FANDOM


Bartlet’lere Göre Türk-Yunan ve Çanakkale Savaşları'nda TürklerEdit

Baba-oğul Sir Bartlet’lere Göre Türk-Yunan ve Çanakkale Savaşları'nda TürklerEdit

İki Sir Bartlett vardır. Bunlar baba oğuldurlar ve aynı ismi taşımaktadırlar. Baba Bartlett iki rapor hazırlamıştır. Birisi 1876'daki Bulgar mezalimi ve sonrasında Türk-Rus Savaşı ile ilgilidir. Diğeri 1897 Türk-Yunan Savaşı ile ilgilidir.

Çanakkale Savaşı ile ilgili olan yazı ve görüşler oğlu Sir Bartlett'indir.


Sir Ellis Achmead Bartlet’ler Türklerle ilgili üç ayrı dönemde üç ayrı değerlendirmesi vardır.

Sir Ellis Achmead Bartlet’ler Türklerle ilgili 1.dönem değerlendirmesiEdit

Bunların ilki 1876'daki Bulgar mezalimi ve sonrasında Türk-Rus Savaşı ile ilgilidir.

İkinci değerlendirmesi Edit

1897 Türk-Yunan Savaşı, oğul Bartlett'in yazdığı rapor:

İngiliz milletvekillerinden Sir Achmead Bartlet 1897 Osmanlı – Yunan savaşını izlemek için oğlu ile beraber Tesalya’ya gitti. Savaşı takip etti. Dömeke savaşı başlamadan önce 4 Mayıs’ta Yenişehir’den ayrıldı. Yanlışlıkla Yunan topraklarına girdiğinden esir alınarak Atina’ya gotürüldü. Orada Yunan Başbakanı ve Yunan Kralı ile görüştü. Yunanlılar bunlara çok sert, kaba hareketlerde bulundular. Bir İtalyan vapuruna binerek 10 Mayıs Pazartesi günü İstanbul’a geldiler. Padişahla görüştüler. İstanbul’da dört gün kaldıktan sonra 14 Mayıs 1898’de bir Romanya vapuruna binerek Karadeniz yoluyla İngiltere’ye gitti. 1897 Osmanlı Yunan savaşında Türk ordusu ile birlikte savaşı izleyip, gördüklerini” Teselya Muharebesinde (savaşında) adı ile yayınlamıştı.

Bu savaş ile ilgili şunları yazdı:

“1894 yılı Aralık ayını izleyen on ay içinde gazeteciler, karışıklar hakkında aslı ve esası olmayan bir takım söylentilere dayanarak Türkler aleyhinde en kötü şeyler yazdılar. Bunların dillerine doladıkları olayların ya hiç aslı yoktu, yahut çok önemsiz iken abartılmıştı. Gazeteciler gerçekte asla yapılmamış şeylerden dolayı Türkleri veya Osmanlı hükümetini vahşet ve dehşet ile suçladılar. İngiltere de dokuz ay hiç mevcut olmayan hallerden dolayı Türkler ve Türk askeri ve Osmanlı Hükûmeti hakkında ağır şeyler yazdılar. Türkler, vahşice hareketler yapmakla suçlandılar, iftiraya uğradılar. Bazı teröristlerin serbestçe hareketlerini önlemek için alınan önlemler sonucu doğal olarak birkaç yüz kişi öldü ise İngiliz gazeteleri bunu otuz, kırk bine çıkarmaktan çekinmediler.

Türk askerleri dünyanın en şeci cengâverleridirler. Bunlar yenilmez bir kuvvet teşkil edebilirler.

Karaferye ile Serfiçe arasındaki mesafe 45, Serfiçe’den Alasonya’ya 35 ve Alasonya’dan Milona Tepesi’ne 6 mildir. (Toplam 86 mil) Bu tepe muharebeden evvel Osmanlı Yunan arazisini ayıran sınır noktası idi. Milona’dan Tesalya’ya kadar yol çok arızalıdır ve geçilmesi güçtür. Milona’dan Yenişehir’e kadar 45 mil mesafe olup, Tırnova şehri bu yol üzerinde ve Milona’ya 15 mil uzaklıktadır. Şu halde ordu Yenişehir’e yaklaştığında şimendifer yolundan harp mevkiine erzak göndermek için 100 mil yol almak gerekir.

Serfiçe yakınında Türk askerlerinin önünden geçtik. Bunlar Anadolu redifleri olup yorgundular. Fakat hepsinin yüzünden memnuniyet okunuyordu. Önlerinden geçerken içlerinden bazıları ufak mataralarından bize su vermek istediler. Savaş alanında bulunduğum sırada Türk askerinde gördüğüm terbiye ve nezaket tasavvurun üstünde olup bu hareketleri o terbiyenin ciddi bir örneği idi. Tesalya’da su kıt ve sıcak şiddetli olduğu halde Osmanlı askeri ne zaman istesek, hattâ pek çok defalar istemeden kendi hisselerinden bize su vermişlerdir. Türk eri ve köylüsü bu gibi hususlarda bizim centilmenlerimizden daha terbiyelidir.

Daily Mail gazetesi muhabiri Mr. Stons 11 Haziran’da gazetesine gönderdiği yazıda şöyle diyordu. []

“Türkler dünyanın en iyi askerlerine maliktirler. Türk askeri güçlüklere ve zorluklara dayanıklı, korkunun ne olduğunu bilmez derecede kahraman ve cesur, son derece itaatkârdır. Subayına uslu bir çocuk gibi itaat eder. İki tarafı fırıncı dükkanları ile dolu bir sokaktan geçerken subayı “dokunma” derse açlıktan ölür de gene de itaat eder... Alaydan yetişen subaylar diğerlerinden daha cesurdurlar.

Türk askerlerinin askerî itaat ve doğruluklarına şahitlik yaparım. Ben ve Ethem Paşa ordusundaki tüm İngiliz muhabirleri, İngiltere’nin İstanbul seferi Filip Kuri’ye hitaben bir telgraf göndererek Osmanlı ordusunun hayrete şayan davranışını doğruluğunu belirttik ve Yunanlıların Türk ordusu aleyhine garezkârlıkla isnat ettikleri katliam ve yağma iddialarının yalan olduğunu yazdık. Yenişehir’in fethedildiği günü izleyen gece Osmanlı ordusundan Seyfullah Paşa, Mustafa Natık ve Necip Beyler, yağmayı önlemek için bütün gece şehir devriye kolları ile gezmişlerdir. Ethem Paşa, Yenişehir’e girer girmez Hıristiyan kiliselerine bekçiler koyup en ufak bir olaya imkân vermemiştir.

Savaş meydanına gelinceye kadar sırtlarındaki yüklerle yaya yürümekte olan nice erlere rastladık ki, bunlar hallerinden en ufak şikayet etmek şöyle dursun görevlerini memnuniyetle yapıyorlardı. Türk askerinin dünyanın en dayanıklı ve en cesur askeri olduğuna şüphe yoktur. Çok az yer, her gönderilen yere gider, her yerde durur, sabırlı, kanaatkâr, namuslu ve itaatkârdır. Yüz binden fazla Türk askeri seksen mil mesafe olan Karaferye ile Alasonya arasındaki yolu yaya olarak katettiler. Hareketleri örnek alacak durumda idi ve Batı Avrupa ordusunun bu gibi durumdaki hareketleri gibi belki de onlardan daha üstündü. Alasonya’da Rum aileleri büyük emniyet içinde yaşadılar. Rum çocukları Osmanlı askerlerinin ortasında hiç korkmadan oyun oynuyorlardı.

Yenişehir’deki otel sahipleri ve dükkâncıların çoğu bir gün evvel Yunan askerleriyle birlikte firar etmişti. Bunlar Osmanlılar’ın dürüst hareketlerini duyduktan sonra geri döndüler. Yunanlıların evleri, dükkânları tahliye edilen mahpuslar ve Etniki Eterya eşkiyası tarafından yağmalandı ise de Yunanlılar Osmanlılar tarafından hiçbir kötü muameleye ve hakarete maruz kalmadılar. Mal ve mülkleri saldırıya uğramadı.

Tesalya’daki Osmanlı ordusunun kurmay heyeti mükemmeldi. Kurmay subayların çoğu Almanya’da eğitim görmüş olup Almanca ve Fransızca konuşurlardı. Bunlar Avrupa’nın en düzenli ordularında seçkin subaylar sırasına geçebilecek derecede bilgili, çalışkan, vatansever kimseler idi. Tümen Komutanlıkları ve bunların kurmay heyetleri görevlerinin önemi ile oranlı yeteneğe sahip değildiler.

Gromikof Paşa Mati – Deliler muharebesi esnasında bana dedi ki “Siz şu yorgun, toz toprak içinde kanaatkâr askeri görüyorsunuz azizim, size haber vereyim ki işte onlar cihanın en önde gelen, en yüksek askeridir”. (Not: Gromikof Paşa Alman asıllı olup Osmanlı ordusu topçu komutanı idi.)

Ethem Paşa ile maiyetinin ben Tesalya’da bulunduğum sürece Yenişehir halkına karşı taarruzu gerçekten men ettiklerini gördüm. Örneğin Karla Gölü kıyısında içleri her türlü hayvan sürüleri ile dolu bir kaç zengin köy vardı. Sonraları yiyecek bakımından sıkıntıya düştükleri halde, Osmanlı askerleri çok yakınında bulundukları bu lezzetli ve çok miktardaki yiyeceğe el sürmediler.

30 Nisan 1898’de İngiltere’nin İstanbul sefirine gönderilen yazıdan “Osmanlı askerlerinin tutumu ve davranışı her bakımdan takdire layık olup Hıristiyan halkın tümünün mallarının korunması için subaylar tarafından yapılan çabaların iyi sonuca ulaştığına şahsen güvence verebiliriz. Yunanlıların büyük kısmı buralara dönmekte olup, kendilerine yapılan insanca davranışlardan dolayı büyük memnuniyetlerini belirtmektedirler. Yenişehir ile civarındaki köyler halkı Osmanlı askerlerinin himayesini istemişlerdir...

Osmanlı ordusunda görülen intizam ve terbiye dünyanın en mükemmel ve düzenli ordularından mevcut olan terbiye ve düzenin aynıdır. Bu son durum, harp sahasında bulunan tüm Avrupalılar tarafından onaylanmıştır. Burada yalnız Deliler adında bir köy kısmen yanmıştır. Buna da cuma günü orada yapılan savaş neden olmuştur. Osmanlı askerine karşı kurşun atılan yerlerdeki evlerden şurada, burada bir haylisi tahrip edildi."

İngiliz parlamentosu üyesinden Sir Ellis Ashmead Bartlett

– Times Gazetesi muhabiri Clive Bigham,

– Standart Gazetesi muhabiri Montgomery,

– Daily Telegraph Gazetesi’nin özel muhabiri Pill,

– Reuter Ajansı’nın özel muhabiri Govn,

– Daily Mell Gazetesi muhabiri Istivens,

– Morning Post özel muhabiri Hamilton Veldan.


30 Nisan günü (1898) Naim Paşanın emriyle sol kanatta bulunan iki piyade taburu aslanlar gibi dik tepeler üzerine hücuma başladılar. Bu hücum sağ sırtları üzerine sıra ile yapılmış olan siperler içindeki Yunanlıların müthiş ateşi altında yapılıyordu.

Hararet çok müthişti. Güneşin bu kadar sıcak olduğun asla bilmiyorum. Pilav Tepe’nin açık ve çıplak sırtları üzerindeki yaralıların ızdıraplarının pek müthiş olması gerekirdi.

Golos tarafından 2000 ayak yüksekliğinde dik bir tepenin kayalık yüzüne bir hücum yapıldı. Böyle dik bir kayalık üzerine tırmanmak her halde müşkül ve adeta tepedeki siperlerden yağdırılan şiddetli ateşe karşı imkânsızdı. İhtimal ki dünyada Türk askerinden başka hiçbir asker böyle bir mevkie hücumu üstlenemez.

Geri çekilen Türklerde asla korku ve telâş görülmüyordu. Osmanlılar güya bütün gün kanlı muharebe içinde bulunmak yerine sanki biraz hava almak için geziyorlarmış gibi gayet ağır ve son derece rahat bir şekilde geri çekiliyorlardı. Kendi kuvvetli siperleri içinde saklanarak o zamana kadar savaşan Yunanlılar kendileri hücum edecek olsalar açıkta başlarına gelecek felâketi bildikleri için siperler arkasından savaşmayı yeğliyorlardı.

Velestin savaşında Yunanlıların yanında bulunan Daily News gazetesi muhabirinin 4 Mayıs’ta yayımlanan mektubunda; “Osmanlılar’ın gösterdikleri şecaat ve besaleti (üstün cesaret ve yiğitliği) Yunanlılar büyük bir hayret ve şaşkınlıkla kabul ve itiraf ediyorlar.

Kerli’de Hasan Efendi adında bir Müslüman’a konuk oldum. Adı geçen, iki gün süre ile bana büyük bir şefkat ve ilgi gösterdi. İkramda bulundu. Ne yiyecek ne de yatacak için benden beş para kabul etmedi. Bana verdiği yiyeceğin bedelini ödemek için boş yere çalıştım, rica ettim. Buna bir türlü inandırmak kabil olmadı. Hizmetçilerine bile küçük bir hediye kabul ettiremedim. Osmanlılar’ın iyi âdetlerinden birisi budur. Onlar konuklarına ellerinde bulunan en iyi şeyleri sunarlar, karşılığında ise bir para kabul etmezler.

5 Mayıs’ta Osmanlılar Velestin’e hücum ettiler. Hâkim sırtlarda mevzilenmiş 25 bin Yunanlı’ya 30 bin kişi ile taarruz ettiler. Daily Telegraf muhabiri William Pill bu konuda özetle şunları gazetesinde yazdı.” Bir kere Yunan geri çekilmesi başlayınca Türkler düşmanlarına asla rahat vermediler, arkadan yaptıkları baskı ateşini hiç hafifletmediler... Osmanlı bataryaları firar eden Yunan taburları üzerine birbiri ardınca gülle yağdırmaya başladılar. Her güllenin patlayışından sonra etrafı kaplayan toz toprak ortadan kalkınca, mültecilerin ve firarilerin hareketlerini çabuklaştırdıkları görülüyordu. Yunan artçıları hafif siperler yaparak gayet şiddetli ateşe başladılar. Fakat onların karşı koyması ne kadar şiddetli olduysa Türklerde o derecede ısrarlı taarruz yaptılar, Yunanlıları bir yerden öbürüne sıçratarak sürdüler. Osmanlı askerinin yiğitliği ve cesareti beni her zamankinden daha çok hayrete düşürdü. Bu kahramanlar kendilerini siperlere atmaya tenezzül etmeyerek ancak diz çökerek hedef küçültüp vakit kaybetmeden ateş edip ilerliyorlardı.

Osmanlı ordusuyla beraber bulunan Reuter Ajansı muhabiri Mösyö Govin, ricat eden Yunanlılar üzerindeki Türk topçusunun etkisini şöyle anlatıyor: “Savaş sabah saat 06.00’da başladı. Yunanlılar ovaya hâkim tepelerdeki kuvvetli siperlere yerleşmişlerdi. İleri karakollar arasındaki müsademeden sonra Yunan bataryaları ateşe başladı. Bunların aldıkları nişanlar çok doğru idi.

Türkler, olağanüstü bir serin kanlılık, soğuk kanlılık ve kayıtsızlıkla (umursamayarak) düşmanın ateşine karşı durdular ve devamlı ilerlediler. Savaşın bu ilk kısmında Yunanlılar bulundukları hâkim ve tahkimli tepelerde Osmanlılar’a karşı savunma yapmayarak, Osmanlı bataryalarının geniş etkisine açık olan ovaya inmek hatasını yaptılar...

Yunan geri çekilmesi düzenli olarak yapıldı. Osmanlılar her zaman olduğu gibi aldırış etmeden ve korkmadan çok şiddetli davranıyorlar ve taarruzlarına devam ediyorlardı. Yunanlıların bu mukavemeti pek az sürebildi. Yunanlılardan pek azı ateş ederken diz çökmek ve yüz üstü yatmaya vakit bulabiliyordu. Çoğu ayakta ateş ediyorlardı...

Osmanlı bataryaları tarafından atılan gülleler ve şarapneller (kumbaralar) nehirden geçmek için taş köprü yakınında toplananların üzerine düşmeye başladı. Dürbünle baktığım zaman bu kumbaraların şaşılacak bir doğrulukla düşman üzerine gönderildiğini ve şarapneller patladıkça pek tehlikeli etkiler yaptığını gördüm... Kuvvetli bir Yunan askerî müfrezesi tepenin ucunda saklanmışlardı. Yaklaşmakta olan Osmanlılar üzerine şiddetle ateş etmeye başladılar. Türkler ise avcı düzeninde dağılmak için asla durmayarak kendilerine özel cesaretle ilerlemeye devam ederek köyü işgal ettiler... Türklerin dolu tanesi gibi yağan kurşunlara karşı duraksamadan göğüs gererek hareketleri gerçekten çok yüksek ve olağanüstü parlak idi.

Tesalya’da Yunan tarafından 30–40 muhabir vardı, buna karşılık Türk tarafında yarım düzine muhabir vardı.

Yunan subaylarının ve mülkî memurlarının yapageldikleri alçaklıkları, kötü ahlâklarını, hattâ yaptıkları zulümleri biliyordu. Yenişehir belediye reisi bu genel kuralın istisnası değildir. Adı geçen, iki gün evvel Türklerin oraya gelmesi hapishaneyi açıp içindeki rezillere silah dağıtarak alçakça şehri ve görevini terk etmişti. Bu edepsizler ordunun döküntüsüne katılmışlar ve Yunanlıların şehri terk etmeleri ile Osmanlılar’ın gelişi arasındaki sürede şehri yağmalamışlar, halka özellikle kadınlara kötülük yapmışlardır. O derecedeki şehirli Yunanlılar bile Osmanlılar’ı karşıladılar ve Türklerin himayesinden emin oldular.Bu gerçekleri bildiğimden zor kullanılmadıkça kat’iyen dışarı çıkmayacağımı ya İngiliz harp gemisine yahut İngiliz konsolosuna teslim olunmamı talep ettim.”

Üçüncü değerlendirmesi 1915 Çanakkale bölgesi muharebeleri ile ilgilidir.Edit

Çanakkale Muharebeleri ile ilgili gözlemlerini de yayınladı. Bu eserini Yzb.Rahmi Türkçe’ye çevirdi.[Ellis Achmead Bartlet, Çanakkale Raporları, Çev. Yzb. Rahmi, Matbaai Âmire, 1331 (1915)] Sir Achmead Bartlet’in o günlerde ne yazdıklarını görelim:


“Kale ile Kasrın (köşkün) arka tarafında Seddülbahir köyü bulunup burada sağlam bir tek ev kalmamıştı. Bunların hepsi Kasr ile kaleye karşı açılan bombardımanlardan tamamen harap olmuşlardı. Köyün yıkıntıları ile evlerin bahçeleri düşmanın (Türklerin) usta nişancıları ile ağzına kadar dolu idi ki bunlar kumsala çıkan askerlerimizi birer birer öldürüyorlardı (Burada 25 Nisan 1915’te Seddülbahir kıyılarına yapılan çıkarmadan söz edilmektedir).

River Clayd vapuru kurşun yağmuruna yakalanmıştı. Kurşunlar vapurun bordasında son derece hiddet ve şiddetle parçalanıyordu. Gemideki askerler, gemiyi terk etmenin ölüme atılmak olduğunu anlamışlardı. Böyle olduğu halde subaylarının verdiği emir üzerine 200 kadar asker sancak tarafındaki iskeleden aşağı adeta koşarcasına atlayarak kayalıklar üzerine çıkmağa uğraştılar. Bunlardan bazıları daha iskele üzerindeyken vurulup öldü. Diğerleri römorkörün üzerinde mahvoldu. Kurtulabilenlerin hepsi de kıyıya varır varmaz arkadaşlarının acıklı sonuna kavuştular. Onlardan hayatta kalan birkaç kişi kum yığıntısının arkasına sığındı.Eğer daha ziyade çıkarmaya teşebbüs olunursa tüm askerlerin öleceğinin anlaşılması üzerine zorunlu olarak hücum ertelendi.

Sabah saat 11.00’de 141 No.lu tepe üzerindeki Türk siperlerine kesin bir hücum yapıldı. Burada çok büyük ve müthiş kayıplara uğradıksa da öğleye doğru tepeyi ele geçirdik ve Türkleri kaçmak zorunda bıraktık.

Son derece ustalıkla sevk ve idare edilen cesur ve inatçı bir düşman ile savaşıyoruz. Türk, bir köşeye sıkıştırılıp savunma zorunda bırakılınca daha korkunç bir düşman olup kalır. Eratımızın bu gün savaşmakta oldukları düşman erleri, ünlü komutan Gazi Osman Paşa komutasında Plevne’yi kahramanca tutan aslanları aynıdır. Bu günkü Türkler varlıklarını korumak için savaşıyorlar. Bu günkü Türkler çok sevdikleri ve onur duydukları sevgili İstanbul’u korumak için kan döküyorlar.

Üç gün süren Alçıtepe Savaşı’nda İngiliz – Fransız ordusunda İngiliz, İskoç, İrlanda, Avustralya, Yeni Zelanda, Sih, Pencap ve Gurka alayları ile donanmayı temsil etmek üzere donanma gönüllü tümeni ve tüfekli deniz erleri savaşıyorlardı.

Kirte yolunun diğer tarafında Fransız saflarında Fransız, Cezayir, Zuhaf, Senegal eratı ile Fransız sömürgelerinden toplanıp getirilmiş olan birbiri ile kaynaşmamış insan kitleleri bulunuyordu. Bu çeşitli cins milletler arasında her türlü renk göze çarpıyor. Senegalliler koyu mavi elbiseleri, Zuhaflar kırmızı pantalonları ve Fransız piyadesinin açık mavi üniformalır, İngiliz tugaylarının donuk renkli elbiseleri ile tatlı bir tezat (zıtlık) oluşturuyordu.

Ateş hattında işgal olunan siperler içindeki eratımız ile ihtiyat siperlerde bulunan takviye kıtaları, yanaşık düzende bulunan ihtiyatlar gözümüzün önünde duruyor ve savaş harekâtını, sanki satranç tahtası üzerinde oyunu izler gibi izliyordum.Fakat Türk ordusu nerede? Bu kadar çeşitli ülkelerden ve şehirlerden ve bu kadar çeşitli milletlerden toplanıp buraya kadar getirilmiş olan ordu kime karşı idi? Bizim de çözmek üzre olduğumuz sorun işte budur. Görünürde ne bir Türk, ne bir Alman ve ne de bir top veya bir siper vardı. Alçı Tepe ile onun iki uzun kolu, ilkbaharın bu güzel ve gönül alan sabahında bize tamamen terk edilmiş bir durumda görünüyordu.

Türklerin, kendilerini gizlemek hususunda göstermiş oldukları başarı gerçekten övülmeye değerdir. Türkler siperler kazarak bunların içinde kendilerini saklamakta ve toprak yüzeyinin üstünde hiçbir varlık izi göstermemekte pek ustadırlar.

(10 Mayıs 1915’te yapılan kanlı hücumdan) Ateş hattının bir kısmı sola çarkederek Maydos yoluna doğru hareket etti. Fransızlar’ın sol yanını takviye eden Royal Nevil Tümeni’miz de düşmanın şiddetli ateşi altında çukur ve sarp arazi üzerinde ilerlemeye başladı ki bu durumda çok büyük kayıp verildi. Maydos yoluna doğru ilerleme kısmen başarı ile sonuçlandı ise de bir tabya ile güzelce gizlenmiş siperlerden açılan ateş karşısında durakladı. Savaş gemilerinin toplarıyla Fransızlar’ın 75 mm. likleri beyhude yere buraya şarapnel ve adî dane yağdırıp durdular. Türk piyadesinin açtığı ateşi hiçbir şey susturmadı.

Savaş bütün gün kâh son derecede hiddet ve şiddete gelen ve kâh sakinleşen bir fırtına halinde devam etti, durdu. Fakat sonuçta Türk piyadelerini tutmuş oldukları yerden ne şarapnel yağmurları, ne de cehenneme benzeyen mermi kasırgası, özetle hiçbir şey sarsamadı. Daha doğrusunu söylemek lâzım gelirse topçularımız, çok ustaca yapılmış olan Türk siperlerine karşı çok az hasar yapabildiler. Daha sonra ele geçen bu siperlerin 8 ayak (243,8 cm.) derinliğinde ve son derece dar olduğunu gördük.

Saat 16.30’da ilerlemenin imkânsız olduğu raporu geldi... Savaş 17.30’da sönüp gitmişti. Fransızlar da Maydos yolu üzerinde barınabilecek bir mevki elde edemeyip ufak tefek ileri hareketlerde bulunmuşlardı. Yani hatlarını bir mil kadar doğuya doğru sürerek Kerevizdere vadisini gören bir mevkii tutmuşlardı. Türkler bütün gün toplarından bir tek mermi bile atamadılar. Bunun nedeni ya toplarını geri çekmişlerdi yahut da mühimmat ve cephane kıtlığı vardı.

Düşmanın (Türklerin) morali ne kadar şiddetli olursa olsun topçu ateşiyle sarsılamıyordu. Türkler son derece yiğitçe ve inançla savaştılar, aynı zamanda toplarını çok ustaca kullandılar. Toplarını ancak kesin ihtiyaç zamanında yani sağ kanadımızda bulunan Fransızlar’ın ileri hareketiyle solda bizim yapmış olduğumuz geniş ölçüdeki tarama hareketlerini durdurmak üzere kullandılar. Böyle yapmaktan amaçları cephane tasarruf etmekten mi yoksa savaş gemilerinin toplarından korkarak mevzilerini bize keşfettirmemek istediğinden mi geldiği henüz belli değildir.”

Yazar, müttefiklerin teknik alandaki ve ateş üstünlüğünü anlattıktan sonra muharebeleri ve gelişen olayları kendi bakış açısından şöyle değerlendirmektedir:


“Harp gemileri ile kruvazörlerin tümü ağır topları ve ikinci bataryaları ile Alçı Tepe’nin her iki koluna, Kirte’ye ve düşmanın bulunması ihtimali olan her bir çalılığa ve her bir dereye hızla ateş ediyorlardı. 10 parmaklık (inçlik) (25,4 cm) kumbaralar kudurmuş bir şekilde patlayarak tüm tepeleri sarı duman bulutları içinde bırakıyorlardı. Diğer gemilerin 12 inçlik (30,48 cm) şarapnelleri Alçı Tepe’ye çıkan sırtları karış karış alev tufanına boğmakta iken, 6 inçlik (15,24 cm) daha küçük toplarımızın mermileri de siperlerimize yakın bulunan araziyi âdeta yalıyordu.

Birbirinden ayrı olmak üzere üç ateş bölgesi oluşturulmuştu. Ağır toplar Alçı Tepe ile onun yüksek yamaç ve sırtlarını dövüyor, ikinci derecede olan toplar daha aşağılarını ve siperlerimizin önünde bulunan araziyi bombalıyor, sahra obüs ve hayvanları da piyadelerimizin ilerleyeceği yerleri devamlı bir şarapnel yağmuru altında bulunduruyordu.

Topların gürültüsü insanı dehşete düşürüyor, tepeler ağır toplardan çıkararak patlayan binlerce merminin çıkardığı gürültüyü yansıtıyordu. Savaşı gözleri ile görenler için görüntü dayanılacak gibi değildi, çünkü sol kanadın sonundaki büyük derenin başından Fransız savaş hattının sağ kanat ucuna kadar arazi baştan başa tutuşmuş, sarı, yeşil ve beyaz dumanla her taraf kaplanmıştı.

Bombardıman 15 dakika devam etmişti. Kesin bir harekâtın pek yakında olacağını herkes biliyordu. Herkesin üzerine çöken bekleme kâbusu çok ağırdı. Topçu ateşinin her türlü kuralını bilenler ümit ediyorlardı ki düşman bu ateşten sonra ya kâmilen ortadan kalkmıştı yahut patlayan mermilerin gürültüsü ile piyadelerin ilerlemesine karşı duramayacak kadar sersemlemişti. Görünürde bir tek Türk yoktu, topları da bir tek mermi atmamıştı. Yahut attıysa bile ağır topların çıkardığı dehşet verici tarakalar arasında yok olup gitmişti.

Alçı Tepe’nin sol kolundaki tüm bayır ve yamaçları işgal etmek için çok inatçı, umutsuz ve peş peşe süngü hücumlarının yapıldığı görülüyordu. Fransızlar bir kez aralıksız Türk siperlerine karşı ateş açan 75’lik toplarının ateş himayesi altında çok ilerlediler. Hücum büyük bir baskın ile sonuçlanacak gibi göründü. Özellikle açık mavi elbiseli Fransız piyadesinden oluşan bir tabur, süngülerinin ucuyla Türk siperlerini işgal edince bu durum açıklık kazanmaya başladı. Türkler, Fransızlar’ın 75’lik topunun ateşiyle geri çekilme yolları kesilmiş olduğundan arkadaki vadiye de çekilemeyeceklerdi. Bu öyle feci bir an idi.

Süngüleri parıldayan Fransız safları Türklerden elli yarda uzakta iken Türk kılıç artıkları büyük bir metanet ve gözü peklikle siperlerden çıkarak ayakta durdular ve ilerlemekte olan Fransız hattına ateş açtılar. Fransızlar bir an için şaşırıp kaldılar ve kendilerini teslim oldu sandık. Sonra ileri atıldılar ve her iki hat kucaklaştı, toz ve şarapnel bulutları arasında tepenin üzerinde gözden kayboldu. Ben sanmam ki Türklerden biri kurtulmuş olsun.

Bir yerin zaptından sonra çok geçmeden Fransızlar, Türklerin çok ustaca ve gerçekten üstadane kullandıkları toplarından yağdırılan çabuk ve salvo ateşle diğer bir siperden açılan tüfek ateşi altında geri çekildi. Fakat bu geri çekiliş geçici bir süre için oldu. Sayıca çok olan Senegalliler’in karşı taarruzuyla eski duruma gelindi.

Tüm hat boyunca bu karma karışık savaş 19.30’a kadar sürdü, yavaş yavaş çöken akşam karanlığı bu tüyler ürpertici müthiş savaşı sona erdirdi. Müttefikler her yerde ilerleyip arazi kazanmışlardı, fakat hücumdan beklenen amaç elde edilememişti. Alçı Tepe halâ ovaya hâkimdi. Türkler gibi korkusuz bir düşman tarafından tutulan böyle yerlerin elimize geçmesi, ancak büyük bir sabır ve azim ile olabilirdi.

Türkler (19 Mayıs 1915) cesur ve kahramanca hücumlarda bulundular. Bunu cebri bir hücumdan ziyade başarı ümidi ile yaptıklarını gösteren bir çok tanıklar vardır...Siperlerdeki periskoplarla bakılacak olursa savaş alanının dehşet ve fecaatını gösteren pek çok şey görülür. İki yüz yarda ilerde ve hattâ bazı yerlerde daha az bir mesafede Türk siperleri bulunup ara yerdeki alanda yüzlerce ceset yatmaktadır. Otuz ve daha fazla cesetten oluşan gruplar, sanki karşılıklı olarak birbirlerini himaye ediyormuş gibi kucak kucağa bulunuyorlar. Bunların bazıları yüzü koyun düşmüş bazıları da dikenli tel engellerine takılıp kalmışlar. Siperlerimizin önündeki bir yerde düşman eratından olan küçük bir grup siperlerin dibine kadar sokulmuşlar ve orada ya tüfek namlusundan çıkan kurşun yahut süngü ile öldürülmüş oldukları halde yatıyorlar. Yüzlerce yaralının hatların arasında inleye inleye öldüklerine hiç şüphe yoktur. Çünkü düşmanın ölülerini defni için 21 Mayıs’taki önerisi kabul edilmedi.

Türk, siper arkasında savaşmakta insanlık üstü bir cesaret ve şecaat (gözü peklik) gösterir ve bununla beraber sahrada tahkimat yapmak hususunda daima üstad olduğunu kanıtladığı gibi bunu bizler Plevne ve Kars’ta fazlasıyla gördük. Şimdi ise Almanların bilim ve tekniğinden yararlanan ve engebelerinin en ufağı bile savunmaya ve tahkimata son derece yardım eden bir arazi üzerinde çalışmakta ve çarpışmakta olan yiğit Türkün kararlı ayağı altında bulunan araziden bir mil genişliğindeki alan üzerinde dikenli tel engelleriyle, mükemmel surette tahkim edilmiş ard arda gelen dört siper hattı ile ufak tabyaları zapteden generallerimiz ile askerlerimiz ne kadar övünseler yeri vardır.

Önümüzde uzun ve çok kanlı savaşlar vardır, çünkü Türk piyadesi inatçı, düşmandan yüz çevirmez olağanüstü cesur ve yiğit bir savaşçıdır. Türk piyade eratının yiğitliği ve gözü pekliği ile ölümü hiçe saymaktaki soğuk kanlılıklarını övmekte subaylarımız aynı dili kullanmaktadırlar. Türk piyadesinin seçkin niteliği savunmadadır. Türk piyadesi bizim piyade eratımızın yaptığı gibi, kendi topçusunun himayesi altında baskın tarzında bir hücumu idare edebilecek teknik bilgiye sahip değildir. Eğer Türkler, cephe hattımıza yakın siperlerde bulunurlarsa lağım atmakta ve çok olduğu anlaşılan bombaları yağdırmakta çok usta iseler de mevzilerimize karşı açıkta olarak süngü hücumuna kalkıştıkları takdirde büyük kayıplarla mutlaka geriye çekilirler.

Türklerin hücuma başlamazdan evvel askerlerin bir noktada toplandıkları çoğunlukla topçumuzca bilindiğinden ve mesafede bildirildiğinden Türkler, saklanmış oldukları mevziden çıkmazdan evvel topçu ateşimizle darmadağın edilirler. Bazan bu erlerden en cesur ve en yiğitlerinden birkaçı hendeklerimizin siperlerine kadar gelmeyi başarabilirlerse de nihayet burada kurşun ile öldürülürler. Fakat çoğunluğu kırık ve engebeli arazide birçok usta avcı eri bırakarak dağılır ki işte bunlar kayıplarımızın artmasına tek neden olurlar.

(6 Ağustos 1915’te Suvla kıyılarına yapılan İngiliz çıkarması). Gecenin karanlığı, arazi engebelerinin doğal çetinliği ile güçlüğü, Türk avcılarının her bir karış araziden gayet ustaca yararlanmış olması, bu bölgenin başarıyla elimize geçmiş olmasına rağmen ana yürüyüş harekâtını durdurdu. Zaptedilen her karış toprak, hatlarımızın gerisinde saklanarak askerlerimizi iki ateş arasında bırakan düşmana karşı hemen tahkim edilmeyi gerektiriyordu. Savaş tüm gece aralıksız devam etti. Bu karanlık dereler Türklere son derece cesaret verdiğinden Avustralya, Yeni Zelanda ve Maorili erata karşı insanlık üstü bir inat ve direniş gösterildi, birçok kanlı karşı taarruz yapıldı ki bunların ayrıntıları gecenin karanlığı içinde gömülüp kalmıştır.

7 Ağustos Cumartesi günü bu kanlı savaş aralıksız bütün gün devam etti. Sonunda Yeni Zelandalı erat geniş bir bölgeyi elde etti. Fakat Türklerin açtığı makineli top ve tüfek ateşi nedeniyle harekât durakladı. 8 Ağustos Pazar günü seherle beraber askerlerimiz dik bayırlara tırmanmaya başladılar. Türkler saklı oldukları yerlerden büyük bir kahramanlık ve yiğitlikle çıkarak her iki kanattan ve tepenin karşı sırtlarından şiddetli bir hücumda bulundular. Bu hücumda birçok Türkler vurulup düştü. Kılıç artıkları da yiğit sömürge eratımız tarafından süngü ve tüfek dipçiği matraklarla yok edildi. Bu savaş, sömürge eratımızın tam istediği, beden güçlerine göre bir savaştı. Maorilerden birkaçı savaşın şiddetinden kudurmuş bir hale gelerek Türklere yanaştılar ve tüfeklerinin dipçiğini kullanarak, Türklerin kafalarına vurarak onlardan bir çoklarını yere serdiler. Türkler, bu vahşî ve zalim davranış karşısında dayanamadılar, hayatta kalanlar kaçmaya başladılar.

Anafarta önünde bulunan kuvvetlerimiz 7 Ağustos akşamı bulundukları yerleri iyice tahkim ettikten sonra 8 Ağustos’ta Anafarta tepesini zaptetmek durumunda kaldılar. Fakat Türkler, her ne kadar az sayıda idiyseler de, arazinin engebelerinden çok ustaca yararlanıyorlardı. Türk topçusu ihtiyat eratımızı aramakta ve gölün çevresinde bulunan yolları top ateşi altına almakta idi. Türkler, siperlerinde pek az asker bulunduruyorlar ve eratın çoğu önlerinde bulunan sarp araziye müstakil avcı halinde yayıyorlardı. Adı geçen erler bölgeyi parmak parmak bilen yakın köylülerden ibaret olup çanta falan taşımaksızın yalnız tüfek ve bol sayıda fişek taşıyorlardı.

9 Ağustos (1915)’te çalılık ve fundalıklar birçok yerlerinde ateş alarak yangın alevleri korkunç bir hızla etrafa yayıldı. Yangından çıkan duman ve alevler cephemizi boydan boya yaladı ve piyadelerimize tutmuş oldukları mevkileri terk etmek zorunda bıraktı. Her taraftan Türk avcıları ve İngiliz piyade eratı saklandıkları çalılık, çiftlik ve ağaçlıklar arasından sürüne sürüne çıkarak ve birbirlerine arkalarını dönerek alevlerden ve boğucu yoğun dumanlardan canlarını kurtarmak için kaçıştıkları görülüyordu. Bu suretle yangın iki düşman safları arasında saatlerce tarafsız bir bölge oluşturmuş ve iki taraftan kimsenin ilerlemesine imkân kalmamıştır.

(19 Ağustos 1915 Sarıbayır Savaşı) Avustralya askerleri düşmanın dehşet veren şarapnel ateşiyle yandan açılan tüfek ateşlerine pek az kulak asarak ileriye doğru şiddetli bir hücumda bulundu. Hendeklere yaklaşan askerlerimizin önüne çam kütükleri ve diğer engeller çıktı. Bunların ortadan kaldırılması o derece müşkül bir işti ki ancak büyük kısmın yardımı ile parça parça edilebildi. Çeşitli noktalardan askerlerimiz grup halinde hendeklerin içine Türklerin başı üzerine atladı. Türkler hakikaten cesaretle savaştılarsa da kapana tıkılmış bulundular. Bazıları teslim oldu, fakat büyük çoğunluğu ölünceye kadar savaşmayı yeğledi.

Her bir hendekte, her bir dehlizde, zeminlikte boğaz boğaza, inatçı savaşlar yapıldı. Birbirini izleyen dört sıra hendek ele geçirilerek kayıplar nedeniyle azalan eratın yerine taze piyade erleri dolduruldu. Bu savaşta bomba büyük rol oynadı. Avustralyalılar’ın elde ettikleri mevziler ancak bu sayede elde tutulabildi.

Türkler, kuvvetlerini kitleler halinde yığdılar üç gün üç gece müthiş karşı hücumlarda bulundular, bazan hendek hatlarından bir bölümünü geri aldılar, fakat derhal geriye püskürtüldüler. Tasavvurun üstünde olan bu savaşlar hemen genellikle zeminin altında yapılıyordu. Her iki tarafta yaşamı hiçe sayıyordu. Hendekler tepeleme ölü ve yaralı cesetleriyle dolmuştu. Hayatta kalanlar cesetlerin üzerinde boğuşuyorlardı.

(10 Ağustos 1915 Conkbayır Savaşı) Takviye kuvvetleri almış olan Türkler 10 Ağustos’ta şafakla beraber Conkbayırı’ndan mevzilerimize son derece şiddetli bir hücumda bulundular. Türkler hayatlarını hiçe sayarak iki alayımızın üzerinde aslanca saldırılarda bulundukları cihetle şiddetli mukavemette bulunan eratımız, top ateşinin şiddetli etkisi ve düşmanın sayı üstünlüğü karşısında Conkbayır sırtlarının eteklerine doğru çekilmek zorunda kaldılar.

Başarılarını izleyen Türkler tepenin doruğuna süngü hücumu yaptılar. Türklerin bu hareketleri bizim tarafın topçusu ve savaş gemilerinin topları tarafından cezasız bırakıldı. Yanaşık düzende bulunan ve ard arda gelen dört Türk piyade hattının yapmış olduğu bu büyük hücum, savaş gemilerimizden ve karada bulunan tüm bataryalarımızdan pek açık görünüyordu. İşte bu bölgede Türkler kapana tıkıldılar. Türklerin tepeden aşağıya doğru olan hücumlarının en üst düzeye çıktığı bir zamanda savaş gemilerimizin toplarıyla obüs ve sahra bataryalarının attıkları yüksek patlama güçlü humbara tufanı karşısında geriye dönemeyen Türkler tamamen eridiler.

Savaş gemilerimizin mermileri Türk erleri arasında patladıkça Türk cesetlerinin havada uçuştukları ve daha sonra etraftaki derin derin çukur ve hendeklere yuvarlandıkları çok açık bir şekilde görülüyordu. Bununla beraber topçunun bir bölgeye toplanan bu ateş tufanı Türklerin ilerlemesini durduramadı. En nihayet on makineli topun kısa mesafeden ateş açmasıyla Türklerin ilerlemesini güç hal ile önleyebildik. Makineli toplar yarım saat işledi ve ısıdan el ile dokunulamaz bir hale geldi.

Türkler bizi (Conk Bayırı’ndan) sürüp çıkardılarsa da kendilerine çok pahalıya mal oldu. Bulundukları yerin kıymetini ve önemini takdir eden Türkler bu gün şüphesizdir ki pek cesurca ve yiğitçe savaştılar.

21 Ağustos 1915 Yanıktepe’de: Saat 15.30’da askerlerimizden bir alay mevzilerinden çıkarak ilerlediler ve Yanıktepe eteklerinde bir ateş hattı vücuda getirmeğe uğraştılar. Bu girişim, tüm Türk hattı boyunca dehşetli bir tüfek ateşinin açılmasına neden oldu. Toplar, tepelerde bulunan Türk siper ve hendeklerinde olanca hiddetiyle patlıyordu. Fakat hiç bir Türk eri bu dayanılmaz ateşe kulak asmamakla kalmıyor belki bunlardan birçokları ilerlemekte bulunan hâkî elbiseli eratımızı daha iyi görüp nişan almak üzere siperlerinin üzerine büyük bir cesaretle çıkarak mehabetle (ululukla) ve kahramancasına bakıyorlardı. Tüfek ateşi insanı sağır edecek kadar şiddetli idi. Savaş gemilerinin toplarıyla, sahra toplarının kusmakta oldukları mermilerin patlamasının yarattığı gürültü, binlerce tüfeğin durmayıp çıkardığı fişek vızıltılarının oluşturduğu sağırlatıcı bir gürültüye hiç sanmam ki başka bir savaş alanında rastlıyayım.

Saat 15.50’de biri batıdan diğeri güneyden olmak üzere iki alay Yanıktepe’ye hücum etti. Toz ve dumanlar arasında süngüleri parlamakta olduğu halde yoğun bir asker kitlesi, yanık fundalıkların içinden çıkarak tepedeki Türk siperlerine doğru saldırdılar. Topçularımız birkaç dakikalık bir süre için menzillerini uzaltarak karşıdaki bayır ve yamaçları bombaladılar ve böylece siperler hattını atış çemberinin dışında bıraktılar. Türkler, siperlerinden çıkarak tepenin üzerine gelmişler ve ilerlemekte olan savaş saflarımıza şiddetle ateş açmaya başlamışlardı. Türklerden bazıları umutsuzca çabaladıktan sonra tepeden aşağı bayıra doğru firara başladı. Fakat büyük bir çoğunluğu siperlerine yapışmışlar ve oldukları yerde ölmeye karar vermişlerdi. Eratımız tepenin doruğuna ulaştı, fakat kuzey yönünden ilerlemekte olan eratımız makineli top ateşinin ve makaslama ateşin etkisiyle oldukları yerde durmak zorunda kalmışlardı. Güney yönünden ilerlemekte olan askerlerimizden bazıları doruğa ulaşarak siperlere atladılar ve orada Türklerle süngü süngüye savaşa tutuştular. Eratımızın hepsi orada Türk süngüsünden geçirilerek yaşamlarını yitirdi. Gerçekten tepenin güneye bakan bu tarafında son derece kanlı, kızgın ve boğaz boğaza bir savaş oldu. Hiç bir düşmanın bu kadar büyük bir cesaret ve bu kadar yüksek bir kararlılıkla savaştığı başka bir yerde görülmemiştir.”

Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.