FANDOM


Doğru yol. Hak din yolu.

  • Büyük ve geniş cadde.
  • Kur'an-ı Kerim ve Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın târif ettiği ve bildirdiği yol. Allah (C.C.) tarafından Peygamber Aleyhisselâm vâsıtasiyle vaz' ve tebliğ olunan hükümleri hâvi İlâhî kanunların hey'et-i mecmuası. Şeriat, aynı zamanda din mânâsına müsta'meldir ki, ahkâm-ı asliye denen itikadiyâtı ve ahkâm-ı fer'iye denen ibadet, ahlâk ve muâmelât yâni, İslâm Hukukunu ihtivâ etmektedir... (Bak: Hukuk)(Şeriat; insanlardan sudur eden ef'âl-i ihtiyariyeyi bir nizam ve bir intizam altına alıp tahdid eden kaidelerin hulâsasıdır veya devletin işlerini tanzim eden nizamların, düsturların, kanunların mecmuasıdır. İ.İ.)(Şeriat ikidir. Birincisi: Âlem-i asgar olan insanın ef'âl ve ahvâlini tanzim eden ve sıfât-ı kelâmdan gelen bildiğimiz şeriattır. İkincisi: İnsan-ı ekber olan âlemin harekât ve sekenatını tanzim eden, sıfat-ı iradeden gelen şeriat-i kübra-yı fıtriyedir ki, bazan yanlış olarak tabiat tesmiye edilir. H.)("Şir'a, Şeria, Meşrea"; lügatta bir ırmak veya herhangi bir su menbaından su içmek veya almak için girilen yol demektir. Bunda, insanların hayat-ı ebediyeye ve saadet-i hakikiyeye ulaşması için Allah Teâlâ'nın vaz' u teklif ettiği ahkâm-ı mahsusaya ve mezheb-i müstakime bil'istiâre ıtlak edilmiştir ki, din demektir.) (E.T.)(Şeriat, din lisânında; Cenâb-ı Hakkın, kulları için vazetmiş olduğu, dini, dünyevi ahkâmın heyet-i mecmuasıdır. Bu itibarla şeriat: Din ile müradif olup, hem ahkâm-ı asliye denilen itikadiyatı, hem ahkâm-ı fer'iye-i ameliye denilen ibadet, ahlâk ve muâmelâtı ihtiva eder.Şeriat, umumi mânasına nazaran bir Peygamber-i Zişân tarafından tebliğ edilmiş kanun-u İlâhi demektir. Ahkâm-ı Şer'iye denilince, bundan kanun-u İlâhi hükümleri mânasını anlamak lâzımdır. Ve bununla asıl Kur'ana, Hadise, İcmaa sarahaten müstenid olan hükümler kasdedilmiş olur. Ist. F.K.)(Devlet ve uyruk, siyasetin ve siyasi olan hükümlerin icabına göre idare olunur ise, bu da yerilmiş olur. Çünkü Allah'ın nurundan ibaret olan şeriat hükümleri ihmâl edilmiş oluyor. Beşerin bütün işi, gerek devlet işi ve gerek başka işler olsun iyiliği ve kötülüğü âhirette kendisine aittir. Yani iyi ise ecirli ve sevaplıdır, kötü ise cezaya çarptırılır. Allah Elçisi (A.S.M.): "Ancak dünyadaki iyi ve kötü bütün amelleriniz âhirette kendinize reddedilir. Yani hayır ise ecir ve sevap kazanır, kötü ise cezaya çarptırılırsınız!" der. Siyasi hükümlerde ise ancak dünyevi fayda ve maslahatlar gözönünde bulundurulur. Siyasi kanunları koyanlar, ancak dünya hayatının dış görünüşünü görür ve bilirler. Şari'in maksadı ise, insanların âhiret saâdetidir. İşte bundan dolayı, bütün insanların gerek dünyevi ve gerek âhiret işlerinde şeriatlara uygun olarak görmeye sevketmek vâcibdir. Bu vazife, kendilerine şeriat indirilmiş olan peygamberlere, onlardan sonra onların yerine geçenlere (devlet başkanlarına) yükletilmelidir... Siyasetçi demek, akli delil ve hükümlere dayanarak dünya maslahat ve faidelerini elde eden, zarar ve ziyanları defetmeye sevk eden insan demektir. Halifelik ise, umumiyetle âhiret fayda ve maslahatlarını gözönünde bulundurarak şeriat ile iş görmeğe sevkeder. Şari'a göre, dünya iş ve amellerinin hepsi de (sonucu bakımından) âhirete râcidir. Halifelik ise, dini korumak ve dünya siyasetini dine uygun olarak idare etmek hususunda şeriat sahibine nâiblik etmek demektir.) (Mukaddime, İbn-i Haldun, ci: 1, sh: 508-509-510, 1954, İstanbul Maarif Basımevi)

ŞERİAT

Şeriat kelimesi, "ş-r-`a" kökünden gelmekte olup türevleriyle birlikte Kur'ân'ın dört ayrı yerinde geçmektedir. Sözlükte "su yolu, bir ırmak veya herhangi bir su kaynağından su içmek ve almak için gidilen yol, doğru yol, Hak din yolu, büyük ve geniş cadde, aydınlık ve ışık" gibi manalara gelmektedir. Toplumlar için amelî hükümler, emir ve yasaklar anlamına gelen şeriat, bütün ilâhî dinlerde peygamberlerin aracılığıyle gönderilen ortak bir unsurdur: "Sonra da seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin isteklerine uyma." (Câsiye, 45/18), "(Ey ümmetler) Her birinize bir şeriat ve bir yol verdik. Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet yapardı..." (Mâide, 5/48).

İslâm bilginlerinin bu âyetlere getirdikleri yorumlara göre din; esasa ilişkin inanç, usul ve prensip, şeriat ise her peygamberin kendi devrinde bu usule dayalı olarak ortaya koyduğu amelî kurallar ve tatbikatın adı olmuştur. Geniş yol anlamına gelen minhac da ilk insandan bu yana, Allah'ın dininde değişmeden gelen îmân esasları olarak açıklanmıştır. Bu durumda minhac ile şeriat dinin içeriğini ve sınırlarını oluşturmaktadır.

Toplumların ihtiyaçlarına göre gönderilen dinlerde tedricî değişiklikler olmuştur. Önceki dinde yasak olan bazı fiiller, sonraki dinde helâl kılınmış veya bunun tersi olmuştur. Ancak inanç esasları hepsinde birdir. İsimleri ve hükümleri farklı da olsa bütün ilâhî dinlerin özü birdir. Peygamberimiz, bu hususu şöyle açıklamıştır: "Biz peygamberler baba bir kardeşleriz. Dînimiz birdir." (Buhârî, Enbiyâ, 48)

"Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü"nde bu terim şöyle açıklanmıştır: "Şeriat, dîn manasında da müstameldir. Bu takdirde hem ahkâm-ı asliyye denilen itikadıyyatı, hem de ahkâm-ı fer'iyye denilen ibadetleri, ahlâkı ve muamelatı ihtiva etmektedir." (F.K.)

ŞERİAT

(DİNÎ ŞARTLAR) “Şeriat”, şartlar anlamında...

Bir diğer ifadesiyle de; “dini şartlar”, “din’deki şartlar” anlamında..

“Şeriat “ demek; işin zâhir plânı demektir.

ŞERİAT, KURALLAR SAHASIDIR Madde ile düşünce dünyası arasındaki saha şeriâttır. Yani kurallar sahasıdır. Bu sahada belirli kurallara uyularak yapılan fiili çalışmalar, neticede kişiyi “Hakikat”e yönelmeye sevkeder. İşte bu merhalede kişi şeriat safhasından tarikat safhasına geçer…

ŞERİAT,

DİN’İN HEDEFİ OLAN GAYEYE ULAŞMAK İÇİN GEREKLİ OLAN ŞARTLARDIR Peki, Din’deki şartlar niçin gelmiş?

Her oyunun birtakım şartları, kuralları vardır ve her oyunun bir gayesi vardır..

Her elde edilmek istenen nesneye veya gayeye karşı yapılması gereken birtakım çalışmalardan oluşan belli şartlar vardır.

İşte, “Din’in hedefi olan gayeye ulaşmak için gerekli olan şartlar” anlamında olarak, “Şeriat” denmiş.

“ŞERİAT”IN İKİ GAYESİ VARDIR “Şeriat”ın 2 gayesi vardır;

Yani bir diğer ifadeyle; Din’in, Din’in gelmesinin 2 gayesi vardır;

1-Birinci gayesi;

İnsan ölümötesi yaşamda sonsuza dek hayatını sürdürmeye devam edeceği için ölümötesindeki yaşam şartlarına göre kendi şartlarını oluşturmak, o şartlara kendini adapte etmektir! Ki gelecekte içine gireceği ortamlarda belli sıkıntı ve azaplardan kendini kurtarsın, belli güzelliklere erişebilsin!

2-Din’in gelişinin ikinci bir gayesi daha vardır, o da;

Kişinin Allah’a ermesidir, Allah’a vuslattır!.

Birinci gaye olan “geleceğe kendini hazırlama” dediğimiz noktada yapılacak olan çalışmaların-yapılacak olan ibadetlerin getirisi söz konusu..

Yani bildiğimiz gibi namazı niye kılıyoruz, niye zikir yapıyoruz, niye oruç tutuyoruz...bunları defalarca izah ettik. Bütün kitaplarda kasetlerde var, bunu herkes biliyor.. Bunların detayına girerek vakit kaybetmeyeceğim...

Biz bu çalışmaları yaparak beynimizde belli güçler oluştururuz ve bu elde ettiğimiz güçler ruha yüklenir. 1. ci yönü bu...

2. yön; Allah’a ermektir. Yani esas itibariyle, insanın sadece birimselliğe dönük bir biçimde sadece yiyip içmek, yatıp kalkmak, uyumak vesaire gibi formasyonlar için varolmamış olduğu; insanın varoluşundaki ana gayenin ilâhi özelliklerin ortaya çıktığı şuurlu bir mahal olması ve bu şuurlu mahal olarak da kendi özüne hakikatine vâkıf olması!

“Kendi hakikatine vâkıf olması” cümlesine atıfla da, işin içyüzüne de“HAKİKAT” denmiş. “Hakikat”e erme!

Yani; kendi özüne-içyüzüne-aslına -orijinine vâkıf olmak!

“ŞERİAT” DÜZEYİ Normalde, halkın "Şeriat düzeyi" dediği, "dinin sadece şekli hükümlerini yerine getirme" diye değerlendirilebilecek tefekkür yanı olmayan durum "Nefs-i Emmare" ve "Nefs-i Levvame" hâlleridir...

“ŞERİAT”,

YALNIZCA KURÂN VE ALLAH RASÛLÜ AÇIKLAMALARIDIR Baktığımızda, dün gördüğümüzün aynını gördüğümüz düşüncesini taşımamıza karşın, niye “yeni”yi farkedemiyoruz?…

Bunun en basit açıklaması, yazdığımız yazılardaki yanlışları, tekrar okuduğumuzda fark edemeyişimizdir… Daha detaylı anlatmak gerekirse, “refresh” yapmadan, sayfa açmamızdır!.. Yani, eski veri tabanıyla “yeni”ye bakmamızdır!

Ancak gerçekten “yeni”yi algılamak istiyorsak, “refresh” de yetmeyecek, belki toptan “format” atmak gerekecektir!… Bu da beyni sınırlı kapasite ile çalışanlar için fevkalâde güç, neredeyse imkânsız bir iştir!..

Peki olmayacak bir işse, niye bunları yazıyorum?

En azından böyle bir olay olduğunu düşündüm; ona göre varlıkları, yaşamı değerlendirmeye çalışıyorum; sizin de bundan haberiniz olsun, diye!… Zîrâ, “yeni”leri farketmezsek, hâlâ atamızın, babamızın veya annemizin “yenilenmiş”ini giymekte devam ederiz; gibime geliyor!.

Öyle ise gelin dostlar olabildiğince, eskiye veya başkalarına kıyaslamaları bir yana bırakıp, “yeni” olarak değerlendirmeye çalışalım her an tüm yaratılmışları! Bazıları “şeriat” sözcüğü kapsamına “Kur’ân ve Hadis” yanısıra “kıyâs ve icmâı” da koyar; ama biz, o kanaatte değiliz!… “Şeriât”, bize göre, “Kur’ân ve Allah Rasûlü açıklamalarından” ibarettir!

Gerisi, herkesin yorumunda ve sorumluluğundadır!.

ŞERİAT’IN TEKLİFLERİ

ÖLÜMÖTESİNDE GEÇERLİLİĞİNİ YİTİRİR “İbadet” adı verilen bütün çalışmaların, tamamiyle, beynin bioelektrik ve bioşimik yapısıyla ilgili olduğundan söz etmiştik...

İbadetlerin bir kısmı, bilindiği üzere, bedenin ihtiyaç duyduğu bioelektrik enerjiyi temine dönük olarak yapılmaktadır.

Bu enerji beyin tarafından değerlendirilerek, dalga bedene; ilim ve güç olarak yüklenir... İşte bu sebeple de, beyin durup, devre dışı kaldıktan sonra, yani “ölüm tadıldıktan” sonra, artık ölümötesi yaşamda ibâdetler kalmaz!..

İşte bu yüzden ölüm ötesinde şerîatın teklifleri geçerliliğini yitirir!.. Zira, zâhirle ilgili bütün bu teklifler, hep beynin bioelektrik ve bioşimik yapısıyla ilgili olarak düzenlenmiştir!.

“ŞERİAT,” KURÂN VE HADİS’TİR!

(ULÛHİYET’TEN GELEN HÜKÜMLERDİR!)

BU NEDENLE DE TÜM İNSANLAR,

BU HÜKÜMLERE UYUP UYMAMANIN NETİCELERİYLE KARŞILAŞACAKTIR Şeriat, Allah Rasùlü’nun buyruklarından ibarettir!.

Şeriat; Kur’ân ve Hadisten ibarettir!. Çünkü Kur’ân mutlak olarak, direkt ilâhi hükümleri bildirendir... Bunun dışındaki görüşler beşeri-terkîbî kayıtlardır!. İlâhi hükümlerin, beşere göre yorumlanmasıdır!.

Dolayısıyla beşeri yorumlar ilâhi hükümleri kaydı altına almaz; tâbi olma zorunluluğu getirmez!.

Burası çok ince bir noktadır…

Buranın çok iyi anlaşılması gerekir!. Ulûhiyetten gelmeyen hükümler, mutlaka beşeriyettendir!. Yani terkibiyettendir!

Eğer kişi diyorsa ki,”ben Nebi’yim”, onun hükmüyle amel edilir!.Ama Nebî değilse, yâni Allah’ın elçisi değilse, Allah’ın hükümlerini bildirmiyor!.Terkibinin meydana getirdiği hükümleri bildiriyordur...O zaman ona uymak farz değildir, gerekli değildir! Ama sen, o hükümlerde, seni ilâhi saadete ermeye götürücü bir anlam bulabiliyorsan, uyabilirsin; bulamıyorsan uymayabilirsin ve bundan da mesùl değilsin!

İşte bu yüzdendir ki öldükten sonra, kimse mezhebinden veya tarikatından sual olmayacak; mezheb veya tarîkat diye bir şey geçerli olmayacak; ancak ilâhi hükümlere uyup uymamanın neticeleri ile karşılaşacaktır!.

“ŞERİAT”, “SİSTEM”DİR!

ŞERİAT’I İNKLÂR EDEN, “HAKİKAT”İ İNKÂR ETMİŞ OLUR Şeriât ve hakikat ayrı iki şey değildir..

Birisi sistemdir, ikincisi ise sistemin uygulanması.

Dolayısıyla, şeriatı inkâr eden, aynıyla “Hakikat”i inkâr etmiş olur! Çünkü şeriat, “Hakikat”in fiiler mertebesindeki adıdır!.

Şeriat, hakikat esasları üzerine bina edilmiş, hakikatın gerekleri üzerine düzenlenmiş fiillerden ibarettir...

İş böyle olduğu zaman, kim ki şeriatı inkâr eder, o kimse “hakkikatın” ne olduğunu bilmeyenlerdendir! Çünkü şeriat aynıyla hakikat temeline dayanarak bina olmuştur!. Hattâ, şeriat adı kalkar, şeriat adı kalktığı zaman varolan “Hakikat”tır ve “Hakikat”in fiilleri, şeriatın gereği olan fiillerse, gene aynıyla şeriattır!.

Yani netice olarak kim ki şeriattan bir hususu reddeder veya inkâr eder, o hakikati redddetmiş veya inkâr etmiş olur.

“ŞERİAT”A UYMAMANIN SONUCU Bizim ef’al mertebesinde gördüğümüz bütün fiiller, “Hakikat”e dayanır.

”Hakikat” dediğimiz şey, Hakk’kın varlığı ve onda mevcùd olan mânâların âşikâre çıkışıdır... Bu mânâlar, âşikâre çıkarken, terkibiyet hükmüyle zâhir olduğu için biz ona “beşerden meydana geliyor!” deriz...

Beşerden meydana gelen fiiller, eğer terkib hükmünün neticesiyse, tabiatı-duyguları-şartlanmaları ve neticesi alışkanlıkları ortaya koyar!.

Alışkanlıklar-şartlanmalar-tabiat-duygular dediğimiz şey ise; tabii hükmüyle ortaya çıkması halinde ilâhi emirlere ters düşer!. İlâhi emirlere ters düşmesinin sebebi de, beşeriyet kayıtları içinde, yani Hakk’kın belli isim terkibi-mânâları içinde kalması dolayısıyladır… Ki bu da kişinin neticede âkibette cehennemini meydana getirir.

Kişi, terkib olmaktan doğan fiillerle yaşar ve bunun neticesinde de cehenneme gider!. Bu da şeriata uymamanın neticesi olmuş olur!.

ŞERİAT’A UYMANIN ALT SINIRI CENNETİ,

ÜST SINIRI ALLAH’A VÂSIL OLMAYI SAĞLAR “Şeriatın hükümleri” dediğimiz hükümler, Allah’ın emirlerini ve yasaklarını bildirir.

Bu emirler ve yasaklar, kişinin terkibiyet hükmünün ortadan kalkması için birer vesiledir.

Asgari ölçüleriyle ele alırsak; bu emirlere ve yasaklara uyulması, ruhta “Cennet” dediğimiz hâli oluşturur. Eğer üst sınırı ile ele alırsak, o takdirde kişinin terkib bağını yok eder-kişinin varlığını kaldırır! Terkib ortadan kalkar ve böylece de “Allah’a vâsıl olma” denilen hâl meydana gelir.

Allah’a vâsıl olduğun zaman, ilâhi isimlerin mânâları sende, Allah’ın dilediği şekilde aşikâre çıkar ve böylece de sen Allah’a vâsıl olmanın yaşamına geçmiş olursun.

Netice olarak demek ki “beşerin ebedi saadeti” denen şey; beşer hükmü altında var olan terkib kayıtlarının kalkarak , Allah’ı tanıma-bilme-”Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanma” denen şeyin gerçekleşmesi ve böylece bütün ilâhi isimlerin mânâlarının o mahalden aşikâre çıkabilecek hâle dönüşmesidir!

Eğer bu böyle olmayıp da, sen Hakk’ın ne olduğunu bilmene rağmen, hâlâ terkibi kayıtlarla tabiatın hükmüyle, alışkanlıklarınla yaşıyorsan, bu yaşamının neticesinde de senin için bir azap söz konusudur! Ancak bu azab, cehenneme mü’minlerin uğraması şeklinde anlatılan azaptır!

Yani, sen, şimdi burada kopamadığın alışkanlıklarından, şartlanmalarından, kayıtlarından, cehennemde uzun bir süre kalarak kopmak zorunluluğuna gireceksin! Bu durumda bağlarından kopma azabını yaşama durumu senin için mukadder olur!

Demek ki biz, “şeriat” dediğimiz ilâhi hükümler bütününe uyduğumuz zaman, ”terkibi kayıtlardan” kısmen çıkmış ve o nisbette “Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmış” oluruz!

Aksi takdirde; terkibi kayıtlardan doğan fiiller, netice olarak kişinin cehennemini meydana getirir!.

Kişi, terkib olmaktan doğan fiillerle yaşar ve bunun neticesinde de cehenneme gider! Bu da şeriâta uymamanın neticesi olmuş olur!

Din Ve Şeriat Din Açısından Çeşitli Kavramlar Din Açısından Çeşitli Kavramlar Din Ve Şeriat “Şeriat”, sözlükte yalın olarak sadece geniş yol anlamına gelen arapça bir kelimedir. Ancak araplar günümüzde bu sözcüğün kökün­den türeyen “şari'” kelimesini yol anlamında kullanmaktadırlar. “Şeriat”, esas itibariyle terimsel açıdan nizam, rejim; Devletin siya­sal, sosyal, hukuksal ve ekonomik düzeni anlamına gelen önemli bir ıstılah­tır. İslam terminolojisinde bu ıstılahla, Allah'ın ve rasûlünün koyduğu yasala­rın tümünden oluşan islamın hayat düzeni amaçlanır. Yani “şeriat”, Kur'ân-ı Kerim'in içerdiği islam anayasasının genel adı­dır. “Şeriat”, başka bir deyimle de dinin fiilen uygulanan kanunlarının tü­müne denir. Örneğin: “İslam şeriatı”, İslam hayat düzeni demektir; “Yahudi şeriatı” da, Yahudi dininin kanun ve kuralları demektir. Bununla beraber İslam literatüründe şeriat denince, genel olarak İslam dini amaçlanır. Bu nedenle gerek İslamda temel hükümler ola­rak bilinen ve yalnız vicdanla söz konusu olan inanç sistemi, gerek kişi­ler ta­rafından yapılan ibadetler, gerekse kişi ve devlet tarafından uygu­lanan “muamelât”[1] ve ahlâk kurallarının tümü şeriat kapsamına gi­rer. Daha yaygın ve yerleşik olarak “şeriat”'la kısaca anlatılmak istenen şey, İslam yasalarıdır. Bu yasaların kaynağı ise Kur'ân-ı Kerim'dir. Dolayısıyla şeriat, iman ilkeleriyle bir bütünlük oluşturur. İşte bu an­la­mıyla şeriat, müslüman kişiye inandığını yaşama sorumluluğunu yük­lemektedir. Bu nedenledir ki zaman zaman siyasi alandaki ağırlık­larını yi­tirseler bile müs­lümanlar Kur'ân-ı Kerim'den aldıkları ruhla tarihte şe­ri­atı yeniden ihya etmek için diriliş örnekleri göstermişlerdir. Çağdaş müs­lümanlar da bütün olumsuzluklarına rağmen “şeriat” kavramından Kur'ân-ı Kerim'e göre ne anlaşılıyorsa onu öylece benimse­mekte ve şeri­atı -Allah'ın izniyle- günün birinde yeniden hayata ge­çirme özlemi içinde yaşamaktadırlar. Çünkü bu, her müslüman için -kıyamet kopuncaya ka­dar- sönmez bir idealdir. Müslümanlardan daha çok ön planda bulunan ve toplumun çoğunluğunu oluşturan müslü­manımsı dindarlar da (yorumları değişik olsa bile) şeriata karşı saygılı­dırlar. Müslümanlar kadar onlar için de “şeriatın kestiği parmak acı­maz.” [2] [1] Muâmelât: Arapça bir sözcüktür, işlemler ya da ilişkiler demek­tir ve “muamele” nin çoğuludur. [2] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 27-28.

ŞERİAT-I GARRÂ Parlak ve nurlu şeriat. İslâmiyet.

Kur'ân-ı Kerim'de Şeriat Kavramı Kur Kur'ân-ı Kerim'de Şeriat Kavramı Yol açmak ve düz yol anlamına gelen şeriat ve şir' kelimesi, daha sonra İlâhî yol anlamında kullanılır olmuştur. Ş-r-a kökünden gelen kelimeler, toplam 5 âyette geçer: 5/Mâide, 48; 7/A'râf, 163; 42/Şûrâ, 13, 21; 45/Câsiye, 18. Râgıb el-Isfehânî, Şeriatla ilgili 5/Mâide, 48. âyette iki şeye işâret olduğunu belirtir: 1) İnsanların yararı ve ülkenin bayındırlığı konusunda Allah'ın her insana izleyeceği yolu belirlemesi. Buna şu âyetle işâret edilir: "... Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini kimine derecelerle üstün kıldık..." (43/Zuhruf, 32) 2) (Önceki peygamberlerle ilgili) Şeriatlerin değiştiği ve neshin (yürürlükten kaldırmanın) sözkonusu olduğu, Allah'ın bahşettiği/belirlediği ve gönüllüce izlemesini emrettiği dinî hükümler. Şu âyet de bunu gösterir: "Seni de din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Ona uy. Bilmeyenlerin hevâlarına/heveslerine uyma." (45/Câsiye, 18) (Râğıb el-Isfehânî, el-Müfredât, s. 379) 42/Şûrâ, 13 ve 21.âyetlerde geçen şeriat ("şerea" fiili) için Râgıb, şöyle der: Bu âyetler, bütün dinlerin/milletlerin birleştiği ve nesih sözkonusu olmayan usûle işâret eder; Allah'ı tanımak (iman etmek) gibi (el-Müfredât, s. 379). Bütün dinlerin ortak inanç temeli, Allah'ı tek tanrı edinmektir. "Şeriat" kelimesi ise bir âyette geçer: "Seni de din konusunda şeriat (alâ şerîatin mine'l-emr) sahibi kıldık. Ona uy. Bilmeyenlerin hevâlarına/heveslerine uyma." (45/Câsiye, 18). Şeriat, İslâmî kaynaklarda, iki mânâda kullanılmıştır. 1) Din ve millet kelimeleri gibi, bir bakış açısından İslâm'ı (din) ifâde etmek için kullanılır. Bu anlamda din, İslâm, şeriat, millet aynı mâhiyetin farklı isimleridir. 2) Dinin ibâdet ve hayat düzeni (muâmelât) ile ilgili kısmını ifâde için kullanılır. Bu mânâda şeriat, İslâm'ın bütünü değil, bir parçasıdır (Hayreddin Karaman, Laik Düzende Dini Yaşamak, s. 134). Yukarıdaki ikinci anlamıyla şeriat, Kur'an hükümlerini, sünneti ve tarih boyunca geliştiği biçimiyle ve çeşitliliği içinde fıkıh denilen İslâm hukukunu içerecek şekilde genişletilmiştir. Bu anlamda şeriat, Kur'an'da açıklanan ve hadislerde geçen hukukî kurallar, daha sonra tefsirler, şerhler, görüşler, ictihadlar, fetvâlar ve yargı kuralları için kullanılmaya başlanarak, şeriat denince fıkıh anlaşılır olmuştur (Vecdi Akyüz, Kur'an'da Siyasî Kavramlar, s. 419-421). "Sana da, daha önceki kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere Kitab'ı (Kur'an'ı) gönderdik. Artık aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet; sana gelen hakkı/gerçeği bırakıp da onların hevâlarına/arzularına uyma. (Ey ümmetler!) Her birinize bir şeriat ve bir yol verdik. Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde (Şeriatler ve yolda sizi deneyip imtihan etmek için (böyle yaptı). Öyleyse hayırda/iyi işlerde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah'adır. Artık size, üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeyleri (n gerçek tarafını) O haber verecektir." (5/Mâide, 48) (Sana şu tâlimâtı verdik:) Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet ve onların hevâlarına/arzularına uyma. Allah'ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmında seni saptırmamalarına dikkat et. Eğer (hükümden) yüzçevirirlerse bil ki (bununla) Allah ancak, günahlarının bir kısmını onların başına belâ etmek ister. İnsanların birçoğu da zâten fâsıktır/yoldan çıkmışlardır." (5/Mâide, 49) "O size, dinden Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettigimizi, İbrâhim'e, Mûsâ'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi sizin için şeriat (hukuk düzeni) yaptı. Fakat kendilerini çağırdığın bu nizam, Allah'a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendisine seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir." (42/Şûrâ, 13) “Yoksa onların Allah’ın izin vermediği şeyleri dinden kendilerine şeriat yapan (kanun koyan, Allah'a eş koştukları) ortakları mı var? Eğer azâbı erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilir (işleri bitirilir)di. Şüphesiz zâlimler için can yakıcı bir azap vardır.” (42/Şûrâ, 21) "Sonra seni de emrimizden bir şeriat üzerine kıldık. Sen ona uy ve bilmeyenlerin hevâlarına/istek ve tutkularına uyma." (45/Câsiye, 18) "Biz, her ümmete, uygulamakta oldukları bir ibâdet tarzı (mensek) gösterdik. Öyle ise onlar (ehl-i kitap) bu işte seninle çekişmesinler. Sen, Rabbine dâvet et. Zira sen, hakikaten dosdoğru bir yoldasın." (22/Hacc, 67) “İnsanlar (aslında) bir tek ümmet (millet) idi. Bu durumda iken Allah, müjde verici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için, onlarla beraber hak yolu gösteren Kitapları da indirdi...” (2/Bakara, 213) “Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine (ülü’l-emre) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, -Allah'a ve âhirete gerçekten inanıyorsanız- onu Allah'a ve Rasûl’e götürün (onların tâlimâtına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha iyidir.” (4/Nisâ, 59) “Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri (münâfıkları) görmedin mi? Zira tâğutu inkâr etmeleri kendilerine emrolunduğu halde, tâğutun önünde muhâkemeleşmek (ve tâğutların kendilerine hükmetmesini) istiyorlar. Halbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.” (4/Nisâ, 60) “Onlara ‘Allah’ın indirdiğine (Kitab’a) ve Rasûl’e gelin (onlara başvuralım)’ denildiği zaman, münâfıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün.” (4/Nisâ, 61) “Hayır! Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda (ey rasûlüm,) seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam mânâsıyla kabullenip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (4/Nisâ, 65) “Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana Kitab’ı hak ile indirdik; hâinlerden taraf olma!” (4/Nisâ, 105) “...İnsanlardan korkmayın, Benden korkun. Âyetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın. Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” (5/Mâide, 44) “...Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar zâlimlerin, fâsıkların ta kendileridir.” (5/Mâide, 45, 47) “Sana da, daha önceki Kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere Kitab’ı (Kur’ân’ı) gönderdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet; sana gelen gerçeği bırakıp da onların hevâlarına/arzularına uyma. (Ey ümmetler!) Her birinize bir şeriat ve bir yol verdik. Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde (yol ve şeriatlerde) sizi denemek için (böyle yaptı). Öyleyse hayır işlerinde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık size, üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeyleri (n gerçek tarafını) O haber verecektir.” (5/Mâide, 48) “(Sana şu tâlimatı verdik:) Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların hevâlarına/arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamalarına dikkat et. Eğer (hükümden) yüz çevirirlerse bil ki, (bununla) Allah ancak, günahlarının bir kısmını onların başına belâ etmek ister. İnsanların birçoğu zaten fâsıktır, yoldan çıkmışlardır.” (5/Mâide, 49) “Yoksa onlar (İslâm öncesi) câhiliyye hükmünü (idaresini) mü istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, hükmü, hükümranlığı Allah’tan daha güzel kim vardır?” (5/Mâide, 50) “...Hüküm, ancak Allah’ındır. Çünkü O, gerçeğe uyar ve O, sağlam hüküm verenlerin en hayırlısıdır.” (6/En’âm, 57) “...Dikkat edin, iyi bilin ki, hüküm, yalnız O’nundur ve O, hesap görenlerin en çabuğudur.” (6/En’âm, 62) “(De ki:) Allah’tan başka bir hakem mi arayacağım? Halbuki size Kitab’ı açık olarak indiren O’dur...” (6/En’âm, 114) “(Ey Muhammed!) Sen, sana vahyolunana uy ve Allah hükmedinceye kadar sabret. O, hâkimlerin en hayırlısıdır.” (10/Yûnus, 109) “Siz Allah’ı bırakıp sadece sizin ve atalarınızın taktığı (birtakım anlamsız) isimlere tapıyorsunuz. Allah onlar hakkında herhangi bir delil indirmemiştir. Hüküm, Allah’tan başkasının değildir. O da kendisinden başkasına ibâdet/kulluk etmememizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (12/Yûsuf, 40) “...Hüküm ancak Allah’ındır. Onun için ben yalnız O’na tevekkül edip dayandım. Dayananlar yalnız O’na dayansınlar.” (12/Yûsuf, 67) “...Bir toplum, kendilerini değiştirmedikçe Allah, onlarda bulunanı değiştirmez...” (13/Ra’d, 11) “...Onların (göklerde ve yerde olanların) O’ndan başka bir yöneticisi yoktur. O, kendi hükmüne/hükümranlığına kimseyi ortak etmez.” (18/Kehf, 26) “(Bazı insanlar) ‘Allah’a ve Peygamber’e iman ettik ve itaat ettik’ derler; ondan sonra da içlerinden bir grup yüz çevirir. Bunlar mü’min değildir. Onlar, aralarında hüküm vermesi için Allah'a ve Peygamber’e çağrıldıklarında, bakarsın ki içlerinden bir kısmı yüz çevirip dönerler. Ama, eğer (Allah ve Rasûlü’nün hükmettiği) hak kendi lehlerine ise, ona, gönülden bağlı olarak saygı ile gelirler. Kalplerinde bir hastalık mı var, yoksa şüphe ve tereddüt içinde midirler? Ya da Allah ve Rasûlünün kendilerine zulüm ve haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır; asıl zâlimler kendileridir. Aralarında hüküm vermesi için Allah'a ve Rasûlüne dâvet edildiklerinde, ‘işittik ve itaat ettik’ demek, sadece mü’minlerin söyleyeceği sözdür. İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir. Kim Allah'a ve Rasûlüne itaat eder, Allah'a huşû (saygı) duyar ve ittika edip O’ndan sakınırsa, işte asıl bunlar bedbahtlıktan kurtulanlardır.” (24/Nûr, 47-52) “İşte O, Allah’tır. O’ndan başka ilâh/tanrı yoktur. Önünde de, sonunda da hamd O’nundur; hüküm O’nundur. Ve ancak O’na döndürüleceksiniz.” (28/Kasas, 70) “Yoksa kötülükleri yapanlar Bizden kaçabileceklerini mi sandılar? Ne kadar kötü (ve yanlış) hüküm veriyorlar!” (29/Ankebût, 4) “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkek ve kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (33/Ahzâb, 36) “...İnsanlar arasında hak ve adâletle hükmet. Hevâ ve hevese uyma; yoksa bu seni Allah yolundan saptırır. Doğrusu Allah’ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır.” (38/Sâd, 26) “...Allah’ın hükmü budur. Aranızda O hükmeder. Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” (60/Mümtehıne, 10) “Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?” (68/Kalem, 36) “Allah, hâkimler hâkimi (hüküm verenlerin en üstünü) değil mi?” (95/Tîn, 8) “...Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden böyle davrananların cezâsı, ancak, dünya hayatında rezillik/rüsvaylıktır. Kıyâmet gününde ise en şiddetli azâba itilmektir. Allah, sizin yapmakta olduğunuzdan asla gâfil değildir.” (2/Bakara, 85)

Hadis-i Şeriflerde Şeriat Kavramı Hadis Hadis-i Şeriflerde Şeriat Kavramı “Kim Bana itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur; kim Bana isyan ederse Allah’a isyan etmiş olur. Kim Benim emîrime itaat ederse Bana itaat etmiş; kim de Benim emîrime isyan ederse Bana isyan etmiş olur.” (Buhârî, Ahkâm 1; Müslim, İmâre 33; Nesâî, Bey’at 26) “Dinleyin ve itaat edin! Üzerinize tâyin olunan vâli/yönetici, başı siyah kuru üzüm gibi Habeş’li bir köle olsa bile, sizin aranızda Allah’ın kitabını uyguladığı müddetçe dinleyin ve itaat edin.” (Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, İmâre 37; Nesâî, Bey’at 27) “Müslüman bir kimseye, kendisine ma’siyet (Allah’a isyan, günah hususlar) emredilmediği müddetçe, hoşlandığı ve hoşlanmadığı (her) hususta (İslâm devleti yöneticisini) dinleyip ona itaat etmesi gerekir. Eğer ma’siyet emredilirse, ne dinlemek vardır, ne de itaat!” (Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839; Tirmizî, Cihad 29, hadis no: 707; Ebû Dâvud, Cihad 96; Nesâî, Bey’at 34; İbn Mâce, Cihad 40, hadis no: 2864; Ahmed bin Hanbel, 6/111) "Allah'a isyan konusunda yaratılmışlara itaat edilmez." (Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839) “Benden sonra sizin (yönetim) işinizi birtakım insanlar üzerine alacaklar, sünneti söndürecekler, bid’atı ihdâs edecekler (uyduracaklar), namazı vakitlerinden geciktirecekler.” Bunun üzerine İbn Mes’ud Rasûlullah’a sordu: “Ben onlara yetişirsem ne yapmalıyım?” Rasûlullah şöyle buyurdu: “Ey Ümmü Abd’in oğlu! Allah’a isyan edene itaat olmaz!” (Ahmed bin Hanbel, 5/301, hadis no: 3790; İbn Mâce, Cihad 40, hadis no: 2865) “Müslüman bir halka, Allah’ın görüp gözetmek üzere idâreci kıldığı hiçbir kul yoktur ki, onları aldatıp (zulmetmiş) olduğu halde ölürse muhakkak Allah ona cenneti haram etmiş olmasın.” (Buhârî, Ahkâm 8) “Müslümanların idare işini üzerine alıp da onlar için çalışmayan ve hayır istemeyen hiçbir âmir yoktur ki, onlarla (müslümanlarla) birlikte cennete girebilsin.” (Müslim, İman 229, hadis no: 142) “İslâm’ın tutunulması gereken kulpları (yapılması gereken emirleri) tek tek çözülecek; her bir kulp koptukça insanlar önlerindekilere benzeyecekler. O kulpların ilki hüküm (hâkimiyetin Allah’ın olması, Kur’an’la hükmedilmesi), sonuncusu da namazdır.” (Ahmed bin Hanbel, 5/251; İbn Hibban, Sahih, hadis no: 257; Hâkim, el-Müstedrek, 4/92) Hz. Peygamber’e “cihadın hangisi efdaldir?” diye sorulunca: “Zâlim sultana karşı hakkı söylemektir.” (Ahmed bin Hanbel, 5/251; İbn Mâce, Fiten 20, hadis no: 4011-4012; Tirmizî, Fiten 13, hadis no: 2175; Ebû Dâvud, Melâhim 17)

Şathiye; Şeriatle Bağdaşmayan, İsyanla Dolu Tasavvufî Söz ve Şiirler

Şath: Üzerinde bönlük, saçmalama ve dâvâ kokusu olan sözdür. Böyle bir şeye kalkışmak, gerçeklere göre sürçmektir, suçtur (Seyyid Şerif Cürcânî, et-Ta'rîfât, s. 76). Kelimenin kök anlamında sözde ölçüyü kaçırmak anlamı vardır. Şatah da; çelişkili ifâde, latiîfe, mizah demektir; çoğulu şatâhat'tır. Şatah, çürük sözler olarak da tanımlanır. Şatha âit sözlere şathiye denir. Türk tasavvuf edebiyatında ciddi bir düşünce veya duyguyu, çoğunlukla da İslâm inançlarını ve şeriatın hükümlerini iğneleyici ve alaylı bir şekilde anlatan şiirlere şathiye denir. Bu tür şiirlere daha çok tekke şâirleri rağbet göstermişlerdir. Hatta bu nedenle şathiye yerine; şathiye-i sûfiyâne terimi kullanılır. Allah ile senli-benli, şakalı bir edâ ile konuşur gibi yazılan şathiyelerde daha çok inançlar, sözkonusu edilir ve alaylı bir dil kullanılır. Bazıları saçma sanılan bu sözlerin, yorumlandığında tasavvufla ilgili türlü kavramlara değindiği görülür. Şeriate aykırı veya mânâsız gibi söylenen düşüncelerin, aslında vahdet-i vücut felsefesindeki görüşleri bildirdiği kesindir. Tasavvuf ıstılahları arasında şathiyenin önemli bir yer tutmaya başlaması, vahdet-i vücut ekolünün yaygınlık kazanmasıyla paralellik gösterir. Tasavvufla ilgili eserlerde şathiyelerle ilgili çok bol malzemeler görülür. Hallâc-ı Mansur'un "Ene'l-Hakk" (Ben Hakk'ım/Allah'ım) sözü ile; Bayezid Bestâmî'nin "Sübhânî mâ a'zame şânî" (Kendimi tesbih ederim, noksan sıfatlardan tenzih ederim, şânım ne yüce oldu) sözü yaygın olarak bilinen ve tüm tasavvufçularca tevil edilerek de olsa kabul edilen iki şathiye örneği olarak verilebilir. Yine, Bâyezid Bistâmî'ye âit: "Bir denize daldım ki, peygamberler o denizin sâhilinde durdu" sözü de böyledir. Tasavvufçulara göre şathiyye, "dıştan (zâhiren) ve ortalama (şeriatla ilgili) bilgilerle bakıldığı zaman şeriata aykırı imiş gibi gözüken, fakat tasavvufî/bâtınî anlamda bir hakikati ifâde eden söz ve deyişlerdir." (Türk Dili ve Edebiyatı Ans. Dergâh Y. c. 8, s. 108). Şathiye adı verilen bütün bu elfâz-ı küfrü tasavvufçular hiç eleştirmez, savunur ve sahip çıkarlar. Te'vil etmeye çalışırlar: Bunlar vecd halinde, bir nevi sarhoşluk ânında söylenen sözlerdir. Bu sözleri söyleyenler Allah'a o kadar yakın olmuşlar ki, bu samimiyetle senli-benli konuşmaya başlamışlar. Bunlarınki naz makamıdır, onlar için bu sözler câizdir; ama o makamlara erişmeyenlerin bu tür sözleri câiz olmaz... "Ben Hakk'ım, -hâşâ- Allah'ım" diyenleri savunan ve bu sözlere teville karışık sahip çıkan zihniyetten beklenen tavır farklı olamazdı, denilebilir. Bunlar, iddiâ edildiği gibi, cezbe ve sarhoşluk zamanında (İçki içmeden insan nasıl sarhoş olur? Hz. Peygamberimiz veya ashâbdan böyle bir şey hiç nakledilmiş midir?) söylenmiş sözler değildir. Kitaplara geçmiş, tekrarlanmış, tasavvufçular tarafından dillendirilip kabul edilmiş, savunulmuş, hatta kutsal söz gibi kabul edilmiştir. Meselâ nakşibendîlerde ve diğer çoğu tarikatlarda kelime-i tevhid zikri olarak şeyhler tarafından müridlere vird olarak verilen ifadelerden biri: "Lâ mevcûde illâllah" (Allah'tan başka mevcut -varlık- yoktur) sözüdür. Bunu, kendilerine göre belirli aşamaya gelmiş her tasavvufçu günde bilmem kaç bin defa söyler, tabii ki bunlar Allah'ın öğrettiği ve Rasûlü'nün uygulayıp tavsiye ettiği zikir/ibâdet cinsinden değildir, büyük ve fecî bir bid'attir. Saf zihinlerin olumsuz etkilenmesi, şeytanın onlara bu sözlerle vesvese vermesi gibi riskler içermesinden ötürü, Allah'tan af dileyerek, bunlardan bir kısmını konuya örnek olması için iktibas etme zarûreti duyuyorum. Zâten araştıran insan, bunları bu tasavvufçu şâirlerin eserlerinde ve onlardan alıntı yapan birçok tasavvuf kitabında kolaylıkla bulabilir. "Var kardaşın öldür, dahî avradın boşa, / Anana kâbin kıydır, Hakk'ı ıyân göresin." Sadeleştirip bugünkü dille söylersek: "Git, kardeşini öldür ve karını boşa, annenle nikâh kıydır, (Böylece) Allah'ı açıkça görmüş olursun." (Yunus Emre) "Sekiz cennet yaptın sen Âdem için / Adın büyük, bağışla onun suçun / Âdem'i cennetten çıkardın, niçin? / Buğday nene lâzım, harmancı mısın? Hafâya çekilip seyrâna durdun / Aklı yetmezlerin aklını urdun / kıldan ince köprü yaptın da kurdun / Akar suyun mu var, bostancı mısın? Yüz bin cehennemin korkmam birinden / Rahmân ismi nâzil değil mi senden? / Gaffâruzzüznûbum demedin mi sen? / Affet günahımı, yalancı mısın? Şânına düşer mi noksan görürsün / Her gönülde oturursun, yürürsün / Bunca canı alıp yine verirsin / Götürüp getiren kervancı mısın? Bilirsin ben kulum, sen sultânımsın / Kalpde zikrim, dilde tercümânımsın / Sen benim canımda can mihmânımsın / Gönlümün yârisin, yabancı mısın?" (Azmi Baba) "Kıldan köprü yaratmışsın / Gelsin kullar geçsin deyû / Hele biz şöyle duralım / Yiğit isen geç a Tanrı." (Kaygusuz Abdal) "Kıl gibi köpri gerersin geç deyû / Gel seni sen tuzağından seç deyû / Ya düşer ya dayanur yahut uçar / Kıl gibi köpriden âdem mi geçer? / Kulların köpri yaparlar hay içün / Hayrı budur kim geçerler seyr içün..." (Yunus Emre) "Hak Teâlâ Âdemoğlu özüdür / Otuz iki Hak kelâmı sözüdür. / Cümle âlem bil ki Allah özüdür / Âdem ol candır ki güneş yüzüdür." (Seyyid Nesîmî) "Âdemi balçıktan yoğurdun yaptın / Yapıp da neylersin, bundan sana ne? / Halk ettin insanı saldın cihana / Salıp da neylersin bundan sana ne? / Bakkal mısın, teraziyi neylersin? / İşin gücün yoktur gönül eylersin / Kulun günahını tartıp neylersin? / Geçiver suçundan bundan sana ne? / Katran kazanını döküver gitsin / Mü'min olan kullar dîdâra yetsin / Emreyle yılana tamûyu yutsun / Söndür şu ateşi bundan sana ne? / Sefil düştüm bu âlemde nâçarım / Kıldan köprü yaratmışsın geçerim / Şol köprüden geçemezsem uçarım / Geçir kullarını bundan sana ne? / Behlül Dânâ'm eder cennet yarattın / Nice kulları cehenneme attın / Nicesin âteş-i aşk ile yaktın / Yakıp da neylersin bundan sana ne?" "Aşk katında küfr ile İslâm birdir / Her kanda mesken eylese âşık emîrdir." (Seyyid Nesîmî) "Benem Hakk'ın kudret eli / Benem belî aşk bülbülü / Söyleyip her türlü dili / Halka haber veren benem." (Yunus Emre) Söylediği şathiyeler/küfür lafızları devrinde muvahhid müslümanları kızdırmış ve ona karşı tavır alınmasına sebep olmuş olacak ki, Yunus Emre şöyle der: "Yûnus bu cezbe sözlerin / Câhillere söylemegil / Bilmez misin câhillerin / Nice geçer zamânesi." Böyle dediği halde, duramaz, nice şathiyeler döktürür. Bunlardan kimileri, sadece tasavvuf çevresinde değil; müslüman halk arasında da şöhret bulmuştur. Şu dörtlük onlardan biridir: "Cennet cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç hûri / İsteyene ver anı / Bana seni gerek seni."

Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.