetmeyen, altmış fakiri doyurur. bu (hafifletme), allah'a ve resûlüne inanmanızdan dolayıdır. bunlar allah'ın hükümleridir. kâfirler için acı bir azap vardır.

5. allah'a ve resûlüne karşı gelenler, kendilerinden öncekilerin alçaltıldığı gibi alçaltılacaklardır. biz apaçık âyetler indirmişizdir. kâfirler için küçük düşürücü bir azap vardır.

6. o gün allah onların hepsini diriltecek ve yaptıklarını kendilerine haber verecektir. allah onları bir bir saymıştır. onlar ise unutmuşlardır. allah her şeye şahittir.

7. göklerde ve yerde olanları allah'ın bildiğini görmüyor musun? üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka o'dur. beş kişinin gizli konuştuğu yerde altıncısı mutlaka o'dur. bunlardan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar mutlaka o, onlarla beraberdir. sonra kıyamet günü onlara yaptıklarını haber verecektir. doğrusu allah, her şeyi bilendir.

8. gizli konuşmaktan menedildikten sonra yine o yasaklananı yapmaya kalkışarak günah, düşmanlık ve peygamber'e karşı gelmek hususunda gizlice konuşanları görmedin mi? onlar sana geldikleri zaman seni, allah'ın selamlamadığı bir şekilde selamlıyorlar. kendi içlerinden de: bu söylediklerimiz yüzünden allah'ın bize azap etmesi gerekmez miydi? derler. cehennem onlara yeter. oraya gireceklerdir. ne kötü dönüş yeridir orası!

9. ey iman edenler! aranızda gizli konuşacağınız zaman günahı, düşmanlığı ve peygamber'e karşı gelmeyi fısıldamayın. iyilik ve takvâyı konuşun. huzuruna toplanacağınız allah'tan korkun.

10. gizli konuşmalar şeytandandır. bu, iman edenleri üzmek içindir. oysa şeytan, allah'ın izni olmadıkça, müminlere hiçbir zarar veremez. müminler allah'a dayanıp güvensinler.

11. ey iman edenler! size "meclislerde yer açın" denilince yer açın ki allah da size genişlik versin. size "kalkın" denilince de kalkın ki allah sizden inananları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. allah yaptıklarınızdan haberdardır.

12. ey iman edenler! peygamber ile gizli bir şey konuşacağınız zaman bu konuşmanızdan önce bir sadaka veriniz. bu sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. şayet bir şey bulamazsanız, bilin ki allah bağışlayandır, esirgeyendir.

13. gizli bir şey konuşmanızdan önce sadakalar vermekten çekindiniz mi? bunu yapmadığınıza ve allah da sizi affettiğine göre artık namazı kılın, zekâtı verin allah'a ve resûlüne itaat edin. allah yaptıklarınızdan haberdardır.

14. allah'ın kendilerine gazap ettiği bir topluluğu dost edinenleri görmedin mi? onlar ne sizdendirler ne de onlardan. bilerek yalan yere yemin ediyorlar.

15. allah onlara çetin bir azap hazırlamıştır. gerçekten onların yaptıkları şey çok kötüdür!

16. onlar yeminlerini kalkan yapıp allah'ın yolundan alıkoydular. bu yüzden onlara küçük düşürücü bir azap vardır.

17. onların malları da oğulları da allah'a karşı kendilerine bir fayda vermez. onlar cehennem ehlidirler. orada ebedî kalacaklardır.

18. o gün allah onların hepsini yeniden diriltecek, onlar da dünyada size yemin ettikleri gibi, o'na yemin edeceklerdir. kendilerinin bir şey (hakikat) üzerinde olduklarını sanırlar. iyi bilin ki onlar gerçekten yalancıdırlar.

19. şeytan onları etkisi altına aldı da kendilerine allah'ı anmayı unutturdu. işte onlar şeytanın yandaşlarıdır. iyi bilin ki şeytanın yandaşları hep kayıptadırlar.

20. allah'a ve peygamberine düşman olanlar, işte onlar en aşağıların arasındadırlar.

21. allah: elbette ben ve elçilerim galip geleceğiz, diye yazmıştır. şüphesiz allah güçlüdür, galiptir.

22. allah'a ve ahiret gününe inanan bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa- allah'a ve resûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. işte onların kalbine allah, iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. allah onlardan razı olmuş, onlar da allah'tan hoşnut olmuşlardır. işte onlar, allah'ın tarafında olanlardır. iyi bilin ki, kurtuluşa erecekler de sadece allah'ın tarafında olanlardır. huzursuz | 23.11.2001 02:55

Milli mücadele dönemi nedir Milli mücadele dönemi Mustafa Kemal Atatürk’ün 19 Mayıs 1919′da Samsun’a ayak basmasıyla başlayan bir mücadele döneminin genel adıdır. Bu dönem cumhuriyetimizin kuruluşuna kadar sürmüştür diyebiliriz. Bu dönemde Mustafa Kemal’in önderliğinde Anadolu’da parça parça olan milli hareketlerin birleşmesi en önemli özelliğidir.

19 Mayıs 1919 tarihi, Türk İstiklâl Harbi’nin hukuken, siyâseten ve bir anlamda fiilen başladığı tarihtir. Milletin kendi istiklâlini kurtarmak yönünde kendi azim ve kararını ortaya koyduğu bir tarihtir. Bu tarihten sonra Anadolu’da Kuvâ-yı Milliye derlenip toparlanacak ve Hâkimiyet-i Milliye’nin idâmesi için mücâdeleye başlanacaktır. Mücâdele neticesi Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkmadan önce tasarladığı vechile yıkılan bir imparatorluktan yepyeni ve millî bir Türk devleti hayat bulacaktır. Bu itibarla 19 Mayıs tarihi, Türk tarihinde mümtaz bir mevkie sahiptir.

Atatürk Nutuk’a, “1919 yılı Mayısının 19 uncu günü Samsun’a çıktım. Umumî durum ve manzara: Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu grup, Dünya Savaşı’nda yenilmiş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes anlaşması imzalanmış. Büyük Harbin uzun yılları boyunca, millet yorgun ve fakir bir halde…” diye başlar ve kısaca bir durum tespitinde bulunur. Sonra düşünülen kurtuluş çarelerini sıralar ve şunları söyler:

“Efendiler, bu durum karşısında tek bir karar vardı. O da millî hakimiyete dayanan kayıtsız şartsız, bağımsız yeni birTürk Devleti kurmak…İşte İstanbul’dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun’da, Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulanmasına başladığımız karar, bu karar olmuştur…Türk’ün haysiyeti ve gururu ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa, mahvolsun daha iyidir. Öyleyse ya istiklâl ya ölüm!”

1905 yılında Harp Akademisi’nden kurmay yüzbaşı olarak mezun olan Mustafa Kemal, aynı yıl merkezi Şam’da bulunan V. Ordu’ya tâyin oldu. Şam’a giderken Beyrut’taki arkadaşlarına,“Asıl mesele yıkılmak üzere bulunan imparatorluktan bir Türk devleti çıkarmaktır.” Diyen Mustafa Kemal, 1907’de özetle şu görüşleri ifade ediyordu:“Meşrutiyet, köhneleşmiş ve insicâmını kaybetmiş olan Osmanlı İmparatorluğu’nun gövdesi üzerinde değil, aksine Türk çoğunluğunun yaşadığı kısım üzerinde, düşmanların yani büyük devletlerin yapacağı bir tasfiye yerine, kendi başına bir Türk devleti kurmalıdır. Nüfusun yarısı Türk olmayan ve halbuki geniş bir saha işgal eden devletin bütün varlığı ve müdâfası “Türk’ün omuzlarına yüklenmiş, Hıristiyan azınlıklar ise, yalnız kendi çıkarlarını sağlamakla kalmıyor, komşu ve aynı ırktaki devletlerle birleşmek için fırsat kaçırmak istemiyorlar. Geriye kalan Türkler ve Araplar, ayrı ayrı devletlerin sömürgeleri haline getirilecek,Türk’ten başka unsurlar, düşman devletlerin tarafını tutacaklar.

Şu halde devlet gövdesinin çökmesiyle hâsıl olacak enkazın altında ezilip perişan olmak mı, yoksa çoğunluğu Türk olan millî sınırlara çekilerek burasını mı savunmak daha doğru ve hayırlı olacak?Ben selâmeti ikinci fikrin tatbikinde görüyorum.”

Mustafa Kemal’in Birinci Dünya Harbi’nden kısa bir süre önce ileri sürdüğü isâbetli fikirler,Osmanlı Devleti’nin son on yılında iktidara sahip İttihat ve Terakki hükümeti tarafından başarılı bir şekilde tatbik edilebilseydi, devlet daha o zaman kurtarılabilirdi. Tarihin akışını anlamayan İttihat ve Terakki liderleri bu cesareti gösteremediler.

I.Dünya Harbi’ne girilmesi, büyük kayıplar bir yana, devletin sonu olmuş, bu devlet içinden yeni bir Türk devleti çıkarılmasını da iyice zorlaştırmıştır. Dört yıl süren savaştan yenilmiş olarak çıkan devlet, 30Ekim 1918 tarihinde Mondros Mütarekesi’ni imzalamak zorunda kalmıştır. Mütârekenâme’nin meşhur 7. maddesi ile “Müttefikler güvenliklerini tehdit edecek bir durum olduğunda herhangi bir stratejik yeri işgal etme hakkını” elde etmişlerdi. Osmanlı ordusu terhis edilir; silâh ve cephânelere el konulur. Müttefiklerin,Mütâreke maddelerini isteklerine uygun bir tarzda uygulamaya başlamaları, hatta Mütâreke maddeleri hükümlerine aykırı olmasına rağmen, bir çok yerde işgale başlamaları, Mondros Mütârekesi’nin ihtiva ettiği şartlar ile yetinmeyeceklerini ve aralarında yaptıkları gizli anlaşmaların hükümlerini açıkça uygulayacaklarını gösteriyordu. Başka bir ifade ile Müttefiklerin Osmanlı topraklarını parçalamak emelinde oldukları açıktır.

Müttefiklerin Anadolu’yu parçalayacaklarını çok iyi bilen Mustafa Kemal Paşa, Mondros Mütârekesi yapıldıktan sonra Kasım ayı ortalarında İstanbul’dadır. Millî Mücadele’ye hazırlanan Mustafa Kemal,İstanbul’da bulunduğu sıralarda, devletin içinde bulunduğu durumun muhâsebesini yapıyordu.

Mondros Mütârekesi yapıldıktan hemen sonra İngilizlerin,“Samsun’da Hıristiyanları toptan öldürmek için Müslüman ahâlinin silâhlandırıldığı” yönünde şikâyetleri vardır. Mustafa Kemal Paşa, Nisan ayı sonlarında âsâyişin herhangi bir sûrette bozulmasını önlemek için,Samsun bölgesinde huzur ve sükûnun yeniden sağlanması, silâhların toplanması ve şâyet varsa mevcut şûraların kapatılması yetkilisiyle 9.Ordu Genel Müfettişi olarak Anadolu’ya gönderiliyordu. Mustafa Kemal Paşa, Nezâretten çıkarken,“Heyecanımdan dudaklarımı ısırdığımı hatırlıyorum. Kafes açılmış, önünde geniş bir âlem, kanatlarını çırparak uçmağa hazırlanan bir kuş gibi idim.” diyordu.

Samsun’a ayak basmasından hemen sonra Mustafa Kemal Paşa’nın görevlendirilme gerekçesine mugayir hareketlerini gören İngiliz yetkililer endişelidirler. 6 Haziran 1919’da Karadeniz’deki İngiliz Deniz Kuvvetleri Komutanı General Milne, Üçüncü Ordu Müfettişi’nin faaliyetleri hakkında Osmanlı Harbiye Nezâreti’ne şikâyette bulunmakta ve karışıklıklara sebebiyet veren bu kişinin geri çağrılmasını talep etmektedir. Amiral Calthorpe da bir kaç gün sonra aynı anlamda teşebbüste bulunur. Harbiye Nezareti’nce bu talebe boyun eğilir ve Mustafa Kemal’e en kısa zamanda İstanbul’a dönmesi emredilir. İstanbul’dan azledildiğine dâir telgraf yola çıktığı anda, O da Harbiye Nezareti’ne ve Sultana sadece müfettişlik görevinden değil, aynı zamanda ordudan da istifa ettiğini bildirir. Artık sâde bir vatandaştır ve elinde hiç bir güç yoktur. Ancak O, mücâdele edeceği milletleri bildiği kadar, birlikte yürüyeceği milletini de çok iyi tanımaktadır. Bunu,“Ben 1919 senesi Mayısı içinde Samsun’a çıktığım gün elimde hiç bir kuvvet yoktu. Yalnız büyük Türk milletinin asâletinden doğan ve benim vicdanımı dolduran yüksek ve manevî bir kuvvet vardı. İşte ben bu ulusal kuvvete, bu Türk milletine güvenerek yola çıktım.” sözleriyle ifade edecektir. Nitekim, kısa bir süre sonra her taraftan sevgi ve bağlılık mesajları gelir. Kazım Karabekir Paşa bizzat gelerek, “Size askerlerimin ve subaylarımın saygılarını iletirim. Geçmişteki gibi her zaman bizim saygı değer komutanımızsınız. Size resmî otomobilinizi ve süvari muhafız takımını getirdim. Hepimiz emrinizdeyiz Paşam.” der.

Temmuz 1919’da Erzurum’a gelen Mustafa Kemal Paşa, görevinden ve askerlikten 8 Temmuz 1919’da istifa etmiştir. Samsun’a çıkışından henüz bir buçuk ay gibi kısa bir süre geçmiş olmasına rağmen bu süre içerisinde yaptığı faaliyetler ve verdiği mesajlar, başta İngilizler olmak üzere müstevlilerin bütün hesaplarını bozacak mâhiyettedir. Bir hafta kadar Samsun’da kaldıktan sonra Havza’ya geçen, oradan Amasya’ya giden Mustafa Kemal Paşa, gerçekten de müfettişlik görevi dışında memleketin muhtelif yerlerinde cereyan eden olaylar ve özellikle Anadolu’da başlayan işgallerle ilgilenmeye, bildiriler yayınlamaya, yazışmalar yapmaya başlamıştır. Gönderdiği genelgelerinde, İzmir ve bunu takiben Manisa ve Aydın’ın işgalinin ilerideki tehlikeyi daha açık olarak hissettirdiğini, kabulü mümkün olmayan bu durum karşısında büyük ve heyecanlı mitingler yapılarak gösterilerde bulunulması ve tepkilerin dile getirilmesini ister.

Bu yazılarındaki ifadelerden Mustafa Kemal Paşa’nın doğrudan millet adına hareket eden ciddi bir devlet adamı ve lider olarak hareket ettiğini anlamaktayız. Samsun’dan Amasya’ya geçen Mustafa Kemal 21/22 Haziran 1919 gecesi meşhur Amasya Tamimini yayınlar.

Amasya Tamimi’nin maddeleri incelendiği zaman millî devlet kavramının ihtiva ettiği mânayı bulmak mümkündür. Zaten Amasya Tamimi’nden, Erzurum Kongresi-Sivas Kongresi-Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışı ve Cumhuriyet’in ilânına kadar giden hareket çizgisi tamamen bu fikir ile kâim olmuştur. En önemlisi tamimde belirtilen “istiklâlin yine milletin azim ve kararıyla kurtarılacağı” ifadesidir. Böylece “İrâde-i Milliye” ve “Hâkimiyet-i Milliye” esası artık Millî Mücâdele ve Türk Devleti için temel ve sarsılmaz bir âmil olmuştur. Ayrıca, hukukî zemini hazırlayacak olan millî bir heyetin toplanması kararı da tarihî bir karar olmuştur.

İstiklâl Harbi başladıktan sonra millî bir devletin kurulması görüşü resmen ilk defa Misak-ı Millî’de yer almış, bu görüş önce Erzurum Kongresi’nde kabul edilip, sonradan Sivas Kongresi’nde genişletilerek 28 Ocak 1920’de Meclis-i Mebusan tarafından tasvip edilmiştir. Bu itibarla Misâk-ı Millî, İstiklâl Harbi’nin siyasî ve askerî hedeflerini gösteren bir belge olmuştur.

Burada önemli bir hususun da ilâve edilmesinde fayda vardır. Tam bağımsız bir millî devlet kurmak fikri, işin başından beri Mustafa Kemal Paşa’nın amaçları arasındadır.“Hürriyet ve İstiklâl benim karakterimdir… bence bir millette şerefin, haysiyetin, namusun ve insanlığın vücut ve bekâ bulabilmesi, mutlak o milletin hürriyet ve istiklâline sahip olması ile kâimdir…Ben yaşayabilmek için müstakil bir milletin evlâdı kalmalıyım. Bu sebeple Millî İstiklâl bence bir hayat meselesidir. Milletin ve memleketin menfaatleri gerektirdiği takdirde, milletlerden her biri ile dostluk ve siyasî münâsebetleri takdir ederim. Ancak benim milletimi esir etmek isteyen herhangi bir milletin de, bu arzusundan vazgeçinceye kadar amansız düşmanıyım.” Diyen Atatürk, Haziran 1919’da Franklin Bouillon ile yaptığı görüşme sırasında “İstiklâl-i Tam” hakkında şunları söylemişti:“İstiklâl-i tam, bizim bugün deruhte ettiğimiz vazifelerin ruh-ı aslîsidir. Bu vazife bütün millet ve tarihe karşı deruhte edilmiştir…. Biz; yaşamak isteyen, haysiyet ve şerefiyle yaşamak isteyen bir milletiz. Bir hataya tebaiyet yüzünden bu evsaftan mahrum kalmağa tahammül edemeyiz. … İstiklâl-ı tam denildiği zaman, bittabi, siyasî, malî, iktisadî, adlî, askerî, harsî ve ilâ… her hususta istiklâl-i tanı ve serbesti-i tam demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde istiklâlden mahrumiyet millet ve memleketin, mânâ-yı hakikiyesiyle bütün istiklâlinden mahrumiyeti demektir.”

Bütün bu bilgilerden anlaşılacağı gibi, 19Mayıs 1919 tarihinde Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkması Türk tarihinin bir dönüm noktasıdır. Bu olay ile Türk Millî Mücadelesi fiilen başlamış oluyordu. Zira Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkışından itibaren yürüttüğü faaliyetler tamamen millî bir Türk devleti kurmaya matuf faaliyetlerdir. Bu olay ile Türk Millî Mücadelesi de liderini bulmuş oluyordu. Bu itibarla Büyük Zafer’e giden yolun başlangıcı “19Mayıs”tır ve bu eşsiz mücadeleyi başlatan da “Atatürk” olmuştur. Zaferden sonra da tam istiklâlini ilân eden yeni bir Türk Devleti kurulmuştur.

Mücadele TDK, Türk Dil Kurumu

isim (müca:dele) Arapça muc¥dele 1 . Birbirlerine isteklerini kabul ettirmek için iki taraf arasında yapılan zorlu çalışma, savaş. 2 . Herhangi bir amaca erişmek, bir kuvvete karşı koyabilmek için bir kişi veya topluluğun güçlü, sürekli çabası, savaşım:

"Bu İslam merkezinde içten içe bir yığın mücadele vardı."- A. H. Tanpınar.

Atasözü, deyim ve birleşik fiiller

mücadele etmek

mücadele vermek

Birleşik Sözler

millî mücadele

Millî Mücadele

hayat mücadelesi

nefis mücadelesi

Mücadele MsXLabs.org & İslam Ansiklopedisi

Savaşma, çarpışma demektir. Sa­vaşmak anlamındaki "cidal" kökün­den gelen bu kelime dinde birkaç an­lamda kullanılmaktadır. Sözgelişi, ki­şinin Allah yolunda canıyla, malıyla savaşmasını ifade ettiği gibi, nefsiyle, nefsin azgınlıklarıyla savaşmayı da ifade etmektedir. Nefisle mücadele ta­savvufun en önemli uğraşlarından biridir.


Edit

Edit

Ico libri Anlamlar

[1] (eskimiş) önüne çıkan zorlukları yenmek için uğraşmak

Balance icon Eş Anlamlılar

[1] savaşım

Nuvola Turkish flag Türk Dilleri


|} | width=1% | |bgcolor="#FFFFE0" valign=top width=48%|

|} |}</div></div>

fr:mücadele

Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.