FANDOM


AFV

Bagislamak. Kusur ve günâhi affetmek.(Seytanin mühim bir desisesi: Insana kusurunu itiraf ettirmemektir. Tâ ki, istigfar ve istiaze yolunu kapasin. Hem nefs-i insaniyenin enaniyetini tahrik edip, ta ki, nefis kendini avukat gibi müdafaa etsin; adeta taksiratindan takdis etsin. Evet seytani dinliyen bir nefis, kusurunu görmek istemez; görse de yüz te'vil ile te'vil ettirir. ( $ )sirriyla: Nefsine nazar-i riza ile baktigi için ayibini görmez. Ayibini görmedigi için itiraf etmez, istigfar etmez, istiaze etmez; seytana maskara olur. Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm gibi bir Peygamber-i Alisan, $ dedigi halde nasil nefse itimat edilebilir. Nefsini ittiham eden kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istigfar eder. Istigfar eden, istiaze eder. Istiaze eden, seytanin serrinden kurtulur. Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Kusurunu itiraf etmemek büyük bir noksanliktir. Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çikar, itiraf etse, afva müstahak olur. L.)(Insanin hayat-i içtimaiyesini ifsad eden bir desise-i seytaniye sudur ki: Bir mü'minin bir tek seyyiesiyle bütün hasenatini örter. Seytanin bu desisesini dinliyen insafsizlar, mü'mine adâvet ederler. Halbuki : Cenab-i Hak Hasirde adâlet-i mutlaka ile mizan-i ekberinde a'mâl-i mükellefini tarttigi zaman, hasenati seyyiata galibiyeti, maglubiyeti noktasinda hükmeyler. Hem seyyiatin esbabi çok ve vücudlari kolay oldugundan bazen bir tek hasene ile çok seyyiatini örter. Demek bu dünyada, o adâlet-i Ilâhiyye noktasinda muamele gerektir. Eger bir adamin iyilikleri fenâliklarina kemmiyeten veya keyfiyeten ziyade gelse, o adam muhabbete ve hürmete müstehaktir. Belki, kiymetdar bir tek hasene ile, çok seyyiatina nazar-i afv ile bakmak lâzimdir. Halbuki: Insan, fitratindaki zülum damariyla, seytanin telkiniyle bir zatin yüz hasenatini bir tek seyyie yüzünden unutur, mü'min kardesine adâvet eder, günahlara girer. Nasil, bir sinek kanadi göz üstüne birakilsa; bir dagi setreder, göstermez. Öyle de: Insan garaz damariyle, sinek kanadi kadar bir seyyie ile dag gibi hasenati örter, unutur, mü'min kardesine adâvet eder. Insanlarin hayat-i içtimaiyesinde bir fesad âleti olur. L.)

AFV-I ANIL CERAHA Huk: Kendisine cinayet yapilmis olan kimsenin, yaralanmadan dolayi malik oldugu kisas, diyet veya hükümet-i adl; yani, ehl-i vukufca tayin edilen diyet hakkini caniye bagislamasidir.

AFV-I ANILKAT' Huk: Azalarindan biri kesilen bir sahsin, buna karsilik hak kazandigi diyet veya kisas davalarindan vaz geçmesi.

AFV Ayakla basilmadik yer.

  • Malin iyisi, helâli ve fazlasi.
  • Terketmek.
  • Mahvetmek.

af Af

AF (Afv) af

Sözlükte "bir şeyi yok etmek, izini gidermek, silip süpürmek; fazlalık, artık" gibi anlamlara gelen afv, bir ahlâk ve hukuk terimi olarak genellikle, "kötülük ve haksızlık yapanı, suç veya günah işleyeni, hatalı davrananı bağışlamak ve cezalandırmaktan vazgeçmek" anlamlarında kullanılmaktadır. Afv kelimesi Kur'ân'da birinde "bağışlama (A'raf, 7/199), diğerinde "fazlalık" (Bakara, 2/219), anlamında olmak üzere iki yerde geçmektedir. "Malın Nisâptan fazla olan kısmına" da afv denilmektedir.

Kur'ân'da Allah'ın affedici oluşu ve affın ilâhi bir sıfat ve yüksek bir ahlâkî meziyet olduğu çeşitli vesilelerle ifade olunarak mü'minler affedici olmaya teşvik olunmuştur (Âl-i Îmrân, 3/134; Nûr, 24/22; Şûra, 42/40). Affetmek bütün faziletlerin temelini teşkil eden takvaya en yakın meziyettir (Bakara, 2/237). Ayrıca Kur'ân'da kötülük eden kimselerden değil, onların yaptıkları kötülüklerden uzak durmak gerektiğine işaret edilmiştir (Yûnus, 10/41; Hûd, 11/35). Kur'ân-ı Kerim'de affın teşekkür ve minnet duygularını harekete geçireceğine işaret edilerek (Bakara, 2/52) affın sağlayacağı yararlar üzerinde de durulmuştur. (M.C.)

Suç, kusur, kabahat, hata ve günahı bağışlamak, yapılan suçtan dolayı cezalandırmamak, suç işleyeni kınamamak. Suçlu veya maznun hakkındaki infazdan, hukukî uygulamadan vazgeçilmesi anlamında bir İslâm hukuku ıstılahı.

Affetmek, Cenâb-ı Allah'ın sıfatlarından biridir. Allah'u Teâlâ kendisine ortak koşma (şirk) suçu dışında kalan diğer suç ve günahları hesap gününde affedebilir. Bu da Cenâb-ı Hakk'ın kullarına merhametini ve büyüklüğünü göstermektedir. Günahlarından tevbe eden kulları affetmesi ise daha büyük bir ihtimaldir.

"Ey iman edenler, içten gelerek yapılan bir tevbe ile Allah'a tevbe ediniz. Umulur ki, Rabbiniz günah ve kötülüklerinizi örter..." (Tahrîm, 66/8) Cenâb-ı Allah bu ayet ile tevbeden sonra affetme ihtimalini göstermiştir. Tevbe ile birlikte günahkâr bir kulun yapması gereken husus Rabb'inden af dilemesidir.

Cenâb-ı Allah'ın günahkâr kullarını affettiği gibi, müminler de birbirlerini affetmesini bilmelidirler. Diğer insanlara karşı kin ve nefret duygusu beslemek mümin kişinin benimseyeceği bir davranış değildir. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.) Mekke'de kendisine eziyet edenleri, Bedir, Uhud ve Hendek gazvelerinde kendisine karşı savaşıp İslâm'ı yok etmek isteyenleri bile sonradan İslâm'a girince affetmiştir.

Cenâb-ı Hakk: "Güzel söz söylemek ve affetmek, peşinden eziyet gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah Gani'dir, (Hiçbir şeye muhtaç değildir) Halim'dir (Yarattıklarına karsı yumuşak davranandır)" (el-Bakara, 2/263) diye buyurup, affetmenin faziletinden bahsetmektedir. Ayrıca şöyle buyurur:

"(Ey rasulüm) sen af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillere aldırış etme. " (el-A'raf, 7/199) Ayrıca Kur'an-ı Kerim'de "af" tabiri fazlalık anlamında kullanılmıştır: "Sana (hayır yolunda) neyi infak (ve tasadduk) edeceklerini sorarlar. De ki: "Affı (yani ihtiyacınızın dışında kalanları) veriniz." (el-Bakara, 2/219)

Hz. Peygamber (s.a.s.) de bu konuda şöyle buyurmuşlardır:

"Elinizden geldiği kadar müslümanların cezalarını kaldırmaya çalışınız. Onun için bir çıkış yolu varsa serbest bırakınız. Devlet başkanının afta hata etmesi cezalandırmada hata etmesinden daha iyidir. " (Ahmed b. Hanbel, V 160)

İslâm'ın geldiği dönemde Cahiliye devri insanları herhangi bir suç işleyen kimseyi kesinlikle cezalandırma eğiliminde idiler. Af ancak üst düzeydeki kabile şeyhleri ve akrabaları için uygulanırdı. Bunun dışında kalanlar mutlaka cezaya uğratılmakta idiler. Kur'an-ı Kerîm'in şahsi mağduriyetlerde suçluyu affetmeyi tavsiye ettiği (Ali İmrân, 3/124; Mâide, 5/13) görülmektedir.

Ancak günah ve suç işleyenlerin suçları sabit olduğunda ve bunun affedilmesi halinde toplumda kötü örnek olacaksa İslâm devletinin yöneticileri bunu affedemezler. Ancak kısas ve ta'zirlerde cezaların affı genel bir prensip olarak uygulana gelmiştir. Fakat had*lerin tatbikinde affetmek pek câiz görülmemiştir. Kısas ve ta'zirlerde af durumu daha çok mağdur ile suçlu arasında olan bir olay kabul edilmiştir. Mağdur isterse affeder. Bu durumda haksızlığa uğrayan taraf suçluyu affettiğinde onu mükâfatlandırmak Allah'a aittir. (eş-Şûra, 42/40) Bu affı yapan mümin mağdur olmasına rağmen böyle bir affi yapmasının takvâ*ya daha yakın olduğunu Cenâb-ı Hakk'ın şu mesajlarından bilmektedir:

"Onu bağışlamanız takvâya daha yakındır. " (el-Bakara, 3/237) Böylece affetmek İslâm kardeşliğinin bir gereği olduğu gibi müslümanlar arasında da minnet duygusunun gelişmesine ve müminlerin birbirlerine şükran duygularıyla yaklaşmalarına zemin hazırlayacaktır. Nitekim insanı cezalandırmaya yetkili ve hak sahibi olmasına rağmen af yolunu tercih eden kişi daima toplum tarafından takdirle karşılanmıştır. Bu da İslâm ahlâkının bir tezahürüdür. Suçluyu affetmek asla adâletsizlik değildir. Zira Cenâb-ı Hakk küfür ve şirkin dışında kalan her hata ve günahı dilediği takdirde affedebileceğini ifade buyurmaktadır:

"Allah kendisine ortak koşulmasını mağfiret etmez. Ancak ondan başkasını dilediği kimseler için mağfiret eder." (en-Nisa, 4/48)

Buna karşılık Allah'a karşı isyan ve İslâmî emirlerin çiğnenmesinde uygulanacak hadlerin kadı tarafından kesin olarak karara bağlanmasıyla devletin affetme yetkisi ortadan kalkar. Ancak delillerin ve suç unsurlarının tesbitinde eksiklik söz konusu olursa devletin cezayı düşürmesi mümkündür. Mağdurun olmadığı ve bir mağdur tarafından açılmamış davalarda ve hadlerin uygulanmasında af kesinlikle mümkün değildir. Hırsızlık ve zina iftirası gibi durumlarda mağdur doğrudan doğruya kendisi af yetkisini kullanarak suçluyu affedebilir. Dava açılmadan önce böyle bir af söz konusu olursa ceza düşer. Böyle durumlarda gerçekleşen af suçun işlenmiş olması halinde sadece dünyevî cezası affedilmiş olur. Ahirette ise hesabı Allah'a aittir. Hırsızlık gibi suçlarda mahkeme bir hüküm vermiş ise mağdur affetse bile infâzın durdurulması söz konusu değildir. Böyle durumlarda ceza uygulanır.

İslâm'da kul hakkının daha çok olduğu kısaslarda cezanın düşmesinin prensip olarak kabul edilmesi davada kul hakkının ağır bastığı zaman mümkündür .

"...Öldüren, ölünün velisi tarafından affedilirse, örfe uymak ve diyeti güzellikle ona ödemek gerekir. Bu, Rabbinizden size bir kolaylık ve rahmettir..." (el-Bakara, 2/178)

"Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ile kısas yapılır. Yaralarda da kısas vardır. Fakat kim hakkından vazgeçerse, bu onun günahlarının affına bir sebeptir. Kim Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir. " (el-Mâide, 5/45) ayetleri mağdurun affetme imkânı ve yetkisinin olduğunu göstermektedir. Bu gibi durumlarda af kul hakkı olduğu için suçluyu mağdur veya velisinin affetmesine ve kısasın uygulanmamasına rağmen devlet suçluyu ta'zir etme hakkına sahiptir. Ancak mağdurun ölmesi halinde onun veli ve yakın akrabaları bu kısasta yetkilerini kullanma hakkına sahiptirler. Mağdurun velisi veya varisleri suçluyu affedebilirler. Ancak böyle bir affın yapılabilmesi için akıl ve bülûğ şart koşulmuştur. Yani affedecek kimsenin âkil ve baliğ olması gerekir. Bazen diyet* veya mal karşılığında suçlu affedilebilir. Bu da aslında af olmaktan çok sulh* kapsamına girer.

GAFUR (Gaffar ile aynı mânadadır.) Çok mağfiret ve merhamet eden, suçları en çok afveden. Cenab-ı Hak (C.C.)

GAFUR-UR RAHİM Kusurları örten, adâletle en ziyade merhamet eden Cenab-ı Hak (C.C.). Mü'minlerin kusurlarını affederek muhafaza eden.

GÂFİR (Gafûr, Gaffâr, Zü Mağfire, Ehlü'l-Mağfire, Vâsiu'l-Mağfire, Hayrü'l-Ğâfirin)


Bir şeyi örtmek, gizlemek, ıslah etmek, bir kimseyi bağışlamak, yara artmak anlamındaki "ğ-f-r" kökünden türeyen gâfir, affeden, bağışlayan demektir. Gâfûr ve gaffâr kelimeleri, gâfir, kelimesinin mübalâğalı şekli olup, çok affeden, çok bağışlayan anlamındadır. Zu mağfiret, mağfiret sahibi, affedip bağışlayıcı; vâsiu'l-mağfire bağışlaması, affı geniş, bol, çok olan; ehlü'l-mağfire, mağfiret ehli, affedici; hayru'l-ğâfirîn, bağışlayanların en hayırlısı demektir.

Bu kelimeler, Allah'ın sıfatı olarak; tevbe eden, af ve mağfiret dileyen kullarını bağışlayan, çok affeden, günahlarını silen, tekrar tekrar affeden demektir. İnsanların günahları ne kadar çok, ne kadar büyük olursa olsun tevbe ettikleri takdirde yine affeder.

Gâfir sıfatı, Kur'ân'da, "zenb" kelimesi ile birlikte bir âyette izafet terkibi şeklinde geçmiştir. "ğâfirü'z-zenbi", = (Allah), günahı bağışlayandır..." (Mü'min, 40/3).

Gafûr sıfatı; 91 âyette, çoğunlukla "rahîm", bazen "vedûd", "azîz", "şekûr", "afüvv" ve "halîm" isimleriyle birlikte geçmiştir: "...Gerçekten Allah gafûrdur, rahîmdir." (Bakara, 2/173); "...Allah, gafûrdur, halîmdir." (Âl-i İmrân, 3/155; Mâide, 5/101); "...Allah, çok affedici (afüvv) gâfûrdur." (Hac, 22/60); "...Allah, azîzdir, gafurdur." (Fâtır, 35/28); "...Allah, gafurdur, şekûrdur." (Şûrâ, 42/23); "...O, ğafûrdur vedûddur." (Burûc, 85/14); "Rabbin gafûrdur, rahmet sahibidir." (Kehf, 18/58); "(Ey Peygamberim!) Kullarıma haber ver; gerçekten ben (evet) ben çok bağışlayan çok merhamet edenim." (Hicr, 15/49)

Gafûr isminin çoğunlukla "rahîm" ismiyle birlikte geçmesi, Allah'ın mağfiretinin, merhametinin çokluğu sebebiyle olduğunu ifade eder. Nitekim bir âyette "(Ey Peygamberim!) Âyetlerimize îmân edenler sana geldikleri zaman: `Size selam olsun de, Rabbiniz rahmeti kendi üzerine yazdı. Sizden kim bilmeyerek bir kötülük yapar da sonra ardından tevbe eder, kendini düzeltirse, muhakkak ki O, gafûrdur, rahîmdir'" (En'âm, 6/54) buyurmuştur. Âyet, tevbe eden, kendini düzelten kulunu affedeceğini bildiriyor. İnsan ne zaman günah işleyip af-mağfiret istese Allah Onu bağışlar.

Gaffâr sıfatı, 4 âyette geçmiştir: "Bilin ki O azîzdir, gaffârdır." (Sâd, 38/66); "O gaffârdır." (Nûh, 71/10); "Ve ben, tevbe eden, îmân edip sâlih amel işleyen, sonra doğru yola gelen kimseye karşı elbette çok bağışlayıcıyımdır." (Tâ-hâ, 20/82)

Hayru'l-ğâfirîn sıfatı, bir âyette geçmiştir: "(Musa)... Sen bizim velimizsin, bizi bağışla, bize merhamet et ve Sen bağışlayanların en hayırlısısın. (demiştir)" (A'râf, 7/155)

Vâsiu'l-mağfiret sıfatı, bir âyette geçmiştir: "....Gerçekten senin Rabbin, mağfireti geniş olandır...." (Necm, 53/32)

Zû mağfiret sıfatı, iki âyette geçmiştir: ".... Gerçekten Senin Rabb'in insanların zulümlerine karşı mağfiret sahibidir...." (Ra'd, 13/6) "...Gerçekten Senin Rabb'in elbette mağfiret sahibidir..." (Fussilet, 41/43)

Ehlü'l-mağfiret sıfatı bir âyette geçmiştir: "...O, takva ve mağfiret ehlidir." (Müddessir, 74/56)

Mü'minlere Allah'ın mağfiretini elde etmeleri için yarış yapmaları emredilmiş (Âl-i İmrân, 3/133), îmân edip sâlih amel işleyenlere büyük ecir, rahmet, kerîm, rızk ve cennetle birlikte mağfiret va'dedilmiştir (Hac, 22/50; Âl-i İmrân, 3/136, 157; Mâide, 5/9; Sebe', 34/4; Fâtır, 35/7; Fetih, 48/29).

Allah insanları mağfiretine çağırır (Bakara, 2/221). Allah'ın af ve mağfiret alanına girmeyen hiçbir insan ve hiçbir günah yoktur. Yeter ki insan O'na yönelsin, tövbe etsin ve bağış dilesin (Zümer, 39/53).

Allah'ın bu vasfı; Kur'ân'da, "ğafera - yağfiru" fiiliyle de ifade edilmiştir. Şu âyetleri örnek olarak zikredebiliriz: "...Allah dilediğini bağışlar, dilediğine azab eder..." (Bakara, 2/284); "...Günahları Allah'tan başka kim bağışlayabilir?..." (Âl-i İmrân, 3/135); "Ey Mü'minler! Allah'a karşı gelmekten sakının, doğru söz söyleyin ki Allah işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın..." (Ahzâb, 33/70-71); "(Tarafımdan) de ki: Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar..." (Zümer, 39/53). (İ.K.)

Edit

Edit

Ico libri Anlamlar

[1] bağışlayıcı.

Write Yazılışlar

غفور

Nuvola apps bookcase Köken

[1] Nuvola apps bookcase Köken

Konu : İsm-i Azam Ve Esma-i Hüsna Duaları

Ravi : Ebu Hüreyre

Hadis : Resululah (sav) buyurdular ki: "Allah`ın doksan dokuz ismi vardır. Kim bunları ezberlerse cennete girer. Allah tektir, teki sever." (Bir rivayette: "Kim o isimleri sayarsa cennete girer" buyurmuştur. Buhari hadisi bu lafızla tahric etmiştir. Müslim`de "tek" kelimesi yoktur) [Tirmizi`nin rivayetinde Resulullah (sav) Allah`ın isimlerini şöyle yazdı: ("O Allah ki O`nda başka ilah yoktur. Rahman`dır. Rahim`dir, El-Meliku`l-Kuddusu, es-Selamu, el-Mü`minu, el-Müheyminu, el-Azizu, el-Cebbaru, el-Mütekebbiru, el-Haliku, el-Bariu, el-Musavviru, el-Gaffaru, el-Kahharu, el-Vehhabu, er-Rezzaku, el-Fettahu, el-Alimu, el-Kabizu, el-Basitu, el-Hafidu, er-Rafiu, el-Muizzu, el-Müzillu, es-Semiu, el-Basiru, el-Hakemu, el-Adlu, el-Latifu, el-Habiru, el-Halimu, el-Azimu, el-Gafuru, eş-Şekuru, el-Aliyyu, el-Kebiru, el-Hafizu, el-Mukitu, el-Hasibu, el-Celilu, el-Kerimu, er-Rakibu, el-Mucibu, el-Vasiu, el-Hakimu, el-Vedudu, el-Mecidu, el-Baisu, eş-Şehidu, el-Hakku, el-Vekilu, el-Kaviyyu, el-Metinu, el-Veliyyu, el-Hamidu, el-Muhsi, el-Mubdiu, el-Muidu, el-Muhyi, el-Mümitu, el-Hayyu, el-Kayyumu, el-Vacidu, el-Macidu, el-Vahidu, el-Ahadu, es-Samedu, el-Kadiru, el-Muktediru, el-Muahhiru, el-Evvelu, el-Ahiru, ez-Zdhiru, el-Batinu, el-Vali, el-Müte`ali, el-Berru, et-Tevvabu, el-Müntekimu, el-Afuvvu, er-Raufu, Maliku`l-Mülki, Zü`l-Celali ve`l-İkram, el-Muksitu, el-Camiu, el-Ganiyyu, el-Muğni, el-Mani`, ed-Darru, en-Nafiu, en-Nuru, el-Hadi, el-Bediu, el-Baki, el-Varisu, er-Reşidu, es-Saburu.") İsimleri bu şekilde, sadece Tirmizi saymıştır.] HadisNo : 1794

ESMÂ-İ HÜSNÂ (el-Esmaü'l-Hüsnâ)


En güzel isimler demektir. Bu tabir âyet ve hadislerde geçmiştir: "En güzel isimler Allah'ındır. O halde, O'na bu güzel isimlerle dua edin ve O'nun isimleri hakkında eğriliğe sapanları bırakın...." (A'râf, 7/180; bk. Tâ-hâ, 20/8; Haşr, 59/24); "Allah'ın 99 ismi vardır. Bu isimleri ezberleyen (hıfz) kimse cennete girer." (Buhârî, Deavat, 68. VII, 169); "Allâh'ın 99 ismi vardır. Bu isimleri sayan (ihsâ) kimse cennete girer."(Müslim, Zikr, 6. III, 2062)

Âyet ve hadislerde zikredilen "el-esmâü'l-hüsnâ"; Allah'ın nasıl bir varlık olduğunun, O'nun niteliklerini, özelliklerini ve hangi vasıflara sahip olup olmadığını beyan eden isim ve sıfatlardır.

Allah'ı güzel isimleriyle tanımak ve anmak, O'na layık olmayan nitelikler isnat etmemek insanın başta gelen görevidir. Allah'ın isimleri hakkında Allah'a layık olmayan isimler isnat etmek, Allah'a "baba" demek gibi veya "cebbar", "mütekebbir", "zû intikam" gibi azamet ve kudret ifade eden isimleri kabul etmemek veya Allah'a özgü isimleri Allah'tan başka varlıklara vermek Kur'ân'da ilhad kavramıyla ifade edilmiştir. İlhad, doğru olandan, haktan sapmak demektir. Arapların Lat ismini el-ilâh, Menat ismini el-mennân, Uzza ismini el-Azîz isminden türetmeleri ilhaddır. Allâh'a, cisim, cevher, akıl ve illet gibi isimler vermek ilhaddır.

Hadislerde geçen "ihsâ" (saymak) ve "hıfz" (ezberlemek) kelimeleri ile maksat; Allah'ı güzel isimleriyle tanımak, O'na O'nun istediği şekilde ibadet ve itaat etmektir. Yoksa bu isimleri anlamadan ezberlemek ve tekrarlamak değildir. Mesela bir insan yaptığı bir işte Allah'ın kendisini gördüğünü, yaptıklarını bildiğini, ameline göre ödül veya ceza vereceğini düşünmesi ve ona göre hareket etmesi Allah'ın isimlerini hıfz ve ihsâdır. Tirmizî (ö. 279) esmâü'l-hüsna ile ilgili Ebû Hüreyre'den yaptığı bir rivâyette, Allâh'ın 99 isimini zikretmiş ve bu hadis için garîb demiştir (Deavat, 83. No: 3506). Tirmizî, Ebû Hüreyre'den aynı anlamda iki hadis daha rivâyet etmiş ancak bu rivâyetlerde isimler sayılmamıştır. İbn Ebî Ömer- Sufyan b. Uyeyne - Ebû'z-Zinad - el-A'rac tarikıyla gelen hadise "hasen-sahih" demiştir. Buhârî ve Müslim'in rivâyetlerinde de isimler yoktur.

İbn Mâce, el-esmâü'l-hüsnâ ile ilgili rivâyetinde 101 isim zikretmiştir (Dua, 10, 11. No: 1269-1270). Tirmizî'nin rivâyetinde el-esmâü'l-hüsnâ, "hüvallahüllezî lâilâhe illâ hû" ile başlarken, İbn Mâce'nin rivâyetinde "Allah" lafzı ile başlamaktadır.

Tirmizî ve İbn Mâce'nin el-esmâü'l-hüsnâ ile ilgili rivâyetlerinin dışında başka hadislerde de Allah'ı tanıtan isim ve sıfatlar geçmektedir. Hadislerde geçen kâbid, bâsıt, hâfid, râfi', mu'ızz, müzill, sabûr, muhsî, mübdi', mümît, vâcid, reşîd, mukaddim, muahhir, muğnî, mâni', dârr, nâfi' ve mâcid gibi bazı sıfatlar, isim şeklinde Kur'ân'da geçmemektedir. Ancak bu sıfatların ifade ettiği manalar fiilller ile ifade edilmiştir. Allah'ın isimleri / sıfatları 99 adetten ibaret değildir. 99 rakamı çokluktan kinayedir. Nitekim, el-esmâü'l-hüsnâ ile ilgili hadisler, Allah'ın isimlerinin 99'dan ibaret olduğunu da belirtmemekte, sadece bu isimleri sayanların cennete gireceklerini bildirmektedir. Ayrıca hadislerde geçmeyen ancak Kur'ân'da geçen Allah'ın güzel isim ve sıfatları vardır. Bu isim ve sıfatların sayısı iki yüzü geçmektedir. Aşağıda zikrettiğimiz isim ve sıfatların önündeki KK, Kur'ân-ı Kerîm'i; İC, İbn Mâce'yi; TR,Tirmizî'yi, HK, Hâkim Neysabûrî'yi; İH, İbn Hıbban'ı; BY, Beyhakî'yi; NS, Nesâî'yi ifade etmektedir. Diğer hadislerde geçenlerin kaynakları verilmiştir.

Ayet ve hadislerde geçen Allah'ın isim ve sıfatlarının kısaca anlamları:

el-A'lâ ; en yüce, en şerefli. (KK, NS,)

A'lem ; her şeyi en iyi bilen (KK)

el-Adl ; âdil, insaflı, her şeyi yerli yerinde yapan, her şeyi hak ve doğru olan (TR, BK, İH)

Adüvvün li'l-kâfirîn; ; kâfirlerin düşmanı (KK)

el-Afüvv ; çok affedici, çok bağışlayan (KK, TR, İC, NS, İH, BK)

el-Âhir ; varlığının sonu olmayan, ölümsüz, ebedî ve bâkî olan (KK, TR, İC, NS, HK)

Âhizü'n bi nâsiyetih ; suçluları cezalandıran (KK, NS)

Ahkemü'l-hâkimîn ; hüküm verenlerin en iyisi, hâkimler hâkimi (KK, )

Ahsenü'l-hâlikîn ; yaratanların, takdir ve tasvir edenlerin en iyisi (KK)

Akrab ; bilmesi, görmesi, duyması, haberdâr olması ve yardım etmesi açısından insanlara en yakın olan (KK)

el-Alî ; şanı, şerefi, izzeti ve kudreti yüce olan (KK, İC, TR, NS, HK, İH, BK)

el-Alîm ; her şeyi çok iyi bilen (KK, İC, HK, İH, BH)

el-Âlim ; bilen, anlayan, tanıyan (KK,TR, ,İC, İH, BK)

Âlimü'l-ğaybi ; gaybı bilen (KK)

Âlimü ğaybi's-semâvâti ve'l-ard ; yerin ve göklerin gaybını bilen (KK)

Âlimü'l-ğaybi ve'ş-şehâdeti ; görünen ve görünmeyen âlemi bilen (KK, NS)

el-Allâm ; çok bilen, bilgisi çok olan, her şeyi bilen (HK)

Allâmü'l-ğuyûb ; görünmeyenleri çok iyi bilen (KK)

el- Azîm ; zatı, isim, sıfat ve fiileri itibariyle pek ulu, büyük, yüce (KK,TR, İC, NS, HK, İH, BK)

el- Azîz ; üstün, güçlü, kuvvetli, galip, şerefli, değerli, melik (KK,TR, İC, NS, HK, İH, BK)

el- Bâ'ıs ; kıyamet kopunca ölüleri dirilten, mahşer yerine sevk eden, uyarıcı ve müjdeci olarak peygamber gönderen, kıyamette şahitler getiren (TR, İC, HK, İH, BK)

el- Bâkî ; sonlu ve ölümlü olmayan, varlığı sürekli olan, ebedî (TR, İC, HK, İH, BK)

Bâli'ğu emrih ; emri, hükmü hedefine ulaşan, kararını infaz eden (KK)

el- Bâri' ; yaratan, örneği olmadan varlıkları îcat eden (KK, TR, İC, HK, İH, BK)

el- Berr ; iyilik eden, çok lütüfkâr, çok merhametli, çok şefkatli (KK, TR, İH, BK)

el- Bârr ; iyilik eden, çok lütufkâr, çok merhametli, çok şefkatli (İC)

el- Bâsıt ; dilediğine rızkı bol veren (TR, İC, İH, BK)

el- Basîr ; aydınlık ve karanlıkta küçük ve büyük her şeyi gören (KK, TR, İC, NS, HK, İH, BK)

el- Bâtın ; mâhiyeti akıl ile idrâk olunamayan, haya ile tahayyül edilemeyen, her şeyin iç yüzünü, sırlarını bilen (KK,TR,İC, NS, HK, İH, BK)

el- Bedî' ; bir şeyi nümûnesi olmadan yaratan , vâr eden, îcât eden (TR, HK, İH, BK)

Bedîu's-semâvâti ve'l-erd ; gökleri ve yeri örneği olmadan yaratan (KK)

Berîü'n mine'l-müşrikîn ; müşriklerden berî, uzak olan (KK)

el- Berr ; iyilik eden, çok lütüfkâr, çok merhametli, çok şefkatli (KK, TR, İH, BK)

el- Bürhân ; delil sahibi, kullarına delil gösteren, varlığına her şey delalet eden (İC)

Câ'ıl(ûn) ; yaratan, vâr eden, bir varlıktan başka bir varlık yapan, (KK)

el- Câmi' ; kıyamette insanları bir araya toplayan, cem eden (TR, İC, İH, BK)

Câmi'u'n-nâs ; kıyamette insanları bir araya toplayan, cem eden (KK)

el - Cebbâr ; emir ve yasaklarını, hüküm ve karalarını kullarına yaptırmaya gücü yeten, azgın ve zalimleri kahredici, dertlere derman olan, yaraları sarıp onaran, yaratıklarının hallerini düzelten (KK,TR, İC, NS, HK, İH, BK)

el- Celîl ; ulu, kudretli, yüce, azamet ve Kibriya sahibi (KK,TR, İC, HK, İH, BK)

el- Cemîl ; zatı, isim, sıfat, söz, fiil ve hükümleri iyi, güzel, iyilik ve ihsan sahibi (TR, İC , HK, İH, BK)

el- Cevâd ; cömert, nimet ve ihsanı bol olan (Tirmizî, Edeb, 41)

ed- Dâim ; ölümsüz, varlığı sürekli olan, bâkî ve dâim (İC, HK, İH, BK)

ed- Dârr ; zarar veren şeyleri yaratan âsileri zarar vererek cezalandıran (TR, İC)

ed- Dehr ; zamanı ve zaman içinde olup biten her şeyi vâr eden, zamanın sahibi ve yöneten (Müslim, Elfâz,1, 3. Buhârî, Edeb, 101. Tevhîd, 34)

ed- Deyyân ; hüküm veren, hesaba çeken, zelil eden, kahhâr (Buhârî, Tevhîd, 32. Ahmed, III, 495)

el- Ebed ; ölümsüz, varlığı sürekli, bâkî ve dâim (İC)

Ebkâ ; verdiği nimetler sürekli ve daha kalıcı olan (KK)

el-Ehad ; eşi, benzeri ve ikincisi bulunmayan bir tek, yegâne (KK, İC, NS, HK, İH, BK)

Ehlü'l-mağfire ; mağfiret ehli, affedici (KK)

Ehlü't-takvâ ; azabından korkup sakınmaya, korunmaya layık olan (KK)

Ekber ; zatı, isim, sıfat ve fiilleri, şana ve şerefi, nimet ve ihsanı en yüce en ulu (Müslim, Tahâre, 17;Tirmizî, Deavat, 25)

el-Ekrem ; en çok ikram eden (KK)

Erhamü'r-râhımîn ; merhamet edenlerin en merhametlisi (KK, NS)

Esdeku hadîsen ; en doğru sözlü (KK)

Esdeku Kîlen ; en doğru sözlü (KK)

Esra'u Mekren ; hile ve tuzak kuranları en sür'atli bir şekilde cezalandıran (KK)

Esra'u Ferahan ; kullarının tevbesine çok sevinen (KK)

Esra'u'l-hâsibîn ; hesap soranların, hesap görenlerin en sür'atlisi (KK)

Eşeddü Kuvveten ; çok kuvvetli, çok güçlü (KK)

Eşeddü Tenkîlen ; çok şiddetli cezalandıran (KK)

Eşeddü be'sen ; çok şiddetli cezalandıran (KK)

el-Evvel ; öncesi olmayan, yaratılmamış, ezelî ve kadîm tek varlık (KK,TR, İC, NS, HK, İH, BK)

Fa'âlün limâ yürîd ; dilediğini yapan (KK)

Fâil(ûn) ; Yapan, yaratan, vâr eden (KK)

Fâliku'l-habbi ve'n-nevâ ; çekirdek ve taneleri çatlatan, yarıp açan (KK, NS)

Fâliku'l-ısbâh ; karanlığı yarıp sabahı ortaya çıkaran (KK)

el- Fâtır ; yaratan, îcat eden, yoktan var eden (İC, HK)

Fâtıru's-semâvâti ve'l erdı ; yeri ve gökleri yaratan(KK, NS);

el- Fâtın ; deneyen, imtihan eden (Mâlik, Kader, 5)

el-Ferd ; tek kadîm, ezelî, ebedî ve bâkî olan varlık.( Beyhakî, I, 161)

el- Fettâh ; en âdil hüküm veren iyilik kapılarını açan (KK,TR, HK, İH, BK)

Gâlib'ün `alâ emrihî ; emirinde işinde ve hükmünde galip olan, üstün gelen (KK)

el-Ğaffâr ; çok affeden, çok bağışlayan, günah ne kadar çok olursa olsun yine bağışlayan (KK,TR, İH, BK)

Ğâfiru'z-Zenbi ; günahları bağışlayan (KK)

el-Ğafûr ; çok affeden, çok bağışlayan (KK,TR, İH, BK)

el- Ğanî ; zengin, hiçbir şeye muhtaç olmayan (KK,TR, HK, İH, BK)

el- Habîr ; her şeyden haberdar olan, gizli âşikâr her şeyi bilen, haber veren (KK,TR, İC, HK, NS, İH, BK)

el- Hâdî ; hidayet eden, doğru yolu gösteren (KK, TR, İC, HK, İH, BK)

el- Hâfız ; koruyup gözeten (İC, HK)

el- Hafî ; çok ikram eden, son derece iyilik ve lütuf sahibi, her şeyi bilen (Ebu Davud, Tirmizî, İC)

el- Hâfid ; şan, şeret ve itibar bakımından kâfirleri alçaltan, değersiz yapan, cezalandıran (TR, İC)

el- Hafîz ; varlıkları yok olmaktan koruyan, (KK, TR, HK, İH, BK)

el- Hakem ; hüküm veren, son kararı veren (KK, TR, İH, BK)

el- Hakîm ; hikmet sahibi, her işi, emri ve yasağı yerli yerinde olan (KK)

el- Hâkim ; hükmeden, karar veren, haklıyı haksızı ayıran (TR, İC)

el- Hakk ; varlığı, ilah ve rab oluşu hak olan, eşyayı var eden hakkı ızhar eden, mülk sahibi, yok olmayan, varlığında şüphe bulunmayan, âdil (KK, TR, İC, NS, HK, İH, BK)

el- Hâlik ; her şeyi yaratan (KK, TR, İC, HK, NS, İH, BK)

el- Halîm ; çok sakin, hemen öfkelenmeyen, kızmayan, heyecanlanmayan, acele etmeyen hoşgörülü, teenni ile hareke eden (KK,TR, İC, HK, NS, İH, BK)

el- Hallâk ; mükemmel yaratan, devamlı yaratan (KK, HK)

el- Hamîd ; çok övülen, övgüye layık olan (KK, TR, NS, İH, BK)

el- Hannân ; çok merhametli, çok şefkatli (HK)

el-Hâsib ; insanları sorgulayan, hesaba çeken (KK)

Hasbü ; yardım etmede, rızık vermede ve korumada yeten,

el-Hasîb ; insanlara yeten, insanların yaptıklarını koruyup hesaba çeken (KK,TR, İH, BK)

el-Hayî ; edep ve haya sahibi, çirkinliği bulunmayan, bağış, ihsan ve nimeti terk etmeyen (Ebû Dâvud, Hammam, 2; İbn Mâce, Dua, 13; Nesaî, Gusl, 7)

Hayr ; hayırlı, faydalı olan, iyilik eden (KK)

Hayru'l-fâsılîn ; hükmedenlerenin, haklı ile haksızı ayırt edenlerin en hayırlısı (KK)

Hayru'l-fâtihîn ; hükmedenlerin, nimet verenlerin, hayır kapılarını açanların en hayırlısı (KK)

Hayru'l-ğâfirîn ; bağışlayanların en hayırlısı (KK)

Hayru'l-hâkimîn ; hüküm ve karar verenlerin en hayırlısı (KK)

Hayru'l-mâkirîn ; hile ile kötülük yapanları bilemeyecekleri, anlayamayacakları, cihetlerden daha şiddetli cezalandıran (KK)

Hayru'l-münzilîn ; nimet verenlerin, ikram edenlerin en hayırlısı (KK)

Hayru'l-vârisîn ; varislerin en hayırlısı (KK)

Hayru'n-nâsırîn ; yardım edenlerin en hayırlısı (KK)

Hayru'r-râhımîn ; merhamet edenlerin en hayırlısı (KK)

Hayru'r-râzikîn ; rızık, nimet verenlerin en hayırlısı (KK)

Hayrun hâfizan ; en iyi koruyup gözeten (KK)

el- Hayy ; yaşayan, diri, canlı, ölümsüz, ezelî ve ebedî olan (KK, TR, İC, NS, HK, İH, BK)

Hüvallahüllezî lâilâhe illâ hû ; kendisinden başka tanrı bulunmayan Allah (KK, TR, İH, BK)

el- İlâh ; ma'bûd. Tanrı (KK, HK)

İlâhü'n-nâs ; insanların ilahı (KK)

el- Kâbid ; dilediğine rızkı daraltan, ölüm zamanı gelenlerin ruhlarını kabzeden (TR, İC, İH, BK)

Kâbilü't-tevb ; tevbeleri kabul eden (KK)

el-Kâdî ; hakla hükmeden (Beyhâkî, el-Esmâ ve's-Sıfât, s. 111)

Kâdî'l-umûr ; işlere karar veren (Tirmizî)

el- Kâdîm ; evveli olmayan, ezelî olan ilk varlık ( İC, HK)

el- Kâdir ; güçlü, kuvvetli, her şeye gücü yeten (KK, TR, İC, HK, İH, BK)

el- Kadîr ; çok güçlü, çok kuvvetli, istediğini istediği gibi eksiksiz, kusursuz ve tam yapabilen (KK , HK)

el- Kâfî ; kullarına yardım eden, vekil olan, yol gösteren, yaptıklarını bilen, gören, haberdar olan ve hesaba çeken (KK, İC, HK)

el- Kahhâr ; yenilmeyen, daima galip gelen (KK,TR, NS)

el- Kâhir ; galip gelen, zelil eden, güçlü, her şeyi kuşatan, yaratıklarını dilediği gibi yöneten (KK, İC)

el- Kâim ; varlıkları görüp gözeten, koruyan, yöneten (KK, İC)

el- Kâin ; kadîm, ezelî, ebedî, bâkî, ilk varlık, varlığı sürekli olan (Ahmed, II, 539)

el-Karîb ; aff, mağfireti, rahmeti, bilmesi, görmesi ve duyması itibariyle kullarına yakın olan (KK, HK, NS, İH, BK)

el- Kâşif ; azap, sıkıntı, bela ve dertleri gideren (KK)

Kâşifü'l-azâb ; azabı, sıkıntıyı, derdi kaldıran (KK)

Kâtib(ûn) ; insanların yaptıklarını yazan (KK)

el- Kavî ; kuvvetli, kudretli, her şeye gücü yeten (KK,TR,İC, İH, BK)

el- Kayyûm ; zatı ile kaim olana, ezelî ve ebedî, her şeyin varlığı kendisine bağlı, uykusu ve uyuklaması olmayan, varlıkları yöneten, koruyan, ihtiyaçlarını üstlenen (KK,TR, İC, HK, NS, İH, BK)

el- Kebîr ; zatı, isim ve sıfatları, şanı ve şerefi, kadri ve kıymeti, değer ve izzeti pek yüce, ulu ve büyük (KK,TR, HK, İH, BK)

el- Kefîl ; bütün canlıların rızıklarını üstlenen, bu konuda kullarına yeten, nimet veren, kullarını görüp gözeten (HK)

el- Kerîm ; değerli, şerefli, çok nimet veren, nimet ve ihsanı bol olan (KK,TR, İC, HK, NS, İH, BK)

el- Kuddûs ; her türlü çirkinlik (Nesefî, VI, 234), noksanlık ve ayıplardan uzak, tertemiz, bütün kemal sıfatları kendisinde toplayan, güzellik, iyilik ve faziletlerle övülen (KK,TR, İC, HK, NS, İH, BK)

el- Latîf ; yaratıklara karşı yumuşak davranan, çok merhametli, çok lütufkâr, ihsan sahibi, insanlara hak ettiklerinden fazlasını veren her şeyin detayını, sırlarını en iyi bilen, işleri çok hassas düzenleyen, gözle görülmeyen (KK,TR, İC, HK, NS, İH, BK)

el- Mâcid ; şan ve şeref sahibi, hayır ve ihsanı, kerem ve lütfu bol olan (TR, İH, BK)

Mâhid(ûn) ; yer yüzünü yaratıkları için elverişli, yarayışlı ve faydalı olarak yaratan (KK)

el- Mâlik ; bütün varlıkların sahibi (KK, HK)

Mâlikü yevmi'd-din ; din gününün, âhiretin sahibi (KK)

Mâlikü'l-mülk ; mülkün sahibi (KK, TR, İH, BK)

el- Mâni' ; istediği şey engel olan, koruyan, kurtaran, yardım eden (TR, İC, İH, BK)

el- Mecîd ; çok şerefli, çok itibarlı (KK,TR, İC, HK, NS, İH, BK)

el-Melik ; bütün varlıkları yöneten, dilediğini yapan, dilediği gibi hükmeden (KK, TR, İC, HK, NS, İH, BK)

Meliki'n-nâs ; insanların meliki (KK)

el-Melîk ; çok mülkü olan, her şeyin sahibi ve Malikî, onları terbiye edip yetiştiren, mülk ve güç veren (KK, HK)

el-Mennân ; kullarına bol ihsânda bulunan, sayısız nimetler veren (İbn Mace, Dua, 9. HK)

el-Metîn ; çok kuvvetli, çok dayanıklı, âcizliği, za'fiyeti ve gevşekliği olmayan (KK,TR, İC, İH, BK)

el-Mevlâ ; dost, yardımcı, görüp gözeten (KK, HK)

Mu'azzib(în) ; suç işleyenleri, zalimleri, günahkârları cezalandıran (KK)

el-Mu'ızz ; izzet ve şeref, güç ve kuvvet, itibar ve şeref veren, aziz yapan (KK, İC)

el-Mu'îd ; canlı varlıkları ölümlerinden sonra dirilten, yeniden yaratan (TR, İC, HK, İH, BK)

el-Mu'tî ; nimet veren ihsanda bulunan (İC)

el-Muahhır ; geriye bırakan (TR, İH, BK)

el-Muğîs ; yağmur yağdıran (HK)

el-Muğnî ; insanlara mal mülk veren, onları zengin yapan, cömert, nimet sahibi, (TR, İH, BK )

Mûhinü keydi'l-kâfirîn ; kâfirlerin tuzağını zayıflatan, boşa çıkaran (KK)

el-Muhît ; ilim ve kudretiyle her şeyi kuşatan, her şeye muttali olan (KK)

Muhîtü'n bi'l-kâfirîn; kâfirleri kuşatan

el-Muhric ; bir şeyi açığa çıkaran, bir varlıktan başka bir varlık var eden, gizli şeyleri ortaya çıkaran (KK)

el-Muhsî ; insanların bütün yaptıklarını , olup biten her şeyi bilen ve koruyan (TR, İH, BK)

el-Muhsin ; yaptığı şeyleri iyi, güzel, sağlam ve kaliteli yapan, insanlara ikram ve in'am eden (Süyûtî, No: 1817. I, 215)

el-Muhyî ; varlıklara hayat veren, onları yaşatan, ölümlerinden sonra dirilten (TR,İC)

Muhyî'l-mevtâ ; ölüleri dirilten (KK)

Muhzî'l-kâfirîn ; kâfirleri rezil rüsvay eden (KK)

el-Mukaddim ; öne alan (TR, İH, BK)

Mukallibü'l-kulûb ; kalpleri halden hale çeviren (NS)

Musarrifu'l-kulub ; kalpleri halden hale çeviren (NS)

el-Mu'îd ; ölümlerinden sonra da tekrar diriltecek ve hayatlarını iade edecek olan

el-Mukît ; her şeye gücü yeten, , rızık veren, yapılanları bilen, koruyan, mükâfat veren (KK,TR)

el-Muksıt ; âdil, hakla hükmeden (TR, İC, İH, BK)

el-Muktedir ; güçlü, kuvvetli, istediğini istediği gibi yapan (KK, TR, İH, BK)

el-Musavvir ; yaratıklara şekil ve özellik veren (KK, TR, İC, HK, İH, BK)

Mûsi'(ûn) ; gökleri genişleten (KK)

el-Muksıt ; âdil, hakla ve adaletle hükmeden, mazlumun hakkını zalimden adaletle olan demektir (TR, İH, BK)

Mutahhir ; müminleri manevî kirlerden, günahlardan temizleyen, kötülüklerden kurtaran (KK)

el-Mübdi' ; varlıkları ilk defa yaratan (TR, İC, HK, İH, BK) Beyhakî'in el-Esmâ ve's-Sıfât adlı eserinde (s. 61) bu isim el-Bâdi' olarak geçmektedir. Her iki kelime aynı anlamdadır.

el-Mübîn ; varlığı âşikâr olan, hakkı ızhar eden, gerçeği beyan eden (KK, İC, HK, İH, BK)

Mübrim (ûn) ; hile ile kötülük yapmaya karar verenleri bilir, onların bu kötülüklerini boşa çıkarır, onları kesin olarak cezalandırır (KK)

Mübtel(în) ; deneyen, imtihan eden, gizli olanları açığa çıkaran (KK)

el-Mücîb ; duaları, istekleri, dilekleri kabul eden, ihtiyaçları karşılayan, sıkıntıları gideren (KK,TR, HK, İH, BK)

el-Müdebbir ; kâinatı yöneten, işleri yerli yerince düzene koyan (HK)

el-Müheymin ; insanların bütün yaptıklarını bilen, koruyan, görüp gözeten (KK,TR, İC, HK, İH, BK)

Mûhinü keydi'l-kâfirîn, ; ise kâfirlerin tuzağını zayıflatan, gevşeten, boşa çıkaran,

el-Mühlik ; isyan eden, azan, günaha dalan ve zulmeden fert ve toplumları yok eden, helak eden (KK)

el-Mükevvin ; ebedî olarak vâr olan (Ahmed, II, 539; Buhârî, Tevhîd, 26)

el-Mümidd ; yardım eden (KK)

el-Mü'min ; yaratıklarına güven veren (KK,TR, İC, HK, İH, BK)

el-Mümît ; varlıkların hayatlarına son veren, canlarını alan (TR, İC, HK, İH, BK)

el-Müneccî ; sıkıntı, bela ve azaptan kurtaran (KK)

el-Münezzil ; nimet veren, su, sekînet, melek, kitap ve peygamber indiren (KK)

el-Münîr ; ışık veren, aydınlatan, (KK, İC)

Münşi(ûn) ; îcat eden, inşa eden, yapan, ilk defa yaratan (KK)

el-Müntekim ; suçluları cezalandıran (KK, TR, İH, BK)

Münzil (în) ; melek. Kitap, bu, sekînet indiren, nimet veren (KK)

Münzilü't-Tevrâti ve'l-İncîli ve'l-Fürkân ; Tevrat, İncil ve Kur'ân'ı indiren (NS)

Münzir(în) ; kullarına fayda ve zarar veren şeyleri bildiren; inkâr ve isyan edenlerin âkibetinin kötü olduğunu haber vererek onları bu davranışlardan sakındıran ve azabı ile korkutan (KK)

Mürsil(în) ; vahiy, peygamber, bol yağmur, aşılayıcı rüzgar, koruyucu melek âsiler için yıldırımlar ve âfetler gönderen (KK)

el-Müsa'ır ; ürünleri azaltıp çoğaltan, kıtlaştırıp bollaştıran (Tirmizî, Büyu', 73. Ebû Dâvud, Büyu', 51)

el-Müsteân ; kendisinden yardım istenen, kindisine sığınılan (KK)

Müstemi'(ûn) ; sesleri işiten,duyan (KK)

el-Müteâl ; aşkın, pek yüce, ulu, eksik ve noksanlıklardan berî olan (KK, TR, İC, İH, BK)

el-Mütekebbir ; ihtiyaç ve noksanlığı gerektiren her şeyden münezzeh, pek yüce ve ulu (KK, TR, İC, İH, BK)

el-Müteveffî ; yaratıkların canlarını alan (KK)

Mütimmü nûrihî ; nurunu, dinini tamamlayan (K)

el-Müzill ; boyun eğdiren, zelil eden, alçaltan (TR, İC, İH, BK)

en-Nâfi' ; faydalı şeyleri yaratan, bütün yaratıklara faydası olan (TR, İC, İH, BK)

en-Nâsır ; yardım eden (KK, HK)

en-Nasîr ; çok yardım eden, sürekli yardım eden (KK)

en-Nazîf ; sözleri, işleri ve hükümleri temiz, iyi ve güzel olan (Tirmizî, Edeb, 41)

en-Nûr ; aydınlatıcı, ışık verici (TR, İC, HK, NS, İH, BK)

Nûru's-semâvâti ve'l-ard ; gökleri ve yeri aydınlatan (KK )

er-Rabb ; varlıkları yaratıp yetiştiren, terbiye eden, eğiten, yetiştiren, her şeye nizamını, güzelliğini ve yeteneklerini veren, her şeyin Malikî ve sahibi (KK,TR, İC, HK, NS, İH, BK)

Rabbü'l-âlemîn ; âlemlerin rabbi (KK)

Rabbü'n-Nâs ; insanların Rabbi (KK)

Rabb'ü'l-Arş ; Arş'ın Rabbi (KK)

Rabbü'l-Felak ; sabahın Rabbi (KK)

Rabbü's-Semâvâti ; göklerin Rabbi (KK)

Rabbü'l-Ard ; yerin Rabbi (KK)

Rabbü'l-Izzeti ; kudret ve şeref sahibi (KK)

Rabbü'ş-Şi'râ ; Şi'ra yıldızının sahibi (KK)

Rabbü Külli Şey'in ; her şeyin Rabbi (KK)

er-Râfi' ; peygamber ve müminlerin itibar, şan ve şereflerini artıran, göğü yükselten (KK, TR, İC, HK, İH, BK)

er-Rahîm ; çok merhametli (KK,TR, İC, HK, NS, İH, BK)

er-Rahmân ; çok merhametli, pek müşfik (KK,TR, İC, HK, İH, BK)

er-Rakîb ; insanların hallerini, sözleri, yaptıklarını ve davranışlarını bilen, haber alan, murakabe edip koruyan (KK,TR, HK, İH, BK)

er-Râşid ; doğru yolu gösteren, her işi isabetli olan (İC)

er-Raûf ; çok merhametli, çok şefkatli, çok acıyan (KK,TR, İC, HK, İH, BK)

Refî'u'd-derecât ; manevî dereceleri ve gökleri tabaka tabaka yükselten (KK)

er-Refîk ; yumuşak davranışlı, merhametli (Müslim, Selam, 15, Buharî, Edeb, 35, Ebû Dâvûd, Edeb, 15)

er-Reşîd ; her işinde isabetli olan, doğru yolu en iyi gösteren (TR)

er-Rezzâk ; bol nimet, maddî ve manevî rızık veren (KK, TR, HK, NS, İH, BK)

Hayrü'r-râzikîn ; rızık verenlerin en hayırlısı (KK)

es-Sabûr ; çok sabırlı (TR)

es-Sâdık ; söz, iş, va'd ve va'îdinde doğru olan her sözünü ve va'dini yerine getiren (KK, İC, HK, İH, BK)

es-Sâil ; insanları âhirette sorgulayan, hesaba çeken (Müslim, İmâre, 45. Buhârî, Enbiyâ, 50)

es-Samed ; her şeyin kendisine muhtaç olduğu, yöneldiği, her dilek ve isteğin mercîi; hiç eksiği, kusuru ve ihtiyacı olmayan ulu, şanlı, dosdoğru, âdil ve güvenilir (KK, TR, İC, HK, NS, İH, BK)

es-Sâmi' ; sözlerini açığını da gizlisini de işiten (İ)

es-Sâni' ; varlıkları, iyi, güzel, sağlam ve muhkem yapan, fâil, halik, musavvir (Müslim, Zikr, 9)

es-Selâm ; eksiklik, âcizlik, hastalık, ölüm ve benzeri şeylerden salim olan kullarına güven ve selamet veren (KR,TR, İC, HK, NS, İH, BK)

es-Semî' ; her sözü, bütün konuşulanları en iyi işiten, duyan (KK, TR, İC, HK, NS, İH, BK)

Semî'u'd-Dü'â ; duaları duyar kabul eden (KK)

Serîu'l-hısâb ; çok süratli sorgulama yapan, hesap soran (KK)

Serî'u'l-`Ikâb, ; çok hızlı cezalandıran (KK)

es-Setîr ; kularının ayıp ve kusurlarını örten (Nesâî, Gusl, 7. Ebû Dâvûd, Hammam, 2. Ahmed, IV, 224)

es-Seyyid ; en şerefli, en yüce, kâinatın sahibi, Malikî ve yöneticisi (Ahmed, IV, 24. Beyhakî, el-Esmâ ve's-Sıfât, I, 54)

es-Sübbûh ; her türlü kötülük, eksiklik, acizlik, ve noksanlıklardan uzak olan (Müslim, Salat, 223; Ebu Davut, Salat, 17; Nesai, Tatbik, 11, Ahmed, V. 35, 99,115,148)

eş-Şâfi' ; maddî ve ma'nevî hastalıklara şifa veren, sıkıntıları gideren (Buharî, Merda, 20. Tıb, 40; Müslim, Selam, 46, 47, 48; Ebû Dâvud, Tıb, 17)

eş-Şâhid ; bilen, muttali olan, tanık (KK)

eş-Şâkir ; verdiği nimetlere şükredi ve çalışan kimseyi ödüllendiren (KK, HK)

eş-Şedîd ; çok kuvvetli, cezalandırması çok şiddetli (İC)

Şedîdü'l-`azâb ; azabı çok şiddetli (KK)

Şedîdü'l-`ıkâb ; cezalandırması çok şiddetli (KK)

Şedîdü'l-mihâl ; cezası. Azabı, kuvveti çok şiddetli olan (KK)

eş-Şefî' ; müminler yâr ve yardımcısı, azap ve sıkıntılardan koruyucusu (KK)

eş-Şehîd ; her şeye muttali olan, gören, bilen, haberdâr olan, her yerde hazır nazır olan, hiçbir şey kendisinden gizlenemeyen, bütün sırlara vakıf olan, her şeyi murakabe eden (KK, TR, İC, HK, İH, BK)

eş-Şekûr ; ibadet eden kullarının mükâfatlarını bolca veren, az çok her itaati ödüllendiren (KK, TR, HK, İH, BK)

Şey ; var olan, mevcut (KK)

et-Tâmm ; zat, isim, sıfat ve fiilleri, eksisiksiz, kusursuz ve mükemmel olan, acziyet ve za'fiyeti olmayan (İC)

et-Tayyib ; söz, iş ve hükümleri iyi, güzel ve faydalı olan eksiklik ve noksanlardan münezzeh olan (Tirmizî, Edeb, 41; Müslim, Zekat, 65)

et-Tevvâb ; tevbeleri çok kabul eden, sürekli tevbeleri kabul eden (KK, TR, İC, HK, İH, BK)

el-Vâcid ; zengin, hiç bir şeye muhtaç olmayan, her şeyin sahibi, her şeye gücü yeten (TR, İC, HK, İH, BK)

el-Vâhid ; zatında, isim ve sıfatlarında eşi ve benzeri bulunmayan, tek olan (KK, TR, İC, HK, NS, İH, BK)

el-Vâkî` ; yaratıklarını tehlikelerden koruyan (İC)

el-Vâlî ; koruyup gözeten, yardım eden, işleri deruhte eden (KK, TR, İH, BK)

el-Vâris ; bütün varlıkların sahibi, bâkî, ebedî ve dâim olan her şey kendisine dönen (KK, TR, İC, İH, BK)

el-Vâsi' ; güçlü, kuvvetli, ilim ve merhameti her şeyi kuşatan, bütün yaratıklara rızık veren, nimet ve ihsanı bol olan (KK, TR, HK, İH, BK)

Vâsi'u'l-mağfire ; bağışlaması, mağfireti bol olan (KK)

el-Vedûd ; müminleri çok seven, kulları tarafından çok sevilen (KK, TR, HK, İH, BK)

el-Vehhâb ; karşılıksız çok nimet veren, ikram ve ihsanda devamlı olan lütfu,, ihsanı ve rahmeti bütün kulları kuşatan (KK, TR, HK, İH, BK)

el-Vekîl ; güvenilen, koruyucu, yardım eden, görüp gözeten, her şeyin Malikî ve yöneticisi (KK, TR, İC, HK)

el-Velî ; dost, seven, görüp gözeten, yardım eden (KK, TR, İC, İH, BK)

el-Vitr ; ilah, yaratıcı ve ma'bud olmada eşi ve benzeri bulunmayan, tek (İC, HK)

ez-Zâhir ; varlığı her şeyden âşikâr olan, her şeye galip gelen her şeyden yüce olan (KK, TR, İC, HK, NS, İH, BK)

ez-Zâri' ; yetiştiren, büyüten, inşa eden (Beyhâkî, el-Esmâ ve's-Sıfât, s. 57)

Zâri'ûn ; ekinleri, bitkileri yetiştiren, büyüten (KK)

Zû'l-izzeti ; izzet, güç, kuvvet ve şeref sahibi (NS)

Zî't-tavl ; lütuf, bağış, ikram , ihsan, af ve bağış sahibi, (KK, HK)

Zû fadl ; ikram sahibi (KK),

Zü'l-fadli'l-azîm : çok ikram sahibi (KK, HK),

Zû-intikam ; intikam sahibi, âsileri, zalimleri cçezalandıran (KK)

Zü'l-`ıkâb ; suçluları, günahkârları, zalimleri cezalandıran (KK)

Zü'l-Arş ; Arşın sahibi (KK)

Zü'l-celâli ve'l-ikrâm ; azamet ve kibriya, ikram ve ihsan sahibi (KK, TR, HK, NS, İH, BK

Zü'l-kuvveti ; güç ve kuvvet sahibi (KK, İC)

Zü'l-mağfireti ; af ve bağış sahibi (KK)

Zü'l-me'âric ; bütün derecelerin sahibi (KK, HK)

Zû'l-mecd ve'l-ikrâm, ; şeref ve ikram sahibi,

Zü'r-rahmeti ; merhamet sahibi (KK)

Bu kelimelerin detaylı anlam ve açıklamaları için ilgili maddelere bakınız. (İ.K.) Bilgilendirme Kur'an-ı Kerim Kur'an-ı Kerim ve Meali Kur'an-ı Kerim Okumaya Giriş Seçme Sûreler Aşr-ı Şerifler Hatm-i Şerif Kurul Kararları Kurul Kararları Kurul Mütalaaları Dini Bilgiler İlmihal 40 Hadis Dini Kavramlar Sözlüğü Dini Bilgiler Mutluluk Yolu İslam Resimlerle Abdest Resimlerle Namaz Namaz Dua ve Sureleri Bunları Biliyor muyuz? Dini Sorular Dini Danışma Hattı Dini Günler ve Geceler Namaz Vakitleri Diyanet Takvimi Web Kütüphanesi Başkanlık Kütüphanesi


Görsel Yayınlar ◦Canlı Yayın ◦Web Yayın ◦TV Programı - İslamın Aydınlığında ◦Kuran-ı Kerim Okuma Yarışmaları ◦Sesli ve Görüntülü Programlar ◦Kutlu Doğum, Camiler ve Din Görevlileri Haftası Sinevizyonu ◦İlahiler


Diyanet Intranet


Süreli Yayınlar

AF (Afv) af

Sözlükte "bir şeyi yok etmek, izini gidermek, silip süpürmek; fazlalık, artık" gibi anlamlara gelen afv, bir ahlâk ve hukuk terimi olarak genellikle, "kötülük ve haksızlık yapanı, suç veya günah işleyeni, hatalı davrananı bağışlamak ve cezalandırmaktan vazgeçmek" anlamlarında kullanılmaktadır. Afv kelimesi Kur'ân'da birinde "bağışlama (A'raf, 7/199), diğerinde "fazlalık" (Bakara, 2/219), anlamında olmak üzere iki yerde geçmektedir. "Malın Nisâptan fazla olan kısmına" da afv denilmektedir.

Kur'ân'da Allah'ın affedici oluşu ve affın ilâhi bir sıfat ve yüksek bir ahlâkî meziyet olduğu çeşitli vesilelerle ifade olunarak mü'minler affedici olmaya teşvik olunmuştur (Âl-i Îmrân, 3/134; Nûr, 24/22; Şûra, 42/40). Affetmek bütün faziletlerin temelini teşkil eden takvaya en yakın meziyettir (Bakara, 2/237). Ayrıca Kur'ân'da kötülük eden kimselerden değil, onların yaptıkları kötülüklerden uzak durmak gerektiğine işaret edilmiştir (Yûnus, 10/41; Hûd, 11/35). Kur'ân-ı Kerim'de affın teşekkür ve minnet duygularını harekete geçireceğine işaret edilerek (Bakara, 2/52) affın sağlayacağı yararlar üzerinde de durulmuştur. (M.C.)

Suç, kusur, kabahat, hata ve günahı bağışlamak, yapılan suçtan dolayı cezalandırmamak, suç işleyeni kınamamak. Suçlu veya maznun hakkındaki infazdan, hukukî uygulamadan vazgeçilmesi anlamında bir İslâm hukuku ıstılahı.

Affetmek, Cenâb-ı Allah'ın sıfatlarından biridir. Allah'u Teâlâ kendisine ortak koşma (şirk) suçu dışında kalan diğer suç ve günahları hesap gününde affedebilir. Bu da Cenâb-ı Hakk'ın kullarına merhametini ve büyüklüğünü göstermektedir. Günahlarından tevbe eden kulları affetmesi ise daha büyük bir ihtimaldir.

"Ey iman edenler, içten gelerek yapılan bir tevbe ile Allah'a tevbe ediniz. Umulur ki, Rabbiniz günah ve kötülüklerinizi örter..." (Tahrîm, 66/8) Cenâb-ı Allah bu ayet ile tevbeden sonra affetme ihtimalini göstermiştir. Tevbe ile birlikte günahkâr bir kulun yapması gereken husus Rabb'inden af dilemesidir.

Cenâb-ı Allah'ın günahkâr kullarını affettiği gibi, müminler de birbirlerini affetmesini bilmelidirler. Diğer insanlara karşı kin ve nefret duygusu beslemek mümin kişinin benimseyeceği bir davranış değildir. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.) Mekke'de kendisine eziyet edenleri, Bedir, Uhud ve Hendek gazvelerinde kendisine karşı savaşıp İslâm'ı yok etmek isteyenleri bile sonradan İslâm'a girince affetmiştir.

Cenâb-ı Hakk: "Güzel söz söylemek ve affetmek, peşinden eziyet gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah Gani'dir, (Hiçbir şeye muhtaç değildir) Halim'dir (Yarattıklarına karsı yumuşak davranandır)" (el-Bakara, 2/263) diye buyurup, affetmenin faziletinden bahsetmektedir. Ayrıca şöyle buyurur:

"(Ey rasulüm) sen af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillere aldırış etme. " (el-A'raf, 7/199) Ayrıca Kur'an-ı Kerim'de "af" tabiri fazlalık anlamında kullanılmıştır: "Sana (hayır yolunda) neyi infak (ve tasadduk) edeceklerini sorarlar. De ki: "Affı (yani ihtiyacınızın dışında kalanları) veriniz." (el-Bakara, 2/219)

Hz. Peygamber (s.a.s.) de bu konuda şöyle buyurmuşlardır:

"Elinizden geldiği kadar müslümanların cezalarını kaldırmaya çalışınız. Onun için bir çıkış yolu varsa serbest bırakınız. Devlet başkanının afta hata etmesi cezalandırmada hata etmesinden daha iyidir. " (Ahmed b. Hanbel, V 160)

İslâm'ın geldiği dönemde Cahiliye devri insanları herhangi bir suç işleyen kimseyi kesinlikle cezalandırma eğiliminde idiler. Af ancak üst düzeydeki kabile şeyhleri ve akrabaları için uygulanırdı. Bunun dışında kalanlar mutlaka cezaya uğratılmakta idiler. Kur'an-ı Kerîm'in şahsi mağduriyetlerde suçluyu affetmeyi tavsiye ettiği (Ali İmrân, 3/124; Mâide, 5/13) görülmektedir.

Ancak günah ve suç işleyenlerin suçları sabit olduğunda ve bunun affedilmesi halinde toplumda kötü örnek olacaksa İslâm devletinin yöneticileri bunu affedemezler. Ancak kısas ve ta'zirlerde cezaların affı genel bir prensip olarak uygulana gelmiştir. Fakat had*lerin tatbikinde affetmek pek câiz görülmemiştir. Kısas ve ta'zirlerde af durumu daha çok mağdur ile suçlu arasında olan bir olay kabul edilmiştir. Mağdur isterse affeder. Bu durumda haksızlığa uğrayan taraf suçluyu affettiğinde onu mükâfatlandırmak Allah'a aittir. (eş-Şûra, 42/40) Bu affı yapan mümin mağdur olmasına rağmen böyle bir affi yapmasının takvâ*ya daha yakın olduğunu Cenâb-ı Hakk'ın şu mesajlarından bilmektedir:

"Onu bağışlamanız takvâya daha yakındır. " (el-Bakara, 3/237) Böylece affetmek İslâm kardeşliğinin bir gereği olduğu gibi müslümanlar arasında da minnet duygusunun gelişmesine ve müminlerin birbirlerine şükran duygularıyla yaklaşmalarına zemin hazırlayacaktır. Nitekim insanı cezalandırmaya yetkili ve hak sahibi olmasına rağmen af yolunu tercih eden kişi daima toplum tarafından takdirle karşılanmıştır. Bu da İslâm ahlâkının bir tezahürüdür. Suçluyu affetmek asla adâletsizlik değildir. Zira Cenâb-ı Hakk küfür ve şirkin dışında kalan her hata ve günahı dilediği takdirde affedebileceğini ifade buyurmaktadır:

"Allah kendisine ortak koşulmasını mağfiret etmez. Ancak ondan başkasını dilediği kimseler için mağfiret eder." (en-Nisa, 4/48)

Buna karşılık Allah'a karşı isyan ve İslâmî emirlerin çiğnenmesinde uygulanacak hadlerin kadı tarafından kesin olarak karara bağlanmasıyla devletin affetme yetkisi ortadan kalkar. Ancak delillerin ve suç unsurlarının tesbitinde eksiklik söz konusu olursa devletin cezayı düşürmesi mümkündür. Mağdurun olmadığı ve bir mağdur tarafından açılmamış davalarda ve hadlerin uygulanmasında af kesinlikle mümkün değildir. Hırsızlık ve zina iftirası gibi durumlarda mağdur doğrudan doğruya kendisi af yetkisini kullanarak suçluyu affedebilir. Dava açılmadan önce böyle bir af söz konusu olursa ceza düşer. Böyle durumlarda gerçekleşen af suçun işlenmiş olması halinde sadece dünyevî cezası affedilmiş olur. Ahirette ise hesabı Allah'a aittir. Hırsızlık gibi suçlarda mahkeme bir hüküm vermiş ise mağdur affetse bile infâzın durdurulması söz konusu değildir. Böyle durumlarda ceza uygulanır.

İslâm'da kul hakkının daha çok olduğu kısaslarda cezanın düşmesinin prensip olarak kabul edilmesi davada kul hakkının ağır bastığı zaman mümkündür .

"...Öldüren, ölünün velisi tarafından affedilirse, örfe uymak ve diyeti güzellikle ona ödemek gerekir. Bu, Rabbinizden size bir kolaylık ve rahmettir..." (el-Bakara, 2/178)

"Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ile kısas yapılır. Yaralarda da kısas vardır. Fakat kim hakkından vazgeçerse, bu onun günahlarının affına bir sebeptir. Kim Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir. " (el-Mâide, 5/45) ayetleri mağdurun affetme imkânı ve yetkisinin olduğunu göstermektedir. Bu gibi durumlarda af kul hakkı olduğu için suçluyu mağdur veya velisinin affetmesine ve kısasın uygulanmamasına rağmen devlet suçluyu ta'zir etme hakkına sahiptir. Ancak mağdurun ölmesi halinde onun veli ve yakın akrabaları bu kısasta yetkilerini kullanma hakkına sahiptirler. Mağdurun velisi veya varisleri suçluyu affedebilirler. Ancak böyle bir affın yapılabilmesi için akıl ve bülûğ şart koşulmuştur. Yani affedecek kimsenin âkil ve baliğ olması gerekir. Bazen diyet* veya mal karşılığında suçlu affedilebilir. Bu da aslında af olmaktan çok sulh* kapsamına girer.

ğafur gafur

Edit

Edit

Ico libri Anlamlar

[1] bağışlama, af.

Write Yazılışlar

عفو

Nuvola apps bookcase Köken

[1] Nuvola apps bookcase Köken


Edit

Edit

Ico libri Anlamlar

[1] af

Suç, kusur, kabahat, hata ve günahı bağışlamak, yapılan suçtan dolayı cezalandırmamak, suç işleyeni kınamamak. Suçlu veya maznun hakkındaki infazdan, hukukî uygulamadan vazgeçilmesi anlamında bir İslâm hukuku ıstılahı.

Affetmek, Cenâb-ı Allah'ın sıfatlarından biridir. Allah'u Teâlâ kendisine ortak koşma (şirk) suçu dışında kalan diğer suç ve günahları hesap gününde affedebilir. Bu da Cenâb-ı Hakk'ın kullarına merhametini ve büyüklüğünü göstermektedir. Günahlarından tevbe eden kulları affetmesi ise daha büyük bir ihtimaldir.

"Ey iman edenler, içten gelerek yapılan bir tevbe ile Allah'a tevbe ediniz. Umulur ki, Rabbiniz günah ve kötülüklerinizi örter..." (Tahrîm, 66/8) Cenâb-ı Allah bu ayet ile tevbeden sonra affetme ihtimalini göstermiştir. Tevbe ile birlikte günahkâr bir kulun yapması gereken husus Rabb'inden af dilemesidir.

Cenâb-ı Allah'ın günahkâr kullarını affettiği gibi, müminler de birbirlerini affetmesini bilmelidirler. Diğer insanlara karşı kin ve nefret duygusu beslemek mümin kişinin benimseyeceği bir davranış değildir. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.) Mekke'de kendisine eziyet edenleri, Bedir, Uhud ve Hendek gazvelerinde kendisine karşı savaşıp İslâm'ı yok etmek isteyenleri bile sonradan İslâm'a girince affetmiştir.

Cenâb-ı Hakk: "Güzel söz söylemek ve affetmek, peşinden eziyet gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah Gani'dir, (Hiçbir şeye muhtaç değildir) Halim'dir (Yarattıklarına karsı yumuşak davranandır)" (el-Bakara, 2/263) diye buyurup, affetmenin faziletinden bahsetmektedir. Ayrıca şöyle buyurur:

"(Ey rasulüm) sen af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillere aldırış etme. " (el-A'raf, 7/199) Ayrıca Kur'an-ı Kerim'de "af" tabiri fazlalık anlamında kullanılmıştır: "Sana (hayır yolunda) neyi infak (ve tasadduk) edeceklerini sorarlar. De ki: "Affı (yani ihtiyacınızın dışında kalanları) veriniz." (el-Bakara, 2/219)

Hz. Peygamber (s.a.s.) de bu konuda şöyle buyurmuşlardır:

"Elinizden geldiği kadar müslümanların cezalarını kaldırmaya çalışınız. Onun için bir çıkış yolu varsa serbest bırakınız. Devlet başkanının afta hata etmesi cezalandırmada hata etmesinden daha iyidir. " (Ahmed b. Hanbel, V 160)

İslâm'ın geldiği dönemde Cahiliye devri insanları herhangi bir suç işleyen kimseyi kesinlikle cezalandırma eğiliminde idiler. Af ancak üst düzeydeki kabile şeyhleri ve akrabaları için uygulanırdı. Bunun dışında kalanlar mutlaka cezaya uğratılmakta idiler. Kur'an-ı Kerîm'in şahsi mağduriyetlerde suçluyu affetmeyi tavsiye ettiği (Ali İmrân, 3/124; Mâide, 5/13) görülmektedir.

Ancak günah ve suç işleyenlerin suçları sabit olduğunda ve bunun affedilmesi halinde toplumda kötü örnek olacaksa İslâm devletinin yöneticileri bunu affedemezler. Ancak kısas ve ta'zirlerde cezaların affı genel bir prensip olarak uygulana gelmiştir. Fakat had*lerin tatbikinde affetmek pek câiz görülmemiştir. Kısas ve ta'zirlerde af durumu daha çok mağdur ile suçlu arasında olan bir olay kabul edilmiştir. Mağdur isterse affeder. Bu durumda haksızlığa uğrayan taraf suçluyu affettiğinde onu mükâfatlandırmak Allah'a aittir. (eş-Şûra, 42/40) Bu affı yapan mümin mağdur olmasına rağmen böyle bir affi yapmasının takvâ*ya daha yakın olduğunu Cenâb-ı Hakk'ın şu mesajlarından bilmektedir:

"Onu bağışlamanız takvâya daha yakındır. " (el-Bakara, 3/237) Böylece affetmek İslâm kardeşliğinin bir gereği olduğu gibi müslümanlar arasında da minnet duygusunun gelişmesine ve müminlerin birbirlerine şükran duygularıyla yaklaşmalarına zemin hazırlayacaktır. Nitekim insanı cezalandırmaya yetkili ve hak sahibi olmasına rağmen af yolunu tercih eden kişi daima toplum tarafından takdirle karşılanmıştır. Bu da İslâm ahlâkının bir tezahürüdür. Suçluyu affetmek asla adâletsizlik değildir. Zira Cenâb-ı Hakk küfür ve şirkin dışında kalan her hata ve günahı dilediği takdirde affedebileceğini ifade buyurmaktadır:

"Allah kendisine ortak koşulmasını mağfiret etmez. Ancak ondan başkasını dilediği kimseler için mağfiret eder." (en-Nisa, 4/48)

Buna karşılık Allah'a karşı isyan ve İslâmî emirlerin çiğnenmesinde uygulanacak hadlerin kadı tarafından kesin olarak karara bağlanmasıyla devletin affetme yetkisi ortadan kalkar. Ancak delillerin ve suç unsurlarının tesbitinde eksiklik söz konusu olursa devletin cezayı düşürmesi mümkündür. Mağdurun olmadığı ve bir mağdur tarafından açılmamış davalarda ve hadlerin uygulanmasında af kesinlikle mümkün değildir. Hırsızlık ve zina iftirası gibi durumlarda mağdur doğrudan doğruya kendisi af yetkisini kullanarak suçluyu affedebilir. Dava açılmadan önce böyle bir af söz konusu olursa ceza düşer. Böyle durumlarda gerçekleşen af suçun işlenmiş olması halinde sadece dünyevî cezası affedilmiş olur. Ahirette ise hesabı Allah'a aittir. Hırsızlık gibi suçlarda mahkeme bir hüküm vermiş ise mağdur affetse bile infâzın durdurulması söz konusu değildir. Böyle durumlarda ceza uygulanır.

İslâm'da kul hakkının daha çok olduğu kısaslarda cezanın düşmesinin prensip olarak kabul edilmesi davada kul hakkının ağır bastığı zaman mümkündür .

"...Öldüren, ölünün velisi tarafından affedilirse, örfe uymak ve diyeti güzellikle ona ödemek gerekir. Bu, Rabbinizden size bir kolaylık ve rahmettir..." (el-Bakara, 2/178)

"Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ile kısas yapılır. Yaralarda da kısas vardır. Fakat kim hakkından vazgeçerse, bu onun günahlarının affına bir sebeptir. Kim Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir. " (el-Mâide, 5/45) ayetleri mağdurun affetme imkânı ve yetkisinin olduğunu göstermektedir. Bu gibi durumlarda af kul hakkı olduğu için suçluyu mağdur veya velisinin affetmesine ve kısasın uygulanmamasına rağmen devlet suçluyu ta'zir etme hakkına sahiptir. Ancak mağdurun ölmesi halinde onun veli ve yakın akrabaları bu kısasta yetkilerini kullanma hakkına sahiptirler. Mağdurun velisi veya varisleri suçluyu affedebilirler. Ancak böyle bir affın yapılabilmesi için akıl ve bülûğ şart koşulmuştur. Yani affedecek kimsenin âkil ve baliğ olması gerekir. Bazen diyet* veya mal karşılığında suçlu affedilebilir. Bu da aslında af olmaktan çok sulh* kapsamına girer.

Edit

Edit

Ico libri Anlamlar

[1] bağışlama, af.

Write Yazılışlar

عفو

Nuvola apps bookcase Köken

[1] Nuvola apps bookcase Köken


Edit

Edit

Ico libri Anlamlar

[1] af

ğafur gafur

Edit

Edit

Ico libri Anlamlar

[1] bağışlama, af.

Write Yazılışlar

عفو

Nuvola apps bookcase Köken

[1] Nuvola apps bookcase Köken


Edit

Edit

Ico libri Anlamlar

[1] af
Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.