FANDOM


Ruhul beyan tefsiri TAFSEER ROOHUL BAYAN - 15 Volumes 61354 std
Bakınız

Şablon:RBTbakınız d


Ruh-ul Beyan RBT Ruhul Beyan Tefsiri Rûh-u'l Beyan Tefsiri RBT/linkler
RBT/Giriş Fatiha Suresi/RBT Bakara Suresi/RBT Bakara SUresi/RBT/2 Enam Suresi/RBT Enfal Suresi/RBT Nas Suresi/RBT
Rûh-u'l Beyan Tefsiri/Arapça Nas Suresi/RBT/Arapça Felak Suresi/RBT/Arapça
Online RBT Türkçesi google döküman linki: [1] Maalesef Arabisi yok. Bir ilahiyatçı veya duyarlı bir mümin arabi ibareleri aşağıda geçen Ruhul Beyan Tefsirinin linklerinde doğrudan edit ederek bu sitede ekleyebilir. Bir İHL öğretmeni öğrencilerine de görev verebilir. En azından Arabi harfleri latince okunuşuyla ekleyebilir veya ek-le-te-bi-lir.
RBT/linkler

Zikir 3 Allah'ın Zâtı 3 Kulluk 3 Efendimizin (s.a.v.) Ağlaması 3 Tefekkürün Hayırlısı 4 Duada Vesile 4 Zikrin Mertebeleri 5 Ruhu Zikredenlere Hasıl Olan Mertebeler 5 Tevhîd Kelimesinin Manâları 5 Tevhîd'in Ceviz Misâli 6 Ayata Zikir 7 Zikr-i Hafî 7 Sesli Zikr 7 Sesli ve Gizli Zikir 8 Vecd ve Aşk 8 Yapmacık Hareketler 9 Tefekkür Ehli 9 Zâlimler 9 Münâdî 9 Ebrâr 10 Sevgi 10 Hikâye (Nasihat) 10 Hikâye (namus ve dua) 11 Günahtan Uzak Olmak 12 Dua 12 Yüzümü Kara Çıkartma 12 Dalâlet 12 Cennete En Son Giren 13 Hikâye (Hidâyet) 14 Allâhü Teâlânın konuşması 15 Hikâye (iyilik ve hidayet) 15 Sebeb-i Nüzul 16 İlk Müslümanlar 16 Af Ve Cennete Girme 17 Manevi Hicret 17 Gerçek Mücâhede 17 Büyüklerin Hayatını Okumak 17 Fâzıl Camî (k.s.) Buyurdular: 18 Azık 18 Hikaye (ölüme hazırlık) 18 Cennet için 19 Te'vilât-ı Kâşânîden 19 Kâfirlerin Dünyaları 20 Sebeb-i Nüzul 20 Âhiret ve Dünya 21 Nimet ? 21 Takva Ehline Cennet 21 Ölüm Hayırlıdır 21 Dünya 22 Öğüt 22 Dünya Malına Sabreden 23 Âhirette Dünya 23 Kıyamet Günü Ameller 23 Ehli Beyte Dünya 23 Dünyaya İltifat 24 İftihar 24 Fakir 24 Cennetten Kaçanlar 24 Marûf-i Kerhî ve Cennet 25 Zatî Cennet 25 Kitab Ehli 25 Sebeb-i Nüzul 25 Necâşinin Cenaze Namazı 25 Kitab Ehlinin Sevabı 26 Müttekî Âlimler 26 Ölmek ve Dirilmek 27 Gaflet Ehli 27 Hikaye (ücretsiz olmaz) 27 Hurinin Göğsündeki 28 Geceleri Uyuma 28 Hikaye (Şair Ferezdak) 28 Cennete Girmek 28 Dua 29 RABITA VE SABIR 29 Sabır 29 Sabrın Kademeleri 29 Rabıta 30 Hikâye (Sabır, şükür...) 30 Hikaye (İbâdet) 30 Hikâye (Ölüm) 31 Nöbet Bekleyen 31 Büyük Cihâd 31 Arif Kimdir? 31 Hikâye (İbâdet ve Taat) 31 Mevlânâ Celâleddİn Buyurdular: 32

Zikir

"Onlar ki, gerek kıyam ve kuûdda ve gerek yanlan üzerinde hep Allah'ı zikreder¬ler." kelimesinin birinci sıfatıdır. (Akl-ı selîm sahibi, vicdanları temiz ülü'lelbâb) dâima halle¬rin hepsinde (her hâl-ü kâr'da) Aliâhü Teâlâ hazretlerini zikreder¬ler. Ayakta iken, otururken ve yatar oldukları halde zikredeler. Çünkü insanlar çoğu kere bu hallerden hâli değildir. "Ve göklerin, yerin yaratılışında fikrederler!" Göklerin ve yerin yaratılışından ibret alırlar, demektir.

Allah'ın Zâtı

Tefekkür ve düşünmek, yaratılmışlara mahsus kılındı. (Te¬fekkür mahlûkât hakkında olmalıdır, Halik Teâlâ hazretlerinin zâtı hakkında olmamalıdır.) Bunun için, Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"(Aliâhü Teâlâ'nın) mahlûkâtı hakkında tefekkür edin, Halik Teâlâ hazretlerimin zâtı) hakkında tefekkür etmeyin! Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, Halik Teâlâ hazretlerini tefek¬kür etmekten nehyetti. Çünkü, Halik Teâlâ hazretlerinin zâtına mahsus hakikatinin ma'rifeti, beşer tarafından kavranılması mümkün değildir

Kulluk

İnsan, (iki şeyden) mürekkebtir: 1-Nefs(ruh), 2- Beden İnsan ruh ve bedenden mürekkeb olduğundan, ubudiyet (kulluk) ruh ve beden hasebiyledir. "Onlar ki, gerek kıyam u kuûddâ ve gerek yanları üzerinde hep Allah'ı zikrederler." Âyet-i kerimesiyle bedenin kulluğuna işaret edilmektedir. Muhakkak ki, bu kulluk ancak, cavârih ve azaların kullanıl¬masıyla tamam olur. "Ve göklerin, yerin yaratılışında fikrederlerî" Kavl-i şerîfıyle de, kalb ve ruhun kulluğuna işa¬ret etmektedir.

Efendimizin (s.a.v.) Ağlaması

Atâ bin Ebî Rebâh (r.h.) buyurdular: -"Ben İbn-i Ömer (r.a.) ve Ubeydullah b. Ömer ile birlikte Hazret-i Aişe (r.a.) annemizin huzuna çıktım. Kendisine selâm verdim. Hazret-i Âişe (r.a.) annemiz sordu: -"Kim bunlar?" Ben: -"Ubeydullah bin Ömer!" dedim. Bunun üzerine, o: -"Hoş geldinl Ey Ubeydullah bin Ömer. Neden beni ziyaret etmiyorsun?" diye sordu. Ubeydullah'ta: -"Seyrek ziyaret et ki, sevgin artsın! dedi. İbni Ömer (r.a.) hazretleri: -"Bu kadar yeter. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinden görmüş olduğun en acâib şeylerden birini bize anlat!" buyurdular. Bunun üzerine Hazret-i Âişe (r.a.) annemiz ağladı, hem de çok şiddetli bir şekilde ağladı. Sonra Hazret-i Âişe (r.a.) annemiz buyurdular: -"Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin bütün işleri acâibti. (Onun hangi işi acâib değildi ki?) Bir gece bana geldiler. Yatağıma girdi. Onun cildi benim cildime temas etti. Sonra Efendimiz (s.a.v.) haz¬retleri bana buyurdular: -"Ey Âişe! Bana izin verir misin; Rabbime ibâdet edeyim?" Ben de: -"Allah'a yemin ederim ki, ben senin ibâdetini de, bana ya¬kın olmanı da seviyorum. Ben sana izin verdim!" dedim. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, ayağa kalktı. Bir kırba su alarak abdest aldı. Sonra namaza durdu. Kıyâm'da iken, Efendimiz (s.a.v.) hazretleri ağlıyordu. Gözyaşları beline kadar aktı. Sonra secdeye vardı. Ve yer ıslanıncaya kadar ağladı. Namazını bitirince, sağ yanına dayandı. Sağ elini sağ yanağına koyarak tekrar ağladı. Sabah ezanı okuduktan sonra Bilal (r.a.) geldi. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerini, namaza çağırdı. Bilâl (r.a.) Efendimiz (s.a.v.) -hazret¬lerinin ağladığını görünce sordu: -"Ey Rasûlüllah (s.a.v.)! Seni ağlatan nedir? Neden ağlıyor¬sun? Allâhü Teâlâ hazretleri, senin geçmiş ve gelecek bütün zellelerini gerçekten bağışladı!" Efendimiz (s.a.v.) hazretleri bu¬yurdular: -"Ey Bilâl! Şükreden bir kul olmayayım mı? Neden bunu yapmayayım? Bana şu âyet-i kerimeler nazil oldu: "Onlar ki, gerek kıyam u kuûdda ve gerek yanlan üzerinde hep Allah'ı zikrederler. Ve göklerin, yerin yaratılışında fıkrederler: -"Yâ rabbenâ!" Derler: "Bunu sen boşuna yaratmadın, sübhânsın. O halde bizleri o ateş azabından koru. Sonra Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Bu âyet-i kerimeyi okuyup onda tefekkür etmeyene yazık¬lar olsun!

Tefekkürün Hayırlısı

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: "Bir saat tefekkür (tam) altmış senelik ibâdetten daha hayırlıdır. Fazilette (bir saat tefekkürün altmış yıllık ibâdetten üstün olmasının) iki yönü vardır. Birincisi: Tefekkür, seni Allah'a kavuşturur, ibâdet ise seni Allah'ın (vereceği) sevâb'a kavuşturur. Seni Allâhü Teâlâ hazretlerine kavuşturan (tefekkür), seni sevaba kavuşturan ibâdetten daha hayırlıdır... ikincisi: Tefekkür, kalbin amelidir. Taat ve ibâdet ise, cevârih (azaların) amelidir. Kalbin ameli, cevârih (organ ve azaların) amelinden daha şe¬refli ve daha üstündür...

Duada Vesile

Sonra bu âyet-i kerimelerde, duayı öğretmeye başladı. Husûsiyletle tenbih edip (uyardı) ki, dua, vesile'nin takdiminden sonra olursa duanın makbul olacağını, öğretti. Bu da zikir ve tefekkürden (meydana) gelen kulluk vazifele¬ridir. Allâhü Teâlâ buyurdu: "Yâ rabbenâ!" Derler. Tefekkür ederler ve sonra "Yâ rabbenâ!" Derler, demektir. "Bunu sen Boşuna yaratmadın!" Gökleri ve yeri boşa yaratmadın! Zamirin müzekker gelmesi, yaratmanın yer ve göğe, mahlûk manasında taalluk etmesindendir. Gökleri ve yeri, bâtıl, abes, hikmetten uzak, maslahat ve faydadan hâli (arınmış) ve yoksun bir yaratılış (ile yaratmadın!) Kendisi hakkında tefekkür etmekten yüz çevirenlerin, gafillerin koydukları ve iddia ettikleri gibi boş yere yaratmadın! Bilakis, bir intizâm, yüce bir hikmetle ve büyük maslahat ve faydalarla yarattın. Gök ve yerin yaratılmalarının faydalarından biri de, 1- Kulların geçim ve maişetlerinin dayanağı, 2-Gökler ve yer, insanların mebde (başlangıç) ve meâd (âhiret)in hallerini öğrenmelerine irşâd edip ışık tutmaktadırlar. Peygamberler (s.a.) ve ilâhî kitapları bunu bu şekilde açık¬lamaktadırlar... "Sübhânsın (Seni tenzih ederiz!) Seni, sana lâyık olmayan işlerden tenzih ederiz. Kendisinde hikmet bulunmayan bir şeyi yaratmak da bunla¬rın cümlesindendir... "0 halde bizleri o ateş azabından koru!" Bizi cehennem azabından, o cehennem azabı, bunu bilmeyenlerin cezalandır. Cümlenin başındaki (fe) harfinin faydası; onların ilimleri¬nin, göklerin ve yerin yaratılması hakkındaki bilgilerinin kendilerini istiâzeye (sığınmaya) sevkettiğine delâlet etmesidir. (2/145)

Zikrin Mertebeleri

Bu âyet-i kerime'de zikrullah'ın büyüklüğüne işaret vardır. Ve zikrin üç mertebe üzere olduğuna işaret etmektedir: 1 - Dil ile zikir, 2- Kalb ile tefekkür, 3- Ruh ile marifettir. Çünkü dil ile zikretmek, sahibini kalbî zikre ulaştırır. O da (kalb ile zikir de) Allâhü Teâlâ hazretlerinin kudreti hakkında tefekkürdür. Kalbî zikir, kişiyi ruh makamına ulaştırır. (Bununda bir çok faydalan vardır.) 1- Bununla, eşyanın hakikatleri bilinir. 2- Allâhü Teâlâ'nın mahlûkâtında ilâhî hikmetler müşâhde edilir. 3- Kişi müşâhede'den sonra: "Yâ rabbenâ!" Derler: "Bunu sen boşuna yaratmadın, sübhânsın. O halde bizleri o ateş azabından koru!" diye dua eder.

Ruhu Zikredenlere Hasıl Olan Mertebeler

Mü'mine yakışan, bütün hallerinde dil ile zikretmeye devam edip bunu terk etmemelidir. Tâ ki, dil ile zikir, onu kalbî zikre ulaştırsın; Sonra (kalbî zikir de onu) rûh'un zikrine vâsıl kılsın... Ruhun zikrine vâsıl olursa onlar (şu büyük dereceler) hâsıl olur: 1-Yakîn, 2- Marifet. 3- Cehaletten, zulmetten kurtulur. 4- Marifet nuruyla kalbi nurlanır.

Tevhîd Kelimesinin Manâları

Bâzı âlimler buyurdular: AiViüıSf "Lâ ilahe illallah" Allah'tan başka ilâh (ma'bûd) yoktur!" (Tevhid kelimesinin manâları, kişilerin manevî derecelerine ve vâsıl olduğu mertebelere göre değişir:) 1- Avâm'a göre manâsı; Allah'tan başka ma'bûd yoktur!" demektir. 2- Havassa göre manâsı: "Allah'tan başka mahbûb ve maksûd yoktur!" demektir. 3- Havassın ehassına göre manâsı: "Allah'tan başka (hakîki) mevcûd yoktur!" elemektir. Kişi (havassın ehassi) bu hâlinde "şühûd deniz"inde helak olmuş olur. 1-Allâhü Teâlâ hazretlerinden başka hiçbir şeyi hissedemez. 2- Mâsivâyı şuur edemez. 3- Ve hiçbir mevcudu göremez.

Tevhîd'in Ceviz Misâli

Hanefî tefsirinden naklolundu: Tevhîd'in dört mertebesi var. O'da (şöyle) taksim olunur: 1- Lüb, 2- Lübbü'lüb, 3- Kışr, 4- Kışrui-kişr... Bunun zayıf olan evhama yerleşme ve akılla bunu iyice an¬lamanın temsili ceviz iledir. (Bilindiği gibi) cevizin iki kabuğu vardır. 1- Üst kabuk, 2- Alt kabuk. Cevizin özü var: 1-Yağ'ın özü, 2- Özün özü... Birincisi: Tevhidin birinci mertebesi, kişinin diliyle; "Lâ ilahe illallah" Allah'tan başka ilâh (ma'bûd) yoktur!" derken, kalbinin bundan gâfıl olması veya bunu inkâr etmesidir. Münafıkların tevhidi gibi... İkincisi: Kalbin bunun manasını tasdîk etmesidir. Umûm Müslümanlar (genelde bütün mü'minler) bunu tasdik ettikleri gibi... Bu itikâd'tır. Üçüncüsü: İlâhî nurun vasıtası ile bunu müşahede etmesi¬dir. Bu da bütün eşyanın Vâhid ve Kahhâr olandan sudur ettiğini görmesidir. Dördüncüsü: Vucûd'ta (var olmakta, hakîkî varlık olarak) sâ¬dece onun vücûdunu (varlığını) görür. Bu da sıddîklann müşâhedesidir. Bu "Fena fıt-Tevhîd" demektir. (Tevhidde fena bulmak) onun nefsinin gördüğünde fena olması, manasınadır. Beşincisi: Sadece diliyle muvahhidtir. Bu tevhid, dünyada sahibini kılıç ve silahtan (öldürülmekten) korur. Altıncısı: Kalbiyle, (tevhid kelimesinin) lafızlarının manâsının mefhûmuna inanmaktadır. Ve kalbinin mün'akid olduğu şeye karşı yalanlamadan hâli (soyutlanmış) bir haldedir. Bu kalb üzeri¬ne bir akittir. Bunda kalbin inşirah (şerh olunması) ve infıtâh (a-çılması) yoktur. Lâkin bu tevhid, sahibini âhirette azab olunmaktan muha¬faza eder; eğer sahibi bu tevhîd ve iman üzere vefat ederse... Akdetmiş olduğu isyanlardan dolayı zayıflanmaz. Bu akidenin, tevhidi zayıflatmayı kast eden bâzı hileleri vardır. Hilelerine "bid'at" adı verilir. Yedincisi: Muhavvid, kendisine inkişâf ettiği zaman, ancak bir faili müşahede eden manâsında tevhid ehlidirler. Üzerinde olduğu gibi, kendisine inkişâf edilen şeyler hakikî fail değildir. Çünkü kalbin mükellefiyeti, tevhidin lafızlarının hakikatma itikad etmesidir. Bu avamın ve mütekellimlerin (kelâm-ve akâid ilminin alim¬lerinin) rütbesidir. Çünkü itikâd konusunda avam ile mütekellim¬lerin arasında hiçbir fark yoktur. Belki bunda kelâmın telfîkınm (bir araya getirilmesinin) sıfatı vardır. Sekizincisi: Muhavvid, Vâhid (ve kahhâr'm) gayrisinde bir şey görmeyenlerin tevihidir. Tevhid'te en büyük gaye ve maksat işte budur... Bu tevhidlerin birincisi, cevizin üst kabuğu gibidir. İkincisi, cevizin alt kabuğu gibidir. Üçüncüsü, cevizin Özü gibidir. Dördüncüsü, cevizin özünden çıkarılan yağ gibidir... (Cevizin üst kabuğuna benzetilen dil ile tevhidin tahlili:) Bilindiği üzere, cevizin üst kabuğunda hiçbir hayır yoktur. Eğer yenilecek olursa, çok acı bir tadı vardır. İçine bakarsa, içinin kerih (çirkin ve kötü) bir manzara arzettiğini görür. Eğer alıp (o-dun olarak) ateşe atarsa, onun ateşte çok duman çıkarttığını gö¬rür. Eğer kabuklan evde terk ederse evi daraltır. Koruma'dan dolayı, cevizi uzun süre evde terk etse bile (ebediyyen) tutulamaz. Sonra onu alıp atar. Mücerred dil ile olan imân da böyledir. Faydasızdır. (Ve hatta) çok zararlıdır. Zahirde ve bâtında yerilmiş-tir. Lâkin böyle bir tevhid, ölüm vaktine kadar, süflî kabuğun mu¬hafazasına fayda verir. Süflî kabuk, bedendir. (Diliyle İman ehli olduğunu söylemek) sahşı kılıçtan (düşman kabul edilip öldürülmesinden) korur. Ancak ölüm anında o (münafık) kişi, tecrîd edilir. Tevhidin¬den kendisinde hiçbir eser kalmaz. Bundan sonra o dil ile olan tevhidin hiçbir faydası görülmez. (Cevizin iç kabuğuna benzetilen tevhidin ikinci mertebesinin tahlili:) Cevizin iç kabuğu (iç zarı), dış kabuğuna izafetle daha fayda¬lı olduğu zahirdir. Çünkü içi kavuk (zar) cevizin lübbünü (özünü) korumaktadır. Biriktirmek ve depolamak anında lübbü (özü) bo¬zulmaktan korumaktadır. Bu kabuk cevizden ayrıldığı zaman, odun olarak (yakıt) ola¬rak ondan faydalanmak mümkündür. Çünkü lübbe (cevizin özü¬ne) nisbetle o kabuğun hiçbir değeri yoktur. Keşif olmaksızın mücerred itikâd (ve inanç da) böyledir. (2/146) Sırf dilin söylemesiyle olan itikada izafetle çok faydalıdır... Fakat, keşif ve mücâhede ile elde edilen imana izafetle kadri ve değeri çok noksandır. (Keşif ve mücâhede yoluyla hâsıl olan tevihidin tahlili:) Keşif ve mücâhede ile elde edilen tevhîd, sadrın inşirah, infîtâhı ve açılması, kendisinde Hak nurunun aydinlatmasıyla hâsıl olan tevhiddir. Allâhü Teâlâ hazretlerinin; aşağıdaki kavl-i şeriflerinde geçen göğsünün islâm'a açılmasından murad edilen manâ işte budur. "Demek ki her kimin Allah bağrını İslam'a açmış ise; işte o, rabbiriden bir nûr üzerinde değil mi? O halde vay o Allah'ın zik¬rinden kalbleri katılara! Onlar bir açık dalâl içindedirler. Ve Cenâb-ı Allah'ın; "Hâsılı; Allah, her kimi hidâyetine erdirmek isterse, onun İs¬lâm'a sinesini açar, gönlüne genişlik verir. Her kimi de dalâlete bırakmak isterse, onun da kalbini daraltır; öyle sıkıştırır ki, sanır¬sın öfkesinden göke çıkacak. îmâna gelmezleri, Allah o murdarlık içinde hep böyle bırakır" (Tevhidin dördüncü mertebesinin tahlili:) Cevizin lübbü (özü) kabuğuna izafetle (iç zarına nazaran) ne¬fistir. Ceviz'den maksat da budur. Lâkin cevizin özü, ceviz yağına nisbetle şaibelerden (ve kusurlardan) hâli değildir. Böylece bu (mükâşefe ve mücâhede ile hasıl olan) tevhîd; Vâhid ve Hak Teâlâ hazretlerinin gayrisini (mâsivâ'yı) görmeyen tevhide izafetle, kesrete (çokluğa) ve Allah'ın gayrisine iltifat et¬mek mülahazalarından hâli olamaz... Hanefî Tefsir'inde olanlar burada bitti.

Ayata Zikir

Bil ki, "Onlar ki, gerek kıyâm-u kuûdda ve gerek yanları üzerinde hep Allah'ı zikrederleri) âyet-i kerimesi, ayakta zikretmenin caiz olduğuna delâlet eder. Bundan dolayı, bâzı şeyhlere göre: "Kalblerini dinlendirmek için ayağa kalkmakta bir beis yok¬tur. (Bunun da bâzı şartları vardır:) 1 - Bunda hareket etmezler. 2- Hakikatte kendilerinden olmayan bir şeyi izhâr etmezler. 3- Âdaba aykırı bir hareket etmesinler... Ve'I-hâsıl tevhîd, âdaba yakın olduğu zaman, ona mahsus bir vazetme şekli yoktur. Zikir, ayakta, otururken ve yatarken caizdir.

Zikr-i Hafî

Lâkin, zikrullahta müstehab olan zikr-i hafî (gizli zikir) oldu¬ğuna dair bir çok hadis-i şerîf varid oldur Keşşaf (tefsirinin) şârihi, bunun (zikrin açık veya gizli olma¬sının) makam hasebiyle olduğunu zikrettiler. Ve buyurdular: -"Mürşid olan şeyh (k.s.) hazretleri, başlangıçta müridine zi¬kirde sesini yükseltmesini emreder ki, kalblere arız olup yerleşen hatıra (ve düşünceleri) söküp çıkartsın diye...

Sesli Zikr

Meşârik'in şerhinde de böyledir. Zahirde zikredilen de buna uymaktadır. Buyurdu: -"Sesi yükselterek zikretmek caizdir. Belki müstehab'tır..." (Sesli zikretmenin müstehab olmasının şartları:) 1- Riyâ'dan uzak olmalı, 2- Sum'â (halka duyurmak ve desinler düşüncesi) olmamalı, 3- Dini izhâr etmeye insanları teşvik olmalı, 4- Zikrin bereketinin uzak işitenlere ulaşmasını sağlamak, 5- Bina, ev, dükkan (ve benzeri yerler)de olanların zikri işit¬meleri ve bereketlenmeleri niyeti olmalı, 6- Zikrin sesini işitenlerin, kendisine muvafakat edip, akılla¬rına zikir gelmeleri (ve oldukları yerde zikir etmeye başlamaları), 7- Zikir sesini işiten yaş ve kuru bütün eşyanın âhirette kendisine şahitlik etmeleridir... Bâzı şeyhler, zikr-i hafiyi (gizli zikri) seçip tercih ettiler. Çün¬kü gizli zikir, riyâ'dan daha uzaktır.

Sesli ve Gizli Zikir

Bu (zikrin açık ve gizli olması) niyete bağlıdır. Kimin niyeti sâdık (samimi ve ihlâsh olup) riyâ'dan uzak ise, o kişinin, Kur'ân-ı kerim okurken veya zikir ederken sesini yükseltmesi evlâdır. Zik¬rettiklerimizden dolayı (başkasını teşvik ve kendisine şahitlik et¬meleri için...) Kim, kendi nefsinin riyakârlığından (gösterişe meyletmesin¬den) korkuyorsa; onun riyaya düşmemesi için evlâ olan gizli zikir¬dir Şerhu'l-Meşârik burada bitti. Denildi ki: -"Kişi, tekbaşına ve havastan biri ise onun gizli zikretmesi evlâdır. Eğer avâm'dan biri ise onun hakkında da cehrî (sesli) zik¬retmesi daha evlâdır... Eğer zikir üzerine toplanmış (bir cemaat iseler) onların zi¬kirde kuvvetle seslerini yükseltmeleri evlâdır. Cemaatin sesli zik¬retmeleri, hicâblan (manevî perdeleri) kaldırması bakımından ve sevâb cihetinden çok tesirlidir. Çünkü bu durumda o zikredenlerden her biri, (iki sevâb al¬maktadır:) 1- Kendisinin zikir sevabını, 2- Arkadaşlarının zikir seslerini işitme sevabı, Allâhü Teâlâ buyurdu: "Sonra bunun arkasından kalbleriniz katılaştı. Şimdi onlar, taşlar gibi, hatta daha duygusuz. Çünkü taşların öylesi var ki, i-çinden nehirler kaynıyor, öylesi var ki, çatlıyor da bağrından sular fışkırıyor ve öylesi var ki, Allah'ın haşyetinden yerlerde yuvarlanı¬yor. Sizler ise neler yapıyorsunuz!.. Allah gaafıl değil!" Bu âyet-i kerime'de kalbler taşa benzetildi. Malûm, taşlar ancak kuvvetle kırılır. Öyleyse, bir kalb üzere toplanmış olan cemaatin zikir kuvve¬ti, bir şahsın zikir kuvvetinden daha şiddetlidir... Zühretü'l-Abidîn isimli kitabta da böyledir.

Vecd ve Aşk

El-Kâşifî lakabı ile meşhur olan Hüseyin Vaizî (r.h.) buyurdu¬lar: Rabbin işinde aşıkların söylemeleri, coşmaktır, aşktır, ede¬bin terki değildir. Her kim ki, hakkın bardağından bir yudum içerse, Onda; Ne edeb kalır, ne aklı ve ne de mantık!... Maksûd olan, sâlik (seyr-u sülük yolcusu), tevhid anında kendi İhtiyar, arzu ve isteğini soyup, kendisine vecd ve aşk galebe çaldığında, onun vaziyet ve hareketlerine bir şeyin dâhil olup gir¬mesi mümkün olmaz. Çünkü bunlar onun elinde değildir. Söylenenler reddolunmaz. Ne güzel buyurmuşlar. Bilmeyenlerin işi her zaman kötüdür. Dana önce olanı hatırlamaktır...

Yapmacık Hareketler

Muhakkak ki, muvahhidin cehrî zikretmesi ve hareketleri, makamları ve halleri nisbetiyle cidden övülmüştür... Ama halka hoş görünmek, birine yaltaklanmak ve tekellüf (zorlukla ve yap¬macık olarak) sesli zikredenlerin ise bütün hareketleri ve fiilleri kendi nefislerinden gelmektedir. Meşâyih-i kiram (k.s.) hazerâtı, bunların misal ve benzerle¬rinden, fiilleri (davranışları) ve sözlerinden nehyettiler. Akıllı kişiye düşen vazife, âdaba riâyet edip, tavırlara dikkat etmelidir. Bir lahza bile. Gaffar olan Melik'in zikrinden ayrılmama¬lıdır.

Tefekkür Ehli

"Rabbena! Çünkü sen. kimi o ateşe sokarsan, onu muhakkak rüsvay ve perişan etmi¬şindir!" Gayet rüsvây etmişsindir. Bunun benzeri, onların: "Kim mer'â'nın son kayalığını idrâk ederse o gerçekten idrâk etmiştir." Sözlerinin bir benzeridir. Yani, o mer'â'dan sonra mer'â yoktur, demektir. , Bundan murad, korkutmaktır. Sığınmak ve onların şiddetli korkuları ve ondan korunma isteklerine tenbihtir. (2/147) Bu kavl-i şerif, ruhanî azabın (cismânî ve bedenî azabdan) daha rüzvay edici ve daha şiddetli olduğuna işaret vardır.

Zâlimler

"Yar¬ "zâlimler" "Zâlimlerin de yardımcıları fi yoktur." Bununla, cehenneme girenler murad edildiler. dımcılar," kelimesinin cemi olarak gelmesi, üh kelimesinin cemi olarak gelmesine itibâr iledir. Yani, zâlimlerden hiçbir zâlimin, yardımcılardan hiçbir yar¬dımcısı yoktur, demektir. Bundan murad, kahr ile azabı defede¬cek yardımcı, demektir. Bu âyet-i kerime'de şefaatin nefyedilmesi (veya yasaklan¬ması) yoktur. Çünkü şefaat, yumuşak (tatlılıkla) azabı defetmek, demektir. Yardımın nefyedilmesi, şefaatin nefyedilmesini gerek¬tirmez. (İkisi ayrı ayrı şeylerdir.)

Münâdî

"Rabbena! Cidden bizler bir münâdî işittik; îmâna çağırıyor: Kendisine delâlet etmesi için; fiil, işiten üzerine vâki oldu, i-şitilen şey hazfedildi. Bundan (münâdî'den) murad. Efendimiz (s.a.v.) hazretleridir. Zîrâ hakikî iman davet eden Efendimiz (s.a.v.) hazretleridir. Allâhü Teâlâ hazretleri, Efendimiz (s.a.v.) hazretleri için buyurdu: "Rabbin yoluna davet et, hikmet ile ve güzel güzel mev'iza ile... Onlara da en güzel olan suretle mücadele yap çünkü rabbin O'dur, en ziyâde bilen yolundan sapanı... Doğru gidenleri en iyi bilen de ancak O'dur... "İymân edin!" M kelimesi, tefsir içindir. Veya masdariyet içindir. "İymân edin?" demekle iman edin, demektir. (Kime iman edin?) Rabbınıza," Mâlikinize, Mevlâniza, işlerinizi idare eden Rabbinize ve sizi kemâle eriştiren Yüce Allah'a iman edin! "(Dinledik) iymân ettik..." Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin emrine imtisal edip hemen uyduk ve çağrısına hemen icabet ettik.

Ebrâr

"Rabbena! Mağfiretinle artık günahlarımızı bizlere bağışla!" Yani büvuk günahlarımızı bağışla! Çünkü iman geçmişini siler. "Kabahatlerimizi bizlerden keffâret buyur." Küçük günahlarımızı keffâret buyur. Çünkü büyük günah¬lardan kaçınmakla küçük günahlar keffâret edilir (örtünüp silinir). "Ve bizleri yanına al." Ruhlarımızı kabzettir! "Ebrârla (Sana ermiş kullarınla) beraber." Onların sohbetlerine mahsûs, onlara yakın olmayı ganimet bil ve onların zümresinden addetmiş (ve girmiş olanlardan) eyle! Buradaki, maiyyet ve beraberlikten murad, zaman ve zemîn (birliğindeki) beraberlik değildir. Zaruret bakımından bu muhaldir. Onların vefat etmeleri birbirini takîb etmek yoluyladır. Belki burada maiyyetten murad, vefat ederken "Ebrâr" (ermiş kullarla) beraber, olmaktır.

Sevgi

Bu kavl-i şeriflerde şuna işaret var. Onlar, Allâhü Teâlâ haz¬retlerine kavuşmayı seviyorlar. Kim Allâhü Teâlâ'ya kavuşmayı severse, Allâhü Teala hazretleri de ona kavuşmayı sever. Kim, Allâhü Teâlâ hazretlerini, imanın davetiyle iman etti¬ğinden kılarsa, Allâhü Teâlâ hazretleri de onu veli kullarıyla birlik¬te cennete koyup ona ikramda bulunur. Ne mutlu! Söz, dinleyip işittikleri sözlerin en güzeline tâbi olanlara! Ne mutlu! Güzel mev'izelerle öğüt alanlara! Hafız buyurdu: -"Nasihat işit! Söz dinle! Ey cân! Canandan daha iyi dost yoktur. Pirin (mürşid-i kâmilin) acı ve tatlı sözünü dinle! Bu saadet alâmetidir... Onun sözüne tâbi ol ki, o yüce kapıdan kovulmayasın! Şeyh Sadî (k.s.) buyurdular: Faydalı söz bilen söylesin. Ve eğer o sözleri beğenen olmasa bile... Çünkü yarın onlardan dolayı kendisi pişman olacaktır. Ah keşke! Hakkı dinlemiş ve tutmuş olsaydım, der.

Hikâye (Nasihat)

Ebû Amr el-Vâiz (r.h.) buyurdular: -"Resûlüllah (s.a.v.) hazretlerinin mescidinde oturuyordum. Baktım bir genç yanıma geldi. Bana bir kağıt parçası verdi. Bak¬tım, onda (şöyle yazılıydı:) -"Ey kardeşim! Allâhü Teâlâ hazretleri, seni mutlu kılsın! Kardeşim Ebu Amr! Senin (Medine-i münevvereye) geldiğin (ha¬beri) bana ulaştı. Seni görme iştiyakındayız..." Ebû Amr el-Vâiz (r.h.) buyuruyor: -"Ben kalktım, o gençle beraber, gittim! Issız bir yerde harâb bir eve vardım. Evin kapısı hurma lifindendi. Evden içeriye girdiğimde içerde yaşlı bir şeyh, kıbleye karşı oturmuştu. Haşyet¬ten (ve ilâhî korkudan) mahzun bir haldeydi. İki gözü ağlamaktan gitmişti. Ona selâm verdim. O selâmımı aldı. Bana: -"Ey Ebû Amr! Ne zamandır, kalbim senin vaazını dinlemeye müştak olup hasret duymaktadır. Bende bir hastalık var. Bu vaaz ve hatibler onun ilacını bulmaktan âciz kaldılar!" dedi. Ben ona: "Ey şeyh! Basîret ve kalbinin gözleriyle göklerin mefekûtuna bak! imanın hakikati ile me'vâ cennetine intikâl et, geç! Allâhü Teâlâ hazretlerinin me'vâ cennetinde evliya kulları için hazırladık¬larını gör! Sonra alevli cehennem ateşine bak! Allâhü Teâlâ hazretlerinin eşkiyâ için hazırlamış olduğu azabı gör! İki darın (cennet ve cehennemin) arasındaki farka bak! Bu iki fırka müsavi değildir..." O yaşlı adam, sözlerimi işittiğinde, inledi. Büyük bir haykırış¬la sayha çekti. Sonra buyurdu: -"Vallahi! İlâcın hastalığıma tam iyi geldi. Ziyâde et (daha fazla öğüt ver), Allâhü Teâlâ sana rahmet etsin!" dedi. Ben: "Allâhü Teâlâ hazretleri, senin sırlarını (içinde gizlemiş ol¬duğun niyetini) en iyi bilendir. Seninle karşılaşıp, seni hesaba çek¬tiği zaman, senin niyetini sana bildirecektir!" dedim. O yaşlı şeyh, sözlerimi işitince, birincisinden daha büyük bir sayha attı. Yere düşüp öldü. Bu anda genç bir kız çıka geldi. Kızın üzerinde yünden ya¬pılmış bir baş örtüsü ve yünden bir elbise vardı. Alnıyla secdeye vardı. Ve o kız, bana: -"Ey ariflerin kalblerini tedâvî eden (ulu kişi) gerçekten iyi ettin! Bu şeyh babamdı. O yirmi seneden bu yanadır, hastalığa mübtelâ olmuştu. Allâhü Teâlâ hazretlerinden hep seni temenni ediyordu. Ve şöyle diyordu: -"Bir kere Ebû Amr (r.h.) hazretlerinin vaaz meclisinde bu¬lundum, kalbimi ihya etti. Benden gafletimi giderdi. Beni uyan¬dırdı. Eğer onu ikinci defa dinleyecek olursam, herhalde (onun vaazı) beni öldürür!" derdi. (Genç kız devam etti:) -"Allâhü Teâlâ hazretleri, seni hayırla mükâfatlandırsın!" de¬di. Sonra kız, ağlayıp, babasının üzerine düştü. Babasının iki göz¬lerinin arasını öptü. Ben ona: -"Ey ağlayan genç kız! Muhakkak ki biz senin babanı seviyo¬ruz! Baban dünyadan geçti. Darü'l-cezâ (ceza evi olan âhiret âle¬mine gitti) Eğer baban ihsan sahibi ve iyi bir kişi ise, onun için Allâhü Teâlâ hazretlerine yaklaşmak ve rahmetine gark olmak gibi güzel bir mükâfat vardır! Yok eğer baban kötü ise kötülük yapanların yurdu olan cehenneme girecektir!" dedim. Genç kız, bir sayha attı. Sonra babasının üzerine düşüp öl¬dü. (2/148) Orada ben, iki ölünün yanında hazîn (ve çok üzgün) bir hal¬de kaldım.... (Sonra) ikisini rüyâm'da gördüm. En güzel makamlarda idi¬ler. İkisinin üzerinde yeşil ipekten (ve atlastan) birer hülle vardı. Onların hallerini sordum. Şeyh bana: -"Sen benim ortağımsın! Benim nail olduklarımdan... Ayağa kalk! Müşahede et! Ev Ebâ Amir! Gaflet sahibini uyandıran her kese; Gafletten uyanıp tevbe eden kişinin nail olduğu Sevabların yansı ona emredene verilir... Sonra buyurdu: -"Ben, bana karşı gadab etmeyen Kerim Rabbime takdim olunup. Rahmanın huzuruna vardım! Allahü Teâlâ hazretleri, beni cennetlerinde iskân etti. Beni çok güzel olan hurilerle evlendirdi!" (Sonra bana tavsiyede bulunup devam etti:) "Ey Ebû Âmir! Çok dua etmeye haris ol! Gaffar Melik olan Allâhü Teâlâ hazretlerine çok istiğfarda bulun! Gecenin ortasında ve gündüzün etrafında (sabah ve akşam) mağfiretini talep et¬mek, ahyâr (seçkin) ve ebrâr (ermiş iyi insanların) güzel ahlak ve huylanndandir..." Bil ki, kim bir kelime ile nasihat alır ve Allah'ın kulu, Habibi Edîbi Muhammed Mustafa (s.a.v.) hazretlerinin dili üzere hakkın nidasına iman eden kişi; Allahü Teâlâ'nın ateşinden kurtulup; cennetinden Allah'ın mağfiret ve rahmetine vâsıl olur.

Hikâye (namus ve dua)

Rivayet olundu: Demircinin biri, kızgın demiri eliyle tutardı! (Bu kıpkırmızı demir, onun elini yakmazdı.) Ona, bunun (sebeb ve hikmeti) so¬ruldu. Buyurdu: -"Ben bir kadına âşık oldum; ona mal arzederek, kendisiyle evlenmek teklifinde bulundum!" Kadın bana: -"Benin kocam var (ben evliyim)! Benim mala ihtiyacım yok!" dedi. Sonra kadının kocası öldü. Kendisiyle evlenmek isteğinde bulundum. Kadın evlenmekten imtina etti ve: -"Çocuklarımı (üvey baba elinde) zelil etmek istemem!" dedi. Sonra uzun bir zaman geçti. Kadın muhtaç oldu. Bana ha¬ber gönderdi (mal talebinde bulundu). Ben, ona: -"Sen benim muradımı vermedikçe, (benimle evlenmedikçe) sana bir şey vermem!" dedim. Onunla beraber bir yere varınca, kadın korkudan titredi ve ürpermeye başladı. Ona: -"Neden üperdin?" diye sordum. Kadın: -"Semî' ve Basîr olan Allâhü Teâlâ hazretlerinden korkuyo¬rum!" dedi. Bunun üzerine ben de o kadına ilişmeden terk et¬tim!" Kadın (bana dua etti:) -"Allâhü Teâlâ seni ateşten korusun!" dedi. -"O vakitten bu yana dünya ateşi beni yakmaz oldu ve ce¬hennem ateşinin de beni yakmayacağını Allâhü Teâlâ hazretlerin¬den ümit ederim!"

Günahtan Uzak Olmak

Kim, rahman olan Allâhü Teâlâ hazretlerinden korkar ve kendisinin daima Allah'ın huzurunda ve murakabesinde olduğunu hatırlarsa, o kişi, günah ve isyana cesaret edemez. Böylece cehennem azabından selâmet bulur ve Darü's-Selâm cennetinde nimetlere kavuşur. İbn-i Abbâs (r.a.) hazretlerinden rivayet olundu. Buyurdular: -"Her kim, istiğfar etmeye devam ederse, Allâhü Teâlâ hazretleri; 1 - Ona bütün darlık ve sıkıntılardan bir çıkış yolu verir, 2- Onun bütün üzüntülerini sevince çevirir. 3- Onun hesab etmediği bir cihetten ona nzık verir."

Dua

Amma dua ise o, ibâdetin özüdür. Dua dünyada fayda verir. Dünyanın afatlarını, kaza ve belâlarını defeder. Âhirette ise dua, ilâhî hediyelere sebebtir. Allâhü Teâlâ hazretleri, meleklerin elle¬riyle ona hediyeler verir ve ona: -"Bu (hediyeler), senin dünyada olan dualarının mukabilinde sana veriliyor!" denilir. Ne güzel buyurmuşlar: Ben başımı neden Hazreti Hakkın eşiğinden çekeyim. Devlet odur. Kavuştuğum bütün nimetler bu eşikten gelmektedir. Hafız buyurdu. "Her kim girmek isterse; Söyle gelsin! Her ne istiyorsa, Söyle istesin! Bu kapıda bekçi ve aracı yoktur . Allâhü Teâlâ duamızdan önce ümidinizi tahakkuk ettirsin! Dünya ve âhirette bizim için hayırlı olanı bize versin! Amin!

Yüzümü Kara Çıkartma

"Rabbena! Bize ihsan buyur!" Bize ver! "Peygamberlerine karşı bizlere ödettiklerini." Peygamberlerini tasdik etmek üzere...Veya Peygamberlerinin dili üzere bize vaat ettiğin sevâb ve kerameti bize ver, demektir. "Yüzlerimizi kara çıkarma!" Bizi rezil etme (nerede?) "Kıyamet günü," Rezil ve rüsvây olmayı gerekti¬ren şeylerden bizi koruyarak, yüzümü kara çıkartma! "Şüphe yok ki, sen va'dinde hulfetmezsin." kelimesi, vaad manâsında ism-i masdsr'dır. Bu dualar ve bu duaların içerisinde bulunan kat kat ve şid¬detle istenmeler, yalvarıp yakarmanın ve niyazda bulunmanın kemâlindendir. Bu, mü'minlerin Allâhü Teâlâ'nin vaadini bozacağı korkusundan değildir. Belki, mü'minler, kötü âkibet veya emirlere imtisal edip sarılmaktan meydana gelen kusurlardan dolayı kendilerinin vaad olunan kişilerin zümresinden olmamaları korkusundandir.

Dalâlet

"Şüphe yok ki, sen va'dinde hulfetmezsin." Kavl-i şerifinin duaya rucû etmesi, tesbît ve kulluk ve huşû'da mübalağa içindir. Sonra; "Kıyamet günü yüzlerimizi kara'çıkarma!" kavl-i şerifi; "Zuhur edip de kendilerine Allah'tan hiç hesap etmedikleri nesneler!" kavl-i şerifinin benzeridir. Çünkü, insan çoğu kere kendisinin hak itikâd ve sâlih amel üzere olduğunu zanneder... Sonra kıyamet günü, onun itikâd ve inancının dalâlet ve sa¬pıklık olduğu ve amelinin de (kitab ve sünnet yani Şer-i şerife uy¬madığı ve böylece) büyük bir günah olduğu ortaya çıkar. İşte burada, (kıyamet günü), büyük bir rezillik, tam bir has¬ret, nedamet ve pişmanlık, şiddetli bir esef ve üzüntü duyar. İşte bu ruhanî azabtır. Ruhanî azab, cismânî azab'tan daha şiddetli (2/149) dir.

Cennete En Son Giren

İbni Mes'ûd (r.a.) hazretlerinden rivayet olundu. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Cennete en son girecek olan kişi, bir yürüyüp, bir düşen kişidir. Onu ateş yakalar. Ateşten kurtulunca ona dönüp şöyle der: -"Beni senden kurtaran Allâhı teşbih ederim (O noksan sı¬fatlardan münezzehtir). Daha önce ve sonra gelenlerin hiçbirine vermediğini bana verdi." O kişi için gölgesi çok büyük olan bir ağaç yükselir. Onun gölgesine müştak olur ve der ki: -"Ya Rabbi! Onu bana yaklaştır! Ondan başka bir şey iste¬mem!" Onu ağaca yaklaştırır ve suyundan içirir. Sonra onun için önceki ağaçtan daha büyük bir ağaç yükseltilir. O yine der ki: -"Rabbim! Beni o ağaca yaklaştır! Adam başka bir şey iste¬meyeceğine söz verir. Onu yaklaştırır. Önceki ağaçlardan daha büyük bir ağaç yükseltildi. Adam bu sefer yine dua eder: -"Ya Rabbi! Beni ona yaklaştır!" der. Adam o ağaca yaklaştırıldığı zaman cennet ehlinin seslerini duyar ve şöyle dua eder: -"Ey Rabbim! Beni cennete yaklaştırırsan artık senden baş¬ka bir şey istemem!" Bunun üzerine Allâhü Teâlâ hazretleri: -"Ey Âdem oğlu! Sen ne sözünde durmaz kimsesin! Kaç kere söz verdin, sözünde durmadın, hep caydın, hep yalan söyledin!" Sana dünya ve onun gibisini versem razı olur musun?" Bunun üzerine adam: -"Sen benimle istihza mı ediyorsun? Halbu ki sen âlemlerin Rabbisin!" Sonra İbni Mes'ûd güldü (tebessüm etti). (Yanında olanlar ona): -"Neden tebessüm ettin?" diye sordular. O: -"Efendimiz (s.a.v.) hazretleri de böyle tebessüm etmişler¬di!" dedi. O zaman, sahâbe-i kiram (r.a.) hazerâtı. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine: -"Yâ Resûlallah! Neden tebessüm ediyorsun?" diye sordukla¬rında; Efendimiz (s.a.v.) hazretleri: "Allâhü Teâlâ güldüğü için!" buyurdular. Allâhü Teâlâ: -"Ben alay etmem! Fakat istediğimi yapabilirim. Her şeye kadirim!" lbni Mes'ûd (r.a.) hazretlerinden rivayet olundu. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Cennete en son girecek olan kişi, bir yürüyüp, bir düşen kişidir. Onu ateş yakalar. Ateşten kurtulunca ona dönüp şöyle der: -"Beni senden kurtaran Allâhı teşbih ederim (O noksan sıfatlardan münezzehtir). Daha önce ve sonra gelenlerin hiçbirine vermediğini bana verdi." O kişi için gölgesi çok büyük olan bir ağaç yükselir. Onun gölgesine müştak olur ve der ki: -"Ya Rabbiî Onu bana yaklaştır! Ondan başka bir şey iste¬mem!" Onu ağaca yaklaştırır ve suyundan içirir. Sonra onun için önceki ağaçtan daha büyük bir ağaç yükseltilir. O yine der ki: -"Rabbim! Beni o ağaca yaklaştır! Adam başka bir şey iste¬meyeceğine söz verir. Onu yaklaştırır. Önceki ağaçlardan daha büyük bir ağaç yükseltildi. Adam bu sefer yine dua eder: -"Ya Rabbi! Beni ona yaklaştır!" der. Adam o ağaca yaklaştınldığı zaman cennet ehlinin seslerini duyar ve şöyle dua eder: -"Ey Rabbim! Beni cennete yaklaştırırsan artık senden baş¬ka bir şey istemem!" Bunun üzerine Allâhü Teâlâ hazretleri: -"Ey Âdem oğlu! Sen ne sözünde durmaz kimsesin! Kaç kere söz verdin, sözünde durmadın, hep caydın, hep yalan söyledin!" Sana dünya ve onun gibisini versem razı olur musun?" Bunun üzerine adam: -"Sen benimle istihza mı ediyorsun? Halbu ki sen âlemlerin Rabbisin!" Sonra ibni Mes'ûd güldü (tebessüm etti). (Yanında olanlar ona): -"Neden tebessüm ettin?" diye sordular. O: -"Efendimiz (s.a.v.) hazretleri de böyle tebessüm etmişler¬di!" dedi. O zaman, sahâbe-i kiram (r.a.) hazerâtı. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine: -"Yâ Resûlallah! Neden tebessüm ediyorsun?" diye sordukla¬rında; Efendimiz (s.a.v.) hazretleri: "Allâhü Teâlâ güldüğü için!" buyurdular. Allâhü Teâlâ: -"Ben alay etmem! Fakat istediğimi yapabilirim. Her şeye kadir.

Hikâye (Hidâyet)

Hikâye olunur: Ma'rûf-i Kerhî (k.s.) hazretlerinin babası Hıristiyanlardan idi. Hıristiyanların muallimi (Öğreticisi), Marûf-i Kerhî'ye: -"Üç'ün üçüncüsü, olduğunu söyle!" dedi. Ma'rûf-i Kerhî: -"Allah bir'dir, samed'tirl" Bunun üzerine muallim onu döverdi. Bir gün, Hıristiyanların dersinden kaçtı. Ma'rûf-i Kerhfnin anne ve babası: -"Ma'rûf geldiğinde, onu hangi din üzere bulursak, biz de ona tâbi olur ve onun dinine gireriz!" dediler. Şeyh Ma'rûf-i Kerhî (k.s.) hazretleri, Müslüman olarak geri döndüğünde, anne ve babası da Müslüman oldular.

Allâhü Teâlânın konuşması

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdu: -"Sizden hiçbir kimse yoktur ki, kıyamet gününde, Allâhü Teâlâ hazretleri onunla konuşmasın. İnsanlarla Allâhü Teâlâ haz¬retleri arasında hiçbir tercüman olmayacaktır. (O zaman kul) Sağına bakar. Gönderdiği ve yaptığı ameller¬den başka bir şey göremez. Sonra soluna bakar. Gönderdiği ve yaptığı amellerden başka bir şey göremez. Sonra önüne bakar. Cehennem ateşinin kendisini karşıla¬makta olduğunu görür. (Bundan sonra). Efendimiz (s.a.v.) haz¬retleri buyurdular: -"Sizden biriniz, cehennem ateşinden korunabilirse, bir hurma parçasıyla da olsa (hemen) yapsın (kendisini sadaka ve iyiliklerle cehennem ateşinden korusun)"

Hikâye (iyilik ve hidayet)

Hikâye olundu: Yaşlı bir kâfir kadın vardı. Kış günlerinde aç kalan kuşlara taneler ve birazcık yem verirdi. Zünnûn-i Mısrî (k.s.) hazretleri, o yaşlı ve kâfir kadını bir kış günü kuşlara (kedi ve köpek gibi hayvanlara) yem verirken gördü. Ona: -"Allâhü Teâlâ hazretleri düşmanlarından (kâfirlerden) hiçbir şeyi kabul etmez (iyiliklerinden dolayı onlara sevâb vermez)" de¬di. (Yıllar sonra) Zünnûn-i Mısrî (k.s.) hazretleri; o kadını Ka'be'de tavaf ederken gördü. Yaşlı kadın Müslüman olmuştu. Kadın; Zünnûn-i Mısrî (k.s.) hazretlerine: -"Ey Zünnûn! Senin benden gördüğün (hayvanlara yem vermem ve yaptığım iyilikler sebebiyle) Allâhü Teâlâ hazretleri, bana Islâmı nasibetti. İslâm ile şereflendim!" dedi. Ne güzel buyurmuşlar: Keremsiz tnsan beşerden değildir. O ağaçtır. Belki taştan bile beterdir. Meyve vermeyen bir ağaç. Muteber değildir. O ağaç baltaya lâyıktır... (2/150) Allâhü Teâlâ hazretleri, bizleri ve sizleri, cehennem azabın¬dan korusun. Bizleri, cömert ve iyilerle beraber cennete koysun. Âmin. Kadın ve erkek, taat ve ibâdete sarılmak ve tevbe etmekte aynı şartlarda içtima ettiklerinde aralarında ayırım yoktur Dinî konularda amellerde fazilet, o ibâdeti yapan kişinin di¬ğer sıfatlarıyla ilgili değildir. Ameli yapanların; 1 - Erkek olmak, 2- Kadın olmak, 3- (Halkın nazarında) kötü olan bir nesebten gelmek, 4- Veya (halkın nazarında) şerefli bir soydan gelmek, 5- Ya da herhangi bir meslek ve meşreb... Bunların ibâdet ve duaların kabulünde bir tesiri yoktur "Hep birbirinizdensiniz." Çünkü erkek, kadından; kadın da erkektendir. İmâm Fahreddin Râzî (r.h.) buyurdular: "Hep birbirinizdensiniz." Kavl-i şerîfinde bir çokvecihler vardır. En güzeli, burada geçen (harf-i cerrinin), i) (Kef) manâsında olduğunu söylemektir. Yani, "Hep birbiriniz gibisiniz, taat üzere sevâbta ve ma'sîyet üzerine günah ve ceza verilmesinde, hep birbiriniz gibisiniz, şeklinde manâ ver¬mektir. Kaffâl (r.h.) buyurdu: -"Bu onların, oki "Falanca bendendir." Tabirinden alın¬mıştır. Yani benim ahlakım, huyum ve yolum üzeredir, demek¬tir. Bu kavl-i şerîf, cümle-i itirâziyyedir. Ameller için vaad edilen sevâbta kadınların da erkeklere ortak olduklarını beyân etmekte¬dir.

Sebeb-i Nüzul

Rivayet olundu: Ümmü Seleme (r.a.). Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine sordu: -"Ya Resûlallâh (s.a.v.)! Hicretin konusunda, Allâhü Teâlâ hazretlerinin hep erkekleri zikrettiğini ve kadınları zikretmediğini işitiyorum!" dedi. Bunun üzerine bu kavl-i şerîf, sona kadar nazil oldu. (Allâhü Teâlâ; Rabları da dualarına şöyle icabet buyurdu: "Her halde ben, içinizden, gerek erkek ve gerek dişi, hiçbir hayır işleyenin, işledi¬ğini boşa gidermem. Hep birbirinizdensiniz. Benim için hicret edenlerin, yurtlarından çıkarılanların, benim yolumda işkenceye uğrayanların, cihâda gidenlerin ve bu uğurda katledilenlerin ka-bahatlerini taraflarından keffâretleyeceğim. Onları altından ır¬maklar akar cennetlere koyacağım. Tasavvur edemeyeceğiniz bir sevâb ile, Allah tarafından müsâb olacaklar... Sevabın da, en gü¬zeli Allah yanında...!11 buyurdu.) Yani bazınız bazınızdan olduğunuz gibi; sevâbta'da böylesi-niz (birbirinizin aynısınız.) Bir ameli işleyen erkek sevâb kazandığı gibi amel eden kadın da sevâb kazanır. Bunun aksi de olur. Bâzısı sevâb kazanıp diğer bazısı sevâbtan mahrum kalmaz.

İlk Müslümanlar

"O hicret edenler!" Onlardan amel işleyenlerin amellerinin ve onlar için hazır¬lanmış olan sevâbları, medh ve ta'zîm üzerine anılması ve tafsili¬dir. Sanki, şöyle denilmektedir: Bu güzel amelleri işleyenler, o güzel amelle, başlangıçta vatanlarından hicret edip, fitne diyarın¬dan, dinleriyle Ailâhü Teâlâ hazretlerine kaçmaktır. "Ve yurtlarından çıkarılanlar," Vatan ve memleketlerinden çıkarılmaya zorlananlar. Kafirle¬rin sıkıştırmalarda hicret edenler. İlk hicret eden (ilk Müslüman olup, İslâm'ın çilesini çekenle¬rin) rütbesi ve faziletlerinin yüksekliğinde şek ve şüphe yoktur. Onlar, Yüce Rasûl Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine hizmet etmeyi, seçtiler. Bu seçkin hizmetlerine devam ettiler. Böylece en faziletli kişiler oldular. "Ve benim yolumda işkenceye uğrayanlar! 1 - Hak yolda, 2- Tevhîd dini uğruna, 3- AIlâh"a olan imânları sebebiyle, 4- Ve Allah için eziyet görenler, demektir. Bu kavl-i şerif, onlara müşrikler tarafından gelen bütün ezi¬yetlere şâmildir. "Ve cihâda gidenler," Allah yolunda kâfirleri öldürenler. "Ve (bu uğurda) katledilenlerin" Savaşta, Allah yolunda şehid edilenlerin; "Elbette kabahatlerini taraflarından keffâretleyeceğim." Vallahi! Onlardan günahlarını mahvedip sileceğim, demektir. "Onları altından ırmaklar akar cennetlere koyacağım. Tasavvur edemeyeceğiniz bir sevâb ile müsâb olacaklar," "Sevâb," aslında, bir isimdir. Atâ ve ihsan gibi insana verilen şeyin ismidir. Ancak bu isim masdar yerine konulmakta¬dır. Bu kelime masdardir. ^uı "Sevaba nail olmak" manasında te'kidtir. Çünkü günahların ve kabahatların tekfir edilip silinmesi ve kişinin cennete koyulması, kendisine sevabın verilmesi, manâ-sındadır. Yani bu sevâb ile elbette onlara sevâb vereceğim, de¬mektir. (Öyle sevâb ki?) " Allah tarafından," Sevabın sıfatıdır. Allah katında olan bir sevâb, demektir. Se¬vabın Ailâhü Teâlâ hazretleriyle sıfatlandınlması, ona ta'zîm ve şanını yüceltmek içindir. Büyük şan sahibi bir sultan, kölesine; -"Tarafımdan sana bir elbise giydireceğim!" dediği zaman, bu, söz konusu olan elbisenin gayet şerefli olduğuna delâlet eder. Bu kavl-i şerifle de, bu sevabın gayet şerefli olduğu şu kavl-i serî-fiyle te'kîd etmektedir:(2/151) "Sevabın da, en güzeli Allah yanında..." Taat ve ibâdetlere verilen güzel ceza ve mükâfatı vermeye Allâhü Teâlâ kadirdir. Bu da bakî olan cennet nimetleridir. Cennet nimetleri, fânî olan dünya nimetleri gibi değildir. Ne güzel buyurmuşlar: Ey gönül, âhiretin nimetleri daimîdir. Mutedil olan kişi, kendisine ikbâl edilen kul olur.

Af Ve Cennete Girme

Gizli değildir ve aşîkârdır ki bu büyük mükâfat ve yüce ücret; 1 - Hicret etmek, 2- Vatanlarından çıkarılmak, 3- Allah yolunda eziyet görmek, 4- Allah yolunda savaşmak, 5- Allah yolunda şehid edilmenin arasını toplayanlar içindir.

Manevi Hicret

Sâlik (seyr-ü suluk yolcusuna) düşen vazife; 1 - Nefs vatanından, 2- Kötü amel, 3- Yerilen mezmûm ahlak. 4- Ve çirkin huylardan hicret etmektir. 5- Tabiat diyarından (kötü alışkanlıklardan) hakîkî âleme çıkmaktır. Tâ ki, Allâhü Teâlâ hazretlerinin katında husûsî indî maka¬ma girebilsin... Muhakkak ki, mücâhedât ve müşahedâtın meyveleri ve sâlih ameller, onun sebebiyle güzel akıbete delâlet ederler.

Gerçek Mücâhede

Rivayet olundu: Safvân bin Süleym (r.h.) hazretleri ibâdet, kıyam ve geceleri namazla geçirmeye çok gayret ederdi. Kış gecelerinde soğuktan istirahat etmemek için damın ü-zerinde gecelerdi. Yaz gecelerinde ise evin içine inerdi. Evin sıcaklığıyla nefsine azab etmek için... Tâ ölümüne kadar onun âdeti böyleydi. Secdede iken.Allâhü Teâlâ hazretlerinin rahmetine ve cen¬netine vâsıl oldu. İşte cehd edip çalışmak budur... Sen buna de¬vam et.

Büyüklerin Hayatını Okumak

Eğer senin nefsin, bundan (ibâdet, taat, takva, ihlâs ve ne¬fisle mücâhede etmekten) gevşeklik ederse, ona selef-i sâlihinin haberlerini anlat! Onların (evliya ve âlimlerin) hallerini ve hayat hikâyelerini haber ver! Nefsin, taat, ibâdet, mücâhede ve çalışmaya rağbet etsin diye... Muhakkak ki bundan selef-i sâlihinin haberlerini anlatmak ve evliya ve âlimlerin hallerini ve hayat hikâyelerini haber vermek¬te küllî bir menfaat ve büyük bir tesir vardır.

Fâzıl Camî (k.s.) Buyurdular:

Nefsin saldırması, şeytanın ordulanyladır. Çünkü Allah'a ibadet eden kişinin kalbine zorluk verdiler. Biraz sen, kendi rehberlerinin. Hayat ve hikayeleriyle kendine gel. Onların önüne gelen her şeyi; (Nefis ve şeytanın vesveselerini), Evirir, çevirir ve kırıp geçer. Eğer nefsin sana: -"Onlar, kuvvetli (ve yüksek iradeli) insanlardı! Gelip gittiler! Taat, ibâdet ve çalışmakta: (onlara kimse yaklaşamaz) onlardan sonra gelen onlara nasıl yaklaşabilir?!" derse; sen hemen nefsine kadın evliya ve âlimlerin hayatlarını haber ver Onlar kadın olmalarıyla beraber, erkeklerin mücâhede ve ça¬lışmalarından geri kalmadılar. Mücâhede ettiler, tâ ki, ulaştıkları o yüce makamlara ulaştılar. Rabiatü'l-Adeviyye (k.s.) ve diğer kadınlar gibi... Bâzıları buyurdular: Eğer kadınlar, bizim zikrettiğimiz gibi olmuş olsalardı, Elbette kadınlar, erkeklerden daha faziletli olurlardı. Zira, güneşin isminin muennes olması, güneş için bir ayıb değildir. Hilâl'in isminin müzekker olması da fahr (gurur ve övünç) değildir... Şeyh Sadî (k.s.) buyurdular: Taati gıybetle kesen kadınlar, İbâdet etmeyen adamları geçerler. Senin kendi adamlığından utanman gerekmez mi? Senden önce, kadınlar kabul görmektedir.

Azık

Hasan Basrî (k.s.) hazretleri buyurdular: -"Azıksız (olarak yolculuğa çıkan) kavme şaşılır! Onlar sefere (dünyadan âhirete güç etmeye) çağırıldılar! Evvelleri (önce ölenleri) âhirleri (sonuncuları) gelip kendileri¬ne katılması için hapsedilmiş iken; kendileri oturan ve oynayan bir topluluğa gerçekten şaşılır!"

Hikaye (ölüme hazırlık)

Hikâye olundu: Ölüm meleği (Azrail Aleyhisselam) ruhlarını kabzetmek üze¬re bâzı Salihlerin yanına girdi. O sâlih insanlar, ölüm meleğine: -"Merhaba sana! Hoş geldinî Vallahi! Tam elli yıldır, senin i-çin hazırlanıyorum!" dediler. Abdullah bin Mübarek (r.h.) hazretleri, can çekişme haline baliğ olduğunda bir ara gözlerini açtı. Güldü, tebessüm etti. Ve: -"Yapanlar! Bunun gibi yapsınlar!" dedi.

Cennet için

Bâzı âlimler, buyurdular, cennete nail olmak isteyene beş şeye devam etmesi gerekir: 1 - İsyandan sakınmak, 2- Dünyada az şeye razı olmak, 3- Taata harîs olmak, 4- Sâlihleri sevmek, 5- Çok dua etmek. Birincisi: Nefsini isyandan sakındırmak ve günahlardan ko¬rumaktır. Zîrâ Allâhü Teâlâ hazretleri buyurdu: "Her kim de rabbinin makamından korkmuş ve nefsi, hevadan nehy eylemiş ise muhakkak cennettir onun varacağı!" İkincisi: Dünyadan az bir şeye râzî olmalıdır. Zîrâ haberde şöyle rivayet olundu: -"Muhakkak ki cennetin parası (cenneti satın alan şey), 1-Taat ve ibâdet. 2- Dünyayı terk etmektir." Üçüncüsü: Taat ve ibâdete karşı harîs olmalıdır. Bütün taat ve ibâdetlere taalluk edip sarılmalıdır. Bu taat ve ibâdetler: 1- Onun mağfiretine sebeb olur, 2- Cennetin ona vâcib olmasına sebep olurlar. Allâhü Teâlâ hazretleri buyurdu: -"Ve işte bu, sizin çalıştığınız ameller sebebiyle vâris kılındı¬ğınız cennet! (2/152) Dördüncüsü: Sâlihleri ve hayır ehlini sevmeli, sâlih insanların içine karışmalı ve onların meclislerine devam etmelidir. Çünkü sâlih bir kişi, kendisinin günahları mağfiret kılındığı zaman, kar¬deşlerine ve arkadaşlarına da şefaat eder Beşincisi: Çok dua etmeli , Allâhü Teâlâ hazretlerinden kendisine rızık vermesini ve sonunun hayırla mühürlenip (iman ile cân vermeyi kendisine) nasib etmesi için yalvarıp yakarmalıdır. Hâsıl-i kelâm, akıllı kişi, nefsini tezkiye etmeli ve kalbini ıslâh etmekle ölüme hazırlanmalıdır.

Te'vilât-ı Kâşânîden

Kâşânî (k.s.) hazretleri, te'vilâtında buyurdular: "Rabları da dualarına şöyle icabet buyurdu. "Her halde ben, içinizden, ge¬rek erkek(ten), hiçbir hayır işleyenin, işlediğini boşa gider¬mem." Kalbin zikrinden, kalbî amellerden, 1. Ihlâs, 2.Yakın, 3. Takva, 4. Mükâşefe 5. Ve benzeri, kalb ile yapılan amel ve zikirleri boşa çıkart¬mam, demektir. "Veya dişiden" Nefsin dişiliğinden... Kalıb (bedenleyapılan) amellerden. 1-Taat, 2- ibâdet, 3- Mücâhedât, 4- Riyâzât, 5- Ve benzeri kalıb (bedenle yapılan) amelen zayi etmem, demektir. "Hep birbirinizdensiniz." Sizi bir asıl ve bir hakikat, bir araya toplar. 0 da ruhtur. Bâ¬zınız bazınızdan neş'et ettiniz, demektir. Bundan dolayı, bazınıza sevâb verilirken, diğerleri de sevâbtan mahrum kılınmazlar. "(Benim için) o hicret edenler," Nefsin ülfet ettiği vatanlardan ve alışkanlıklarından kaçan, "Ve yurtlarından çıkarılanlar," Nefsin sıfatlarının diyarından. Veya kendisiyle zelil oldukları hallerden hicret edenler, Ya da kendisinde meskûn oldukları makamlardan çıkanlar, demektir. "Ve benim yolumda işkenceye uğrayanlar," Fiillerimin yolunun sülûkunda sabrı öğrenmeleri için; 1-Belâ, 2- Mihnet, 3- Şiddetler, 4- Sıkıntılar, 5- Fitneler, 6- Eziyetler, 7- Ve hastalıklarla mübtelâ kılınanlar. (Bütün bunlardan) tevekkül ile kurtulur. Veya sıfatlarımın sülûkunun yolunda; rızâ makamına vâsıl olmaları için; 1-Celâl, 2- Azamet 3- Kibriya'nın tecellilerinin gelmesi ve üzerine çakması, de¬mektir. "Ve öldürdüler (savaştılar)." Geri kalanı cihâd ile öldürdüler, benim yolumda. "Ve bu uğurda katledilenlerin" Sevgide, tamamen benim yolumda olan sevgiyle öldürüldü¬ler. "Kabahatlerini taraflarından (mahvedip si¬leceğim) keffâretleyeceğim." Hepsini, Fiillerinden zuhur eden küçük günahlardan. Sıfatlarından, Büyük günahlarından. Kalan zatlarının kirliliklerini keffâretleyip. mahveder ve siler. "Onları altından ırmaklar akar cennetlere koyacağım." Zikredilen üç cennete... "(Tasavvur edemeyeceğiniz) bir sevâb ile, Al¬lah tarafından sevaba kavuşacaklar." Kendilerinden alınacak üç varlığa karşılık onlara Ailâh katın¬da sevâb vardır. "Sevabın da, en güzelî Allah yanında..." Başkasının yanında olmaz. Sevâb mutlaktır. Onun ötesinde sevâb yoktur. Bundan dolayı, "Allah" buyuruldu. Çünkü "Allah" ism-i zâttır. Bütün sıfatları içinde toplamaktadır. Bundan dolayı rahman, rahîm ve diğer isimlerin onun yerine vâki olması güzel olmadı.

Kâfirlerin Dünyaları

"Sakın seni aldatmasın!" Hitâb, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinedir. Çünkü "ismet sıfa¬tı", nehyin olmamasını gerektirmez. Eğer ismet ile nehiy zail ol¬muş olsaydı, ismet bâtıl olmuş olurdu. Çünkü ismet, muhalefet¬ten muhafaza etmektir. Eğer kendisinden nehiy zail olmuş olsay¬dı, muhâlafet olmuş olmaz; muhalefet olmazsa, ismet de olmaz¬dı. Bundan murad, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin dünyaya ilti¬fatının olmamış olmasından ve olduğu hal üzere olduğunu tenbih içindir. Veya hitâb, Efendimiz (s.a.v.) hazretleri olduğu halde; murad edilen ise ümmetidir. Bir kavmin efendisi veya öncüsüne hitâb edildiği ve bundan bütün kavim murad edildiği gibi... Sanki: "Sizi sakın aldatmasın!" denilmiştir, (sizi ne aldatmasın?) "O Allah'ı tanımayanların refah içinde diyar diyar dönüp dolaşmaları." Nehiy manâda muhâtab içindir. Ancak gezip dolaşmak için, sebebi, müsebbib mertebesine indirmektedir. Bu da mübalağa¬dan dolayı muhatabın atanmasıdır. Manâsı; Onların haline göz dikmeyin. Onların üzerinde oldukları rızıkları. Dünyevî nazları. Yeryüzünde onların sahip oldukları genişlik, Onların beldelerde olan tasarrufları. Çok kazanmaları. Zenginlikleri, İthalat ve ihracat yapmaları, Otoriter olmaları. Mal ve akar sahibi olmaları sizi imrendirmesin.

Sebeb-i Nüzul

Rivayet olundu: Bâzı mü'minler, müşrikleri rehavet, bolluk ve refah içinde yaşadıklarını görüyorlardı. Ve: -"Allah'ın düşmanları olan müşrikler (ve kâfirler), bolluk, ge¬niş bir nzık ve varlık içinde yaşadıklarını görüyoruz! Biz ise açlık, yokluk ve çalışmaktan helak olmak üzereyiz!" diyorlardı. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nâzit oldu.

Âhiret ve Dünya

"Az bir zevk," Bu gezip dolaşma, az bir meta ve zevktir. Allâhü Teâlâ haz¬retlerinin âhirette mü'minler için, hazırlamış olduğu (cennetlerin ve nimetlerin) yanında hiç değerlendirilmeyecek kadar kıymetsiz¬dir. "Efendimiz (s.a.v.) hazretleri -"Âhirete göre dünya, ancak sizden birinin parmağını denize sokması gibidir. Denize nazaran ne ile (ne kadar suyla) dönecek ona baksın!". Bu takdirde, dünyayı bulan kimse, âhiret var olduğu için ha¬kikî manâda ondan faydalanmaz. Âhireti kaybettiği zaman, dün¬yayı kaybetmesi kendisine zarar veremez.

Nimet ?

"Sonra varacakları." Sonuçta varacakları, kendisine sığınıp ve kendisinden göç etmeyecekleri (çıkıp gitmeyecekleri) yer;

"Cehennemdir."

Azabı vasıflanmayan cehennem... Dünya azlığıyla beraber, ebedî olan cehennem azabına düşmeye sebebtir. Az bir nimet, büyük zararlara sebeb olduğu takdirde, nimetlerden sayılmaz... "Ne fena döşek." Kendi nefisleri için hazırlamış oldukları cehennem ne kötü bir döşektir...

Takva Ehline Cennet

"Lâkin, o Allah'tan korkan-korunan kullar," Rablerinden korktular; ve böylece Allâhü Teâlâ'nın emir ve yasaklarına muhalefet etmediler. "Onlar için cennetler var; altından ırmaklar akar, içlerinde kalmak üzere onlar..." (2/153) İstidrâk'm yönü şöyledir. Allahü Teâlâ hazretleri, kâfirleri, ticâret için beldelerde gezip dolaşmalarını menfaat azlığıyla vasıf¬landırdı. Düşünen kişinin menfaat azlığının da gezip dolaşmanın lâzımlarından olduğunu tevehhüm edebilir... Burada istidrak ile, müttekiler. beldelerde gezip dolaşsalar ve kâfirlere isabet eden menfaat onlara isabet etse de etmese de mü'minler için güzel sevâbların ve takdiri biçilmeyecek kadar çok olan mükâfatların olduğunu beyan etmektedir. "Allah tarafından konukluklar... Vasıf ile hususî olduğu için; o&- "Cennetlerden hâldir. 'Nüzül" inen (konuklayan) kişiye hazırlanan, yemekler, sular ve diğer şeylerdir. "Allah yanındaki ise," Çokluğu ve devâmlığı olduğu için... (Nedir?) "Ebrâr (ermişler) için daha hayırlıdır." Fâcirlerin gezip dolaştıkları şeylerden daha hayırlıdır. Çünkü o şeyler az ve kısa bir zamanda yok olup giden şeylerdir.

Ölüm Hayırlıdır

Ibni Mes'ûd (r.a.) hazretleri buyurdular: -İyi ve kötü hiçbir nefis (canlı) yoktur ki, ölüm onun için, hayattan daha hayırlı olmasın. (Ölüm, yaşamaktan daha hayırlı¬dır.) Eğer bu kişi ebrâr (ermiş ve iyi kişiler)den ise, onun için Allâhü tealâ hazretleri; "Lâkin, o Allah'tan korkan-korunan kullar, onlar için cennet¬ler var; altından ırmaklar akar, içlerinde kalmak üzere onlar... Allah tarafından konukluklar... Allah yanındaki ise, ermişler için daha hayırlıdır! buyurdu. Eğer o kişi fâcirlerden (ve kâfirlerden) ise, Allâhü Teâlâ haz¬retleri onun için de; "Bir de, o küfredenler, kendilerini birakışımızı, zinhar kendi¬leri için bir hayır sanmasınlar. Biz onları, sırf günahlarını artırsın¬lar diye bırakıyoruz. Hem, onlara zillet verici bir azap var.

Dünya

"Ömer bin Hattab (r.a.) hazretlerinden rivayet olundu. Bu¬yurdular: -"Geldim, birde ne göreyim ki, Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, odada bir hasır üzerinde yatıyor. Hasırla arasında (döşek, minder ve sergi adına) hiçbir şey yok. Mübarek başının altında, içi lif ile dolu deriden bir yastık vardı. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin ayaklarının yanında, dökül¬müş biraz karaz (selem posası) vardı. Başının yanında da tabaklanmış bir deri parçası asılı idi. Hasırın, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin yan tarafına iz yap¬tığını görünce ağladım. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri: -"Seni ağlatan nedir?" diye sordular. Ben: -"Ey Allah'ın Resulü! Kisrâ ve Kayser, oldukları (küfürle be¬raber), oldukları (refah bir hayat) içindeler. Sen ise Allâhü Teâiâ'nın peygamberisin!" dedim. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Razı olmaz mısın ki? Dünya onların olsun; âhiret de bi¬zim! Ne güzel buyurmuşlar: Hakkın zikrinden ve şevkinden sonra bize. Her iki cihanda bir gönül ve dil yeter. Cihan ehlinin yemek ve elbiselerinden... Eski bir elbise ve yanm helal ekmek yeter...

Öğüt

İskender (Zülkarneyn Aleyhisselâmın) hazinelerinde kırmızı altın ile yazılmış bir halde (şu öğütler) bulundu: -Teleklerin hareketleri, hiç kimsenin üzerine nimetle kal¬maz! Bir kula, 1-MaI, 2- Makam 3- Yücelik (maddi ve manevî yüksek mevki) verildiği zaman; onun bütün gayreti; 1- Fırsatları yakalamak, 2- Minnet ve ihsanını kişilerin boyunlarına takmak (halka iyi¬lik etmek) olmalıdır. Çünkü, dünya, makam ve yücelik bir çeşit müsâfirdirler (ge¬lip geçicidirler.) 1 - Ya uzun bir pişmanlıktırlar. 2- Ya güzel bir medihtirler. Öyleyse, ikram edin. (Sahip olduğunuz maddî ve manevî ni¬met ve değerleri insanlarla paylaşın!) Ey aslında hasebi olanî Veya mürüvvette ve insanlıkta nasîbi olanlar! Zamanın ehline dönmesi ve gezip dolaşması sizi aldatma¬sın! Muhakkak ki zaman, ayak kaymalarıdır. (Kırılan ayağı) sarar, kırdığı gibi ve kırar sardığı gibi... Sonuçta emir, Allâhadır." Celâledin Rumî (k.s.) buyurdular: Ne kadar söylüyorsun, Ben alemi alayım, O cihanı ben kendimden doldurayım. Gerçi cihan dolu gitti. Sen kendinle baş başa kaldın. 0 bir nazardan dolayı, seni çevirdi, Seni ve seni çocuğa çevirdi.

Dünya Malına Sabreden

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, birgün ashabının yanına çıktı. Onlar: -"Sizden kim Allâhü Teâİâ hazretlerinin kendisinden a'mâ (körlüğü) giderip, ona basîret sahibi kılmasını ister? Dikkât edin! Kim dünyaya rağbet eder ve dünya'ya tûl-u emel beslerse bunun miktarı (o kişinin dünya malına olan rağbeti ve tulu emeli nisbetinde) Allâhü Teâlâ hazretleri onu a'mâ (ma¬nevî yönden kör) eder. Kim dünyada zâhid ve dünyaya olan emeli de kasır (az ve eksik) olursa, Allâhü Teâlâ hazretleri ona öğrenmeden (derse ça¬lışmadan) ilim verir ve yol gösterici olmadan da ona hidâyet nasıp eder. Dikkât edin! Sizden sonra bir kavim gelecektir! Onlarda: Mülk, ancak öldürmek ve cebirle, Zenginlik ancak (mal ile) övünmek ve cimrilikle, Muhabbet (karşılıklı sevgi) ancak (nefsin) hevâ (ve hevesine) tâbi olmakla elde edilip istikâmet bulur. Sizden kim öyle bir zamana ulaşır da, (cimrilik ve haram yoldan) zengin olmaya gücü yettiği halde (haram yollara tevessül etmeyip) fakirliğe sabrederse; Muhabbette (haram yollarda bir araya gelip muhabbet yapmaya) gücü yettiği halde (harama tevessül etmeyip) buğuza sabrederse; İzzet ve şerefe kadir olduğu halde (insanlar üzerinde büyüklük taslamayıp alçak gönüllülük) yaparak zillette sabreder¬se; ve bütün bunlardan Allâhü Teâlâ hazretlerinin rızâsını murad ederse, Allâhü Teâlâ hazretleri, ona elli sıddîk'ın sevabını verir.

Âhirette Dünya

İbni Abbas (r.a.) hazretleri buyurdular: -"Kıyamet günü, dünya, saçları beyaz, gözleri mavi, dişleri çıkmış, surette ve çirkin bir yaratık olarak varlıkları seyreder bir halde getirilir. İnsanlara: -"Bunu tanıyor musunuz?" diye sorulur. Onlar: -"Bunu tanımaktan Allah'a sığınırız!" derler. İnsanlara: -"Bu dünyadır! Onun için, birbirinize caka satar, onun için birbirinize darılıp küserdiniz, onun için birbirinizi kıskanırdınız, onun İçin birbirinize öfkelenirdiniz, buğzeder, onun için birbirinize düşman olurdunuz ve kendisiyle mağrur olup aldanırdınız... deni¬lir. Sonra dünya cehenneme atılır. Dünya cehenneme atılırken: -"Ey Rabbim! Nerede benim dostlarım! Nerede bana tâbi olanlar! Nerede benim taraftarım!" Allâhü Teâlâ: -"Ona uyanları da adamlarını da ve taraftarlarını da ona ka¬tın (cehenneme atın)" buyurur. (2/155)

Kıyamet Günü Ameller

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Bâzı kavimler haşr olunurlar. Amelleri Tihâme (kızıl deniz sahi¬linde basık bir çöl) gibidir. Onlara cehennem ateşine atılmaları emredilir. Sordular: -"Ya Resûlallah (s.a.v.)î Onlar namaz kılıyorlar mıydı?" Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Evet! Onlar namaz kılıyor, oruç tutuyor ve gece sünnetini (teheccud namazını) eda ediyorlardı! (Onların cehenneme atılma¬larına sebeb:) Dünyalıktan bir şey kendilerine arzedilse, onu kap¬mak için (hırslarından dolayı) hemen üzerine sıçrarlardı."

Ehli Beyte Dünya

Hazret-i Âişe (r.a.) annemiz buyurdular: -"Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine sen Rabbinden seni yedir¬meni (sana bol rızk vermesini) istesen de Rabbin de sana bol rızk verse!" dedim. (Sonra) buyurdular: -"Efendimiz (s.a.v.) hazretlerini açlıktan bitkin bir halde karnına taş bağlamış bir durumda görünce ağladım. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Ey Âişe! Nefsim yed-i kudretinde olan (Allah)a yemin ede¬rim ki, eğer ben Allâhtan istesem, dünyadaki bütün dağlan altın yapar ve onları yeryüzünde istediğim tarafa çekerim. Fakat ben, dünyanın açlığını tokluğuna, fakirliğini zenginliğine ve hüzün ve üzüntüsünü de neşesine tercih ettim! Ey Âişeî Ne Muhammed'e ve ne de onun ehline dünya ge¬rekmez!" buyurdu.

Dünyaya İltifat

Rivayet olundu. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine, yüklü develer arz olundu. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri onlardan yüz çevirdi. Halbuki, deve¬ler, hem et, hem süt, hem binek ihtiyaçlarını karşıladığında onla¬rın (o dönem insanlarının) arasında en kıymetli mallarıydı. Bun¬dan dolayı Allâhü Teâlâ Hazretleri: "Ve kıyılmaz mallar (yüklü develer) bırakıldığı vakit. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, o yüklü develere bakmayınca, soruldu: -"Ya Resûlallah! Bunlar bizim en kıymetli mallarımızdır. Ne¬den onlara iltifat etmiyor ve onlara bakmıyorsun?" Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Allâhü Teâlâ hazretleri onlara bakmaktan nehyetti!" bu¬yurduktan sonra şu âyet-i kerimeyi okudular: "Ve sakın öyle şeye gözlerini uzatma ki biz onun hakkında kâfirleri fitneye düşürmek için onunla onlardan birkaç çiftini dün¬ya hayatın cici-bicisinden zevkyâb etmişizdir! Halbuki rabbinin rızkı hem daha hayırlı, hem daha bekâlıdır. Bu âyet-i kerime. Efendimiz (s.a.V.) hazretlerinin dünyaya olan muamelesini beyan etmektedir. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, âhirete olan teveccühünde (yö¬nelmesinde) ancak "refiku'1-a'lâ" makamını murad ediyordu.'

İftihar

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Ben, Habibullâh'ım (Allah'ın sevgili kuluyum) bununla ö-vünmüyorum! Ben, kıyamet günü. "Livâ-u'l-hamd"ın (Hamd sancağının) hâmiliyim; Âdem Aleyhisselâm ve sonra gelenlerin hepsi sanca¬ğımın altında olacaklar. Ve bununla övünmüyorum! Ben, cennetin halkalarını hareket ettirecek olanım! Allâhü Teâlâ hazretleri, cennetin kapılarını bana açar. Beraberimde mü'minlerin fakirleri olduğu halde Allâhü Teâlâ hazretleri ilk önce beni cennetlere koyacaktır. Bununla övünmüyor ve iftihar etmiyo¬rum!"

Fakir

Bundan maksat, fakirlik ve kanaatta fazilet vardır. (Kana¬atkar) fakirler, Efendimiz (s.a.v.) hazretleriyle birlikte, zenginler¬den önce cennette girerler. - Ne güzel buyuruldu: Ey kanaat! Zenginlik yap, Senin ötende hiç nimet yoktur. Nimet sabırdır. Lokmayı seçmektir. Sabırlı olmayan bir kişi, hikmet sahibi değildir. Akıllı kula düşen vazife, dünyadan ve ihvanından uzaklaşma¬sı; ve âhirette cennetlerine rağbet etmesi ve yönelmesidir. Beîki (âhirette yönelmesinden dolayı) Allâhü Teâlâ hazretlerine vâsıl olmak için tarakkî edip yükselir.

Cennetten Kaçanlar

Bâyezid-i Bestâmî (k.s.) hazretleri buyurdular: -"Allâhü Teâlâ hazretlerinin öyle kulları vardır ki, cennetler ve ziynetleri eğer kendilerine verilse ateşten ve ateş ehlinden ka¬çar gibi (cennetten ve süslerinden) kaçarlar. Bu (cennet ve ziynetlerinden kaçan kul) muhabetüllah'ın (Allah sevgisi)nin kendisine galebe çaldığı sevgili kullar, Allah'ın gayrisine (mâ sivâ'ya) meyletmezler... Bu makamdan dolayı Bâyezîd-i Bestâmî (k.s.) buyurdular: -"Seksen yıldır, kalbim benden gayb oldu. Onu yakalamak ve elde etmek istediğim zaman, bana: -"(Ey Bâyezîd!) Bizden gayrisini mi taleb ediyorsun?" denildi.

Marûf-i Kerhî ve Cennet

Bâzı sâlihlerden hikâye olundu. Rüyalarında Ma'rûf-i Kerhî (k.s.) hazretlerini gördüler. Ma'rûf-i Kerhî (k.s.) hazretleri, gözle¬rini arşa doğru dikmişti. Huriler ve cennetlerin köşk ve saraylarıy-la meşgul olmuyordu. Rıdvan'a sordu: -"Kimdir bu?" -"Ma'rûf-i Kerhî (k.s.) hazretleridir! Allâhü Teâlâ hazretlerine müştak olmuş bir halde öldü. Allâhü Teâlâ hazretleri, ona kendi¬sine bakmasını serbest etti!" dediler.

Zatî Cennet

Arifin gayesi ma'nevî cennette pazar etmektir. Manevî cen¬net, marifetüllah ve ona vâsıl olmaktır. Marifetüllah ve ona vasıl olmak, Firdevs cennetlerinden ve yüceler yücesinden daha hayırlıdır. Seyr-ü Sülük yolcusu, ölüm gelmeden ve ömrü sona erme¬den ve eceli gelmeden önce bu cennete vâsıl olmaya ve bu cenne¬te girmeye çalışmalıdır. Hafız (k.s. yari Arabî ve yari Farisî) ne güzel buyurmuş: Ey Hafız! Eğer istersen huzur, Ebedî istirahat ve selâmeti, O'ndan gâfıl olmai Allâh'dan asla gâfıl olma ey Hafız! Sen sevdiğin ve çok arzuldağına, Allah'a kavuşmak istediğinde, dünyayı terket. Kalbinden dünya sevgisini çıkart Ve hatta dünyayı tamamen ihmâl et! Allâhü Teâlâ hazretleri, bizleri ve sizleri huzur ve yakîn dere cesine vâsıl kılsın! Amin!

Kitab Ehli

"Şüphesiz. Ehl-1 Kitâb içinden kimi de vardır ki, Allah'a iymân ettikleri gibi."

Sebeb-i Nüzul

(Bu âyet-i kerimenin sebeb-i nüzulü hakkında değişik riva¬yetler vardır... Bu rivayetlerin hepsi de olabilir:) 1- Abdullah bin Selâm (r.a.) hazretleri ve ashabı hakkında nazil oldu. 2- Denildi ki: (Bu âyet-i kerime), Hıristiyan olup Müslüman olan; Kırk Necrânlı, İki Habeşli, Sekiz Rûm Hakkında nazil oldu. 3- Denildi ki: Habeş kralı Necâşî (ve onunla beraber) Müslüman olanlar hakkında nazil oldu.

Necâşinin Cenaze Namazı

"Eshame Nâcâşî vefat ettiği zaman, Cebrail Aleyhisselâm gelip Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine Necâşînin vefat ettiğini bil¬dirdi. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri de ashabına: -"Çıkın kardeşinizin üzerine namaz kılın. Kardeşiniz sizin toprağınızın gayrisinde vefat etti!" Sordular: -"Kimdir o?" Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Necâşfdir. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, ashabı ile birlikte Bakî'a çıktılar. Kendisine Habeş topağına kadar göründü. Efendimiz (s.a.v.) haz¬retleri, Necâşînin cenazesinin üzerinde olduğu divânı gördü. Dört tekbir aldı. Ve Necâşi için istiğfâr'da bulundu. Bu hadise üzerine münafıklar: (2/155) -"Buna bakın! Hiç görmediği ve Hıristiyan olan Necâşînin ü-zerine cenaze namazı kıldı!" dediler. İşte bu hadise üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu. (Daha neye iman ederler.) "Ve size indirilene." Kur'ân-ı kerimden. "Ve kendilerine indirilene." iki kitab'tan (Tevrat ve İncil'den...) "Allah için hakka boyun eğerek." Allâhü Teâlâ'nın azabından korkup, tevazu ederek ve seva¬bını umarak... "inanır" kavl-i şerifinin failinden hâldir. Çünkü kelimesi manâ cihetinden cemî'din "Satmazlar." Almazlar, (Ne karşılığında) "Allah'ın ayetlerini," Tevrat ve İncil'de yazılan Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin na't (güzel vasıflarını) satmazlar. "Birkaç paraya," Dünyanın en geçici şeylerinden az bir şey karşılığından... Risâlet üzerine korkarak... Müslüman olmayan kitab ehlinin âlim¬leri ve büyüklerinin yaptıkları gibi (değil) Cümle kendisinden önce geçenlerden hâldir.

Kitab Ehlinin Sevabı

"İşte bunlar." Bu sıfatların ehli, 1- (Allah'a iman eden, 2- Kur'ân-ı kerime iman eden, 3- Tevrat ve Incîle iman eden, 4- Allah'tan korkan, 5- Huşu' eden, 6- Allah'ın âyetlerini az bir para karşılığından satmayanlar!) "Kendilerinin ecirleri vardır." Kendilerine mahsus olan ve kendilerine şu kavl-i şerifte vaadilen ecirler var. "Bundan evvel kendilerine kitap verdiklerimiz ona iman edi¬yorlar. Hem kendilerine tilâvet olunur olunmaz, "Biz1 dediler; 'buna iman ettik. Bu şüphesiz hak, rabbimizden! Biz doğrusu evvelinden müslüman idik." İşte bunlar ecirlerine iki kere nail kılınacaklar, çünkü sab-retmişlerdir, hem de kötülüğü iyilikle defeyler ve kendilerine ver¬diğimiz nzıktan hayra sarf ederler. (Sevâblar kimin katındadır?) "Rablarının indinde,"ecirleri" kelimesinden hâl olmak üzere mensûbtur. Bundan murad, teşriftir. "Şüphe yok ki, Allah, hesabını çabuk yapar." Allâhü Teâlâ hazretlerinin ilmi bütün eşyaya nüfuz ettiği i-çin, Onun hesaba çekmesi çok çabuktur. Allâhü Teâlâ hazretleri, kendisine lâyık veçhiyle her amel e-denin ecrini hiçbir hacete ihtiyaç duymaksızın, yorulmaksızın, ya¬zı, yazıcıya ve düşünmeye muhtaç olmadan çabuk bir şekilde he¬saba çeker. Bundan murad, vaad edilen ücret, onlara çabuk bir şekilde vâsıl olacaktır. Hesabın sür'atli bir şekilde görülmesi, çabuk bir ceza ve mükâfatı vermeyi gerektirir.

Müttekî Âlimler

"Şüphe yok ki, Allah, hesabını çabuk ya¬par." Kavl-i şerifinde müttekîn âlimlere işaret edildi. Müttekîn (takvalı) âlimler, 1-Varidat, 2- İlhamlar, 3- Kalb erbabının keşifleri, 4- Rahmânî hatıralara iman eden âlimlerdir. 5- Bunlar ilâhî hakîmler (ilâhî hikmetlere vâkıf) olanlardır. Allâhü Teâlâ hazretleri, onların niyetlerine göre amellerinin cezalarını (mükâfatlarını) aceleyle verir. Onları vefatlarından önce, yakınlık makamlarına teblîğ edip ulaştırmak içindir. Allâhü Teâlâ hazretleri, onların güzel niyetlerle ve Şer-i şerife muvafık yaptıkla¬rı amellerinin karşılıklarını geciktirip, âhirete bırakmaz. "Her kim de bu dünyada körlük ettiyse, o artık âhırette da¬ha kör ve gidişçe daha şaşkındır."397 İnsan, yaşadığı gibi ölür üzerine dirilir.

Ölmek ve Dirilmek

Cibril Aleyhisselâm, bir defasında Efendimiz (s.a.v.) hazret¬lerine geldi. Ve: -"Ya Muhammed (s.a.v.)! Rabbin sana selâm ediyor! Ve bu¬yuruyor: -"Seni neden kederli ve mahzun görüyorum!" Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Ya Cebrail! Ümmetim hakkında tefekkür ettim, düşünce¬lerim uzadı...!" Cebrail Aleyhissefâm sordu: -"İslâm ehli hakkında mı yoksa küfür ehli hakkında mı?" E-fendimiz {s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Lâ ilahe illallah Muhammedü'r-Resûlüllâh! Allâhtan başka ilâh yoktur. Muhammed (s.a.v.) Allah'ın Resulüdür!, diyen tevhid ehli hakkında!" Cebrail Aleyhisselâm, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin müba¬rek ellerinden tuttular. Seleme oğullarının kabristanlığına götür¬düler. Cebrail Aleyhisselâm sağ kanadıyla bir ölünün mezarına vurdu. Ve ona: -"Allah'ın izniyle kalk!" buyurdu. Beyaz (ve nurânî) yüzlü bir adam mezardan çıktı. Mezarın¬dan çıkarken; -"Lâ ilahe illallah Muhammedü'r-Resûlüllâh! Allâhtan başka ilâh yoktur. Muhammed (s.a.v.) Allah'ın Resulüdür!, diyordu. Cebrail Aleyhisselâm ona: -"Dön (yerine)" buyurdu. O hemen daha önce olduğu gibi yerine döndü. Sonra Cebrail Aleyhisselâm sol kanadıyla başka bir mezara vurdu ve ona da: -"Allah'ın izniyle kalk!" buyurdu. 0 mezardan, yüzü simsiyah, gözleri mavi, bir adam çıktı. Adam mezarından çıkarken şöyle diyordu. -"Yazıklar oisun bana! Vay benim hasretim! Vay benim piş¬manlığım!"... Sonra Cebrail Aleyhisselâm ona: -"Dön (yerine)" buyurdu. O da daha önce olduğu gibi ölü ola¬rak mezarına girdi. Sonra Cebrail Aleyhisselâm: -"Ya Muhammed (s.a.v.)! İşte kıyamet günü böyle dirilecek¬lerdir!" dedi. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdu¬lar: -"Yaşadığınız gibi ölürsünüz ve öldüğünüz gibi de diriltile¬ceksiniz!"

Gaflet Ehli

Bundan anlaşıldı ki, "Şüphe yok ki, Allah, hesabını çabuk yapar." Herkese amelinin cezasını (iyi ve kötü kar-şılığını) ulaştırır. Vâsıl olanlar, dünyada manevî cennetlerde olanlar, kendile¬rine ulaşanlarla nimetlenmektedirler. Ama gafiller uzaklık) ve ayrılık ateşinde yanmaktadırlar. Lâ¬kin gafiller, ölümlerinden önce elem, acı ve azabı hissetmiyorlar. Öldükleri zaman, halleri, manâdan hisse inkılâb eder. Allâhü Teâlâ hazretleri bizleri ve sizleri bu'd (uzaklık) ve seîr (cehenneminin) azabından korusun! Allâhü Teâlâ hazretleri bizleri, vuslat nimeti nur cemâlini görmekle şereflendirsin! Âmin Ne güzel buyurdular: Ey gaflet uykusunda yatan kişi! Sen hemen şimdi uyanmalısın. Çünkü ecel, seni gaflet uykusunda yakalarsa bu uykunun ne faydasını görürsün? Dünyaya temiz geldin Sakın! Temiz ol. Toprağa temiz gitmemek çok ayıptır. Şimdi o kuşun ayağını bağlamak yeterlidir. Tüylerinin başını bağlamaya ve vurmaya gerek yok.

Hikaye (ücretsiz olmaz)

Zikredildi. İbrahim Edhern (k.s.) hazretleri, Hamama girmek istedi. Hamamcı onu menetti. Hamamcı ona: Ücretsiz Hamana girilmez!" dedi. Bunun üzerine İbrahim Edhem (k.s.) hazretleri ağlamaya başladı. (Ağlamasının sebebini soranlara şöyle) buyurdu: -"Şeytanların evine bile meccânen (karşılıksız ve ücretsiz) girmeme izin verilmiyor! Peki peygamberlerin (a.s.) ve sıddıkların evine meccânen (bedava ve karşılıksız) nasıl girilir?" (2/156) Bundan anlaşıldı ki, kim dünyada gâfıl olursa o kişi, âhirette gafillerle beraber olur. Onun âhiretteki hesabı da amelinin mikta¬rına göredir. Kim sâlih amel işlemezse o kişi, orada sevâblardan mahrum olur... Ne Güzel buyurmuşlar: Gittiler! O ırmağın içine düştüler. Kalmadı hiçbirinin adı İyi ve kötü..

Hurinin Göğsündeki

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Muhakkak ki cennette bir hûrî var. Kendisine "Luabe (çok oynaşan) denilir. Eğer bu hûrî, denize bir kere tükürse koca denizin suyu tatlı oluverir. Onun göğsünde şöyle yazılıdır: -"Benim bir mislimin kendisinin olmasını isteyen kişi, Rabbimin taat ve ibadetiyle amel etsin!"

Geceleri Uyuma

Ne güzel buyurmuşlar: -"Çektiğin zorluk kadar yüce makamlar kazanırsın! Yükseklik taleb eden kişi, geceleri uykusuz geçirir. Çalışır... Sen izzet ve şeref arıyorusun! Sonra da geceleri uyuyorsun! Bu asla olmaz! Zîrâ: İnci talep eden (ve arayan) kimse denizlere dalar! Elbette âhiret emri için lâzım olanları tedârik etmek lâzımdır.

Hikaye (Şair Ferezdak)

Ferezdak'ın hanımı vefat etti. Basra ehlinin hepsi onun ce¬nazesine çıktı. Hasan Basrî (k.s.) hazretleri de onların içindeydi. Hasan Basri (k.s.), Ferezdak'a sordu: Ey Firas'in babası! Bu gün için ne hazırladın?" Ferezdak: -"Tam seksen yıldır; "Lâ ilahe illal¬lah Muhammedü'r-Resûlüllâh! Allâhtan başka ilâh yoktur. Muhammed (s.a.v.) Allah'ın Resulüdür!" şehâdetini hazırladım. Eşi defnedildikten sonra, Ferezdak, hanımının mezarının başında ayağa kalktı ve şu beyitleri söyledi: Rabbim bana afiyet vermezse eğer; kabrin ötesinde, Alevlenmesi ve sıkması kabirden daha şiddetli olan, Cehennem ateşinden korkarım! Kıyamet günü geldiğimde, beni sevkeden, Kâid (sevketmekle vazifeli melek), şiddetlidir, Serttir, o sevkeden Ferezdakı sevkeder... Muhakkak ki o gün hüsran ve zarara uğramıştır. Âdem Aleyhisselâm'in evlâdından, ateşe yürüyen, Eli koynunda bağlı ve gözleri gök renkli olmuş olanlar!

Cennete Girmek

Enes (r.a.) hazretlerinden rivayet olundu. Buyurdular: -"Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Kim üç kere cenneti isterse, cennet (onun için dua eder -"Allâhım! Onu cennete koy!" der. Ve Kim üç kere cehennem ateşinden Allah'a sığınsa (ve cehennem'den kurtuluşu için dua ederse);_ Cehennem ateşi (onun için dua eder ve) Allâhım! Onu Ateşten koru!" der.

Dua

Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah sübhânehû ve Teâlâ hazretlerinden; Bizleri ateşten korumasını. Bizleri ebrâr (iyi insanlarla) beraber cennete koymasını, Bizleri sâlih ve kurtarıcı amellere muvaffak kılmasını. Bizleri fîrka-i nâciye (ehli sünnet ve'1-cemaat üzere olan kur¬tuluş ehlinden) kılmasını; Doğu ve batıda Rabbine kavuşan herkesin kendisi sebebiyle maksûd olan menzillerin ve arzuladıkları yüce makamların nihaye¬tine ve kendisi hürmetine Allah'a vasıl oldukları. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin hakkı ve hürmetine isteriz.

RABITA VE SABIR

"Ey o bütün iymân edenleri Sabredin!" 1- İbâdetlerin meşakkatlarına, 2- Taatin zorluğuna, 3- Size isabet eden şiddetlere: 4- Hastalığa, 5- Fakirliğe, 6- Kıtlığa, 7- Yokluğa, 8- Korkuya 9- Ve bunlardan başka meşakkat ve zorluklara sabredin!

Sabır

"Ve sabır yarışında düşmanlarınızı geçin!" Harbin şiddetlerine sabretmek konusunda Allah'ın düşman¬larına galib olun, onları geçin, onlardan daha fazla sabredin. Ve sizin en büyük düşmanınız olan nefsin hevâ-ü hevesine muhalefet etmek konusunda sabredin. "Sabırda yarışma" Sabrın husûsî bir çeşitidir. Kendi¬sine sabredümesi gereken şeylerden sonra sabır olarak zikredil¬mesi, onun şiddetine ve zorluğuna tahsis etmek içindir. Sabırda yarışmak ve düşmanlara galebe çalmak, sabrın en mükemmelidir. Sabırda yarışmak ve sabır konusunda Allah'ın düşmanlarına galib gelmek, diğer sabırların en faziietlisidir.

Sabrın Kademeleri

"Sabır" Allâhü Teâlâ hazretlerinin razı olmadığı şeylere karşı nefsi habsetmek ve tutmak demektir. (Sabrın dereceleri: 1 - Tasabbur, 2- Musâbere, 3- Istıbâr, 4- Sabır) Önce, tasabbur, (Lâ; babından) tekeilüftü'r, nefsi sabretmeye zorlamak demektir. Bundan dolayı sonra sy,uii "Sabırda yarışma" geldi. "Sabırda yarışma" ise, sabretmekten meneden şeyleri karşılıklı arzetmek, demektir. Sonra, istibâr (sabır sonucu elde edilen şeye devam etmek), ibret almak, sonra onu kabullenip sabra sarılmak ve sabre devam etmek gelir. Sonra da sabrın kendisi gelir. Ortaya çıkar. "Sabr", o-nun kemâli ve külfetsiz (hiç zorluk çekmeden) meydana gelmesi¬dir.

Rabıta

"Ve rabıtalı bulunun!" Bedenleriniz ve atlarınız gediklerde iken düşmanları gözet¬leyin, tarassut edin. Ve nefsinizi taat ve ibâdete bağlayın ve alıştırın. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdukları gibi: Ebû Hüreyre (r.a.)'dan rivayet olundu. Buyurdular: -"Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular; -"Dikkat edin! Allâhü Teâlâ hazretlerinin kendisiyle hataları sildiği ve dereceleri yükselttiği şeye sizi delâlet edeyim mi (o şey¬lerin neler olduğunu size haber vereyim mi?" Sahabeler: -"Evet! Ya Resûlallah (s.a.v.)! dediler. Efendimiz (s.a.v.) haz¬retleri buyurdular: 1 - İkrah edilen şeyler üzerine güzel abdest almak, 2- Camilere çokça adım atmak, 3- Namazdan sonra namazın vaktini bekleyip gözetlemek. İşte sizin bu hareketleriniz ribât (cihâda hazırlık)tir.. İşte sizin bu hareketleriniz ribât (cihâda hazırlık)tır İşte sizin bu hareketleriniz ribât (cihâda hazırlıktır." "Ve Allah'a korunun ki, felah bulaşınız." Allâhü Teâlâ hazretlerinin dışından (mâ sivâ'dan) uzaklaş¬makla Allah'tan korkun ki, gayet bir felah ile kurtuluş bulaşınız. Veya kabahatlardan sakının ki, felah bulaşınız. Bu da üç mertebe makamlara nail olmakla olur. Onlar: 1- Sabretmektir. Taat ve ibâdetlerin acıtma ve zorluklarına sabretmek, 2- Musâbere, âdet ve gelenekleri kaldırmak sabrında yarış¬maktır. 3- Sırrı Cenâb-ı Hakka murâbrt edip bağlamaktır. (2/157) Bu rabıta sayesinde, kendisine, 1-Şeriat, 2- Tarikat, 3- Hakikat, diye tabir edilen varidatlar gözetlenir, tarassut edilir. Bunlardan bilindi ki: Sabır, musâberenin altında, musâbere de rabıtanın altındadır. Ne güzel buyurmuşlar: Tabiatın başından dışarıya çıkmıyorsun. Nerede diyeceksin tarikat, geçmeye muktedirdir. Kulun nihâî makamların ve manevî hallerin en sonuna vâsıl olması için elbette seyr u sülük lâzımdır.

Hikâye (Sabır, şükür...)

İbrahim Edhem (k.s.) hazretlerinden hikâye olundu.-ibra¬him Edhem (k.s.) hazretleri yaya olarak Beytüllâh'a gidiyorlardı. Yolda deve üzerinde olan bir Arâbî (Bedevî bir kişi) ile karşılaştı. Adam sordu: -"Ey Şeyhî Nereye gidiyorsun?" ibrahim Edhem (k.s.) haz¬retleri buyurdular: -"Beytüllâh'a..." Adam yine sordu: -"Nasıl? Sen yayasın. Yolda gerekli eşyaların da olmadan na¬sıl gidebilirsin?" ibrahim Edhem (k.s.) buyurdular: -"Benim bir çok bineklerim varî" Adam hayretle sordu: -"Nedir onlar?" ibrahim Edhem (k.s.) hazretleri: -"Başıma bir belâ geldiğinde, sabır bineğine binerimi Bana bir nimet geldiğinde, şükür bineğine binerim! Bana kaza (ilâhî hüküm gelince) rızâ bineğine binerim! Nefsim beni bir şeye çağırdığında; bilirim ki, ömrümün çoğu gitmiş azı kalmıştır!" Bunun üzerine binekli adam: -"Sen bineklisinî Asıl yaya olan benim! Allah'ın beldelerine yürü! Ömür boyu mücâhede ile meşgul olmak lâzımdır. Ta ki, nef¬se yerleşmiş olan kötü ahlak ve yerilmiş sıfatlar, mücâhede sebe¬biyle kökünden kazınabilsin. Böylece sabır ve diğer şerefli ve güzel vasıflarla değişebilsinler. Bu mücâhedenin bir benzeri de "murâbata"dır. Rabıta etmek ve hudutları beklemektir.

Hikaye (İbâdet)

Rivayet olundu: Sâlihlerden biri, her gece bir hatim okurdu. Ve çok ibâdet ederdi. Ona: -"Sen nefsini yoruyorsun! Ve nefsini meşakkatlara düşürü-yorsun!" dediler. O: -"Dünyanın ömrü ne kadardır?" diye sordu. Muhatablan: -"Yedi bin senedir!" dediler. Salih kişi yine onlara sordu: -"Âhİret günlerinin miktarı ne kadardır?" Onlar: -"Elli bin senedir!" dediler. Bunun üzerine sâlih adam: -"Kişiye dünyanın ömrü kadar ömür verilse bile, o ömrü ibâ¬dette geçirmesi daha hak ve doğrudur. O uzun gün için çalışmalı¬dır. Bu (dünyanın tamamını ibâdetle geçirmek), o güne nisbetle çok kolaydır!"

Hikâye (Ölüm)

Râbiatü'l-Adviyye hazretleri, sâliha bir kadındı. Sabah oldu¬ğunda; -"Bu gün benim ölüm günümdür!" derdi. O günü, akşama kadar ibâdet (tevbe, istiğfar ve taat) ile geçirirdi. Gece olduğu zaman da, -"Bu gece benim ölüm gecemdir!" derdi. Ve o geceyi sabaha kadar İbâdet ile ihya ederdi. Tâ ölesiye kadar bütün hâli böyleydi...

Nöbet Bekleyen

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Kim bir gün ve bir gece Allah yolunda rabıta ederse, (nö¬bet beklerse) bir ayı sıyâm (oruç) ve kıyam (gecelerini ibâdetle) geçirmeye denktir. Hiç iftar etmeden oruç tutmak ve ancak haceti için na¬mazdan ayrılmak (şeklinde geçirilen bir ayın ibâdetine) eşittir."

Büyük Cihâd

Bu durum küçük cihad'tadır. Büyük cihad'ta acaba durum nasıldır? Yani sevâb almak ve manevî dereceler kazanmak; nefsi muhafaza ve murakabe etmek ve nefsi taat ve ibâdetlere habsetmek, (küçük cthâd'tan) daha çoktur. Ne güzel buyurmuşlar: Fırsatı görl Âlem bu demdir. Önceki zamanı bilki iyi zamandı. Sen cebinden gafleti çıkart ki, Yarın utanmayasin. Hâftz buyurdu, 0 âlim ki, sevinçten dem vurmaktadır. Hakkın çarhından... Topladığı, söyleyip ve yeter dediği zaman...

Arif Kimdir?

Bâyezîd-i Bestâmî (k.s.) hazretleri buyurdular: "Arif, himmeti tek olandır. Kalbi iki gözünün gördüğü ve iki kulağının işittiği şeylere intikâl edip kaymayandır."

Hikâye (İbâdet ve Taat)

Rivayet olundu: Zahidin biri, çok ibâdet ediyordu. Adamın biri o zahidin elbiselerinin kirlendiğini gördü. Ve ona: -"Ey Âbid! Neden elbiselerini yıkamıyorsun?" diye sordu. Âbid: -"Yıkadığımda ikinci kere kirleneceği için yıkamıyorum!" dedi. Adam: -"O takdirde elbislerini bir daha yıkarsın!" dedi. Âbid: -"Allâhü Tealâ hazretleri, bizleri elbiselerimizi ikinci defa yıkamak için yaratmadı ki, ömrümüzü bu işte geçirelim. Belki Allah bizleri, taat ve ibâdet İçin yarattı!" dedi.

Mevlânâ Celâleddİn Buyurdular:

Önce cennet istidâdi gerek. Tâ cennete varınca, orada hayat sahibi olmuş olsun Tedârik etmeyi Allah lütfü ile bizlere nasib etsin. Bir Arabî Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine geldi. Ve: -"Muhakkak ki ben, Ramazan-ı şerîf orucunu tutarım, beş vakit namazımı kıiarım. Bunun üzerine bir şey ziyâde (ilâve) ede¬mem. Çünkü ben fakirim. Benim üzerime zekât ve hac farz değil. Kıyamet koptuğu zaman ben hangi tarafta olurum? (Cennette mi olurum yoksa cehennemde mi?) diye sordu. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Sen gözünü iki şeyden muhafaza ettiğin zaman, 1- Gözlerini haramlara bakmaktan, 2- Mahlukata hakaret (küçük görme) nazarıyla bakmaktan koruduğun zaman; Kalbini iki şeyden muhafaza ettiğin zaman: 1 - Kin ve düşmanlıktan, 2- Hased (kıskançlıktan) kalbini koruduğunda, Dilini iki şeyden muhafaza ettiğin zaman: 1-Yalandan, 2- Gıybetten, dilini koruduğun zaman, cennette benimle beraber olursun. Allâhü Teâlâ'nın izni ve tevfıkı ile Âl-i İmrân sûresinin tercümesi bitti. İnşaliâh onu Nisa sûresi takib edecektir.

Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.