FANDOM


Akıl Sahibi Olmak

İnsanın kendine özgü bir kaderi vardır

Evrende her varlığın bir kaderi olduğu gibi, insanın de kendine özgü bir kaderi vardır. İnsanın kaderi, iyilik ve kötülük işleyecek bir yapıda yaratılması, kendisine akıl ve irade gücünün verilmiş olmasıdır. Bu nedenle kader konusu, insanın akıl, irade sahibi, özgür ve sorumlu bir varlık olması ile yakından ilgilidir.


Akıl ne demektir?

Sözlükte düşünme, anlama ve kavrama anlamına gelen akıl, iyi ile kötü, doğru ile yanlış arasında tercih yapabilme yeteneğidir. Allah'ın insana verdiği en büyük nimetlerden biri olan akıl, insanı diğer canlılardan ayırana en temel özelliktir.

Aklın insan açısından önemi nedir?

İnsanın akıllı ve düşünen bir varlık olması onun kaderidir. İnsan, aklı ile iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, faydayı zarardan ayırt eder. Çevresinde olup bitenleri anlar ve değerlendirir. Olaylar arasında neden -sonuç ilişkisini kurar. Karşılaştığı güçlüklere çözümler üretir, böylece yeni şartlara uyum sağlayarak yaşamını kolaylaştırır. Tabiata egemen olmaya çalışır. Bilim aklın bir meyvesidir. İnsan aklı sayesinde diğer varlıklardan kolayca yararlanır, araç, gereçler üretir ve buluşlar yapar. En küçük şehirlerden dev sanayi ürünlerine, güzel sanatlardan mimariye kadar pek çok şeyi aklı sayesinde yapabilmiştir.

Dinimizde aklın önemi nedir?

Allah, kendisine inanmayı aklı kullanmaya bağlı kılmış, aklı olmayan kişiyi sorumlu tutmamıştır. Kur'an, insanın aklını kullanarak, varlık ve olaylar üzerinde düşünmesini, bunlardan anlam ve sonuç çıkarmasını ister. Birçok ayette gökler, ay, güneş ve yıldızlar, dağ ve denizler hakkında düşünmemiz öğütler. Sonları "akıllarını kullanmazlar mı?" "düşünmez misiniz," "anlamaz mısınız?" şeklinde biten birçok ayet vardır. Bir ayette "Allah katında canlıların en kötüsü, düşünmeyen(akıl yürütmeyen) sağırlık ve dilsizlik edenlerdir." ((Enfal suresi, ayet 22) buyrulmuştur. Ayrıca Hz. İbrahim'in aklı ile Allah'ın varlığına nasıl ulaştığını anlatılır. (Anlatım: Osman Ay)

KONUYU ANLADIK MI?

İnsanın kendine özgü kaderini açıklayınız

Akıl ne demektir? İnsanın akıl sahibi bir varlık olmasıyla, insana tanınan özgürlük arasındaki ilişkiyi açıklayınız.

İslam'ın düşünmeye, araştırmaya ve aklı kullanmaya verdiği önemi açıklayınız.

ÂKIL Nedir? .

İzlenimler: 101 Bölüm: Dinler - Dini Terimler . . ShareÂkıl; akıllı, akıl sahibi kimse demektir. Eşyanın güzellik, çirkinlik, kemal ve noksanlık sıfatlarını idrak etme; her çeşit faaliyette doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ve güzeli çirkinden ayırma yetisine sahip kişiye âkil denir.

Akıl ve bulûğ devresi, genelde, dini mükellefiyetlerin, ferdî ve toplumsal görev ve sorumlulukların başlangıcıdır.

Akıllı olmayan, dini mükellefiyetlere muhatap olmadığı gibi, bunların ferdî ve toplumsal sorumlulukları da sınırlıdır.

Akıl, ferdin psikolojik ve manevî olgunluğunu, bulûğ ise biyolojik ve maddî yetişkinliğini ifade eder. Fert bulûğ çağına erişmeden iyiyi kötüden ayırt edebilecek çağa ulaştığında, noksan bir eda ehliyetine sahiptir; tamamen zararına olan tasarrufları geçersizdir; yarar ve zararına muhtemel olan tasarrufları ise, velisinin iznine bağlıdır. Akıllı olarak bulûğ çağına erişen kimse ise, tasarruf ehliyetine sahip olup, dini hükümlere muhatap olduğu gibi bütün tasarruflarından da sorumludur.

Akıl Sahipleri ve Aklı Örten Etkenler Akıl Sahipleri ve Aklı Örten Etkenler

Aklı insana Allah verir; dilediği anda da geri alır. (Zekayı da insana Allah vermektedir, ama zeka an an değişmez). İnsanın aklının gelişmesi ise, kalbinin gelişmesine, yani kalbinin "Allah'ın zikri" ile dolmasına bağlıdır.

Peki "akıl sahibi" ne demektir?

Kuran'ın genel mantığına baktığımızda, bu sorunun cevabını kolaylıkla bulabiliriz: İnsanın kalbini ve aklını kapalı tutan şeyler, insanın hırs ve bencil tutkularıdır. Örneğin, kıskançlık halinde bulunan bir insan, aklının önemli bölümünü yitirir. Çünkü kıskançlık duygusu, onu sürekli meşgul etmekte, aklını oyalamaktadır. Bütün gün kıskandığı kişiyi düşünür, ona sinirlenir, kin besler. Böyle bir duruma düşmüş olan insan, zihnini kıskançlık duygusuna kaptırmıştır ve özgür bir biçimde akletme yeteneğini kaybetmiştir. Etrafındaki gerçekleri soğukkanlı ve mantıklı bir biçimde değerlendiremez.

Diğer hırslar da aynı şekilde insanın aklını kapatır. Paraya veya benzeri maddi değerlere karşı duyulan tutkulu istek, insanın zihnini istila eder. Bu durumdaki bir insan, sürekli olarak yalnızca nasıl daha çok mal ve para sahibi olacağını düşünür.

İnkarcıların bir diğer özelliği, sürekli bir gelecek korkusu içinde bulunmalarıdır. Daima fakir kalmak, sahip olduklarını kaybetmek, hastalanmak korkusu içindedirler. Saatler boyunca ilerde nasıl bir hayat süreceklerini düşünürler. Bu da aklın büyük ölçüde kapanmasıyla sonuçlanır. Çünkü duydukları korku ve endişe, onları rahatsız etmekte ve özgür bir biçimde düşünmelerini engellemektedir. Ölüm korkusu da aynıdır. İnkarcıların hemen hepsi, ölüm akıllarına her geldiğinde büyük bir korku, acı ve üzüntü duyarlar. Ölüm bir anlık bir olaydır; ancak inkarcılar bunun acısını 40-50 yıl önceden yaşamaya başlarlar. (Ayrıca ölümün müminler için acı verici bir tarafı yoktur.)

İşte bu ve benzeri korkular, hırslar ve tutkular, insanın aklını kapatır. İnsan, bu duyguların esiri olur ve asıl aklını yöneltmesi gereken konuları görmezlikten gelir. Örneğin, bir insanın en çok düşünmesi gereken şey, Allah'ın büyüklüğü, yaratışının mükemmelliğidir. Allah'ın nimetlerini anmak, O'nu övmek (tesbih etmek) ve O'na ibadet etmekle yükümlüdür. Ancak kapalı bir akılla bunları gerçekleştiremez. Ancak akıl sahipleri, Allah'ı tanıyan ve O'na itaat eden, yani hırslardan, korkulardan, bencil tutkulardan arınmış kimselerdir.

Akıl sahipleri, aynı zamanda öğüt alabilen ve başkalarından gelen doğruları kolaylıkla kabul edebilen kimselerdir. Çünkü kalplerinde kibir, kendini beğenmişlik yoktur. Kendilerinde gördükleri hataları rahatlıkla düzeltir, başkalarından gelen öğütleri de kolaylıkla kabul ederler. Bir konuşma sırasında amaçları doğruyu ortaya çıkarmaktır; mutlaka kendi fikirleri kabul edilsin diye hırs yapmazlar ve ısrar etmezler. Bu nedenle Allah, onları "ki onlar, sözü işitirler ve en güzeline uyarlar." ayetiyle tarif etmektedir. (Zümer Suresi, 18)

İnkarcılar akıl sahibi olmadıkları için, etraflarındaki büyük gerçekleri göremezler. Tüm varlık alemi Allah'ın delilleriyle doludur; ancak bir inkarcı bunların hiçbirini göremez. Çünkü aklı açık değildir. Kendi bencil hırs ve tutkularıyla körelmiş bir aklı vardır. Kafasını kuma gömen devekuşu gibi, zihnini yalnızca basit çıkarlarına, bencilliklerine, komplekslerine ayırır ve Allah'ın yüceliğini kavrayamaz. Bu nedenle Allah, "akıl sahipleri"ni Kendisi'ne iman etmeye çağırmaktadır:

"Eğer aklınızı kullanabiliyorsanız, O, doğunun da, batının da ve bunlar arasında olan herşeyin de Rabbidir" dedi (Musa). (Şuara Suresi, 28)

İnkarcılara karşı Kuran'da kullanılan üslup dikkat çekicidir. Allah, ya da O'nun elçileri olan Resuller, inkarcılara seslenirken, onları öncelikle akla davet etmektedirler. Bu, pek çok ayette açıkça görülmektedir:

Biz senden önce, şehirler halkına kendilerine vahyettiğimiz kimseler dışında (başkalarını elçi olarak) göndermedik. Hiç yeryüzünde dolaşmıyorlar mı, ki kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görmüş olsunlar? Korkup-sakınanlar için ahiret yurdu elbette daha hayırlıdır. Siz yine de akıl erdirmeyecek misiniz? (Yusuf Suresi, 109)

Ey Kitap ehli, İbrahim konusunda ne diye çekişip tartışıyorsunuz? Tevrat da, İncil de ancak ondan sonra indirilmiştir. Yine de akıl erdirmeyecek misiniz? (Al-i İmran Suresi, 65)

Andolsun, size (bütün durumlarınızı kapsayan) zikrinizin içinde bulunduğu bir Kitap indirdik. Yine de akıllanmayacak mısınız? (Enbiya Suresi, 10)

De ki: "Gelin size Rabbinizin neleri haram kıldığını okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, anne-babaya iyilik edin, yoksulluk-endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin.-Sizin de, onların da rızıklarını biz vermekteyiz-Çirkin-kötülüklerin açığına ve gizli olanına yaklaşmayın. Hakka dayalı olma dışında, Allah'ın (öldürülmesini) haram kıldığı kimseyi öldürmeyin. İşte bunlarla size tavsiye (emr) etti; umulur ki akıl erdirirsiniz." (En'am Suresi, 151)

Onların ardından yerlerine kitaba mirasçı olan bir takım "kötü kimseler" geçti. (Bunlar) Şu değersiz olan (dünya)ın geçici-yararını alıyor ve "yakında bağışlanacağız" diyorlar. Bunun benzeri bir yarar gelince onu da alıyorlar. Kendilerinden Allah'a karşı hakkı söylemekten başka bir şeyi söylemeyeceklerine ilişkin Kitap sözü alınmamış mıydı? Oysa içinde olanı okudular. (Allah'tan) Korkanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır. Hâlâ akıl erdirmeyecek misiniz? (Araf Suresi, 169)

De ki: "Eğer Allah dileseydi, onu size okumazdım ve onu size bildirmezdi. Ben ondan önce sizin içinizde bir ömür sürdüm. Siz yine de akıl erdirmeyecek misiniz?" (Yunus Suresi, 16)

Dünya hayatı yalnızca bir oyun ve bir oyalanmadan başkası değildir. Korkup-sakınmakta olanlar için ahiret yurdu gerçekten daha hayırlıdır. Yine de akıl erdirmeyecek misiniz? (En'am Suresi, 32)

Allah'ın tüm evrendeki ayetlerini (varlığının ve gücünü delillerini) görebilecek olanlar da yine ancak akıl sahibi insanlardır:

Yeryüzünde birbirine yakın komşu kıtalar vardır; üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar da vardır ki, bunlar aynı su ile sulanır; ama ürünlerinde (ki verimde ve lezzette) bazısını bazısına üstün kılıyoruz. Şüphesiz, bunlarda aklını kullanan bir topluluk için gerçekten ayetler vardır. (Ra'd Suresi, 4)

De ki: "O, size üstünüzden ya da ayaklarınızın altından azap göndermeye veya sizi parça parça birbirinize kırdırıp kiminizin şiddetini kiminize tattırmaya güç yetirendir." Bak, iyice kavrayıp-anlamaları için ayetleri nasıl çeşitli biçimlerde açıklıyoruz? (En'am Suresi, 65)

O, sizi tek bir nefisten yaratandır. (Sizin için) Bir karar (kalış) ve emanet (olarak konuluş) yeri vardır. Kavrayabilen bir topluluk için ayetleri birer birer açıkladık. (En'am Suresi, 98)

...İşte Allah, size ayetleri böyle açıklar, umulur ki aklınızı kullanırsınız. (Nur Suresi, 61)

Hurmalıkların ve üzümlüklerin meyvelerinden kurdukları çardaklarda hem sarhoşluk verici içki, hem güzel bir rızık edinmektesiniz. Şüphesiz aklını kullanabilen bir topluluk için, gerçekten bunda bir ayet vardır. (Nahl Suresi, 67)

Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin emrinize verdi; yıldızlar da O'nun emriyle emre hazır kılınmıştır. Şüphesiz bunda, aklını kullanabilen bir topluluk için ayetler vardır. (Nahl Suresi, 12)

Size kendi nefislerinizden bir örnek verdi: "Size rızık olarak verdiğimiz şeylerde, sağ ellerinizin malik olduklarınızdan, sizinle eşit olup kendi kendinizden korktuğunuz gibi kendilerinden de korktuğunuz (veya çekinip saygı duyduğunuz) ortaklar var mıdır? "İşte biz, aklını kullanabilen bir kavim için ayetleri böyle birer birer açıklarız. (Rum Suresi, 28)

(Musa) "Eğer aklınızı kullanabiliyorsanız, O, doğunun da, batının da ve bunlar arasında olan herşeyin de Rabbidir" dedi. (Şuara Suresi, 28)

Size bir korku ve umut (unsuru) olarak şimşeği göstermesi ile gökten su indirmek suretiyle ölümünden sonra yeri onunla diriltmesi de, O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, aklını kullanabilecek bir kavim için gerçekten ayetler vardır. (Rum Suresi, 24)

Aklın da mertebeleri vardır. Bir insan kalbini ne kadar hırstan, bencillikten temizlerse o denli Allah'a yaklaşır ve akıl sahibi olur. İnsanın dünya hayatına bağlılığı, heva hevesini ön plana alması aklın mertebelerini belirleyen en önemli etkenlerdir.

İnsan ya Allah'a ya da hevasına itaat edecektir. Allah'a itaat ettikçe hevanın egemenliğinden kurtulur ve aklı açılır. Buna karşın, hevanın ilah edinilmesi, aklı öldürür. Hevanın ilahlaştırılması, insanın bütün düşünce ve davranış sistemini nefsinin sınırsız istek ve tutkuları doğrultusunda yeniden programlamasıyla kendini gösterir.

Hevanın insanın benliğini kapladığı bu durumda kalp de mühürlenir. Yani doğru olana karşı kapıları tamamen kapatılır, kilitlenir ve kalp artık, düşünme ve kavrama yeteneğini kaybeder, körelir, duyarsızlaşır. Bu durumda insan manevi fonksiyonlarını yerine getiremez, yani akledemez hale gelir.

Ancak bu süreç içinde insan aklıyla birlikte akılcı ve şuurlu değerlendirme yeteneğini de kaybettiği için aklının eksildiğini ve yok olduğunu fark edemez. Bu yüzden her ne kadar akıllanan bir insan bunun farkına varsa da, bu olayın tersi geçerli değildir. Bu, komada olan bir insanın komada olduğunu ya da bayılan bir insanın bayıldığını bilmemesi gibidir. Ancak iyileşir veya ayılırsa bunu fark edebilir.

Kuran'da akledemeyen insanların bu durumu şöyle tarif edilir:

İnkar edenlerin örneği bağırıp çağırmadan başka bir şey işitmeyip (duyduğu veya bağırdığı şeyin anlamını bilmeyen ve sürekli) haykıran (bir hayvan)ın örneği gibidir. Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bundan dolayı akıl erdiremezler. (Bakara, 171)

Akıl Sahipleri ve Aklı Örten Etkenler

Kuran’da Temel Kavramlar: Akıl, Akıl Sahipleri ve Aklı Örten Etkenler

Aklı insana Allah verir; dilediği anda da geri alır. (Zekayı da insana Allah vermektedir, ama zeka an an değişmez). İnsanın aklının gelişmesi ise, kalbinin gelişmesine, yani kalbinin "Allah'ın zikri" ile dolmasına bağlıdır. Peki "akıl sahibi" ne demektir?

Kuran'ın genel mantığına baktığımızda, bu sorunun cevabını kolaylıkla bulabiliriz: İnsanın kalbini ve aklını kapalı tutan şeyler, insanın hırs ve bencil tutkularıdır. Örneğin, kıskançlık halinde bulunan bir insan, aklının önemli bölümünü yitirir. Çünkü kıskançlık duygusu, onu sürekli meşgul etmekte, aklını oyalamaktadır. Bütün gün kıskandığı kişiyi düşünür, ona sinirlenir, kin besler. Böyle bir duruma düşmüş olan insan, zihnini kıskançlık duygusuna kaptırmıştır ve özgür bir biçimde akletme yeteneğini kaybetmiştir. Etrafındaki gerçekleri soğukkanlı ve mantıklı bir biçimde değerlendiremez.

Diğer hırslar da aynı şekilde insanın aklını kapatır. Paraya veya benzeri maddi değerlere karşı duyulan tutkulu istek, insanın zihnini istila eder. Bu durumdaki bir insan, sürekli olarak yalnızca nasıl daha çok mal ve para sahibi olacağını düşünür.

İnkarcıların bir diğer özelliği, sürekli bir gelecek korkusu içinde bulunmalarıdır. Daima fakir kalmak, sahip olduklarını kaybetmek, hastalanmak korkusu içindedirler. Saatler boyunca ilerde nasıl bir hayat süreceklerini düşünürler. Bu da aklın büyük ölçüde kapanmasıyla sonuçlanır. Çünkü duydukları korku ve endişe, onları rahatsız etmekte ve özgür bir biçimde düşünmelerini engellemektedir. Ölüm korkusu da aynıdır. İnkarcıların hemen hepsi, ölüm akıllarına her geldiğinde büyük bir korku, acı ve üzüntü duyarlar. Ölüm bir anlık bir olaydır; ancak inkarcılar bunun acısını 40-50yıl önceden yaşamaya başlarlar. (Ayrıca ölümün müminler için acı verici bir tarafı yoktur.)

İşte bu ve benzeri korkular, hırslar ve tutkular, insanın aklını kapatır. İnsan, bu duyguların esiri olur ve asıl aklını yöneltmesi gereken konuları görmezlikten gelir. Örneğin, bir insanın en çok düşünmesi gereken şey, Allah'ın büyüklüğü, yaratışının mükemmelliğidir. Allah'ın nimetlerini anmak, O'nu övmek (tesbih etmek) ve O'na ibadet etmekle yükümlüdür. Ancak kapalı bir akılla bunları gerçekleştiremez. Ancak akıl sahipleri, Allah'ı tanıyan ve O'na itaat eden, yani hırslardan, korkulardan, bencil tutkulardan arınmış kimselerdir.

Akıl sahipleri, aynı zamanda öğüt alabilen ve başkalarından gelen doğruları kolaylıkla kabul edebilen kimselerdir. Çünkü kalplerinde kibir, kendini beğenmişlik yoktur. Kendilerinde gördükleri hataları rahatlıkla düzeltir, başkalarından gelen öğütleri de kolaylıkla kabul ederler. Bir konuşma sırasında amaçları doğruyu ortaya çıkarmaktır; mutlaka kendi fikirleri kabul edilsin diye hırs yapmazlar ve ısrar etmezler. Bu nedenle Allah, onları "ki onlar, sözü işitirler ve en güzeline uyarlar." ayetiyle tarif etmektedir. (Zümer Suresi, 18)

İnkarcılar akıl sahibi olmadıkları için, etraflarındaki büyük gerçekleri göremezler. Tüm varlık alemi Allah'ın delilleriyle doludur; ancak bir inkarcı bunların hiçbirini göremez. Çünkü aklı açık değildir. Kendi bencil hırs ve tutkularıyla körelmiş bir aklı vardır. Kafasını kuma gömen devekuşu gibi, zihnini yalnızca basit çıkarlarına, bencilliklerine, komplekslerine ayırır ve Allah'ın yüceliğini kavrayamaz. Bu nedenle Allah, "akıl sahipleri"ni Kendisi'ne iman etmeye çağırmaktadır:

"Eğer aklınızı kullanabiliyorsanız, O, doğunun da, batının da ve bunlar arasında olan herşeyin de Rabbidir" dedi (Musa). (Şuara Suresi, 28)

İnkarcılara karşı Kuran'da kullanılan üslup dikkat çekicidir. Allah, ya da O'nun elçileri olan Resuller, inkarcılara seslenirken, onları öncelikle akla davet etmektedirler. Bu, pek çok ayette açıkça görülmektedir:

Biz senden önce, şehirler halkına kendilerine vahyettiğimiz kimseler dışında (başkalarını elçi olarak) göndermedik. Hiç yeryüzünde dolaşmıyorlar mı, ki kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğradıklarını görmüş olsunlar? Korkup-sakınanlar için ahiret yurdu elbette daha hayırlıdır. Siz yine de akıl erdirmeyecek misiniz? (Yusuf Suresi, 109) Ey Kitap ehli, İbrahim konusunda ne diye çekişip tartışıyorsunuz? Tevrat da, İncil de ancak ondan sonra indirilmiştir. Yine de akıl erdirmeyecek misiniz? (Al-i İmran Suresi, 65)

Andolsun, size (bütün durumlarınızı kapsayan) zikrinizin içinde bulunduğu bir Kitap indirdik. Yine de akıllanmayacak mısınız? (Enbiya Suresi, 10)

De ki: "Gelin size Rabbinizin neleri haram kıldığını okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, anne-babaya iyilik edin, yoksulluk-endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin.-Sizin de, onların da rızıklarını biz vermekteyiz-Çirkin-kötülüklerin açığına ve gizli olanına yaklaşmayın. Hakka dayalı olma dışında, Allah'ın (öldürülmesini) haram kıldığı kimseyi öldürmeyin. İşte bunlarla size tavsiye (emr) etti; umulur ki akıl erdirirsiniz." (En'am Suresi, 151) Onların ardından yerlerine kitaba mirasçı olan bir takım "kötü kimseler" geçti. (Bunlar) Şu değersiz olan (dünya)ın geçici-yararını alıyor ve "yakında bağışlanacağız" diyorlar. Bunun benzeri bir yarar gelince onu da alıyorlar. Kendilerinden Allah'a karşı hakkı söylemekten başka bir şeyi söylemeyeceklerine ilişkin Kitap sözü alınmamış mıydı? Oysa içinde olanı okudular. (Allah'tan) Korkanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır. Hâlâ akıl erdirmeyecek misiniz? (Araf Suresi, 169)

De ki: "Eğer Allah dileseydi, onu size okumazdım ve onu size bildirmezdi. Ben ondan önce sizin içinizde bir ömür sürdüm. Siz yine de akıl erdirmeyecek misiniz?" (Yunus Suresi, 16)

Dünya hayatı yalnızca bir oyun ve bir oyalanmadan başkası değildir. Korkup-sakınmakta olanlar için ahiret yurdu gerçekten daha hayırlıdır. Yine de akıl erdirmeyecek misiniz? (En'am Suresi, 32)

Allah'ın tüm evrendeki ayetlerini (varlığının ve gücünü delillerini) görebilecek olanlar da yine ancak akıl sahibi insanlardır:

Yeryüzünde birbirine yakın komşu kıtalar vardır; üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar da vardır ki, bunlar aynı su ile sulanır; ama ürünlerinde (ki verimde ve lezzette) bazısını bazısına üstün kılıyoruz. Şüphesiz, bunlarda aklını kullanan bir topluluk için gerçekten ayetler vardır. (Ra'd Suresi, 4)

De ki: "O, size üstünüzden ya da ayaklarınızın altından azap göndermeye veya sizi parça parça birbirinize kırdırıp kiminizin şiddetini kiminize tattırmaya güç yetirendir." Bak, iyice kavrayıp-anlamaları için ayetleri nasıl çeşitli biçimlerde açıklıyoruz? (En'am Suresi, 65)

O, sizi tek bir nefisten yaratandır. (Sizin için) Bir karar (kalış) ve emanet (olarak konuluş) yeri vardır.

Kavrayabilen bir topluluk için ayetleri birer birer açıkladık. (En'am Suresi, 98)

...İşte Allah, size ayetleri böyle açıklar, umulur ki aklınızı kullanırsınız. (Nur Suresi, 61)

Hurmalıkların ve üzümlüklerin meyvelerinden kurdukları çardaklarda hem sarhoşluk verici içki, hem güzel bir rızık edinmektesiniz. Şüphesiz aklını kullanabilen bir topluluk için, gerçekten bunda bir ayet vardır. (Nahl Suresi, 67) Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin emrinize verdi; yıldızlar da O'nun emriyle emre hazır kılınmıştır. Şüphesiz bunda, aklını kullanabilen bir topluluk için ayetler vardır. (Nahl Suresi, 12)

Size kendi nefislerinizden bir örnek verdi: "Size rızık olarak verdiğimiz şeylerde, sağ ellerinizin malik olduklarınızdan, sizinle eşit olup kendi kendinizden korktuğunuz gibi kendilerinden de korktuğunuz (veya çekinip saygı duyduğunuz) ortaklar var mıdır? "İşte biz, aklını kullanabilen bir kavim için ayetleri böyle birer birer açıklarız. (Rum Suresi, 28)

(Musa) "Eğer aklınızı kullanabiliyorsanız, O, doğunun da, batının da ve bunlar arasında olan herşeyin de Rabbidir" dedi. (Şuara Suresi, 28)

Size bir korku ve umut (unsuru) olarak şimşeği göstermesi ile gökten su indirmek suretiyle ölümünden sonra yeri onunla diriltmesi de, O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, aklını kullanabilecek bir kavim için gerçekten ayetler vardır. (Rum Suresi, 24)

Aklın da mertebeleri vardır. Bir insan kalbini ne kadar hırstan, bencillikten temizlerse o denli Allah'a yaklaşır ve akıl sahibi olur. İnsanın dünya hayatına bağlılığı, heva hevesini ön plana alması aklın mertebelerini belirleyen en önemli etkenlerdir.

İnsan ya Allah'a ya da hevasına itaat edecektir. Allah'a itaat ettikçe hevanın egemenliğinden kurtulur ve aklı açılır. Buna karşın, hevanın ilah edinilmesi, aklı öldürür. Hevanın ilahlaştırılması, insanın bütün düşünce ve davranış sistemini nefsinin sınırsız istek ve tutkuları doğrultusunda yeniden programlamasıyla kendini gösterir.

Hevanın insanın benliğini kapladığı bu durumda kalp de mühürlenir. Yani doğru olana karşı kapıları tamamen kapatılır, kilitlenir ve kalp artık, düşünme ve kavrama yeteneğini kaybeder, körelir, duyarsızlaşır. Bu durumda insan manevi fonksiyonlarını yerine getiremez, yani akledemez hale gelir.

Ancak bu süreç içinde insan aklıyla birlikte akılcı ve şuurlu değerlendirme yeteneğini de kaybettiği için aklının eksildiğini ve yok olduğunu fark edemez. Bu yüzden her ne kadar akıllanan bir insan bunun farkına varsa da, bu olayın tersi geçerli değildir. Bu, komada olan bir insanın komada olduğunu ya da bayılan bir insanın bayıldığını bilmemesi gibidir. Ancak iyileşir veya ayılırsa bunu fark edebilir. Kuran'da akledemeyen insanların bu durumu şöyle tarif edilir:

İnkar edenlerin örneği bağırıp çağırmadan başka bir şey işitmeyip (duyduğu veya bağırdığı şeyin anlamını bilmeyen ve sürekli) haykıran (bir hayvan)ın örneği gibidir. Onlar, sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bundan dolayı akıl erdiremezler. (Bakara, 171)

Akıl ve Duygusallık

Aklı örten etkenlerin en önemlilerinden biri, duygusallık, ya da diğer adıyla romantizmdir. Bu, son derece tehlikeli ve zararlı bir ruh halidir ve pek çok insanı akletmekten alıkoyar.

Duygusallık, insan duygularının aklın denetimini aşması ve aklı geride bırakarak insanın kontrolünü ele almasıdır. Duygusal bir insan, hiçbir akılcı tutarlılığı olmayan şeyleri sırf duygularının esiri olduğu için yapabilir. Oysa mümin, duygularını akla göre yönlendirir ve düzenler.

Örneğin, sevgi kavramının, bir duygusal bir de akılcı şekli olabilir. Duygusal sevgi besleyen insan, sevilmeye asla layık olmayan insanlara ya da nesnelere sevgi duyar. Halk arasındaki "arabesk" kültüründe yer alan sevgi kavramı bunun en açık örneğidir; bu kültürde kendisine acı çektiren, kendisine değer vermeyen insanların sevilmesi mantığı yer almaktadır.

Buna karşın müminin sevgisi tamamen aklına göredir. Sevdiği insanı, ondaki güzel özellikleri -ki bu özellikler Kuran'da bildirilen "iman alametleri" ya da "mümin özellikleri"dir- araştırıp görerek sever. Sevilmeye layık olmayan bir kişiye ise asla sevgi beslemez.

Kuran'da duygusal sevginin tehlikesine sık sık dikkat çekilmektedir. Mümtehine Suresi'nde şöyle denir: Ey iman edenler, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları veliler edinmeyin. Siz onlara karşı sevgi yöneltiyorsunuz; oysa onlar haktan size geleni inkar etmişler, Rabbiniz olan Allah'a inanmanızdan dolayı elçiyi de, sizi de (yurtlarınızdan) sürüp-çıkarmışlardır. Eğer siz, Benim yolumda cihad etmek ve Benim rızamı aramak amacıyla çıkmışsanız (nasıl) onlara karşı hâlâ sevgi gizliyorsunuz? Ben, sizin gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı bilirim. Kim sizden bunu yaparsa, artık o, elbette yolun ortasından şaşırıp-sapmış olur. Eğer sizi ele geçirecek olurlarsa, size düşman kesilirler, ellerini ve dillerini kötülükle size uzatırlar. Onlar sizin inkar etmenizi içten arzu etmişlerdir....

İbrahim ve onunla birlikte olanlarda size güzel bir örnek vardır. Hani kendi kavimlerine demişlerdi ki: "Biz, sizlerden ve Allah'ın dışında taptıklarınızdan gerçekten uzağız. Sizi (artık) tanımayıp-inkar ettik. Sizinle aramızda, siz Allah'a bir olarak iman edinceye kadar ebedi bir düşmanlık ve bir kin baş göstermiştir..." (Mümtehine Suresi, 1-4) Ayette geçen, "Siz onlara karşı sevgi yöneltiyorsunuz; oysa onlar haktan size geleni inkar etmişler, Rabbiniz olan Allah'a inanmanızdan dolayı elçiyi de, sizi de (yurtlarınızdan) sürüp-çıkarmışlardır" ifadesiyle düşman konumundaki birisine sevgi göstermenin akıl dışı olduğu bildirilmektedir. Bu durumda böyle kişilere sevgi göstermenin tek bir açıklaması vardır: Duygusallık. Bu tehlikeye başka ayetlerde de dikkat çekilir. Örneğin, Hz. Nuh, tufandan kurtulmak için Allah'a sığınmayan oğlunun bağışlanmasını Allah'tan dilemiş, oysa Allah, Hz. Nuh'a oğlunun inkarcılardan olduğunu ve ona sevgi duymaması gerektiğini vahyetmiştir:

(Gemi) Onlarla dağlar gibi dalga(lar) içinde yüzüyorken Nuh, bir kenara çekilmiş olan oğluna seslendi: "Ey oğlum, bizimle birlikte bin ve kafirlerle birlikte olma." (Oğlu) Dedi ki: "Ben bir dağa sığınacağım, o beni sudan korur." Dedi ki: "Bugün Allah'ın emrinden, esirgeyen olan (Allah)dan başka bir koruyucu yoktur." Ve ikisinin arasına dalga girdi, böylece o da boğulanlardan oldu.

... Nuh, Rabbine seslendi. Dedi ki: "Rabbim, şüphesiz benim oğlum ailemdendir ve senin va'din de doğrusu haktır. Sen hakimlerin hakimisin." Dedi ki: "Ey Nuh, kesinlikle o senin ailenden değildir. Çünkü o, salih olmayan bir iş (yapmıştır). Öyleyse hakkında bilgin olmayan şeyi benden isteme. Gerçekten ben, cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum." Dedi ki: "Rabbim, bilgim olmayan şeyi Senden istemekten Sana sığınırım. Ve eğer beni bağışlamaz ve beni esirgemezsen, hüsrana uğrayanlardan olurum." (Hud Suresi, 42-47)

Ayetin hükmü açıktır: Bir mümin için, isterse ailesinin bir üyesi olsun, inkarcılar için sevgi beslemek söz konusu olamaz. Akıl, ancak sevilmeye layık insanları sevmeyi gerektirmektedir ve bir mümin için Allah'ı ya da hükümlerini tanımayan bir kişinin sevilmesi mümkün değildir. Böyle bir sevgi, ancak cahiliye kültüründen kaynaklanan duygusal bir sevgi olabilir.

Hz. Nuh ve Hz. Lut'un eşleri de inkar etmişler ve Allah'ın azabıyla cezalandırılmışlardır. Hz. Lut'un içinde bulunduğu sapkın kavim helak edilmiştir. Helaktan önce Hz. Lut'a gelen melekler, ona gece şehri terketmesi, ancak karısını da geride bırakması gerektiğini bildirmişler, Hz. Lut da herhangi bir tereddüt göstermeden buna uymuştur: (Elçiler) Dediler ki: "Ey Lut, biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana kesin olarak ulaşamazlar. Gecenin bir parçasında ailenle birlikte yürü (yola çık). Sakın, hiçbiriniz dönüp arkasına bakmasın; fakat senin karın başka. Çünkü onlara isabet edecek olan, ona da isabet edecektir. Onlara va'dolunan (azap) sabah vaktidir. Sabah da yakın değil mi?" (Hud Suresi, 81)

Hz. Lut, Allah'ın verdiği hükme tam itaat etmiştir. Örnek mümin tavrı budur. Allah'a başkaldıran kimselere karşı duygusal bir sevgi beslemek, asla müminlere yakışmaz:

Allah'a ve ahiret gününe iman eden hiçbir kavim (topluluk) bulamazsın ki, Allah'a ve elçisine başkaldıran kimselerle bir sevgi (ve dostluk) bağı kurmuş olsunlar; bunlar, ister babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşiretleri (soyları) olsun. Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) kalplerine imanı yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır; orda süresiz olarak kalacaklardır. Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah'ın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz Allah'ın fırkası olanlar, felah (umutlarını gerçekleştirip kurtuluş) bulanların ta kendileridir. (Mücadele Suresi, 22) Müminlerin duygusallıktan uzak davranmalarının sırrı, sahip oldukları sevgi anlayışıdır. Bir ayette, müminlerin sevgi anlayışıyla inkarcıların sevgi anlayışı arasındaki fark şöyle anlatılır:

İnsanlar içinde, Allah'tan başkasını "eş ve ortak" tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah'a olan sevgileri daha güçlüdür. O zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah'ın olduğunu ve Allah'ın vereceği azabın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi. (Bakara Suresi, 165)

Ayetin ifade ettiği gibi, müminler gerçekte Allah'ı severler. İnsanlara olan sevgileri bunun bir yansımasıdır. Müminler ancak iman edenleri severler çünkü onlar Allah'ın emrettiği ahlakı yaşayan kimselerdir. İnkar edenler ise, hevalarına uymuş, Allah'tan uzaklaşmışlardır. Ahlakları ise şeytanın ahlakına uygundur. Varlıklara müstakil sevgi beslemeyen, ancak Allah'ın tecellilerini (yansımalarını) seven müminin, bunlara sevgi duyması elbette mümkün değildir. İnkarcılar ise her varlığı, her nesneyi Allah'tan bağımsız müstakil bir varlık zanneder ve her birine müstakil sevgi beslerler. Bu sevgi, ayetin ifadesiyle "Allah'a ortak koşmak", yani putperestliktir.

Kuran'da duygusallık karşıtı örnek davranışlar yalnızca sevgi ile sınırlı değildir. Hz. Musa'nın annesinin gelen vahiy üzerine bebeği tereddütsüz suya bırakması (Kasas Suresi, 7), müminlerin öfkelerini yenmeleri (Al-i İmran Suresi, 134), sevdikleri şeyi infak etmeleri; başlarına gelen hiçbir şeye üzülmemeleri (Hadid Suresi, 23) gibi pek çok örnek vardır. Bunlar, müminlerin kendi duygusal saplantılarına göre değil, Allah'ın emir ve rızasına göre davranmaları gerektiğine dair örneklerdir.

Ancak bu noktada bir yanlış anlamaya kapılmamak gerekir: Duygusal olmamak, duygusuz olmak demek değildir. Aksine müminler içli insanlardır. Hz. İbrahim'in "çok duygulu, yumuşak huylu" (Tevbe Suresi, 114) olduğu haber verilir. Yanlış olan, cahiliye kültüründen doğan, olumsuz duygusallıktır. Bu, duyguların aklın önüne geçmesi ve insanı dinin gerektirdiği yapıdan dışarı çıkarmasıyla gerçekleşir. Buradaki duygu, ruhtan değil, nefisten gelen bir duygudur. Toplumda bunun farklı örnekleri görülebilir. Genç kız duygusallığı bunlardan biridir. Bu kültürde çarpık bir sevgi anlayışı vardır. Sevdiği insanın ruhunu, karakterini değil, imajını sever. Örneğin, "romantik serseri", ya da "beyaz atlı prens" gibi kalıplar vardır. Burada sevilen, o insanın yapısı, karakteri değil, imajıdır. Bu da toplumun verdiği telkinden kaynaklanır. O "romantik serseri", ya da "beyaz atlı prens" tipli adamla biraz görüşse, aslında hiç de sevilecek, hayran olacak bir yönü olmadığını anlayabilir.

Bunun yanında başka duygusallık örnekleri de gözlemlenebilir. Melankolik, arabesk kültür gibi. Bu kültürde acıdan garip bir zevk alınır. Dert, ızdırap, üzüntü çekmek zevkli bir şeymiş gibi algılanır. Çoğu kişi sigaraya bu kültürün etkisiyle başlar. Bu son derece saçma alışkanlık, tamamen telkinden kaynaklanır. Bu konuda yapılan filmlere, kliplere özenirler. Aslında hiçbir mantığı yoktur ve biraz düşünen bir insan bunu kolaylıkla anlayabilir.


Aklın Kaynakları


Kuran'da, Allah'ın aklı kimlere verdiği haber verilmektedir. Buna göre, aklın en büyük kaynağı, Allah korkusudur. Bir ayette şöyle denir:

Ey iman edenler, Allah'tan korkup-sakınırsanız, size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük fazl sahibidir. (Enfal Suresi, 29) Allah'tan korkmak Allah'ın sıfatlarını ve ahiret gününü kavrayabilmekle başlar ve Allah korkusuyla iyiyle kötüyü ayırt edecek bir anlayış gelir. İyiyle kötüyü ayırt edecek bu anlayış, feraset olarak adlandırılır. Bu anlayış Allah korkusunun kalpleri Allah'ın zikrine karşı yumuşatmasının bir sonucudur:

Allah, müteşabih (benzeşmeli), ikişerli bir kitap olarak sözün en güzelini indirdi. Rablerine karşı içleri titreyerek-korkanların O'ndan derileri ürperir. Sonra onların derileri ve kalpleri Allah'ın zikrine (karşı) yumuşar-yatışır. İşte bu, Allah'ın yol göstermesidir, onunla dilediğini hidayete erdirir. Allah, kimi saptırırsa, artık onun için de bir yol gösterici yoktur. (Zümer Suresi, 23)

İnsanın içindeki Allah korkusunun artması için çabalaması gerekir. Bunun için dua etmeli, Allah'ın gücü, büyüklüğü, azabı hakkında düşünmeli, O'nu kavramaya çalışmalıdır: Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah'tan korkup-sakının, dinleyin ve itaat edin. Kendi nefsinize hayır (en büyük yarar) olmak üzere infakta bulunun. Kim nefsinin bencil-tutkularından (ya da cimri tutumundan) korunursa; işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır. (Teğabün Suresi, 16)

İyiyle kötüyü ayırt edecek bir anlayışa sahip olmak aklını kullanabilen bir insan olmanın göstergesidir. Aklını kullanabilen bir insanda ise derin bir kavrayış özelliği görürüz. Bu kavrayıp anlama yeteneğine "basiret" denir. Basiret kelimesi, Arapça'da görme fiilinden gelir, ancak anlamı normal görmeden farklıdır. Basiretsiz bir kişinin durumu ise, ayette geçen "kalpleri üzerine onu kavrayıp anlamalarını engelleyen kabuklar koyduk" ifadesiyle tam karşılığını bulur:

Ve onların kalpleri üzerine, onu kavrayıp anlamalarını engelleyen kabuklar, kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Sen Kuran'da sadece Rabbini "bir ve tek" (ilah olarak) andığın zaman, 'nefretle kaçar vaziyette' gerisin geriye giderler. (İsra Suresi, 46)

Ayette kullanılan "kavrayıp-anlama" ifadesi oldukça önemlidir. İnkarcıların gerçekleri kavrayamadıkları, daha pek çok ayette bildirilir. Bu, şunu göstermektedir: İnkarcılar, müminler tarafından kendilerine anlatılan gerçekleri algılayabilmekte (yani ses olarak duyabilmekte), ancak algıladıkları bu anlatımın anlamını ve içeriğini kavrayamamaktadırlar. Bu, bir tür sarhoşluk, bir tür bilinç kaymasıdır ve metafizik bir gerçektir. Allah, inkarcıların kalpleri üzerinde, kavramalarını engelleyen bir "perde" olduğunu da bildirir: Kendisine Rabbinin ayetleri öğütle hatırlatıldığı zaman, sırt çeviren ve ellerinin önden gönderdikleri (amelleri)ni unutandan daha zalim kimdir? Biz gerçekten, kalpleri üzerine onu kavrayıp anlamalarını engelleyen bir perde (gerdik), kulaklarına bir ağırlık koyduk. Sen onları hidayete çağırsan bile, onlar sonsuza kadar asla hidayet bulamazlar. (Kehf Suresi, 57)

İnkarcılar da kimi zaman, müminler tarafından kendilerine tebliğ edilen dini anlamadıklarını itiraf ederler. Kendilerini Allah'ın hükümlerine davet eden Hz. Şuayb'a karşı, "ey Şuayb, senin söylediklerinin çoğunu biz 'kavrayıp anlamıyoruz'. Doğrusu biz seni içimizde zayıf biri görüyoruz. Eğer yakın-çevren olmasaydı, gerçekten seni taşa tutar-öldürürdük. Sen bize karşı güçlü ve üstün değilsin" diyen inkarcı Medyen halkı bunlardan biridir. (Hud Suresi, 91) Eğer bir insanın kalbi üzerinde perde varsa ve Allah onun anlayışını elinden aldıysa, artık onu doğru yola çevirmek, Allah'ın dilemesi dışında, mümkün değildir. Kuran'da, bu konu şöyle haber verilir:

Onlardan seni dinleyecekler vardır. Ama hiç duymayan -sağırlara -üstelik hiç akılları ermiyorsa- sen mi duyuracaksın? Ve sana bakacak olanlar vardır. Ama kör olanları -üstelik basiretleri de yoksa- sen mi doğru yola ulaştıracaksın? (Yunus Suresi, 42-43)

Dolayısıyla imana yönelecek olanlar, ancak akla ve basirete sahip olanlardır. Nitekim müminler de "bir basiret üzere" tebliğ yapmakla sorumludurlar:

De ki: "Bu, benim yolumdur. Bir basiret üzere Allah'a davet ederim; ben ve bana uyanlar da. Ve Allah'ı tenzih ederim, ben müşriklerden değilim. (Yusuf Suresi, 108)

Bir başka ayette ise şöyle denir:

Gerçek şu ki size Rabbinizden basiretler gelmiştir. Kim basiretle-görürse kendi lehine, kim de kör olursa (görmek istemezse) kendi aleyhinedir. Ben sizin üzerinizde gözetleyici değilim. (En'am Suresi, 104)

İnkarcılar derin bir akla ve kavrayışa sahip olmadıklarından dolayı, Allah yolundan sapmalarını da kendileri için hayırlı bir iş olarak görürler. Davranışlarıyla cehennemi seçmektedirler, ama buna şuursuzca sevinirler. Ama ahirette bundan dolayı sonsuz bir pişmanlık yaşayacaklardır:

Allah'ın elçisine muhalif olarak (savaştan) geri kalanlar oturup-kalmalarına sevindiler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad etmeyi çirkin görerek: "Bu sıcakta (savaşa) çıkmayın" dediler. De ki: "Cehennem ateşinin sıcaklığı daha şiddetlidir." Bir kavrayıp-anlasalardı. (Tevbe Suresi, 81)

"Allah'a iman edin, O'nun elçisi ile cihada çıkın" diye bir sûre indirildiği zaman onlardan servet sahibi olanlar, senden izin isteyip: "Bizi bırakıver, oturanlarla birlikte olalım" dediler. (Savaştan) Geri kalanlarla birlikte olmayı seçtiler. Onların kalpleri mühürlenmiştir. Bundan dolayı kavrayıp-anlamazlar. (Tevbe Suresi, 86-87)

Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.