FANDOM


Bakınız

D Şükür . Şükrü. Şükr Şakir . Şekûr Şekkar. şeker şükür secdesişükür namazı اِنْ تَكْفُرُوا فَاِنَّ اللّٰهَ غَنِيٌّ عَنْكُمْ وَلَا يَرْضٰى لِعِبَادِهِ الْكُفْرَۚ وَاِنْ تَشْكُرُوا يَرْضَهُ۬ لَكُمْۜ وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۜ ثُمَّ اِلٰى رَبِّكُمْ مَرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَۜ اِنَّهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ Küfr etsəniz, bilin ki, Allah sizə möhtac deyildir. O, qullarının kafirlik etməsinə razı olmaz. Əgər şükür etsəniz, buna görə sizdən razı qalar. Heç bir günahkar başqasının günah yükünü daşımaz. Sonra Rəbbinizin yanına qayıdacaqsınız. O sizə nə etdiklərinizi bildirəcəkdir. Həqiqətən, O, kökslərdə olanları bilir. Zümer 7

اِنْ تَكْفُرُوا فَاِنَّ اللّٰهَ غَنِيٌّ عَنْكُمْ وَلَا يَرْضٰى لِعِبَادِهِ الْكُفْرَۚ وَاِنْ تَشْكُرُوا يَرْضَهُ۬ لَكُمْۜ وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۜ ثُمَّ اِلٰى رَبِّكُمْ مَرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَۜ اِنَّهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ

Küfr etsəniz, bilin ki, Allah sizə möhtac deyildir. O, qullarının kafirlik etməsinə razı olmaz. Əgər şükür etsəniz, buna görə sizdən razı qalar. Heç bir günahkar başqasının günah yükünü daşımaz. Sonra Rəbbinizin yanına qayıdacaqsınız. O sizə nə etdiklərinizi bildirəcəkdir. Həqiqətən, O, kökslərdə olanları bilir.


Şükr:

(Şükür) Allah'ın (C. C.) nimetlerine karşı memnunluk göstermek. Allah'a teşekkür.

(Bak: Ni'met)

(Kalb ile, dil ile ve sâir beden azâlarıyla olur. Nimet verene muhabbet etmek ve itaat etmek de şükürdendir.

Şükür eden, her nimeti Allahın râzı olduğu yere sarfeder.

Şükür; Allah'ın, kullarının iyi amellerine mükâfat veya mücazat vermesidir.

Sebeplerin envaı cihetinden şükür hamdden daha umumidir. Taalluk cihetinden hususidir.

Hamd, taalluk cihetinden daha umumi, esbab cihetinden daha hususidir.)

(Kur'an-ı Hakîm, nasıl ki şükrü netice-i hilkat gösteriyor, öyle de Kur'an-ı Kebir olan şu kâinat dahi gösteriyor ki, netice-i hilkat-i âlemin en mühimi şükürdür. Çünkü kâinata dikkat edilse görünüyor ki, kâinatın teşkilâtı şükrü intac edecek bir surette her bir şey bir derece şükre bakıyor ve ona müteveccih oluyor. Güya şu şecere-i hilkatin en mühim meyvesi şükürdür... Görüyoruz ki her şey nasıl ki rızkın etrafında toplanmış, ona bakıyor; öyle de rızık dahi bütün envaiyle mânen ve maddeten, hâlen ve kalen şükür ile kaimdir; şükür ile oluyor; şükrü yetiştiriyor, şükrü gösteriyor. Çünkü rızka iştiha ve iştiyak, bir nevi şükr-ü fıtrîdir. Ve telezzüz ve zevk dahi gayr-i şuuri bir şükürdür ki bütün hayvanatta bu şükür vardır. Yalnız insan dalâlet ve küfür ile o fıtrî şükrün mahiyetini değiştiriyor, şükürden şirke gidiyor... Şükrün mikyası: Kanaattir ve iktisattır ve rızâdır ve memnuniyettir. Şükürsüzlüğün mizânı; hırstır ve isrâftır, hürmetsizliktir. Haram helâl demeyip rast geleni yemektir. Evet hırs şükürsüzlük olduğu gibi hem sebeb-i mahrumiyettir, hem vasıta-i zillettir... Hem şükrün envaı var. O nevilerin en câmii ve fihriste-i umumiyesi namazdır. M.)

ŞÜKÜR sözlükteEdit

Sözlükte "karşılığını vermek, yapılan iyiliği dile getirmek ve sahibini övmek" anlamına gelen şükür, ahlâk kavramı olarak, yapılan iyiliğin kadir ve kıymetini bilip makbule geçtiğini dile getirmek, iyilik edeni övmek; nankör olmamak demektir. Kul, Allah'ın lütuf ve nimetlerini dile getirir ve O'nu överse şükretmiş olur.

Ancak esas şükür verilen nimetleri yerli yerince kullanmaktır.

Bu da nimeti bilme, elde edilen nimetten dolayı sevinç duyma, nimete karşılık olarak yapılması gerekeni dil, beden ve kalp ile yerine getirmek suretiyle olur.

Bir organın şükrü, onu iyi ve güzel şeylerde kullanmak, günaha götürücü şeylerden uzak tutmakla olur.

Şükredene şâkir, Allah'a yeterli şükürde bulunamayacağının idrakine erip çok şükreden kimseye şekûr denir.

Kulları arasında Allah'a hakkıyla şükreden (şekûr) azdır (Sebe, 34/13).

Şükür, nimetin artmasına vesile olur (İbrâhim, 14/7).

Sukursuzluk Azap edilmeme sebebidir (Nisâ, 4/147).

Bir kimsenin yaptığı iyiliğe karşı teşekkür etmek ahlâkî bir görevdir.

İyilikte bulunanı övmek ve ona dua etmek te bir teşekkürdür.

İnsanlara teşekkür etmeyen Allah'a da şükretmemiş olur (Ebû Dâvûd, Edeb, 12). (M.C.)

ŞÜKÜR SECDESİEdit

Şükür secdesi, bir nimete kavuşulması veya bir musibet geçirilmesi sebebiyle yapılan secdeye denir. Şükür secdesi şu şekilde yapılır: Abdest alınır, kıbleye dönülür, tekbir alınır ve secdeye gidilir, secdede üç defa "sübhâne Rabbiye'l'a'lâ" denir, sonra Allahü ekber denir ve ayağa kalkılır. (İ.K.)

Şükür-Hamd İlişkisiEdit

Şükür-Hamd İlişkisi Hamd ile şükür arasında büyük yakınlık ve benzerlik vardır. Hatta hamd yerine şükür, şükür yerine hamd kelimeleri kullanılabilir.

Hadis-i şerifte bu yakınlık şöyle ifade edilir: "Hamd, şükrün başıdır. Allah'a hamdetmeyen, O'na şükretmemiştir." (Abdürrezzak; Beyhakî, Şuabu'l-İman; Kenzu'l Ummâl, 3/6419, s. 255; El-Cevziyye, Medâricü’s Salikîn, 2/208)

Bunun yanında, hamd ile şükür arasında kısmî farklar vardır. Hamd, isteyerek yapılan bir iyiliğe karşı, iyilik yapana bir teşekkür ve bir övgüdür. Hamd etmenin özelliği bir iyiliğe karşı yapılmasıdır. Hamd ile, ihsanda bulunan hem övülür, hem ona karşı minnettarlık duyulur, teşekkür edilir. ‘Şükür’ de böyledir. Ancak şükür yapılmış olan bir iyiliğe karşı söz ile veya fiil ile yerine getirilen bir övgü ve şükran duygusudur. Bu bakımdan hamd genel olarak şükürden daha geniş kapsamlıdır.

Hamd, nimete kavuşmanın veya gelecek olan bir nimetin sevincini, huzurunu duyup, nimet sahibine övgüde bulunmadır.

Şükür de insana gelip ulaşmış bir nimete karşı bir teşekkürdür. Hamd’de sevinç ve arzu anlamı, şükürde ise içten bağlılık ve dostluk anlamı daha çok yer almaktadır. Bununla beraber hamd etmede saygı ve değer verme yönü daha yüksektir.

Allah’a karşı kullanılan bütün saygı ifadeleri, O’nu zikretme, O’nu methetme (övme): hepsi de birer hamd’dir. ‘el-Hamdü lillâh’ (Allah’a hamdolsun) denildiği zaman hepsi de ifade edilmiş olur.

Bir hadiste şöyle buyuruluyor: “Hamd, şükrün başıdır. Allah’a hamdetmeyen O’na şükretmemiş olur.” (nak. El-Cevziyye, Medaricü’s Salikín, 2/208)

Şükür, ‘hamd’e göre, sebepleri açısından daha genel, ilgili olduğu şeyler açısından daha özeldir. Hamd, ilgili olduğu şeyler açısından daha genel, sebepleri açısından daha özeldir. Bunun anlamı şudur: Şükür, nimet sahibine şahitlik yaparak kalp ile, överek ve nimet sahibini itiraf ederek dil ile, itaat ederek ve boyun bükerek organlarla olur. Şükrün ilgilendiği şey Allah’ın zatına ait özellikler değil, O’nun verdiği nimetlerdir. Allah’ın, hayat, işitme ve görme gibi sıfatlarına karşılık ‘şükürler olsun’ denmez. Bunlar için Allah’a hamdedilir. Şükr gereken her şeye aynı zamanda hamd de gerekir. Ama hamdin gerekli olduğu her şeye şükür gerekmez. Şükür organlarla, hamd ise kalp ve dil ile yerine getirilir. Hamd; bir nimetin veya güzelliğin kaynağı ve sahibi olan gücü, övgü ve yüceltme sözleriyle anmaktır. Bir başka deyişle hamd, isteğe bağlı bir iyiliğe veya onun başlangıç noktası olan bir yardıma karşı, gönül açıklığı ile o iyiliğin sahibine saygı ifade eden bir övgü sözüdür. Bunda hem nimet sahibini övmek, hem şükretmek, hem de yüceltme anlamı vardır.


‘Hamd’, bir çeşit övmek veya övülmek, iyi bir övüş veya övülüş, güzel bir övücü veya övülen olmak gibi anlamları da kapsayan bir sözdür.

Hamd; en geniş anlamıyla şükürdür.

Hamd, yalnızca dille yapılır.

Halbuki şükür hem dille hem de hareketle yerine getirilir.

Şükür, bir nimetin karşılığı olarak yapılır.

Hamd ise, nimet sahibinin var olduğunu bilmemiz durumunda, o nimet veya güzellik bize ulaşmasa da yapılır.

Bu bakımdan hamd her durumda yerine getirilir.

Şükür, insana ulaşan bir iyilikten sonra , sözlü, fiille ve kalpten nimeti verene karşılık vermektir.

Yalnız fiille veya kalpten yapılan şükür ne methetmedir, ne de hamd’dir. Fakat dil olarak yapılırsa bu, hem hamd, hem methetme olur. Böyle bir hamd de Allah’a karşı duyulan minnettarlığın başı olur. Hamd, geçmişte verilen ve gelecekte verilecek olan nimetler hakkındaki sevinç durumundan, şükür ise, verilmiş olan bir nimete kavuşma durumundan dolayı yapılan bir mutluluk ilânıdır.

Tekrar edelim ki şükür; nimet veren Allah (c.c.)’ın nimetlerini boyun bükerek itiraf etmektir.

Kul kendisine yapılan iyiliği itiraf eder ve ni’met vereni över. Bu anlamda onun ‘Allah’a hamdolsun’ demesi bir şükür ifadesidir. Nimetlere şükür, Allah’ın yaptığı ihsanları görmek, hürmet ve büyük tanımayı (tazimi) yerine getirmek ve nimet verenin hizmetinde bulunmaktır. Şükür bir anlamda da kulun kendini gerçek şükretmekten âciz görmesidir. İnsan ne kadar gayret ederse etsin; ne verilen nimetlerin karşılığını hakkıyla ödeyebilir, ne de nimet vereni hakkıyla övebilir. Şüphesiz ki Allah’ın bir insana şükredebilme kabiliyeti ve fırsatı vermesi, anlayabilenlere göre, insan için en büyük iyiliktir. Bir başka açıdan ‘şükür’, güç ve imkânlarını Allah’a ibadet ve itaat uğruna kullanabilmektir. [1] [1] Ahmet Kalkan, İslam Akaidi: 350-351. Ahmet Kalkan, Kur’an Kavram Tefsiri.

Fiil (Aksiyon-Eylem) İle ŞükürEdit

c- Fiil (Aksiyon-Eylem) İle Şükür: Bedenin organlarıyla nimet verene itaat etmek ve O’nun yüce emirlerini yerine getirmektir. Kısaca İslâm’ı her bakımdan yaşamaya çalışmaktır. Çünkü nimet vereni bilip O’nu övmek, bir anlamda O’ndan gelen her şeyi kabul etmektir. Allah'a şükür; hidâyete uymak, İslâm'a teslim olmak demektir. Şükür, söz tekrarından çok, uygulamadır, eylemdir. Şüphesiz yalnızca dil ile ‘Allah’ım sana şükürler olsun’ demek şükür için yeterli olmaz. Fiil ile şükür, Allah’a hakkıyla kullukla beraber aynı zamandan Allah’ın verdiği nimetlerden Allah’ın diğer kullarını da faydalandırmaktır.[1] “...Ey Dâvud ailesi! Şükredin. Kullarımdan şükreden azdır.” (34/Sebe’, 13) “Eğer siz gerçekten yalnız Allah'a kulluk ediyorsanız, O’na şükredin.” (2/Bakara, 172) Âyetlerde “şükür deyin” buyrulmamış, “şükredin” denilmiştir. “Şükretmek”, gerçek şükrün, Allah’ın emrettiklerini yapıp nehyettiklerinden de uzaklaşmakla edâ edileceğini gösterir. Dolayısıyla şükür, bazılarının zannettiği gibi sadece namazlardan ve yemek yiyip doyduktan, su içip kandıktan sonra “el-hamdü lillâh” demekten ibaret değil; bunun yanı sıra ibadetin fiilen edâ edilmesi demektir. Rasulullah, geceleri yataktan kalkıp ayakları şişene kadar namaz kılmasının sebebini öyle açıklıyordu: “Şükreden bir kul olmayayım mı?” (Buhâri, Teheccüd 6; Müslim, Sıfatü’l Münâfikîn 18, 79). Rasûlullah (s.a.s.), şükür etmeyi, sadece dil ile yapılan bir övgüden ibaret görmüyor, aksine şükrü bizlere bütün nimetleri sunan Allah'a, bedenin bütün âzâlarıyla yapılan bir ibadet olarak görüyordu. Onun için şükür şöyle tarif edilir: “Şükür, Allah’ın vermiş olduğu nimetlerin etkisinin, kulunun dilinde övgü, kalbinde sevgi ve âzâlarında itaat ve bağlılık olarak zuhur etmesidir.” Gerçek şükür için, dilde Allah’tan başkasının övgüsü olmamalı, kalpte Allah’tan başka sevgili bulunmamalı, mahluklardan biri sevilse bile Allah için sevilmelidir. Allah sevgisi insanın kalbine yerleşince de, insan o sevdiğinin bütün emirlerini tüm organlarıyla yerine getirir ve bütün yasaklarından da çekinir. İşte hakiki şükür budur. “Yalnızca Rabbinin nimetini anlat; onu minnet ve şükranla an.” (93/Duhâ, 11) Bu âyet-i kerimede geçen “anlat” kelimesinden maksat, ya Allah’ın vermiş olduğu nimetleri başkalarına da anlatarak zikretmek ve “Allah bana şu şu nimetleri nasib etti” demektir; ya da “bu âyet-i kerimede anlatılması emredilen nimet: “Allah yoluna dâvet etmek, O’nun şeriatını tebliğ etmek ve ümmete İslâm’ı öğretmektir.” Âyet-i celile, bu iki manayı da kapsamaktadır. İnsan, dalâlet ve câhiliyyet içerisinde olduğu günleri hatırlamalı ve Allah’ın kendisini karanlıklardan, nur’a çıkartmış olduğuna şükretmelidir. Hz. Ömer (r.a.) de böyle yapıyor, câhiliyyet günlerinde helvadan put yapıp, acıkınca yediklerini hatırlayınca, o günlerine gülüyordu. Müslüman, Allah'ın nimetiyle zengin olduktan sonra da, fakir olduğu eski günlerini hatırlamalı ve davranışlarını ona göre ayarlamalıdır. Durumu düzeldiğinde sıkıntılı günlerini hatırlamalı, sonra da Allah kendisini o dertlerden kurtardığı için şükür vecibesini yerine getirmelidir. Bu şekilde, Allah’ın kendisine verdiği nimetlerin anlatımı olur ve bunun vecibelerini insanları Allah yoluna dâvet etmek suretiyle tamama erdirir. Kulun şükrü, üç rükûn üzere kuruludur. Bunların hepsi bir arada olmayınca kul, şükür etmiş sayılmaz. Bunlar: Allah’ın vermiş olduğu nimetleri itiraf etmek, bu nimetlerden dolayı Allah'a hamd ve senâ etmek, bu nimetleri, Allah’ın rızasını kazanacak işlerde kullanmaktır. Allah’ın vermiş olduğu nimetleri itiraf etmek, bu nimetleri kendi tecrübemize, zekâmıza, çabamıza, makamımıza, şöhretimize ve kuvvetimize değil; sadece Allah'a dayandırmaktır. Karun, kendisine verilmiş olan nimeti, kendi bilgisine ve becerisine dayandırınca Allah onu, bütün malı ve mülkü ile yerin dibine sokmuştur. Bunun için, normal olarak kişi, kendisine bütün bu nimetleri veren Allah'a şükretmelidir. Sonra, kendisine nimet verenin Allah olduğuna yakînen iman eden ve O’na hamd ve senâ eden kişi, kendisine verilen bu nimetleri Allah'a isyan yolunda kullanmaz. Kendisine mal verilen kişi, faizle para vermeyeceği gibi, sıhhat ve âfiyet verilen kişi de, insanlara karşı zor kullanarak, onlara zulmetmez; ibadetleri terk etmez. Bu rükünleri gereği gibi edâ ettiğimiz zaman, hiç şüphe yok ki Allah bize vermiş olduğu nimetleri çoğaltacak ve Kerim olan kitabında “Şükrederseniz, and olsun ki size arttıracağız.” (14/İbrahim, 7) buyurarak, vaad etmiş olduğu üzere, o nimetleri bereketlendirecektir.[2] Seyyid Kutub, şükrün derecelerini şöyle açıklar: Allah Teâlâ’ya şükrün pek çok dereceleri vardır. Birinci derecesi, Allah’ın fazl u keremini itiraf ederek isyan etmekten hayâ etmektir. Son derecesi de, bedenin bütün hareketiyle, lisanın bütün telâffuzuyla, kalbin bütün hafakanıyla, ruhun bütün titreyişi ile Rabb-i Zülcelâl’e şükretmektir.[3] Mevdûdi, şükrün belirtilerini şu şekilde açıklar: Şükrün belirtisi, ihlâsla Allah’ın lutfettiği nimetlerin kadrini bilmek ve bunu dil ile ikrar edip davranışlarla sergilemektir. Bu da üç şeyi ifade eder: Birincisi, şükreden kimse kendisine nimet verenin lutfunu iyice değerlendirmeli ve şükürde başkasını O’na ortak kabul etmemelidir. İkincisi, kendisine nimet veren varlığa sevgi ve bağlılık duymalı ve bu tür duyguları O’nun düşmanlarına karşı beslememelidir. Üçüncüsü, kendisine nimet verene itaat etmeli ve O’nun isteğine aykırı harekette bulunmamalıdır.[4] [1] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 648 vd. Ahmet Kalkan İslam Akaidi: 351. [2] Abdülhamid Bilâlî, Arınma Yolu, 2/22-25 [3] Seyyid Kutub, Fî Zılâl, 1/291 [4] Mevdudi, Tefhim, 1/422

Şükrün Önemi

Şükrün Önemi

Şükrün Önemi Hayat bir nimettir. Hayatın devamını sağlayan her şey birer nimettir. Allah’ın zatını idrak etmek bir nimettir. İman ise bir insan için en büyük nimettir. Allah’ın bir kuluna iman nasip etmesi, ona olan nimetini tamamlaması demektir. Şükrün başı Allah’ı bilmektir. Allah’ı Rab olarak bilen, O’nun nimet verdiğinin şuurunda olan bir kimse de O’nu sevmeye başlar. Allah’ı seven O’na ibadet eder, O’na hiç bir şeyi şirk koşmayarak O’nun nimet verici olduğunu itiraf eder. Kul bu şuurla eşi ve benzeri olmayan bir Rabbin önünde kulluk yaptığının, bir büyük lezzetle ülfet ettiğinin farkında olur. Bu nedenle Tevhid, yani Allah’ı hakkıyle birlemek şükrün zirvesidir. İnsan kul olarak her zaman fakirdir, yani her açıdan Allah’a muhtaçtır (35/Fâtır, 15). Çünkü O’ndan başka nimet veren yoktur. Hayatını sürdürebilmek için her zaman O’nun yarattığı nimetleri tatmak zorundadır. Kul bu nimetlerin karşılığını da ancak ibadetle/kullukla yerine getirebilir. İnsan aynı zamanda, hata ve günah içerisindedir. Günahkâr ise her an Rabbinin af ve mağfiretine muhtaçtır. Bu açıdan Allah (c.c.) kulları hakkında Rahim ve Ğafur’dur. Rahim olan Allah kullarına nimet vererek ve ihsanda bulunarak merhamet etmektedir. Kul daima Rabbinin verdiği nimetler ile nefsinin günahları arasındadır. Hasan-i Basrî diyor ki: “Ben ni’met ile günah arasında sabahlıyorum. Bundan dolayı nimeti şükürle, günahı ise tevbe-istiğfar ile hatırlamak istiyorum.” (nak. Ibni Teymiyye, el-Câmiu’r Rasâil, 1/116) Şükretmenin ne kadar önemli bir konu olduğuna bir delil de, İblis’in Kur’an’da ibret olarak nakledilen şu sözleridir: “İblis: ‘Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları (insanları) saptırmak için senin doğru yolunun üstünde tuzak kuracağım. Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen, onların çoklarını şükredenlerden bulamayacaksın’ dedi.” (7/A’râf, 16-17) Âyette ifade edildiği gibi, şeytan, insanın şükürden uzaklaşmasını, kendisi için büyük bir başarı olarak görüyor. Şeytanın hedefinin insanları şükürden alıkoymak olduğuna göre, şükretmeyen insanın nasıl bir dalâlet içinde olduğu anlaşılır. Şükrün işaret ettiği bütün görüntüler Allah’a ait olmasına rağmen Kur’an, bir yerde ana-babaya da şükredilmesini emrediyor (31/Lokman, 14). Bunu Türkçedeki teşekkür ve iyilik olarak anlamamız daha uygundur. Yalnız, Kur’an’ın ana-babaya şükür/teşekkür edilmesini emretmesinde, ana-babaya karşı evlâtların tavırlarına dikkat çekildiğini görmek zorundayız. Bebekliğimizden itibaren onların yaptıkları iyilikleri unutup nankörlük yapmamamız, onlara saygı ve minnettarlıkta bulunmamız gerektiğini Kur’an, onlara şükürle emrederek, insanlara karşı da nankör olmamamızı belirtiyor. Kur’an, ahiret için çaba harcayan mü’minleri ‘şükr’ kökünden gelen ‘meşkur’ sıfatıyla övmektedir. “Kim de Ahireti ister ve bir mü’min olarak ona çalışırsa, işte böylelerinin çabası meşkur’dur (şükr’e değerdir).” (Isra, 19; ayrıca bkz. Insan, 22) Allah (cc) şükreden kullarının ecirlerini kat kat onlara öder. Ahiret mutluluğunu kazanmak için çaba harcayan mü’minlerin bu çabası Allah katında değerlidir, makbuldur. Bu çabaların karşılığı (şükrü) bol bol verilecektir. Karşılığı verilen çabalar, gayretler; meşkûr’dur. nasıl somutlaştığını aşağıdaki örnek güzel bir şekilde göstermektedir: “Rasulüllah (s.a.s.) geceleri ayağa kalkıp ayakları kabarıncaya kadar namaz kılardı. Kendisine; ‘Allah (cc) senin geçmiş ve gelecek günahlarını affetti (niye kendini bu kadar yoruyorsun)’ denildi. “Allah’a şükreden bir kul olmayayım mı?” cevabını verdi. (Buhâri, Teheccüd 6, 2/63; Tefsir-Fetih 1, 6/169, Rikak 19, 8/124; Müslim, Sıfatü’l Munafikîn 18, Hadis no: 2819, 4/2181; Tirmizî, Salât 304, Hadis no: 412, 2/268; Nesâi, Kıyâmu’l Leyl 17, 3/178) Mü’minin hayatı sabır ile şükür anlayışı arasında geçmelidir. Allah’ın verdiği nimetler sayılamayacak kadar çoktur. Bu nimetlerin sahibine şükür, insanlık borcudur, yaratılışın gereğidir. Şükür borcu iman ettikten sonra, bütün bir ömrü Allah’ın istediği gibi yaşamakla, nimet sahibinin rızâsı doğrultusunda hayat sürmekle yerine getirilir. Bir nimete kavuşulduğu veya kişiyi memnun edecek bir hayır ona ulaştığı zaman, ‘şükür secdesi’ yapmak müstehabtır. Rivayet edildiğine göre “Peygamberimiz (s.a.s.)’e sevindirici bir haber geldiği zaman veya onun müjdesi verildiğinde hemen Yüce Allah’a şükür için secdeye kapanırdı.” (Ebû Dâvud, Cihad, Hadis no: 2774, 3/89)[1] Sâdi-i Şirâzî, Gülistan'ın dibacesinde; "Bir insan, her nefesinde Allah'a karşı iki şükür borçludur." der. Bir soluk alıp vermede hayatını iki defa bağışlayan, iki defa can veren Allah'tır. Böyle bir Allah'a elbette dilinle, halinle, kalbinle, kalıbınla, teşekkür etmen icap eder. Bundan dolayı gerçek anlamda hamd ve şükürde bulunanlar çok azdır. "Kullarımdan şükreden ne kadar az!" (34/Sebe' 13) Çok sevilen, çok sayılan bir zatın, bir padişahın hediyesi bize iki hususu düşündürür. Birincisi, o kimse tarafından bize verilen hediyenin maddî kıymet ve değeridir ki, bu, ondan alınacak zevk ve lezzet, sadece maddî değeri kıymetindedir. İkincisi ise, onun, çok saygın bir zatın, bir padişahın hediyesi olması hususudur ki, burada artık maddî değerin hiçbir kıymeti yoktur. Bu makamda önemli olan, bu hatıranın o saygın kişiye ait oluşudur. Böyle bir hediyeden alınacak zevkin, öncekinden kat kat fazla olduğunu herkes kabul eder. Çünkü, bu hatırayla, onu bağışlayan zata bağlanılır, bu hediye, ikram edenle yakınlığın simgesi kabul edilir. Bu örnekle anlaşılmaktadır ki, nimet verilen kimse, nimetten çok, nimet vereni hatırlamalıdır. Verilen nimetlerden yararlanmaktan daha çok önemlidir, nimet verenin bize önem verip, bağış ve ikramlarını sunması. Nimetten, nimet sahibine intikal edilmelidir; Araçlardan amaca, postacıdan mektup sahibine, aracıdan her şeyin gerçek sahibine; Ve bunca acziyet ve isyanımıza rağmen bize ihsan ve bağışından vazgeçmeyen gerçek mürebbimiz Rabbimize. O yüzden tüm nimetlerin sahibi olan zat, büyüklüğünden ve bize değer verdiğinden dolayı devamlı şükredilmeye lâyıktır. Şükür, sadakat makamıdır. Allah, insanlar için çeşit çeşit nimetler yaratmış, onlara yol gösterici olarak peygamberler gönderip kitaplar indirmiştir. Kendileri için kulaklar, gözler ve kalp var etmiş, ayrıca doğru yolda olsunlar ve dünya-ahiret saadetini kazansınlar diye emir ve yasaklarda bulunmuştur. Bütün bunların karşılığında insana düşen O'nun yolunda yürümek ve emirleriyle yasaklarının dışına çıkmamaktır. İşte hamd ve şükür budur. Allah'ın insanlardan insanlar için istediği budur. (5/Mâide, 6, 89; 16/Nahl, 78...) Yoksa, Allah insanların hamd ve şükrüne muhtaç olmadığı gibi, küfürlerinden de etkilenecek değildir. Hamdeden, şükreden kendi iyiliği için şükreder, hem dünyada, hem âhirette gerçek saadete erer. Allah, şükrünün karşılığında nimetlerini artırır ve kendisini mükâfatlandırır, yani O da kullarının şükrüne karşı şükredendir (27/Neml, 40; 14/İbrahim, 7).[2] Dünya nimetlerinden çok âhiret nimetleri, maddî nimetlerden çok manevî nimetler için şükretmemiz gerekir. Allah'a şükretmek, bize her iyiliği, her nimeti ihsan eden Allah'a karşı, bu ihsan ve nimeti vermesi yüzünden, yalnız sözle değil; fiil ile de ta'zim etmektir. Bazı insanlar, şükretmek için kendilerine çok büyük, özel bir nimetin gelmesini veya büyük bir probleminin çözülmesini beklerler. Halbuki insan her ânında sayısız nimetler içindedir. Hayatı, sağlığı, aklı, duyuları, nefes aldığı havaya varıncaya kadar sayılamayacak nimetler içinde yüzmektedir en şikâyetçi ve nankör insan bile. Bütün bunlar şükrü gerektirir. İnsan, nimetler içinde yüzerken bunların kıymetini anlamayabiliyor; ama elinden çıktıktan sonra nimetlerin değerini anlayıp nankörlüğünün cezasını çekiyor. Şükür, maddî nimetlere yapıldığı gibi, daha çok manevî nimetlere karşı yapılır. Nimetlerin en büyüğü de imandır. Hikmet, mârifet, ilim nimetleri, maddî nimetlerden daha büyüktür anlayanlar için. Kitab'ımızın hamdle başladığını unutmamak, iman ve hidayet gibi nimetlere sahip olduğumuzu, başka problem ve eksiklerin çok da önemli olmadığını, dilimizle ve tebessümümüzle şükür ve hamdi devamlı taşıyarak gösterebiliriz. Çay ikram edene teşekkür eden kadirşinas kimse, hiç bunca nimet verene teşekkürü unutur mu? "El-hamdü lillah (hamd Allah'a mahsustur) de. Fakat onların çoğu düşünmezler." (29/Ankebut, 63) El-hamdü lillâh, Sana şükürler olsun Rabbim! Bir insan, kendi haberi olmadan birinin sürekli kendi iyiliği için çalıştığını öğrense acaba ne yapar? Herhalde, önce kendisine bu iyiliğin niçin yapıldığını öğrenmek ister. Sonra, bu yapılanlara kayıtsız kalmaz; en azından teşekkür eder. İşte şükrün bir anlamı da budur. Allah, bize bizim haberimiz olmadan iyilikler, güzellikler veriyor. Ama biz, gaflet içinde yaşadığımız-dan bunların farkında değiliz. Her şey biz insanlar için ayarlanmış, uygun hale getirilmiş, emrimize verilmiş. Fakat insanoğlu bunların gelişi güzel, rastgele yapıldığını zannediyor. Bu uyumu, bu muazzam düzeni ve bunun sanatkârını fark etmek, Allah'a sonsuz teşekkürü gerektirir. Bunun içindir ki, Kur'an hamd ile başlamıştır. [1] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, 646. Ahmet Kalkan, İslam Akaidi: 352-353. [2] A. Kalkan, Hamd kavramı

---

HAMD İLE ŞÜKÜR ARASINDAKİ FARK

Şükür ve hamd arasında fark vardır. Ancak kötü bir olaydan dolayı şükredenin başına olay geleceğine dair bir düşünce doğru değildir.

Hamd Bir ihsana karşı kalbin medih ve şükür duygularıyla dolması ve o ihsan sahibini tâzim etmesi”

Hamd ile şükür ilişkisi umum husus olarak özetlenebilir. Yani her şükür aynı zamanda bir hamddir. Ancak her hamd şükür değildir. Hamd, bize ve bütün mahlukata yapılan ikram ve izetleri Allaha takdim etmektir. Şükür ise daha hususi olarak bize yapılan ikramlara karşılık gelir. Bu nedenle şükür kelimesi hamdin yerini tutamaz. Hamd daha geniş ve şumüllüdür.

Kuranın hülâsası olan Fatiha sûresi, Âlemlerin Rabbine hamd ile başlar. Demek ki âlemlerin terbiye edilmeleri insan için bir ihsan, bir ikramdır Ona Rabbinin bir lütfudur.

Güneş bir terbiyeden geçmiş de ziya veriyor, ısı veriyor gezegenlerini etrafında döndürüyor. Onu böylece terbiye eden Allahı medih ve sena ederiz. Bir de bu terbiyenin insana bakan ciheti var. Güneşin böylece terbiye görmesi sayesinde insanoğlu ondan istifade edebiliyor. Yâni, bu terbiye insana bir ihsan. Bu ihsana karşı da Rabbimize şükür borçluyuz. İşte hamd, bu medihle bu şükrü birlikte ifade eden mühim bir zikir.

Oksijenle hidrojeni ayrı ayrı terbiye eden, sonra bunların ikisini yeni bir terbiyeden geçirerek su hâline getiren Rabbül Âlemine hamdederiz. Zira, su yaratmak, nehir, göl, deniz yaratmak Allahın azim bir sanatı olduğu gibi insanoğluna da büyük bir ihsanıdır.

Gözümüzü görmeğe, elimizi tutmağa, ciğerimizi solunuma uygun olarak terbiye eden Rabbimize hamdederiz.

Dünyanın Güneş etrafında, Ayın da Dünya etrafında döndürülmesi büyük bir kudret tecellisi olduğu gibi, insan için büyük bir İlâhî ihsandır ve ikramdır. Onları böylece terbiye eden Allaha hamdederiz.

Müminler için cenneti, kâfirler için cehennemi terbiye eden Hâlıkımıza hamdederiz.

Kuranı Kerimin Rabb-ül Âlemine hamd ile başlayıp, Rabbünnâsa sığınmakla son bulması ne kadar mânidardır. Rabb-ül Âlemin; bütün âlemlerin terbiye edicisi. Rabbünnas da insanı bütün organlarıyla ve bütün duygularıyla terbiye eden Allah. Âlemlerin terbiyesi, insana baktığı, insanın faydalanmasına en uygun şekilde yapıldığı için, âlemleri terbiye eden ancak insanın Rabbidir. Bir diğer ifadeyle insanın Rabbi ancak âlemleri terbiye eden zât olabilir. İşte insan bu tabloyu tefekkür ettiğinde ruh ve kalbi sonsuz bir minnet, medih ve şükür ile dolar. Allaha sonsuz hamdeder.

Fikrimize kâinat kitabını okuma gücü veren, kalbimize iman ve marifeti yerleştiren Rabbimize hamdederiz. Kalb gözümüzü hidayetiyle açması ve bize kendini bildirmesi, tanıttırması, sevdirmesi, Allahın en büyük bir ihsanı bir ikramı olduğu kadar, en ince bir san’atıdır da. Dünün nutfesi bugün Rabbini tanıyor, Onu seviyor, Onun san’atlarını tefekkür edebiliyor.

Sanatkârını bilen eser, kâtibini tanıyan kitap. Bunlar beşer hayâlinin erişemeyeceği noktalar. İşte hidayetle nurlanan bir mü’minin kalbi, Allahın böyle harika bir sanatı.

İnsan kendisinde tecelli eden bu kemal için hem Rabbini medih ve sena eder, hem de bu büyük lütuf karşısında Ona sonsuz derecede şükreder.

Hamd sadece insana mahsus değil. Diğer mahlûkların da en azından hâl diliyle hamdleri vardır. Bir yıldız, Allaha hamdeder; yok iken var olduğu için. Zira, yoğu var etmek hem İlâhî bir san’at, hem de o yıldıza bir ihsandır.

Bir çiçek de Allaha hamdeder. Suyu, toprağı terbiye ederek çiçek hâline getirdiği için Allahı hâl diliyle medih ve sena ettiği gibi, kendisine çiçek olmayı lütfettiği için de yine Rabbine şükreder. İşte bu medih ve şükür onun hamdidir.

Diğer varlıkları da bunlara kıyas ettiğimizde, her varlığın Allahı tesbih ettiği gibi Ona hamd de ettiğini bir derece hissedebiliriz.

Şükür hakkında Mehmet Kayaların makalesiEdit

ŞÜKÜR

 HAKİKİ UBUDİYET ŞÜKÜRDÜR ŞÜKÜR UBUBİYETDİR  
Şükür mevzuunda Sure-i Rahmanın celalli tehdidatı eserin te’lifine medar oldu.  
İmanın nısfı şükürdür, hakikati aliyesinin yüzü nimete, nimet ise in'ama, i'nam ise mun'ime nazarları çevirmesinden akıl ve şuur erbabının nazarlarını marifeti İlahiyeye çevirir. Zira nimetlerin bütün envai, Vacibul-vücud olan Allahu Zülcelalindir (C.C). Bütün vesaitlerin, vesilelerin hiç bir suretle nimetlerin gelişinde veya zevalinde en küçük müdahalesi yoktur. Belki onlar cümlesi Cenabı Hak tarafından mu­sa­har­dırlar. İşte bu marifet Tevhide tabidir. Zira kainatta her mevcud en küçükten en büyüğe kadar cümlesinin vücudu Allahdandır (C.C.). Öyle ise nimette sade Allah’a (C.C.) münhasır olur. Nitekim Tevhid; takdise tabidir. Zira mukaddes sıfatı Vahidi Ehada aiddir. Başka mukaddes yoktur. Ehadisi Nebevi­ye­nin yüksek sırrı bunu müeyyeddir. Aklı hüşyar kişi nimetin tezahüründe istiğrak ve haşyet içinde   سُبْحَانَاللهِder.   Bu in’am içinde mün’imi hakikiyi görür  لاالهالاالله der. Tevhid eder. Nimet içinde nihayetsiz merhameti, ihsan ve keremi görürالحمدوللهder. Akıl, kalb ve ruhu kelime-i hamd ile nihayetsiz şükür içinde Rahman ve Rahim olan Halikına iltica eder. Cenab-ıHakkın nimetlerine şükür; enfüs dairesinden afak dairesine müteveccih, yani aklı hüşyar kimse evvela kendisine en yakın nimetleri görür, Halıkına hamdeder. Sonra uzak dairelerdeki nimetleri görür ve bu suretle marifeti-İlahiyeye kapı açılır. Nimetlere nazar ferah huzu’ ve tevazu içinde olur ki bu bir nevi şükürdür. Tefekkürden neşet eden marifette, en ulvi bir şükür olması hasabiyle duyulan ferah daima Zatı Mün’ime olmalı, yoksa ni’met, ihsan ve in’ama değil! İntifa’ ve istifadeye müteveccih nimet mal olduğu cihetten ona ferah asla şükür olmaz. Belki nimete ferah o veçhile gerektir ki onunla mün’imin inayetine ve onun katında mahal ve kabulüne nail olduğunu istidlal ederek hakiki ubudiyete vesile olur. Bu şükür Salihinin şükrüdür ki Hak Tealaya ibadet ve şükürleri onun havf ve ikabından ve reca ve sevabından kelime-i şükür ifade eden   الحمدوللهsade bir lisanın tahrikinden ibaret ise bu şükür, şükür değildir. Belki meram bu kelimatın kalbe tesiridir. Bir nimet ki sahibini zikrullahdan men eder ve işgal sebebile Hak yolda yürümesine mani olur, ahirete çalışmaktan yüzünü döndürürse ondan mahzun olmalı. Ve bu hale karşı müteyakkız bulunmalı. Cenabı Hakka şükür kalb ile lisan ile ve Hak Tealaya şükrü izhar edip ona delalet eden tahmidat iledir. Şükür kişinin, ef’al, harekat, a’za ve cevarihi ile olur ki onun nimetlerini yine onun taatında isti’mal ve o nimetle masiyete yardım etmekten şiddetle kaçınır ve dikkatle sakınır. Bu hal kişinin ef’al harekatını ve bütün her nevi hal ve adetlerini ibadete çevirir. Ef’al, harekat vea’zanın şükürlerini bir misal ile ifade etmek lazım gelirse Mesela:
 iki gözlerin şükrüher müslimden gördüğü ayıplara karşı iğmazı-ayn etmek ve örtmektir.
 Kulakların şükrü: işittiği ayıbı örtmek.
 Lisanın şükrü: daima Hakkı telkin ve tebliğ ile Hak Tealadan Rıza izharıdır ve onunla memurdur. Diğer bütün azalar da bunun gibi kıyas edilsin. Müstemiren devamını gördüğün nimetlere karşı vazife-i şükür ve bu ubudiyet fasılasız devam etmeli. Mutlak tevazu ile İhsanı İlahiyeyi, aczine binaen verildiğini düşünmen hakikati şükür olur. Ve bu düşünce sahibini vartalara düşmekten siyanet eder. Kişi nimetlere nail olduğu vakitte ben bunlara layıktım diyerek gurur ile mukabele değil, belki; acz ile kemali tevazu içinde, nihayetsiz zaafımdan aciz ve ihtiyacımdan dolayı bana ihsan edildi diyerek ubudiyete yakışır surette acizane ve şakirane karşılamalıdır.
Bir istidrat:


Sual:Denilebilirki Cenabı Hakkın nimetlerine şükür nasıl mümkündür ki; şükür etmek bile şükrettiği için bir başka şükre muhtaçtır. O halde Allahu Tealaya şükr kul için muhal olmaz mı? Cevaben denir ki, Bu havatır hazreti Davud (A.S.) ve Hazreti Musa’ya (A.S.) vaki olduğu vakit onlar demişler ki : Ya rab! Ben sana nasıl şükredeyim ki, ben sana şükre kadir değilim. Benim sana şükrüm dahi, senden bana bir başka nimettir. Sana onun için de şükr etmek icab eder. Cenabı hak vahyeyledi ki: “Vaktaki sen bunu bildin ise bana şükr etmiş olursun. Mademki sen cümle nimetlerin benden olduğunu bildin, ben senden vaki olan o şükre razıyım.” Bu hakikat fehm edildikten sonra şükür etmemekliğe badi olan bu tarzdaki havatıratın lüzumsuzluğu aşikar olur. Kainatta kul için ihsan edilen bu kadar niamı İlahiye (Şükür için aletlerdir. Eğer onları Mevlasının muhabbetine muvafık tarzda taat yolunda istimal ederse şükür etmiş olur. Eğer o nimetleri muhabbete zıd yolda ma'siyette istimal ederse, zayi ederse nimete karşı küfranda bulunmuş olur. Esasen dünyada her ne ki mevcut ise abd için halk olunmuştur. Ta ki ahiret saadetine ve Hak Tealaya yakınlığa naili­ye­te vesile olsun ve o yola tevessül olunsun. Bu mukkedde­ma­tı bildin ise bu zikrolunan eşkalin tevcihi sana zahir olur. yani meram yalnız lisan ile şükür değil belki Rabbülaleminin nimetlerinin muhabbetullah cihetinde sarf olunmasıdır. Vakta ki ihlası tam içinde muhabbet cihetinde sarf olunsa; abdın fiili Hakkın fiili olup meram hasıl olur. O zaman fıilin Hak Tealadan sana atiyedir, hediyedir, ikramdır. Bu Hakkın fiili olduğu haysiyetinden Cenabı Hak sana sena eder. Hakkın senası ise: sana Cenabı Haktan ikinci bir nimeti uzma olur. Şunu unutmamak gerektir ki; Allah’a (C.C.) en ziyade sevgili olanlar şükrü ziyade olanlardır ki göklerde melaike ve arzda Enbiya gibi.

    Nimetlerin kısımlarını hulasaten beyanda faide vardır. Nimetler daima lezzetlere mukarindir. Lezzetler ise ya akliyedir; lezzeti ilim ve hikmet gibi ki onların indinde lezzetlerin en şereflisidir. Zahir şerefi budur ki onlar ebediyen bakidir. Gasp edici eller onlara yetişmez. Memuriyetten azledilme gibi korkulara maruz kalınmaz. Veyahut nimeti bedeniyedir ki bu lezzet hayvanlarla müşterektir. Lezzeti riyaset, galebe istila gibi ki aslanda, kaplanda, kurtta ve başka nevilerde de bulunabilir. Yemek, içmek, tenasül lezzetleri de behaim ile müşterek lezzetler içinde mütalaa edilebilir. Allah'ın (C.C) Salih kulları meşru olmayan mide ve tenasül lezzetleri üzerine daima galip olurlar. Fakat lezzeti riyasetin üzerinde ekseriyetle galip olamazlar. Lakin sıddıkin zümresi hubbu riyaset üzerine de galip olurlar. Onun için demişler; Sıddikinin kalplerinden en son çıkan hubbu riyasettir. İnsan öyle nimetleri temenni ve niyaz etmeli ki o nimet ga­yelerin gayesidir. O da şüphesiz ahiret saadetidir.
  • Nimet bir bekadır ki; asla fenası yoktur.
  • Ve bir zenginliktir ki; yanında asla fakirlik yoktur.
  • Ve bir sürurdur ki; asla gamı yoktur.
  • Ve bir ilimdir ki; yanında asla cehil yoktur.
Bunlar insan için nimeti hakikiyedir. Bu lezzetlerin kıymetini pek nadir kalpler idrak eder. Nimetleri takdir noktasında gönülleri dört kısımda mütalaa mümkündür:
  • Evvela; bir kalp vardır ki hakkın gayrısına asla muhabbet eylemez. Bu gayet nadirdir.
  • İkincisi; Bir kalp daha vardır ki riyaset ve şehvetlerden başka hiçbir şeyle mütelezziz olmaz. Bu nefsani lezzetlerden gayrisini bilmez. Bu gayet çoktur.
  • Bir kalp daha vardır ki; Ancak beşeri sıfatlarla telezzüz eder.
  • Bir nevi kalpte şudur ki; Sade marifetullah ile telezzüz ona galip olur.

Baştaki birinci nevi ile, bu dördüncü nevi insanlar içinde gayet nadir bulunurlar. Asrı nübüvetten uzaklaştıkça kıl­let­leri büsbütün artar. Kıyametin yakınlaşmasında ise son derece azalırlar. Bu mevzuda sözü çok uzatmak mümkündür. İzhanları tahriş etmemek için kısa kestik. Nimetlerin kısımlarını saymak mümkün değildir. Zira Halıkı Kainat, mevcudatı nimetlerle doldurmuş. وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللهِ لاَتُحْصُوهَا kavli keriminin manasını fehm edesin. Lakin ey biçare insan! Sen niamı ilahiyeden sade yiyip içmeyi bilirsin. Aç olduğunu anlar mideni şişirirsin. Sonra yatıp uyursun daha sonra şehvetin galebe eder cima edersin. Bununla istirahatı tam mı bulduğunu zannedersin. Şimdi azıcık düşün ki merkebin hali de böyledir, insanlığın ulvi hilkatini merkebin bulunduğu derekata düşürmek layık mıdır? Öyle ise ey gafil nefis, gafil olma! Allahu Sübhanehü ve Tealanın mülk ve melekutüne nazar et ve acaibi san’atını gör, hikmetli tasnifini tefekkür et. Sen zümre-i melaikeden iken gaflet ile behaim gibi olursun. Seni bu derekeye düşüren cehil ve humkundur. Dikkat et, rahmeti ilahiyeye mütevecih ol. Zira o Kerimi Zül-Celalin Rahim ve Keremi nihayetsizdir. İnsanı şükürsüzlüğe sevk eden esbabı mütalaaya lüzum vardır. Bilmelidir ki bunun birinci sebebi cehil ve gaflettir. Nimetin mahiyeti bilinmezse gaflet eder. Ekseri insan şükrün ancak lisanı ile Elhamdülillah, eşşükrillah demek olduğunu zanneder. Kalb ve akıl ise ondan gafildir. Bu meseleyi yukarıda tafsil etmiştik. Şükürsüzlüğe bir sebep te; nameşru nefsani lezzetlerin ve şehvetlerin galebesiyle vücud mülkünü şeytani kuvvetlerin istilasıdır. Şükür etmemenin bir sebebi de, nimetin bütün mahlukata kaffeten umumi oluşudur. Zira onu nimet addetmezler. Görmezmisin ki halk teneffüs ettikleri havaya şükretmezler. Halbuki bu en büyük nimettir. Bu ne büyük bir cehildir ki daimi bir nimeti bir an olsun hatırlamazlar. Halbuki devam edipte bazen kesilen nimeti, nimet telakki ederler. Hususan daim olan nimet bazen kesilen nimete karşı şükre daha çok elyaktır. Hakiki insan devam eden nimetin bir an inkıta’ını farz etmesi nimetin kıymetini takdire kafi gelir.

Bir hikaye: İslam büyüklerinden İbni Semmak denilen zat Harunu Reşid ile huzurda sohbet ederken Halife, İbni Semmak’e bana va’zu nasihat et dedi. O esnada Halifenin elinde bir bardak su vardı. İbni Semmak dedi ki; eğer şu suyu mülkünün yarısını vermeyince sana vermeyiz deseler nısıf mülkünü verir miydin? Halife evet veririm dedi. İbni Semmak devam ederek; eğer içtikten sonra sidik yolları tıkanıp dışarı çıkmazsa geri kalan o yarı mülkünü de verir miydin.? Halife yine evet dedi. İbni Semmak, öyle ise bir içim suya ve bedeninden bir avuç sidiğin def’ine muadil olmayan bir mülk için sana sürur ve ferah gelmesin.
    İşte nimetin kıymetini takdir onun bir an için inkıta’ını farz etmekle mümkün olur. Akil olan kimse kendine ihsan olunan nimetleri görebilmek için kendinden aşağı olanlara bakarak daire-i şükre girmelidir. Uhrevi nimetler nokta-i nazarından ise, kibir ve ucubdan kurtulmak için Allah'ın salih kullarına bakarak gayreti diniyesini teksir etmelidir.
     Nimete şükürsüzlük, nimetin zevalini mucib olur.
        Kulun niamı İlahiyyeyi düşünerek şükretmesi; nimetlerin ziyadeleşmesini intac eder. Nitekim Kur'anı Azimüşşan;


لَئِنْ شَكَرْتُمْ لاَزِدَنَّكُمْ

nazmı celili ile bu hakikati ihtar ediyor..

 Bazı Hukema; Nimet, vâhşiyedir onu şükür ile kaydedin, bağlayın." demişlerdir. Şükür insan için en yüksek bir ubudiyettir. Kul için bu vazife-i ubudiyeti hakkı ile ifa, bilmem ki daire-i imkanda mıdır? Mamafıh bu hususta aczini idrak ederek Halıkına karşı bu aczini itirafı da bir nevi şükür olduğunu bilmesi de şükür olacağından takdisli niyaz ile Halikı Rahimin babı mağfiretine iltica etmesi kulun, şakirin zümresine ilhakına vesile olur İnşaallah. Kur’an’ı azimüşşanın şükür etmeyenler hakkındaki azim tehdidatı hususan Sure-i Rahmandaki otuz bir defa tekerrür eden ma’lum ayete masadak olmaktan kurtulur.
 Zaten şükür mevzuunda Sure-i Rahmanın celalli tehdidatı eserin te’lifine medar oldu.
Asrın sakinlerinin, görülmemiş niam-ı İlahiye karşısında küfran içindeki hudutsuz tuğyanları; başlarına kopacak kıyametlerin ta'ciline fetva verdirecek mahiyet göstermesi ile, biz de tavzif edildiğimiz (vazifelendirildiğimiz) bir vecibeyi ifa ettik.  

وَالْحَمْدُوِللهِ رَبِّ الْعَالَمِينَEdit

Mehmed KAYALAR (r.a)Edit




==

==

Edit

Ico libri Anlamlar

[1] şükür, teşekkür.

Write Yazılışlar

شکر

Nuvola apps bookcase Köken

[1] Nuvola apps bookcase Köken
Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.