FANDOM


Ruhul beyan tefsiri TAFSEER ROOHUL BAYAN - 15 Volumes 61354 std
Bakınız

Şablon:RBTbakınız d


Ruh-ul Beyan RBT Ruhul Beyan Tefsiri Rûh-u'l Beyan Tefsiri RBT/linkler
RBT/Giriş Fatiha Suresi/RBT Bakara Suresi/RBT Bakara SUresi/RBT/2 Enam Suresi/RBT Enfal Suresi/RBT Nas Suresi/RBT
Rûh-u'l Beyan Tefsiri/Arapça Nas Suresi/RBT/Arapça Felak Suresi/RBT/Arapça
Online RBT Türkçesi google döküman linki: [1] Maalesef Arabisi yok. Bir ilahiyatçı veya duyarlı bir mümin arabi ibareleri aşağıda geçen Ruhul Beyan Tefsirinin linklerinde doğrudan edit ederek bu sitede ekleyebilir. Bir İHL öğretmeni öğrencilerine de görev verebilir. En azından Arabi harfleri latince okunuşuyla ekleyebilir veya ek-le-te-bi-lir.
RBT/linkler


AL-İ İMRÂN SÛRESİ 4 Edit

Yüce Meali: 4 Tefsiri: 4 İsm-i A'zâm Duası 4 İsa Aleyhisselâm 5 Necrân Heyeti 5 Kitabı Allah İndirdi 6 İnzal ile Tenzil 6 Kur'ân-I Kerim Tevrat Ve Incîli Tasdik Eder 6 İnanmayanlar İçin 7 Hiçbir Şey Allah'a Gizli Değildir 7 Sizleri Ana Rahminde Tasvir Eden Allah'tır 7 Ana Rahminde Yaratılış 8 Akıbet Ve Amel 8 Takdir Edilen Hayat 8 Herkes Yaratıldığı İşe Muvaffak Edilir 8 Mürşid-İ Kâmilin Tasarrufu Ve Erbaîn 9


ÜMMÜ'L-KİTAB 9 Edit

Meali: 9 Tefsiri: 9 Lafzın Manâlara Delâleti 10 "Üç âdet." Lafzı gibi. 10 Müteşâbih Âyetler 11 İslâm'a Aykırı Te'viller 11 Müteşâbih Âyetlerin Te'vilini Herkes Bilemez 11 Allah Dan Başkası Müteşâbih Âyetlerin Manâsını Bilir Mi? 11 Ancak Akl-İ Selîm Sahipleri Anlar 12 İlim Ehlinin Duaları 12 Kalbler 13 Kulların Esrarı 13 Kalb Çöldeki Tüy Gibidir 13 Cüneyd-İ Bağdadî Hazretlerinden Bir Nasihat 13 Hikmet Her Kalbte Yeşermez 13 Kaib Nazârgâhı İlâhidir 13

KAFİRLERE FAYDA VERMEYECEKTİR 14 Edit

Meali: 14 Tefsiri: 14 Mal Ve Evlât Aldatır 14 Kâfirler Cehennemin Yakıtlarıdır 14 Fir'avun ve Öncekiler 14 Yahudilerin Çalışması 15 Az Gözükmek 16 Allah Dilediğini Kuvvetlendirir 16 Kâfirler Ezelî Hükümle Mağlûbdurlar 17 Nefsin Elinde Kurtuluşun Yolu 17 Nur Ve Zulmetin Askerleri 17 Varidât-i Rabbâniyye 18 Hikâye (Dünya Karşılığında Alınan Cübbe Ve Külah) 18 Fakire Dünyada Vergi Âhirette De Malın Hesabı Sorulmaz 18 Kanaatkar 01 18

İNSANA SEVDİRİLEN ŞEHVETLER 18 Edit

Meali: 18 Tefsiri: 18 Melek, hayvan ve İnsan 19 Kadın Ve Çocuklar 19 Altın Ve Gümüş Sevgisi 19 Altın ve Gümüş 20 Binekler Ve Hayvanlar 20 Tarla Bağ Ve Bahçe 20 İhtiyacı Kadar Olmalıdır 20 Cennetten Bir Karış Yer 21 Cennet, Rıdvan, Râdiyye Ve Merdiyye Makamları 21

TAKVA EHLİNİN DUASI 21 Edit

Yüce Meali: 21 Tefsiri: 21 Sabrın Târifî Ve Çeşitleri 22 Sadakat Ve Doğruluk 22 İnfâk Etmek 22 İstiğfar 22 Seher Vaktinde Dua 23 Seher Vaktinde Rabbimizin Çağrısı 23 Lokman Aleyhisselâmin Oğluna Nasihati 23 "Ey Gafiller! Kalkın!" 23 Semâda Bulunan Bir Horozun Teşbihi 23 Allah Melekler Ve Âlimler Şahidtirler 24 Meali: 24 Sebeb-İ Nüzulü 24 Allâh-Ü Teâlâ'nın Tevhidine Şehâdet Etmesi 25 Hal Ve Zii-Hâl Hakkında İlmi Bir Tetkik 25

HAKİKİ DİN İSLÂM DİNİDİR 25 Edit

Yüce Meali: 25 Tefsiri: 26 Çağlar Boyu Devam Eden Din İslâmdır 26 İslâm'ın Tarifi 26 Bu Âyetlerin Fazilet Ve Havassı 26 Sabah ve Akşam Tavsiye Edilen Dua 27 Yahudi ve Hıristiyanlar 27 Allah Serîul-Hisâb'dır 28 Müslüman Olmazlarsa 28 Sebeb-İ Nüzul 29 Yahudilerin Peygamberleri Öldürmeleri 29 Yahudilerin Peygamberleri Ve Sâlih İnsanları Öldürmeleri 29 Hak Ve Adaletten Sapma 30 Marifet Ehlinin Öğüdü 30 Âhirzamanda Vaaz Fayda Vermez Olur 31 Hikâye (Allah'ın İsmine saygı) 31 En Büyük Günah 31

KANUNLAR HERKES İÇİNDİR 31 Edit

Yüce Meali: 31 Tefsiri: 31 Sebeb-i Nuzûl 32 Sebeb-İ Nüzul 32 Yahudileri Küfre İten 33 Yahudilerin Bozuk Düşünceleri 33 Yahudilerin Cehennem Hakkındaki Bozuk İnançları 33 Yahudilerin Azâbları 33 Zulmedilmeyecek 34 Kulun Zannı 34 Hüsnü Zan Ehli 34 Peygamberimiz Ve Ümmeti 34 İmân Ve İslâm Nimeti 35 Akıbetin Hayır Olması 35 Tevbenin Makamları 35 Namazını Kılmayan 35

ALLAH DİLEDİĞİNİ AZİZ VE DİLEDİĞİNİ ZELİL EDER 35 Edit

Meali: 35 Tefsiri: 36 Mülkün Hakikî Sahibi Allâhtır 36 Hendeğin Kazılmasındaki Müjdeler 36 Allah Geceyi Gündüze Gündüzü Geceye Katar 37 Allah Ölüden Diriyi Diriden Ölüyü Çıkarır 37 "Hisâb" Lafzı 38 Havas Ve Fazilet 38 Nasıl Olursanız Öyle İdare Edilirsiniz 38 İyi Ve Kötü İdareciler 39 Ebû Zer Olun Siz... 39 İdare Halkın Durumuna Göredir 39 İdarecilere Güzel Bir Öğüt 39 İnsanların Düçâr Olacakları Bazı Haller 40 MÜMİNLER KÂFİRLERİ DOST EDİNMESİNLER 40 Yüce Meali: 40 Tefsiri: 40 Düşmanını Seven 40 Düşman Üç Kısımdır 40 Gözetlenen Kişi 41 Dünya İçin Tasavvuf... 42 Allah İçin Sevmek ve ... 42 Arkadaşlık 42 Fâcirler Sohbet 42 Hikâye (Kötü arkadaş) 42 Halka Tahammül 43 Fâcir Akrabalarla İlişki 43 Şekaavetine Sebeb Olan 43 "Çeleb'in Manâsı 43 Amelden Uzaklaşmak... 43 Allah Çok Şefkatlidir 44 Günahkârları Müjdele Sıddîkları Korkut 44 Allah İçin Yedirene Allah Yedirir 45 Peygamberimizin (S.A.V.) Bir Duası 45 Önemli Olan Akıbettir 45 AL-İ İMRÂN SÛRESİ

Medine'de Nazil Olmuştur. 200 Âyettir. (3480 kelime ve 14520 harf mevcuttur.)


Yüce Meali: Edit

Bismillahirrahmânirrahîm (Rahman ve Rahim olan Allah'ın adı ile) Elif, Lam, Mîm1 Allah, başka ilâh (ma'bûd) yok ancak 0, Hayy O.Kayyum O.2 0, sana Kitâb'ı bi-hakkın indirmekte; önündekileri bir Musaddık (tasdik edici) olmak üzere ki, önceden nâsa hidâyet için Tevrat'ı ve İncil'i indirmişti; bir de ayırd eden Furkân indir¬di. 1/3

Allah'ın âyetlerini tanımayanlar, şüphesiz onlara şiddetli bir azap var. Öyle ya, Allah'ın izzeti var, intikamı var. 1/4

Allah, şüphesiz kî O'na ne yerde ve ne gökte hiçbir şey gizli kalmaz.5 Rahimlerde sizi dilediği keyfiyette tasvir eden 0; başka tanrı yok, ancak 0; Azız O; Hakîm


Tefsiri: Edit

Elif, Lâm, Mîm Elif, Allah'a işarettir. Lâm, Latife, Mîm, Mecîd'e işarettir. "Allah" kelimesi mübtedâ'dır. "Başka ilâh (ma'büd) yok ancak 0..." Mübtedâ'nın haberidir. İbâdet edilmeye müstahak olan ma'bûd Allâh-ü Teâlâ haz¬retleridir. Başkası değil... "O, Hayy O, Kayyum O." Lafzatullâh'ın ikinci haberidir. Allah, bâkî'dir, ona asla ölüm ve fânî olmak yoktur. Daima mahlûkâtın (yaratıkların) işlerini yönetir ve onları korumakla kaaimdir.


İsm-i A'zâm Duası Edit

Rivayet olundu: Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: "ism-i A'zam (kendisiyle dua edildiğinde duanın kabul olun¬duğu Allah'ın büyük) ismi şu üç sûresinin içindedir: Bakara sûresi: "Allah, başka ilâh (ma'bûd) yok ancak O, Hayy O, Kayyum Âl-i Imrân sûresi: "Elif, Lâm, Mîm. Allah, başka ilâh (ma'bûd) yok ancak O, Hayy O. Kayyum O." Tâhâ sûresi: "Ve bütün yüzler O Hayy u Kayyum'a baş eğmiş. (İsm-i A'zam bu âyetlerdir)

İsa Aleyhisselâm

Bu âyet-i kerime, İsa Aleyhisselâm'ın Rabb olduğunu sanan¬lara (ve iddia edenlere) bir reddiyedir.

Necrân Heyeti

Rivayet olundu: Necrân heyeti, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine geldiler. Altmışı binekli kişilerdi... On dördü eşraflarıydı. Üçü de en büyükleriydi (ekâbirleriydi). Onların işlerini yöneti¬yorlardı. Biri emirleriydi. Meşveret ve işlerinin kendisinde son buldu¬ğu kişiydi. İsmi Abdulmesîh idi. İkincisi vezirleriydi. İdareci ve müşirleriydi. Kendisine "seyyid" efendi diyorlardı. Adı Elebhem idi. Üçüncüsü: Âlimleriydi. Piskoposlarıydı. Tedrisât (eğitim ve medreselerinin) idârecisiydi. Adı, Ebû Harise bin Alkame idi. Ken¬disi Beni Bikr ibni Vail'den birisiydi. Bu zâtın ilmine ve dinlerin tedrisat için çalışmasını gördükle¬rinden dolayı, Rum melikleri kendisine saygı gösteriyor, ona efendi gözüyle bakıyor onu şerefli bir zât olarak görüyor, ona ikramda bulunuyorlardı. Ve onun için birçok kiliseler inşâ ettiler. Bunlar Necrân şehrinden çıktıklarında, Ebû Harise katırına bindi. Yanında kardeşi, Kürz ibni Alkame'de vardı. Beraberinde gelirlerken, Ebû Hârise'nin katın bir ara hayvanlık etmiş, yürür¬ken serkeşlik ederek ayağı kaymıştı. Bunun üzerine, Kürz: 0 eb'ade Kahren," Bununla Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerİ'ni kasd ediyordu. Bu¬nun üzerine Ebû Harise ona: Hayır! Senin annen kahrolsun!" dedi. Bunun üzerine Kürz: -"Neden kardeşim?" dedi. Ebû Harise: -"O (Muhammed Mustafa s.a.v.) bizim beklediğimiz (âhir zaman) peygamberidir. Kürz ona: -"Ona iman etmekten seni alıkoyan nedir? Sen bildiğin halde neden iman etmiyorsun?" dedi. Ebû Harise: -"(Gördüğün gibi) bu melikler, krallar bize bir çok mal verdi¬ler. Bize ikramda bulunuyorlar. Eğer biz iman edecek olursak, bu mallarının hepsini bizden geri alırlar," dedi. Bu düşünceler, Kürz'ün kalbinde büyük bir yer tuttu. Kendi kendine Müslüman olmaya karar aldı. içinde hep bunu düşünü¬yordu. Medine-i Münevvereye geldiler. Sonra ikindi namazından sonra Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri'nin mescidine girdiler. Üzerlerinde çok süslü, nakışlı ve göz kamaştıran pahalı elbi¬seler vardı. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinden ashabının çoğu: "Bunlar gibi bir heyet görmedik" diyorlardı. Hıristiyanların namaz vakitleri girdi. (2/2) Mescid-i nebevî'de namaz kılmak için ayağa kalktılar. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Onları bırakın!" Onlar, maşrık (doğuya) yönelerek namaz kıldılar. Sonra bu üç kişi. Efendimiz (s.a.v.) hazretleriyle konuştular. Bir defasında: -"İsa Aleyhisselâm, Allah'ın kendisidir. Çünkü İsa Aleyhisseîâm, ölüleri diriltir, hastaları iyileştirir, gaibten haber verir, toprak (çamur)dan kuş şekli yaptıktan sonra ona ruh üflü-yordu, o kuşta uçuyordu..." dediler. Bir defasında da: -"İsa Aleyhisseiâm, Allah'ın oğludur. Çünkü İsa Aleyhisse-lâm'in bilinen bir babası yoktu." Bir defasında da: -"İsa Aleyhisselâm, üçün üçüncüsüdür. Çünkü Allah, 'biz yaptık ve biz söyledik' diyor. Eğer Allah bir olmuş olsaydı, 'ben yaptım, ben söyledim' derdi!" dediler. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri onlara: -" Müslüman olun!" dedi. Onlar: -"Biz senden önce Müslüman olduk!" dediler. Efendimiz (s.a.v.): -"Yalan söylüyorsunuz! Çünkü sizin Allâh-ü Teâlâ hazretle¬rine çocuk isnâd etmeniz müslüman olmanıza mânidir!" dedi. Onlar: -"Eğer Allah'ın oğlu yoksa, İsa Aleyhisselâm'ın babası kim¬dir?" diye sordular. Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri: -"Çocuğun mutlaka babasına benzer olduğunu bilmiyor mu¬sunuz?" diye sordu. Onlar: -"Evet!" dediler. Efendimiz (s.a.v.) yine sordular: -"Siz Allâh-ü Teâlâ hazretlerin, hayy ve ölmez olduğunu bil¬miyor musunuz? İsa Aleyhisselâm'a ise fena ânz olur?" Onlar: -"Evet!" dediler. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri sordu: -"Siz bilmiyor musunuz ki, Allah her şey üzerine kayyûmdur. Onları muhafaza eder ve rızıklandınr?" Onlar: -"Evet!" dediler. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri: -"Peki İsa Aleyhisselâm bunlardan bir şeye mâlik ve sahip mi?" diye sordu. Onlar: -"Hayır!" dediler. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri yine sordular: -"Siz bilmiyor musunuz ki, yerde ve gökte olan hiçbir şey Al-lâh-ü Teâlâ hazretlerine gizli değildir?" Onlar: -"Evet!" dediler. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri: -"Peki îsa Aleyhisselâm kendisine öğretilmeden bu şeyler¬den hiçbirini bilir mi?" diye sordu. Onlar: -"Hayır!" dediler. Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri buyurdular: -"Siz bilmiyor musunuz ki: Rabbimiz, İsa Aleyhisselâm'ı an¬nesinin rahminde tasvir etti ve ona dilediği bir şekli verdi. Mu¬hakkak ki Rabbimiz, yemez, içmez ve hadesten (defi hacetten) münezzehtir." Onlar: -"Evet!" dediler. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri sordu: -"Siz bilmiyor musunuz ki? Muhakkak ki İsa Aleyhisselâm'a annesi, bir kadının hâmile olduğu gibi hâmile oldu! Bir kadının çocuğunu doğurduğu gibi doğurdu! Bir annenin küçük yavrusunu beslediği gibi annesi de ona süt verdi ve onu besledi. Sonra Isa Aleyhisselâm (büyüdü) yemek yer, içecekleri içer ve hades (defi hacetini) yapardı! Bunu da bilmiyor musunuz?" Onlar: -"Evet!" dediler. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri: -"O halde bu (böyle birisi) sizin iddia ettiğiniz gibi nasıl o-lur?" diye sordu. Sustular. Cevap veremediler. Ancak inada koştular, inatçılığa sığındı¬lar. Bunun üzerine Allâh-ü Teâlâ hazretleri "Âl-i Imrân süresi"nin başından seksen kadar âyet-i kerime indirdi. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri bu âyetleri delil gösterip, hakkı gerçekleştirmek için onların şüphelerine cevâp verdi.


Kitabı Allah İndirdi Edit

"O, sana Kitâb'ı indirmekte;" Kur'ân-ı Kerim'i indirdi, demektir. Kur'ân-ı Kerim'i, cins isim Jı) kelimesiyle ifâde etti. (Bununla) Kur'ân-i Kerim'in kemâliyle diğer bütün kitab efradının cinsinin kemâlâtı cihetinden hepsinden daha üstün olduğunu ilân etmek içindir. Böylece sanki sâdece Kur'ân-ı Kerim kendisine şü't "kitab" adı verilmeye hakikaten layık bir kitabtır denilmektedir...


İnzal ile Tenzil Edit

Sual: Eğer sen: "(Kur'ân-ı Kerim'in inmesini ifâde etmek için babında "O, sana Kitâb'ı indirdi;" buyruldu; Tevrat ve Incîl inmesini ifâde etmek için de jlöi babın¬da, ifâde ederek : "Tevrat'ı ve İncil'i indirmişti;" buyurmasının hikmeti nedir dersen; Cevâb: Derim ki: babının binası ve yani teksîr (çokluk) içindir. Kur'ân-ı Kerim parça parça indi. Diğer iki kitap ise, cümleten hep birden indirildiği için babında, kullanıldı." Âyet-i kerimenin sonunda: "Ve Furkân'ı indirdi," diyerek; babında, ifâde edilmesinin sebebi ise, , Kur'ân-ı Kerim'in Levh-i mahfûz'dan Ramazanı şerif ayında kadir gecesi dünya semâsına cümleten (hep birden) inmesini murat etmesindendir. Buradaki "tenzil" indirilmeden ise, Kur'ân-ı Kerim'in dünya semâsından yeryüzüne indirilmesi kast edilmektedir. Kur'ân-ı Kerim'in iki türlü indirilmesi vardır: inzal (Kur'ân-ı Kerim'in Levh-i mahfûz'dan Ramazanı şerif ayında kadir gecesi dünya semâsına cümieten (hepsi birden) indirilmesi), tenzil; (Kur'ân-ı Kerim'in dünya semâsından parça parça yirmi üç yıl kadar bir süreyle Efendimiz s.a.v.'e indirilme¬sidir.)


Kur'ân-I Kerim Tevrat Ve Incîli Tasdik Eder Edit

Bi-hakkm," Bu kitabın hükümlerinde adaleti gözeterek veya haberlerin¬de sıdkıyyeti (doğruluğu) gözeterek indirdi. Tevhid haberi ve onu takip edenler veya vaad (tevhid ehline müjdeler) ve vaîd (nankör¬leri cehennem ile korkutma) Kur'ân-ı Kerim'in haber verdiği şey¬lerin cümlesindendir. "Önündekileri bir Musaddik (tasdik e-dici) olmak üzere ki," Kur'ân-ı Kerim, kendisinden önce indirilen kitapları, tevhid, nübüvvet ve (o kitabların verdikleri) haberleri doğrulayıcı ve ken¬disinden Önceki bazı şeriatleri tasdik edici olarak gönderildi.

gönderildi. "Tevrat'ı ve İncil'i indirmişti;"

ikisi de acemi (Arabî değilde de başka dillerden)dir. Birincisi, "Tevrat" İbrânİcedir; ikincisi, "İncîl" Süryânicedir. "Önceden," Kur'ân-ı Kerim'i indirmeden önce... Onları cümleten (hepsi¬ni birden) Tevrâtı Musa Aleyhisselâm'a ve İncili Aleyhisselâm üzerine indirdi. Bu iş zahir olmakla beraber tasrih edilmesi, be¬yânda mübalağa içindir.

"Nâsa (insanlara) hidâyet için."

Inzâl'in illet ve sebebidir. Yâni ikisinin (Tevrat ve İncil'in indi¬rilme sebebi) insanlara hidâyet içindir.. Bunda "neşr" olmaksızın "leff" vardır. Bu durum karışıklık olmaması içindir. Çünkü Tevrat'ın insanlar için hidâyet olması Musa Aleyhisselâm'in zamanındaydı. İncil'in insanlar için hidâyet olması ise İsa Aleyhisselâm'ın zamanında hidâyet olduğu malum olduğundan bununla ihtisar etti. "Bir de ayırd eden Furkân indirdi," Semavî kitabların cinsi, demektir. Çünkü semavî kitabların hepsi furkandır., Hak ile bâtılın arasını ayırd eden kitabtırlar. Veya Lîl "Furkân" Kur'ân-i kerimdir. Kur'ân-i kerim'in şanına ta'zîm ve faziletini izhâr etmek için zikri tekrar edildi.


İnanmayanlar İçin Edit

ol "Allah'ın âyetlerini tanımayanlar, şüphesiz." Kur'ân-ı Kerim ve Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri'nin mucize¬lerini inkâr edenler: "Onlara" Onların Kur'ân-ı Kerim'i ve Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri'nin mucizelerini inkâr etmeleri sebebiyle; "Şiddetli bir azap var." Azabın şiddeti takdir (ve tasavvur) edilemez.

"(Allah aziz'dir) Öyle ya, Allah'ın izzeti var,"

Allâh-ü Teâlâ hazretleri asla mağlûb edilmez. Dilediğini ya¬par ve murat ettiğine hükmeder. "İntikamı var," (2/3) tur. Büyük intikam sahibidir. Onun gibi hiçbir intikam sahibi yok


Hiçbir Şey Allah'a Gizli Değildir Edit

"Allah, şüphesiz ki O'na ne yerde ve ne gökte hiçbir şey gizli kalmaz." O eşyanın hepsini bilir (ve idrâk eder). Yâni Allah, inkâr eden kişinin küfrüne ve iman eden kişinin imanına ve bütün amellerine muttalidir (haberdârdır), insanları onunla kıyamet günü cezalan¬dıracaktır.


Sizleri Ana Rahminde Tasvir Eden Allah'tır Edit

"Rahimlerde sizi dilediği keyfiyette tasvir eden O;" Annelerinizin rahimlerinde sizleri husûsî bir heyet üzere kıl¬dı. Sizleri, erkek, dişi, siyah, beyaz, tam, noksan, uzun, kısa, güzel ve çirkin şekillerinde yarattı. Bu âyet-i kerime: "İsa Allah'tır" veya "İsa Allah'ın oğludur" diyen Hıristiyanlara bir reddiyedir. Zira annenin rahminde tasvir olunan bir kişinin bu hali onun ilâh ve Allah'ın oğlu olmasına ma¬nidir. Kendisi mürekkeb olduğu için ve halen mürekkeblikte de¬vam ettiği ve kendisine fena ve yok olmak arız olduğundan bu kişi hâşâ AHâh ve Allah'ın oğlu olamaz. "Başka ilâh (ma'bûd) yok, ancak O;" Allâh-ü Teâlâ hazretleri, İsa Aleyhisselâm'ın kendisinin oğlu olmaktan kendisini tenzih etti. "Azîz O; Hakîm 0." Kudret ve hikmeti nihayetsizdir...


Ana Rahminde Yaratılış Edit

Rabbiniz sizi eşsiz bir biçimde yaratır. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: "Muhakkak birinizin hilkati (yaratılışı) annesinin batnında kırk gün içinde toplanır. Sonra şunun misâli alaka (kan yapışkan bir kan pıhtısı) olur. Sonra şunun misâli bir mudğa (bir çiğdemlik et) olur. Sonra Allah kendisine dört kelime ile bir melek gönderir. Ve yazılır: 1. Rızkı yazılır, 2. Eceli yazılır. 3. Ameli yazılır yani şakî mi olduğu yazılır. 4. Said mi olduğu yazılır.

Akıbet Ve Amel

Yine Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: Muhakkak ki biriniz cennet ehlinin amelini işler (ve böylece cennete çok yaklaşır.) kendisiyle cennetin arasında bir zira kalır. Sonra kitab onu geçer ve böylece ateş ehlinin ameliyle son bulur ve böylece ateş ehlinden olup cehenneme girer. Sizden biriniz, ateş ehlinin amelini işler, böylece kendisiyle ateşin arasında bir zira' kadar kalır. Sonra kitab, onu geçer ve (ömrünün hitâmında) cennet ehlinin ameliyle son bulur ve böylece cennette girer.

Takdir Edilen Hayat

"Nutfe, ana rahmine kırk veya kırkbeş gün kalıp yerleştikten sonra melek ona girer. Sonra melek: -"Ya Rabbi! Şaki mi, sa'îd mi?" diye sorar. Bu ikisi yazılır. Sonra melek: -"Yâ Rabbi! Kız mı, erkek mi?" diye sorar. Bu ikisi de yazılır. Sonra da ameli, eceli, rızkı, musîbeti ve eseri yazılarak sayfa dürü-lür. Ona hiçbir eksiltme ve artırma yapılmaz. Sonra melek: -"Ya Rabbil Bunu ne yapayım?" diye sorar. Allâh-ü Teâlâ bu¬yurur: -"Ben onun hakkında karar verinceye kadar o yazıyı boynuna as," buyurur. İşte bu hadise Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'nin: "Her insanın da kuşunu boynunda kendine takmışızdır ve onun için kıyamet günü bir kitab çıkarırız ki neşrolunarak onu şöyle karşılar. Kavl-i şerifinin işaret ettiği manâdır. Kendi ihtiyar (arzu, istek ve hür iradesiyle) kendisinden sâ¬dır olan hayır ve şer (iyi ve kötü) amelleri yazılır, demektir. Bunlar, kendisine takdir edildiği için sanki kendisi, gayb ve kader yuvasın¬dan uçmuştur... Kâdî (Beyzâvî) buyurdu: Bu şeylerin yazılmasından murad, bunların meleğe izhâr edilmesidir. Yoksa Allâh-ü Teâlâ Hazretle¬ri'nin kaza ve takdiri bundan öncedir.

Herkes Yaratıldığı İşe Muvaffak Edilir

Herkes niçin yaratıldıysa o iş ona kolay kılınır... Herkes yara¬tıldığı şeye muvaffak edilir. Bundan dolayı akıllı kişiye gereken bütün hallerde amellerinden asla tembellik yapmamak ve fırsat gün ve geceleri asla kaçırmamaktır. Ne güzel buyurmuşlar: Haberin var mı? Ey kafesin kemiği! Senin can ve ruhun kuş, 0 kuşun adı ise nefestir... Kuş, kafesten uçtu... Başkasının bağlarından kurtuldu... Kurtuldu ama, başka yol görmedi. Senin çalışmanla avlandı. 0 vakit fırsat görüp bilemedi. Daha önce bu âlemde daha bilgiliydi...

Mürşid-İ Kâmilin Tasarrufu Ve Erbaîn

Bu âyet-i kerime'de şu işaretler vardır: Allâh-ü Teâlâ hazretleri, ana rahmine düşen bir nutfeyi "erbaîn" (çîle ve kırklar) ile cenîni insan suretinde tasvîr ettiği gibi; ricâlüllah (ehluliah)dan birinin velayet sulbünden, sâdık müridin kalb rahmine düşen irâde nutfesinde gelişmesi ve mane¬vî olarak tekâmül etmesi de böyledir... Mürid, şeyh'in velayet tasarruflarına teslim olur. Şeyh, ra¬himlere müvekkel olan meleğin mesabesindedir. Şeyh'in emrine muvafık olarak, onun (murîdin) zahirî ve bâtını hallerini zabteder. Kendisi için halvet ve uzleti seçer ki, kendisinden sert, kaba ve hoşgörüsüz bir hareket meydana gelmesin veya kendisinden ga¬rip bir koku görür ve ondan nutfenin sukutunu ve fesadı gerekir. Bütün bunlar, şeyhin emri ve tedbiriyle olur. Allâh-ü Teâlâ hazretleri, Hakkın te'yidiyle kuvvetlenen (mürşid-i kâmil olan) şeyhlerin velayetinin tasarrufuyla şartlarına uygun olarak üzerine her bir "erbain" geçmesiyle onları halden hâle çevirir ve onları bir makamdan diğer bir makama nakleder. Ta ki hazâiru'l-kudus (cennetin temiz bahçelerine) ve ünsiyet bahçelerine dönünceye kadar bu tasarruf devam eder... Bunlar¬dan üns âlemine sâdır olmuştu. "Erbaîn" (çîle ve kırklar) kademinin ilkiyle birinci makama ulaştığında; kalb rahminde ceninin yaratılışı gibi yine kırklar ma-kâm ve ayağına vâsıl olur. Bu onu yeryüzünde Allah'ın halifesi kı¬lar... evliyaların evlâdına üflenen ruh'un üfürülmesine hak kaza¬nır, işte bu ruhu'l-kudüs'tür. Allâh-ü Teâlâ Hazretlerİ'nin şu âyet-i kerimede ilkâsını beyân ettiği ruh: "O dereceleri yüksek, arş'ın sahibi. Telâki Günü'nün dehşeti¬ni haber vermek için kullarından dilediğine Ruh indiriyor. Ve Allâh-ü Teâlâ buyurdu; (2/4) "Kalplerine imanı yazmış ve kendilerini tarafından bir Ruh ile teyid buyurmuştur, işte bu büyük fayda; çok geniş ve büyük nimetten dolayı ruhlar, a'la-i illiyyînin yakınından, esfel-i sâfiiinin uzağına düştü¬ler... Allâh-ü Teâlâ buyurduğu gibi: Biz dedik: "İnin oradan hepiniz! Sonra, benden size ne za¬man bir hidâyetçi gelir de, kim o hidâyetçimin izince giderse, on¬lara bir korku yoktur ve mahzun olacaklar onlar değildir. Kendisine ruh üflendiği zaman, vaktinin Âdemi olur. Hilâfeti sebebiyle bütün melekler kendisine secde ederler... Bu söylenenleri muhafaza eti İnşallah anlarsın Kâmil bir şeyh olan Necmeddin Kübrevî Hazretlerinin "Te"vilât~ı Necmiyye"sinde de böyledir. Allâh-ü Teâlâ hazretleri üzerimize onun marifetlerinin, hakikatlerinin ve lutuflarının yağmurlarını üzerimize yağdırsın ve feyzinden bizleri nasiplendirsin! Âmin!

ÜMMÜ'L-KİTAB

Meali:

O'dur indiren sana bu muazzam Kitâb'i; bunun bir kısım âyâtı vardır muhkemât; Onlar "ümmü'i-kitâp" ana kitâb, diğer bir takımları da müteşâbihâttır; amma kalblerinde bir yamuluk bulunanlar, sâde onun müteşâbih olanlarının ardına düşer¬ler; fitne aramak, tevilini aramak için. Halbuki onun tevilini ancak Allah bilir. İlimde rasûhu olanlar da derler ki: "Âmenna hepsi rabbimizden." Maamâfîh özü temiz olanlardan başkası düşünemez.7 Yâ rabbenâ! Bizleri hidâyetine erdirdikten sonra kalblerimizi yamultma da ledünnünden bize bir rahmet ihsan eyle. Şüphesiz sensin bütün dilekleri veren, vehhâb sen.8 Yâ rabbenâ! Muhakkak ki sen insanları geleceğinde hiç şüphe olmayan bir güne toplayacaksın, şüphesiz ki, Allah mî'âdını şaşırmaz.

Tefsiri:

"Odur indiren sana bu muaz¬zam Kitâb'ı;" Kur'ân-ı Kerim'i indirdi. "Bunun bir kısmı," Kitab'dan bir kısmı, "Muhkemât âyetlerdir." Murad edilen manâ katiyetle delâlet eder. İbaresi muhkem¬dir İhtimâl ve her türlü karışıklıktan korunmuştur. "Onlar 'ümmü'I-kitâp'ana kitab'dir." Onların aslı ve temelidir. Diğerlerinin tevilleri de bunlara gö¬re yapılır. Burada kitab'dan murad, Kitabın hepsidir. Buradaki izafet (zarf) manasınadır. "Ve diğeri" O kitab'dan diğer âyetler, "Bir takımları da müteşâbihâttır;" Müteşâbih (birbirlerine benzeyen) manâlara ihtimalleri vardır. Kendisiyle murad edilen manâ'nin istihkakında bazısı bazasıncian ayırt edilmez. Manâları ancak ince bir nazar (araştır¬ma) ve titiz bir düşünmeyle ortaya çıkıp anlaşılır. Teşâbüh (müteşâbih olmak, birbirine benzemek) aslında manâların vasfıdır. Âyeti kerimelerin müteşâbih ile vasıflanması, dâllin (delâlet edenin) medlulün vasfıyla vasıflanması kâbilindedir.

Lafzın Manâlara Delâleti

Bil ki: Lafız, ya bir manânın dışında başka bîr manâya ihti-mâii olmaz; ya da oiur. Birincisi, nass'dır. "Her halele hepinizin ilâhı (ma'bûdu) bir ilâh (Allâh)dir. ikincisi (bir lafzın birden çokmanâ'ya deiâiet etmesi) ise, ya delâleti iki medlulünün üzerinedir. Lafzın bu M medlöla yâ mütesâvi (eşit) bir şekilde delâlet eder, veya iki manâya delâleti eşit bir şekilde olmaz. Birincisi (lafzın iki manâ'ya m üsâvf bir şekilde delâlet etmesi) "mücmel" dir. Şu kavl-i şerif te olduğu gibr.

"Üç âdet." Lafzı gibi.

İkincisi ise, zahir olanı tercih etmek nisbetiyledir. Şu kavl-i şerifte olduğu gibi: "Bir de, babalarınızın nikâhı geçmiş kadınları nikâhlamayın. Ve müevvel olan mercûh'a nisbetledir: Şu kavl-i şerifte oldu¬ğu gibi: "Allah'ın eli onların elinin üstündedir; Nass ve zahir (olan lafızların) her ikisi de muhkemdirler. Mücmer1" ve müevvel (olan lafızlar da) müteşâbihtirier. Şu kavl-i şerifte olduğu gibi: Nerede yönelseniz orada Allah'a durulacak cihet var! "Ve her nerede olsanız yüzünüzü ona doğru çevirin. Âyet-i kerimesine kadar reddedildi... Sonra Allâh-ü Teâlâ hazretleri, Kur'ân-ı Kerim'in hepsini muhkem kıldı, şu kavli şerifinde: "Elif, Lam, Ra. Bir hakîm-i habîr'in ledünnünden âyetleri ihkâm edilmiş, sonra da tafsil olunmuş bir kitâb. Bu âyet-i kerimenin manâsı: Kur'ân-ı Kerim'in bütün âyetleri hak'dır. Asla kendilerinden şüphe yoktur. Yakînidir. Sapasağlamdır. Kur'ân-ı Kerim'de tenakuz ve çekişme yoktur. Her türlü çarpıklık ve başka bir şeyin kendisine karışmasından korunmuştur. Veya nesh'ten korunmuş demektir. Şu âyet-i kerime'de de Allâh-ü Teâlâ hazretleri, Kur'ân-ı Ke¬rim'in hepsinin müteşâbih olduğunu beyan ettiler: "Allah kelâmın en güzelini indirdi; ikizli, ahenkli (müteşâbih) bir kitab Bunun manâsı, manâlarının sıhhatında, nazmının eşsizliği ve medlulün hakikatında bazıları bazılarına benziyor, de¬mektir.

Müteşâbih Âyetler

Allâh-ü Teâlâ hazretleri, bu âyet-i kerimeyle Kur'ân-ı Ke¬rim'in bazı âyetlerini muhkem ve bazılarını da müteşâbih kıldı. Bunlarla ilgili açıklama geçti. Allâh-ü Teâlâ hazretleri, Kur'ân-ı Kerim'in hepsini muhkem yapmadı... Çünkü müteşâbih olan âyetlerde, imtihan ve hak üzere sabit olan kişiyle bocalayanların arasını tefrik ve temyiz etmek gibi bü¬yük bir hikmet vardır. Israiloğullarının nehri geçerken peygamber lerine tâbi olup olmamakla mübtelâ kılındıkları gibi... Müteşâbih âyetlere nazar etmek (bu konularda ilmî olarak çalışmak ve kafa yormak) ve hakkın keşfedilip ortaya çıkması için onlardan istidlal etmek; büyük bir sevabı ve Allâh-ü Teâlâ Hazret-ieri'nin katında yüksek derecelere nail olmayı gerektirir...

İslâm'a Aykırı Te'viller

"Amma kalblerinde bir yamukiuk bulunanlar," Hak'dan sapıtıp, bâtıl olan hevâ ve hevese meyledenler: "Sâde onun müteşâbih olanlarının ar¬dına düşerler;" Muhkem olan âyetlerden yüz çevirirler. Sadece kitabın müteşâbih olan âyetlerinin zahirlerine bağlanıyorlar. Ve bâtıl te'villere sarılıyorlar. Kur'ân-ı Kerim'in Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'nİn katından olduğuna iman ettikten sonra, sapmak yoktur. Belki: "Fitne aramak için." Dinleri hakkında şek ve şüpheye düşürmek ve dine bir şeyler karıştırarak insanları fitneye sokmak ve muhkem âyetlerin hü¬kümlerini müteşâbih âyetlerle bozmak isterler. "Te'vilini aramak için (yaparlar)." Arzuları doğrultusunda bozuk ve eğri te'villerle Kur'ân-ı Ke-rim'i tevil etmeyi isterler. Onlar, müteşâbih âyetleri tevil edecek bir (bilgiye sahip olmadıkları) halde, (kötü niyetle bu işi yapmaya) Kur'ân-ı Kerim'i te'vil ederler. (Bu söylenen sözler) şu âyet-i ke¬rimden dolayıdır:

Müteşâbih Âyetlerin Te'vilini Herkes Bilemez

"Halbu ki onun te'vilini (kimse) bilmez" Müteşâbih olan âyetlerin te'vilini... "Ancak Allah bilir. İlimde rasûhu olanlar" Müteşâbih olan âyetlerine yükienilmesi gereken manâyı ve te'vilini gereğince, ancak Allah bilir ve Allah'ın ilimde rasûh {derin bilgi sahibi) olanlar te'viline hidâyet bulurlar, ilim kendileri için sabit olan, ilim içlerine yerleşen, ilimde derinleşen ve ilimden kat-i nass çıkarabilen âlimler, demektir.

Allah Dan Başkası Müteşâbih Âyetlerin Manâsını Bilir Mi?

(Kıraat ve tefsir âlimlerinden) bazıları, "Ancak Allah (bilir)" kavl-i şerifinin üzerine vakfe ettiler. "İlimde rasûhu olanlar da derler ki: "Âmenna hepsi rabbimizden" 'Kâvi-i şerifiyle başlarlar. Böylece müteşâbih âyetleri, Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'nİn kendisi için seçtiği (2/5) Allah'ın ilim, marifet ve hikmetinde kalan âyetler olarak kabul etmiş oluyorlar. Meselâ zebanilerin sayıları gibi. Şöyle buyrulmaktadır: "Üzerinde on dokuz!" Dünyanın kalan ömrünün müddeti! Kıyametin kopma vakti! Orucun bir ay olması! Beş vakit namaz ve bu namazların rekâtleri! (gibi Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'nİn bilgisinin dahilindedir. Ondan başka kimse bilmez, manâsı çıkar.) Birinci vecih kavli şerifinde vakfe yapmadan, müteşâbih âyetlerin manâsını, "ancak Allah ve ilimde rasûh sahibi olan bilir" manâsını vermek daha güzeldir) Muhakkak ki Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'nİn kullarının kendisinden faydalanmayacağı bir şeyi indirmedi. Bununla murad edildiği manâyada delâlet edilir. Eğer müteşâbih âyetlerin manâsını Allâh'dan başkası bilmeyecek olursa, o zaman, tenkidçilere söz hakkı verilmiş olur. "Bu âyetlerin manâsını Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bil¬mezdi" denilmesi caiz olur mu? Eğer: "Halbuki onun te'vilini ancak Allah bilir." Âyet-i kerimesine rağmen, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hazretleri müteşâbih âyetlerin manâsını biliyor idiyse; onun âlim olan ashâb ve sahabelerinin ileri gelenleri de biliyordu. Eğer Pey¬gamber Efendimiz (s.a.v.) hazretleri ve onun ashabı bu âyet-i kerimelerin manâsını bilmiyor ve, "bunların manasını Rabbimiz biliyor" diyor idiyseler, bunların câhillere bir üstünlükleri kalmaz. Zaten câhillerin hepsi bunu söylüyorlardı. Müfessirler. ta günümüze kadar müteşâbih âyetleri tefsir edegeldiler Bütün âyetleri tefsir ettiler, te'viüerde bulundular. Müfessirlerin Kur'ân-ı kerimden bir şey üzerine durduklarını ve "bu müteşâbihtir, bunun manâsını Allah'tan başkası bilemez" dediklerini görmedik. Âlimler, hatta hecâ harflerinin benzerlerini ve diğerlerini tefsir ettiler. Derler ki: "Biz ona iman ettik1." Müteşâbih âyetlere iman ettik. Cümle; Birincisine göre istinaftır. Râsûh (ilimde derinleşen) âlimlerin hâlini açıklamaktadır. İkincisine göre ise "rasûh" âlimlere haberdir. "Hepsi," Muhkem ve müteşâbihlerinden her biri, "Rabbimizden." Allâh-ü Teâlâ'nın katından indiklerine ve ikisinin (muhkem ve müteşâbih âyetlerin) arasında muhalefet olmadığına iman ettik.

Ancak Akl-İ Selîm Sahipleri Anlar

Ve düşünemez," Gereğince tezekkür ve düşünce, "Maamâfîh özü temiz olanlardan başkası..." Yoldan saparak hevâ ve heveslerine meyletmekten kurtul¬muş akl-i selîm sahipleri anlar. Bu kavl-i şerif, ilim'de rasûh sahibi olanlar, iyi bir zihin, (kes¬kin bir zekâ) ve güzei nazar (bakış ve düşünceleri) sebebiyle bir medihir (övülmedir). Ve bu kavl-i şerifte, rasûh âlimleri, müteşâbih âyetlerin te'villerini kavramaya hazırlayan , bu istidâd ve yolu gösteren şe¬yin, hissî örtülerden arınmış olan akıl olduğuna da işaret vardır.

İlim Ehlinin Duaları

"Yâ rabbenâ! kalblerimizi yamultma" ilim ile rasûh sahibi olanlar şöyle derler: Ya Rabbi! Kalblerimizi, hak yol'dan saptırıp, senin kendisinden razı olmaya¬cağın müteşâbih'İn bozuk tevillerine meylettirme! "Bizleri hidâyetine erdirdikten sonra," Hakka, sahih (sağlam ve doğru) te'vile veya iman'a erdirdik¬ten sonra. "ve Ledünnünden bize İhsan eyle!" Kendi katından; "Bir rahmet, Geniş bir rahmet veri Onunla sana yaklaşalım ve onunla se¬nin katında feyiz ve kurtuluşa erelim. "Şüphesiz sensin bütün dilekleri veren, vehhâb sen. "Vehhâb Kelimesinin mutlak (kayıtsız ve şartsız) kullanılması, hibe edilen bütün şeylere şâmil olması içindir. Bu kavl-i şerifte, hidâyet ve dalâletin A!lâh-ü Teâlâ Hazretle-ri'nin tarafından olduğun delâlet vardır. Muhakkak ki Allâh-ü Teâlâ hazretleri, üzerine bir şey vacib olmaksızın kullarına birçok nimetleri in'âm edip faziletler verir. Kıyamet günü Allah insanları bir araya toplayacaktır "Yâ rabbenâî Muhakkak ki sen insanları toplayacaksın," Ölümden sonra, "Bir güne," Ceza günü, hisâb için kıyamette toplayacaksın. "Geleceğinde hiç şüphe yok." O günün vaki olmasından ve o günde meydana gelen, haşr, hesâb ve cezâ'nın vuku bulmasından şüphe yoktur. tlim'de rasûh sahibi olanların bu dualarındaki maksatları, Al¬lah'ın rahmetine tam muhtaç olmalarıdır. Ve Allah'ın rahmetini istemek alimlerin yanında en değerli olmasındandır. "Şüphesiz ki, Allah mîâdmı şaşırmaz." Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'nin ulûhiyyeti, duaya karşılık verme¬de ve öldükten sonra dirilmede sözünden caymaya aykırıdır. Bu, ilimde rasûh sahibi olan âlimlerin duadaki hâlleridir... Bakî Sû-i hatime den (son anlarında kötü ve imansız git¬mekten) emin değiller... Akıbetleri için nasıl korkuyorlar! Korku ve haşyet onları recâ ve duaya nasıl itmektedir. Seni sakındırırım! Sana tavsiyem nefsin hevâ ve hevesine tâbi olup; sırât-ı mustakîm'den (doğru yoldan) sapma! Nefsin şehvetlerine tâbi olma!

Kalbler

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: "Hiçbir kalb yoktur ki Rahmanın parmaklarından iki parma¬ğının arasında olmasın. Onu doğrultmayı dilerse doğrultur ve is¬terse de sapıtır." Mü'minin kalbi, Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'nin tevfıkıyyeti (ba¬şarı vermesiyle) yenilgisi arasındadır...

Kulların Esrarı

Dikkât edilirse bu hadisi şerifte: "Rahmanın parmaklarından iki parma'ğının arasındadır," buyurulup da; Allah'ın parmaklarından iki parmağının arasındadır," buyrulrriamasının sebeb ve hikmeti; (şu inceliği) ifâde etmek içindir: Rahman kullarının kalbinde taht kurup orada dilediği gibi bizzat kendisi tasarrufta bulunmaktadır. Kullarının esrarına (gizli hallerine) kendisinden başkasının vakıf olmaması için; AHâh-ü Teâlâ hazretleri, fazl-ü rahmetinden dolayı melekleri kalblere vekil etmedi. Kalbleri meleklerin ellerine bırakmadı.... Efendimiz (s.a.v.) hazretleri şöyle dua ederdi: "Ey kalbleri ve basiretleri (gözleri hâlden hâle) çeviren; bizim kalblerimizi dinin üzere sabit kıl" Mizan Rahmanın elindedir. Tâ kıyamet gününe kadar bir kavmi yükseltir ve diğerlerini düşürür...

Kalb Çöldeki Tüy Gibidir

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: "Kalbin misâli, çöldeki bir kuş tüyü gibidir. Rüzgarlar bir an- da onun içini dışına çevirirler."

Cüneyd-İ Bağdadî Hazretlerinden Bir Nasihat

Güneydi Bağdadî (k.s.) hazretleri buyurdular: Her kim dininin kurtulmasını, bedeninin ve kalbinin rahata ermesini isterse, uzlet edip insanlardan uzak dursun. Çünkü bu zaman kimseye karışmama zamanıdır. (2/6) Akıllı kişi, vahdeti (yalnızlığı) seçen kişidir.

Hikmet Her Kalbte Yeşermez

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri ashabına sordu: "Tane (tohum) nerede biter?" Onlar: "Toprakda'" elediler. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Hikmet de böyledir... Hikmet ancak toprak misâli olan kalb'de biter (yeşerir)." Kaib ve varlık tohumunu, verimli topraklarda toprağa gömmek ve insanların nazarından gizlemek, netice veren ve gerçekten netice de mahsûlü tamam ve iyi olma sebebidir. Gömmeyen sabit olmaz ve neticesi tamam olmaz. Her ne kadar nuru zahir olsa bile ... Onu neticesi, dere kenarında biten şeyler gibi olur... Sana düşen, nefsini tezkiye ve vücûdunu islâh et ki sen mü¬şahede nurunu idrâk edesin ve istikâmeti kabul edip; bütün hal¬lerinden dalâletin sapıtmalarından halâs bulup kurtulasın. Nice kişiler vardır ki kalbi eğridir; ama o kişi suret (ve dış bakımda) doğru görünmektedir. Ve nice kişiler vardır ki, kalbleri dosdoğrudur; fakat zâhir'de bozuk görünmektedir. Denildiği gibi: Evet yerinde ise çör çöp ve süprüntüler, yerinden kalktılar. Çünkü rüzgar onları savurdu ve kaybetti...

Kaib Nazârgâhı İlâhidir

Kaib, Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'nin nazârgâhıdır; suret değil... Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: "Muhakkak ki Allâh-ü Teâlâ hazretleri, sizin suretlerinize bakmaz. Belki sizin kalblerinize ve amellerinize bakar."

KAFİRLERE FAYDA VERMEYECEKTİR

Meali:

O küfredenler, muhakkak ki onlara ne malları, ne evlatları Allah'tan zerrece fayda vermeyecektir. Onlar o ateşin çırasidır.10 Tıpkı Âl-i Firavnun gidişi gibi ki, âyetlerimizi tekzib ettiler de Allah onları cürümleriyle tutup alıverdi. Allah'ın ikâbi çok şiddetlidir.11 0 küfredenlere de ki: "Siz mutlak yenileceksiniz ve topla¬nıp cehenneme sürüleceksiniz; ö ise ne fena döşektir."12 Muhakkak bir âyet mucize oldu size, çarpışan iki cemiyet¬te; bir cemiyet Allah yolunda vuruşuyordu, diğeri de kâfir. Onla¬rı göz göre kendilerinin iki misli görüyorlardı; Allah- da nusretiyle dilediğini teyid buyuruyordu. Görecek gözleri olanlar için elbette bunda şüphesiz bir ibret var.

Tefsiri:

Mal ve evlâd "O küfredenler, muhakkak ki onlara fayda vermeyecektir." Kendilerine elbette fayda vermeyecektir, (ne?) "Mallan,' Menfaatlerin celbedilmesinde ve zararları defetmekte har¬cadıkları, demektir. Burada malın, evlâd üzerine takdim edilmesi, mal ilk hazırlanan ve herhangi bir bir sıkıntı anında inkarcıların sığınacakları ilk malzemeler olmalarındandır. "Ve ne de evlatları." Mühim ve önemli işlerde kendilerinden yardım aldıkları ve sıkıntılı ve zor anlarında muhtaç oldukları ve yardıma çağırdıkları evladları kendilerine fayda vermeyecektir. "Ne mallan, ne evlatları." Kavl-i şerifinde, nefıy harfinin mal ile evlâdın arasını ortalaması, üzüntü, keder, zorluk ve meşakkatleri gidermede evlâdın asıl olmasındandır. "Allah'tan," Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'nin azabını gidermede... ulli "Zerrece (hiçbir şey)" Faydadan hiçbir şey...

Mal Ve Evlât Aldatır

Âyet-i kerimenin manâsı, mallarının ve evlatlarının çok ol¬ması veya mal ve evlâdı yardıma çağırmaları onlardan Allah'ın azabını defedemeyecektir. Kâfirler: "Ve dediler ki: 'Biz mallar yönünden de daha çoğuz, evlatça da... Ve biz azap olunmayız. Allâh-ü Teâlâ hazretleri, onların bu görüşlerini reddetti ve şöyle buyurdu: "Halbuki ne mallarınız, ne de evlatlarınız değildir sizi huzu¬rumuza yaklaştıracak olan! Ancak iman edip salâh ile iş gören, işte onların amellerine karşı kendilerine kat kat mükâfat vardır ve onlar cennet şehnişînlerinde emniyet içindedirler.

Kâfirler Cehennemin Yakıtlarıdır

"Bunlar" Küfürle müttasıf olan bu kâfirler: "Onlar o ateşin çırasıdirlar."(nedir?) Onlar, cehennemin odunları ve cehennemin kendisiyle tutuşturulduğu yakıt ve çırasıdirlar.

Fir'avun ve Öncekiler

"Tıpkı Âl-i Fir'avn'un gidişi gibi" Kelimesi, fiilinin masdarıdır. Bu da bir işte çalışmak ve çalışmanın kendisine yorgunluk galebe çaldığı zamandır. Manâ'da ise, şân, durum, hâl ve âdet manâlarına kullanılır. (Kef) harfi, mahzûf bir mübtedânm haberi olmak üzere mahallen merfudur. Bu kavl-i şerifin manası: Bunların küfürlerin-deki durumları, Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'nin muâhaza etmesinden ve azabından kurtuluşlarının olmaması konusunda, tıpkı Âl-i Firavn'un gidişi gibidiler. "Ve onlardan öncekilerin..." Firavunun ailesinden önce yaşayan kâfir milletler, demektir. Nuh aieyhisseiâm kavmi, Semûd kavmi ve Lut Aîeyhisselâm'm kavmi gibi. Bu cümle bir önceki kavl-i şerifinin üzerine atıftır. "Âyetlerimizi tekzib ettiler." Onların hâl ve durumlarını beyân ve tefsirdir. Onların yaptık¬ları fiillerin durumları demektir. Mukadder bir suâlin cevâbı olmak üzere, istinaf üzere ku¬rulmuş bir cümledir. Sanki: "Onların halleri nasıldı?" diye sorul¬maktadır. Onun için cevaben şöyle denildi: -"Onlar, âyetlerimizi tekzib ettiler yani kitablanmızi ve pey¬gamberlerimizi yalanladılar," demektir. "Allah onları cürümleriyle tutup alı¬verdi." Onlara ne yapıldığını ve onlara yapılan işin durumunu açık¬lamaktadır. Allah onları tuttu. Onları cezalandırdı ve onlar, Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'nin azabının şiddetinden sığınacakları bir yer (sı¬ğmak) bulamadılar. Bu kafirlerin durumları, kendilerinden önce kâfirlerin durumları gibidir. "Günah ve cürüm" kelimesi, aslında ardına takılmak ve tâbi olmak demektir. Cerime (suçlara) adı verildi. Çünkü suçlardan sonra cezalandırmak gelmektedir. Günahlar, işlenildik¬ten sonra faillerini (işleyenleri) cezalandırma takip etmesinden dolayı günahlara adı verildi. "Allah'ın ikâbı çok şiddetlidir." Âyetleri ve peygamberleri yalanlayanlar için çok şiddetli bir azâb vardır,

Yahudilerin Çalışması

"O küfredenlere de ki:" Kâfirlerden murad, Yahudîlerdir. Ibni Abbâs (r.a.)'dan rivayet olundu: Medine Yahudileri, Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri'nin Bedir gününde müşrikleri mağlûp edip yendiğini görünce (kendi arala¬rında şöyle) dediler: -"Vallahi! Bu ümmî Nebî, Musa Aleyhisselâm'ın bize müjde¬lediği âhir zaman peygamberidir. Tevrat'ta da onun na't ve medhiyeleri vardır." Yahudiler, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine tâbi olmaya ve i-man etmeye niyetlendiler. Yahudiler bu arzu üzere iken, içlerinde bazıları: -"imân etmekte acele etmeyin! Başka bir olayını da görelim" dediler. Uhud günü (savaşı) olunca Yahudiler, şüpheye düştüler... Yahudilerle Müslümanların arasında belirli bir zamana kadar bir anlaşma vardı. O anlaşmayı da bozdular. Yahudilerin reislerinden Ka'b b. Eşref altmış (60) kadar yahudî ile Mekke'ye gitti. Yahudî lobisi orada Mekkeli müşrikleri kışkırtma faaliyetine başladı. Yahudilerle müşrikler, Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerimin aleyhinde savaş kararı aldılar. Yahudî lobisinin bu çalışmaları üzerine şu âyet-i kerime indi. "Siz mutlak yenileceksiniz." Elbette dünyada yakın bir zamanda mağlûb olacaksınız. Allâh-ü Teâlâ Hazretleri bu vaadini, Kurayza oğullarının öl¬dürülmesi, Nadir oğullarının sürgünü ve Hayberin fethiyle ve Müslümanlara düşmanlık edenlere cizye alınmasıyla yerine getir¬di. (2/7) Bu durum nübüvvetin en açık delilterindendir. "Ve haşr olacaksınız (toplanacaksınız)" Âhirette... "Cehenneme sürüleceksiniz. haşr" sevk edilmek ve toplanmak, dernektir. Âyetin manası: Ey kâfirler! Dünyada mağlûb olacaksınız ve âhirette de topluca cehenneme sevkedileceksiniz, demektir. "O ise ne fena döşektir." Cehenem ne kötü bir yatak ve karargâhtır... Bedir harbi "Muhakkak oldu size" Mahzûf kasemin cevâbıdır. Kendisiyle emredilen sözün ta¬mamlanmasıdır. Manası: Ey sayılan, ve silâhlarıyla mağrur olan Yahudiler! Vallahi sizin için vardır. "Bir âyet" Büyük bir âyet. Size söylediğimiz: "Siz mutlak yenile¬ceksiniz." Sözün doğruluğuna delâlet eden büyük bir âyet ve ibret vardır. "İki cemiyette; İki toplulukda... Çünkü bu iki toplulukta mağlûb olan, (ta¬raf) çokluğuna aldandı ve (silâh) üstünlüğüyle mağrur olunca on¬ların başına gelen şeyler başlarına geldi ve mağlûb oldular. Sizin de başınıza gelecek olan musîbet başınıza gelecektir. "Çarpışanlar" Bedir günü savaşla çarpıştılar. "Bir cemiyet," Mahzûf mübtedânm haberidir. O iki topluluktan biri: "Vuruşuyordu, "Cihâd ediyordu: "Allah yolunda," Onların ne çokluğu ve ne de güçleri vardı. Bunlar Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri'nin ashâblariydı... "Ve diğeri de,"Diğer toplulukta. "Kâfir." Allah'a ve peygamberine inanmayan topluluktu. "Onları görüyorlardı;" Son topluluk olan kâfirler, birinci topluluk olan mü'minlerini görüyorlardı... Cümle, son topluluğun sıfatıdır. "Kendilerinin iki misli," Yaklaşık bin kişilik olan kâfir ordusu mü'minleri, kendilerinin iki katı olarak görüyorlardı. Kâfirler dokuz elli (950) kadar savaşçıydı. Reisleri, Utbe b. Rebia bin Abduşşems idi. içlerinde Ebû Süfyân ve Ebû Cehil de bulunuyordu. Yüz at ve yediyüz develeri vardı. Değişik değişik sayılamayacak kadar silâhlan mevcuttur... Sa'd bin Evs (r.a.) dan rivayet olunur. Buyurdular: Müşrikler, Müslümanlardan birini esir ettiler. Ona sordular: -"Kaç kişisiniz?" Müslüman: -"Üçyüz on küsur" dedi. Onlar: -"Sizi bizim iki katımız kadar görüyoruz!" dediler. Veya görünenlerin iki katı demektir. Yâni 620 küsur görüyorlardı, demektir. Zira ashâb-ı bedrin sayısı 313 kişiydiler. Yetmiş yedi (77) kişi Muhacirlerdendi (r.a.) Ikiyüz otuzaltı (236) kişi de Ensâr'dandi (r.a.) Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri'nin sancaktarı. Muhacirlerden Hazret-i Ali (r.a.) idi. Ensâr (r.a.)'ın sancaktarı, Sa'd b. Ubâde el-Hazrecî idi. Orduda 90 deve; iki at vardı. Bu atların biri Mikdâd bin Amr (r.a.); diğeri de Mersed bin Mersed (r.a.) idi. Müslümanların altında zırh vardı. Kılıçların sayısı da sekiz idi Bedir'de şehid olan Müslümanların sayısı ondört (14) idi. Bu mübarek insanların altısı muhacirlerden; sekizi de ensârdan idi. Aliâh-ü Teâlâ hazretleri, onların sayılan az olmasına rağmen onları çok gösterdi ki, müşrikler onlardan korksun ve onlarla sa¬vaşmaktan vazgeçsin. Hatta mü'minleri, meleklerin yardımıyla bile destekledi.

Az Gözükmek

Sual: Eğer sen: "Bu durum, "Ve sizi de onla¬rın gözlerinde azaltıyordu (az gösteriyordu) âyet-i kerimesine zıd değil mi?" diye soracak olursan; Cevâb: Derim ki: Allâh-ü Teâlâ hazretleri, önce Müslümanla¬rı, müşriklerin gözlerine az gösterdi. Böylece müşrikler müsmanları, az görünce savaşmaya cesaretlendiler. Fakat Müs¬lümanlarla müşrikler karşı karşıya gelince de Allâh-ü Teâlâ haz¬retleri, Müslümanları müşriklerin gözlerinde çok gösterdi. Böylece Müslümanlar, onlara galip oldular. Az göstermek ile çok göster¬mek iki değişik hâldir. Bazen az , bazen da çok göstermek Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'nin âyetinin izhârında ve kudretine delâlet etme¬de en belîğ durumdur.

Allah Dilediğini Kuvvetlendirir

"Göz göre," Masdar (mefûl-u mutlak) olmak üzere mensûbtur. Zahiri ve açık (net) bir görme... Diğer görmeler gibi değil... içinde hiçbir karışıklık olmayan net bir görme. "Allah da teyid buyuruyordu. "Kuvvetlendirir. "Nusretiyle dilediğini," Herhangi adî sebeblerin tavassutu (aracılığı) olmaksızın yar¬dım eder. Tıpkı kendi yolunda savaşan toplulukları desteklediği gibi. Zikredilen yardım, kendisiyle emredilen sözün (vaadin) ta-mamlanmasmdandır... "Şüphesiz bunda vardır." Zikredilen az kişinin çok gösterilmesine işaret edilmektedir. Silâh kuşanan çok kişiye az ve silâhı olmayan (kıt imkanlara sahip kişilerin) galebesinde sebeb olan azlıkta vardır.(Ne vardır?) "Elbette ibret vardır."

Kelimesinden gelmektedir. kelimesinin, dan gelmesi gibi. Bundan murad, vaaz almaktır. Çünkü kelimesi, masdar binâ-i nevî'dir. Yâni; büyük bir ibret çeşidi vardır şunlar için:

"Görecek gözleri olanlar için." Akıl ve basiret sahibi olanlar için ibret vardır. Akıllı kişiye düşen, âyetlerden ibret almaktır. Hazırlamış ol¬duğu çok mal ve evlâda aldanmamalıdır. Âhireti için çalışmaktan geri durmamalıdır. Allâh-ü Teâİâ hazretleri, bu şekilde olan insan¬ları dünyada az bir mutluluk verir, sonra da büyük (ve katı) bir azabı tatmaya mecbur eder. (2/8)

Kâfirler Ezelî Hükümle Mağlûbdurlar

Bil ki, küfür ile mübtelâ olan kişi, şekaaveti sebebiyle ezelî hüküm ile mağlub'dur. Sonra hevâ, nefis, şeytan ve dünya lezzetlerinin mağlûbu gelir. Hevâ ve nefsin galebesi, insanı tabii olarak esfel-i sâfılîne (a-şağılar aşağısına) indirir. Orada yaşar; sonra da orada yaşadığı hâl üzere vefat eder. Kıyamet gününde öldüğü hâl üzere dirilir. Sonra cehennemin derinliklerine ve dibine düşer. Cehennem ne kötü bir yatak ve karargâhtır. Cehennem hayatı onun beşiğidir. Ateş ikidir. 1- Allah'ın ateşi, 2- Cehennemin ateşi, Allah'ın ateşi, Allâh'dan kopmanın (kesilmenin ve uzaklaş¬manın) vermiş olduğu hasret ateşidir. Kalbleri Allâh'dan mahcûb (örtülü) olanlar orada azâb görür¬ler. Şu kavl-i şerifde buyrulduğu gibi: "Allah'ın tutuşturulmuş ateşi ki çıkar gönüller üstüne! Cehennem ateşi ise şehvetlerin ve Allah'ın emirlerine muha¬lefetten gaflet üzere yapılan amellerin ateşidir. Bu ateş onların derilerinin kabuklarını yakar. Allâh-ü Teâlâ hazretleri buyurdukları gibi: "Şüphesiz, âyetlerimizi tanımayan kâfirler, muhakkak ki, biz onları yarın bir ateşe yaslayacağız; derileri piştikçe azabı duysun¬lar diye kendilerine tebdîlen başka deriler vereceğiz. Çünkü Allah, izzetine nihayet olmayan bir hakîm bulunuyor." Bu ateşten, ancak temiz kalbe sahip olanlar kurtulurlar. Derileri yakan ateşler, gönülleri yakan ateşlerin yanında ha¬yatın meltemi ve ölümün fırtınası gibidir. Elbette nefsi tezkiye etmek lazım. Nefsi tezkiye etmek, ayrı¬lık azabından kurtulmanın sebebidir.

Nefsin Elinde Kurtuluşun Yolu

Bazı âlimlere soruldu: "Kul neyle nefsin eiinden kurtulur?" "Rabbiyle kurtulur," dediler.

Nur Ve Zulmetin Askerleri

Allâh-ü Teâlâ hazretleri, kuluna kendisinden talep ettiği şeyler üzerine yardım etmeyi dilerse, onu envâr ordusuyla kuvvet¬lendirir. Ne zaman kendisini bir zulmet kaplasa, o nurları, zulmeti kendisinden giderirler. Kendisinden zulmetin ve ağyarın yollarını keserler. Böylece hevâ ve heves için bir mecal kalmadığı gibi şehvet i-çin de kalmaz ve ahlak-ı zemime (kötü huylar) içinde bir mekâl (söz hakkı) kalmaz. Nur, kalbin askeridir: zulmet, nefsin ordusu olduğu gibi.... Nur'dan murad, esma (Allâh) ve sıfat(Allâh)dan istifâde edi¬len manâların (incelik) ve hakikatlarıdır. Zulmetten murad ise, hevâ(ü heves)den ve kötü ahlaklardan istifâde edilen manâlardır. Allâh-ü Teâlâ buyurdu: "Mulûk (Sultanlar) bir memlekete girdiler mi onu perişan ederler ve ahalisinin azîz olanlarını zelîl kılarlar; evet böyle yapar¬lar. Üzerinde oldukları hâli değiştirirler.

Varidât-i Rabbâniyye

Vâridât-ı Rabbâniyye de böyledir. Varidât-ı Rabbâniyye, ka¬rarmış ve kötülüklerle dolu olan bir kalbe varid olduğunda o kalbte bulanan bütün kötü sıfatları çıkarır. Ve ona bütün temiz ahlakları giydirirler. Bu bir devlettir. Bu devlete ancak kişi dünya ve ukbâ'yı terk etmekle nail olur. Durum böyle olunca, ağyara karışan, mal ve evlâdı seven ve Allâh'dan korkmayan kişilerin kalbleri, nasıl olur da nur ile dolar?

Hikâye (Dünya Karşılığında Alınan Cübbe Ve Külah)

Üstâd Ali Dekkâk (r.h.) 'in huzuruna bir fakir geldi. Üzerinde, bir cübbe ve bir külah vardı. Bazı ashabı onu hoş tutmak manâsında sordular: -"Bu cübbe ve külahı kaça satın aldın?" 0: -"Dünya karşılığında satın aldım. 0 benden âhiret karşılığın¬da istedi ben ona satmadım!" dedi.

Fakire Dünyada Vergi Âhirette De Malın Hesabı Sorulmaz

Ebû Bekir el-Varak (r.h.) buyurdular: -"Ne mutlu! Dünyada ve âhirette fakirlere!" Sordular: -"Neden?" Buyurdu: -"Fakir olduğu için dünyada sultan kendisinden haraç (vergi) istemez; Cebbar olan Allâh-ü Teâlâ hazretleri de ondan âhirette mâlın hesabını sormaz!"

Kanaatkar 01

Ne güzel buyurmuşlar: Kanaat üstünlük ve faziletin başıdır! Ey değerli adamî Tamahkârlığın geri gelmesin! O üstünlüğü siler. Tamahkârlık ve cimrilikten âzâde olan bir yerde uyu; Mal için kimsenin yerini (kapısının eşiğini) öpme! Allâh-ü Teâlâ hazretleri, bizleri ve sizleri tevhîdin hakikatle-riyle hakikate erdirsin. Âmin.

İNSANA SEVDİRİLEN ŞEHVETLER

Meali:

İnsanlara; kadınlar, oğullar, yüklerle altın ve gümüş yığın¬ları, salma atlar, davarlar, ekinler kabilinden şehevât sevgisi bezendi; fakat bunlar dünya (alçak) hayatın geçici metâı. Halbu¬ki Allah; âkibet güzelliği O'nun yanındadır.14 De ki: "Size o istediklerinizden daha hayırlısını haber vere¬yim mi? Korunan kullar için rablarının yanında cennetler var ki, altlarından ırmaklar akar, içlerinde ebedî kalmak üzere onlar; hem orada kendilerine gayet pâkize zevceler var, hele Allah'tan bir[de] rıdvan var; ve Allah görür o kulları...15

Tefsiri:

"İnsanlara bezendi (süslü gösterildi)" Onlara güzel göseterildi. Süsleyen, Allâh-ü Teâlâ hazretleridir. Şu kavl-i şerifinden dolayı: "Çünkü âhiret'e inanmayanların yaptıklarını kendilerine mü¬zeyyen göstermişizdir de onlar ilerisini görmezler, kalbleri köreî-miştir! Bu imtihan vechi (ve sırrı üzere)dir. Veya süslü gösteren şeytandır. Şu âyet-i kerimeden dolayı: "Şeytan onlara amellerini yaldızlamış, bu suretle kendilerini yoldan sapıtmış da doğru gidemiyorlar. Şeytanın onlara amellerini süslü göstermesi, vesvese yoluyla olmaktadır. Şehvetlerin sevgisi," Nefislerin istekleri olan sevgiler. Şehvet, dilediği şeyi arzu-lamasıdır. Şehvet masdardır. Fakat burada kendisiyle (ismi) mefûl (manâsı) murad edildi. (Masdar bi manâ mef ûl-mef ûl manâsın¬da olan masdardır.) Kelimesi, "istenen ve arzulanan şeyler" demektir. Çünkü âyet-i kerimenin devamında zikredilen şeylerin hepsi arzulanan şeylerdir. Bunlar, masdar isimle tâbir olundular, çünkü bunlara mü¬balağa ile arzulama ve onlara yönelme vardır. Sanki bunlar, şeh¬vetin kendisi olmuş oluyorlar. Allâh-ü Teâlâ hazretleri, bunları aşağılamayı kasdettiği için şehvet kelimesiyle isimlendir. Çünkü, şehvet hikmet ehlinin yanmda kötü bir şeydir. Şehvetlere tâbi olan kişi. kendi nefsini hay-vanlaştirdığına işaret ve şahitlik etmektedir.

Melek, hayvan ve İnsan

Hikmet ehli buyurdular: Allâh-ü Teâlâ hazretleri melekleri şehvetsiz ve akıllı varlıklar olarak yarattı. Hayvanları da akılsız ve şehevî varlıklar olarak yarattı. Allâh-ü Teâlâ hazretleri, akıl ve şehveti beraberce insana verdi. Kimin aklı şehvetinin (arzuladığı şeylere) galip olursa o kişi meleklerden daha faziletlidir. Kimin şehveti aklına galip gelirse o kişi de hayvanlardan daha aşağı bir varlıktır.

Kadın Ve Çocuklar

"Kadınlardan, "şehvetler" kelimesinden hâldir. (2/9) Nisa taifesinden oldukları halde demektir. Âyet-i kerime'de şehvetler beyân edilirken kadınlardan baş¬lanılması; kadınların şehvetler konusunda bilinmeleri ve asıl olma¬ları içindir. Çünkü kadınlar, şeytanların tuzaklarıdırlar.

"Ve oğullar,"

Oğullar sebebiyle olan fitne... Çünkü adam oğullan sebebiy¬le helâl ve haram olduğuna bakmadan malı toplamaya harîs (düşkün) olur. Böylece oğulları, kendisini Allâh-ü Teâlâ Hazretle-ri'nin hudut (kanun ve kurallarını) muhafaza etmekten (dindar yaşamaktan) kendisini menederler. Şöyle denildi: "Evlâdımız fitne (imtihan) vesilesidirler. Yaşarlarsa bizi fit¬neye uğratırlar. Ölürlerse de bizi üzerler..." Burada kız çocuklarının zikredilmemesi, insanların çoğunun kız çocuklarının olmasını istemediği ve kız çocuklarını sevmedikleri İçindir.

Altın Ve Gümüş Sevgisi

"Yüklerle altın ve gümüş yığınları, "kantarlar" kelimesi, jikıJ kelimesinin cemiidir. Çok mâl, demektir. (Bunun değeri hakkında değişik şu görüşler öne sürülmüştür:) 1. Toplanılmış, yığılmış çok mallar... 2. Yüz bin dinardır. 3. Öküz derisinin doluşudur. 4. Yetmiş bin miskâl'dir. 5. Kırkbin miskâldir. 6. Seksen bin rıtıldır. 7. Yüz rıtıldır. 8. İki yüz miskâldir. 9. Bin dinardır. 10.Yüz menn, yüz yüz miskâl ve yüz dirhemdir. 11.İnsanın diyetidir. Keşşaf tefsirinde şöyle buyrulmaktadır: "yığılmış" kelimesi, jik_sjı "kıntâr" lafzından mebni (müştak) ve te'kîd içindir. Arablann: îü> .jpı "binlerce binler" ve "bedlir halinde olan bedir" sözlerinde olduğu gibi. "Altından ve gümüş..." "kantarlar" kelimesinin açıklanmasıdır. Bu iki cinsten (altın ve gümüşden) kantarlar, demektir.

Altın ve Gümüş

Altın gitmek masdarından müştak olan bir kelime ile) isimlendirildi. Çünkü altın sürekli gitmekte (e! değiştirmektedir) yerinde kalmamaktadır. Gümüşe de bir şeyi kırıp dağıtmak masdarmdan müştak olan bir kelime ile) isimlendirilmesi, gümüşün dağılması yani sürekli ayrılmasındandır.

Binekler Ve Hayvanlar

"Atlar,"

"kantarlar" kelimesininin üzerine atıftır.

"Atlar," kelimesi, kendi lafzından müfredi olmayan bir cemidir. "Atlar," kelimesinin müfredi, "at" kelimesidir. "Atlar," kelimesi, \ kelimesinden müştakdır. Salınarak yürüdüğü için kendisine bu isim verilmiştir. Veya kelimesinden müştakdır. Çünkü atlar sahiplerinin gözlerinden tahayyül edip kalblerine yerleştiğinden daha büyük olarak gözlerine görünürler. (Nasıl atlar)

"Salma,"

Alâmet ve işaretlenmiş, demektir. Bu da nişan koymak, bo¬yamak, dağlamak suretiyle işaret konulan at demektir. Veya sâime, otlatılan at, demektir. "Ve davarlar," Deve, sığır, koyun ve keçi, demektir. cemiidir.

Tarla Bağ Ve Bahçe

"Ve ekinler,"Ziraat, demektir. Denildi ki bunların her biri insanlar için birer fitne ve imtihan vesilesidirler. Kadın ve oğullar herkes için fitnedirler. Altın ve gümüş tüccarlar için fitnedir. Atlar, melikler için fitnedir. Davarlar ise köylerde oturan halk için fitnedir. Ekin (tarla, bağ ve bahçe) ise, ziraat ile uğraşanlara fitnedir. "Bunlar" Bu zikredilen malûm şeyler: "Dünya (alçak) hayat'ın geçici metaldir." Dünya ehlinin az bir gün kendisinden faydalandığı metaldir. Seri bir şekilde yok olurlar. "Halbuki Allah, âkibet güzelliği O'nun yanındadır." Güzel merci (dönüş yeri) vardır; o da cennettir.

İhtiyacı Kadar Olmalıdır

Bunda, sayılan şeylerde güzel akıbetin olmadığına delâlet vardır. Yine bunda, fânî olan dünyevî tayyibât (temiz ve helal) olan şeylerden zâhid olmaya ve Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'nin katın¬da daim ve sonsuz olan nimetlere teşvik vardır. Akıllı kişiye düşen vazife, bu fâni dünyadan ihtiyacı kadar almaktır. Sahibini helâka götürecek mahzur ve sakıncalar ona miras bırakacağı mülkü çoğalttıkça çoğaltmamalidır... "Deki:" Ey habibim Ahmed! Rasûlüm ya Muhammedi "Size o istediklerinizden daha hayırlısını haber vereyim mi?" Hemze takrir içindir. Size açıklanan, süslü gösterilen ve geçici lezzetler veren şey¬lerden daha hayırlısını haber vereyim mi? (Bunlardan daha hayırlı olan nimetler kimler içindir?) "O (kullar) içindir ki:" Haberdir. Mübtedâsı, "cennetler" kavl-i şerifidir. "Korundular (takvâlı oldular) Takvâ'dan murad, Allâh'dan korkmak, Allah'a yönelmek ve mâsivâ'dan (Allah'ın gayrisinden) yüz çevirmektir. Gelecek bu kavl-i şeriflerde vasıfları beyan edildiği gibi... "Rablarının yanında," Nasbdir; şu kavl-i şeriften hâl olmak üzere: "Cennetler var ki, altlarından ırmaklar akar, içlerinde ebedî kalmak üzere onlar; hem orada kendilerine vardır:" Mukadder hâl'dir. "Gayet pâkize (temiz) zevceler var," Zahirî ayıplardan tertemiz, hayız, sümkürme ve tuvalete çıkmak gibi şeylerden arınmış; ve bâtinî ayıp ve noksanlıklardan temizlenmiş, hased, gadap, öfke ve kocalarından başkalarına bakmak gibi kusurlardan arınmış eşler vardır.

Cennetten Bir Karış Yer

Rivayet olundu. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: "Cennetten bir karış (lık yer) dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır. "Ve Rıdvan var," Rıdvan... Hiçbir şeyle {ve hiçbir kimsenin rızasıyla) asla öl¬çülmeyecek kadar büyük bir Rıdvan ki olucudur: (kimden) "Allah'tan"

Cennet, Rıdvan, Râdiyye Ve Merdiyye Makamları

Hikmet ehli buyurdular: Cennet ve içindekiler, cismânî cennete işarettirler... Rıdvan ise ruhanî cennete ve ruhanî cennetin en yüksek makamlarına işarettir. Bu da kulun kalbine Celâl olan Allâh-ü Teâlâ Hazretle-ri'nin nurunun tecelli etmesinden ve kulun mârifetullah'a istiğra¬kından (dalması ve mest olmasından) ibarettir. Sonra bu makamların evvelinde kul Allâh-ü Teâlâ hazretle¬rinden râzî olmuş olur. "Sen dön o rabbine hem râdıye olarak, hem merdiyye "Ve Allah görür o kullan..." Allâh-ü Teâlâ kullarını görür, onların yaptığı şeyleri hakkıyle bilir ve ona göre onlara layık oldukları sevap ya da cezalarını verir. (2/10)

TAKVA EHLİNİN DUASI

Yüce Meali:

Onlar ki "Yâ rabbenâ!" derler; "inandık, iymân getirdik, ar¬ tık bizim suçlarımızı bağışla ve o ateş azabından koru bizleri." 0 sabredenleri, o sıdk-u sadâkatle gidenleri, o dîvan duran¬ları, o nafaka verenleri ve o seher vakitleri istiğfar eyleyenle¬ri...17

Tefsiri:

Îman "Onları ki" Burası mukadder bir suâlin cevâbıdır. Sanki: -"Bu yüce keramete nail olan rnuttakfler kimlerdir?" diye bir suâl sorulmaktadır. Bu suâle şöyle cevâb verildi: -"Takva ehli olanlar: "Yâ rabbenâî derler; inandık, iymân getirdik" Seni tasdik ediyor ve senin peygamberine iman ettik, diyor¬lar. Ve duanın tertibinde şu sözleriyle devam edilmektedir. "Artık bizim suçlarımızı bağışla ve o ateş azabından koru bizleri." Mücerred iman üzere... Bu âyet-i kerime, mücerred (sâdece ve yalnız) imanın (tek başına) mağfirete hak kazandığını ve ateş¬ten korunmaya kâfi geldiğine delâlet etmektedir. "0 sabredenleri," Medih olmak üzere, "kasd ediyorum" fiilinin takdiriyle mensûb'dur. Burada sabırdan murad, taat ve ibâdetlerin zorluğuna sab¬retmek, sıkıntılara, zorluklara ve başa geldiği zaman belâ ve mu-sîbetlere sabretmektir. sadâkatle gidenleri," Sözlerinde, niyyetlerinde ve azmettiklerinde (hareketlerinde) doğru olanlar.

"Ve o dîvan duranları,"

Taata ve ibâdetlere sürekli devam edenler, demektir. "Ve o nafaka verenleri," Mallarını Allah yolunda infâk edenler. "Ve o seher vakitleri istiğfar eyleyenleri..." Atıf harfi olan vav O ) harfinin bu zikredilen sıfatların arasına girmesi ve onları ortalaması, bu sıfatların herbirinin müstakil olarak övgüye layık olduklarını ve medhe hak kazandıklarını ilân etmek içindir. Takva ehlinden kimin sabrettiğini ve kimin de sâdık (sözü ve özü doğru olan) kişiler (sözü ve özü doğru olan) kişiler olduğunu beyan etmek ve ilân etmek içindir...

Sabrın Târifî Ve Çeşitleri

Sonra (bil ki) sabır, nefsi şer'an mahzur olan, bütün şehvetlerinden hapsetmek ve menetmektir. Sabrın bütün cinsleri üçtür. 1- Taat etmek üzere sabır 2- Masiyet etmemek üzere sabır 3- Kötülüklere sabır. Efendimiz (s.a.v. hazretleri hadis-i şeriflerinde buyurdular: "Kim musîbet (ve belâya) sabrederse, onun için üçyüz dere¬ce vardır. Her iki derecenin arası (ndaki mesafe) dünya ile sema arası gibidir. Kim taat ve ibâdetler üzerine sabrederse, onun için altıyüz derece vardır. Her iki derecenin arası (ndaki mesafe) dünya ile sema arası gibidir. Kim ma'siyet (ve günah işlememek) üzere sabrederse, onun için de dokuz yüz derece vardır. Her bir derecenin arası Arş ile Kürsînin arası gibidir."

Sadakat Ve Doğruluk

1 - Sözde doğruluk 2- Fiillerde doğruluk 3- Niyette doğruluk. Sıdk ve doğruluk sözlerde cereyan eder. Sözde doğruluk yalandan kaçmak ile olur. Doğruluk fiillerde (ve hareketlerde ) cereyan eder. işte doğ¬ruluk o işi hakkıyla yapmak ve o işi tamamlamadan ondan yüz çevirmemekle olur. Niyette doğruluk, işi yapasıya kadar niyetini korumak ve bozmamaktır.

İnfâk Etmek

Şu infâklan içine almaktadır: 1 - Kendi nefsine harcamak, 2- Ailesine ve ehline harcamak, 3- Akrabalarına harcamak, 4- Sıla-ı rahim'e infâk etmek, 5- Allah yolunda cihâd için infâk etmek, 6- İhsan (birr ve iyiliğin) diğer yollarına infâk etmektir.

İstiğfar

İstiğfar, Allâh-ü Teâlâ hazretlerinden mağfiret istemektir. Bu âyet-i kerime'de istiğfar, seher vaktine tahsis edildi. Çünkü seher vaktinde yapılan dualar, icabet ve kabul olunmaya daha yakındırlar. Zira o saatte ibâdet etmek çok meşakkatli ve nefse zordur. O saatte nefisler tertemiz (saf ve durulmuş bir halde) ve ruhlar da toplanmış bir durumdadır. (O saatte insanın kafası da¬ğınık değil ve gönlü de bütün düşüncelerden arınmıştır.) Onun için seher vaktinde mutlaka çalışmak ve ibâdetle meşgul olmak lazımdır.

Seher Vaktinde Dua

Mücâhid (r.h.): "Sizin için" dedi; "rabbime sonra istiğfar edeceğim. Hakikat bu; gafur O, rahîm O. Yakub Aleyhisselâm'ın sözlerini tefsir ederken şöyle buyurdular: "Duasını seher vaktine tehir etti. Çün¬kü o vakitte yapılan dualar müstecâb'dır." Yine buyurdular: -"Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'ni hiçbir ses (O'nun) diğer sesten (başka bir sesi işitmesinden) meşgul etmez. Lakin seher vaktinde yapılan dualar, halvet halinde yapılan dualardır. Riya, gösteriş ve desinler (sum'âdan ve duyurmaktan) çok uzaktırlar. Onun için icabete çok yakındır..."

Seher Vaktinde Rabbimizin Çağrısı

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: "Allâh-ü Teâlâ hazretleri, her gece dünyâ semâsına iner. Ge¬cenin üçte biri kalana kadar şöyle der: -"Ben (mülkün ve melekûtun) melikiyim! Kim bana dua ederse, duasına icabet ederim. Kim benden isterse istediğini kendisine veririm. Kim benden günahlarının affedilmesini isterse onu bağışlarım. Allah iner, buyurmanın manâsı, Allah'ın meleğinin indiğine hamledilir. Veya istiareye hamledilir. Bunun manâsı, Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'nin kendisine dua edenlere, lütuf ve icabetle ikbâl etmesidir. Bundan dolayı, hadis-i şerifte: "semâ'ya" buyruldu. Yâni yakınlığa, demektir. Bu kelâm'da seher vaktinde, dua'da gaflet, Allâh'dan bir şey istemek ve isitğfâr etmede gaflet içinde olanlara azarlama mana¬sı vardır.

Lokman Aleyhisselâmin Oğluna Nasihati

Lokman Aleyhisselâm oğluna şöyle öğüt verdi: "Ey oğulcağızım! Asla şu horozdan daha âciz olma. O seher¬lerde Ötüyorken, sen yatakta yatıyorsun." Ey Gafiller! Kalkın Fârisî beyit tercümesi: Ey Gönül! Sen kalk! Taat ve ibâdet et! Çünkü taat her işten daha iyidir. Saadet ve mutluluk sabah namazı vaktinde uyanık olanla¬rındır!.. Mesûd insanlar, seher vaktinde uyanık olanlardır Zira Horozlar seher vaktinde şöyle seslenirler:

"Ey Gafiller! Kalkın!"

Sen uyanık değilsin! Kimin o saatte uyanık olduğunu bilmi¬yorsun! Uyanık olmanın zevkini tatmadın! Sabah vaktinde yakarmanın zevkini ancakyakaranlar bilir...

Semâda Bulunan Bir Horozun Teşbihi

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: "Beni mi'râcda göklere çıkarttıkları zaman, Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'nin (mahlûkâtından) acayipler acayibini gördüm. Bu acayiblerden biri de, gökte bir horoz gördüm. Horozun ince tüyle¬ri yemyeşildi ve tüyleri ve kanatları da beyazdı.. Beyazlığı beyazla¬rın en şiddetlisi olan horozu gördüm. Kanatlarının altında yemye¬şil görünüyordu. Horozun iki ayağı, sanki yedi kat semânın altın¬daydı. Başı Rahmanın Arşının yanındaydı. Boynunu Arşın altına uzatmıştı. Omuzlarında iki kanadı vardı. Kanatlarını açtığı zaman, doğu ve batıyı aşardı. Gecenin bir kısmı geçtiğinde, horoz iki ka¬nadını açar ve kanatlarını çırparak uçtu ve teşbih etmeye başladı (2/11) ve şöyle diyordu: -"Kuddûs (noksan sıfatlardan münezzeh ve temiz) olan Al¬lâh-ü Teâlâ Hazretleri'ni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Kerim olan Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'ni noksan sıfatlardan tenzih ederim." Veya: -"Allah, Kebir'dir, Müteâl'dir, yücedir. Allâh'dan başka ilâh (ma'bud) yoktur. O hayy ve kayyûmdur," diyordu. O bunu yaptığında, yeryüzünde bulunan horozların hepsi de Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'ni teşbih etmeye başlarlar. Ve kanatlarını çırparak hareket etmeye başlarlar. O horoz sakin olduğu zaman, yeryüzündeki bütün horozlar sakin olmaya başlarlar. Sonra gecenin bir kısmı olduğu zaman, o horoz kanatlarını açar. Onun kanatları, doğu ve batıyı geçer. Kanatlarını çırparak Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'ni teşbih etmeye başlayarak ötmeye baş¬lar. Ve şöyle der: -"Aliyy (yüce) Azîm (büyük) olan Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'ni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Aziz ve Kahhâr olan Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'ni tenzih ederim. Yüce Arşın Rabbi olan Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'ni noksan sıfatlardan tenzih ve teşbih ederim." O horoz bu teşbihi yaptığında, yeryüzündeki bütün horozlar, onun sözleri gibi teşbih etmeye başlarlar. Kanatlarını çırpıp teşbihle ötmeye başlarlar. O horoz sakin olduğu zaman, yeryüzündeki bütün horozlar da sakin olup susarlar. Sonra o horoz işleri gibi gökte heyecanlandığı zaman, yeryüzündeki horozlar da heyecanlanıp onun sözleri gibi Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'ni teşbih ederler. Bundan maksat, teşbih gök ve yer ehlinden olduğu zaman hususiyetle dilsiz hayvanlar, Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'ni teşbih et¬mektedirler, hatta belki nebatat (bitkiler) Allâh-ü Teâlâ hazretleri teşbih etmektedirler. Allâh-ü Teâlâ hazretleri şöyle buyurdular: "O'nu, yedi sema ile arz ve bütün bunlardaki zev'il-ukûl teşbih eder ve hatta hiçbir şey yoktur ki O'nu hamd ile teşbih etmesin ve lâkin siz onların teşbihlerini iyi anlamazsınız! O cidden halîm-gafûr bulunuyor." (Göklerde ve yerde bulunan bütün varlıklar Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'ni teşbih ettiklerine göre) insanlar, dua ve teşbihlerle meşgul olmaya daha evlâdırlar. Özellikle halvetlerinde (yalnız kaldıkları zaman) ve seher va¬kitlerinde Allâh-ü Teâlâya dua ve teşbih ile meşgul olmalıdırlar... imam Kuşeyrî (r.h.) buyurdular: "O sabredenler," Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'nin emrettiklerinin üzerine sabre¬denler. "O sidk u sadâkatle gidenler," Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'nin ahidlerine sadık olanlar. "O dîvan duranlar," Muhabbetüllah'da istikâmet edenler. "O nafaka verenler," Allah yolunda infâk edenler... "Ve o seher vakitleri istiğfar eyleyenler." Yaptıkları her şeyden tevbe edenler. Taksirlerini görmek için istiğfar edenler, demektir.

Allah Melekler Ve Âlimler Şahidtirler

Meali:

Şehâdet eyledi Allah şu hakikate; "lâ Hâhe illâ hû" başka i-lâh (ma'bûd) yok, ancak 0. Bütün meleklerle, ilim ululan da adi ü hakkaniyetle durarak şâhid; başka ilâh (ma'bûd) yok, ancak 0. Azîz 0. Hakîm O.18 "Şehâdet eyledi Allah şu hakikate;" Muhakkak, "Lâ ilahe illâ hû" başka ilâh (ma'bûd) yok, an¬cak 0."

Sebeb-İ Nüzulü

Bu âyet-i kerime Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine, gelen Şâm alimlerinden iki adam hakkında nazil oldu. Şam'dan gelen iki din âlimi Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine sordular: -"Muhammed sen misin?" Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Evet!" Onlar yine sordular: -"Sen Ahmed misin?" Efendimiz (s.a.v.) cevap verdiler: -"Ben Muhammedim ve ben Ahmedim!" Onlar: -"Allah'ın kitabında bulunan en büyük şehâdeti bize haber ver!" dediler. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri de ikisine haber verdi. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu. Allâh-ü Teâlâ hazretleri katî hüccetle (kesin delille) isbât etti. Allâh-ü Teâlâ Hazretlerimin tevhidine işaret eden sanatı, Allah'ın varlığına, birliğine ve eşyayı yaratmada şerik ve ortağı olmadığına delâlet edenleri kendilerine bildirdi. Hiçbir varlık eşyadan hiçbir şeyi yoktan var etmeye kadir olamaz.

Allâh-Ü Teâlâ'nın Tevhidine Şehâdet Etmesi

İbni Abbas (r.a.) buyurdular: Allâh-ü Teâlâ hazretleri, ruhları, cesedlerden dört bin sene önce yarattı. Rızıkları da ruhlardan dört bin sene önce yarattı. Allâh-ü Telâ hazretleri, mahlukatı yaratmadan, kendisi vardı, yer ve göğü, kara ve denizi yaratmadan önce kendisinin varlığına şahitlik etti ve: "Şehâdet eyledi Allah şu hakikate; "lâ ilahe illâ hû" başka ilah yok, ancak O. Bütün meleklerle, ilim ululan da adi ü hakkaniyetle durarak şâhid; başka ilah yok, ancak O. Azız O. Hakîm O" "Bütün melekler..." İsm-i Celâlin üzerine atıftır. Meleklerin bu şehâdetlerinin, umûmî mecaz yoluyla, iman ve ikrara şâmil bir mecaz manâ üzerine olma ihtimali var. Melekler, Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'nin kudret ve azametini görüp müşahede ettiklerinde Ondan başka ilâh olmadığına şehâdet getirdiler. "İlim sahipleri de" Kevnî ve şer'î delillerden hüccet getirerek Allah'a iman etti¬ler ve O'ndan başka ilâh olmadığına şehâdet ettiler. İlim sahipleri, peygamberler, Allah'ın tevhidini bilen ve sahih bir itikad ile buna iman ve imanlarını ikrar eden mü'minlerdir... Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'nin vahdaniyetine, delâleti, O'ndan başkasının yapmaya kadir olamayacağı hâlis fiiller benzetildi. Meleklerin ve ilim sahiplerinin ikrarı bu hakikate bir şeyi keşf ve beyan etmede şâhidierin şâhidliği gibidir. "Adi ü hakkaniyetle durarak..." Hâl olmak üzere nasb'dır. "O"ndan te'kiddir. Karışıklıktan emin olmak için beraberinde zikredilenleri tekid değildir... Zira hak ve adalet ile kaaim olmak Allâh-ü Teâlâ hazretlerine hâs olan sfatlardandir.

Hal Ve Zii-Hâl Hakkında İlmi Bir Tetkik

Meselâ: "Zeyd ve Hind binici olduğu halde geldi," denildiği zaman, müzekkerlikten dolayı, kelimesinin Zeyd'in hâli olduğu aşikâr ve zi'l-hâl belli olduğu için caizdir. Ama eğer sen: "Zeyd ve Amr biner olduğu halde geldi dersen" Karışıklıkdan dolayı caiz değildir. Çünkü bura¬da Zeyd ve Amr'den hangisinin zi'l-hâl ve biner halde geldiği karı¬şıktır, dolayısıyla caiz değildir... Âyet-i kerime'de geçen, "Adl-ü hakkaniyetle durarak..." kavl-i şerifi, Allâh-ü Teâlâ hazretlerine hâs bir sıfat olduğu için, bu cümle Allah'a râci olan "O" zamirinden hâl'dir. Melekler ve ilim sahiplerinden hâl değildir. Âyetin manâsı: Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'nin, rızıkları dağıtı¬mında, ecellerde, iyi amellere sevab vermekde ve kötülükleri ce¬zalandırmakta, kullara emrettiği şeylerde ve onlara nehyettiği şeylerde kulların arasında adalet ve eşitlik kanunuyla hareket e-dildiğine ve Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'nin kullardan zulmü defetti¬ğine melekler ve ilim sahipleri şahitlik ettiler... "Başka ilâh (ma'bûd) yok, ancak O. Azîz O. Hakîm O." Tevhîd'in te'kidi için şehâdet edilen hakikat olan; "La ilahe illa hû" başka ilâh (ma'bûd) yok, ancak O." Kavl-i şerifi tekrar edildi. Bu, insanların Allah'ı bir bilmeleri ve ona hiçbir şeyi şirk koşmamaları içindir. Çünkü Allâh-ü Teâlâ hazretleri, kendisini bir bilmeyen (tevhid ehli) olmayanlardan intikam alır, hem de o kişi¬lerin benzerine güç yetiremeyecekleri bir şekilde... Allah intikam alır. Allah bütün mahlûkâtının üzerine dilediği gibi hükmeder. Mahlûkâta olan galebesinden dolayı Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'nin hükümlerini cezalandıracak biri yoktur.

HAKİKİ DİN İSLÂM DİNİDİR

Yüce Meali:

Doğrusu, Allah indinde din İslâm'dır. O kitap verilenlerin ihtilâf etmeleri ise, sırf kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki bağiyden, ihtirastandır. Her kim de Allah'ın âyetlerine küfrederse, şüphe yok ki Allah çabuk hesaplıdır. Buna karşı seninle münâkaşaya kalkışanlara de ki: "Ben yüzümü İslâm ile tertemiz Allah'a tuttum, bana tâbi olanlar da" O kitâb verilenlerle, verilmeyen ümmîlere de de ki: "Siz İslâm'ı kabul ettiniz mi?" Eğer nizayı keser [çekişmeyi bırakır] İslâm'a girerlerse, doğru yolu tutmuşlardır; yok yüz çevirirlerse sana da düşen ancak tebliğdir. Allah görüyordur o kulları da.20 Her halde onlar, o Allah'ın âyetlerini tanımayanlar ve haksızlıkla peygamberleri katleyleyenier ve insanlar içinde adi ü insaf emreden kimseleri katledenler, şimdi hep bunlara elîm [çok acı] bir azap müjdele.21 İşte bunlar, dünya ve âhiret'te amelleri heder [bir hiç] olmuş kimselerdir ve onları kurtaracak da yoktur.22

Tefsiri:

Allah katında makbul din İslâm dinidir "Doğrusu Allah İndinde din İs¬lâm'dır." Cümle istinaf ve birinci cümleleri tekid içindir. Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'nin kendisinden razı olduğu ve kabul ettiği islâm dininden başka din yoktur. islam dini, tevhidi ve şerefli bir şeriatı takip etmektedir. Bu şerefli şeriat, Allâh-ü Teâiâ Hazretleri'nin Âdem Aleyhisselâm'ı peygamber olarak gönderdiği vakitten bu yana gelen "Hak Din"dir. İslâm'ın dışında kalan bütün dinler bâtıldır.

Çağlar Boyu Devam Eden Din İslâmdır

Allâme şeyhimiz bazı yazdıklarında buyurdular: Kelâm'ın inzâlindan maksat, "Hak Din"e mutlak davettir. (2/12) Hak din, Âdem Aleyhisselâmm zamanından Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri'nin zamanına kadar sürüp gelen dindir... Allâhü Teâlâ hazretleri buyurdukları gibi: "Doğrusu Allah indinde din islâm'dır." İslâm dininin hakikati, tevhîd'dir. Şeraitlerin sureti ki kendilerinde var olan şartlar ve bu din, ozamandan ta kıyamete kadar hakikat bakımından birdir, aralannda bir fark yoktur ve hepsi birdir. Sadece suret ve şartlar ba¬kımından birbirinden farklıdırlar. Bu sûrî İhtilâf, hakiki birliğe asla zıd ve asıllarının bir olmasına engel değildir.

İslâm'ın Tarifi

Katâde (r.h.) dan... Buyurdular: İslâm: "Allâh'dan başka ilâh yoktur," şehâdeti ve Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'nin katından gelenleri ikrar edip iman etmektir.

Bu Âyetlerin Fazilet Ve Havassı

Gaiib Kattan (r.h.) dan, buyurdular: Ticâret için Küfe'ye geldim. İmam A'meşe yakın bir hân'da konakladım. îmam A'meşe sık sık gidip gelirdim. Küfe'den ayrılmayı niyet ettiğim bir gece, İmam A'meş teheccüd namazı kıldı. Bu âyet-i kerimeyi okudu ve tekrarladı: "Şehâdet eyledi Allah şu hakikate; "lâ ilahe illâ hû" başka ilah yok, ancak O. Bütün meleklerle, ilim uluları da adl-ü hakkaniyetle durarak şâhid; başka ilah yok, ancak O. Azîz O. Hakîm O" Ve A'meş şöyle dedi: -"Ve ben de Allâh-ü Teâlâ'nin şahitlik ettiği şeye şahitlik yaparım. Bu şahitliği Allah'a emânet ediyorum. Bu şahitlik, Allah katında benim emânetimdir," sonra da: "Doğrusu Allah indinde din İslâm'dır." Âyef-i kerimesine geldi. Bu âyet-i kerimeyi defalarca tekrar etti. Ben kendi kendime dedim ki: -"İmam A'meş! Orada bir şey işitmiştir!" Bende onunla beraber namaz kıldım. Namazı kıldı. Namazdan sonra kendisiyle vedâlaştim. Kendisine: "Âyet-i kerimeyi tekrarlayıp durduğunu duydum. Orada (bu âyet-i kerimeyi tekrarlamak hakkında ne gibi rivayet) ulaştı?" diye -"Sana onu, ancak bir yıla kadar anlatabilirim!" cevâbını verdi. O günden beri kapısında bekleyip durdum. Bir yıl geçtikten sonra kendisine: -"Ey Ebâ Muhammed! Bir yıl geçti" diye hatırlattım. Bunun üzerine, İmam A'meş hazretleri buyurdular: -"Ebû Vail, Abdullah'dan rivayet edilen hadis-i şerif de Efendimiz (s.a.v.) hazretleri şöyle buyurdular: "Bu şehâdetin sahibi kıyamet günü getirilir. Allâh~ü Teâlâ hazretleri şöyle buyurur: -"Bu kulumun benim yanımda bir ahdi vardır. Ahidleri (söz¬leşmeleri) ifâ etmeye en layık olan benim. Bu kulumu cennete koyun. Bu hadise "biz Allah ile ahid ettik" sözüne münâsiptir.

Sabah ve Akşam Tavsiye Edilen Dua

İbni Mesûcl (r.a.)dan rivayet olundu. Buyurdular ki. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, ashabına şöyle buyurdu: -"Sizden biriniz, sabah ve akşam Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'nin katından bir ahid almaya âciz olur?" Sahabeler (r.a.) sordular: -"Bu nasıl olacak?" Efendimiz (s.a.v.) buyurdular: -"Sabah ve akşam, şöyle dua etmesiyle olur: "Ey gökleri ve yerin yaratıcısı! Gaybi ve aşikârı bilen Allâhımî Ben, sen'den başka ilâh olmadığına, senin tek olduğuna, senin bir şerik ve ortağının olmadığına, Muhammed Musatafa (s.a.v.)'in senin kulun ve Rasûlun olduğuna şehâdet ettiğimi, sana ahd ediyorum. Eğer sen beni nefsim bırakacak olursan, beni şerre yaklaştırır ve hayırdan uzaklaştırırsın. Ben ancak senin rahmetine güvenirim. Benim için, kıyamet günü tamamen bana vereceğin bir ahd kıl. Muhakkak ki sen vaadinden dönmez ve sözünden caym azsın." Kul bunu söylediği (bu duayı okuduğu) zaman Aliâh-ü Teâlâ hazretleri, onun üzerini mühürler. Ve bu ahdi Arşın altına koyar. Kıyamet günü olduğu zaman ise, Allah tarafından bir münâdî şöyle nida eder: -"Allah'ın katında ahdi olanlar nerededir?" Bu (duayı okuyan) kimseler, cennete girerler. Sabah ve akşam, yeri ve göğü yaratan Allah'a dua edilmelidir. Dualar ihlâs ile olmalıdır. Öyle bir ihlâs ki, emr meleklerinin hepsi, kişinin taati ve amelindedirler. Ne güzel buyurmuşlar: ibâdetlerde kurtuluşun yolu ihlâs ile niyettir... Deri ve bey¬ninden her ne şey getirse onu kurtarmaz!

Yahudi ve Hıristiyanlar

"O kitap verilenlerin ihtilâf etmeleri ise," Bu âyet-i kerime Yahudi ve Hıristiyanlar hakkında indi. On¬lar, Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri'nin getirmiş olduğu islâm dinini terk ettiklerinde bu âyet-i kerime nazil oldu. "Sırf kendilerine ilim geldikten sonra," Hallerin umumisinden veya vakitlerin umûmisinden istisnâ-i müferrağ'dir. Ayetin manâsı şöyledir: Yahudî ve Hıristiyanlar, İslâm dinin¬den ve Muhmmad (s.a.v.)'ın nübüvvetinden hallerin hiçbirinde ve vakitlerin hiçbirinde ihtilâfa düşmediler; ancak onun kendisinden kaçınılmaz hak olduğunu bildikten sonra veya işin hakikatini öğ¬rendikten sonra, İslâm'ın hak ve Muhammed Mustafa (s.a.v.)'ın âhir zaman peygamberi olduğu hakkındaki açık âyetler ve deliller¬le ilim elde edip tam kanaat getirdikten sonra ihtilâfa düştüler, inkâra saplandılar, demektir. Bu kavl-i şeriften, onların (Yahudi ve Hıristiyanların) halleri¬nin dalâlete atıldığı ve bu dalâlette üzerlerinde daha sapık kimse¬ler bulunmadığına işaret vardır. Çünkü bu mertebeden sonra (bunca ilim ve delilden sonra) sapıtmak âkil kârı değildir... "Aralarındaki bağiyden, İhtirastandır. ihtilâfa düştü" fiilinin mefûlü lehi'dir. (Onların ihtilâfa düşme illetini beyan ediyor.) Manası: Yahudî ve Hristiyanlar, riyaset (başkanlık) isteme konusunda kendi aralarında çıkan hasetten (kıskançlıktan dolayı İslâm konusunda) ihtilâfa düştüler. Hiç şüphe ve gizlilik yok ki, onların bu işleri çirkinliğin ardından çirkinliktir. "Her kim de Allah'ın âyetlerine küfrederse," (2/13) Allah katında hak ve makbul dinin İslâm dini olduğunu zik¬reden ve dile getiren âyetleri inkâr eder ve onların gereğiyle amel etmezse (iyi bilsin ki:)

Allah Serîul-Hisâb'dır

"Şüphe yok ki Allah çabuk hesaplıdır." illetin şartı cevâbının makamına kaaimdir. Kim Allâh-ü Teâlâ'nın âyetlerini inkâr ederse, muhakkak ki Allâh-ü Teâlâ hazretleri onu yakın bir zamanda hesaba çeker, ce¬zalandırır, onu azaba uğratır; çünkü Allâh-ü Teâlâ serîu'l-hisâb (hesabını pek çabuk bitiren)dir. Serîu'l-hisâb, yakın bir zamanda hesaba çeker ve bütün mahlûkâtı pek çabuk bir anda hesaba çe¬kendir. Allâh-ü Teâlâ bütün varlıkları, bir lahza'da hesaba çeker. Varlıkların her biri o anda Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'nin sâdece kendisini hesaba çektiğini zanneder. Fakat Allah bütün varlıkların hepsini bir anda hesaba çeker... "Buna karşı seninle münâkaşaya kalkışırlarsa," Dinin Allah katında İslâm olması konusunda seninle münâ¬kaşa ederlerse; "De ki 'Ben yüzümü İslâm ile tertemiz tuttum."Ben nefsimi, kalbimi ve bütün varlığımı hâlis kıldım. "Allah'a" Bir ve tek olan Allâh-ü Teâlâ'ya, mahsus kıldım. Bunlardan Allâh-ü Teâlâ hazretlerinin gayrisinden birine dua etmek ve ibâdet etmek gibi konularda ona hiçbir şeyi şirk koşmam, Allah ile beraber başka bir ilâh'a ortak koşmadım. Tevhîd dinine başka bir şey katmadım. Tevhîd dini, sizin yanınızda sıhhat bilinen kadîm bir dindir. Ben yeni (ve bilinmeyen) bir din ile gelmedim ki siz "Ve bana tâbi olanlar da" "Teslim oldum" fiilde muttasıl olanlann üzerine atıf¬tır. Bunun güzellik tarafı, munfasıl üe tekid makamına geçerli olan bir fasıl olmasıdır. Manâsı: Benimle beraber Müslümanlar da benim gibi yüzle¬rini yüzlerini ihlâs ile Allah'a döndüler, demektir.

Müslüman Olmazlarsa

"Ve de ki, o kitâb verilenlere," Yahudi ve Hıristiyanlara söyle; "Ve (kitab) verilmeyen ümmîlere" Kitablan olmayan (kendilerine ilâhî bir kitap gelmeyen) müş¬rik Arablara... "Siz İslâm'ı kabul ettiniz mi?" Mü'minlerin yaptıkları gibi bana tâbi oldunuz mu? Zira sizin bana tâbi olmanızı gerektiren delil ve açıklayıcı bilgiler size geldi. Bundan kaçınılması mümkün değildir. Siz bu delil, hüccet ve be¬yanâtın gereğiyle amel edip Müslüman oldunuz mu? Yoksa bütün bu delil ve hüccetlerden sonra küfür üzere mi kalacaksınız? Bu istifham (soru) emir manâsındır. Müslüman olun, de¬mektir. Bu senin bir mesele hakkında kendisiyle muhâseme (mü¬nazara) edip; beyân ve keşif (açıklama) yollarının tükendiği bir kişiye en son; "bunu anladın mı?" diye sorman gibidir. "Eğer nizayı keser [çekişmeyi bırakır İslâm'a girerlerse," Sizin gibi Müslüman, ihlâslı ve samimî olurlarsa, "Doğru yolu tutmuşlardır;" Büyük bir şansı elde etmiş olurlar ve dalâlet çukurundan kurtulurlar. "Ve yok yüz çevirirlerse," Sana tâbi olmaktan ve İslâm'ı kabul etmekten yüz çevirirler- "Sana da düşen ancak tebliğdir." Cevâbın makamına kaaimdir. Onlar sana hiçbir şey zarar ve¬remezler, demektir. Sana düşen ancak tebliğdir. Risâlet ile tebliğ; hidâyet değil. Sen de bunu gerçekten en belîğ ve en güzel bir şekilde yaptın.

Sebeb-İ Nüzul

Rivayet olundu: Efendimiz (s.a.v.) hazretleri bu âyet-i kerimeyi kitab ehline okuduğu zaman, onlar: -"Biz Müslüman olduk!"dediler. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, Yahudîlere: -"(Ey yahudîler!) Siz, tsa Aleyhisselâm'ın kelimetullah, Allah¬'ın kulu ve rasûlü olduğuna şehâdet eder misiniz?" diye sordu. Yahudiler: İsa'yı Allah'ın peygamberi kabul etmekten Allah'a sı¬ğınırız!" dediler. (Ve böylece İsa Aleyhisselâm'a iman etmeyip küf¬re saplandılar...) Efendimiz (s.a.v.) hazretleri (orada bulunan Hıristiyanlara) ve onlara sordu: "(Ey Hıristiyanlar!) Siz İsa Aleyhisselâm'ın Ailâh'm kulu ve peygamberi olduğuna şehâdet eder misiniz?" Hıristiyanlar: -"Böyle bir şeyden Allah'a sığınırız! İsa Aleyhisselâm nasıl kul olur?" dediler. İşte bu hâdise üzerine, "Ve yok yüz çevirirlerse,"kavl-i şerifi indi. Allâh-ü teâlâ hazretleri, Yahudîve Hıristiyanları reddet¬ti. "Allah görüyordur o kullan da" Kullarının bütün hallerini görüyor ve hakkıyla biliyor, demek¬tir. Bu kavM şerif, hem vaad (büyük bir müjde) ve hem de vaîd (büyük bir korkutma)dır.

Yahudilerin Peygamberleri Öldürmeleri

"Her halde onlar, o Allah'ın âyetlerini tanımayanlar." Herhangi bir âyete inanmayanlar. İslâm hakkında nâtık (ko¬nuşan ve dile getiren) âyet ve delilleri inkâr edenler de bu kâfirle¬rin içine girer. "Ve haksızlıkla peygamberleri katleyleyenler." Peygamberleri öldürenler kitab ehli olanlardır. Ataları ve büyükleri, peygamberleri (a.s.) ve peygamberlere tâbi olan mü'minleri öldürdüler. Onlar da (Kur'ân-ı Kerim'in inzal olduğu çağda yaşayanlar da) atalarının yaptıklarına razı ve memnundur¬lar... Kendileri de aynı zamanda Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri'ni ve mü'minleri öldürmek için planlar kuruyor ve çalışıyorlar. Eğer Al-lâh-ü Teâlâ, Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri'ni ve mü'minleri koru¬mamış olsaydı (çoktan öldüreceklerdi.) Allâh-ü Teâlâ hazretleri onlara (Yahudilerin peygamberleri öldürmelerine) istikbâl sîğasiyla "öldürüyorlar," muzâri fiiliyle) işaret etti. Bakara sûresinde de mârife (lâm-i tarifli olarak) "Ve haksızlıkla peygamberleri öldürüyorlardı, gelmişti. Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'nin koymuş olduğu had ve hudud olmaksızın öldürüyorlar. Buradaki lam-ı tarif, had ve hudud karşı¬lığında öldürmenin olabileceğine izindir... Burada nekre (lam-ı tarifsiz olarak, "haksız yere" şeklinde) gelmesi ise, katletmenin haklı' yere olabileceği manasınadır... Bu kavl-i şerifin manâsı: hukuk'dan yoksun olmak üzere peygamberleri öldürüyorlardı, demektir. "Ve adl-ü insaf emreden kimseleri katledenler,"Adaleti emredenleri,"İnsanlar içinde,"

Yahudilerin Peygamberleri Ve Sâlih İnsanları Öldürmeleri

(Aşere-i mübeşşereden olan) Ebû Übeyde b. Cerrah (r.a.) hazretlerinden rivayet olundu. -"Ya Rasûlallâh! Kıyamet günü en şiddetli azabı hangi insan görecektir?" diye sordum. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri: -"Bir peygamberi öldüren veya iyiliği emreden ve kötülüğü nehyeden kişiyi öldürendir," buyurdular ve sonra şu âyet-i keri¬meyi okudu: "Ve haksızlıkla peygamberleri katleyleyenler ve insanlar için¬de adl-ü insaf emreden kimseleri katledenler, şimdi hep bunlara elîm [gayet acı] bir azap müjdele. İşte bunlar, dünya ve âhiret'te amelleri heder [bir hiç] olmuş kimselerdir ve onları kurtaracak da yoktur. Sonra buyurdular: -"İsrail oğulları bir günün ilk saatlerinde bir saat içinde tam kırk üç (43) peygamberi öldürdüler. İsrail oğullarının âbidlerinden on iki kişi kıyam etti. Emri bil'ma'ruf ve nehyi anil-münker yaptı¬lar. (İyiliği emredip kötülüğü nehyetmeye başladılar.) Bunların da hepsini günün sonunda öldürdüler. "Şimdi hep bunlara elîm [gayet bir azap müjdele." Cemi ve dâimi bir azâb vardır. Bunu onlara müjdenin karşı¬lığı olarak verdi. Buradaki müjdeleme haberi onları hafife alıp, alay etme manâsını taşımaktadır. Bu kail (söz söylenin) şu sözü gibidir: "Onların kendi aralarındaki iyi dilekleri darp (dövme) ve bunıar Bu çirkin sıfatlarla muttasıf olanlar: "Dünya ve âhiret'te amelleri heder [bir hiç] olmuş kimselerdir." Amelleri bâtıldır, birr (hayır ve iyilikleri) ve hasenat olarak yaptıkları bütün amelleri bâtıldır. Dünya ve âhirette bir amelleri¬nin bir eseri kalmaz. Belki kendileri için lanet ve dünya da rezil ve rüsvây olmak ve âhirette ise elim bir azâb vardır. "ve onları kurtaracak da yoktur." Dünya ve âhirette onlara yardım edecek ve onları Allah'ın şiddet ve azabından kurtaracak kurtaracak kimse yoktur. Cemi sîğası, onlardan her birinden yardım etmenin hazırlanmasının nefyi için değil, mukabilinde vaki olana riâyet içindir. Şu kavl-i şerifte olduğu gibi: "Fakat zâlimlerin yardımcıları yoktur.

Hak Ve Adaletten Sapma

Bu âyet-i kerimede (Peygamberleri öldürenlerin yanı sıra) i-yiliği emreden ve kötülüğü nehyeden kişileri öldürenler için zemm (yerilme ve kötüleme) vardır. İyiliği emreden ve kötülüğü nehyedenleri öldüren bir kavim ne kötü bir kavimdir! İnsanların arasında adalet ve hakkaniyetle kaaim olmayan bir millet ne kötü bir millettir! İnsanların içinde adaleti emreden (adaletin kaaim olması i-çin çalışanları) öldüren bir topluluk ne kötü bir topluluktur! Sana adalet ve insâfi tavsiye ederim. Seni, incitme ve zulümden, zorlama, mecbur etme, desbotluktan ve her türlü haksızlıktan sakındırırım. Hakkı emretmek ve haksızlığı nehyetmekten bıkma, usan¬ma baş ağırtimcasma tekrar eti Hak üzere olduğun şeyde Alfâh'dan başkasından asla kork¬ma! "Sana da düşen ancak tebliğdir.

Marifet Ehlinin Öğüdü

Ne güzel buyurmuşlar: Gerçi eğer bir bilsen, onlar duymasınlar. Söyle! Senin her bildiğin şey nasihat ve Öğütlerdendir... Çabuk ol! Gördüğün hayırları başına koy! Her iki ayağınla düş öğütlerin ardına... Yâni marifet ve öğüt için diyar diyar gez... Eğer ilim, hikmet, marifet ve Öğüt peşinde gezmezsen yann pişman olursun... Eline eline vurup: Yazıklar olsun! Ehli hikmetin sözünü duymadım! Dersin!

Âhirzamanda Vaaz Fayda Vermez Olur

Emri bilma'rûf ve nehyi ani'l-münker (iyiliği emretme ve kö¬tülüğü yasaklama işi ve ibâdeti) ebediyyen (insanlardan) sakıt olmaz. Lakin âhir zamanda vaaz ve sakındırma işi insanlara fayda vermez. Çünkü o gün kalbler, şiddetli bir şekilde katılaşır ve nefis¬ler, ancak dünya lezzetlerine merak salar. (İnsanların ilgisini an¬cak dünya ve dünya lezzetleri çeker.)

Hikâye (Allah'ın İsmine saygı)

Rivayet olundu: Yahudînin biri, Harun Reşîd, ordusuyla seyr halindeyken ona şöyle seslendi: -"(Ey Harun Reşid!) Aliâh'dan kork!" Bunun üzerine Harun Reşid atndan indi. Onun atından in¬mesi üzerine bütün askeri, Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'nin ismine ta'zîm (saygı) için atlarından indiler.

En Büyük Günah

En büyük günahlardan biri de, bir kişinin (Müslüman) kar¬deşine: -"Allâh'dan kork!" dediği zaman, karşı tarafın ona cevâb ola¬rak: -"Sen önce kendi nefsine bak! Sen mi bunu bana emrediyor¬sun!" demesidir. Yolun en doğru ve iyisine başarı ve vaaz Allâh-ü Teâlâ haz-retlerindendir.

KANUNLAR HERKES İÇİNDİR

Yüce Meali:

Baksana o kendilerine Kitâb'dan bir nasip verilmiş olanlara; aralarında hakem olması için Allah'ın Kitâbı'na davet olunuyorlar da, sonra içlerinden bir kısmı yüz çevirerek dönüp gidiyorlar. 23 Bunun sebebi; çünkü onlar 'sayılı günlerden başka bize asla ateş dokunmaz" demekte ve uydura geldikleri yalanlar dinlerinde kendilerini aldatmaktadır.24 Bakalım o geleceğinde şüphe olmayan gün için kendilerini topladığımız ve hiç kimseye zuimedilmeyerek herkese her ne kazandıysa tamamen ödendiği vakit nasıl olacak?25

Tefsiri:

"Baksana!" Efendimiz (s.a.v.) hazretleri için hayret ifadesidir. Veya kitab ehlinin hallerini ve kötü işlerini görme sânında olan herkes için hayret ifadesidir. Manası: "Görmedin mi?"demektir. "0 kendilerine bir nasip verilmiş o-!anlara;"Bol şans ve büyük bir nasîp... « "Kitâb'dan," Tevrat... Kitab'dan murad, Tevrâttan kendilerine verilenler, Tevrattan kendileri için açıklanan ilimler, hükümlerdir. Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri'nin "na't şerifleri ve güzel vasıfları İslâm dininin hak din olduğu gerçeği de kendilerine verilenlerin cümlesindendir. "Allah'ın Kitâbı'na davet olunuyorlar." Kendisinden kendilerine bir nasîp verilene davet olunuyorlar. Bu da Tevrâttır. Burası mukadder bir suâlin cevâbıdır. Sanki: -"Onlar ne yaptılar ki onlara bakılsın?" diye sorulmaktadır. Buna cevap olarak da: "Allah'ın Kitâbı'na davet olunuyorlar," de¬nildi. İstinaf cümlesidir. (Niye Allah'ın kitabına davet olunuyorlar?) "Hakem olması için." (Bu kitab, nerede hakem olması için) "Onların (kendi) aralarında," Kitab'da hükmün beyân edilmesi olduğu için, hüküm kitaba izafe edildi. Kur'ân-ı Kerim'in "müjdeleyici ve korkutucu diye vasıflandığı gibi... Çünkü Kur'ân-ı Kerim'de müjdelemenin ve korkutmanın beyânı (ve açıklaması) vardır.

Sebeb-i Nuzûl

Bu (âyet-i kerimenin inmesine vesile olan hadise) Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, Yahudilerin medreselerine girdi. (Orada) Yahudileri imân'a davet etti. Yahudilerin reisleri Nuaym bin Amr, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine: -"Sen hangi din üzeresin?" diye sordu. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri: "İbrahim Aleyhisselâm dini üzereyim!" buyurdular. Bunun üzerine, Nuaym bin Amr: -"İbrahim Aleyhisselâm. Yahudîydi" dedi. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri: "Bizimle sizin aranızda Tevrat var! Siz Tevrat getirin (ona bakalım!)" dedi. Yahudiler, bundan kaçındılar. Direttiler. Tevrâti getirmediler.

Sebeb-İ Nüzul

Kelbî buyurdu: Bu âyet-i kerime recm hakkında nazil oldu. Haber ehlinden bir erkek ve kadının arasında zina cereyan etti. İkisi de Hayber'in eşrâfındandılar. Yahudilerin kitablan (Tevrâtta) recm mevcuttu. Yahudiler, recm konusunda ruhsat almak ümidiyle Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine geldiler. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, aralarında recimle hükmetti. Yahudiler: -"Bizim adet ve geleneklerimize ve kitabımıza göre bunlara recim yoktur," dediler. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri: -"Bizimle sizin aranızda Tevrat vardır," buyurdu. Yahudiler: -Şimdi insaf etti," dediler. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Tevrâti en iyi bileniniz kimdir?" diye sordu. Yahudiler: -"İbni Sûriyâdır," dediler. Ona haber gönderdiler. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, içinde recim bulunan Tevrâtta bir şeyleri okumasını istedi. Tevrâtta recim ile ilgili âyetlerin geçtiği yerleri İbni Selâm (r.a.) delâlet ve işaret etmişti. Efendimiz (s.a.v) hazretleri, İbni Sûriyâ'ya: İbni Sûriyâ, recim âyetine geldiğinde o âyetin üzerine elinin kefıni (içini) koyarak kapattı ve orayı okumadı. İbni Selâm (r.a.) hazretleri ayağa kalktı. İbni Sûriyâ'nın par¬maklarını o âyetin üzerinden kaldırdı. Sonra İbni Selâm (r.a.) haz¬retleri, recim âyetlerini Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine ve Yahudî-lere okudu. (Tevrâtta şöyle bir âyet vardı:) "Muhakkak ki evli erkek ve evli kadın zina ettikleri zaman ve aleyhlerinde şâhid ve beyyinede bulunursa, mutlaka recm edileceklerdir. Eğer kadın hâmile ise, kadının recim işi hamlini doğurma zamanına kadar bekletilir. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri o iki Yahudîye recm edilmelerini emretti. Bu hadise üzerine Yahudiler, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine kızdılar. Küfre döndüler. Yahudilerin kendi kitablan olan Tevrâtta bulunan âyet-i kabul etmeyip, küfre dönmeleri üzerine Allâh-ü Teâlâ hazretleri bu âyet-i kerimeyi indirdi. "Sonra içlerinden bir kısmı yüz çeviriyor." Onlar. Kitaba uymanın vacib olduğunu bildikten sonra yüz çevirip kitab'dan uzakiaşıyorlar. Burada Allâh-ü Teâla "hepsi" buyurmadı, içlerinden bir kısmı" buyurdu. Çünkü bu sûrenin başka yerlerinde şöyle buyruldu. "Hepsi bir değiller; Ehl-i kitâb içinden kalkınan bir ümmet var, gece vakitleri Allah'ın âyetlerini okuyup secdelere kapanıyorlar. Başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyruldu: "Evet! Musa'nın kavminden bir ümmet de var ki, hakka irşad ederler ve onunla adalet yaparlar. "Ve onlar dönüp gidenlerdir." Bu kavl-i şerifin irâbda iki durumu vadır: Ya "bir fırka" kelimesinden hâl'dir. Sıfat ile husûsileş-mesi için...'Manası: Onlar, meclisten dönüp gidenler ve kalbleriyle de yüz çevirenlerdir. Ya da cümle-i itirâzıyye (parantez arası cümlesi) dir. Manâsı: Onlar öyle bir topluluktur ki, âdetleri, hakdan yüz çevirmek ve bâtılda ısrar etmektir.

Yahudileri Küfre İten

"Bunun sebebi:" Yüz çevirmelerinin ve sırtlarını dönmelerinin sebebi: "Çünkü onlar," Yahudilerin bu fiilleri onların şu yanlış düşüncelerinden hâsıl oldu: "Dediler ki: "Bize asla ateş dokunmaz1" Günah işlemek ve ma'sıyyet irtikâb etmekle ateş bizi yakmaz... "Sayılı günlerden başka," Ancak kırk gün ateş bizi yakar diyorlar. Bu kırk gün, Yahudi¬lerin buzağıya taptıkları müddettir. Bozuk itikadian onları buna sürükledi ve kendilerini cehennem odunları kapladı. Ebediyyen cehennemlik oldular.

Yahudilerin Bozuk Düşünceleri

"Ve uydura geldikleri yalanlar dinlerinde kendilerini aldatmaktadır." Yahudileri küfre iten bu inançlarını şöyle özetlemek mümkündür: 1. Bize ateş ancak belirli bir gün dokunur demeleri; 2. Atalarımız peygamber idiler, onlar bize şefaat edeceklerdir. 3. Allâh-ü Teâlâ Yakûb Aleyhisselâm'a evlâdına çok az bir müddet dışında azâb etmeyeceğini vadetti, Yahudiler işte bu bozuk ve asılsız İddia ve inançlarından do¬layı her türlü günahı işlediler ve isyanı irtikâb ettiler.

Yahudilerin Cehennem Hakkındaki Bozuk İnançları

lbni Abbâs (r.a.) hazretleri buyurdular: Yahudiler, cehennemin iki tarafının arasının kırk yıl olduğu¬nu ve bu kırk yılın sonunda Zakkum ağacına varılacağını Tevrâtta gördüklerine, inanıyor ve iddia ediyorlar. Ve Yahudiler: Biz ancak zakkum ağacına varıncaya kadar her seneye karşılık bir gün azâb olunacağız ki kırk günün sonunda da cehennem yok olup gidecek ve helak olacaktır, diyorlar.

Yahudilerin Azâbları

Cehennemin aslı "(sakar)"dır. Orada zakkum ağacı vardır. Yahudiler, cehennemin kapısından sokulup, azaba daldınl-dıklannda ta zakkum ağacının olduğu yere kadar sürüklenecek¬lerdir. Yahudiler, Zakkum ağacına vardıklarında, zakkum ağacıyla karınlan doldurulacaktır ve şiddetli bir azaba uğrayacaklardır. Cehennemin hazeneleri (bekçileri), Yahudilere: (Ey Yahudiler!) Siz ateşin ancak sizi belirli gün yakacağına inanıyordunuz! Kırk sene geçti siz hâlâ cehennemdesiniz. Ey Ya¬hudiler! Siz ebediyyen cehennem azabında kalacaksınız!" derler. "Nasıl olacak?" Nasıl yapıyorlar? Halleri nasıl olacak? Onlar için hazırlanan şeyin gözde büyütülmesi ve onların korkutulma manâsı vardır. Bunu defetmekten hiçbir hile yapmaya kadir olamaz ve ondan kurtulamazlar. Kendi kendilerine konuştukları şeyler, onlara kolay geliyor ve bu bâtıl düşüncelerinin sebeb ve illeti olmaktadır. Ve böylece olmayacak olan şeylere yönelmektedirler. "Gün için kendilerini topladığımız vakit." O günün cezası için, "O geleceğinde şüphe olmayan," Vaki olmasından ve kendisinden vaki olacak şeylerden asla şüphe olmayan gün... Rivayet olundu: Kıyamet gününde ilk kalkacak olan kâfirlerin bayraklarının başında Yahudilerin bayrağı, gelmektedir. Allâh-ü Teâlâ hazretleri, onları şâhidlerin gözlerinin önünde rezil ve rüsvây edecektir. Sonra kâfirlerin cehennem ateşine atıl¬masını emredecektir. "Herkese her ne kazandıysa tamâmen ödenecektir." Amellerinin karşılıkları onların sandıklan gibi asla noksan-laştırılmaksızın her ne kazandıysa karşılığı tamamen kendisine verilir. Bu âyet-İ kerime'de, muhakkak ki ibâdetlerin asla yok olma¬yacağına delâlet eder. Mü'minler, cehennem ateşinde ebedî kal¬mayacaklardır. Çünkü mü'minlerin iman ve amellerinin karşılığı ateşte kalmamaktır. Oraya girmeden önce de... Sonra da onlar, oradan halâs olup kurtulacaklardır.

Zulmedilmeyecek

"Ve onlar," Her insan demektir. Üzerlerine delâlet eden ise nefis" karinesidir.

Zulmedilmeyeceklerdir."

Azabın arttırılması veya sevablarm noksan verilmesiyle (ve hiçbir surette) zulmedilmeyeceklerdir. Belki bu ikisinin her biri onların amellerinin miktarınca verilir. Kullarına zulmetmek; Azîm olan Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'nin sânından değildir. Velev ki miskâli zerre kadar da olsa... Allâh-ü Teâlâ hazretleri, mü'minleri imanları sebebiyle mükâfatlandırır. Kâfirleri de küfürleri sebebiyle cezalandırır.

Kulun Zannı

Akıllı kişiye düşen, Allâh-ü Teâlâ hazretlerinden asla ümidini kesmemesidir; günahları denizlerin köpükleri misâli (çok) olsa bile... Allâh-ü Teâlâ hazretleri, kulunun kendisine olan hüsn-üzannının yanındadır.

Hüsnü Zan Ehli

Kıyamet günü, cennet ehli cennete yerleşip; cehennem ehli cehenneme girdiklerinde; cehennemin içlerinde çok hazîn bir ses şöyle nida eder: Hannân! Yâ Mennân! Ya ze'l-Celâl-i İkram!" diye çok a-ciklı bir sesle yalvarır. 0 zaman Allâh-ü Teâlâ Hazretleri, Cebrail Aleyhisselâm'a: "Ey Cebrail! Cehennemdeki bu kulumu çıkart!" diye emir verir. Cebrail Aleyhisselâm da o kişiyi, etleri dağılmış ve cismi eri¬miş bir güvercin yavrusu gibi simsiyah bir halde cehennemden çıkarır. O kişi: -"Ey Cebrail! Beni Allah Teâlâ'nın huzurunda durdurma, çok korkarım!" diye yalvanrsa da mekandan münezzeh olan Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'nin huzuruna getirilir. Allâh-ü Teâlâ ona seslenir: -"Ey kulum! Şu şu senede işlemiş olduğun şu şu günahları hatırlıyor musun?" diye sorar. 0: (2/16) -"Evet! Ya Rabbi!" der. Allâh-ü teâlâ buyurur: -"Kulumu cehenneme götürün!" Kul (cehenneme götürülürken ısrarla dönüp bakar ve böyle¬ce ondan) iltifatlar meydana gelir. (Bunun üzerine) Allah buyurur: -"Kulumu bana geri getirin!" der. Kul, Allah'a döndürülür. Allâh-ü Teâlâ hazretleri, (işin gerçe¬ğini) kendisi daha iyi bildiği halde, ona: -"Niye hep dönüp dönüp baktın?" der. Kul: -"Ben günah işledim; senin rahmetinden ümidimi kesme¬dim! Beni hesaba çektin; senin rahmetinden ümidimi kesmedim! Beni cehennem ateşine soktun; senin rahmetinden ümidimi kesmedim! Beni cehennemden çıkartıp yüce katına çağırdın; senin rahmetinden ümidimi kesmedim! Beni cehennem ateşine geri döndürdün; senin rahmetinden ümidimi kesmedim!" Alfâh-ü Teâlâ ve tebâreke hazretleri buyurur: -"İzzetim, Celâlim ve ululuğum hakkı için, elbette kulumun bana karşı taşıdığı zannın yanında olacağım ve mutlaka onun bana karşı olan ümidini gerçekleştireceğim! Haydi bu kulumu cen nete görün (onu bağışladım!) Ne güzel buyurmuşlar: Ey Allah'ım izzetinle beni zelil ve hakîr etme! Utanacağım bir zillete beni düşürme!

Peygamberimiz Ve Ümmeti

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: "(Tevhid:) "La ilahe illallah - Allahdan başka ilâh (ma'bud) yoktur," ehline (mü'minlere), ölüm anında yalnızlık yok-tur. Kabirlerinde de yoktur. Kabirlerinden neşredilme anında da (yalnızlık) yoktur. Ben sanki "La ilahe illallah - Allahdan başka ilâh (ma'bud) yoktur," ehliyle (mü'minlerle) beraberim; onlar toprağı (üst ve) başlarından silkeler oldukları halde ve onlar; (Bizden sıkıntıyı gideren Allah'a hamd olsun) derlerken onlarla beraberim.

İmân Ve İslâm Nimeti

Mü'min olan ve bid'at ehlinden olmayan kimseye vacib olan şey; kendisine hidâyet verdiği ve kendisini şerefli ümmetten kıldı¬ğı için, Allâh-ü Teâlâ hazretlerine hamd-ü senalar etmesidir. Bundan dolayı şöyle denildi: "Allâh-ü Teâlâ Hazretlerimin kendisine hidâyet buyurduğu iman ve tevhide, kulun şükretme¬mesi akıbetinin kötü olmasına alâmettir."

Akıbetin Hayır Olması

Dünyada mağrur ehli (amel etmeyerek Allah'a güvenmekle şeytan tarafından aldatılmış) olanlar, âhirette de aldatılacaklardır. Onlara rahmanı inayet (ve ilâhî yardım) yoktur. Aüâh-ü Teâlâ hazretleri, amel ile kendisine yaklaşan kulun ricasını (ve ümidini) kabul eder. Kemâl ehli, nefislerini tezkiye ettikten sonra baliğ oldukları yüce mertebelerinde bile kötü akıbet (ve sû-i hatime)den hep korkmuşlar ve Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'nin rahmetini hep ümid etmişlerdir. Bize ne olacak? Günah kuyularına düşen; inat ve istiğfardan başka tevbe ve İstiğfarı olmayan bizlerin hâli ne olacak?

Tevbenin Makamları

İmâm Gazali (r.h.) hazretleri, "Minhâcû'İ-Âbidîn" isimli kita¬bında buyurdular: Tevbe'nin makamları üçtür. 1- Günahların çirkinliğini düşünmek, 2- Allah'ın azâb ve gadabını düşünmek, 3- Kendi zaifliğini düşünmektir. Birinci, günahların gayet çirkin olduklarını düşünmektir. İkincisi: Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'nin cezalandırması gayet şiddetli, azabının çok elim (ve acı verici) ve senin onun gazabına takat getiremeyeceğin kadar büyük olduğunu düşünmektir. Üçüncüsü: Kendi zayıflığını, tahammülünün az ve çaresizli¬ğini düşünmendir. Zira, güneşin sıcaklığına, polisin tokadına ve karıncanın ısırmasına dayanamayan bir insan, cehennemin sıca¬ğına, zebanilerin kamçılarına ve ateşten yaratılmış olan katır gibi akreplerin, deve boynu gibi cüsseli yılanların ısırmasına nasıl ta¬hammül edecektir; gazâb diyarı ve cehennemde?... Gazabından ve azabından Allah'a sığınırız.

Namazını Kılmayan

Ne güzel buyurmuşlar: Senin meramın iki çocuğun ağlamasidır. Bu iki çocuk günahtan utanmayla hayatta kaldılar. Sen söyleme!... Lokman Aleyhisselâm, onların hayatta kal¬mayacağını söyledi. Nice yıllardan daha iyiydi. Hata ile hayatta kaldılar. Hem sabah namazı vaktinde kulübe onu bağladı. Sermâyesini verip, asude bir şekilde hayatta kaldı.

ALLAH DİLEDİĞİNİ AZİZ VE DİLEDİĞİNİ ZELİL EDER

Meali:

De ki: "Ey mülkün sahibi Allahım! Dilediğine mülk verirsin, dilediğinden de mülkü çeker alırsın ve dilediğini azîz edersin, dilediğini zelîl edersin. Hayır yalnız senin elindedir, muhakkak ki, sen her şeye kadirsin.26 Geceyi gündüzün içine sokarsın, gündüzü gecenin içine sokarsın; ölüden diri çıkarırsın, diriden ölü çıkarırsın; dilediğine de hesapsız rızk verirsin."27

Tefsiri:

"De ki: Ey Allahım!" "Ey Allahım" kelimesinin aslı "Ey Allahim" kelimesinin, aslı. "Ey Allâh"dır. Lafza-i celâlin sonundaki mim (f) nida harfinden bedel olarak geldi. Bundan dolayı, nida harfiyle mim bir kelime'de toplanmaz¬lar. Bu ism-i Celâlin hususîyetlerindendir... Buradaki mim harfi iki harfin makamına kaaim olduğu için, şeddelendî. Denildi ki: "Ey Allahım" kelimesinin, aslı, "Ey Allah! Bizi hayırla emin kıl yani bizi hayra yönelt" demektir. Nida harfi, fiilinin müteallakatı ve hemzesi hafiflik sebebiyle haziy oldu.

Mülkün Hakikî Sahibi Allâhtır

ellili I dlili "Mülkün sahibi," Mutlak olarak, mülkün cinsine mâlik olan, demektir. Hakikî mülke sâhibdir. Mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Yaratır, yok eder, diriltir, öldürür, azâb eder, sevâb verir. Mülk ve tasarrufun¬da şeriki olmaksızın... Ona mâni olabilecek kimse de yoktur. İmam Sibeveyh'e göre bu ikinci nidâ'dır. Çünkü îmam Sibeveyh'e göre mim harfi vasfiyete manidir. Zira o mevsûf olan isimlerden hiçbir şey tarifi üzere değildir. "Mülk verirsin," Tasarrufun bazı yönlerini beyân etmektedir. Mülkün mâliki-yetini gerektiren şeyleri açıklamaktadır. Mülkün Hak Teâlâ hazretlerine tahsisi hakikidir. Başkalarının (kulların) mülke sahip olmaları ise mecazi dir. Mülkiyet üzerine sâdece vermek olan tam isârda kendisinden bina kılınmıştır. Hakiki mülkiyeti isbât ve ilân etmektedir. "Dilediğine,"Ona vermekle, "Dilediğinden de mülkü çeker alırsın," Mülkü ondan soyup alır. Birinci mülk-i umûmî ve memlukiyet (mülkiyet olmak) haki¬kidir. Diğerlerinin mâlikiyeti ve mülkiyeti husûsî ve mecazidir. Ve malların sahiplerine nisbeti de mecazidir. "Ve düediğini azîz edersin," (2/17) Nusret ve tevfik ile dünyada aziz edersin veya âhirette aziz edersin ya da hem dünya ve hem âhirette aziz edersin... "Dilediğini zelîl edersin." Onu dünya ve âhiretin birisinde veya her ikisinde de başka¬sının mâni olması ve müdafaası olmaksızın sen zelil edersin... "Hayır yalnız senin elindedir." Hayrın tarifi, umumiyet içindir. Haberin takdimi, tahsis için¬dir. Manâsı: Hayrın hepsi senin kudretindedir. Senden başkası ona kaadir olamaz. Kabz, bast ve hissî olarak onda tasarruf ede¬mez. Senin meşîetin onu gerektirir. "hayır" kelimesi zikre tahsis olundu. Çünkü kelâm, hayir'da vaki olup mü'minlere ulaşır. Kâfirler, bunu inkâr etmek-tedir. Onun için: "Hayır senin elindedir; düşmanlarına rağmen Sen onu dostlarına (evliyâ'na) vermektesin," dedi. Çünkü, Allâhü Teâlâ Hazretleri'nin bütün efâli (işleri); fayda ve zarar vermesi bir hik¬met ve maslahattan sadır olmaktadır. Bütün bunların hepsi de hayırdır. Mülkü vermek ve mülkü almak gibi... Şer hayır" kelimesi zikre tahsis olunması ya da edebe riâ¬yet içindir. Zira hitab'da: 'sL yüi "Şer sendendir," veya "Şer senin elindedir," demek, edebi terketmektir. Her ne kadar hepsi {hayır ve şer) Allâh-ü teâlâ hazretlerinden olsa bile Allâh-ü Teâlâya hitab ederken, "Şer sendendir," demek edebsizliktir.

Hendeğin Kazılmasındaki Müjdeler

Rivayet olundu: Efendimiz (s.a.v.) hazretleri. "Ahzâb savaşı" senesinde, hen¬deği çizdiği zaman, Medine ehlinden her on kişiye kırk zirâlık biryer kesti. Hendeklerin kazılması için kabilelerden toplananların sayısı on bin kadardı. Hepsi kendi paylarına düşeni kazmaya başladılar. Hendeğin batnında (ortasında) bir kaya çıktı. Büyük bir ffi gibiydi. Hiçbir kazma ve balyoz kendisine kâr etmedi. Selmân-i Farisî (r.a.) hazretleri. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine gitti. Ona haber verdiler. Efendimiz (s.a.v.b) hazretleri geldiler. Selmân-i Farisî (r.a.)'m elinden balyozu aldı. Öyle bir vurdu ki. taşın üçte biri kadar parçalandı. Taştan büyük bir şimşek çak¬tı. Sanki karanlık bir gecede yanan bir kandilmiş gibi ziyâsıyla et¬rafı aydınlattı. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri tekbir aldı. Bütün Müslümanlar onunla beraber tekbir aldılar. Ve Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Ondan bana Hiyre'nin köşkleri aydınlandı. Sanki onlar köpeğin azı dişleri gibiydiler." Sonra Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, ikinci darbeyi vurdu. Ve buyurdular: -"Rum topraklarında kırmızı köşk (ve saraylar) bana aydın¬landı (göründü)." Sonra Efendimiz (s.a.v.) hazretleri üçüncü darbeyi vurdu. Ve buyurdular: -"Bana San'â (şehrinin) köşk (ve sarayları) aydınlandı (gö¬ründü). Cebrail Aleyhisselâm bana haber verdi: 'Muhakkak ki ümmetim bütün milletlere galip gelecektir'. Müjdeler olsunî" (Mü'minler çok sevindiler. Büyük bir aşk ve heyecanla işlerine sarıldılar.) Münafıklar: -"Hiç şaşmıyor musunuz? O (Muhammed) sizi boş ümitlerle avutuyor, asılsız vaadlerde bulunuyor ve size Medine'den Hiyre, Kisrâ şehirlerini gördüğünü haber veriyor. Buraların sizin tarafınızdan fethedileceğini müjdeliyor! Siz ise savaşa çıkmaya gücünüz yetmediği için düşman korkusundan Hendekler kazıyorsunuz!" dediler. Bunun üzerine şu kavl-i şerif nazil oldu: "Muhakkak ki, sen her şeye kadirsin." Allâh-ü Teâlâ Hazretlerin dilediğini aziz ve zelil kılmaya kadirdir.

Allah Geceyi Gündüze Gündüzü Geceye Katar

"Sokarsın,"Dâhil edersin. "Geceyi gündüzün İçine," Birincisini (geceyi) noksanlaştırmak ve ikincisini (gündüzü) ziyâde kılmakla geceyi gündüzün içine sokarsın. Hatta bövlece gündüz on beş saat gündüz de dokuz saat olur. "Gündüzü gecenin içine sokarsın;" Hatta (böylece) gündüz on beş saat ve gece de dokuz saat olur.

Allah Ölüden Diriyi Diriden Ölüyü Çıkarır

"Ve ölüden diri çıkarırsın," Hayvan (canlıyı) nutfeden, kuşu yumurtadan, âlimi câhilden, mü'mini kâfirden veya nebatatı kuru bir topraktan çıkarırsın, demektir. Ve diriden ölü çıkarırsın;" Bu da birincinin aksidir. (Hayvandan nutfeyi, kuştan yumurtayı, âlimden câhili, mü'minden kâfiri çıkarırsın, demektir) "Ve dilediğine de hesapsız rızk verirsin."

"Hisâb" Lafzı

Ebü'l-Abbâs el-Makarri buyurdular: Kur'ân-ı Kerim'de, u '.,T "hisâb" lafzı üç manâda kullanılmaktadır. 1- Yorgunluk, 2- Adet (sayı), 3- Mutâlebe (istemek) Birincisi: Yorgunluk manasınadır. Allâh-ü Teâlâ hazretleri buyurdular: "Ve dilediğine de hesapsız rızk verirsin. İkincisi: Adet (sayı) manasınadır. Aliâh-ü Teâlâ buyurdular: "Ancak sabredenlerdir ki ecirlerine hesapsız erdirilir' Üçüncüsü: Mutâlebe (talep edip istemek) manasınadır. Allâh-ü Teâlâ hazretleri buyurdular: "'Bu, işte' dedik; 'bizim atamız, artık dediler kerem et, dedi¬ler imsak, hesabı yok! "Hesâbsız" kelimesinin başındaki be harf-i cerri, bir rriahzûfa taalluk etmektedir. "Sen rızik verirsin" fiilinin failinden hâldir. Ya da mefûlünden hâldir. Bunda şuna delâlet vardır: Akıllan hayrette bırakan bu büyük işleri yapmaya kaadir olan zât, mülkü, Acem'den alıp Arablara vermeye kaadirdir. Onları aziz kılmak bütün kolay işlerin en kolayıdır.

Havas Ve Fazilet

Hazret-i Ali (r.a.)'dan rivayet olundu: Buyurdular: Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Muhakkak ki Fatiha sûresi, Âyetü'l-kürsi (Bakara sûresi ayet: 255) ÂI-i Imrân sûresinden iki âyet (18-19): kavl-i şerifinden; Kavl-i şerifine kadar... (Yine Âl-i Imrân sûresi 26-27 ayetleri:) kavl-i şerifinden, kavi-i şerifine kadar inzal olundukları zaman, bu âyetler, kendileriyle Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'nin arasında hicâb olan perdelere sarıldılar. Ve: -"Ya Rabbi! Sen bizi arzına ve sana âsî olanlara mı indiriyorsun?" dediler. Allâh-ü Teâlâ hazretleri: -"Ben yemin ettim ki, herhangi bir kişi, her namazın ardın¬da sizleri okursa, onun beraberinde bulunan her şeye rağmen muhakkak ki yerini ve makamını cennet yapacağım, onu "haziretü'i-kudüs"e iskân edip yerleştireceğim. Ona (rahmet) gö¬zümle günde yetmiş kere bakacağım! Onun yetmiş ihtiyacını kar¬şılayacağım. O ihtiyaçların en düşüğü mağfirettir. Ve onu her tür¬lü düşman ve hasetçiden koruyup muhafaza edeceğim! Düşman¬larına karşı ona nusret edip yardımda bulunacağım! (2/18)

Nasıl Olursanız Öyle İdare Edilirsiniz

Bazı kitablar'da şöyle denildi: -"Ben Allâhim! Melikü'l-mülük (padişahlar padişahıyım!) Meliklerin kalbleri ve perçimleri benim elimdedir. Kullar bana ibâdet ederlerse, onlara rahmet ederim. Bana isyan ederlerse onları cezaya çarparım., Meliklere (padişahlara) sövrriekle meşgul olmayın. Bana tevbe edin ki onları (melik ve padişahları) size karşı şefkatli kılayım. Bu, Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri'nim "Nasıl olursanız öyle idare edilirsiniz," hadis-i şerifinin manâsıdır Bunun manâsı: Eğer sizler, itaat ehli olursanız, rahmet ehli (ve şefkatli insanlar) size idareci olurlar. Eğer sizler isyan ehli olursanız o zaman da siz ceza ehli (gaddar, zâlim, merhametsiz) insanlar, tarafından idare olunursunuz, demektir.

İyi Ve Kötü İdareciler

Haber'den geldi: Musa Aleyhisselâm münâcâtinda: -"Ya Rabbi! Sen yüceler yücesindesin! Biz ise yeryüzündeyiz! Rızânın içinden gazabının alâmeti nedir?" diye sordu. Allâh-ü Teâlâ hazretleri, ona vahyederek buyurdu: -"Hayırlıları insanların başına amil olup (onları idare ettiği) zaman bu benim rızâmın alâmetidir. En şerlileri başlarına âmil olup (onları idare ettiği) zaman; bu da benim onlara kızdığımın ve azâb ettiğimin alâmetidir."

Ebû Zer Olun Siz...

Haccâc bin Yusuf a: -"Sen Hazret-i Ömer (r.a.)'in hilâfet çağını idrâk ettiğin hal¬de, neden onun gibi adil olmuyorsun? Hiç mi sen Hazret-i Ömer (r.a.)'ın İslâhat ve adaletini gözetlemedin" dediklerinde; Haccâc onlara cevâp olarak: -"Siz Ebû Zer'leşin; ben'de size Ömer olayım!" dedi. Bu sözün manâsı: Siz zühd ve takvâ'da Ebû Zer Gifârî (r.a.) gibi olun; ben de Hazret-i Ömer (r.a.) gibi size adalet ve insaf ile muamele edeyim, demektir.

İdare Halkın Durumuna Göredir

Bunda valilerin, idare ettikleri insanların amelleri, hâl ve ha¬reketlerine göre olduklarına işaret vardır. Halk iyi ise valiler de iyi olur. Halk kötü olursa valiler de onla¬ra kötü davranır. Gaddarlık, zulüm ve haksızlık yayıldığı zaman, her bir Müslümana düşen vazife, tevbe ve istiğfar ile Allâh-ü Teâlâ haz¬retlerine yönelmesi lazımdır. Valinin zulmü veya adaleti, ziraat (ekinlerde), ağaçlarda, meyvelerde kazançlarda, sanatlarda veya sağılan hayvanlarda da zahir olur. Zâlim vali ve idarecilerin zulümlerinin uğursuzluğu ve kötü işlerinden malik oldukları memleketlerde ziraatın bereketi kalkar, ağaçların meyvleri noksanlaşir, tüccarların ticarî muameleleri kesâda uğrayıp zarar ederler, şehirlerde esnaf ve sanat ehlinin işlerinde durgunluk olur, sosyal hayat felce uğrar. idareciler, âdil oldukları zamanda iş tam bunun, aksi olur. (Piyasalarda canlanma olur, ziraatın bereketi artar, ağaçların meyveleri bol olur, ticâret kâr getirir, esnaf ve sanatkârların işleri başlarını aşar, toplumda sevgi saygı ve huzur olur.)

İdarecilere Güzel Bir Öğüt

Ömer bin Abdülaziz (r.h.). halife olduğu zaman. Tavus (r.h.) ona bir mektûb yazdı. {Mektubunda şöyle buyurdu:) -"Eğer işinin tümünün hayır olmasını istiyorsan; hayırlıları çalıştır." Bu yazıyı okuyan Ömer bin Abdülaziz (r.a.)'da: -"Bu, bana öğüt olarak kâfidir,11 demişti. Ne güzel buyurmuşlar: Ey pâdişâh! Eğer benîm nasihatimi işitirsen... Bütün defterde bu nasihattan daha iyi bir nasihat yoktur. Akıllı insana iş buyurma (O kendiliğinden iş yapar)! Gerçi akıllı adama da iş yoktur!

İnsanların Düçâr Olacakları Bazı Haller

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: "Ümmetimin üzerine bir zaman gelecek: Amirleri zulüm (ve haksızlık) üzere, âlimleri, tamahkâr {dünya hırsı) üzere, âbidleri riya üzere olup, tüccarları faiz yerler, kadınları da dünya süsüne düşkün olurlar."

MÜMİNLER KÂFİRLERİ DOST EDİNMESİNLER

Yüce Meali:

Mü'minler, mü'minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin ve onu her kim yaparsa Allah'tan ilişiği kesilmiş olur; ancak on¬lardan bir korunma yapmanız başka... Maamâfîh Allah sizi ken¬disinden tahzîr buyurur, nihayette gidiş Allah'adır.28 De ki: "Gizleseniz de sînelerinizdekin*. belli etseniz de Al¬lah onu bilir ve bütün göklerde ne var, yerde ne varsa bilir ve Allah her şeye kadirdir. Her nefis ne hayır işlemiş ve ne kötülük yapmış ise, önüne konmuş bulacağı gün!, ister ki, onlarla arasında uzak bir mesa¬fe bulunsaydı! Yine Allah sizi kendisinden tahzîr buyuruyor sa¬kındırıyor ve Allah kullarını çok esirgiyor.30

Tefsiri:

Müminler, kâfirleri dost edinmesin." Bu âyet-i kerimeyle mü'minler, câhiliyyet döneminde akra¬balık, dostluk ve komşuluktan dolayı veya bunlara benzer, dostluk ve muaşeret (ilişkilerden) dolayı kâfirlerle dostluk kurmayı nehyetmektedir ki, mü'minlerin sevgileri de nefretleri de sâdece Allâh-ü Teâlâ'nın rızâsı için olsun... Veya savaş ve diğer dinî işlerde (konularda) onlardan yardım istenmesin, diyedir. "Mü'minleri bırakıp da," Bu kavl-i şerif, hâl yerindedir. Manâsı: Mü'minieri geçerek (ve bırakarak) müstakil veya müştereken kafirleri dost edinmeyin, demektir. Bunda, dostluğun mü'minlerin hakkı olduğuna işaret vardır. Çünkü mü'minlerle kurulan dostluk, kâfirlerle kurulan dostluktan daha geniş ve daha sağlamdır. Kâfirlerin dostluğuna ihtiyaç duy¬maktan müstağnidir. Dostlukta kâfirleri mü'minlere tercih etmeyin. "Ve onu her kim yaparsa," Kâfirleri dost edinirse; "Allah'tan değildir," Allah'ın dostluğundan mahrumdurlar. Velayet adının verilmesine elverişli olan bir şey üzere değil¬ler. Allah'tan ilişiği kesilmiş olur. O kişi re'sen Allah'ın velayet (ve dostluğundan) kopmuştur. Ma'kûl olan işte budur. Çünkü dostu dost edinmekle, düş¬manı dost edinmenin dostluğu birbirine zıttır.

Düşmanını Seven

Şair buyurdu: Hem düşmanımı seversin, hem benim senin dostun oldu¬ğunu zannedersin! Ahmaklık asla senden uzak değildir. ahmaklık demektir. uzaklık, manasınadır. Şiirin manâsı: Sadık dostun, seni seven ve senin düşmanlarından nefret eden ve onlara kızandır.

Düşman Üç Kısımdır

Düşmanlar üç kısımdır. 1- Senin düşmanın, 2- Dostunun düşmanı, 3- Düşmanının dostudur. (2/19) Şair ne güzel buyurmuş: Ey akıllı kişi, düşmanlarınla beraber oturanlara dost elini u-zatma! Onlarla dostluk kurma! "Ancak bir korunma yapmanız başka..." Hallerin umumiliğinden istisnadır. Sanki şöyle denilmekte¬dir: Zahirî ve bâtjnî bütün hallerinizde onları dost edinmeyin; ancak korunma haliniz haricî, demektir. Onlardan," Onlardan taraf, demektir. "Korunmak," Bu da ya kâfirlerin galip gelmesinden korkmakla olur. Ya da mü'min onların arasında kalmış olur. Böyle bir zaman (ve durum) da kalbler tamamen iman etmiş olarak, kâfirlere düşmanlık, kin {ve buğz) beslenildiği halde, dostluk izhâr etmek caizdir. Kalb'de bulunanı izhâr etmek için zor olan durumun geçmesi beklenir. İsa Aleyhisselâm buyurduğu gibi: -"Ortada ol, kenardan yürüî (Suret ve şekil bakımından onla¬rın arasında ol! Ahlak bakımından onlardan kaçın!) Dostluk ve kalbî yakınlık ilişkisiyle onların içine katılma! Onların yolu (ve ahla¬kıyla) ahlaklanma!" Bu bir ruhsattır. Öİdürülesiye kadar sabret; kendin için daha hayırlı olur... "Ve (bununla beraber) Allah sizi kendisinden tahzîr buyurur/' Allâh-ü Teâlâ hazretleri, mukaddes zâtından sizi korkutuyor. Şu kavl-i şeriflerde olduğu gibi: "Ve benden sakının (korkun) artık, benden!.. "Benden korkun, Benim gazabımdan ve azabımdan korkun, demektir. Allah, düşmanlarına dostluk kurmanız halinde sizleri korkutuyor. Bu şiddetli bir bir tehdit ve korkutmadır. "Ve nihayette gidiş Allah'adır." Mahlûkâtin dönüşü Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'nin cezâsına-dır... Aİlâh-ü Teâlâ hazretleri hepsine kendilerinin ameliyle karşılık verir. "De ki: "Gizleseniz de sînelerinizdekini," Kalblerinizde gizlediklerinizden, kâfirleri dost edinmek de kalb'de gizlenen şeylerin cümlesindendir. "Veya belli etseniz de," Aranızda olan şeyleri, "Allah onu bilir," Allâh-ü Teâlâ'ya döndüğünüz zaman, Allah, onlarla sizi he¬saba çekecektir. "Ve bütün göklerde ne var, yerde ne varsa bilir." Göklerde ve yerde hiçbir şey asla Allâh-ü Teâlâ hazretlerine gizli değildir. Sizin sırlarınız ve aşikâr yaptıklarınızdan hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz. Bu, (âyet-i kerime'de "Allah onu bilir," buyurduktan sonra; "Ve bütün göklerde ne var, yerde ne varsa bilir." Buyurması;) hâss'dan (özelden) sonra u-mûmi bir şeyin irâd (ve beyan) edilmesi kabilindendir. Allah onu bilir," kavl-i şerifinin te'kidi, pekiştirilmesi ve zihinlere iyice yerleşmesi içindir... "Ve Allah her şeye kadirdir." Eğer siz, nehy olunduğunuz şeyleri amel etmekten vaz¬geçmezseniz, Allâh-ü Teâlâ hazretleri, ziyâde kılmaksızın sizi ceza¬landırmaya ve size azâb etmeye kadirdir. Bu kavl-i şerif; "Ve (bununla beraber) Allah sizi kendisinden tahzîr buyurur." kavl-i şerifinin beyânı, ızâh ve açıklanmasıdır. Çünkü Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'nin nefsi, kendi zâtıdır. Allâh-ü Teâlâ'nın zâtı diğer zâtlardan temyîz olup ayrılmış, zatî ilim ile muttasif, malûmun ötesinde ma'lûm'a mahsus değildir. Aliâh-ü Teâlâ'nın zâtı bütün maluma taalluk etmektedir. Zatının kudreti¬ne, makdûrun gerisinde, makdûr'a tahsis olmaz. Çünkü Allâh-ü teâlâ hazretleri, bütün makdurâta kadir olandır. Allâh-ü Teâlâ zâtı. Kendisinden sakındırmaya ve korkmaya en hakkı olandır. Hiçbir kimse kötülük işlemeye cesaret edemez. Ve hiç kimse üze¬rine vacib olan bir şeyi yapmaktan kusur edemez. Çünkü Allâh-ü Teâlâ hazretleri bunların hepsine muttaü'dir. Bundan kaçınılması mümkün değildir. Azabı, mutlaka kendisine gerçeğiyle ilhak ede¬cektir.

Gözetlenen Kişi

Padişahın kölelerinden bazısı, padişahın durumdan haber¬dar olması için, her tarafa gözcüler koyduğunu ve kölenin gizli hallerini öğrenmek için casuslar yetiştirdiğini bilse, köle ona göre tedbirini alır ve yaptığı her işte uyanık davranır, kanunlara göre hareket eder ve böylece kendisini korumuş olur... Peki Allâh-ü Teâlâ'nın da gizli ve açık her şeyi bildiğini ve müheymin yani. her şeye hükümrân olduğunu bilenler neden emindirler? Allâhım! Taşkınlıklarımızdan senin örtmene (ve gizlemene) sığınırız! el-Keşşâfta da böyledir. Akıllı kişiye düşen vazife, Allâh-ü Teâlâ hazretlerinden kork-masıdır. Kişinin sevgisi ve buğzu (nefreti) Allâh-ü Teâlâ'nın rızâsı için olmalıdır. Kişi, mü'minleri dost edinmeli ve kâfirleri düşman bil¬melidir.

Dünya İçin Tasavvuf...

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: Dört şey büyük günahlardandır. 1- Dünya menfaati için sofu elbisesi giymesidir. 2- Salihlerin amellerini yapmadığı halde onları sevdiğini id¬dia etmesidir. 3- Zenginlerin malını alıp (yediği hâlde) onları kötülemesi-dir. 4- Kazanç (iş) görmeyip (kendisi helal'dan çalışıp kazanma-yıp) insanların kazandığından yiyen (ve insanlara yük olanadam... Ne güzel buyurmuşlar: Onlar ki "biz söyledik ve biz yaptık" diyorlar. Sen söyleme ben "sofuyum"...

Allah İçin Sevmek ve ...

Allah için sevgi ve Allah için buğzetmek imanın esâslarından bir asıl olup büyük bir bâb (mesele ve hakikate nail olma kapı¬sıdır. Güzel ahlak ve sadık muhabbet ancak bâtını tasfiye ânında olur. Bu da akidenin ve cihetin (yaşama tarzlarının) birliğine bağ¬lıdır. Çünkü kalbler, birbirlerine münâsip oldukları (uyuştukları) zaman sâfıleşir. Eğer kalblerin arasında manevî muvafakat bu¬lunmaz da, erbabının arasında sulh, nevî benzerlik hasebiyle ünsi-yet ve nefsânî bir ülfet ve sûrî bir cinsiyete dayanan ittifak bulu¬nursa, bir çok rezaletler hazırlanmış olur. Faziletler sahibi, nefsin istiğrakı ile birbirine benzemeli ve birbirinin güzel ahlakını almalıdır. Denildiği gibi: Kişinin kendisinden sorma! Arkadaşlarını gör, dostlarına bak! Çünkü her kişi yakın arkadaşına uyar! (2/20)

Arkadaşlık

Hazret-i Ali (r.a.) buyurdular: Câhil olan kardeş ile sohbet etme! Kendini ondan koru! Nice cahiller, halim (ve selim) insanları helak ettiler, onunla arkadaşlık (kardeşlik) kurduklarında... İnsan, insan ile kıyâs edilir! Kişi gezdiği zaman kiminle olursa onunla değerlendirilir!... Kalbin, kalbin üzerinde bir delili vardır; karşılaştığında!... (Kalbden kalbe yol vardır)

Fâcirler Sohbet

Kişi, hac veya cihâd seferi gibi yolculuklarda fâcirlerle (kötü insanlarla) sohbet etmek ve arkadaşlık yapmakla mübtelâ olursa (mecburî kalırsa) onların sohbetleri sebebiyle asla ibâdet ve taatmı terketmemelidir. Onların yaptıklarını kalbiyle ikrah etmeli, asla onların yaptık¬larına razı olmamalıdır. (Kalbden kalbe bir delil ve yol olduğu için) onun kerih görmesiyle belki fâsikin kalbi de yumuşar ve kötülüğü terkeder.

Hikâye (Kötü arkadaş)

Hikâye olundu. Hâtem (ü'I-esam) ve Şakîk(İ Belhî) beraber sefere çıktılar. Fasık bir şeyh kendileriyle arkadaşlık etti. Yolda çalgı aletlerini çalıyor, oynuyor ve teğanni edip söyle¬yerek (onların manevî halvetlerini bozarak onları) rahatsız ediyor¬du. Hâtemü'i-esam (r.h.) hazretleri, Şakîk-i Belhî (r.h.)ın onu uyarmasını ve bu işi yapmasına mâni olmasını bekliyordu. Şakîk-i Belhî (r.h.) bunu yapmadı. Ona hiçbir şey söylemedi. Yolun sonuna varıp; ayrılmak istediklerinde; bu fâsik şeyh, onlara: -"Sizden daha ağır hiç kimse görmedim! Önünüzde her tür¬lü makam ve alet çaldım, söyledim (hiç heyecana gelip) hiç bana bakıp aldırmadınız ve oyunlarıma katılmadınız," dedi. (Şakîk-i Belhî yine ses çıkartmadı.) Hâtem ü'I-esam: -"Ey şeyhî Bizi mazur görî Bu zât Şakîk-i Belhî'dirl Ben de Hâtem'im!" dedi. Bunun üzerine fasık şeyh, tevbe etti. Çalgı âletlerini kırdı. Onlara talebe oldu. Onlara hizmet etmeye başladı. Bu (güzel sonuç üzerine) Şakîk-i Belhî, Hâteme: -"Ricâlüllah'ın (Allah adamlarının) sabrı nasılmış gördün?" diye sordu.

Halka Tahammül

Ne güzel buyurmuşlar: Kendisiyle cenk ve muhalefet edilmeyen ve muhalefete gü¬zellikle cevâb vermesini bilmeyen kişi, halkın irşâd davasına otur¬masın! Çünkü değirmen taşının, birbirlerini aşındırması bir yanlışlık değildir... Yoksa un olmaz. Taşlan yoldan kaldırmayan ve taşlık yolda yürümeyen kişi, arif değildir...

Fâcir Akrabalarla İlişki

İyi bilinmelidir ki mü'min, kâfirlerle dostluğu kesmemeleri gerekli olduğu gibi, fâcir olan akrabalarıyla da dostluklarını kes¬meleri gerekir. Denildiği gibi: Diyanet ve takvası olmayan akrabalar ile yakınlığı kesmek, takvaca sevgi ve yakınlıktan daha iyidir...

Şekaavetine Sebeb Olan

Sual: "Eğer sen, bu (fâcir olan akrabalarla ilişkileri kesmek) Kur'ân-i Kerim'e muhaliftir. Çünkü Kur'ân-ı Kerim, mutlak olarak sıla-i rahmi nâtıktır, (dile getirir ve emir buyurur)" dersen; Cevâb: Derim ki, bu şu âyet-i kerimeye muvafıktır. "Bununla beraber anan ve baban, sana, sence hakkında bir ilim olmayan hiçi, bana şerik koşturmaya uğraşırlarsa, o vakit onlar î itaat etme ve kendilerine dünyada mâruf surette (ihtiyaç¬larını gidererek, usûlüne göre, kırmadan dökmeden) müsâhabet eyle (sohbet et) de bana yüz tutanın yolunu tut. Sonra dönüp bana geleceksiniz de, ben size yaptıklarınızı haber vereceğim. Senin şakaavetine sebeb olan herkesle ilişkini kesmen gere¬kir. Velev ki bu kişi, senin en yakın akraban olsa bile. Buyruldu: Allah'ı tanımayan ve takvadan uzak bin akraba, Allah'ı tanı¬yan ve ehli takva olan bir kişiye feda olsunl Sana düşen ağyar ile ilgini kesmendir. Seçkin peygamberle¬re uyup onların hidâyetiyle doğru yolu bulmandır. Hallüllah (İbra¬him) Aleyhisselâm buyurdu: "Hep onlar benim düşmanım, ancak o rabb'ul-âlemîn baş¬ka! İşin olmasını gerektiren bir sebep olmaksızın kâfirlerle otu¬rup yemek yemek kâfirlerle dostluk kurmaktır.

"Çeleb'in Manâsı

En kötü söz, kişinin, kâfirler için: "Allah adamı, Efendi", denilmesidir. Bizim bu zamanın se¬fih, beyinsiz ayak takımının dedikleri gibi... Zira Çelebi kelimesinin manâsı, Çalaba mensub demektir. Çalab İse ise Allâh-ü Teâlâ'nın isimlerinden bir isimdir. Kâfirler, ateştirler, nur değiller... Nasıl olur da Allâh-ü Teâlâ hazretlerine nisbet edilmeleri sahih olur. Böyle bir şeyden Allâh-ü Teâlâ hazretlerine sığınırız.

Amelden Uzaklaşmak...

"Ogün," "sever, ister" fiiline taalluk etmektedir. Her nefis bulacaktır Mükellef olan her nefis bulacaktır. "Ne hayır işlemiş ise önüne konmuş," Allâh-ü Teâlâ'nın emri üzere yapmış olduğu şeyleri, "Ve ne kötülük yapmış İse "ne yapmışsa"cümlesinin üzerine atıftır. "hazırlamak ve önüne koymak," iyiliklerde muteber olduğu gibi kötülüklerde de muteberdir. Murad edilen şeyin bizzat "hayır ve hasenat" olduğunu ilan etmek ve bildirmek için; "hazırlamak ve önüne koymak," kelimesi özellikle "hayır" kelimesiyle beraber zikredildi. Şerrin hazırlanması, şeriatın hikmetinin gereğidir. "İster," Sever, temenni eder. Hayır veya şer olarak amellerini gör¬düğü veya amellerinin cezasını (karşılığını) hazır gördüğünde, ister ki; "Onlarla arasında bulunsaydı!" Kendisiyle o gün kendisi için olan amellerin arasında bulun¬saydı, veya kendisiyle kötü amellerinin arasında bulunsaydı, "Uzak bir mesafe," Meşrik ile mağrib arası gibi, geniş bir mesafe bulunsaydı da ve o gün önünde hazır bulunmasaydı veya bu kötülükleri asla iş¬lememiş olsaydı... "Yine Allah sizi kendisinden tahzîr bu¬yuruyor sakındırıyor," Allâh-ü Teâlâ hazretleri, size: "Benim zâtımdan korkun! Be¬nim gadab ve azabımdan sakınınî" buyuruyor. Daha önce geçen bir kavl-i şerîfin tekrarıdır. Kendisinden gaflet üzere olmayacaklar bir hâl üzere olsunlar, diye...

Allah Çok Şefkatlidir

"Ve Allah kullarını çok esirgiyor." Allâh-ü Teâlânın kullarını nefsi (zatından) sakındırması, kul¬lara olan büyük şefkat, acıma ve merhametinden dolayı onlara nefsinin ilim ve kudretinin halini tarif etmektedir. Çünkü kullar, Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'ni hakkıyla tanıdıkları zaman, Allâh dan sakınırlar. Bu aynı zamanda kullarını, rızâsını talep etmeye ve gazabın¬dan sakındirmaya bir çağrıdır. Allâh-ü Teâlâ hazretleri kullarını şefkatli bir babanın evlâdını tehlikeli şeylerden sakındırması gibi sakındırmaktadır. (2/21)

Günahkârları Müjdele Sıddîkları Korkut

imam Kuşeyrî (r.h.) buyurdular: Bu"Ve Allah^kullarını çok esirgiyor." tasavvuf yoluna) yeni girenler içindir, ili; "Yine Allah sizi kendi¬sinden tahzîr buyuruyor sakındırıyor," ise arifler içindir. Çünkü bunlar (yeni başlayanlar) hafiflik ve kolaylık ehlidirler. Bu diğerleri (arifler) ise korkutma ve sakındırma ehlidirler. Bunun benzen şu kibâr-i kelâmdır: "Günahkârları müjdele, sıddîkları korkut!" Allâh-ü Teâlâ hazretleri mühlet verir ama; asla ihmâl etmez. Allâh-ü Teâlâ Hazretleri'nin mühlet vermesiyle kul aidanıp; şı-marmamahdır. Bilakis kul, hesab ve ceza gününden daha çok korkmalıdır. Şair ne buyurmuş: Tekrar tekrar ve iyilik işle! Taat ve ibâdet et! Lakin herkes iyilik yapmaya güç yetiremez! Bil ki, insanın yaptığı şeyler veya söyledikleri sözler, semavi nefislerinin sahifelerine nakşedilir. 0 amel tekrar işlenildiği za¬man, rasûh bir meleke olur. Lakin o nefsinde sabit olan bu heyet¬lerle meşguldür. Onun nakışları, hissî, vehmî ve fikrî meşguliyet¬lerledir. Sen ceset nefsini ayırdığın zaman, kıyametin kopar. Hayır ve şer olarak ne yaptınsa orada önünde hazır bulursun. Meşguli¬yetlerin yükselmesi buna manidir. Allâh-ü Teâlâ buyurdular: "Allah onu bir bir saymış, onlarsa onu unutmuşlardır! Eğer amelleri şer ise, kul, kendisiyle o günün arasında ol¬masını temenni eder veya kendisiyle o amellerin arasında uzak mesafelerin bulunmasını temenni eder. Bu o amelden dolayı aza¬ba uğramasındandır. Bu heyetler, onun suretine girmiş olurlar. Eğer rasûh bulmuş ise... Yoksa sureti kendisine azâb eder. Onun azâb görmesi, amelleri miktarıncadır. Bütün bunlardan ismet (muhafaza) Allâh-ü Teâlâ hazretle-rindendir. Mevlânâ Celâleddin (k.s.) buyurdular: Gönül ve vatan ile ilgili her hayali yapsın! Mahşer günü, onun sureti olacaktır. Siret ve ahlakı vücûduna gaaüptir. Hem onun tasviri haşrde vacibtir... Akıllı kişiye düşen vazife, nefsini ahlâk-ı zemime (kötü huy¬lardan) tezkiye etmesi ve kalbini dünyevi kirliliklerin alâkalarından temizlemesidir. Salih ameller ve hak sözlerle Allâh-ü Teâlâ Hazret¬leri'nin rızâsını kazanmak için çalışmalıdır ki, kendisine muhtaç olduğu günde onları Rabbinin katında hazır bulsun ve onların sa¬yesinde saadete kavuşup kurtulsun ...

Allah İçin Yedirene Allah Yedirir

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: "İnsanlar, kıyamet günü; daha önce hiç olmadıkları bir şekil¬de aç; hiç susamadıkları bir şekilde susuz, ve asla olmadıkları bir şekilde çıplak ve hiç olmadıklarından daha yorgun (ve bitkin) bir halde haşr olacaklardır. Allah için yedirene, Allah yedirir. Allah için giydirene, Allah giydirir. Al'âh için su verene, Allah su verir. Allah için amel edene, Allah kâfidir.


Peygamberimizin (S.A.V.) Bir Duası Edit

"Ya Hannân yâ Mennân yâ ze'1-Celâl-i ve'1-ikrâm (Ey çok merhametli! Ey çok iyilik eden, Ceiâl ve ikram sahibi olan Allâhımî) benimle hatalarımın arasını uzaklaştır; doğuyla batının arasını uzaklaştırdığın gibi! Beni hatalardan arındır temizle, beyaz elbise kirden temizlendiği gibi! Beni kar suyu ve dolu (suyu) ile yıka! Ailâh-ü Teâlâyı teşbih eder ve ona hamdederim. Büyük olan Allah'tan mağfiretimi isterim ve ona yönelirim."


Önemli Olan Akıbettir Edit

Bir gün Efendimiz (s.a.v.) hazretleri çevresinde bulunan as¬habına baktı ve onlara şöyle dedi: "Ey insanlar! Amellerinizin çokluğu ve günahlarınızın azlığı sebebiyle kendinizi beğenmeyin! Sonunun neyle biteceğini (ve hayatının neyle mühürlendiğini) bilmedikçe bir kimseye imren¬meyin ve (onun yaşayışına) şaşmayın!" "Muhakkak ki ameller, sonuçlarına göredir. Şüphesiz sizin biriniz kıyamet gününe yetmiş peygamberin ameliyle gelse bile elbette daha fazlasını temenni eder, kıyamet gününde karşısına çıkan şeylerin korkusundan.


Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.