FANDOM


  • Arapça karakterlerin görüldüğü pdf formatı için : tıklayınız

Dosya:3-Al-i-Imran.pdf


Bakınız

Şablon:Al-i İmranbakınız - d


Al-i İmran - Ali İmran-[[]]Ali İmran Suresi/Elmalı Orijinal
Al-i İmran Suresi
Al-i İmran/Almanca Al-i İmran Süresi/VİDEO Al-i İmran Suresi-KSGK Al-i İmran Suresi/AlbanianAl-i İmran Suresi/AlmancaAl-i İmran Suresi/AzericeAl-i İmran Suresi/BosnacaAl-i İmran Suresi/Bulgarca
Al-i İmran

Sheikh Mustafa Ismail Surah Ale-Imran (Syria 1950s)

Sheikh Mustafa Ismail Surah Ale-Imran (Syria 1950s)

Sheikh Mustafa Ismail Surah Ale-Imran (Syria 1950s)

sh:»1009Edit

ÂL-Î İMRÂN

....................

İşbu Ali Imran suresi medenî olduğuna bütün müfessirînin ittifâkı vardır. Medinede nâzil olmuştur.

  • Âyetleri iki yüz,
  • Kelimatı üç bin dört yüz seksendir.

Muhtelefünfih âyetler ............. »...... ve bazılarının kavlinde (birinci) ...................» ancak bir fasıla « ............. üç fasıladadır.

Âli Imran, lisanımız tabirince Imran familyesi, Imran ailesi demektir, görüleceği üzere bu surei celilenin en mühim makasıdından biri, dini hakkı takrir ve onun hakkı hâkimiyyetini te'yid ve ilân edib Nasârânın ülûhiyyet iddiasiyle ifrat, bil'akis Yehudîlerin de bir takım kadh-ü isnadat ile tefrıt ettikleri Hazreti İsa mes'elesinin halli ve bu suretle asılları bir olduğu halde ruhı diyaneti gaybettirmiş ve hırs-u taassub ile tarafeyni tahrifi hakaika sevkeylemiş olan bu münazaa ve mücadele yüzünden ikisi bir yere gelmek ihtimali kalmamış bulunan bu iki din mensubları arasında te'mini sulh-ü müsalemet için hakem olmak üzere yetiştirilmiş olan ümmeti vasata her hususta hakk-u batılı tefrik eden bir ferman bahşetmek olduğundan bu sure müşarünileyhin nesebini gösteren Âli ......

ımran ismile tevsim olunmuştur. Ve sebebi nüzulünü Yehudîlerden ziyade Nasârâ teşkil etmiştir. İsimlerinden dahi anlaşılacağı üzere surei Bakare ehli kitabdan evvelâ Yahudîlere, bu surede evvelâ Nasârâya tevcihi da'vet etmiş, binaenaleyh surei Bakare birinci cüz'ünde görüldüğü üzere iptida ruh-u lisanı Tevrat ile, bu sure de bidayeten ondan doğmuş olan ruh-u lisanı İncil ile alâkadar olarak tahrifatı vakıayı izale ve akaidi nası tashih için âyâtı hakdaki temsilâtı tahkikata, müteşabihatı muhkemata irca' esasını öğretmiştir. Ve Allahü a'lem bu iki surenin müteşabihattan olan birer « ..... » ile başlamış olmalarında bu hikmete de bir telmih vardır. Bu suretle bu iki sure beynindeki münasebet ve fark, Tevrat ile İncil arasındaki fark ve münasebet gibidir. Biri mukaddem biri tâli, biri asıl diğeri onun fer'i demektir. Biri mukaddem biri tâli, biri asıl diğeri onun fer'i demektir. Surei Bakaredeki icmallerin çoğu burada şerh-ü izah edilmiştir ki bunlara «Zehraveyn» tesmiyesinde de buna işaret vardır. Surei Bakare « ................. » duasiyle hitam bulmuştu. Bu sure ise o duaya bir icabet olarak başlamıştı. Ve galebei diniyye ve ilmiyyenin galabei maddiyyeden ehem ve onun bir şartı mütekaddimi olduğunu tefhim için evvel emirde nusreti ilmiyyeyi te'min etmiştir. Bu sevk-u münasebet iki sureyi biribirine öyle raptetmiştir ki birinin ahıriyle diğerinin evveli surei Bakarede « ........ » diye Âyetelkürsînin makabline irtibatı şeklini ahzetmiş ve bu « ..........................» in bu noktasında toplanan bütün hakaik ve vazaifi ıhtar ederek başlamıştır. Binaenaleyh zehrayı ulâ ile zehrayı saniye birbirlerine büyük ve küçük iki hemşire denecek kadar mütekarib bir ana ile bir kız vaz'iyyetindedirler. Hasılı bu iki surenin alelumum mündericatları i'tibariyle aralarında bir çok cihetten telâzüm ve tenazur vardır ki bunlardan kıssai Âdem ile kıssai İsanın temasülünü zikretmek kâfidir.

SEBEBİ NÜZULÜ Edit

Mukatil ibni Süleyman bu surenin .....

sh:»1011 Edit

evvelinde ba'zı âyetlerin nüzulü yine Yehudîler olduğuna, Muhammed ibni İshak da surenin ibtidasından mübahele âyetinin nihayetine ya'ni « .................. » âyetinin başına kadar sebebi nüzulü Nasârâ olduğuna kail olmuşlardır ki cumhurı müfessirîn bunun üzerindedirler. Çünkü surenin tevhid ve tenzihi ilâhî ile başlaması evvel emirde da'vayı Nasârâ aleyhindedir. Bu iki rivayetten bazı âyetlerin bilhassa Yehudîler veya her ikisi dolayısiyle nâzil olmuş bulunması neticesini almak da mümkindir. Filvaki «............................................. » iki âyetin Yehudîler hakkında olduğu daha kuvvetle mervidir. Yehudîlerin Hazreti İsaya buğuzları ve validesine kazifleri nübüvvetini ve İncili inkarları diğer âyetlerin nüzulüne de sebebiyyet verebilires de daha ziyade buna Nasârânın Resulullah ile olan bir münazarası sebeb olmuştur ki bu suretle rivayet edilmektedir: Resulullaha Necrandan murahhas olarak bir hey'eti Nasârâ gelmişlerdi ki buna «vefdi necran» denilir, bunlar altmış süvari olub içlerinden on dördü büyükleri ve bu on dördün içinde üçü de en büyükleri idiler. Bunların birisi El'âkıb dedikleri emîrleri ve sahib reyleri «Abdülmesih» ikincisi seyyid ta'bir ettikleri vezir ve müşirleri « ......... » üçüncüsü de âlimleri ve üskuf ya'ni piskosposları ve reisi tedrisleri idi ki ismi Ebu Harise ibni Alkame ve kendisi beni Bekr ibni vâilden birisi idi. Dini Nasraniyyette tedrisatı, hizmeti, sa'y-ü ictihadı ve ilmi ile şöhretyab olduğundan Rum mülûkü tarafından mazharı i'zaz ve ikram olmuş bir çok mallar verilmiş, tahti idaresinde hayli kilisalar yaptırılmış idi. Bu altmış miyanında biraderi Kürz ibni Alkame dahi yanında bulunuyordu. Bunlar gelmişler, bir gün ikindi namazından sonra Mescidi saadette huzurı risalete girmişlerdi, üzerlerinde süslü cübbeler, fahır ridalerle Papas elbiseleri vardı. Bunları gören bazı Eshabı kiram biz böyle bir vak'a görmedik demişlerdi. O sırada onların da namaz vakitleri gelmiş olduğundan Mescidi saadet içinde namaz ��

sh:»1012 Edit

kalkmışlar, Resulullah sallallahü aleyhi vesellem de «bırakınız kılsınlar» buyurmuş, Meşrika müteveccihen kılmışlar. Piskopos Ebü harise, Âkıb Abdülmesih, Eleyhem Seyyid, üçü Hazreti Resulallah ile mükâleme etmişler ve bir kaç gün Medinede kalmışlardı. Esnayı mükâlemede Hazreti İsaya gâh Allahdır diyorlar, gâh ibnullahdır diyorlar, gâh da salisü selâse diyorlardı. Allahdır demelerine «çünkü ölüleri diriltirdi, hastaları eyi ederdi, gayıbları haber verir, çamurdan kuş sureti gibi bir halk yapar, ona üfler, o da uçardı» diye ihticac ederler, Allahın veledi iddiasına «çünkü ma'lûm bir babası yoktu» diye istidlâl eylerler, salisü selâse, üçün üçüncüsü sözüne de «çünkü Allah «yaptik, kıldık» diyor, eğer bir olsa idi «yapdım» derdi diye istidlâl ediyorlardı, bunun üzerine Resulullah bunlara « ....... » islâma giriniz» buyurdu «biz senden evvel islâma girmişiz» dediler, aleyhissalâtü vesselâm «yalan söylediniz, siz Allah tealâya veled isnad edib dururken islâmınız nasıl sahih olur» buyurdu «Allahın veledi değilse o halde bunun babası kim» dediler, ba'dehu Fahrı risalet onlarla şöyle bir münazaraya şüru' buyurdu:

Resulullah - Bilmiyor musunuz, Allah hayyü lâyemuttur, İsaya ise fena ârız olur?

Onlar - Evet.

Resulullah - Bilmiyor musunuz, babasına müşabeheti olmıyan hiç bir veled yoktur?

Onlar - Evet.

Resulullah - Bilmiyor musunuz, rabbımız her şey üzerine kayyumdur, onu hıfzeder, merzuk eder, halbuki İsa bundan hiç bir şeye malik midir?

Onlar - Hayır.

Resulullah - Bilmiyor musunuz, Allah tealâya yerde ve gökte hiç bir şeyi hafi değildir, İsa ise Allahın bildirdiğinden başka bunlardan bir şey bilir mi?

Onlar - Hayır.

��

sh:»1013� Edit

Resulullah - Rabbımız İsayı rahimde dilediği gibi tasvir etti bunu biliyor musunuz?

Onlar - Evet.

Resulullah - Rabbımız, yemez, içmez, hadesten münezzehtir, bunu da biliyor musunuz?

Onlar - Evet.

Resulullah - O halde İsa zu'mettiğiniz gibi nasıl olur? Buyurdu, onlar da sükûtBağlantı başlığı ettiler.

Maamafih sonra yine inad ettiler de «ya Muhammed! Sen onun « �×Ü¡à ò¢ aÛÜ£¨é¡ ë ‰¢ë€¥ ß¡ä¤é¢� = Allahın kelimesi ve ondan bir ruh» olduğu zu'munda değil misin? dediler «evet» buyuruldu, «eyh, işte bu bize yeter» diye cehudluğa gittiler. Allah da bu surenin evvelinden seksen küsur âyet inzal buyurdu ki: « ���Ïb ߣb aÛ£ˆ©íå Ï©ó Ӣܢì2¡è¡á¤ ‹í¤Í¥ Ïîn£j¡È¢ìæ ßb m ’b2 é�� » âyeti bu cuhudile alâkadardır. Allah nihayet « ���ÏÔ¢3¤ m ÈbÛì¤a ㆤʢ a 2¤äb¬õãb ëa 2¤äb¬õ×¢á¤�� » âyeti ile onları mübaheleye, ya'ni açıktan mülâaneye da'vet etmesini hazreti Peygambere emr etti, Rasulullah da bu daveti yapınca «ya Ebel Kasım bizi bırak, işimizi görelim de sonra gelir, dediğini yaparız» dediler kittiler, beyinlerinde konuşdukları zaman o üçten birisi: «Anladınız ya Muhammed hakikaten nebiyyi Mürsel, sahıbiniz hakkındaki niza'ı ne güzel hall'ü fasl etti. Bilirsiniz ki her hangi bir kavim bir Peygamber ile mülâaneye kalkışırsa büyüğü küçüğü mahv olur, Eğer bunu yaparsanız kökünüz kazınır, madam ki olduğunuz dininizde kalmak isteyorsunuz, bu zatla müvadea ve müsaleha akd ediniz, memleketinize gidiniz» demiş, bunun üzerine geldiler «ya Ebel Kasım! biz seninle mülâane etmemeğe ve seni dininde bırakıb biz de kendi dinimizde kalmaya karar ��

sh:»1014� Edit

verdik, binaenaleyh ashabından bize bir zat gönder de mallarımızda ıhtilâfımızolan şeylerde bize hâkim olsun, zira biz senden razıyızı» dediler, Aleyhissalatü vesselâm «öğle sonu bana geliniz de sizinle beraber kaviy, emin bir hakem göndereyim» buyurdu. Hazreti Ömer der imiş ki «ben hiç bir zaman imareti hoşlanmadım, fakat o gün benim ta'yin olunmamı ümid etmişdim, Öğle namazını kıldık, Rasullullah sağ ve solun atfı nazar ediyordu, ben de beni görsün diye uzanıryordum. O mütemadiyen göz gezdiriyordu. Nihayet Ebu Ubeydutibnilcerrahı gördü, çağırdı, «Onlarla git, aralarında vakı' olan ıhtilâflarında bir vechi hal hükm et» buyurdu. Bir kerre arzu ettiğim bu me'muriyeti de Ebu Ubeyde alıb gitti» ilah...

Hasılı Necranlılar dini İslâma girmemiş iseler de akdı müsaleha ile tabi'ıyyeti İslamı kabul etmişler ve bir hâkim alıb gitmişlerdi. Ancak bu hey'et içinde piskopus Ebu harise ibni Alkamenin biraderi Kürz ibni Alkame kabul islâm etmiş ve bu babda ma'lûmat da vermiştir. Ezcümle «Necrandan hareket ettikleri sırada biraderi piskapos Ebu Harisenin yanında imiş, beraber gelirken Ebu Harisenin bindiği katır bir hayvanlık etmiş, Kürz « �m ȤŽ¦b Û¡Üb 2¤È†¡� = o ebede kahren» demiş ve bununla Rasulullahı kasdediyormuş, biraderi Ebu hârise «Hayır anan kahrolsun» diye mukabele edince «niçin birader» diye sormuş, cevaben «vallah o bizim intizar etmekte olduğumuz Peygamber» demiş, Kürz «O halde bunu biliyorsun da ondan seni men' eden ne?» diye sual eylemiş, o da «çünkü, şu kırallah bize bir çok servetler verdiler, ikramlar ettiler, şimdi buna iman etsek hepsini elimizden alırlar» diye cevab olduğunu ve bu cevab Kürzün kalbine bir ukde olmuş, nihayet vak'anın cereyanını ta'kib ettikten sonra kabuli islâm eylemiş olduğunu kendisi hikâye etmiştir. « ���ëßb a¤n ÜÑ aÛ£ˆ©íå a¢ë@m¢ìa aۤءn bl a¡Û£b ß¡å¤ 2 Ȥ†¡ ßb u b¬õç¢á¢�� » muktezasınca hubbi Dünya bir çokları işte böyle kabuli haktan men'eylemişdir. « ���‹¢í¡£å Û¡Üä£b¡ y¢k£¢ aÛ’£èìap¡ ß¡å aÛ䣡Žb¬õ¡ ëaÛ¤j ä©îå ëaÛ¤ÔäbŸ©îŠ¡ aÛ¤à¢Ôä¤ÀŠ ñ¡ ß¡å aÛˆ£çk¡ ëaÛ¤1¡š£ò¡�� »

��

sh:»1015� Edit

âyeti bu haleti ruhiyyeyi ne güzel anlatmıştır. « ���a¡æ£ aÛ£ˆ©íå ×1 Š¢ëa Ûå¤ m¢Ì¤ä¡ó Çä¤è¢á¤ a ߤìaÛ¢è¢á¤�� ». �� ( �a¬Ûbíò� )�����

BağlanMu'cemülbüldanda tefsıl olunduğu üzere Necran, Yemende, Havranda, Kûfe cıvarında olmak üzere bir kaç kasabanın ismidir. Burada Yemen Necranidir ki Yemenin Mekke tarafında ve Arabistanın merkezi nasraniyyeti ]]olan ehemmiyyetli bir kasaba idi. Nasraniyyet ta ibtidayi zuhurunda hazreti İsanın getirdiği safveti asliyyesiyle Ceziretülarabın evvelâ bu kasabasında intişar etmiş ve bu intişar Yemen hükümdarları tarafından «Uhdud» vak'alariyle basdırılmak istenilmiş idi ki Surei bürucda tafsıli gelecektir. Bilâhare dinlerine bid'atler karışmış, safveti asliyyesi bozulmuştur. Bu kasabada Abdülmedan ibni deyyanihârisî tarafından bina edilmiş bir kilise varmış ki Kâ'bei muazzamaya karşılık olmak üzere buna «Kâ'bei necran» namını vermişler ve çok ta'zım ederlermiş ve bunda bir haylı esakıfe -piskaposlar- bulunurmuş ki hazreti Peygambere gelen hey'et bunlardan idi. Bu Kilise Necranda bir nehir kenarında olub o zaman Abdulmesıh ibni Daris ibni Adî ibnimu'tellin tahti hükmünde imiş ve bu şehirden on bin dinar kadar varidat alırmış. Bu Necran hicretin onuncu senesi sulhan fethedilmiştir. İşte nusratı İlâhiyeden ilmî amelî bir numune:

��2¡Ž¤ggggggggggggá¡ aÛÜ£¨é¡ aÛŠ£y¤à¨å¡ aÛŠ£y©îggggggggggggá¡

Q› a۬ᬠR› a ÛÜ£¨é¢ Ûb¬ a¡Û¨é a¡Û£b ç¢ì= aÛ¤z ó£¢ aÛ¤Ôìâ¢= S› ㌣4 ÇÜî¤Ù aۤءn bl 2¡bÛ¤z Õ£¡ ߢ–†£¡Ó¦b Û¡à b 2 î¤å í† í¤é¡ ëa 㤌4 aÛn£ì¤‰¨íò ëaÛ¤b¡ã¤v©î3 = T› ß¡å¤ Ój¤3¢ 碆¦ô Û¡Üä£b¡ ëa 㤌4 aÛ¤1¢Š¤Óbæ6 a¡æ£ aÛ£ˆ©íå ×1 Š¢ëa 2¡b¨íbp¡ aÛÜ£¨é¡ Ûè¢á¤ Ljal¥ ‘†©í†¥6 ëaÛÜ£¨é¢ ÇŒ©íŒ¥ ‡¢ëaã¤n¡Ôb⧝›�

��sh:»1016��Edit

U› a¡æ£  aÛÜ£¨é  Û b í ‚¤1¨ó Ç Ü î¤é¡ ‘ ó¤õ¥ Ï¡ó aÛ¤b ‰¤ž¡ ë Û b Ï¡ó aێ£ à b¬õ¡6 V› ç¢ì  aÛ£ ˆ©ô í¢– ì£¡‰¢×¢á¤ Ï¡óaÛ¤b ‰¤y bâ¡ × î¤Ñ  í ’ b¬õ¢6 Û b¬a¡Û¨é  a¡Û£ b ç¢ì  aۤȠŒ©íŒ¢ aÛ¤z Ø©îᢠW› ç¢ì  aÛ£ ˆ¬©ô a ã¤Œ 4  Ç Ü î¤Ù  aۤءn bl  ß¡ä¤é¢ a¨í bp¥ ߢz¤Ø à bp¥ ç¢å£  a¢â£¢ aۤءn bl¡ ë a¢ Š¢ ߢn ’ b2¡è bp¥6 Ï b ß£ b aÛ£ ˆ©íå  Ï©ó Ӣܢì2¡è¡á¤ ‹ í¤Í¥ Ï î n£ j¡È¢ìæ  ß b m ’ b2 é  ß¡ä¤é¢ a2¤n¡Ì b¬õ  aÛ¤1¡n¤ä ò¡ ë a2¤n¡Ì b¬õ  m b¤ë©íÜ¡é©7 ë ß b í È¤Ü á¢ m b¤ë©íܠ颬 a¡Û£ b aÛÜ£¨é¢< ë aÛŠ£ a¡‚¢ìæ  Ï¡ó aۤȡܤᡠí Ô¢ìÛ¢ìæ  a¨ß ä£ b 2¡é©= ×¢3£¥ ß¡å¤ Ç¡ä¤†¡ ‰ 2£¡äb 7 ë ß b í ˆ£ ×£ Š¢a¡Û£ be¬ a¢ë¯Û¢ìa aÛ¤b Û¤j bl¡ X› ‰ 2£ ä b Û bm¢Œ¡Î¤ Ӣܢì2 ä b 2 È¤†  a¡‡¤ ç † í¤n ä b ë ç k¤ Û ä b ß¡å¤ Û †¢ã¤Ù  ‰ y¤à ò¦7 a¡ã£ Ù  a ã¤o  aÛ¤ì ç£ bl¢ Y› ‰ 2£ ä b¬ a¡ã£ Ù  ub ß¡É¢ aÛ䣠b¡ Û¡î ì¤â§ Û b ‰ í¤k  Ï©îé¡6 a¡æ£  aÛÜ£¨é  Û b í¢‚¤Ü¡Ñ¢ aÛ¤à©îÈ b… ; PQ› a¡æ£  aÛ£ ˆ©íå  × 1 Š¢ëa Û å¤ m¢Ì¤ä¡ó  Ç ä¤è¢á¤ a ß¤ì aÛ¢è¢á¤ ë Û b¬ a ë¤Û b…¢ç¢á¤ ß¡å  aÛÜ£¨é¡ ‘ ,î¤÷¦6b ë a¢ë¯Û¨¬÷¡Ù  ç¢á¤ ë Ó¢ì…¢ aÛ䣠b‰¡= QQ› × † a¤l¡ a¨4¡ Ï¡Š¤Ç ì¤æ = ë aÛ£ ˆ©íå  ß¡å¤ Ó j¤Ü¡è¡á¤6 × ˆ£  2¢ìa 2¡b¨í bm¡äb 7 Ï b  ˆ ç¢á¢ aÛÜ£¨é¢ 2¡ˆ¢ã¢ì2¡è¡á¤6 ë aÛÜ£¨é¢ ‘ †©í†¢ aۤȡԠbl¡›��

���sh:»1017�Edit

Meali Şerifi

���2¡Ž¤á¡ aÛÜ£¨é¡ aÛŠ£y¤à¨å¡ aÛŠ£y©îá¡� �

�aÛ¬á¬� 1 Allah, başka Tanrı yok ancak o, hayy o, kayyum o 2 O sana kitabı bihakkın indirmekte: önündekileri bir musaddık olmak üzre, ki önceden nasa hidayet için Tevratı ve İncili indirmişti, bir de ayırd eden fürkan indirdi 3 Allahın âyetlerini tanımıyanlar, şüphesiz onlara şiddetli bir azab var, öyleya Allahın ızzeti var, intikamı var 4 Allah şüphesiz ki ona ne Yerde ve ne Gökde hiç bir şey gizli kalmaz 5 rahimlerde sizi dilediği keyfiyette tasvtir eden o, başka Tanrı yok ancak o, azîz o, hakîm o 6 Odur indiren sana bu muazzam kitabı: bunun bir kısım âyatı vardır muhkemat: onlar "ümmülkitab" ana kitab, diğer bir takımları da müteşabihattır, amma kalblerinde bir yamıklıkbulunanlar sade onun müteşabih olanlarının ardına düşerler: fitne aramak, te'vilini aramak için, halbuki onun te'vilini ancak Allah bilir, ilimde rüsuhu olanlar da derler ki: amenna hepsi rabbımızdan, maamafih özü temiz olanlardan başkası düşünemez 7 Ya rabbena bizleri hidayetine irdirdikten sonra kalblerimizi yamıltma da ledünnünden bize bir rahmet ihsan eyle, şüphesiz sensin bütün dilekleri veren vehham sen 8 Ya rabbena! muhakkak ki sen insanları geleceğinde hiç şüphe olmıyan bir güne toplıyacaksın, şüphesiz ki Allah mi'adını şaşırmaz 9 O küfredenler, muhakkak ki onlara ne malları ne evlâdları Allahdan zerrece faide vermiyecektir, onlar o ateşin çırasıdırlar 10 Tıpkı Âli Fir'avnin gidişi gibi, ki ayetlerimizi tekzib ��

sh:»[[[[1018��

ettiler de Allah onları cürümlerile tutup alıverdi, Allahın ikabı çok şiddetlidir 11

1. ��a۬ᬛ�� ��

2.���a ÛÜ£¨é¢ Ûb¬ a¡Û¨é a¡Û£b ç¢ì= aÛ¤z ó£¢ aÛ¤Ôìâ¢=›�� Ya Muhammed! Yine elif lâm mim, bunu iyi belle ve iyi anlat, o Allah tealâ öyle bir [[ma'budı hakikîdir ki ondan başka ma'budiyyete müstehık, ilâh denecek, ubudiyyet edilecek hiç bir şey yoktur çünkü o hayy-ü kayyumdur, fenadan zevaldan münezzehtir, ölmez, ezelen ve ebeden hazır-u nazır vacibülvücud müdebbiri kül hâfızı kul râzıkı küldür. Her şeyi tutan o, besliyen odur, bununla beraber kendinde hiç bir şey eksilmez, daima hayy-ü kayyum ancak odur, ilâh ve ma'bud da hayy-ü kayyum olmalıdır. Binaenaleyh ne İsa, ne saire hiç biri ilâh değildir, onlara ilâh demek, ma'budluktana' bir hıssa vermek Allaha küfrolur

Bu elif lâm mimin kıraeti şayanı]] dikkattir. Kıraetlerin hepsinde hem vakıf, hem vasıl suretinde okunur ya'ni umumiyyetle ikinci «mim» in fethi ve lâfzai celâleye vaslı ve bununla beraber vakıf hali gibi birinci «mim» meddi ârız halinde tul veya kasrile okunur. Ancak Ebu Ca'ferde sekit vardık ki ne tam vakıf ne tam vasıldır. Bu sebeble bunun Kûfiyyun rivayetlerinde bile bir âyeti mustakılle olmadığı da söylenmiştir, ehli lisan ve müfessirîn bu tarzı kıraet hakkında uzun bahisler yapmışlardır. Fakat biz bundan ma'na i'tibarile şunu anlamak istiyoruz ki burada vaslile vakıf hallerinin içtimaında bir hususıyyet vardır. Vakfı haline i'tibar diğerlerine olan mümaseleti göstermekle beraber aynı zamanda vaslı burada bir ma'nayı mahsus anlatmaktadır ki bunda « �aÛ¬á¬� » in « ���a ÛÜ£¨é¢ Ûb¬ a¡Û¨é a¡Û£b ç¢ì= aÛ¤z ó£¢ aÛ¤Ôìâ¢=�� » demek olduğuna ve binaenaleyh Âyetelkürsînin bir icmali remzîsibulunduğuna bir ima var gibidir. Bunun bir ismi sure ve surei Bakarenin bir ismi de Suretül kürsî ve Âyetülkürsînin a'zamı âyet, kezalik bunun esmaı İlâhiyeye işaret olması hakkındaki rivayetlerin hey'eti

��

sh:»1019�� Edit

mecmuası da bu imayı te'yid edebilecek emarattandır. Kur'an ilim ve saltanatı İlâhiyenin bir tecellii bahiri, Âyetülkürsî de o ilm-ü saltanatın en bedi' ve veciz bir ifadesi olmak itibarile bu ma'na « �aÛ¬á¬� » in ismi Kur'an olmasına da mani' değildir, bunda her şeyin Allaha irca'ı akıdei aslîyyesinin de bir ifadesi vardır. Ve zaten müteşabihatın en büyük hikmeti nüzulü de bu esasın tesbiti olduğu ma'lûmdur, şüphesiz bu hurufı heca sesleri üzni Muhammedîde çınlamıya başladığı zaman en evvel kürsîi ilâhîden gelen âyatı hakkı tebliğ ediyordu. Bu surenin ahassı makasıdından biri müteşabihatın muhkemata ircaı esasını tefhim ve bu suretle âyatı hakda zeyg-u inhiraftan tavakkı lüzumunu ta'lim etmek olduğuna nazaran ta başındaki tevhid ve tenzihi İlâhîyi tesbit ederken « �aÛ¬á¬� » nazmı müteşabihinin « �����a ÛÜ£¨é¢ Ûb¬ a¡Û¨é a¡Û£b ç¢ì= aÛ¤z ó£¢ aÛ¤Ôìâ¢=��� » nazmı muhkemile te'viline bir misal vermiş olması onun akıbinde de kütübi münzelei İlâhiyye miyanında müteşabihatı pek çok olan Tevrat ve İncilin bunlardan sonra Hatemülenbiyaya inzal kılınan ve muhkematı ümmülkitab olan Kur'anı azim ve furkanı hakime irca' edilmedikçe tasdıkları caiz olamıyacağını, çünkü bunun muhkemat karşısında müteşabihataya ittiba' suretile âyatı hakkı inkâr ve küfre müeddi olacağını küfrün ise azabı şedide sebeb olduğunu beyan etmesi ne kadar beliğ ve siyakı nazma ne kadar muvafıktır. İşte mü'minlerin duayı nusratına bir cevab olarak başlıyan surei Âli Imran bir taraftan hayatta mansur ve galib ve beynennas nafizülkelim bir hakem ve hâkim olabilmek için i'tikatta tevhid, ahlâkta nezahet, ilimde ihkâm ve metanet şartı evvel olduğunu ıhtar etmek ve diğer taraftan Nasârânın tenzihi İlâhîye mugayir olarak gâh Allah, gâh veledullah, gâh salisi selâse ve sonra hepsi diye te'lih eyledikleri, Yehudîlerin de nezahet ve ıffeti Enbiyaya tecavüzle sebb-ü şetemeyledikleri Hazreti İsa mes'elesinin hall-ü faslına bürhan olmak için evvel

��

sh:»1020���Edit

emirde tevhid ve tenzihi İlâhîyi tesbit, ve hidayeti nas için tenzili kitab ve ilmî amelî inzali Fürkan ile ihsan, ve isbatı nübüvvet ve ilimde ihkâm için kütübi İlâhiyenin fehm-ü tefsirinde mukaddemini muahharına müteşabihatını muhkematına irca usulünü ta'lim, ve bunların hilâfına hareketten tahzir, ve dini hakkı takrir eylemiştir.

3.�����ãŒ£4 ÇÜî¤Ù aۤءn bl 2¡bÛ¤z Õ£¡ ߢ–†£¡Ó¦b Û¡à b 2 î¤å í† í¤é¡ ëa 㤌4 aÛn£ì¤‰¨íò ëaÛ¤b¡ã¤v©î3 =›��� 4. ��ß¡å¤ Ój¤3¢ 碆¦ô Û¡Üä£b¡›� ya Muhammed! O Allah sana bu kitabı hakk-u hukuk sebebile, hakk-u hakikati müştemil ve önündekileri musaddık olmak üzere cereyanı hakka göre peyderpey indirmektedir. Ve bundan evvel indirilenler miyanında bilhassa Tevrati ve İncili indirmişti. Bunların hepsi nasa hidayet içindir.» - Demekle kayyumiyyeti İlâhiyye ve kanunı rübubiyyet altında Nübüvvetin tekâmülünü ve nübüvveti Muhammediyenin bir nübüvveti ibtidaiyye olmadığını ve hakikati Kur'an tasdık olunmayınca kütübi salifenin hakkile tasdık edilmiyeceğini ve binaenaleyh nübüvveti Muhammediye tasdık edilmedikce Enbiyai salifenin bihakkın tasdıkına şahid ve delil bulunamıyacağını ve o zaman nasın dalalet içinde kalacağını göstermiş ve Kur'anın ve mu'cizatı Muhammediyyenin bu hakimiyyetini tasrihan beyan için de bu hükmi ���ëa 㤌4 aÛ¤1¢Š¤Óbæ6›�� ile nassan tevkı' buyurmuştur.

Kur'anın kütübi salife ve nübüvvatı mütekaddimeyi tasdikı bir kaç veçhile de mütehakkıktır. Evvelâ, kütübi salife ve Enbiyai mazıye istıkbalde büyük bir Peygamberin kudumunu va'dederek hidayet ve irşadlarını böyle bir gayei kemale tevcih etmiş olduklarından Kur'an ve nübüvveti Muhammediyye gelmese idi, onlar bir fikri batıl veya bir ümniyyei kâzibe üzerine yürümüş boş vaidlerden ibaret kalır ve hattâ yalancıların ığfalkâr yalanlarından farksız olurdu. Kur'anın gelmesiledir ki mukaddıma bir ümniyye halinde münteşir olan ıhbaratı gaybiyyenin vahyi

��

Sh:»1021�� Edit

hak ve inzali İlâhî oldûğu tahakkuk etmiştir. Ve bu suretle Kur'an yalnız risaleti Muhammediyeyi değil, bunun zımnında bütün Enbiyai salifenin risaletlerini de tasdık ve isbat eden bir fürkanı mübîyn olmuş ve bütün kütüb ve Enbiyai İlâhiye beyninde şehadeti mütekabile ile bir tekâmül ve tesanüdi umumî te'sis ve hepsinin riyasetine « ���ë‰ÏÉ 2 Ȥšè¢á¤ …‰u bp§6�� » medlulünce Hatemülenbiyayı ta'yin eden bir fermanı İlâhî olarak gelmiştir ki surei Bakarenin birinci cüz'ünde en ziyade tasdikın bu ma'nası gösterilmiştir.

Saniyen, Kur'an kütübi salifenin iman ve tevhidi ilâhîye da'vet ve adl-ü ihsanı âmir, Enbiya ve ümemi mazıyenin kısas-ü ahbari ve ümem-ü a'sarın ıhtilâfile değişmiyecek olan ahkâmı sabite gibi esasatı muhkemelerini takviye ve tevsi' ederek, yeni baştan mevkii icraya koymuş ve hikmeti teşri' muktezasınca ezmine ve emkinenin ve ümemi mükellefenin hususiyyeklerine ve hakk-u hayır noktai nazarından masalihi lâikalarına müteallık ahkâm ve şerayi'ı fer'iyyelerini ta'dil-ü tecdid ederek dini hakkı cemi'ı ezman ve emkinede ve bilcümle ümem-u akvamda ceryanını te'min edecek şamil bir ilmi teşri' dahi ta'lim eylemiş ve bu suretle kütübi İlâhiyyeyi mukaddemden muahhara mütevaliyen yekdiğerinin tasdik-u tenfizinden geçirerek bil'ıstıfa hepsinin sıdkı esaslarını bihakkın uhdei zâmanına almış bulunduğundan kütüb ve şerai'ı salifeden hiç biri şehadeti Kur'an ile tasdık edilmedikçe ne nübüvvetlerinde, ne delâletlerinde hakkolarak tasdık edilemez. Ya'ni kurum salifede Enbiyai salifeye verilmiş olan İlâhî fermanların temyizen merci'ı tasdikı Hatemülenbiya ve kanuni tasdikı muhkematı Kur'andır. Bu ma'na Usulifıkıhta şu kaidei teşri' ile ifade olunur: «bizden evvelkilerin şeriatleri bizim de şeriatimizdir. Fakat Allah ve Resulü tarafından tasdikan nakledilmek şartile».

Hasılı Allah fürkan da inzal etmiş, hakkı nâhaktan,

��

Sh:»1022���Edit

hayrı şerden ayırmış, yollarını kanunlarını ta'yin etmiş, alâmetler, deliller, âyetler de ikame eylemiş, her birinin hükmünü, neticei lâzımesini başka başka yapmış, tatbikını kayyumiyyetile tahtı meşiyyetine almıştır. Bunun için ���a¡æ£ aÛ£ˆ©íå ×1 Š¢ëa 2¡b¨íbp¡ aÛÜ£¨é¡ Ûè¢á¤ Ljal¥ ‘†©í†¥6›�� şüphesiz ki böyle hakkı batıldan tefrık ve temyiz ile tarikı hakkı gösterir aklî ve naklî âyât-ü delâili İlâhiyeye küfredn ve alelhusus Allah tealânın vahdaniyyetine ve nezaheti sübhaniyyesine veya haysiyyeti Enbiyaya tecavüz ve taarruz eyleyen kâfirler de behemehal bir azabı şedide mahkûmdurlar. ���ëaÛÜ£¨é¢ ÇŒ©íŒ¥ ‡¢ëaã¤n¡Ôb⧛�� hakkı batıldan tefrık eden Allah şaibei zilletten münezzeh öyle yenilmez bir azîzdir ki dehşetli bir intikamı vardır. Emr-ü hükmünü infaz eder. İradesine karşı gelenleri, hududı ızzetine tecavüz edenleri tepeler, hakkı tezlil etmeğe uğraşanları bir müddet hılmiyle imhal etse bile bir gün gelir onları tuttukları tarikı batılad hatır-ü hayale gelmez felâketlerde perişan eder. Hayatı hakkı tanımıyanlara hakkı saadet vermez, bire iki üç, vara yok, yoğa var, olura olmaz, olmaza olur, doğruya eğri, eğriye doğru, iyiye kötü, kötüye iyi, hakka batıl, batıla hak, zulme adalet, adalete zulüm, cehle ilim, ilme cehil, nura zulmet, zulmete nur diyenler bu cürümlerinin cezasını kendileri çekerler ki bütün bunlar intikamı İlâhînin eserleridir. Ümidi kül, melce'i kül olan ni'met ve rahmeti İlâhiyyeye irmek için Allaha doğru gitmelidir. Hakk-u hakikat kanunlarını tanımıyanlar rahmetin zıddı olan nıkmet-ü gadaba mahkûm olurlar.

Izzet, zılletin zıddı tammı, intikam da ni'metin zıddı nıkmetten me'huz olub ibrazı satvet etmek ve bir cinayetin cezasını vererek caninin lezzeti cinayetini elemi ukubete tebdil eylemektir ki türkçe «öc almak» ta'bir olunur. Afvin zıddıdır. Allah gerçi afüvv-ü gafur, halîm; ra'ûf-ü

��

sh:»1023Edit

���

rahîmdir, Küfr-ü ısyandan sonra bile tevbekâr olub hakka rücu' ve iman ile kendine dehalet edenleri afv-ü mağferet te eder, Fakat hilmin afv-ü gufranın hayr-ü kemal olması hakk-u nahakkı teşviş etmek, hasenat-ü seyyiatı müsavi tutmak gibi bir şerri küllîye sebeb olmaması ile meşruttur, Hakka imanı olub kötülüğü kötülük bilerek yaptığı yaptığı fenalığa yüzü kızaracak ve bu hissin sevkile seyyiata tevbekâr olacak olanlara karşı afv-ü hilim, hayr-ü rahmet olur ise de afvi gördükçe şımaran ve şerr-ü zulmü kendine bir zevk edinerek ta'mim edecek olanlara karşı afv-ü gufran şerri mahızdır. Fenalığa teşvık ve seyyiata iştirak demektir ki bütün hukukun ve her hayrın merci'ı kayyumu olan rahmani rahimin ızzeti adl-ü rahmeti böyle zilletlerden münezzehtir. Bunun için asrı saadette bir Arab şairinin şu beyti tasvibi Rasulüllaha mazhar olmuştu:

ëÛb îŠ Ïó yÜá a‡a Ûá íØå Ûé 2ìa…‰ mzàó •1ìê aæ í؆‰a �

Her hangi bir hilmin safvetini küduretten, duruluğunu bulunmaktan himaye ve muhafaza edecek badireleri yoksa o hilimde hayır yoktur. Hakk-ü hayra mahabbetin derecesi şerr-ü batıla buğz-u adavetin derecesile mütenasibdir. Zaten afiv, ukubet ve intikama kadır olanlardan sadır olmak şartiyle bir kıymeti haizdir. Afiv, sabit olan bir ukubeti yapmamak veya müstehikkı ukubet olan bir cürmü ke'enlemyekûn addedivermektir, Cürme mücazat edebilmek kudreti mutasavver olmiyan bir âcizi mutlakın «afvettim» demesi pek gülünç olur. Afvedebilen her halde intikama kadır olabilendir. Bunun hilâfı tenakuzdur. Hak tealâ hayr-ü şerrin bütün mebadisine hâkim hayr-ü hidayeti rahmetiyle himaye, şerr-ü hiyaneti de ızzet-ü intikamiyle izale eder bir hayy-ü kayyum olduğundan dolayıdır ki her hakkın hâmisi, her ümidi hayrın merciı olan bir ma'budı hakikîdir. Binaenaleyh ma'budları zelil olanların kendileri de zelil olurlar.

Maatteessüf bazı

��

sh:»1024�� Edit

kimseler cehaletlerinden veya şirkin mağlûb olmasını istemediklerinden «biz şerre karşı intikama kadir ma'bud istemeyiz» diye hakka küfür, batıla i'lânı mahabbet ederler de ma'budlarını âciz ve zelil, harimi ısmetine tecavüz olunabilir, hukukunu müdafaa edemez. Maniı şer olmadığı için keyf-ü hevaya göre sevilebilir, ba'zı sıkıntılı zamanlarında okşanıb hüsni âcizanesinden bir ilhamı teselli alınır bir bebek veya bir zavallı mahbub görmek isterler. Ehli evsanın fetişleri, putperestlerin sanemleri böyle olduğu gibi sonraki Nasârâ da Hazreti İsayı böyle bir bebek, validesi Hazreti Meryemi böyle bir mahbube, cenabı Allahı da berhayat olduğu müddetçe yarattığı Beni âdemi pederleri Âdemden kalan zenbi fıtrîlerinden kurtarmıya çare bulamamış ve nihayet oğlunda tecessüd ederek bizzat kendisi gelmiş, kendiği ve oğlunu feda edib kâfirlere kurban ettirmiş, bu kurban, bu fidye mukabilinde perestişkârlarını kurtarmış ve evvelâ bir kaç gün zarfında oğlunu tekrar ihya edib Semaya kaldırmış ve işte böyle bir iyilik etmek için Semaya kaldırmış ve işte böyle bir iyilik etmek için kendini ve oğlunu fedaya razı olmuş, çaresizlik ve ıztırar karşısında fedakârlığın en büyük nümunesini göstermek için en büyük iyiliği oğlile beraber kendini feda ve ifna etmekte bulmuş var yok, yok var, ıhtiyar bir baba farz ederek o bir var aynı zamanda yok, fani aynı zamanda bakı, âciz aynı zamanda kadir bir aynı zamanda üç ve üç aynı zamanda bir ma'bud olmak üzere Ekanimı selâseden mürekkeb bir teslis tanırlar ve zenbi fıtrîden halâs olmak, selâmet bulmak için akl-ü nefsi bu teslis imanına feda etmek lâzım geldiğini ve bu fedakârlığın, bu imanın aynı necat olduğunu iddia ederler ki bütün bunlar ma'bud ve ubudiyet fikrini istihfaf etmek aklen ve naklen zahir ve bahir olan delâili hakka karşı küfreylemektir, evvelâ, insanlar için günâh ve ma'sıyeti fıtrî bir zaruret addederek onu behemehal icraya bir karar vermek, saniyen günahın akıbet afvı nâkabil ��

sh:»1025�� Edit

ıkab ve felâketi müstelzim olduğunu da i'tiraf eylemek, salisen bu ıkab ve felâketten kurtulmak için yegâne çare olmak üzere ona ceza verebilecek olan ve vermek hakkını haiz bulunan merciı ifna ederek ortadan kaldırıb ceza korkusundan kurtulmak ve ondan sonra doya doya günahlar yapıb zarurî olan cezasını diğerlerine yükletmek. İşte teslisi Nasârânın bütün meali böyle bir nefyi ma'bud muammasıdır. Hazreti İsa hiç bir zaman böyle bir davette bulunmamıştır, ancak babasız bir çocuğun mazharı nübüvvet olarak bir ruhı mukaddesle mucizeler göstermesi, akılları fenleri aciz ve hayran bırakacak vechile ölüleri diriltib hastalara şifa vermesi onun sıdkı nübüvvetine ve nezaheti hılkatıne delâlet edecek beyyinatı hak tanınıb ilk Nasârânın yaptıkları gibi talimatı İsaya ittiba' edilecek ve tevhidi İlâhî üzere yürünecek yerde bir müddet sonra bu harıkalar şuphelerle dolu esrarengiz bir muamma haline konularak ve İncilde «halikı rahîm» manâsını ifade eden « �a l¤� » ta'biri müteşabihinin « �ëaÛ¡†¥� » manâsiyle te'vili arkasına düşülerek ve buna hulûl ve bakayi ruh nazariyeleri de ilâve olunarak İsanın fevkalbeşer ilâh oğlu ilâh olduğu ve babasiyle beraber fani olub gittiği ve bu sebeble insanların da kurtulduğu ve binaenaleyh ademde birleşen bu ekanîmi teslisin ruhları ancak bundan dolayı takdis edilmesi lâzım geldiği tarzında esası din addedilmiş ve Nasraniyyeti sirrî bir surette kökünden değişdiren bir kalb-ü tahrif olmuştur ki bunun mebdei cem'iyatı sirriyeye ve ilk İncil tercemelerindeki tahrifatı evveliyeye ve badehu bilhassa Iznık sinüdine müntehi olur. Yani teslis Nasraniyyetin bir akıdei mahsusası değil müteşabihata ittiba' ile içtihad edilmiş bir akıdei münharefesidir ki bundan dolayı Nasârâ İncilin nususuna ehemmiyet vermezler de ruhunu tervic ediyoruz diye İncil nüshalarını her zaman tecdid ve tebdil ederler ve mütemadiyen müteşabihatiyle oynarlar.

s��h:»1026�� Edit

İncilde cenabı Allaha «baba» ıtlakının vakı olduğu münker değildir. Fakat İncil dahi dahil olmak üzere bütün kütübi münzelede kâffei edyanı Semaviyyenin ittifak ettikleri bir hakıkat vardır ki o da ılleti ulâ olan Allah tealânın halık olması ve kâinatı maddeye muhtac olmaksızın mahzı kudretiyle yoktan halketmesi akıdesidir. Hatta Avrupa tarih felsefeleri bu akıdenin felsefeye ancka Nasraniyyetten girmiş olduğu fikrindedir. Bu ise ılliyyeti hakıkıyyenin tevlid ve sudur tarıkiyle olması telâkkısinin temamen zıddıdır. Filvakı tevlid nazariyyesi mebdeinde bir tenakuzdan kurtulmak ihtimali bulunmıyan bir nazariyyedir. Tevlid ılliyyeti adiyede cari olabilirse de ılliyyeti hakıkıyye halk-u ibda' demektir. Binaenaleyh İncilde cenabı Allaha « �a l¤� » kelimesinin « �ëaÛ¡†¥� » manâsına olamıyacağı için « �bÛ¡Õ¥ ë ߢØ죡æ¥� » demek olduğu her din erbabı gibi Nasârâ için de her şüpheden salim bir akıde olmak lâzım gelirdi. Elbette düşmanları tarafından mütemadiyen babasız diye ittiham edilmek istenilen Hazreti İsaya bu kelimenin istimaline müsaade buyurulması onun hakkında Allah tealânın bir rahmet ve iltifatı mahussu olduğunda nasıl şüphe yoksa, Hazreti İsanın «babam» dediği zaman «rahîm olan hâlikım» demiş olduğunda da şüphe yoktur. Binaenaleyh âbai Yesu'ıyyetinin müteşabihata ittiba ile bu kelimeyi karinei mania karşısında hakikati lûgaviyyesi olan « �ëaÛ†� » manâsına hamletmeğe çalışmaları da halk akıdesiyle te'lifi kabil olmıyan bir tenakuzdur.

İşte Kur'an zat ve sıfatı İlâhiye hakkında aklen ve naklen sabit ve mütebeyyin bulunan ve da'vayı esasından halledecek olan hakaıki esasiyeyi surei Bakareden bittelhıs bir vaz'ı bürhanî ile tesbit ettikten sonra buna muhalif olan hakaıki batılayı tefrık ve bu iyandam Nasârânın böyle Allaha ve ayatullaha karşı reva gördükleri tecavüzatı bütün menşe'i galatlarile redd-ü ibtal etmek ve bunların velev redd-ü ibtal sadedinde olsun tasrihan zikirleri ahlâkı

��sh:»1027�� � Edit

[[Kur'aniyyenin nezahet]] ve vekariyle kabili te'lif olmıyacağını tefhim ve aynı zamanda faidei irşad daha ziyade ta'mim edilmek için cümlesi âyatı İlâhiyeye küfür unvanında telhıs edilerek « ���Ûè¢á¤ Ljal¥ ‘†©í†¥6 ëaÛÜ£¨é¢ ÇŒ©íŒ¥ ‡¢ëaã¤n¡Ôbâ§�� » inzariyle hükümlerini inkâr, zenbi fıtrînin afvine ademi kudret, tevlid, tecessüd, fida, ümidi selâmet gibi teslis da'vasile alâkadar olan küfriyyata karşı bir darbei hak olan işbu « ���ëaÛÜ£¨é¢ ÇŒ©íŒ¥ ‡¢ëaã¤n¡Ôbâ§�� » fürkanı, hakkı tezlile cür'et edenlerin akıbet mağlûbiyeti kat'ıyyelerini i'lân eden bir fürkanı İlâhîdir. Fakat şu da iyi bilinmeli ki hayy-ü kayyum, münzili kütüb hâdii ukul, azizi mutlak olan Allahın intikamı, sizin bildiğiniz sefil, gayrı ahlâkî, mezmum, cahilâne, âmiyane, hainane, kabili müdafaa bir intikam değil, aynı hikmet ve hakkı ızzet olan ve namütenahi bir ilim-ü kudret ve iradenin muktezası bulunan ve hiç bir noktada cehaletle alâkadar olmıyan bir intikamı hakîmanedir. Zira 5.���a¡æ£ aÛÜ£¨é Ûb 키1¨ó ÇÜî¤é¡ ‘ó¤õ¥ Ï¡ó aÛ¤b ‰¤ž¡ ëÛb Ï¡ó aێ£à b¬õ¡6›�� muhakkak ki ne Yerde ne de Gökte, cüz'î, küllî, maddî î,ma'nev enfüsî afakî hiç bir şey Allaha gizli kalmaz, hepsi onun ma'lûmudur. - Hattâ bütün kâinatta her hangi bir şey'in haddi zatında ve hangi bir tavırda mevcudiyeti Allaha nazaran aynı ilimdir. İlmi ilâhî beşerde olduğu gibi temessülî, tasavvurî, zıllî bir ilimi hâdis değil, mebnayı vücud olan bir ilmi ezelîdir. Ey beşeriyet

6. ���ç¢ì aÛ£ˆ©ô í¢–ì£¡‰¢×¢á¤ Ï¡óaÛ¤b ‰¤y bâ¡ ×î¤Ñ í’b¬õ¢6›�� Allah o alîm-ü kadîrdir ki sizi ana karınlarında, rahimlerde nasıl dilerse öylece tasvir eder. Hangi surete isterse ona kor. Bünyelerinizi teşkil edecek olan ve uzviyetin ilk suretini alan mevaddi musavverei evveliyyeyi dilerse haricde dilerse dahili rahimde tasvir ve her halde bunları yekdiğerine sevk ederek rahimde biri iki, ikiyi daha ziyade yaparak teksir eyler. Bunları kimyahanei meşiyyette murad eylediği havass-u keyfiyyat ile teşvih eyler, her birini bir vazıfeye

��

sh:»1028���Edit

ta'yin ederek ve devirden devre, tavırdan tavra geçirerek ince ince eler dokur ve her tavırda bir hakkı cedid ilâve ederek suretten surete, keyfiyetten keyfiyete tahvil-ü tasfiye eder. Nihayet akılları durduran bir sun'ı dakık ile bütün ensacı teşrihiyenizi, kemikler, ilikler, gudruflar uruk-u ev'ıye, evride ve şerayîyn, adalât ve a'sab, echize ve a'za, meşaır ve medarik vezaif ve menafı' ile te'lif-ü tesviye ederek tam veya nakıs erkek veya dişi veya hunsâ, canlı bir nefis suretine ifrağ eder. Dilerse tamamlar, dilerse eksik bırakır sizin böyle fıtratınızı mevcudiyeti cismaniye ve ruhaniyeniz alimiyyet-ü ma'lûmiyetinizle hakikatinizi teşkil eden o maddî ma'nevî suretler, o keyfiyeti tasvirden ba'zı şeyler temessul ettiği zaman kendinizi âlim ve allâme, hakîmi zufünun saymağa başlarsınız şimdi bu tasvir-ü tekvin keyfiyetini iyice mülâhaza ediniz. Teşekküli cenin bahsına aklınızın idrakinizin yetiştiği kadar bir atfı nazar ediniz. Bunun ne kadar ulûm ile alâkadar olduğunu behemehal anlarsınız. Beşeriyetin sahai idraki olan Arz-u Sema içinde mensub olabildiği kâffei ulûm-ü fünunun bu tasvir ile alâkadar bulunduğunu tasvir ettikten başka buna henüz perdei hafada bulunan nice ulûmı ledüniyyenin de alâkası bulunduğunu ve sonra bütün bunların sizin gıyabınızda tatbık edildiğini i'tiraf edersiniz. Bir taraftan ta hılkati Âdeme temasüli nev'îyi ve bütün hilkati âleme kadar mertebe mertebe teşabühi cinsîyi ifade eden suver ve keyfiyatı müteşabihe ve külliye, diğer taraftan taayyüni şahsî ve temayüzi ferdîyi ifade eden ve bir ikincisi bulunmıyan suver-u keyfiyatı mahsusa ve cüz'iyeyi nazarlarınızdan mestur olan meşimei erhamda ânen feânen devirden devre tavırdan tavra takallübatı mütevaliye içinde mütezayid bir halk ile sizin gıyabınızda ibda' edib size veriyor ve kısmen

��

sh:»1029�� �Edit

ilm-ü idarenize tevdi' de ediyor ki İsa dahi onun böyle erhamda tasvir ettiği sizlerden birisidir, onun bir mahlûkudur. İşte Allah denildiği zaman evvel emirde İsa dahi dahil olduğu halde her birinizi erhamda böyle tekvin-ü tasvir eden halık ve barii müsavviri düşününüz ve onu anlayınız. Semi'den, kitabdan, mütaleai vakı'den ve tecribeden bunu anladıktan sonra varsa akl-u mantıknızın bütün ciddiyyetini ve ahlâkın bütün insafını takınarak tefekkür ediniz, o zaman şu ilimleri yakînen elde edersiniz, Allah allâmülguyubdur. Ona gayb-ü şehadet ma'lûmdur kudreti balgası vardır, acizden münezzehtir, irade ve meşıyyeti vardır. Faili muhtardır, haricî hiç bir zarurete mahkûm değildir.

1- Bu halikı musavvirin hâdisata takaddüm eden bir ilmi muhitı muhkemi var ki bundan gizli kalması ihtimali bulunan hiç bir emri hafi veya gaib tasavvur edilemez, tevhid da'vası altında teslis muammasile bir akidei sir diye gizlenmek istenen şirk-ü küfür de ondan gizli kalamaz. Huzur ve gıyab, izafî ve nisbî olan ilmi mahlûk-u hadîse nazarandır. Binaenaleyh ilimler, ma'lûmlar, gözler, gönüller, akıllar, kalbler, iradeler, fi'ıller yaradan ve yarattıklarını en ufağından en büyüğüne varıncıya kadar bütün nizamı vücude rabteden ve onları biribirile anlaştırıb gayei hilkatlerine doğru yürüten bu halikı musavvir Arz-ü Semada zaman ve mekânda sendeliyerek dolaşır, kör, serseri cahil, bir âmili gafil değildir ki kahr-ü intikamı cahilâne olsun. Size bir ilim gelirse ondan gelir. Onun böyle erhamda tasvir ettiği ve daha yüksek ıstıfalarla tekvin eylediği Enbiya ve meselâ bu miyanda İsa, fürkanın ve sahib fürkanın geleceği ve saire gibi bazı mugayyebattan haber vermesi ise bunların hepsi onun i'lâm-ü ta'limidir. 2- Bu halikı musavvirin hiç bir şey'e muhtac olmıyan bir kudreti baligası vardır. Öyle bir kudret ki Arz-u ��

sh:»1030�� �Edit

Semasiyle bütün kâinatı mevcude ve mümkine zerrat-ü ecramiyle, besait-ü mürekkebatiyle, maddiyat-ü ma'neviyyatiyle hep ondandır ve ona müsahhardır. Bütün madde ve kuvvet tecelliyatı hep o kudretin tecellii te'sirinden ibarettir. Tabiat onun te'siratı mütekerrire ve muttaridesi, hılâfı tabiat harıkalar da onun te'siratı münferide ve gayri muttaridesidir. Kavanini tabi'ıye namı verilen tevalii şuun silsileleri o kudretin hâkimi değil mahkûmudur. Bunlar onun te'siratı müteakıbesinden çıkan suveri mütehalifenin tayyile suveri mütemasilesinin ifadesidir, bir tarıktır. Meselâ Kürei Arz üzerinde hayvanatın zuhur ve intişarından sonradır ki «her hayvan ilk tasvir edilmiş olan bir maddeden «bir maddei musavverei ulâ = protopilazma» dan çıkar» diye hayatı maddiye için bir kanunı tabiî vaz'edilir. Ve vaz'edilirken şurası da bilinirki bu kanun, ezelî değil hâdistir. Çünkü Arzın teşekkülünden ve üzerinde hayvanatın zuhurundan sonra başlamıştır. Maddei musavverei ulâ, ezelî değil o vakittenberi peyderpey halk-u tasvir olunmaktadır. Rahimde tasvir olunan her insanın maddei musavverei ulâsı da yenidir. Bunun kanunı tasviri ilmi hayatın değil ondan evvel İlmi Kimyanın ve Fizikın kanunlarındandır. Hattâ kimyayı uzvî ile gayrı uzvî arasında haddi fasıldır. Binaenaleyh maddei musavverei ulânın kanunı tasviri, tasviri sani ve salis kanunlarına tabi değildir. Fakat buna da bir kanun farz olunsun ve bu farz ne kadar daha tekrar edilirse edilsin her halde bu bir maddei ulâyı gayrı musavvereye icra' edilir. Ve her sureti cedide yep yeni bir mevcudiyet olarak re'sen gelir ve her birinin başında mutlak ve mutlak bu kudreti kayyumun te'siri hâlıkanesi icrayı hükmeder. Maddei gayri musavvere ise fi'len mevcud değildir. O da bu kudretin tecellisine raci'dir. Hasılı kavanini tabi'ıyye ta'biri müessirin değil, tarıkı te'sirin ifadesidir. Tabaı' muhtelif, halbuki mebdei tabiat birdir ki o da

��

sh:»1031�� �Edit

halk-u te'sirdir. Tabiat, muttarid olan demektir. Ve bunun en umumî kanunu ıttırad kanunudur. Böyle iken tabai'ın muhtelif olması, cüzî küllî mütehalif, mütenevvi' tabiatlere ayrılması ılleti hakikıyye olan kudreti vahdaniyenin tabiate hâkim olduğuna ve ıstıfa ve tekâmüli tabiîynin bu kudrete medyun bulunduğuna delili kat'îdir. Binaenaleyh bu kudreti müessirei musavvireye nazaran ilk maddenin tasviri, haricî hiç bir şart ile meşrut değildir, ve o kudretin mukabilinde hiç bir kudret yoktur. İşte insanları erhamda tasvir eden halikı musavvir böyle bir kudreti baligaya malik bir hayy-ü kayyumdur. 3- Bu halikı musavvir, bu tekvin-ü tasvirde mecbur ve muztar değil faili muhtardır. Kendisi cebr-ü icab edebilir, fakat mecbur tutulamaz. Fi'lini ilm-ü iradesiyle yapar, dilediğine irade verir, dilediğine de vermez, erhamda insanları tasviri de sırf bu meşiyyeti iledir. Zeyde falan sureti, amme falan sureti vermesi, her şahsı bir ta'ayyüni mahsusa mazhar etmesi şeraitı mütekaddimeye ta'biiyyet gibi bir ıztırardan, kudreti halikanın fevkinde bir kader ve kudretin ilcasından veyahud kudreti halikanın bir suretten başkasını istihdafı imkânı bulunmadığından değil iradesinin eseridir. Bu ibda' ve tahvili suver ile tasfiyeden tasfiyeye geçen işbu tasvirde her sureti cedidenin diğer bir surete halef olması ve nihayet suveri mutelifeden bir sureti cedidei vahdaniye husule gelmesi tabiî ve ıztırarî değil, ılletsiz ve fa'ılsiz de değil, ilim ve kudreti baligaya malik ve her hâdisede namütenahi vücuhi suvere ve fi'l-ü terke kadır bir faili muhtarın tercihi ve iradesi eseridir. Eğer böyle olmasa da tabiî ve ıztırarî olsa idi o ıztırarî suretlerden mürsel, iradî, ihtiyarî fi'iller zuhur edemez, en basıt bir misal ile bir taş, yerinden koparılıb iki muhtelif maksad için isti'mal edilmez, tabayı' ihtilâf edemez. Ulûmı tabi'iyede iki kanunı mütekabil bulunamaz. Fennin «varyete» tenevvü' ��

sh:»1032�� �Edit

ve ihtilâf dediği şeyler olamaz, bir kişinin tohumundan hem erkek, hem dişi zürriyyet olamazdı. Her şeyde ezelden ebede yeknesak bir ıttırad bütün ma'nasiyle devam eder giderdi. Her rahme düşen tohum behemehal tekevvün eder, galâtı tabiat denilen şeyler de görülmez, ve hatta hayat denilen keyfiyet hiç de vakı' olmazdı. İyi düşünülürse anlaşılır ki galâtatı tabiat denilen ve kemali kudrete, nizami ekmele bir maddei nakız gibi irad edilmek istenilen şeyler bir noksan değil, tabiatın valid ve validenin müessiri hakikî olmadıklarını ve halikın iradesini gösteren şevahidi san'attırlar. Galâtatı tabiat, tabiatin icab ve ıttaradını tevkif ve tağyir etmek i'tibariyle cehl-ü galtatı ve te'sirdeki acz-ü noksanını ira'e ederken ona karşı hâlıkı hakikînin iradesini isbat ederler. Ve bunlar nizamı âlem, kudreti baliga ve ilim delilinin aleyhine değil bil'akis tabiati amyanın en büyük kanunu olan ıttıradı zarurîyi nakz ve tabiatın mebdei evvel olması nazariyesini ibtal ederek ekmel bir faili muhtarı isbat eden ve gayelerine irmiş bulunan şevahidi mükemmeledendirler. Hasılı ne tabiatı cüz'iye, ne de tabiati külliyyede ılleti tamme değildirler. Bunların hepsi fıtrat denilen bir hudusi evvelin ıttıradıdır ve o fıtrat, bizzat hâlikın eseri kudret ve iradesidir. Ittıradı tabiat kanunu, ekmel bir ılliyyet kanununun tahtı tabi'ıyyetine verilerek irade kanuniyle ta'dilen mütalea edilmedikçe hakka irilemez, hak tealâ hem halık hem baridir. Mahlûkatına verdiği fıtrati ta'dil de eder. Veraset kanunu da bu esas dairesinde mütalea edilmek lâzım gelir. Tevalii hâdisatta suretlerin yekdiğerine gayriyyet içinde ayniyyeti andırır az çok bir temasül ve müşabehet, bir ıttıradı mütehavvil ile halef olması aynen bir ıttırad ve intikal gibi mülâhaza edilerek veraset ta'bir edilir ki bekayı nev'î, ıstıfa ve tekâmül, terakki ve inhitatın tarikıdır. Bunlar tam ma'nasile bir intikal değil bir niyabet ve halefiyyettir. Yoksa

��

sh:»1033�� �Edit

hiç bir ıstıfa ve tekâmül olamazdı. Bunun için [veraset kanunu] yalnız tahaffuz ve baka kanunu değil, ayni zamanda tahavvül kanuniyle de alâkadardır. Ve bu ikisi arasında yakinen sabit olan bir şey varsa o da bekayı ıllet kanunudur. Ve baka hakikatte sıfatı İlâhiyedir. Kanunı ılliyyette tahavvül ve bakanın beraber düşünülmesi ıleli ma'lûleye nazarandır. Bunda bakayi mutlak ılleti hakikiyenin, tahavvüli mutlak da ma'lulâtının sıfatları olmak üzere ılleti hakikiyye ile malûlâtı beynindeki tenasüb ve tezayüfün birlikte bir mülâhazası vardır. Çünkü hiç bir maluûl ılletini geçemez. Binaenaleyh veraset kanunu da ittirad kanunu gibi ılel-ü malulât suretinde müterettib bir silsilei hadisatın mütenaviben tevalisi esnasında ılleti hakikiyenin bakasını ve ıstıfa ve tekâmül arzeden her lâhzai tahavvülde onun re'sen bir te'siri iradîsini ifade eyler. Hasılı müessiri hakikînin eserini verişi kendinden bir şey zayi' eden bir tevlid değil bir hılkattir. Bunun için ma'rifeti sanı', eserlerin tasavvurlarında değil nisbetlerinin tasdıkındadır. Tevlid de halkın sureti tezahurlerinden birisidir. Silsilei tevalide her suretı cedide re'sen bir fıtrat ifade eder. Veraset bir fıtratın diğer bir fıtrata aynen bir intikali zarurîsi değli, ılleti hakikiyenin te'siri cedidine müstenid bir müşabeheti ve bir nevi' istıhlafıdır ki ta'dil-ü tağyirden hali değildir. Suveri nev'iyenin baka ve devamı terakkı ve inhıtatı bununla cereyan eder. Bu cereyanda mukaddemin kemal veya noksan bir arazîsi, tâli de bir zatî olabilir. Fakat olması zarurî değildir. Meselâ firengi almış bir babanı çocuğu da firengili olduğu zaman buna bir veraset ta'bir edilir. Bu bir kerre babadaki marazın aynen bir intikali değil, çocukta onun nev'inden bir marazın re'sen husulüdür. Ya'ni çocuğun maddei musavverei ulâsından birisi harici rahımde sulbi pederde tasvir olunurken onun içine aynen o maraz mıkrobu değil, fakat o mıkrobun da bir ulâsı maddei musavverei derc edilmiş bulunabilir fakat barii musavvir

��

sh:»1034�� � Edit

için bu derc ibtidaen zarurî olmadığı gibi tasviratı taliye ve nihaiyyede de öyledir. A'ma bir babanın evlâdı a'ma olmak lâzım gelmediği gibi firengili bir babanın evlâdı da behemehal firengili olmak zarurî değildir. Halıkı musavvir dilerse onu ta'dil-ü tagyir eder, dilerse etmez. Hasılı veraseti fıtrıye dahi bütün kavanini tabiiye gibi kavanini mümkinedendir. Tenasül kanunu da bu veraset kanununa dahildir. Müvellid bir babanın evlâdı müvellid veya gayrı müvellid olabilir. İşte zenbi fıtrî mes'elesi de temamen bu kanunı veraset ile alâkadardır ki bu alâka, kıssai Âdemde de gösterilmiş idi. Evvel emirde fıtrati Âdemde zenb için bir zaman zatî olarak dahil değildir. Onda zatî olarak nihayet kabiliyeti zenb bulunabilir. Çünkü zenb, iradiyatta ceryan eder. Sonra tekerrür ve ıtiyad ile ferde tabiat de olabilir. Lâkin Cenabı Allah her ferdin fıtratı hassasını rahimi maderde re'sen tasvir ederken babasındaki hususî tabiatı, marazı, zenbi evlâdından temamen silerek Enbiya' gibi ma'sum olarak yaratmağa kadir olduğu gibi dilerse bilâhare de afvedebilir. Fi'il ile neticesi olan azab arasındaki srabıtaiebebiyyeti ilga eder. Fi'li hükümsüz bırakır veya fi'lin cürmiyyetini ref' eder de dün muzır olanı ayrın nafi' yapar. Binaenaleyh insanları erhamda dilediği gibi tasvire kadir olan Allah tealâya zenbi fıtrıyı afv-ü magfiretten acz isnad etmek ızzeti İlâhiyeye tecavüz ve kayyumiyeti İlâhiyeye küfürdür. Küfür, en büyük günah olduğu halde kâfirlerden doğan kimseler bile bundan çıkıp şerefi iman ile müşerref olabilirler. Bu tevbe ve iman ile Allah tealâ zenbi küfrü bile afveder, intikamı İlâhî ısrar edenleredir.

Allah böyle bir ilmi muhıt, bir kudreti baliğe, bir iradei nafize ile hayy-ü kayyum halıkı musavvir olan bir âziz-ü hakîmdir. ���Ûb¬a¡Û¨é a¡Û£b ç¢ì aۤȌ©íŒ¢ aÛ¤z Ø©îᢛ�� bu azîz ve hakîmden başka ilâh yoktur. - Binaenaleyh onun rahimi ��

sh:»1035�� �Edit

Meryemde tasvir ettiği Isa da ne İlâh ne de İlâh oğludur. O, Meryemin oğlu ve Allahın mahluku bir beşerdir. Ancak fıtrati nübüvvet ile tasvir olunmuş bir beşerdir. Allahın onu rahimi Meryemde ba'zı mügayyebattan haber verecek veya ba'zı mu'cizeler gösterebilecek bir surette tasvir ve ruhulküdüs ile te'yid etmiş olması onu beşeriyyetten çıkarmaz. Nihayet Âdemin hulefasından biri yapar, ve onun maddei musavverei ûlâsı behemehal rahimi Meryemin haricinde yaradılması zarurî olmadığı gibi ne o maddei musavvirden ne de o ruhun hayy-ü kayyum olan halikı musavvirden tevliden gelmesini tasavvur da caiz değildir, zira tevlid hem müvellidin dahilinde kıyamını tenkıs eder. Hayy-ü kayyumun tenakus ve zevali ise mühaldir. Her şüpheden âri olan bu tevhid ve tenzih âyât ve delâili mevcud iken bunları bırakıb da kütübi İlâhiyeden Tevratı musaddık olan İncildeki « �al� » her ikisini musaddık olan Kur'andaki « ���뉢뀥 ß¡ä¤é¢9�� » gibi müteşabihatı behane ederek küfr-ü cühuda sapmamalıdır. Kütübi ilâhiyenin bir tarıkı fehm-ü tefsiri vardır: 7. ���ç¢ì aÛ£ˆ¬©ô a 㤌4 ÇÜî¤Ù aۤءn bl ›�� ya Muhammed! O şerik-ü nazırden münezzeh, azîz ve hakîm olan Allahü zülcelâldir ki sana bu kitabı ekmeli inzal etti. Binaenaleyh bunun usuli hikmet ile anlaşılması lâzım geleceğini unutmamalıdır. ���ß¡ä¤é¢ a¨íbp¥ ߢz¤Øà bp¥›�� bunun âyetlerinin bir kısmı muhkemattır: ma'naı murada delâletleri kat'î, ibareleri ihtimal-ü iştibahtan mahfuz ve muhkemdir, ���ç¢å£ a¢â£¢ aۤءn bl¡›�� bunlar ü[[mmülkitabtırlar kitabın anası, fehimde asl-ü esastırlar. -Tefrikı hakk-u batıl]], tasdikı hakaık asıl bunlarladır. İlm-ü amelde ittiba' edilmesi lâzım gelen edillei esasiyye, hibürhanıdayet bunlardır. Diğerleri bunlara irca' ve havale edilir. Tevrat İncile, İncil Kur'ana irca' olunarak fehm-ü tasdık edilmek lâzım geleceği gibi

��

sh:»1036�� � Edit

bütün âyatı Kur'anda da bu muhkemat, esastır. Hem bunların her biri ayrı ayrı olarak «ümmühatı kütüb» değil, nizamı tevhid ile mecmuu birden ümmülkitabdır. Her âyeti muhkeme, diğer âyâtı muhkeme ile mukayese edilmek şartile ma'naları hükümleri yakinen ta'yin olunur. Her biri nefsinde muhkem olmakla beraber yekdiğerine nazaran ıtlak-u takyid, umum-u husus takrir-ü tefsir, istisna veya tahsıs veya nesıh gibi nisebi muayyene ile bir alâkai muhkemeleri de vardır. Bunun için sureti umumiyede muhkematın kuvvetlerinde, haysiyyeti ıhkâmlarında derecatı mahsusa da vardır ki bunlar, zahir, nass, müfesser, manayı hassıyle muhkem olmak üzere dört mertebe üzeredirler. Muhkematın bu nizamı vahdetle mukayeseleri de ilmi Kur'anın usuli muhkemesindendir. Bunu nazarı dikkate almıyan, muhkematın mecmuunu bir ümmolarak mülâhaza etmeyen veya edemeyenler, ta'biri aharle istikrai tam yapmadan fehm-ü istidlâl ve kıyasa kalkışanlar ilmi muhkeme eremezler, hata ederler, işte âyâtın bir kısmı böyle ümmülkitab muhkemat, bunların mukbilinde ���ëa¢Š¢ ߢn ’b2¡èbp¥6›�� diğer bir kısmı da müteşabihattır.- Ya'ni her biri murad olunabilecek gibi görünmekte biribirlerine benzer Müteaddid manalara muhtemildir ki hepsi mi veya birisi mi murad olduğu zahir bir surette seçilmez, esasında mütekellime ve nefselemre nazaran hiç bir reyb-ü şüphe olmadığı halde muhataba nazaran bizzat fehimleri hafi veya müşkil veya mücmel veya mümteni' bulunur. İştibah ve ihtimalleri, muhkemat ile mukayeseleri sayesinde izale olunabilir, zâhir mukabilinde hafi, nass mukabilinde müşkil, müfesser mukabilinde mücmel, muhkemi hass mukabilinde manayı ehassıyle müteşabih vardır. Binaenaleyh kitab, külliyyetiyle mülâhaza olunduğu zaman bu uslûbı hikmetle müteşabihatın muhkemata rücuu haysiyetiyle hepsi muhkemtir, « ��Ûb‰í¤k 8 Ï©îé¡8›P ×¡n bl¥ a¢y¤Ø¡à o¤ a¨íbm¢é¢›����� » dır. Bil'akis bu hikmete muhalif olarak

��

sh:»1037�� �Edit

müteşabihat ümmülkitab farz edilir de muhkematın müteşabihat ile te'viline gidilirse o zaman da hepsi müteşabih olur. « ���סn b2¦b ߢn ’b2¡è¦b ßr bã¡ó> m Ô¤’È¡Š£¢ ß¡ä¤é¢ u¢Ü¢ì…¢ aÛ£ˆ©íå 키’ì¤æ ‰2£è¢á¤7�� » hükmü tezahür eder. Muhkem, lûgatte fesaddan memnu', mevsuk, kavi demektir ki hikmet bununla alâkadardır. İki şey'in biribirine mütekabilen alettesavi benzemelerine teşabüh ve bunların her birine müteşabih denilir ki yekdiğerinden seçilemez, zihir temyizlerinden âciz kalır. Teşbih ve müşabehette bir taraf feri' ve nakıs, diğer taraf asıl ve tamm olur. Teşabühte ise tarafeyn, ayni kuvvette mütesavi olurlar, teşabühleri, tefavütlerini setereder de iştibahü iltibas hasıl olur. « ����ëa¢m¢ìa 2¡é© ߢn ’b2¡è¦b6›P m ’b2 èo¤ Ӣܢì2¢è¢á¤6›P a¡æ£ aÛ¤j ÔŠ m ’b2 é ÇÜî¤äb6›� »���� gibi. Demek ki teşabüh seçilememeğe sebebdir. Temyiz olunamamak bunun bir manayı lâzımîsıdır. Bu münasebetle insanın doğrudan doğru temyizine yol bulamadığı bir şey'e dahi müteşabih ıtlak edilir ki hafi, müşkil demek gibidir. Bu ıtlak, var ile yok beyninde müsavi olması noktai nazarından da olabilir. Bu suretle Kur'anın ve âyâtı Kur'anın ıhkâm ve teşabühü, elfazı, tenasuku, hüsnü, maanisi, ahkâmı gibi muhtelif vücuh ile mülâhaza olunabilir. Âyetlerinin fasılaları, müvazenetleri ve sairesi gibi sanayii Bediiyesi i'tibariyle teşabüh ve tenasuk muhkemliğe mukabil değildir. Belki ayni ıhkâmdır. Bu cihetle ��« ���a¢y¤Ø¡à o¤ a¨íbm¢é¢›P ×¡n b2¦b ߢn ’b2¡è¦b›�� » mütekabil değil yekdiğerinin izahıdır. Fakat nazmın delâleti itibariyle mülâhaza edildiği zaman muhkem ile müteşabih zıd ve mütekabildirler. Şüphe yok ki manâsını kat'iyyetle bildiren muhkem, bildirmiyen gayri muhkemdir. Bu âyette ise muhkem ile müteşabih mukabil olarak zikredildikleri gibi mabadinde te'vil karinesi de manâya aiddir ki İlmi usulde de şer'an muhkem ve müteşabih bu haysiyetle mülâhaza edilmiştir. Bir lâfzın mücerred sıgasına nazaran manâyi muradı malûm olursa ona zahir denilir ki envaı muhkemin ednâ derecesidir.

��

sh:»1038�� � Edit

Bunun te'vile veya tahsısa veya nesha ıhtimali bulunabilir. Fakat bunlar karineye muhtaç olduğundan karine olmadığı müddetce zahirinde kat'î olur. Eğer bu manâ kelâmda masıkıleh olmuş, mütekellim, sözü bunun için sevk etmiş ise nassolur, Bunda artık te'vil ihtimali kalmaz. Ancak tahsıs veya nesıh ihtimali bulunabilir, nihayet nesıh ihtimali de yoksa -ki ıhbarat, te'yid edilmiş inşaiyat bu kabildendir- Bu da manâyi hassıyle muhkem olur. Bunların hepsinin hükmü icabı ilm-ü ameldir. İndettearuz akvâ tercih olunur. Bunlara mukabil: bir lâfzın manâyi muradı sıgasından değil, başka bir emri arız sebebiyle gizlenmiş bulunursa hafi, böyle değil de manânın nefsinde ince, her nefsin nüfuz edemiyeceği, edenlerin de teemmülsüz kavrıyamıyacağı derecede gamız olması veya bir istiraei bediiye bulunması gibi bir sebebden naşi gizli, muhtaci teemmül bulunursa müşkil, sıga müteaddid manâlara alesseviyye muhtemil olur ve hiç birinin tercihine karine bulunmaz ve fakat bir beyanı tefsirin lûhuku me'mul bulunursa mücmel, manâyi muradı anlamak ümidi munkatı olursa halıs müteşabih olur. Müteşabihatı Kur'andan bir çoğu böyle kesreti maaniden dolayi bir şa'şeayi beyan içinde bulunduğundan nazarları kamaşdırır. Bir çoğu da bir manâyi muhkem etrafında onunla kabili ictima' ve meratibi muhtelife üzere müterettib müteaddid işaratı ve delâlâtı ihtiva ettiğinden dolayi icmal veya işkâl ve hafa ile calibi dikkat olur. Bu suretle muhkem zımnında müteşâbih, müteşabih maiyyetinde muhkem de bulunur. Bir nazımda tabakatı maani indirac eder ki zemanı geldikce bunlar sevkı hacet ve cereyanı vukuat ile hissedilir. Sonra edeb-ü ahlâk veya diğer hıkmetlerden dolayi tasrihi hayrolmıyan kinaye ve ta'rız daha beliğ ve müessir bulunan mezamîn vardır. Nihayet bütün beyanat nizamı tevhid üzere vahdetten kesrete veya kesretten vahdete

��

sh:»1039�� � Edit

giderken gerek nisbetlerde ve gerek hududı tasavvuratta lisanı beşerin henüz lûgatini vazetmediği, hatta hiç sezmediği, düşünmediği, misalini görmediği nice maani ve hakaik vardır ki bunlar bilmediğiniz daha neler var gibi bir muhkem ile ifade olunmakla beraber müteşabih bir misal ve imâ ile sezdirildikleri zaman daha müfid olur. Bu gibilerin bazısını bu gün anlayamıyanlar yarın anlıyabilirler. Bazısını da Allahdan başka kimse bilemez ki tam manâsiyle müteşabih işte budur. İzahatı Uhreviyye kısmen böyledir. Bunların bazılarında istikbali Dünyevî ile müteşabih ve kabili ictima' noktalar da vardır. Hasılı aksamı müteşabihten hafinin hükmü taleb-ü taharri, asıl müteşabihin hükmü de tevakkuf ve Allaha tefvız ile ilticadır. Bu muhkemat ile müteşabihat tekabüli tammiyle bir taksim mahiyetinde zikredilmiş bulunduklarından inhisarı müfiddirler. Binaenaleyh her biri manayı ehaslarına haml edildikleri takdirde bu sekiz kısımdan altısı haric kalmış olacağından muhkemat, ilk dörde, müteşabihat, son dörde şamil olmak üzere manayı eamlarına mahmul bulunduklarında şüphe yoktur. Bu âyet bu veçhile fehmi kelâm ve usuli tefsir ve istinbata müteallık en büyük bir esası ta'lim eylemiştir ki her hangi bir kelâmı veya kitabı iyice anlayabilmek için de akılda nakılde bundan başka bir tarık yokutur. İlmi usulde bunlar bütün tatbikatiyle şerh-ü tafsil edilmişlerdir. Hele cidden kanun ve mesaili Hukukiyeyi anlamak için bu usul en zarurî şeraitı ilmiyyedendir. Müteşabihat için bir de şu taksim vardır: Lâfız cihetinden müteşabih, manâ cihetinden müteşabih, her iki cihetten müteşabih. Lâfız cihetinden müteşabih ya elfazı müfredede veya kelâmı mürekkebdedir. Elfazı müfrededeki meselâ «eb, yeziffun» gibi garabetten veya

��

sh:»1040�� �Edit

«yed ve ayn» gibi iştirakten neş'et eder. Kelâmı mürekkebdeki ya ıhtisardan veya bastten veya hususıyeti nazımdan olmak üzere üç kısımdır: Manâ cihetiyle müteşabih evsafı İlâhiye ve evsafı Ahıret gibi hissî veya gayrı hissî bir sureti misaliyesine malik olamadığımızdan dolayı tasavvuruna yetişemiyeceğimiz maanidir, Her iki cihetten müteşabih başlıca beştir: umum ve husus gibi kemmiyyet cihetinden, vücub ve nedib gibi, keyfiyyet cihetinden nasıh ve mensuh gibi zaman cihetinden, mekân veya âyetin nâzil olduğu âdet cihetinden -ki « ���Û aÛ¤j¡Š£¢ 2¡b æ¤ m b¤m¢ìa aÛ¤j¢î¢ìp �� » gibi,- fi'lin sıhhat-ü fesadındaki şurut cihetinden. İşte âyâtı kitab böyle muhkemat ve müteşabihata münkasımdir, asıl ittiba' edilecek ümmülkitab da müteşabihat değil muhkemattır amma ���Ïb ߣb aÛ£ˆ©íå Ï©ó Ӣܢì2¡è¡á¤ ‹í¤Í¥›�� kalblerinde eğrilik, yamıklık olanlar doğruluğu hoşlanmayıb eğrilikten, sapıklıktan zevk alanlar ���Ïîn£j¡È¢ìæ ßb m ’b2 é ß¡ä¤é¢›�� muhkematı bırakırlar da kitabın müteşabih olan âyetlerini esas ittihaz eder, onların arkasına düşerler, dumanlı havalar ararlar. Çünkü ���a2¤n¡Ìb¬õ aÛ¤1¡n¤äò¡›�� fitne çıkarmak, hakkı teşviş edib nası teşkikât telbisat ile tarikı müstakımden ayırmak, belâya sokmak isterler ���ëa2¤n¡Ìb¬õ m b¤ë©íÜ¡é©7›�� ve onu gönüllerine göre eğri büğru te'vil etmek arzusunu beslerler. Halbuki ���ëßb íȤÜᢠm b¤ë©íÜ颬 a¡Û£b aÛÜ£¨é¢<›�� onun te'vilini ya'ni mealinin, sonunun nereye varacağını Allahdan maada kimse bilmez, manâyı eammiyle müteşabihat içinde manâyı ehassıyle müteşabih olan bir kısım vardır ki bunun mealini muradı üzere ancak Allah bilir. Bunun için cemii müteşabihatın te'vilini Allahtan başka kimse bilmez. Allah tealâya Yerde ve Gökte, bütün ezminei vücudda gizli, meçhul bir şey bulunmadığı halde maadasına böyle olmadığı gibi bütün hakikate müntabık

��

sh:»1041�� � Edit

olan kitabı ilâhîde dahi hal böyledir. « ���ëÛb í¢z©îÀ¢ìæ 2¡’ó¤õ§ ß¡å¤ Ç¡Ü¤à¡é©¬ a¡Û£b 2¡à b ‘b¬õ7›P ëaÛÜ£¨é¢ íȤÜᢠëa ã¤n¢á¤ Ûb m ȤÜà¢ìæ›�� »�� Meçhul meçhul ile, şüphe şüphe ile hallolunmaz, meçhulât, ma'lûmat ile ve o ma'lûmatın derecei kuvveti ile mütenasib olarak hallolunur. Ta'lim-ü irşad, ma'lûmat üzerine meçhulâtı sezdirmek ve o meçhulâtı ma'lûmata irca' ettirmektir. Talibde ma'lûmat arttıkça muallim kuvvetine göre meçhulâtı peyderpey sezdirir, ba'dehu hallettirrir. Bu suretle meçhulü sezmek de onu bilmenin bir şartı mütekaddimi olur. Cenabı Allah kullarına ilmi hakkı böyle ihsan eder. İbtida kendini ve gayrı temyiz ettiren bir ilmi muhkem bahş eder. Ba'dehu müteşabih bir halde meçhulâtı sezdirir. Bunları kademe kademe muhkemata irca' ettirerek ma'lûmatı yakiniyeye tahvil eder. Nizamı hikmette ilim dahi cereyanı vücud gibi silsilei tevali içinde yürür. Ma'lûmatı ilâhiye ise nâmütenahidir. Hâdis olan ilmi beşer hiç bir zaman buna müsavi olamaz, ihata edib bitiremez. Böyle olduğunu bilmek ve ilâ gayrinnihaye tarikı ma'rifette yürümek de en büyük bir ilm-ü ma'rifettir. Bunun için insan her hangi bir mertebei ilme gelmiş bulunursa bulunsun önünde meçhulât bulunduğunu sezmek ihtiyacındadır. Bu gayrı ma'lûm meçhulü sezmek ise müteşabihat karşısında bulunduğunu bilmektir. Daha doğrusu mazıye ve istikbale, ezele ve ebede müteallık olan her ilmi beşerî, vaz'ı teşabühten çıkamaz. Hiç birinde lemhai halin müntabık olduğu şuuri şuhudî ve aynı yakîn kuvveti yoktur. Her tecribe lemhasının makabline ve maba'dine attığı hatve bir teşabüh ile alâkadardır. İlmin en kuvvetli müeyyidesi olan tecribe bile zarurî bir müeyyide değildir. Bu babda en sağlam ve en umumî vesika bakayı ılletten çıkan ıttıradı âdîdir ki bu da iradei İlâhiyeye istinaddır. Binaenaleyh ilmi beşerin müteşabihattan kurtulması gayrı mümkindir. İşte insanlara iradatı hakkı göstererek hidayet için bir ta'limi ilâhî olmak üzere nâzil olmuş bulunan kütübi İlâhiye, temamen bu cereyanı ��

sh:»1042���Edit

hakka muntabık ve müvazi olarak muhkemat mukabilinde müteşabihat ile inzal buyurulmuştur. Tevrat ve İncilin de muhkemat idi. Fakat pek çok olan müteşabihatı Tevratın bir kısmı İncilde muhkemata irca edildikten başka daha diğer müteşabihat gösterildiği gibi Kur'anda da bütün kütübi salifenin müteşabihatı muhkemata irca' olunduktan başka daha derin bir takım mütesabihat daha gösterilmiş ve bunların doğrudan doğru arkasına düşülmekten tahzir edilerek muhkemata ircaı esası da sarahaten talim buyurulmuş ve bu miyanda insanlar için her hangi bir mertebei ilimde kabili hallolmıyan ve meali ilmi ilahîye tefvız edilmesi lâzım gelen hakaikın hiç bir zaman tükenmiyeceğini ve muhkemattan sonra bile hakaiki müteşabihenin mücerred mevcud olduğunu bilmek de ilmi beşer için pek büyük bir kemal ve gayei beşer için pek mühim bir hayrolduğu da anlatılmıştır. İlmi beşerin mahiyyeti manâsına tabiatinde mutlak bir zarureti Riyazıyye ve mantıkiyye gibi ilmi tabiî ve ilmi vücud aramak tenakuzdur. Bunun için kütübi İlâhiyede müteşabihat bulunmamalı idi gibi bir tevehhüme de saplanmamalıdır. Zira böyle bir tasavvur cereyanı vücudun inkıtaını veya sureti vahide altında yeknesak ve camid bir tevalisini ve malûmatı ilâhiyenin tenahisini farzetmek veya bütün namütenahiliğiyle ve bütün hayatiyetiyle malûmatı İlâhiyenin muhkem bir surette beşere talimi ve Allah tealâya bir şerik ve nazîr ıhdası mümkin olduğunu tevehhüm eylemek ve yahut Allah tealânın ilmi beşeri sabit bir noktai tenahide tevkif edib malûmattan mechulâta, noksandan kemale doğru ebedî geleceğini iddia etmek, hasılı feyzı İlâhîde buhl istemektir, her tavrı terakkinin ilerisinde kat'olunacak mesafe, keşfedilecek hakaik ve hiç bir zaman nüfuz edilib bitirilemiyecek

��sh:»1043Edit

mebadi ve makasıd mevcud olduğu halde Allah tealânın bunları istidadatı muhtelifeye göre sezdirmeyib ezher cihet gizlemesi ve bu mechulâtı mümkin olduğu kadar hall-ü keşfe medar ve mı'yar olmak üzere bahşettiği usul ve delâili muhkemeyi mütenahi ve camid bir noktada tutması, dünkü ilimden yarın, Dünyadan Ahıret için istifade ettirmemesi nasıl olur da muktezayi hikmeti İlâhiyye farzedilebilir. İlmullaha karşı her şeyi halletmiş, bitirmiş iddiasında bulunan ve müteşabihatın bütün bütün irtifaını arzu eden ve tecribeyi teşabühten ari bir ayniyyeti mutlaka farz eyliyen bir isbatîlik davası cehaletten başka bir şey değildir. Buna mukabil muhkematı esas ittihaz eden kavi ve nuvranî bir tarikı isbat üzerinde yürümeyib doğrudan doğru müteşabihata sarılmak ve müteşabihatın muhkem bir hakikatı tazammun eylediğini inkâr edib şüpheyi esas tutmak ve mechulâtı mutlakayi yalnız bunlarla halletmeğe kalkışıb meal ve akıbeti nereye varacağını Allahdan başka kimsenin bilmediği şüpheli, iltibaslı, sağa mı sola mı? İleri mi geri mi? Hayra mı şerre mi? Nura mı zulmete mi? vücude mi ademe mi? Cennete mi Cehenneme mi? götüreceği malûm bulunmıyan sisli ve dumanlı bir hevada çıkmaz yollarda dolaşmak da haddini bilmemek, hidayeti İlâhiyeyi dinlememek, tehlükelere zulmetlere koşmaktır ki bunu kalblerinde eğrilik, sui niyyet veya çarpıklık bulunanlar yaparlar. Esbabı nüzulde zikredildiği üzere Nesârânın İncildeki « �al� » vasfı mecazîsine valid, Kur'andaki « ���ë×Ü¡à n¢é¢7 a Û¤Ô¨îèb¬ a¡Û¨ó ߊ¤íá 뉢뀥 ß¡ä¤é¢9�� » nazmı müteşabihine Allahdan tevellüd eden bir ruh manâsı vererek ve Hak tealânın tevlid ve tevellüdden münezzeh hayy-ü kayyum, azîz-ü hakîm, halık ve bari-i musavvir bulunduğu hakkındaki muhkemata bakmıyarak Allaha veled isnad etmeleri, kezalik Yehudun « �aÛá� » gibi mukattaâtı süveri ebced hisabiyle te'vil ederek bunlardan ümmeti Muhammedin ömrünü, kıyametini istihrac etmeğe kalkışmaları bu kabildendir. Bunlar ya hevalarından

��

sh:»1044� Edit

başka bir şeyde hakk-u hakikat tanımazlar veya din deyince hakk-u hakikat ile alâkası olmıyan bir oyuncak telâkki ederler. Din mes'elesinin alel'ıtlak hakka ittiba' demek olduğunu bilmek istemezler, bu babda muhkem olan tarikı isbata yanaşmazlar ve onlarla amel etmeyi hoşlanmazlar da mütemadiyen ruhları şübühat ve evhama sürüklemek için yalnız muhayyelât, rumuzat, muammeyat, müteşabihat içinde hevaiyyat ararlar, müteşabihatı şüpheye vesile etmek için muhkemata tercih ederler. Kezalik bir takım melâhide de vardır ki dinin hiç anlaşılmaz ve anlaşılınca hükmü kalmaz bir sirri batını olduğu iddiasiyle bütün muhkematı müteşabihata ircaa çalışırlar. Her şey'i teşkik etmek, hep garaibat ve acaibattan bahseylemek, en ma'ruf hakikatleri efsane gibi göstermek isterler ki bunlar tarikı ma'ruf ile yürümeği hoşlanmazlar diğer bazıları da malûmatları her şeyin halline kâfi imiş, âlemi vücudda mazıde ve halde veya istikbali namütenahide bilinmedik hiç bir şey yokmuş, sirri vücud temamen münkeşif olmuş gibi müteşabihatın hakikatini kökünden inkâr eder, anlamadığı anlayamıyacağı bir hakikat işidirse hurafe, efsane, esatîr derler geçerler ki bunların hepsi kalbin çarpıklığından ve hadnaşinasliktan neş'et eder. Bunlara mukabil ���ëaÛŠ£a¡‚¢ìæ Ï¡ó aۤȡܤᡛ�� ilimde rusuhu bulunan, eğilmez, eğrilikten hoşlanmaz, tarikı ilimde kavi, bildiğini bilmediğini seçebilir, ma'lûmatiyle mechulâtını mümkin mertebe halle kadir erbabı ilim de ���íÔ¢ìÛ¢ìæ›�� şöyle derler: ���a¨ßä£b 2¡é©= ×¢3£¥ ß¡å¤ Ç¡ä¤†¡ ‰2£¡äb 7›�� Biz bu kitaba inandık, muhkemi, müteşabihi, her biri rabbımız Hak tealâ tarafındandır. Hepsi haktır. Filvakı ���ëßb 툣ףŠ¢a¡Û£be¬ a¢ë¯Û¢ìa aÛ¤b Û¤j bl¡›�� böyle temiz akıl, hüsni nazar sahiblerinden maadası da hakkiyle düşünmez kendi zihnindekileri bile iyice seçib ��

sh:»1045�Edit

tezekkür edemez, muhkematı esas ittihaz ederek hafi, müşkil, mücmel gibi te'vili mümkin olan müteşabihatı bile sahihan te'vil edemez. Bu babda te'vil ve içtihad başkalarının değil, meratibi muhkemat ile meratibi müteşabihatı seçer, te'vili caiz olub olmıyanları temyiz eder, fitneden kendini ve herkesi iğfal etmekten sakınır, haddini bilir, ilmi ilâhîye tefvız edilmesi lâzım gelenleri ona tefvız eyler, imanı kâmil, tarikı ilimde kavi, temiz ve ince akıllı, doğru düşünmesini bilir ve sever, hasılı hikmete mazhar ulemaı rasihînin hakk-u salâhiyetidir. Bunlar muhkem ve müteşabih hepsinin hakikatine iman ederler ve önüne sonunu sayarak iyi düşünürler, Zeyg-u inhiraftan sakınırlar da bu tezekkürle şöyle dua ederler: 8. ���‰2£äb Ûbm¢Œ¡Î¤ Ӣܢì2 äb 2 Ȥ† a¡‡¤ ç† í¤n äb ëçk¤ Ûäb ß¡å¤ Û†¢ã¤Ù ‰y¤à ò¦7 a¡ã£Ù a ã¤o aÛ¤ìç£bl¢›�� 9. ��‰2£äb¬ a¡ã£Ù ub ß¡É¢ aÛä£b¡ Û¡îì¤â§ Ûb ‰í¤k Ï©îé¡6›� filhakika ������a¡æ£ aÛÜ£¨é Ûb í¢‚¤Ü¡Ñ¢ aÛ¤à©îÈb…;›�� Allah va'dinde hulfetmez, mi'adını şaşırmaz.» İşbu « ���ëaÛŠ£a¡‚¢ìæ Ï¡ó aۤȡܤá¡�� » nazmı celilinde « �ëaë� » istinafiyye veya atfolmak üzere iki rabıt vardır ki birincisinde balâda beyan olunan ma'na veçhile « �a¡Û£b aÛÜ£¨é¢� » üzerinde kelâm, tamam olur, vakfı lâzımdır, « �â� » vardır, müteşabihin te'vilini Allahdan başkası bilmez. Ulemaı rasihîn bile şöyle derler» demektir. Bu rabt-u tefsir, İbni Abbastan, Hazreti Aişeden, Hasandan, Malik İbni Enesden, Kisaî ve ferradan ve ekseri seleften mervidir. Diğerinde ise « �ë� » atıftır. Kelâm « ���ëßb íȤÜᢠm b¤ë©íÜ颬 a¡Û£b aÛÜ£¨é¢< ëaÛŠ£a¡‚¢ìæ Ï¡ó aۤȡܤá¡�� » de tamam olur ki «halbuki müteşabihin hakkiyle te'vilini Allahdan ve ilimde rusuh sahibi olan ulemadan başkası bilmez» demektir. Bu da yine İbni Abbastan, Mücahidden Rebi'ibni Enesten ve daha ba'zılarından mervidir. Mütekellimîn ve müteahhırînden bir çoğunun muhtarı da budur. Mes'ele, müteşabihin sahihan te'vilini Allahdan başkası bilebilir mi bilemez mi? noktasına raci'dir. ��

sh:»1046� Edit

TE'VİL, aslı lûgatte her hangi bir şey'i varacağı gayeye vardırmak demektir bilhassa bir lâfzın mealini ya'ni varacağı ma'nayı ıhtiyar edib tefsir eylemiye ıtlak edilir. Te'vil, ya sahih veya fasid olur. Bir lâfzı hiç muhtemil olmadığı bir ma'naya hamletmek veya muhtemil olduğu maani içinden racihi varken mercuhuna hamletmek fasid ve batıldır. Te'vil her halde muhık bir sebebe müstenid olmalıdır. O sebeb ve delil bulunduğu zaman ba'zı kerre hafi zahire, mecaz hakikate müreccah olur. Aksi halde te'vil ındî ve fasiddir. Binaenaleyh muhkematı hiç nazarı dikkate almadan müteşabihatı arzuya göre te'vil etmek dalâlet olduğu âyette musarrah bulunduğunda şüphe yoktur. Fakat muhkematı esas ittihaz etmek ve cidden hüsni niyyet ve şeraıti ilmiyye ile hareket eylemek üzere müteşabihata murad budur diye hükmederek bir te'vili sahih bulmak ulema için mümkin midir? değil midir? Bu cihet ba'isi ıhtilâf olmuş gibi görünüyor. Kur'anda kıyametin vakti, zebanîlerin adedinde vesairede ba'zı adedlerin havassı, ve daha diğer ba'zı hususatın Allahdan başka kimseye ma'lûm olmadığında ittifak bulunduğu gibi buna mukabil bir çok âyetlerin de bil'ittifak te'vil edildiğinde hiç şüphe yoktur. Bunun için bu babdaki ıhtılâfın ıhtılâf olmaktan ziyade büyük bir faidei tefsiriyyesi bulunduğunu anlamak lâzım gelir. Âyetteki iki rabıttan her biri bir haysiyyetle ma'nidar olarak manayı muradı tavzıh eylemişlerdir. Şöyleki yalnız manayı hassı veya manâyı eammın ahassa da şumulü itibarile, cemii aksamı noktai nazarındanmüteşabihin manasını Allahdan başka kimsenin bilmediğini, fakat manâyı eammı cemii aksamile değil alel'ıtlak mülahaza edilecek olursa bunlardan bir kısmını ulemai Rasihînin dahi bilebileceğini anlatmıştır. Yalnız vakıf rivayeti olsa idi zahiren ulemai Rasihîne hiç bir hıssai te'vil kalmaz « ���ëßb 툣ףŠ¢a¡Û£be¬ a¢ë¯Û¢ìa aÛ¤b Û¤j bl¡�� » ile mülâyim olmazdı. Yalnız atıf rivayeti olsa idi bu surette de ulemai rasihînin bütün aksamı müteşabihatı Allah gibi

��

sh:»1047� Edit

bilebilecekleri anlaşılırdı, işte « �ëaë� » ın müteşabih olarak iyradı atfın tevzi' tarikıle, istinafın da te'vili kül veya hassa nazaran olduğunu ifham etmiştir. Binaenaleyh müteşabih manâyı eamme hamlolunmak üzere vakıf takdirinde hasılı manânın « ���ëßb íȤÜᢠm b¤ë©íÜ颬 a¡Û£b aÛÜ£¨é¢<›P ëßb íÈÜá mbëíÜé ×Üé aÛb aÛÜ£é›�� »�� demek olub ba'zılarını Allahdan maadasının muhkemata ittiba' suretile imkâni ilmilerine mani' olmıyacağını atıf rivayeti izah eder. Şu halde te'vil noktai nazarından müteşabihat üçe irca' olunur:

1- Vukuf mümkin olmıyan ki kıyametin ve hurucı dabbenin vakti ve saire gibi.

2- İnsanların bilmesi mümkin olan ki elfazı garibe ve ahkâmı muğlaka gibi. 3- İkisi arası ki ma'rifeti ba'zı ulemai rasihîne mahsus olur.

Bunun için biz balâda muhtarı selef üzere hem lüzumı vakfı ıhtiyar ettik, hem de atıf suretindeki manâya işaretini gösterdik. Yalnız atfı ıhtıyar, Kur'anda ulemai rasihînin kat'iyyetle anlayamıyacağı ve ilmi İlâhîye tefvız etmeğe mecbur olacağı hiç bir şey yoktur gibi bir ihtamali tazammun edebilir. Bir kelâmdan hiç bir şey fehm olunamamak, kelâmda faidei hıtab esasiyle kabili te'lif olmadığı mülâhazasına mebni böyle bir ihtimali zannedenler olmuşsa da doğru değildir, şüphesiz ki Kur'anda hiç bir lâfzı muhmel yoktur, mukattaatı süverde bile muhtelif vücuhi fehim vardır. Mes'ele mefhumatın tahdid ve ihkâmile manâyı muradın ta'yinindedir. Faidei hıtab ie bu ta'yine mütevakkıf değildir. Balâda kabul eylediğimiz veçhile nâmütenahi taharriyata müsaid mevzu'lar sezdirmek, ilmi beşerin kıymetini ta'yin ettirmek, meratibi nasa göre muhtelif zevkler, faideler bahşetmek nihayet ulemai rasihîni tefekküri nâmütenahi ile mübtelâ kılmak göbi daha bir çok faidei hıtab vardır. Kur'anın öyle işaratı

��

sh:»1048� Edit

vardır ki bunlar ilmi Kur'an ile tevaggulden sonra sezilmeğe, sonra da cereyanı hâdisat ile te'vili anlaşılmağa başlar. Elfazı manâya irca' etmek te'vilile, manâyı vakıa tatbık etmek manâsına te'vil beyninde de fark vardır. Binaenaleyh tefsiri Kur'anda, « �ßb ÇŠ ϤäbÚ y Õ£ ßȤŠ¡Ïn¡Ù� » diyecek noktalar bulunduğu hiç bir zaman unutulmamak ve her halde muhkematına iyi sarılmak lâzım gelir. Bu âyetler bize âyâtı Kur'anın sureti umumiyyede mealini ta'yin etmek ulemai rasihînin de temamen salâhiyeti dahilinde olmadığını ve nazmı Kur'anın ve alel'husus müteşabihatının taabbüdî bir surette aynen hıfz-u zabtına dikkat edilmek lâzım geldiğini gösterdiği cihetle ta'yini meal demek olan terceme mes'elesinin nasıl bir emri hatîr olduğunu iyi düşünmek ıktıza eder. Hemen Cenabı Hak kalblerimizi ibtiğai fitne ve ibtiğai te'vil ile zeyğ-u inhiraftan muhafaza buyursun « ���‰2£äb Ûbm¢Œ¡Î¤ Ӣܢì2 äb 2 Ȥ† a¡‡¤ ç† í¤n äb ëçk¤ Ûäb ß¡å¤ Û†¢ã¤Ù ‰y¤à ò¦7 a¡ã£Ù a ã¤o aÛ¤ìç£bl¢P ‰2£äb¬ a¡ã£Ù ub ß¡É¢ aÛä£b¡ Û¡îì¤â§ Ûb ‰í¤k Ï©îé¡6 a¡æ£ aÛÜ£¨é Ûb í¢‚¤Ü¡Ñ¢ aÛ¤à©îÈb…;�� ».

Evet, Allah lâyuhlifütmiaddır. « ���Ûb ‰í¤k Ï©îé¡6�� » olan o haşir günü behemehal gelecek, kalbleri zeyg-u küfürden, fitne ve fesaddan salim olan, âyâtı hakka « ���a¨ßä£b 2¡é©= ×¢3£¥ ß¡å¤ Ç¡ä¤†¡ ‰2£¡äb 7�� » diyen ehli iman Allahın va'dettiği rahmetine, nusratına irecek, küfürde ısrar edenler de vaîdini, ıkabını bütün şiddetitile göreceklerdir. Bunun için 10. ��11. ��a¡æ£ aÛ£ˆ©íå ×1 Š¢ëa Ûå¤ m¢Ì¤ä¡ó Çä¤è¢á¤ a ߤìaÛ¢è¢á¤ ëÛb¬ a ë¤Ûb…¢ç¢á¤ ß¡å aÛÜ£¨é¡ ‘,î¤÷¦6b ëa¢ë¯Û¨¬÷¡Ù ç¢á¤ ëӢ셢 aÛä£b‰¡= P ׆ a¤l¡ a¨4¡ Ï¡Š¤Çì¤æ= ëaÛ£ˆ©íå ß¡å¤ Ój¤Ü¡è¡á¤6 ׈£ 2¢ìa 2¡b¨íbm¡äb 7 Ïb ˆç¢á¢ aÛÜ£¨é¢ 2¡ˆ¢ã¢ì2¡è¡á¤6 ëaÛÜ£¨é¢ ‘†©í†¢ aۤȡÔbl¡›�� - Resulullahın hak Peygamber olduğunu bildiği ve kardeşine söylediği halde Rum krallarının verdiği malları elinden kaçırmak endişesiyle iman etmiyen Necran Piskaposu sebebiyle nâzil olduğu rivayet edilen bu âyet, hükmü ammolarak varid olmuş ve Ali Fir'avnin ve sairenin başlarına gelen şiddetli felâketler bütün bu gibilerin, yani âyâtı hakkı tekzib ve inkâr ��

sh:»1049� Edit

edenlerin hepsinin başına da geleceğini mü'minlere vad, kâfirlere vaîd olarak haber vermiştir. Mukaddema Yehudîler hakkında nâzil olan şu iki âyet de bunları velyettirilerek hükümde teşrik edilmişlerdir: �

��RQ› Ó¢3¤ Û¡Ü£ˆ©íå ×1 Š¢ëa n¢Ì¤Üj¢ìæ ëm¢z¤’Š¢ëæ a¡Û¨ó u èä£á6 ë2¡÷¤ aÛ¤à¡èb…¢ SQ› Ó†¤ ×bæ Ûآᤠa¨íò¥ Ï©ó Ï¡÷n î¤å¡ aÛ¤n Ônb 6 Ï¡÷ò¥ m¢Ôbm¡3¢ Ï©ó j©î3¡ aÛÜ£¨é¡ ëa¢¤Š¨ô ×bÏ¡Š ñ¥ íŠ ë¤ãè¢á¤ ß¡r¤Üî¤è¡á¤ ‰a¤ô aÛ¤Èî¤å¡6 ëaÛÜ£¨é¢ í¢ìªí¡£†¢ 2¡ä–¤Š¡ê© ßå¤ í’b¬õ¢6 a¡æ£ Ï©ó ‡¨Û¡Ù ÛÈ¡j¤Š ñ¦ Û¡b¢ë¯Û¡ó aÛ¤b 2¤–b‰¡›

���

Meali Şerifi

O küfredenlere de ki: Siz mutlak yenileceksiniz ve toplanıp Cehenneme sürüleceksiniz, o ise ne fena döşektir 12 Muhakkak bir âyet oldu size: Çarpışan iki cemi'yette: Bir cem'iyet Allah yolunda vuruşuyordu, diğeri de kâfir: Onları gözgöre kendilerinin iki misli görüyorlardı, Allah da nusratiyle dilediğini te'yid buyuruyordu, görecek gözleri olanlar için elbette bunda şüphesiz bir ibret var 13 Bedir muharebesinde Resulullahın Müşriklere galebesini gören Medine Yehudîleri «vallahi işte bu bize Musanın vadettiği ve Tevratta evsafı mezkûr olan nebiyyi ümmî»

��

sh:»1050� Edit

demişler ve tabi' olmak arzusunu göstermişlerdi içlerinden bazıları «acele etmeyiniz bakalım bir vak'a daha görelim» demiş, Uhud vak'ası olunca tereddüde düşmüşler halbuki o sırada bir müddet için Resulullah ile bir muahedeleri de varmış, nakzı ahdetmişler, bu âyetler nâzil olmuştur. İkinci âyet Bedir muharebesinin nusreti İlâhiyye için nasıl bir misali ibret teşkil ettiğini gösteriyor ki burada « ���×á¤ ß¡å¤ Ï¡÷ò§ ÓÜ©îÜò§ ËÜj o¤ Ï¡÷ò¦ ×r©îŠ ñ¦ 2¡b¡‡¤æ¡ aÛÜ£¨é¡6�� » mazmunu islâmda ilk misaliyle ve fîsebilillâh olmak şartiyle tavzıh edilmiş ve surenin cevabı nusret olan noktalarından biri daha gösterilmiştir. Filhakika gazvei Bedir, bil'ahare gerek Yehudîleri ve gerek Necrandan başlıyarak Nesârâyı Arab-u Rumu mağlûb eden muzafferiyatı islâmiyenin de mebdei olmuştur. Ve ahkâmı Kur'ana cidden ittiba' edenlere bu nusret her zaman mevuddur. Böyle iken aceba insanlar bundan neye tegâfül eder? ��TQ› ‹¢í¡£å Û¡Üä£b¡ y¢k£¢ aÛ’£èìap¡ ß¡å aÛ䣡Žb¬õ¡ ëaÛ¤j ä©îå ëaÛ¤ÔäbŸ©îŠ¡ aÛ¤à¢Ôä¤ÀŠ ñ¡ ß¡å aÛˆ£çk¡ ëaÛ¤1¡š£ò¡ ëaÛ¤‚î¤3¡ aۤࢎì£ßò¡ ëaÛ¤b ã¤Èbâ¡ ëaÛ¤z Š¤t¡6 ‡¨Û¡Ù ßn bÊ¢ aÛ¤z î¨ìñ¡ aÛ†£¢ã¤îb 7 ëaÛÜ£¨é¢ ǡ䤆 ê¢ y¢Ž¤å¢ aÛ¤à b¨l¡›

Meali Şerifi

İnsanlara: Kadınlar, oğullar, yüklerle altun ve gümüş yığınları, salma atlar, davarlar, ekinler kabilinden şehevat sevgisi bezendi; fakat bunlar Dünya hayatın geçici metâ'ı, halbuki Allah, akıbet güzelliği onun yanındadır 14

��

sh:»1051�Edit

14. ���‹¢í¡£å Û¡Üä£b¡ y¢k£¢ aÛ’£èìap¡›�� şehvetle alâkası çok olan, ayni şehvet gibi kesilmiş bulunan şeylere mahabbet yahut mahza şehevat için sevilen, ezcümle şu zikredilen şeyler nasa çok zinetli gösterildi, bunları pek hoş gördüler, sevilecek şey bunlar zannettiler.» -Bir bunların meşru' birer nı'met olması haysiyeti, bir de hayalî gayri meşru' bir şey'e sebeb olması haysiyeti vardır. Birincisinde müzeyyin Allah, ikincisinde müzeyyin Şeytan ve cehaleti beşerdir ki zemmi ve fenalığı bu haysiyetledir. Şehvet, nefsin arzu ettiği şey'e atılışıdır ki gönül çekmek ta'bir olunur. İfratına hırs-u şereh denilir. Lisanımızda şehvet, iştihadan ehassolarak mütearef ise de aslında değildir. Burada şehevat, ayni şehvet kesilmiş müşteheyat ma'nasına olarak maba'dile müfesserdir. Maamafih « �yk� » mef'ul ma'nasına alınarak şehevat kendi ma'nasında bırakılmak ve ma'badi hubbün beyanı olmak da muhtemildir. ���ëaÛ¤j ä©îå›�� evlâd ve hele oğullar, demektir. Bunda kadınlar tarafından melhuz olan hubbi şehevata da bir îma vardır. Zira nas eamdır. Fakat sarahaten zem erkeklere tevcih olunmuş ve kadınlar sevmek değil, sevilmek mevki'ınde gösterilmiştir. ���ëaÛ¤ÔäbŸ©îŠ¡ aÛ¤à¢Ôä¤ÀŠ ñ¡›�� KANATIR kantarın cem'idir. MUKANTARA kantarlanmış demektir. Kantarların kantarlanması darb suretile teksir ve mübalega içindir. Hisab ıstılâhiyle lâekal «kantarlar murabba'ı» demek gibidir. Kantar a'zamî bir vezin mıkyasıdır ki muhtelif zamanlarda muhtelif akvamda, mütefavit surette kullanılmıştır. Meselâ bir zamanlar Afrika ve Endelüste sekiz bin miskal, sonra yüz rıtıl bir kantar addedilirmiş, Hazreti Peygamberden bin iki yüz ukye veya on iki bin ukye veya bin iki yüz dinar diye üç rivayet de zikrediliyor. Itlakına nazaran bir adedi mahsus ifade etmeyib en yüksek vezinde bir çok şey ��

sh:»1052� Edit

demek olur. Netekim Arabda kantar bir vezni gayri mahduddur. Veya Yerle Gök arası mal demektir diye de rivayatı Lûgaviyye mevcuddur.

İşte böyle şehevat mahabbetini pek güzel bir şey zannetmeleridir ki kendilerini her fenalığa sürükler, bu müşteheyata böyle mahabbet ise göründüğü gibi güzel bir şey değildir. Bunların gayei emel ittihaz edilmeğe değerleri yoktur. Nihayet bunlar alçak bir hayat metaıdır. İnsan bırakır hepsini hiyni seferinde

Dönüb dolaşıb varılacak, gayei emel ittihaz edilecek şey bunlarda değil, Allah yanındadır ki bu hayatı Dünyadan geçilib Allaha varıldığı zaman irilir. Binaenaleyh o şehevat, hayatı Dünyayı geçirmek ve Allaha gitmek için intifa' edilmek üzere verilmiş vasıta olmak itibarile mintarfillâh birer ni'met iseler de bu alçak hayata ve bunun metaı olan şehevata mahabbet etmek ve bu yüzden Allah yanındaki hüsni meabı feda eylemek ne kadar budalalıktır, ne kadar alçaklıktır.

Bunları anlatmak için:

��UQ› Ó¢3¤ a 믪¢ãj£¡÷¢Ø¢á¤ 2¡‚§ ß¡å¤ ‡¨Û¡Ø¢á¤6 Û¡Ü£ˆ©íå am£Ôì¤a ǡ䤆 ‰2£¡è¡á¤ u ä£bp¥ m v¤Š©0 ß¡å¤ m z¤n¡èb aÛ¤b ã¤èb‰¢ bÛ¡†©íå Ï©îèb ëa ‹¤ëax¥ ߢÀ裊 ñ¥ 뉡™¤ìaæ¥ ß¡å aÛÜ£¨é¡6 ëaÛÜ£¨é¢ 2 –©îŠ¥ 2¡bۤȡj b…¡7 VQ› a Û£ˆ©íå íÔ¢ìÛ¢ìæ ‰2£äb¬ a¡ã£äb¬ a¨ßä£b Ïbˤ1¡Š¤ Ûäb ‡¢ã¢ì2 äb ëÓ¡äb Ljal aÛä£b‰¡7 WQ› a Û–£b2¡Š©íå ëaÛ–£b…¡Ó©îå ëaÛ¤Ôbã¡n©îå ëaÛ¤à¢ä¤1¡Ô©îå ëaۤࢎ¤n ̤1¡Š©íå 2¡bÛ¤b ¤z b‰¡› �������������

��sh:»1053�Edit

Meali Şerifi

De ki: size o istediklerinizden daha hayırlısını haber vereyim mi? Korunan kullar için rablarının yanında Cennetler varki altlarından ırmaklar akar, İçlerinde ebedî kalmak üzere onlar, hem orada kendilerine gayet pakize zevceler var, hele Allahdan bir rıdvan var, ve Allah görür o kulları 15 onları ki ya rabbena derler: inandık iman getirdik artık bizim suçlarımızı bağışla ve o ateş azabından koru bizleri 16 o sabr edenleri, o sıdk-u sadakatle gidenleri, o divan duranları, o nefaka verenleri, ve o sehar vakitleri istiğfar eyleyenleri 17

Her ni'meti ihtiva eden bu güzel Cennetler, bu daimî dilnişîn ve henüz gizli vatanlar, bu ter temiz pam pâk çiftler, o içinde bulunduğunuz geçici, aldatıcı alçak hayattaki müşteheyattan çok güzel çok hayırlıdır. Allahın bir rıdvanı, bir rızayı tammı ise hepsinden büyük, her lezzetten yüksektir. Fakat bu hüsni meab herkese değil, o Dünyanın her lahza mütehavvil ve zail olan müşteheyatına mahabbetten sakınıb kötü akıbetten korunan müttekılere mahsustur. Böyle olmıyanlar hüsni meâba iremez, lezzeti rıdvanı bulamaz. Önünde derdi iştiyak, sonunda hırman-ü azab içindedirler. Bu ittika da kuru lâf, zahirî nümayişle değildir. Allah kullarının içini dışını, ne yapıb, ne işlediklerini görür. İmanlarını şüphesiz olarak ıkrar ve i'tiraf edib bu sayede günahlarına mağfiret vikayelerini niyaz eden, sabırlı, sözlerinde, azm-ü niyyetlerinde, işlerinde sadık, huşu-u hudu' ile taât-ü ibadata ��

sh:»1054�Edit

müdavim, mallarını fîsebilillâh ınfak eden, zulmetlerin nura, gafletlerin şuhuda tahavvül etmek üzere bulunduğu o sehar vakitlerinde istiğfar eyleyen kullarını gözetir, hüsni meâbı, rıdvanı ekberini böyle kullarına verir. Binaenaleyh tâ baştan kalben tasdık-u iz'an ve lisanen ıkrar-ü i'tirafı cem'eden iman, gufranı zünub ile azabdan vikayeye sebeb ve vesile ise de şaibesiz hüsni meâb ve rıdvanı ekber, zikrolunan evsafı ve ahlâk-u hasaili i'tiyad edebilenlere böyle müslimanlaradır. Sakın bu beyanatı, bu va'd-ü ve'ıdi bu iman-ü iltica ile bu hasaili âliyeyi, hasılı bu dini, esassız veya beyyinesiz, şahidsiz, neticesiz, zamânsız, boş bir şey, kuru bir iddia, hakıyyeti şüpheli, şunun bunun muhalefetile za'fa düşecek, hakikatten kalkacak, insanı aldatacak bir kavli mücerred zannetmeyiniz zira:

��XQ› ‘衆 aÛÜ£¨é¢ a ã£é¢ Ûb¬ a¡Û¨é a¡Û£b ç¢ì= ëaÛ¤à ܨ¬÷¡Øò¢ ëa¢ë¯Û¢ìa aۤȡܤᡠÓb¬ö¡à¦b 2¡bÛ¤Ô¡Ž¤Á¡6 Ûb¬ a¡Û¨é a¡Û£b ç¢ì aۤȌ©íŒ¢ aÛ¤z Ø©îá¢6 YQ› a¡æ£ aÛ†£©íå ǡ䤆 aÛÜ£¨é¡ aÛ¤b¡¤Üb⢮ ëßb a¤n ÜÑ aÛ£ˆ©íå a¢ë@m¢ìa aۤءn bl a¡Û£b ß¡å¤ 2 Ȥ†¡ ßb u b¬õç¢á¢ aۤȡܤᢠ2 ̤î¦b 2 î¤äè¢á¤6 ëßå¤ íؤ1¢Š¤ 2¡b¨íbp¡ aÛÜ£¨é¡ Ïb¡æ£ aÛÜ£¨é Š©íÉ¢ aÛ¤z¡Žbl¡› �����

Meali Şerife

Şahadet eyledi Allah şu hakikate: « ���Ûb¬ a¡Û¨é a¡Û£b ç¢ì�� » başka

��

sh:»1055�Edit

Tanrı yok ancak o, bütün Meleklerle İlim uluları da adl-ü hakkaniyyetle durarak şahid: başka Tanrı yok ancak o, azîz o hakîm o 18 doğrusu Allah ındinde din, islâmdır; o kitab verilenlerin ıhtilâf etmeleri ise sırf kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki bağıyden, ihtirastandır, her kim de Allahın âyetlerine küfrederse şüphe yok ki Allah çabık hisablıdır 19

18. ���‘衆 aÛÜ£¨é¢ a ã£é¢ Ûb¬ a¡Û¨é a¡Û£b ç¢ì= ëaÛ¤à ܨ¬÷¡Øò¢ ëa¢ë¯Û¢ìa aۤȡܤᡠÓb¬ö¡à¦b 2¡bÛ¤Ô¡Ž¤Á¡6›�� Allah muhakkak « ����Ûb¬ a¡Û¨é a¡Û£b ç¢ì=� » olduğuna bizzat kendisi ve melâikenin hepsi ve hakikaten ilim sahibi olan ulemai kâmilîn şehadet etti. Hem de kaim bil'adl olarak şehadet etti. Allah tealânın vahdaniyyeti ve adl-ü hakkaniyyetle kayyumiyyeti alelmeratib bu üç şehadetin her birile ve mecmuu ile sabittir.»

Yukarılarda da sebkettiği üzere lûgatte şühud-ü şehadet esasen huzur demek olub nefsinde gerek huzuren ve gerek husulen takarrür eden ilmi eda ile bir hakkı isbata şehadet ıtlak olunur. Örfte ve şeri'de şahid müddei ve müddea aleyhten başka olur. Burada ise münzili kitab olan Allah tealânın şehadetinde müddeilikle şahidliğin, hattâ şahid ile meşhudün bihin ittihadı mevzuı bahs olabileceğinden bu şehadetin manâsı iyi düşünülmek ıktiza eder. Evvel emirde müddei Peygamber, müddeâ aleyh münkir kâfirler olmak i'tibarile bu sualin varid olamıyacağı derkârdır. Şehadeti İlâhiyenin manâsı bir hakkı alel'ıtlak bildirmek, beyan-ü ızhar etmek veya ikamei delâil ile isbat eylemek, ilmi şühudî ile hükmetmek manâlarında birile dahi tefsir edilir. Bu manâ ile Cenabı Allah afak-u enfüste hadd-ü hisaba gelmez şevahid ve delâil halk-u ikame ederek vahdaniyyetini ve sıfatı sübhaniyyesini beyan ve ızhar ettiği gibi bundan başka delâili teşriiyye dahi inzal eyliyerek bunları ıhbarile tasdik buyurmuştur ki amme için bu manâların tefhimi kolay olduğundan bir hayli müfessirîn bununla iktifa etmişlerdir. ��

sh:»1056� Edit

Fakat burada daha derin ve beynelhükema pek çok münakaşalara sebeb olmuş olan mebhası ma'rifetin, ya'ni ilmi yakîn mes'elesinin esaslı bir halli vardır. Bu bize gösteriyor ki her hususta mebde'i yakîn Hak tealânın kendine ve vahdaniyyetine ilm-ü şehadetidir. Her ilmi yakîn hakkın kendine mutabakatı ve bu mutabakatı i'lâm ve i'lânile kaimdir. İlmi yakîn ayni yakîne, ayni yakîn, hakkı yakîne müsteniddir. Vakı'de hakk olan her hangi bir şey'in bizzat veya bilvasıta kendisini göstermesidir. Mücerred cezmi indîden yakîni nefselemrîyi fark ettirir. Bunun için gerek afakta, gerek enfüste ilmi şuhdî ilmi yokmu diye bahse tutuşan ve her biri da'vasını akılden veya semi'den ahzettiği deliller ile isbata çalışan bir takım kimselere karşı bir bülbülün ötmeğe başlaması ne büyük şehadettir. Halbuki bu bile henüz istidlâlî olan bir ilmi yakîndir. Burada asıl şahid bir taraftan o sesin bülbülde, diğer taraftan sâmi'lerde zuhuru ve her iki tarafla olan kıyam ve nisbeti vahdaniyesidir. Bu bir sestir ve bu ses bir bülbül sesidir. Binaenaleyh hakikat, nefsine mutabıktır diyenlerin daha evvel kendilerinde bir şahid ve meşhud vardır. Ve bu şahid ve meşhud onların nefsilerinde hem evvel ve hem şimdi birleşmiştir. Binaenaleyh hakikatin derinliklerinde ve zamanın bütün cereyanında şahid ile meşhudün bu birleşmesidir ki şehadetin künhü ve tasdikı hakkın esas şahididir. Bu ise hakkın nefsine mutabakatı mebdeine raci'dir. Ve bu her hakkın hakk olmak haysiyetiyle vahdeti mutlakası demektir. Bu da evsafı fenadan münezzeh minel'ezel ilel'ebed hakkı mahzolarak kaim bulunan Allah tealânın ikamei adl-ü hakkaniyyetle kıyamı vahdaniyyetine ve onun kendine huzuriyle ezelen ve ebeden mutabakatına ve bunu ızhar ve i'lânına müsteniddir. Her hangi bir hakkın nefsine mutabakatı « �ç¢ì ç¢ì� » ayniyyet denilen bir nisbeti tasdikıyyedir ki bu ancak bir nefsi âlim ile tahakkuk eder. İlim, nefsi âlim bertaraf ��

sh:»1057�Edit

edilirse eşyanın nefsine mutabakati mes'elesi yoktur. Fakat bir nefsi âlime karşı bir taş bile kendini ızhar ederek kendine şehadet eder. Şu halde nüfusi insaniyyeden sarfı nazarla kendilerine âlim olmıyan eşya nefsine mutabık değil ise eşyanın nüfusi insaniyyede kendine şehadet edebilmesi nasıl mümkin oluyor? Ve sonra bütün bu şehadet hak namı verilen bir noktai vahdette nasıl toplanıyor? İşte ilim meselesinin feylesofları şaşırtan en ince noktası burasıdır. Bu âyette bu noktayı hallederek ilmi yakînin mebdei hakikîsini gösteriyor. Eşyanın kendi zatlarında kendilerine mutabakatı Hak tealânın kendi zatinde kendine mutabakatinin, ya'ni « �ç¢ì ç¢ì� » kendine ilminin ve bu ilmini ızhar ile kendine ve kendi vahdaniyyetine şehadetinin eseridir. Binaenaleyh eşya kendilerine kendilerinde mutabık değil, kendine âlim olan zatı hakda, ya'ni ilmi İlâhîde kendilerine mutabıktırlar. Nüfusi insaniyyenin kendilerine mutabakatı kezalik eşyanın nüfusi insaniyyede kendilerine mutabakatleri de her birinin ilmi İlâhîde mensub olduğu veçhi hak dolayısiledir. Binaenaleyh âlemde ne kadar şühud-ü şehadet, ne kadar ilm-ü istidlâl varsa hepsi Hak tealânın kendini bilmesineve bildirmesine, ya'ni şehadetine mübtenidir. İleride gelecek olan « ���×¢3£¢ ‘ó¤õ§ çbÛ¡Ù¥ a¡Û£b ëu¤èé¢6›P a ëÛᤠíؤѡ 2¡Š 2£¡Ù a ã£é¢ Çܨó ×¢3£¡ ‘ó¤õ§ ‘è©î†¥›�� »�� âyetleri de bu iki noktayı tavzıh etmiştir. Hasılı şahidi hakikî ancak Allah tealâdır. Meselâ güneş var diyen bir şahid kendisiyle meşhudu olan güneş arasında nisbeti hakkın şehadetine tebaiyyetten başka bir şey yapmış olmaz. Şu kadar ki bu tebaiyyet sarih veya zımnî veya gayri meş'ur olabilir. Hak tealâdan başka hiç bir âlim ne kendine, ne sair eşyaya temamen şahid değildir. Nefsi insanîde eşyanın kendilerine mutabakatleri izafî, nakıs ve minvecihtir. Ben, benim diyebilen insanın bile nefsine mutabakati min küllil'vücuh tam ve mutlak ve hakkal'yakîn değildir. Onun kendisinde bilmediği, şehadet edemediği nice vücuhi izafet vardır. İnsanın

��

sh:»1058�Edit

gerek kendinde gerek eşyada hakikaten bilebildiği ma'lûmat, şehadeti hakkı bizzat veya bilvasıta sezebildiği vücuhtur. Binaenaleyh insanda mutlak, en hakikî bir ilmi yakîn varsa o da vücud ve vahdeti İlâhiyeye ilimdir. Zira bu ilim gerek kendisine ve gerek eşyaya olan ilimlerin hepsinin rükni akdemidir. Bundan başka her hangi bir ilimde zarureti zatiyyei kâmile yoktur. Ehli ilmin meratibi de bu şehadete kurb ve bu'dü ile mütenasibdir. Nefislerinde Hak tealânın bu şehadetini sezemiyenler ulemadan olamazlar. Bunlar ilmi inkâr eden Sufestaiye ve keferei Reybiyyedendirler. Gerek nefsine ve gerek eşyaya ilminin hakikatine kail olub da Hak tealâyı inkâr edenleri ise keferei muanidîndendirler. Cenabı Allahın kendine kendinde ilmi ve şehadeti bulunduğu gibi eşyayı icadî ile âfak-u enfüste bu ilmini lâyü'ad velâ yuhsa sevahid ile i'lân ve ızhar etmesi, ilim, ukul, ervah ve kuvayı müdrike ve bunlara mutabık ulema halkederek onlara şehadetini tebliğ ve i'lâm eylemesi dahi onun masivallaha karşı kendine, kendinin vahdaniyyetine hakkaniyyetle şehadetidir ki evvel-ü ahır, mebde-ü mead, müdde'ı, şahid, meşhud, meşhudün aleyh, hâkim hepsi bu noktai vahdette birleşmeden, buna rücu' ve iltica etmeden ne bir şehadet yapılır, ne vücuddan, ne ilimden ne amelden bir eser sezilir, Allah tealâ zati ehadiyyetinde şahid ve meşhudun birliğini ve bütün şehadetlerin bu birlik sayesinde bu şehadeti vahdaniyyenin kıyamı adli ve hükmi hâkimiyyeti tahtinde cereyan ettiğini, bu şehadet olmadan hiç bir şey'in adl-ü hakkaniyyetle tasdık edilemiyeceğini ya'ni hiç bir şeyde ilmi yakîn olamıyacağına hem fi'len ve hem kavlen şehadetiyle isbat eyledi ve buna kendi şehadetiyle, kendi tezkiyesile müeyyed nice şahidler de halk-u ikame eyledi. Ezcümle bu sayededir ki bir insan «ben, benim» diye kendini tanır, kendi kendine şehadet eder, kendi şu'urunun kendi varlığına intıbakını kendine

��

sh:»1059�Edit

haber verir. Hem müddei, hem şahid, hem meşhud olduğu halde bu şehadetini aynı adl-ü hak tanır. Şüphesiz olarak inanır. Saniyen Allah tealânın « ���Ûb¬ a¡Û¨é a¡Û£b ç¢ì=�� » olduğuna bütün Melâike gerek tekvinî ve gerek teşriî her hangi bir hususta emir ve iradei İlâhiyeyi tebliğ ve icraya me'mur süferayı İlâhiye olan kuvayı müdirkei muhikka, ukul ve ervahı mücerrede dahi şehadet ettiler ve şehadetlerinin hakkıyyetine Hak tealâyı şahid müzekki tuttular. Zira Allah tealâ kendi şehadetini evvelâ bunlara bildirdi ve bunları işhad etti. Salisen Allah tealânın « �����Ûb¬ a¡Û¨é a¡Û£b ç¢ì=��� » olduğuna « ���ëa¢ë¯Û¢ìa aۤȡܤá¡�� » ya'ni hakikaten ilim sahibi olanlar: Cemi'i Enbiya ve ulemai kâmilîn ve hükemai muvahhidîn şehadet ettiler. Ehli ilim miyanında görünüb de adl-ü hakkaniyetten inhiraf eden, kaim bil'adl olmıyanların inkâr veya ketmi şehadet etmelerinin ehemmiyeti yoktur. Adl-ü insaf ile muttasıf hiç bir sahibi ilim bulunmaz ki hiç olmazsa kendi nefsinde, vahdaniyyeti İlâhiyyeye şehadet etmesin. Zaten ilmin ve âlimin bilfi'ıl mevcudiyeti, vahdaniyeti İlâhiyenin bariz dellilerindendir. İlim vakıa mutabık, hak değilse ilm olmaz, bildiğinin doğruluğuna, hakkıyetine iman ve şehadeti olmıyan da yegâne ve vahdaniyyetine şahid değilse ne ilimde hakıkat bulunabilir, ne de kimse kendini tanıyıb bilebilirdi. Sufestaiye gibi ilmi inkâr ederek veya tersine giderek reyb-ü küfre sapanlar ise kendilerinde şahidi hakk olan ilim bulunmadığından dolayı ehliyyeti şehadetten mahrum ve mahkûmün'aleyhler miyanına dahildirler. İşte « �����Ûb¬ a¡Û¨é a¡Û£b aÛÜ£¨é¢��� » manâsile vahdaniyyeti İlâhiyyeye ve Allahın adl-ü hakkaniyeti ikame edib duran bir kayyumı ezelî olduğuna böyle bir nizamı vahdette ve bütün mevcudatın ve kâffei hakaikın mâbihilkıyamı olarak alelmeratib kaim adil ve makbulüşşehade bu kadar şuhud; müttefikullafzı velmanâ müteselsilen şehadet ettiler, her biri kaimen bilkıst ��

sh:»1060� Edit

« �����a ‘¤è†¢ a æ¤ Ûb a¡Û¬é a¡Û£b aÛÜ£¨é¢��� » dediler. « �����Ûb¬ a¡Û¨é a¡Û£b ç¢ì aۤȌ©íŒ¢ aÛ¤z Ø©îá¢6��� » Ya'ni Nesârânın zu'umları gibi Teslis yok, bir takım E'ızze yok. Burada işbu « ���Ób¬ö¡à¦b 2¡bÛ¤Ô¡Ž¤Á¡6�� » müteaddid rabıtlara muhtemildir. Evvelâ şahidiyeti i'tibarile vasfı olmak üzere « �aÛÜ£é� » dan hal, saniyen meşhudiyyeti vasfı olmak üzere « �ç¢ì� » den hal olur ki ma'nen ikisi mütelâzimdirler. Salisen « ���ëa¢ë¯Û¢ìa aۤȡܤá¡�� » den veya « �ÇÜá� » den hal, rabian «Allah ve Melâike ve ülül'ilm» in her birinden hal olabilir ki te'hirine nazaran en zahir olan budur. « �Óbö¡à¦b ×¢3£¢ ëay¡†§ 2¡bۤȆ¤4¡� » demek olur. Ve şehadetten sonra tezkiyeyi ifade eden bir hali müekkide kabilinden olduğu için « �‘衆 ×¢3£¢ ëay¡†§ Óbö¡à¦b 2¡bۤȆ¤4¡ ߢz¡Ô£¦b� » takdirinde bir cümlei müste'nefe olması en güzel vecihtir. Gerçi « �u bõã¡ó aÛ¤Ôì¤â¢ ‰aסj¦b� » denildiği zaman « �‰aסj¦b ×¢3£¢ ëay¡†§� » manâsı murad olunabileceği inkâr edilmiştir. Lâkin bu misal yalnız ülül'ilimden hal yapıldığı takdirdedir. Ve denilebilir ki « ���u bõã¡ó aÛ¤Ôì¤â¢ ‰aסj¦b�� » ile « �u bõã¡ó ‹í¤†¥ ëaÛ¤Ôì¤â¢ ë a m¤j bÇ¢è¢á¤ ‰aסj¦b � » arasında fark vardır. Atıfk, tegayür içinde bir cemiyyet ifade eder, « �×¢3£¢ ëay¡†§� » manâsını tasrih eyler. Rivayet olunmuştur ki Şam ehbarından, ya'ni Nesârâ ulemasından iki zat gelmişlerdi, Medineyi gördükleri zaman biri diğerine «bu kasaba ahır zamanda çıkacak o Peygamberin kasabasına ne kadar benziyor» dedi, ba'dehu huzuri risalete girdiklerinde sıfatı mahsusasile tanıdılar. Aleyhissalâtü vesselâma «sen Muhammedsin?» dediler, evet buyuruldu. «hem de Ahmedsin?» dediler, tarafı risaletten «ben Muhammed ve Ahmedim» buyruldu. Bunun üzerine «biz sana bir şey soracağız, haber verirsen iman edeceğiz» dediler, «sorunuz» buyuruldu. Onlar da «bize kitabullahda en büyük şahadeti haber ver» dediler, bu âyeti kerime nâzil oldu. Bunun üzerine ikisi de müslüman oldular. Demek ki bu âyetin nüzulü vefdi Necrandan mukaddem imiş. Velhasıl bütün vücude şamil olan bu üç şehadet neticesinde ılmelyakîn, aynelyakîn, hakkalyakîn ve her

��

sh:»1061� Edit

hakikatten celi olarak mutehakkıktır ki « �����Ûb¬ a¡Û¨é a¡Û£b ç¢ì aۤȌ©íŒ¢ aÛ¤z Ø©îá¢6��� » 19. ���a¡æ£ aÛ†£©íå ǡ䤆 aÛÜ£¨é¡ aÛ¤b¡¤Üb⢮›�� dır. Allah yanında marzıy ve gayei saadete musıl olan hak din, islâmdan ibaret olduğunda şüphe yoktur.» -Kisaî kıraetinde « �aæ� » feth ile mütebakısinde kesrile okunur. Fetih suretinde bu cümle evvelki meşhudün bihten bedeldir. Ya'ni Allah tealâ vahdaniyyeti hasebile kesrile okunur. Fetih suretinde bu cümle evvelki meşhudün bihten bedeldir. Ya'ni Allah tealâ vahdaniyyeti hasebile dini hakkın dini islâmdan ıbaret olduğuna şehadet etmiştir, asıl meşhudünbih budur. Kesir suretinde ise «�����Ûb¬ a¡Û¨é a¡Û£b ç¢ì aۤȌ©íŒ¢ aÛ¤z Ø©îá¢6������ » hükmü neticei şehadet « ���a¡æ£ aÛ†£©íå ǡ䤆 aÛÜ£¨é¡ aÛ¤b¡¤Üb⢮�� » onun lâzımı olan bir cümlei istinafiyedir. Çünkü dini islâmın üssül'esası, « �����Ûb¬ a¡Û¨é a¡Û£b aÛÜ£¨é¢��� » diye şehadeti tevhid ile min ındillah gelenin hepsini ıkrar ve i'tiraf eylemektir. Diğer binai islâm ve furuu hep tevhidi ilâhîye tabi'dir. Indallah sabit olan hakkı meşhudün bih ikamei adl-ü hakk ile vahdaniyyeti İlâhiye, « �aÛbÜbâ� » da buna bütün levazimile şehadet ve Allahdan gelenin cümlesini ıkrar olduğundan dini hakkın islâmdan başka bir şey olmadığı da hakkalyakîn, aynelyakîn, ılmelyakîn sabittir. Allah tealânın kendisi için teşri' ettiği, Peygamberler gönderdiği evliyasına delâlet eylediği din, sıratı müstakım budur. Ni'meti mükâfatını ancak bununla verir, akıbette selâmete ancak bununla çıkarır. Aslı lûgatte din, ceza, ya'ni mükâfat veya mücazat veya itaat etmek manâyı masdarîlerle alâkadar olarak bir tabi' ile hâkim bir metbu' arasındaki nisbetin ismidir. Bu nisbet metbu' hâkim tarafından mülâhaza edildiği zaman sevab veya ıkab ile tatbıkı mes'uliyet, tabi' tarafından mülâhaza edildiği zaman da arzuyı selâmet ve ümid-ü mehafetle taat ve inkıyad ifade eder ki bunlar dinin manâyı masdarîsidirler. Hasılları deyyaniyyet ve diyanettir. Fatıhadada manâyı ma'rufile dinin tarifi sebketmiş idi ki: zevilukulü hüsni ıhtiyarlariyle bizzat hayr-ü ni'mete saık olan bir vaz'ı İlâhî, şer-u millet dahı denilen ve ef'ali ıhtiyariyyei beşeriyyenin gayei hayr-ü saadete doğru cereyanını tanzım

��

sh:»1062� Edit

eden bir tarik, bir kanun, bir âmili ma'nevî demek oluyordu. Binaenaleyh umumiyyetle din denilince fikri mes'uliyyetle birrıza bir tâbi'ıyyeti ıhtiyariyye taleb eden ve tâbiıyyetlerini şerr-ü şekavetten sıyanet ile hayr-ü saadete götüren aksi halde, ya'ni hüsni rıza ve ıhtiyar ile ittiba' ve ıtaat edilmediği, hılafından tevakkî olunmadığı takdirde de bizzat hayr-ü saadetin zıddı olan netayici seyyie ile ahkâmı cezaiyyesinin cebren ve nakabili ictinab bir surette tatbık edileceğini gösteren merci'ı ümid ve mehafet ve şayanı hayret bir surette son derece ta'zîm ile arzı ubudiyyet edilir bir mürebbi hakîmin vaz-u teklif ettiği kanunı mükâfat-ü mücazat veya ona ıtaat ve teslimiyyet anlaşılacağından her halde din, bir İlâhî ifade ve ona birrıza ıtaat ve teslimiyyeti ıktıza eyler. Diyanet de o ilâhi hâkime ubudiyyet ve kanunlarına teslimiyyet demek olur.

Yukarılarda da beyan olunduğu üzere aslı lügatte İslâm; silm, selm, selâmet maddelerinden hemzesi duhul veya ta'diye olarak kullanılır. Şumullü ve pek temiz bir kelimedir ki silm-ü selâmete girmek veya koymak veya çıkarmak selâmet te'min eden teslimiyyet, mütekabil bir müsalemete girmek, halıs-u salim olmak veya tutmak manâlarına gelir ki hepsinde selâmet ve salimiyyet gayesile bir inkıyad-ü mutavaat manâsı vardır. Din dahı sahib irade zevilukul beyninde terki ıhtilaf-ü cidal ile te'mini müsalemet eden bir kanundur. Bununla yalnız insanlar beyninde müsalemet değil, insanlarla Allah tealâ beyninde de bir akdi selem vardır. Bu sayede iradei halık ile iradei mahlûk beyninde bir vifak te'min olunur. Kul, Allahın dilediği gibi ister, Allah da kulun dilediği gibi yapar, arada niza'-ü muhalefet kalmaz, Allaha vusleti ebediyye hasıl olur, Ve bu sayede insanların iradatı muhtelifeleri tevhid olunarak beyinlerinde bir medeniyyeti salime ve bir sulhı daim cereyan eder. Ve hepsi ni'meti İlâhiyyeden mütena'ım olur. Felah bulur. Vahdaniyyeti

��

sh:»1063�Edit

İlâhiyyeye ittiba' edilmeyince de bu gaye hasıl olmaz. Bu suretle dinin künhü bu tevhid dairesinde bütün manâsile islâmdır. « �����Ûb¬ a¡Û¨é a¡Û£b ç¢ì=��� » olan Allah tealânın emrettiği hakkı diyanet de bu tevhide şehadet ve bu tevhıd dairesinde bir Allah teslimiyyet ve ıtaattir. Bihakkın felah-ü selâmet ve hâyr-ü saadet ancak bu ıhlâs-u inkıyaddadır. Indellah din, dini halıs olan « �a¡¤Üb⥠a¡Ûó aÛÜ£¨é¡� » dır. Allahdan başka ilâh taniyan veya hakkı bildiği halde dini tabi'ıyyeti haktan başka bir şey telâkkı eden, din ile ilim, hak tealâ ile hayrı a'lâ arasında niza' tasavvur eyliyen veyahud hayr-ü şer nizamın hall-ü faslına Allah tealânın hâkim olmadığını, hükmi İlâhînin haricinde her hangi bir şey kalabileceğini farzeden velhasıl mebde'i Haktan gelmiyen ve âyâtı Haktan istinbat edilmiyen dinlerin, tabi'ıyyetlerin hiç biri insanlara selâmet ve saadet bahşedecek dini hak değildir, Allah tealâya şerik tasavvuru muhal ve batıl olduğu gibi «islam» dan başka bir dini hak tasavvur etmek de batıldır. Hulâsa: Din-ü diyanetin bütün manâsı nisbeti tâat ve tabi'ıyyet ile te'mini selâmette toplanır. İslâmın manâsı da selâmeti müfid, şa'ibesiz bir inkıyad ve mütabeatta toplanır. Şu halde din mefhumu alelıtlak taasvvur edildiği zaman bile alelıtlak manâyı islâma müradif ve müsavidir. Hangi din ele alınacak olsa onun künhü islâm ve inkıyaddan ibarettir. Dini zahir islâmı zahirî, dini batın islâmı batınî, dini tam, zahir-ü batın ile islâmı hakikî, dini batıl yalan bir islâm, dini hak, hak bir islâmdır. Hakikaten selâmet bahşeden hak bir islâm ise ancak tevhidi hakikîye islâmdır. Tevhidi hakikî ise şeriki bulunmak ıhtimali bulunmiyan ezel ve ebedde hayy-ü kayyum bir ilâh tanımak ve ancak ona şehadet etmektir. Böyle bir ilâh ise ancak Allah tealâdır, Evvel-ü ahır bütün ızzet-ü hâkimiyyeti şahid-ü meşhud olan zati ehadiyyetinde toplayıb kendinden başka ilâhi nefyetmiş, ondan

��

sh:»1064�Edit

başka ülûhiyyet iddia eden veya ülûhiyyet nisbet olunanların hepsinin acz-ü fenasını daima göstermiş ve göstermekte bulunmuş ve her hangi bir zamanda nizamı tevhidden çıkmak isteyenleri perışan eylemiş ve her selâmeti tarikı tevhidden bahş eylemiş, velhasıl « �����Ûb¬ a¡Û¨é a¡Û£b aÛÜ£¨é¢��� » diye ülûhiyyette vahdaniyyete kendisi de şehadet etmiş olmakla vahdaniyyeti İlâhiyeye şehadet ile islâmı hakıkî, Hak tealânın dini olduğunda şüphe yoktur. Deyyanı hakikî olan Allah tealânın islâmını Melâike ve ülül'ilim gibi kendi şehadeti tevhidine iman-ü ıhlâs ile inkıyad edenleri rahmetile felâh-u selâmete çıkarmak, kulların islâmı da ancak Allaha teslimi nefs ederek bu tarikı selâmete girmektir. İşte dini islâm Allah ile kullar beynindeki bu nisbeti vahdaniyyedir. Melâikenin ve ehli ilmin dini de budur. İlimde bundan başka bir din yoktur. Bu dinin başı ilmi hak, hak ilmin başı da bu dindir. Bu dinden başka bir din aramak ya Allahın fevkına çıkmıya çalışmak veya Allahın madununa teslimi nefestmektir ki ikisi de dinsizlik ve küfürdür. Isyan ve tefrikadır, felâkettir. Binaenaleyh Ehli kitabın ıhtilâfatı ile bunun ilmiyyetine ve hakkıyyetine hiç halel gelmez, onların gerek kendi aralarında ve gerek Resulullaha karşı ıhtilâf çıkarmaları hakk-u hakikati bildiren bütün esbabı ilim geldikten sonra adl-ü hakkaniyyetle kıyamı, hakka ve ilme islâm ve inkıyadı bırakıb beyinlerinde bagy-ü udvan ve sevdayı tahakküm ile dinsizliğe, inkâra saptıklarındandır. Ve fakat isbatı adl-ü hakk için ikame ve inzal buyurduğu « ���a¡æ£ aÛ†£©íå ǡ䤆 aÛÜ£¨é¡ aÛ¤b¡¤Üb⢮�� » gibi âyât-ü delâili kat'iyyeye her kim küfreder, islâmdan kaçınırsa Allah seri'ulhisabdır. Cezalarını vermekten çekinmez. Bu isbat ve takrirden sonra gelelim sebebi nüzul olan münazara ve mücadele mes'elesine: Ya Muhammed:

��

sh:»1065� Edit

��PR› Ï b¡æ¤ y b¬u£¢ìÚ  Ï Ô¢3¤ a ¤Ü à¤o¢ ë u¤è¡ó  Û¡Ü£¨é¡ ë ß å¡ am£ j È å¡6 ë Ó¢3¤ Û¡Ü£ ˆ©íå  a¢ë@m¢ìa aۤءn bl  ë aÛ¤b¢ß£¡î£©å  õ a ¤Ü à¤n¢á¤6 Ï b¡æ¤ a ¤Ü à¢ìa Ï Ô †¡ aç¤n † ë¤7a ë a¡æ¤ m ì Û£ ì¤a Ï b¡ã£ à b Ç Ü î¤Ù  aÛ¤j Ü b΢6 ë aÛÜ£¨é¢ 2 –©îŠ¥ 2¡bۤȡj b…¡; QR› a¡æ£  aÛ£ ˆ©íå  í Ø¤1¢Š¢ëæ  2¡b¨í bp¡ aÛÜ£¨é¡ ë í Ô¤n¢Ü¢ìæ  aÛ䣠j¡î£©å  2¡Ì î¤Š¡ y Õ£§= ë í Ô¤n¢Ü¢ìæ  aÛ£ ˆ©íå  í b¤ß¢Š¢ëæ  2¡bÛ¤Ô¡Ž¤Á¡ ß¡å  aÛ䣠b¡= Ï j ’£¡Š¤ç¢á¤ 2¡È ˆ al§ a Û©î᧠RR› a¢ë¯Û¨¬÷¡Ù  aÛ£ ˆ©íå  y j¡À o¤ a Ç¤à bÛ¢è¢á¤ Ï¡ó aÛ†£¢ã¤î b ë aÛ¤b¨¡Š ñ¡9 ë ß b Û è¢á¤ ß¡å¤ ã b•¡Š©íå  SR› a Û á¤ m Š  a¡Û ó aÛ£ ˆ©íå  a¢ë@m¢ìa ã –©îj¦b ß¡å  aۤءn bl¡ í¢†¤Ç ì¤æ  a¡Û¨ó סn bl¡ aÛÜ£¨é¡ Û¡î z¤Ø¢á  2 î¤ä è¢á¤ q¢á£  í n ì Û£¨ó Ï Š©íÕ¥ ß¡ä¤è¢á¤ ë ç¢á¤ ߢȤŠ¡™¢ìæ  TR› ‡¨Û¡Ù  2¡b ã£ è¢á¤ Ó bÛ¢ìa Û å¤ m à Ž£ ä b aÛ䣠b‰¢ a¡Û£ b¬ a í£ bߦb ߠȤ†¢ë… ap§: ë Ë Š£ ç¢á¤ Ï©ó …©íä¡è¡á¤ ß b × bã¢ìa í 1¤n Š¢ëæ  UR› Ï Ø î¤Ñ  a¡‡ a u à È¤ä bç¢á¤ Û¡î ì¤â§ Û b ‰ í¤k  Ï©îé¡ ë ë¢Ï£¡î o¤ ×¢3£¢ ã 1¤§ ß b × Ž j o¤ ë ç¢á¤ Û b í¢Ä¤Ü à¢ì栝› ��

��sh:»1066� Edit

Meali Şerifi Buna karşı seninle münakaşaya kalkışırlarsa de ki "ben: Yüzümü islâm ile tertemiz Allaha tuttum bana tabi' olanlar da", o kitab verilenlerle verilmiyen ümmîlere de de ki: siz, "islâmı kabul ettiniz mi?" eğer nizaı keser islâma girerlerse doğru yolu tutmuşlardır, yok yüz çevirirlerse sana da düşen ancak tebliğdir, Allah görüyordur o kulları da 20 Her halde onlar: O Allahın âyetlerini tanımıyanlar ve haksızlıkla Peygamberleri katleyliyenler ve insanlar içinde adl-ü insaf emreden kimseleri katledenler şimdi hep bunlara elîm bir azab müjdele 21 İşte bunlar Dünya ve Ahırette amelleri heder olmuş kimselerdir, ve onları kurtaracak da yoktur 22 Baksan â o kendilerine kitabdan bir nasıb verilmiş olanlara, aralarında hakem olması için Allahın kitabına da'vet olunuyorlar da sonra içlerinden bir kısmı yüz çevirerek dönüb gidiyorlar 23 bunun sebebi: Çünkü onlar "sayılı günlerden başka bize asla ateş dokunmaz" demekte ve uydura geldikleri yalânlar dinlerinde kendilerini aldatmaktadır 24 Bakalım o geleceğinde şüphe olmıyan gün için kendilerini topladığımız ve hiç kimseye zulmedilmiyerek herkese her ne kazandıysa temamen ödendiği vakit nasıl olacak? 25

20. ���a ¤Üà¤o¢ ëu¤è¡ó Û¡Ü£¨é¡ ëßå¡ am£j Èå¡6›�� Ben Allaha teslimi nefsettim, tertemiz, şeksiz şüphesiz, halis muhlis bir surette Allah yolunu, Allah dinini tuttum, ancak Allaha teveccüh ettim, bana tâbi' olanlar da böyle. İşte ma'nayı İslâm, işte Muhammed ve ümmeti Muhammedin dini. İşte ebedî selâmetin tarikı hakkı, sıratı müstakimi. ���ëÓ¢3¤ Û¡Ü£ˆ©íå a¢ë@m¢ìa aۤءn bl ëaÛ¤b¢ß£¡î£©å›�� bu da risaleti Muhammediyyenin umuma şümulünü ıhtardır. Zira bu tasniften��

sh:»1067� Edit

harici bir sınıfı beşerî yoktur, kitab verilmiş olanlar Yehud ve Nesârâ ve şebihlerine «ümmiyyîn» de kitabsız Arab müşriklerine ve onlar gibi kitabı olmıyanlara şamildir. Hıtab Arab ve Acem diye değil bu evsafı umumiyye iledir. Vazifei tebliğ bunlaradır. Bu vazife yapıldıktan sonra bunları kabulden imtina' edib küfr-ü ıhtılâfa sapmalarının mes'uliyyeti Resulullaha raci' değil temamen kendilerine aiddir. Bu mes'uliyyeti böyle küfürlerin cezalarını tebliği dahi vazifei risalet cümlesindendir. Rivayet olunuyor ki Resulullah bunu Ehli kitaba kıraet ettiği zaman « �öb ¤Üà¤n¢á¤� » hıtabına karşı « �a ¤Üà¤äb� » dediler, bunun üzerine Yehudîlere «İsa, Allahın kelimesi ve abdi ve resulü olduğuna şehadet eder misiniz?» buyurdu «Maazallah» dediler, Nesârâya da «İsa, Allahın abdi ve resulü olduğuna şehadet edermisiniz? buyurdu bunlar da «maazallah İsa abid mi olur?» dediler. « ���ëa¡æ¤ m ìÛ£ì¤a Ïb¡ã£à b ÇÜî¤Ù aÛ¤j Üb΢6�� » buna işaret ve maba'dinin dahi tebliğini emirdir. 21. ���a¡æ£ aÛ£ˆ©íå íؤ1¢Š¢ëæ 2¡b¨íbp¡ aÛÜ£¨é¡›�� gerek Yehud olsun ve gerek Nesârâ ve saire Ehli kitab ve ümmiyyînden ve islâm davasında bulunanlardan âyâtullaha küfredenler bir, Yehudîlerin yaptıği gibi Enbiyayı katlemek haksızlığile küfri amelîde bulunanlar iki, Enbiya değillerse de nas miyanında onların isrine tebean adl-ü hakkaniyyet emreden insanları katletmek suretile fi'len ızharı küfredenler üç, işte bütün bu kâfirlere hoşlandıkları küfürlerinin cezası olan elîm bir azab müjdele ki 22. ���a¢ë¯Û¨¬÷¡Ù aÛƒ›��

Ne acaib şunlara baksan â! 23. ���a Ûᤠm Š a¡Ûó aÛ£ˆ©íå a¢ë@m¢ìa ã–©îj¦b ß¡å aۤءn bl¡ í¢†¤Çì¤æ a¡Û¨ó סn bl¡ aÛÜ£¨é¡ Û¡îz¤Ø¢á 2 î¤äè¢á¤ aÛƒ›�� Resulullah Yehudîlerin dershanelerine gitmiş, kendilerini imana da'vet eylemiş idi, Nuaym ibni Amir, hars ibni zeyd «sen hangi dinde dindesin? diye sordular, Aleyhissalâtü vesselam da «milleti ��

sh:»1068� Edit

İbrahim üzereyim buyurdu. Bunun üzerine «İbrahim Yehudî idi» demelerile Resulullah «haydi aramızda Tevrat hakem olsun, ona geliniz» diye da'vet buyurmuştu, icabetten imtina' ettiler, ayni hal recim meselesinde de olmuş idi, burada bu hâdiselere işaret olunarak « ���Ïà b a¤n Ü1¢ì¬a a¡Û£b ß¡å¤ 2 Ȥ†¡ ßb u b¬õç¢á¢ aۤȡܤá¢=�� » mucebince bunların bile bile hakka karşı temerrüdleri ve şiddeti gururları ve iftiraları ve nihayet akıbeti feciaları tehvilen gösterilmiştir. Kâfirler mülklerine, devletlerine, servetlerine, kuvvetlerine güvenerek malikülmülk olan Allahın âyâtını tanımaz ızzeti hakka tecavüz eder veled isnadı ile o kuvvetler alınmaz, gündüzler gece, geceler gündüz olmaz, dirilir ölmez, ölenler dirilmez, zenginler züğürtlemez, fakirler ve zaıfler servet ve kuvvet bulamaz, haksızlıkların, küfürlerin cezaları verilmez zannederlerken şüphesiz bulunan bu yevmi cem'ın, bu umumî seferberliğin yadı noktasında ya Muhammed, sen: ��

VR› Ó¢3¡ aÛÜ£¨è¢á£ ßbÛ¡Ù aÛ¤à¢Ü¤Ù¡ m¢ìª¤m¡ó aÛ¤à¢Ü¤Ù ßå¤ m ’b¬õ¢ ëm 䤌¡Ê¢ aÛ¤à¢Ü¤Ù ß¡à£å¤ m ’b¬õ¢9 ëm¢È¡Œ£¢ ßå¤ m ’b¬õ¢ ëm¢ˆ¡4£¢ ßå¤ m ’b¬õ¢6 2¡î†¡Ú aÛ¤‚¢6 a¡ã£Ù Çܨó ×¢3£¡ ‘ó¤õ§ Ó†©íŠ¥ WR› m¢ìÛ¡w¢ aÛ£î¤3 Ï¡ó aÛä£èb‰¡ ëm¢ìÛ¡w¢ aÛä£èb‰ Ï¡ó aÛ£î¤3¡9 ëm¢‚¤Š¡x¢ aÛ¤z ï£ ß¡å aÛ¤à o¡ ëm¢‚¤Š¡x¢ aÛ¤à o ß¡å aÛ¤z 9 ëm Š¤‹¢Ö¢ ßå¤ m ’b¬õ¢ 2¡Ì¡ y¡Žbl§›

��������������

��sh:»1069� Edit

Meali Şerifi

Deki: ey mülkün sahibi Allahım! Dilediğine mülk verirsin, dilediğinden de mülkü çeker alırsın, ve dilediğini azîz edersin, dilediğini zelil edersin, hayır yalnız senin elindedir, muhakkak ki sen her şey'e kadirsin 26 geceyi gündüzün içinde sokarsın, gündüzü gecenin içine sokarsın, ölüden diri çıkarırsın diriden ölü çıkarırsın, dilediğine de hisabsız rızk verirsin 27 Rivayet olunuyor ki Mekkenin fethi üzerine Resulullah ümmetine Fars ve Rum mülklerini va'detmiş idi. Münafıklar ve Yehudîler «heyhat heyhat, Muhammed nerede Fars ve Rum nerede? Onların ızzet-ü kuvvetleri bundan pek fazla, Muhammede Mekke ve Medine yetmedi mi ki Fars ve Rum Devletlerine tama' ediyor?» Dediler. Daha evvel Ahzab senesi Resulullah handakı tahtıt etmiş, kırukisini çizmiş, Medine ahalisinden her on kişiye kırk zıra' kesmiş idi. Amr ibni avf, Selmanı Farisî, Huzeyfe, Nu'man ibni mukrin ve Ensardan altı kişi bir kırk arşunda çalışıyorlardı kazarlarken handakın ortasında mintarafillâh gayet büyük dağ gibi bir kaya zühur etti. Demir külünkler kırıldı, çok çalıştılâr taşı kıramadılar, pek az bir şey koparabildiler. Selmanı Farisîye «çık Resulullaha haber ver, emrini telâkkı et gel» dediler. Selman çıktı, Resulullah bir kubbei türkiyye «bir türk alacağı» kurmuş içinde idi, vak'ayı arz etti. Resulullah Selman ile beraber handaka indi, diğer dokuz kişi handakın kenarında idiler, Resulullah Selmandan külüngü aldı taşa bir darbe vurdu, çatlattı, taştan öyle bir şimşek çıktı ki karanlık bir odada bir kandil gibi atrafı aydınlattı, Resulullah bir fetih tekbiri aldı, bütün Müslümanlar da tekbir aldılar, ikinci bir darbe daha vurdu öyle bir şimşek daha çıktı ve yine öyle tekbir aldılar, üçüncü bir darbe daha vurdu taşı parçaladı ve bir şimşek daha çıktı, aynı veçhile bir tekbir

��

sh:»1070� Edit

daha aldılar, badehu Selmanın elini tutub çıktı, Selman «Sana anam babam feda olsun ya resulâllah hiç görmediğim bir şey gördüm» dedi, Resulullah, cemaate iltifat ile «Selman ne söylüyor gördünüz mü?» buyurdu, «evet, ya Resulâllah» dediler, buyurdu ki «ilk darbeyi vurdum, bana gördüğünüz bir berk çaktı, bundan bana Hıyrenin ve Medaini Kisranın kasırları aydınlandı, Cibril de bana haber verdi ki ümmetim bunlara muhakkak galebe edecek, sonra ikinci darbeyi vurdum gördüğünüz berk çaktı, bundan da bana Arzı Rumun kırmızı kasırları aydınlandı, Cibril de bana haber verdi ki ümmetim bunlara muhakkak galebe edecektir, sonra üçüncü darbeyi vurdum gördüğünüz berk çaktı, bundan da bana San'anın kasırları aydınlandı, Cibril de haber verdi ki ümmetim bunlara muhakkak galebe edecektir, müjdeler olsun». Bunun üzerine Müslümanlar pek sevindiler «Elhamdülillâh bu bir va'dı sadıktır, ba'delhafir bize büyük bir nusrat mev'uddur» dediler, Münafıklar ise «ne acaibsiniz sizi boş ümidlere düşürüyor, asılsız vaidlerde bulunuyor, ��Yesribden Hıyre ve medaini Kisra kasırlarını gördüğünü ve bunların size fetholunacağını söylüyor, halbuki muharebeye çıkmağa bile gücünüz yetmiyor da korkunuzdan handak kazıyorsunuz dediler ki surei Ahzabda « ���ëa¡‡¤ íÔ¢ì4¢ aÛ¤à¢äbÏ¡Ô¢ìæ ëaÛ£ˆ©íå Ï©ó Ӣܢì2¡è¡á¤ ߊ ž¥ ßb ëdž ãb aÛÜ£¨é¢ 뉍¢ìۢ颬 a¡Û£b Ë¢Š¢ë‰¦a�� » âyeti bunun hakkında nâzil olmuştu, işbu iki âyetin de o zaman veya berveçhi balâ fethi Mekkeden sonra nâzil olduğu merviydir. Daha yukarıda devleti Ruma güvenen Necran Nesârâsı dolayısiyle nâzil olduğu da zikredilmiş idi. Binaenaleyh nüzulünde değilse bile siyakında bunlara işaret vardır. Bu âyetlerin fezaili hakkında bir hayli haberler varid olmuştur. Ezcümle Ebu Eyyubı Ensarîden ve Hazreti Aliden rivayet olunduğu üzere Resulullah buyurmuştur ki « �Ïbmzò aÛØnblP a¬íò aÛØb‰ó� » bir de Âli ımranda « ���‘衆 aÛÜ£¨é¢ a ã£é¢ Ûb¬ a¡Û¨é a¡Û£b ç¢ì=�� » den

��sh:»1071� Edit

« ���a¡æ£ aÛ†£©íå ǡ䤆 aÛÜ£¨é¡ aÛ¤b¡¤Üb⢮�� » a kadar « ���Ó¢3¡ aÛÜ£¨è¢á£ ßbÛ¡Ù aÛ¤à¢Ü¤Ù¡�� » den ��« ���2¡Ì¡ y¡Žbl§�� » a kadar iki âyet nâzil oldukları zaman Allah tealâ ile aralarında hiç bir hicab bulunmaksızın Arşı ilâhîye yapışarak «Yarab bizi Arzına ve sana âsı olanlara indiriyorsun» dediler, Allah tealâ da «ahdim olsun sizi her namazın arkasında okuyan her hangi bir kimsenin kusurlarına bakmıyarak makamını her halde Cennet kılacağım, onu hazırei Kudüste iskân edeceğim her gün kendisine yetmiş kerre nazar edeceğim ve yetmiş hacetini kaza edeceğim ki ednâsı mağfirettir. Ve onu her bir düşmandan ve hasidden sıyanet ve onlara mağfiret eyliyeceğim» buyurdu. Said ibni Cübeyrden merviy olduğu üzere Medine etrafında üç yüz altmış put vardı, bu âyeti kerîme nâzil olduğu zaman yerlere kapanıb secde ettiler, Ebüssuud, tefsirinde dir ki: «bazı kitablarda şöyle bir hadîsi kudsî vardır: Ben Allahu azîmüşşan melikülmülûküm, hükümdarların kalbleri ve nasıyeleri benim elimdedir, kullar bana ıtaat ederlerse ben de onları onlara rahmet kılarım, ve eğer kullar bana ısyan ederlerse ben de onları onlara ukubet kılarım, binaenaleyh mülûke sebb ile meşgul olmayın ve lakin bana tevbe ve müracaat eyleyin ki onları size bükeyim» bu mazmun « �×à b m Ø¢ìã¢ìa í¢ìÛ£ó ÇÜî¤Ø¢á¤� » hadîsi Nebevîsinin manâsıdır ılah... İşte Allahı böyle bilmeli, böyle tanımalı ve bu tanıyışla ona arzı inkıyad ve iltica eylemelidir. Şimdi bunu bilen ve Allahdan nusrat istiyen mü'minlere şunu anlat: ��XR› Ûbín£‚¡ˆ¡ aÛ¤à¢ìª¤ß¡ä¢ìæ aÛ¤ØbÏ¡Š©íå a ë¤Û¡îb¬õ ß¡å¤ …¢ëæ¡ aÛ¤à¢ìª¤ß¡ä©îå7 ëßå¤ í1¤È3¤ ‡¨Û¡Ù ÏÜ ß¡å aÛÜ£¨é¡ Ï©ó ‘ó¤õ§ a¡Û£be¬ a æ¤ m n£Ô¢ìa ß¡ä¤è¢á¤ m¢Ô¨îò¦6 ëí¢z ˆ£¡‰¢×¢á¢ aÛÜ£¨é¢ ã1¤Žé¢6 ëa¡Ûó aÛÜ£¨é¡ aÛ¤à –©îŠ¢›

��sh:»1072��Edit

YR› Ó¢3¤ a¡æ¤ m¢‚¤1¢ìa ßb Ï©ó •¢†¢ë‰¡×¢á¤ a ë¤ m¢j¤†¢ëê¢ íȤÜà¤é¢ aÛÜ£¨é¢6 ëíȤÜᢠßb Ï¡ó aێ£à¨ìap¡ ëßb Ï¡ó aÛ¤b ‰¤ž¡6 ëaÛÜ£¨é¢ Çܨó ×¢3£¡ ‘ó¤õ§ Ó†©íŠ¥ PS› íì¤â m v¡†¢ ×¢3£¢ ã1¤§ ßb Çà¡Üo¤ ß¡å¤ î¤Š§ ߢz¤šŠ¦8a ëßb Çà¡Üo¤ ß¡å¤ ¢ì¬õ§8 m ì…£¢ Ûì¤ a æ£ 2 î¤äèb ë2 î¤ä颬 a ߆¦a 2 ȩ6a ëí¢z ˆ£¡‰¢×¢á¢ aÛÜ£¨é¢ ã1¤Žé¢6 ëaÛÜ£¨é¢ ‰ë@ª¢Ò¥ 2¡bۤȡj b…¡;› ���

��Meali Şerifi

Mü'minler, mü'minleri bırakıb da kâfirleri dost edinmesin, ve onu her kim yaparsa Allahdan ilişiği kesilmiş olur ancak onlardan bir korunma yapmanız başka, maamafih Allah sizi kendisinden tahzir buyurur, nihayet de gidiş Allahadır 28 deki: gizleseniz de sînelerinizdekini belli etseniz de Allah onu bilir ve bütün Göklerde ne var Yerde ne varsa bilir ve Allah her şey'e kadirdir 29 her nefis ne hayır işlemiş, ve ne kötülük yapmış ise önüne konmuş bulacağı gün!. isterki onlarla arasında uzak bir mesafe bulunsaydı! Yine Allah sizi kendisinden tahzir buyuruyor, ve Allah kullarını çok esirgiyor 30 28. ���Ûbín£‚¡ˆ¡ aÛ¤à¢ìª¤ß¡ä¢ìæ aÛ¤ØbÏ¡Š©íå a ë¤Û¡îb¬õ ß¡å¤ …¢ëæ¡ aÛ¤à¢ìª¤ß¡ä©îå7›�� Mü'minler mü'minleri bırakıb da kâfirleri evliya' ittihaz etmesin. Mü'minler, hasleti imana hasleti küfrü karıştıracak ve müminlere halen veya istıkbalen zararı dokunacak, menafi'i islâmiyeye mugayır olabilecek bir surette kâfirlerle müvalât eylemesin, mahabbetini, bugzunu hep Allah için ��

sh:»1073�Edit

yapsın.» -Bunun sebebi nüzulünde dört vecih nakletmişlerdir. 1- Yehudîlerden Haccac ibni Amir, Kehmes ibni Abdülhakık, Kays ibni Zeyd, Ensardan ba'zılarına gizlice gelirler dinlerini bozmak isterlerdi. Rifaatibni münzir ve Abdurrahman ibni Cübeyr ve Saıd ibni Hayseme radıyallahu anhüm bu müslümanlara o Yehudîlerden sakınmalarını tavsıye ettiler, dinlemediler. Bunun üzerine bu âyet nâzil oldu. 2- Müslimanlardan Hatıb ibni ebi beltea gibi bazı zevat Mekke kâfirlerine ızharı meveddet ediyorlardı, Allah tealâ bunu nehiy buyurdu. 3- Reisi Münafıkîn Abdullah ibni Übeyy ve rüfekası Yehudîlerle ve müşriklerle dost bulunuyorlar, onlara havadis veriyorlar, Resulullah aleyhine zafer arzu ediyorlardı, mü'minler bundan nehyedildiler. 4- Ubadetibni Samit Hazretlerinin Yehudîlerden halîfleri vardı, Ahzab günü «ya nebiyyallah ma'ıyyetimde beşyüz Yehudî vardır. Benimle beraber harbe çıkmaları re'yinde bulunuyorum demişdi, âyet bunun hakkında nâzil oldu. İh.. ���ëßå¤ í1¤È3¤ ‡¨Û¡Ù ÏÜ ß¡å aÛÜ£¨é¡ Ï©ó ‘ó¤õ§›�� Bunu her kim yaparsa Allahdan, Allahın vilâyet ve nusratından hiç bir nasıbi yokdur. ���a¡Û£be¬ a æ¤ m n£Ô¢ìa ß¡ä¤è¢á¤ m¢Ô¨îò¦6›�� Ancak onlar tarafından gelmesi melhuz ve tevakkı edilmesi lâzım her hangi bir zarardan korunarak yapdığınız veya korunmak için yapdığınız dostluk müstesna. - Yoksa mü'minler hiç kimseye karşı hüsni müameleden, adl-ü ıhsandan memnu' değildirler. Hukuka riayet, abidde sebat, ciddiyyet, mürüvvet, merhamet, muktezayı iman olan her nevi' ahlakı cemîle Mü'minin şiarıdır. Fakat Mü'min her şeyden evvel din-ü imanında ��

sh:»1074�Edit

samimî olmak lâzım gelir, Allahdan maadaya teslimi nefs etmiyecek olan Mü'minin, kendini her hangi bir saık ile kâfirlerin müvalâtına kaptırması ciddiyyetine münafi olur. Bir kâfir bir mü'mine Dünyaları bahşetse mü'mine ne imanına, ne de ıhvanı dinine cüz'î bir zarar getirecek hiç bir şey kabul ettirememelidir. Bir mü'min de bunu bile bile yapmaz, fakat hüsni niyyetle gaflet edebilir, hüsni zann ile aldanabilir, muhatabına nazaran vukufu, ma'lûmatı Dünyeviyyesi eksik olabilir. Hissetmeksizin fena ahlâka sürüklenebilir. Bunlar ise mü'minlerin, tedricen kâfirlere temessülüne ve nusrati İlâhiyenin inkıta'ına badi olur. « �������ÏÜ ß¡å aÛÜ£¨é¡ Ï©ó ‘ó¤õ§��� » bunun için sureti umumiyyede mü'minler, kâfirlerle lâubali müvalattan ihtiraz etmelidirler. Meğer ki bütün bu tehlükelerden korunabilecek bir vaz'ıyyette bulunsun ve korunabilsin, veyahud büyük bir zaruret ve tehluke ve ikrah karşısında bulunsun. O zaman kalbinde imanına sahib olarak «takıyye» edebilir.

Rivayet olunuyor ki Müseylimetülkezzab eshabı Resulüllahdan iki kişi tutmuştu, birine «Muhammedin Resulullah olduğuna şehadet edermisin?» diye sordu, o da «Evet, evet, evet!» dedi. Badehu «benim de Resulullah olduğuma şehadet edermisin?» diye sordu, ona da «evet» dedi. Müseylime kendisi Resuli Beni Hanife, Muhammed Resuli Kureyş olduğu iddiasında idi, bunu bıraktı, obirini çağırdı, Muhammedin Resulullah olduğuna şehadet edermisin» diye sordu o da «evet» dedi, «Benim Resulullah olduğuma şehadet edermisin? deyince de «ben dilsizim, ben dilsizim, ben dilsizim» dedi Müseylime de bunu katletti. Bu haber Resulullaha vasıl olunca: «şu maktul sıdk-u yakîni üzere geçdi mübarek olsun, obirine gelince, o da Allahın ruhsatını kabul etti. Binaenaleyh buna da beis yok» buyurdu. Bu ma'na « ���a¡Û£b ßå¤ a¢×¤Š¡ê ëÓܤj¢é¢ ߢÀ¤à ÷¡å£¥ 2¡bÛ¤b©íà bæ¡�� » ayetinde daha sarihtir. Hafiyye vezninde takıyye: Canını veya ırzını veya malını düşman şerrinden muhafaza etmek demektir.

��

sh:»1075�Edit

Düşmanlık da iki türlüdür. Birisi ıhtilâfı dine binaen adavet ki kâfirin mü'mine adaveti gibi, diğeri de mal-ü meta', mülk-ü imaret gibi ağrazı Dünyeviyyeden naşi adavettir. Binaenaleyh takıyye dahi bu surette iki kısımdır. Bunların tafsıli ahkâmı Fıkha aittir. Tefsiri alusîde ve Razîde telhıs de edilmiştir. İşte korunmanın böyle muhtelif cihetleri vardır. Ve her halde asıl ıttıka Allah ıttıkasıdır. Allah mü'minlere « ���a¡Û£be¬ a æ¤ m n£Ô¢ìa ß¡ä¤è¢á¤ m¢Ô¨îò¦6�� » ruhsatını vermekle beraber ���ëí¢z ˆ£¡‰¢×¢á¢ aÛÜ£¨é¢ ã1¤Žé¢6 ëa¡Ûó aÛÜ£¨é¡ aÛ¤à –©îŠ¢›�� buyuruyor ki mabadindeki iki âyet de bunu izah eder. Yehudîler « ���ãz¤å¢ a 2¤äb¬õ¢ aÛÜ£¨é¡ ëa y¡j£b ¬ë¯ª¢ê¢6�� = biz Allahın oğulları ve ahibbasıyız» demişlerdi. Müşrikler de Allaha mahabetimizden dolayı bizi Allaha iyice yaklaşdırsınlar diye putlara tapıyoruz, demişlerdi. Necran murahhasları da «biz Allaha mahabbetimizden dolayı Mesihi ma'bud tanıyoruz» demişler, bunlara karşı buyuruluyor ki: ��QS› Ó¢3¤ a¡æ¤ ×¢ä¤n¢á¤ m¢z¡j£¢ìæ aÛÜ£¨é Ïbm£j¡È¢ìã©ó í¢z¤j¡j¤Ø¢á¢ aÛÜ£¨é¢ ëí̤1¡Š¤ Ûآᤠ‡¢ã¢ì2 Ø¢á¤6 ëaÛÜ£¨é¢ Ë1¢ì‰¥ ‰y©îᥠRS› Ó¢3¤ a Ÿ©îÈ¢ìa aÛÜ£¨é ëaÛŠ£¢ì4 7 Ïb¡æ¤ m ìÛ£ì¤a Ïb¡æ£ aÛÜ£¨é Ûb í¢z¡k£¢ aÛ¤ØbÏ¡Š©í坛 ���

Meali Şerifi


De ki: eğer siz Allahı seviyorsanız hemen bana uyun ki Allah da sizleri sevsin ve suçlarınızı mağfiretle örtsün, Allah gafurdur, rahîmdır 31 De ki: Allaha ve Peygambere ıtaat edin; eğer aksine giderlerse şüphe yok ki Allah kâfirleri sevmez 32 __________________

Mahabbet, nefsin kemal idrak ettiği bir şey'e öyle

��

sh:»1076�Edit

bir meylidir ki ona tekarrub için lâzım gelen esbab-ü vesaile sevkeder. Binaenaleyh Muhibbin gayesi mahbubun rızasına nailiyyet ve gazabından tevakki etmek olduğundan mahabbet iradei tâati ve ictinabi ma'sıyyeti muktazîdir. Her hangi bir nefis kemali hakikî ancak Allahın olduğunu, bütün vücudda gerek kendinden ve gerek maadasından gördüğü, göreceği, tasavvur edebileceği her hangi hayr-ü kemalin Allahdan ve Allah ile ve Allaha olduğunu idrâk ettiği zaman onun bütün mahabbeti Allah için ve Allah yolunda, rızaullah uğrunda olur. Allah dini de tevhid ve islâm olduğundan mahabbeti ancak bu dairede cereyan eder. İradei taatinde ancak bu din hâkim olur. O halde Allahı sevenler « ���a ¤Üà¤o¢ ëu¤è¡ó Û¡Ü£¨é¡ ëßå¡ am£j Èå¡6���� » diyen ve bu emri İlâhîyi tebliğ eyliyen Rasulullaha muhalefet etmemek ve onun gibi kemali ıhlâs ile « ���a ¤Üà¤o¢ ëu¤è¡ó Û¡Ü£¨é¡�� » deyib din'-ü şeriatinde ona ve onun ta'limat-ü tebligatına tabi' olmak ve onu nümunei imtisal addeylemek lâzım gelir. Bunun hılafı ben Allahı severim amma emrini dinlemem, onun sevdiğini sevmem ve onu sevenleri, onun yolunu göstermek üzere gönderdiklerini sevmem, onlara benzemek istemem demektir ki bu da ben kendimden başka birşey sevmem, tarikı tevhidde yürümem demektir. Rasulullaha ittiba' etmemek « ���a ¤Üà¤o¢ ëu¤è¡ó Û¡Ü£¨é¡�� » dememek ve bu düstur ile hareket etmemektir. Bu da Allahı sevmemek ve Allahın gufran ve rahmetinden mahrum kalmaktır. Rıvayet olunuyor ki 31. ��Ó¢3¤ a¡æ¤ ×¢ä¤n¢á¤ m¢z¡j£¢ìæ aÛÜ£¨é Ïbm£j¡È¢ìã©ó í¢z¤j¡j¤Ø¢á¢ aÛÜ£¨é¢›��� âyeti nâzil olduğu zaman münafık Abdullah ibni Übeyy «bakınız Muhammed kendiye tâat ve ıbadetı Allah tâat gibi tutuyor. Ve bize Nesârânın İsaya mahabbetleri şeklinde kendini sevmemizi emrediyor» demiş idi ki bunun üzerine ikinci âyet 32. ����Ó¢3¤ a Ÿ©îÈ¢ìa aÛÜ£¨é ëaÛŠ£¢ì4 7›� nâzil oldu. Ve öyle bir şüphenin varid olmıyacağını gösterdi. Ya'ni Rasulullaha mütabeat Nesârânın İsa hakkında dedikleri gibi ulûhiyyete teşrik etmek, mahabbeti İlâhiyeyi taksim ve üç şerike tevzi' eylemek ��

sh:»1077�Edit

değil, yalnız « ���a ¤Üà¤o¢ ëu¤è¡ó Û¡Ü£¨é¡�� » diye bütün mahabbeti münhasıran Allahda toplayıb ancak Allaha arzı teslimiyyet ile ıtaat etmekte ve binaenaleyh Muhammede dahi sırf Allahın bir Rasulü, bir elçisi, bir me'muru, hidayet ve evamiri İlâhiyenin bir mübelliği olduğu haysiyyetten ve mahza Allah için ittiba' ve ıtaat eylemektir. Birine ittiba' ederken onun karşısında istıklâline müdahale edecek diğer birini veya ikisini dahi hısaba katmak başka, müstakıllen ve münferiden ona ittiba' ederek onun namına, onun bir bendesini, bir me'murunu tanımak yine başkadır. Bir Rasulu tanımak, onun kendisini değil, gönderen mürsilini, efendisini tanımaktır. Rasulü tanımamak da efendiyi tanımamaktır. Meselâ bir devletin elçisini me'murunu reddeylemek, o devleti ve kanunlarını reddeylemek olduğu gibi Allahın Rasulünü reddeylemek de Allaha küfür ve küfrandır. Binaenaleyh Allahın Rasulüne ıtaat etmekten çekinenler, Allaha taatten kaçınan kâfirlerdir. Allah da kâfirleri sevmez, küfrün hiç bir kısmına razı olmaz, eğer Hirıstiyanlar Allahı sevselerdi İsayı Allahın bir Rasulü olmak üzere tanırlar ve ona bir ilâh olarak ıbadet değil, bir Rasul olarak ıtaat eylerlerdi. Eğer ancak Allahı seviyorlar ve İsaya Allahın bir Rasulü olarak ıtaat ediyorlarsa sıfatı risalette Rasulün zât-ü şahsıyyeti değil, ancak mürsilinin ızzet-ü haysiyyeti nazarı itibara alınmak lâzım geleceğinden Hatemülenbiya olan Muhammed Rasulullahı da tanırlar ve ıtaat ederlerdi. Onlar Allahı sevseler, Allahın Rasullerinden ba'zısını tanıyıp ta birini ayırmazlar, tanımamazlık etmezler « ���Ûb ã¢1 Š£¡Ö¢ 2 î¤å a y †§ ß¡å¤ ‰¢¢Ü¡é©®�� » derler, Muhammedi de tanırlardı. Bunu ayırıb tanımamaları İsayı Allah için değil, bizzat kendi zati, kendi şahsıyyeti için sevdiklerinden, Allahı ve İsanın Allah tarafından tebligatını tanımadıklarındandır. Bu noktai nazardan Nesârâ bir Rasulü tefrik ettikleri gibi Yehudîler de iki Rasulü tefrik etmişler, Hem İsayı hem Muhammedi

��sh:»1078�Edit

reddederek hazreti Musanın sıfatından ziyade şahsıyyetinde ısrar eylemişlerdir. Binaenaleyh bu cihetten Nesârânın küfrü bir ise Yehudîlerin küfrü iki diğer müşriklerin daha ziyade, alelıtlak din ve ülûhiyyeti nefyedenlerin de namütenahîdir. Velhasıl Allaha ıtaat ile Rasulüne ıtaat beyninde bir telâzüm vardır. Fakat bunda Allah gibi sevmekle Allah için sevmek arasındaki büyük farkı unutmamak lâzım gelir. Allah gibi sevmek « ���í¢z¡j£¢ìãè¢á¤ ×z¢k£¡ aÛÜ£¨é¡6�� » Allaha bir ortak bir denk sevmektir. Allaha şirk ve küfürdür ki Nesârânın İsaya mahabbet ve ittibaı böyledir. « ���×z¢k£¡ aÛÜ£¨é¡6�� » değil « �Ûzk aÛÜ£é� » Allah için sevmek ise ancak bir Allahı sevmek ve bilâ şaibe tevhid üzere sevmektir. Surei Bakarede bu nokta ızah edilmiş bulunduğundan « ���Ïbm£j¡È¢ìã©ó í¢z¤j¡j¤Ø¢á¢ aÛÜ£¨é¢�� » diye ittiba'ı Muhammedî ile emri o münafıkın tevziratı gibi Nesâranın İsaya ittibaı suretinde bir şüphe ile telakki eylemekden kat'iyyen tevakkı eylemelidir. « ���Ó¢3¤ a ¤Üà¤o¢ ëu¤è¡ó Û¡Ü£¨é¡ ëßå¡ am£j Èå¡6�� » emrile muhatab olan ve bu emirleri tebliğ eden hazreti eden hazreti Muhammedin tabi'leri « ���a ¤Üà¤o¢ ëu¤è¡ó Û¡Ü£¨é¡�� » tabiıyyetinden çıkmamak ve Allahdan başkasını sıfatı ülûhiyyete teşrik etmemek için bu ittiba' ile mükellef ve bu ittiba ile mahabbeti İlâhiyyeye mazhar olurlar. Ve hattâ bu alelâde bir ittiba' da değil, kemali rıza ile ıtaat olmalıdır. Ve bu ıtaat doğrudan doğruya Allaha ıtaattir. Çünkü şahsıyyet ve enaniyyeti Muhammediye haysiyetile değil risaleti Muhammediye haysiyyetile saniyen ve binniyabe bir ıtaattir. « ���Ïbm£j¡È¢ìã©ó�� » demek « ���a Ÿ©îÈ¢ìa aÛÜ£¨é ëa Ÿ©îÈ¢ìa aÛŠ£¢ì4 �� » demektir. Hırıstiyanların Isada tevehhüm ettikleri gibi haşa vahdaniyyeti İlâhiyye şahsıyyeti Muhammediyede fani olmuş değil bilâkis şahsıyyet ve hakikati Muhammediye vahdaniyyeti İlâhiyede fanî olmuştur. Lisanı Muhammedîden işidilen « �aãb� » nefsi Muhammedînin enaniyyeti şahsıyyesi, vicdanı ferdîsi ve nefsanîsi değildir. O « ���a ¤Üà¤o¢ ëu¤è¡ó Û¡Ü£¨é¡�� » diye kendini, kendi benliğini temamen Allaha teslim etmiş, Muhammed kendini değil, Allahın olduğunu bilmiştir. O « �Ïbm£j¡È¢ìã©ó� » dediği zaman Allahın karşısında

��sh:»1079�Edit

ahzı vücud etmiye çalışan, ilâhiyyeti beşeriyyete indirmeğe uğraşan bir benlik değil, bil'akis fani beşeriyyeti hadıdı şirk ve süfliyyetten kurtarıb Allah tealânın kurbi ehadiyyetine, rıdvanı ekberine eriştirmek için taayyün etmiş bir Resulullahın vicdanı ubudiyyet ve risaletini söylemiştir. Bu nokta o kadar mühimdir ki vahdaniyyeti ilâhiyeye şehadetle imanda hiç bir şüpheye mahal bırakmamak için bu vicdana bir şuuri sarih ile şehadet de şarttır. « �����a ‘¤è†¢ a æ¤ Ûb a¡Û¬é a¡Û£b aÛÜ£¨é¢��� » ile iktifa edildiği takdirde Nesârânın şüphesine veya Allahın beşerî bir mahlûk bir « �aãb� » de fenası tarzında bir vahdeti vücud telâkkisine imkân kalabileceğinden buna « ������ë a ‘¤è†¢ a æ£ ß¢z ࣆ¦a Çj¤†¢ê¢ ë ‰¢ìÛ¢é¢��� » şehadetinin zammı da lâzımdır. Zira ülûhiyyet İsaya gelmiş, Allah İsada fani olmuştur fikri batılında bulunan bir kimse hakikatte Allahı nefyetmiş bulunduğu halde zu'müne göre « �����a ‘¤è†¢ a æ¤ Ûb a¡Û¬é a¡Û£b aÛÜ£¨é¢��� » diyebilir. Ve bunun altında fakat Allah İsadır veya İsadadır gibi bir akîde gizliyebilir. Kezalik diğer birisi de « �����a ‘¤è†¢ a æ¤ Ûb a¡Û¬é a¡Û£b aÛÜ£¨é¢��� » derken fakat Muhammed Allahdır gibi batıl bir vahdeti vücud akîdesi gizliyebilir. Halbuki şirki mahz, tatılimahız, hulûl, Allaha nasıl bir küfr ise Allahı âlemde veya eczaı âlemden her birinde fani vaya müstağrak kılmak suretindeki vahdet da'vası da öylece batıl ve öylece bir küfürdür. Tevhidi hakta bütün masivallah Allahda fanidir, her şey Allaha irca' olunur. Allah kendinden başka hiç bir şey'e irca' olunmaz, Allah her şeyi örter, hiç bir şey Allahı örtemez, Allahı, âyatullahı örtemeğe çalışan kâfirleri de Allah sevmez. İşte bütün bu şübhelerden dolayı şehadeti risaleti tasarih edilmedikçe vahdaniyyeti ilâhiyeye Allahın kendi şehadeti gibi hakikî ve salim bir şehadet yapılmamış olacağından islâmda bu iki şehadetin cem'i şart olduğunu ve Allaha itaat ile Resulüne itaat mütelâzim bulunduğunu ve Allahın rıdbvanına mağfiretine rahmetine irmek ancak bu suretle olacağını bilhassa ihtar etmek üzere « ���Ó¢3¤ a Ÿ©îÈ¢ìa aÛÜ£¨é ëaÛŠ£¢ì4 7 Ïb¡æ¤ m ìÛ£ì¤a Ïb¡æ£ aÛÜ£¨é Ûb í¢z¡k£¢ aÛ¤ØbÏ¡Š©íå�� » buyurulmuştur.

��sh:»1080�Edit

Şu halde bahs ülûhiyyetten risalet intikal etmiş olmakla Resulullahın sıfatı risaletini tahkik ve takrir ve bir silsilei tekâmül ile ıstıfayı ilâhîye mazhar olmuş bir nübüvveti kadime hanedanından bulunduğunu tesbit ve te'yid eylemek üzere evvel emirde beşeriyyeti adiyyeden mümtaz olan mahiyyeti risaleti ve alelûmum enbiyanın celâleti kadirlerini tefhim etmek ve badehu ruhı Nasraniyyete geçib Hazreti Meryem ile oğlu Hazreti İsanın hallerini ve islâm-ü tevhide keyfiyyeti davetini ve bu miyanda Hazreti Zekeriyya ve Yahyanın ulûvvi kadirlerini beyan ederek hem hakkı tahkik ve izhar hem de bütün bunlar hakkında Yehud ve Nasârânın ifrat ve tefrıtlarını ibtal etmek, daha sonra bunların İbrahim aleyhisselam hakkındaki mücadelelerinin de butlânını göstererek müşarünileyhin Yehudiyyet ve Nasraniyyetten nezahetini isbat eylemek ve nihayet bütün Peygamberlerin yalnız bir Allaha ibadet ve tâattan başka bir esas ta'kib etmediklerini, kendilerine veya melaikeye veya diğer enbiyaya ibadete da'vet ihtimali gibi bir şaibeden müberra bulunduklarını ve binaenaleyh risaleti Muhammediyyenin ezher cihet sübutunu ve islâmdan başka bir din aranamıyacağını beyan ve tebliğ eyledikten sonra ahkamının icrasına geçilmek için evvela buyuruluyor ki:

��SS› a¡æ£ aÛÜ£¨é a•¤À1¨¬ó a¨…â ëã¢ìy¦b ëa¨4 a¡2¤Š¨ç©îá ëa¨4 ǡऊ¨æ ÇÜó aÛ¤ÈbÛà©îå= TS› ‡¢‰£¡í£ò¦ 2 Ȥš¢èb ß¡å¤ 2 Ȥœ§6 ëaÛÜ£¨é¢ à©îÉ¥ ÇÜ©îá¥7› �����

��sh:»1081�Edit

Meali Şerifi

Gerçek Allah, Ademi ve Nuhu ve âli İbrahimi ve âliımrânı süzdü: âlemîn üzerine ıstıfa buyurdu 33 Bir zürriyyet olarak; biribirinden (hep tevhid dininden), ve Allahdır işiden; bilen 34 ____________________

Burada asrı hazırı en ziyade işgal eden pek mühim bir kanunı ilmî ile risalet mes'elesinin mahiyyeti gösterilivermiştir. Şimdi, risalet nedir? Peygamberlerin diğer insanlardan ne farkı vardır? Ne için Allah herkese bizzat tebliğı emretmesin? Kelâmını, evamirini anlatmasın da ayrıca Peygamberler göndersin mi, diyeceksiniz? Bunu anlamak için âlemde ve alel'husus âlemi zihayatta ve alelhusus âlemi zevilukulde sıfatı rübubiyyetinin muktezası olan bir kanun terbiyesi, bir ıstıfa ve istikmal kanunu vardır ki şevahidi rübubiyyetinin, ilm-ü kudretinin namütenahi rahmet ve inayetinin bürhanlarından birini teşkil eder. İşte mes'eli risalet, bu sünneti ilâhiyye, bu tarikı hak bu kanunı ilmî ile mülâhaza ve tasavvur edilecek olursa Enbiyanın nasıl olub da beynelbeşer fevkal'ade bir imtiyaza mazhar olabildikleri delâili saireden ziyade bir yakîni ilmî ve en ma'kul bir sureti istidlâl ile anlaşılır. Çünkü mazharı risalet olmıyanların bunu bilmüşahede veya diğer bir tecribe ile ilmen anlamağa çalışmaları abestir. Bunu anlamak için de âyette �� « ���a•¤À1¨¬ó›P ‡¢‰£¡í£ò¦ 2 Ȥš¢èb ß¡å¤ 2 Ȥœ§6›�� »��� kayıdlarını iyi tasavvur etmek lâzım gelir.

ISTIFA, lûgatta bir şey'in safvini, ya'ni en safi hulâsasını almaktır. Tasfiye bir şey'in karışığını bulanıklık şaibelerini izale edib hulâsasını çıkarmak, safiyi mahlûttan ayırmak olduğu gibi ıstıfa da en safisini seçib almaktır. Bir ma'deni tasfiye edib cevherini almak bir ıstıfa, o cevherler miyanından her hangi bir şey'e en elverişli olanını intihab etmek de bir ıstıfadır. İşte ıstıfayı lûğavî böyle ıhtılâtı temayüze, vahidi mahlûtü müteaddide tefrık

��sh:»1082�Edit

ve tahvil ederek kemali istıhdaf eden bir fi'ıl ve te'siri iradîdir ki hılkatte bu fi'ıl ve te'sirin tevalisine ıstılâhı ilimde «kanunı ıstıfa» deniliyor. Istıfayı lûğvî ekseriyetle ba'delhalk mülâhaza olunur. Burada mevzuıbahs olan ıstıfa ise cereyanı hılkatte hâkim olan Allah tealânın ıstıfasıdır ki asıl kanunı ıstıfa da budur. Binaenaleyh bunda tasfiye ile mevcud safiyi gayrı safiden tefrık ve intihab ma'nasından fazla olarak sâfîye vücud vermek ma'nası da bizzarure dahildir. Bunun için müfessirîn bu ıstıfayı iki manâ ile tefsir etmişlerdir. Birisi: ıstıfa �a ô¤ u ÈÜ衢ᤠ•1¤ìñ Ü¤Ô¡é¡� = mahlûkatının en hulasası kıldı, diğeri: « �a ô¤ •1 bç¢á¤ ß¡å aÛ–£¡1 bp¡ aÛŒ£ß¡îà ò¡ ë ‹í£äè¢á¤ 2¡bÛ¤‚¡–b4¡ aÛ¤z à¡î† ñ¡� » dir sıffat ve keyfiyyatı zamimeden tasfiye ve hısal-ü melekâtı hamide ile tezyin eyledi. Şüphe yok ki ıstıfa bu ikici manada daha zahirdir. Ve İmam Fahrüddini Razî bunun üzerinde yürüyerek enbiya üzerinde cereyan eden ıstıfayı ilahîyi kanunı ıstıfa nazariyyesine muvafık bir surette izah eylemiştir. Fakat bu izah tamam olam için birinci tefsiri de nazarı dikkatten dur tutmamak lâzımdır. Zira kanunı ıstıfanın tevalisinde her lahzai tasfiye ikinci manayı tazammun ederken, ya'ni sıfat ve hey'eti zemime ve nakısa tarh edilib hısal ve suveri hamide ve kamile ile tezyın yapılırken o tezyin mütekamilen bir halkı cedidî dahi müştemil bulunacağından birinci manadan ari değildir. Bunun için Ragıb demiştir ki «Allah tealânın bazı ibasını ıstıfası ba'zen başkasında mevcud olan karışıklıktan, şaibeden sâfi olarak icad ile, ba'zen de bundan ari olmıyarak ihtiyar ve hükmile olur» ih. demek ki ba'zı müfessirîn bunun [[birisini, diğeri de birini daha ziyade şayanı Ihtar bulmuşlardır. Hasılı ıstıfayı ilâhî]], behemehal sâfiyi hem halk hem ıhtıyar ile alâkadardır. Şu kadar ki bu halk ya ibtidaendir. Veya ahiren ve ilâvetendir ki bu sayede bir sâfiden daha sâfisi, daha sâfisi ih.. vücude gelerek namütenahî bir tekâmül mümkin olabilmektedir. İbtida bilâ madde sâfi olarak halk dahi ademdeki

��sh:»1083�Edit

ıhtılâttan tasfiye manasını tazammun etmek i'tibarile bir ıstıfa ise de ıstıfayı meşhur halitai mevcude üzerindeki ıstıfadır ve bu ıstıfa dahi halktan hali değildir. Bu suretle istifa hılkatı âlem üzerinde Allah tealânın bir kanunı rububiyyeti, bir sünneti cariyesidir ki hılkattaki bütün tenevvuat, meratıbı eşyadaki bilcümle derecatı tahavvül-ü tatavvur ve tekemmül ancak bu kanunu husule getiren fi'ıl ve tesiri ilahî sayesindedir. Yani istıfa eşyanın sıfatı olarak değil, Allah tealânın bir fi'ıl ve iradesi olarak kanundur. Ittırad kanununa müarız olan ve ılliyyeti iradeye en büyük misal ve bürhan vererek bakai ıllet ve tahavvüli ma'lul kanunı azîmine müteferri' bulunan bu kanun icabi tabiat nazariyyesini alettevali ve muttariden ibtal etmek için hem her lahzasında ıttırad kanununu tadil eder, hem de ilme ve bakayi ıllete bürhan olmak için onu büsbütün nesh ve ibtal etmeyib maiyyetinde kötürür. Bu suretle ıstıfa tekamülün şartıdır ve beraber mütalea edilmek lâzım gelir. Bütün eşyayi bir camiai vücud altında tabakata tenvi' ederek basitten mürekkebe veya nakıstan kamile doğru çıkan veya bil'akis bir tasnife tabi tutan ve bu sayede ulûm ve fünunı beşeriyyeye dahi mevzulariyle mütenasib ve mütenasık bir tasnif temin eden bu kanunı ıstıfa, tekamüli hadisati hayatiyyede ve alelhusus tasnifi hayvanîde velâ siyyema tenasüli beşerî, hılkat ve tekâmüli insanîde pek barizdir. Bu mütaleada maddenin iptidaen basit ve sâfi veya mahlut ve mürekkeb olarak halkı veya mevcudiyyeti mebahisiyle uğraşmağa hiç lüzum görmeden hadisatın filhal malûm olan tabakatı tekâmüllerini nasıl bulduklarını ve bulmakta olduklarını düşündürmek vardır. Şimdi şu karşımızda âlem denilen halitai hadisatı şöyle bir düşünelim. Evvela, bir faza ile bir çok ecram halitası görünen manzarai umumiyye karşısında bulunuyoruz. Ve bu manzarada

��sh:»1084�Edit

ecramı fezadan ve birbirlerinden temayüz etmiş ve bunlar içinde arzımızı da onlardan ayrılmış görüyoruz. Bunların her biri bize bir ıstıfa nümunesi arzeder. Sonra arzımızı teşkil eden ecsam içinden mevalidi selâse denilen meadin, nebatat, hayvanatın yekdiğerinden bariz ve mütekâmil farklarla temayüz ettiklerini görürüz, öyle ki asıldan meadin, meadinden nebatat, nebatattan hayvanat mütezayid birer tekâmül ile teşa'üb ve tenevvü' ede ede gelmiş gibi bir silsilei temayüz ve tekâmül gösteriyorlar. Maden sureti cinsiyyesinde birleşen ve tabiatı madeniyye denilen bir halitai mahsusa muhtelif tasfiyelerden geçerek ve her birinde başka başka hususiyati cedide ile birleşerek yep yeni bir hulâsai cevheriyede ıstıfa edilib envaı meadin zuhur ediyor. Ve her birinde muhtelit meratibde sunuf da görülüyor. Saniyen başk bir hususiyet ile nebatat geliyor, bunlar hususiyeti madeniyyeye başkaca bir safa, bam başka bir sureti ıstıfa veren uzviyyeti nümüv ve tenasül gibi hususiyat ile topraklardan silkinerek çıkan bir vücudi cedid arzediyor, bu da silsilei tevalisinde tasnifi nebatatı meydana getiren bir çok meratıbi istıfa ve tekâmüle ayrılıyor ki meadine nisbetle bunlardaki safa ve kemal ne kadar barizdir. Salisen başka bir hususiyet ile hayvanat geliyor, hayvanatı ibtidaiye ile nebatatı iptidaiye arasındaki temayüz bizim için gerek malûm olsun ve gerek olmasın bunların meratıbı tekemmüllerindeki fark ve fasıl o kadar barizdir ki hiç kimse bir çiçekle bir kelebeği karışdırmaz, çiçeği olduğu yerde koparır, kelebeği de kovalamaya mecbur olur. Ve bilir ki hayati nebatî kelebekte vardır. Fakat hayati hayvanî çiçekte yoktur, çiçek kelebek haline gelmek için topraktan bir daha silkinmiş daha mütekâmil bir ıstıfaya mazhar olmuştur. Bu suretle hususiyyeti nebatiyeye hususiyyeti hayvaniyye manzum olarak silsilei tevalide bir de tabiati hayvaniyye zuhur etmiş bu da tasnifi hayvanîyi meydana getiren tabakata

��sh:»1085�Edit

ayrılmıştır. İşte Arzımızın hudusunda onu ecramı saireden temayüz ettiren halk ve tekvinden sonra üzerinde görülegelen bu silsilei tevali içinde ıttıradatı tahavvül ve tenevvua doğru götüren ceryani ıstıfa bu kadar zahir ve müncelidir ki bunda tabiat namı verilebilecek her hususiyeti muttaridenin re'sen bir halkı cedid, hılâfi ade bir harika inzımamiyle tahaddüs ederek geldiğini ve hiç bir tabiatın ceryanı ıttıradı tenevvü' ve ıhtilâftan ari olmadığını ve binaenaleyh tam manâsiyle bir tabiat davasının batıl olduğunu ve eşyadan hiç birinde vahdet ve vücudi zatî bulunmadığını ve bu tenevvu' içindeki ıttıraddan okunan nizamı vahdetin sani' ve nâzımı olan ılleti vücudun zevatı eşyada hall veya fani ve muzmehıll olmayıb bizzat baki bulunduğunu velhasıl eşyayı hadiseden hiç birin ılleti kendinde dahil olmayıb haric bulunduğunu ve şu halde bunlar cem'edildiği zaman ılleti küllün dahi hey'eti mecmuai, âlemde dahil ve fnai olmayıb bütün âlemin mütehavvil ve ılleti külde fani bulunduğunu ve vahdeti zatiyyenin ancak bu ılleti bakiyeye aid olduğunu ve binaenaleyh bütün âlemin de bir tabiat olmadığını gösteren açık bir delil ve şahid vardır. Erbabı ukul ve eshabı fünun bu sirri ıstıfayı pek iyi düşünmek lâzım gelir. Bu ıstıfayı yapan, eşyayı böyle bir asıldan ayırıb ayırıb peyderpey teksir ve tenvi' ederek tekemmül ettiren faili müessirin halikı âlem olduğunda şüphe eden hiç kimseye tesadüf edilmemiştir. Şu kadar ki bir takım kimseler bu muhtelif tabiatlerin hep yekdiğerinden doğarak geldiklerine ve her kâmilin nakıstan bizzat ve bittabia çıktığına ve her müahhardaki kuvveti ıstıfanın mukaddem de kendiliğinden tehaddüs ettiğine, tenevvuun eseri ıstıfa olduğunda şüphe etmemekle beraber ıstıfanın sebebsiz, ılletsiz olduğuna ve bu suretle ıttırad, tam zıddı olan ihtılâf ve tenvvuu bizzarure ihdas ettiğine ve bu tenakuz içinde âdî bir tabiati vahide olduğuna zahib olmak gibi

��sh:»1086�Edit

bir tenakuza sapmışlardır. Bu noktada elyevm fünunı tabiiyye eshabının iki mütenakız kaziyyede ısrar ettiklerini görüyoruz: 1- Diyorlar ki kanunı ıstıfa ve tekâmül mucebince bütün mevalid bir asıldan teşaub etmiştir. Binaenaleyh bütün hayvanat bir hayvanı ibtidaîden tevellüd veya tahavvül ederek gelmiştir. Ve bu tekâmül ve ıstıfa' nebatattan meadine geçerek ta bir maddei asliyeye kadar gerisin geri irca' olunuyor. Binaenaleyh insan dahi hayvanatı iptidaiyyeden tenasül etmiştir. 2- Her hayvan, her nebat behemehal kendi nev'inin bir tohumundan tevellüd veya tevalüd eder. Pastör bunu bittecribe isbat etmiştir. Binaenaleyh tohumsuz tevellüd olmıyacağı gibi meselâ nohud tohumundan buğday çıkmaz, balık tohumundan köpek olmaz, maymun tohumundan ayı doğmaz, hatta zatürrie mikrobundan tifo mikrobu doğmaz. Görülüyor ki bu iki dava yekdiğerine temamen muarızdır, biri ilmî ise diğeri gayri ilmîdir. Bu gün herkes bilir ki Arzımız sonradan teşekkül etmiştir. Ve üzerindeki hayvanat da daha sonra zuhur etmiştir. O halde bu günkü hayvanatın başlangıcı olan tohumlar nasıl tekevvün ettiler? Tabiat nazariyesine en muvafık olan Pastör nazariyesinde bu suale cevab yoktur. Meğerki Arzın tahavvülâtı ve sonradan hüdüsü inkâr edilsin. Halbuki evvelki nazariye ıstıfa ve tekâmül kanuniyle gazleri, mayiatı, ecsamı sulbiyeyi, meadini, nebatatı, hayvanatı çıkarmak imkânını bulabilir. Fakat bunu bulmak hâdisatın maddei asliyyedeki hududı asliyye ve zatiyyeyi geçebildiğini ve asıldan daha mütekâmil hasaıs ifade ettiğini ve Binaenaleyh müessiri hakikînin tabiatı maddeye hâkim ve onun

��sh:»1087�Edit

fevkinde bir kudreti fatıra olduğunu kabul eylemektir. Ve bunu söylemek için tabiat davasından sarfı nazar etmiş olduğunu i'lân etmek lâzım gelir, yoksa bu da kendisiyle mütenakız olmuş olur. Istıfa ve tekâmül mefhumlarının tabiat fikri davasiyle nasıl kabili te'lif olduğu sorulduğu zaman tenevvu' ifade eden ıstıfa, ıttırad ifade eden tabiatın bir kanunudur deyenler bir tenakuzdan başka bir şey söylemiş olmaz. Bunlar ilmin esası olan hakkın kendine mutabakatı ve ılliyyetin tenasübü kanunı azîmine küfretmiş olurlar. O zaman ne ilim kalır, ne ma'lûm, ne tabiat kalır, ne vücud. Bu noktaya gelince bütün hakikati i'tiraf ederek ıstıfanın tabiatten değil kadiri mutlak olan Halik tealânın iradesinden geldiğini ve binaenaleyh fıtratin tabiate mukaddem bulunduğunu i'tiraf eylemek zarurîdir. Bunun içindir ki ıstıfa nazariyesinde terbiyei iradiye mes'elesinin ehemmiyyeti pek büyüktür, şu halde ulûmi tabiiye hilâfı tabiat harikaları inkâr ettirecek bir zaruret değil, hilâfı mümkin olan bir âdeti cariye ifade eder. İşte mahiyyeti risaleti tefhim için sevk edilmiş bulunan ve hilkati İsaya dahi bir mukaddem teşkil edecek olan bu âyette ıstıfanın zarurî bir ıttıradı mutlak değil, fekkattabia' bir fıtrat, bir halki mütezayid ifade eden bir fi'li İlahî olduğuna ve maddei asliyenin zaruriyyeti ve kıdemi davasından da sarfınazar etmek ıktiza edeceğine ve binaenaleyh tabiat da'vasile her şey'i bir ıttıradı sabit üzere mukayese ederek hılkatte ıyan beyan görülmekte olan fevkal'ade terakki ve tekâmülü, tenevvü' ve temayüzü inkâr veya tevkıfe kalkışmamak ve bu cümleden olmak üzere tabiatı beşeriyye namına insanların hep fıtrat ve kuva ve melekât i'tibarile bir seviyede addetmemek ve bu suretle herkeste yok diye nübüvvet ve risaleti ve mu'cizatı Enbiyayı imkânsız, gayrı ma'kul gibi zannetmemek ve mes'elei İsayı da bu esas dairesinde anlamak lâzım

��sh:»1088�Edit

geldiğine ve ıstıfanın iradiyyetine ve terbiyei ilmiyyedeki kıymetine en yüksek misâl tabiatte bil'irade tasarrufa kabiliyyet fıtratini haiz olan nev'i insanî olduğuna ve bu nev'in dahi daha mükemmel bir ıstıfaya namzed bulunduğuna nazarı dikkati celb için ıstıfayı beşerîden başlayıb nev'i beşerin bütün âlemîn içinde en mükemmel bir nüshai ıstıfa bulunduğunu göstermiş ve bu gün biribirinin zürriyyeti olarak tevali edib giden bu nev'in fıtrati, mebdei hılkati hükmi tabiatle tohmı nev'îsinden başlamayıb re'sen gayrı mu'tad bir ıstıfayı ilâhî ile zuhur ettiğini ve sonra bu ıstıfanın « ���‡¢‰£¡í£ò¦ 2 Ȥš¢èb ß¡å¤ 2 Ȥœ§6�� » teza'uf ve tekâmül eylediğini ve işte mazharı risalet olan zevatın böyle bir ıstıfa ile diğer zevil'ukulden mümtaz bir ıstıfayı mahsusı ilâhî ile geldiğini ve bu miyanda en mükemmel meratibi ıstıfa ile Âdem, Nuh, Âli İbrahim ve Âli Imran silsilesini ta'kib ettiğini ve Âli İbrahimden bulunduğunu ve şu halde gerek risaleti inkâr vadisinde ve gerek bunların celâleti kadirleri aleyhinde gizli veya aşikâr söylenen sözleri veya beslenen fikirleri Allah teâlânın işitir ve bilir olduğunu anlatmıştır. Artık vahdet ile kesret, tabiat ile irade beyninde bir noktai irtibat teşkil eden kanunı ıstıfayı ve bunun ifade ettiği sirri terbiye ve tekemmülü bihakkın düşünüb tasavvur edenler en celi bir tebeyyüni ilmî ile şu hakikatleri i'tiraf ederler. 1- Her kanun fekvalkanun bir hâdisei fıtrat ile başlar. 2- Her hâdise bir kanun olmak zarurî değil mümkindir. 3- Bir hâdisenin kanun olması için bil'ıttırad tevalisi şarttır. Fakat her tevalinin mugayiri ıttırad bir ıhtilâfa ıktıranıda zarurîdir. Binaenaleyh âlemin zamanda imtidadı

��sh:»1089�Edit

aynen bir bakayı zatî değil bir teceddüdi emsaldir. Bakayı zatî bu teceddüdatın ılleti hakikîyyesi olan halikın sıfatıdır.

4- Tabiat bir zarureti zatiyye değil, bir zaruret bişartılmahmul ifade eder. Binaenaleyh bu gün me'huz olan bir tabiat, dünün veya yarının vakı'atına bizzarure hâkim değildir. 5- Efradı nevi'de ayniyyet mümkin olmadığı gibi müsavatı mutlaka da mümkin değildir. Onlarda tahtennevi' veya fevkannevi' mümeyyizat ve müşahhısatı nakısa veya kâmile de vardır. Binaenaleyh vahdeti nev'iyye veya cinsiyye terakki ve inhıtata mani' değildir. 6- Halîtai âlemden temayüz eden enva'ı mahlûkat miyanında nev'i beşer hepsinden mükemmel bir ıstıfa ile vücud bulmuştur. Istıfanın iradî olmak hasısası bilhassa bunda zahirdir. Tekâmüli beşerî kemali İlâhîye en karib olan ve madde ve tabiat üzerinde en ziyade tasarrufa müste'id bulunan bir kemale müteveccihdir. 7- Risalet, beşeriyyetin hassai nev'iyyesi değil, nev'iyyeti insaniyyede ekmel bir ıstıfayı İlâhîdir. Bunu da derecatı mütevaliye üzerinde müterakki bir silsilei ıstıfa tâ'kıb etmiştir. Her hangi bir nevi'de efradı nevi' tahtennevi' veya fevkannevi' mümeyyizat ve hususıyyat ile mütefavit ve muhtelif olabildiği gibi bu tefavüt ve ıhtilâf, efrad ve sunufı beşerde daha ziyadedir. Hatta efrad ve sunufı beşer beynindeki tefavüt-ü ıhtilâf o kadar çoktur ki ecnası saire de bu kadar tefavüt bir faslı nev'î addedilmeğe lâıktır. İnsanların hiç birinin hasleti şahsıyyesi diğerine mıkyas ittihaz edilemez. Zeydin nefsi, vicdanı, hiss-ü temayülü, ilm-ü iradesi kabilliyyet ve ademi kabiliyyeti kuva ve melekâtı ile amrin nefsi ölçülemez. Efradı beşer içinde muhtelif hayvanatı hattâ Melekleri, Cinleri, Şeytanları temsil eden neler vardır. Hatta ukuli beşer bile ne kadar mütefavittir. Beride

��sh:»1090�Edit

henüz şahsiyyeti geçmemiş, burnunun ucundakini görmiyen bir akıl, ötede mekânları, zamanları geçmiş sahsıyyetinden çıkıp bir ruhi küllî olmuş diğer bir akıl ve ruh vardır. Ve akl için tarik birdir misaline mâsadak olan akıl böyle bir akıldır ki mebdei hakikîsini bulmuş, şerikten münezzeh olan Hak tealânın tarikı vahdaniyyetini tutmuştur. Binaeaneleyh ıstıfai insanînin pek güzel nümunelerinden birini arzeden böyle mümtaz akıllara efradı beşer arasında mebzuliyyetle tesadüf edilmemesi bunların ne beşeriyyetlerini, ne de cins içinde bir nevi' gibi nev'i âdîden derecat ile mütemayiz bir sınfı ekmel veya ferdi ekmel olduklarını inkâra bir sebeb teşkil etmiyeceği gibi ukuli âdiyeni hayran olacağı en yüksek bir ıstıfai İlahîye mazhar olmuş rüsüli İlâhiyyenin de ne nev'iyyeti beşeriyyelerini, ne de mafevkannevi' olan imtiyazlarını inkâra ilmen ve fennen hiç bir sebeb yoktur. Istıfa kanunu bilenler ve hakkiyle tasvir edebilenler bunu nefislerinde tecribe edemeseler bile şüphesiz bir istidlâl ile ilmen ve fennen isbat ve taakkul edebilirler. İnsan yok iken ve insan tohumu mevcud değil iken onu meydana getiren ıstıfa ona munzammolan muzaaf ıstıfalarında « �����‡¢‰£¡í£ò¦ 2 Ȥš¢èb ß¡å¤ 2 Ȥœ§6��� » neler yapamaz. İşte mahiyyeti risalet bu ıstıfai ekmelin eseridir. Ve Bunun en büyük misali de risaleti Muhammediyyedir.

Bunu Halîmî gibi hükemai islâmiyye şöyle izah etmişlerdir: «Enbiyai kiram aleyhimüssalâtü vesselâm gerek kuvâi cismaniyye ve gerek kuvâi ruhaniyyede gayrılarına benzemezler. Havassi zahire ve batne gibi kuvâi idrakiyyeleri görüş, işidiş, koklayış, zevk, lems kuvvetleri, hıfız, zekâ gibi kuvâi batıneleri, kuvvei muharrikeleri, kuvvei ruhaniyyei akliyyeleri, yalnız derece itibariyle değil, keyfiyyet itibariyle bile diğerlerinden farklı bir gayei kemali ve nihayeti safayı haizdir. Meselâ uzakları görmekle kalmaz, arkadan ve verai hicâbdan da görebilirler.» Başkalarına

��sh:»1091�Edit

işidemediği sesleri, duyamadığı rayihaları, işidir duyar anlıyabilirler. Şifai şerifde tafsıl olunduğu üzere Resulullah Efendimizin kuvâyı cismaniyye ve ruhaniyyeleri ne kadar yüksekti. Hulâsa yine Fahruddini razî Hazretleri der ki: Bu babda sözün tamamı şudur: Nefsi kudsîi Nebevî nüfusi saireye mahiyyetçe bile muhaliftir. Yani onların hakikati, cinsi beşer içinde bir nev'i ekmeldir. Zekâda, fetanette, hurriyyette, tealide, cismaniyyet ve şehevattan tereffü'de kemali mahsusu haiz olmak nüfusi kudsiyyei Nebeviyyenin levazimindendir. Ruh, şeref-ü safada' beden tahâret-ü nekada son derece yüksek olunca şüphe yok ki kuvâi muharrike ve müdrike gayei kemalde olurlar. Zira bu kuvvetler ruhtan bedene feyezan eden envar mecrasındadırlar. Fail ve kabil gayei kemalde olunca asari müterettibe de son derece kuvvetli, şerefli ve sâfi olacaktır. Binaenaleyh âyetin manâsı şu olur: «Cenabı Allah âlemi Arz sükkânı miyanından ve hatta Melekler de dahil olduğu halde bütün mahlûkat miyanından Âdemi ıstıfa etti, beşeri bir tenasül geçmeksizin o zamanki mahlûkattan başka musaffâ ve temiz bir mahiyyette halketti -Bilmek lâzım gelir ki «insan insandan doğar» ka'ıdei mu'tadesi ezelî ve zarurî değildir. Bidayeten insan insandan doğması, bunun başka bir mahlûktan doğduğunu farzetmekle «insan insandan doğar» ka'ıdesinin külliyyeti, ezeliyyeti, zaruriyyeti temin edilmiş olmaz. Her ne olsa lâekal bir insan vardır ki insandan doğmamıştır. Bu babda zarurî ve ezelî ve bilâ istisnâ ilmî ve küllî olan bir ka'ıde varsa o da şudur: «Her insan Allahın mahlûkudur.» Buna iman eden hiç yanılmaz. «Her insan insandan doğar» diye iman eden yanılır.- Sonra Cenabı Allah kuvvei ruhaniyyenin kemalini Âdemin evlâdının bir şu'bei muayyenesine vaz'etti, tenasül ettirdi. Sonra Nuha, daha sonra İbrahime geldi, sonra İbrahimden iki şu'be hasıl oldu, İsmail ve

��sh:»1092�Edit

İshak, İsmail ruhi kudsîi Muhammedînin zuhuruna ve ıstıfasına mebde oldu, İshakı da evlâddan evlâda Ali İmrana kadar Yakub silsilesiyle nübuvvete, ve İys silsilesiyle mülke mebde' kıldı ve bu hal zuhuri Muhammedîye kadar müstemirri oldu. Bütün bunlar zamanda âlemînin en güzideleri idiler. Nihayet zuhuri Muhammedî ile gerek nuri nübüvvet ve gerek şerefi mülk, Muhammed sallâllahü aleyhi vesellem intikal etti ih.». ÂL, karabette veya mezhebde bir şahsa raci' olandır. Âli İbrahimden murad, bütün mü'minîndir denilmiş ise de sahihi « ���a¡ã£©ó u bÇ¡Ü¢Ù Û¡Üä£b¡ a¡ßbߦb6 Ób4 ëß¡å¤ ‡¢‰£¡í£n©ó6 Ób4 Ûbíäb4¢ Ç褆¡ô aÛÄ£bÛ¡à©îå�� » mucebince ahdi ilâhîde dahil bulunan gayri zalim evlâd ve zürriyyeti İbrahim ve alelhusus Muhammed Mustafadır. Âli ımrana gelince: Imran da ikidir. Birincisi Hazreti Musa ve Harunun babaları olan Imran ibni Yashür ibni Lâvî ibni Ya'kub ibni İshak ibni İbrahimdir ki Bu Imranın da Meryem isminde ve Musa ile Harunun büyük hemşiresi olan bir kızı varmış, ikincisi de Hazreti Meryemin babası olan Imran ibni Mâtandır ki bu da Süleyman ibni Davud ibni İyşa neslinden, bunlar da Yehuda ibni Ya'kub neslindendirler. Burada Âli Imran ikisine de muhtemil bulunmakla beraber Imranı saniye masruf olması siyakı beyana nazaran daha zahir görülmüştür. Fakat umumı müşterek suretiyle gerek birinci ve gerek ikinci alel'ıtlak Âli Imran namını taşıyanlar demek daha doğrudur. İki Imran arasında bin sekiz yüz sene geçtiği de söylenmiştir. Sureti umumiyede bu sirri ıstıfa iyice teemmül ve femlolunduktan sonra gelelim Âli Imrana ve Meryem ve İsaya: Şimdi şu kıssaları hatırda tutunuz: bir Allah da işiden bilen:

��sh:»1093� Edit

��US› a¡‡¤ ÓbÛo¡ aߤŠ a ñ¢ ǡऊ¨æ ‰l¡£ a¡ã£©ó ㈉¤p¢ ÛÙ ßb Ï©ó 2 À¤ä©ó ߢz Š£‰¦a Ïn Ôj£3¤ ߡ䣩ó7 a¡ã£Ù a ã¤o aێ£à©îÉ¢ aÛ¤ÈÜ©îᢠVS› ÏÜà£b ë™Èn¤èb ÓbÛo¤ ‰l£¡ a¡ã£©ó ë™È¤n¢èb¬ a¢ã¤r¨ó6 ëaÛÜ£¨é¢ a ǤÜᢠ2¡à b ë™Èo¤6 ëÛ aÛˆ£×Š¢ ×bÛ¤b¢ã¤r¨ó7 ëa¡ã£©ó à£î¤n¢èb ߊ¤íá ëa¡ã£©ó¬ a¢Ç©îˆ¢çb 2¡Ù 뇢‰£¡í£n èb ß¡å aÛ’£,î¤Àbæ¡ aÛŠ£u©îá¡ WS› Ïn Ôj£Üèb ‰2£¢èb 2¡Ôj¢ì4§ y Žå§ ëa ã¤j n èb ãj bm¦b y Žä¦b= ë×1£Üèb ‹×Š¡í£b 6 עܣà b …3 ÇÜî¤èb ‹×Š¡í£b aÛ¤à¡z¤Š al = ëu † ǡ䤆 çb ‰¡‹¤Ób¦7 Ób4 íb ߊ¤íᢠa 㣨ó ÛÙ¡ 稈6a ÓbÛo¤ ç¢ì ß¡å¤ Ç¡ä¤†¡ aÛÜ£¨é¡6 a¡æ£ aÛÜ£¨é 튤‹¢Ö¢ ßå¤ í’b¬õ¢ 2¡Ì¡ y¡Žbl§› ���

Meali Şerifi

Imranın haremi dediği vakit: "Ya rabbi! ben karnımdakini her kayıddan azade olarak sana adadım, hemen kabul buyur benden, çünkü bir sensin işiden bilen sen" 35 Derken vaktaki hamlini vaz' etti "Ya rabbi onu dişi vaz' ettim" dedi, Allah daha iyi bilirken ne vaz'ettiğini, halbuki erkek dişi gibi değildi, bununla beraber ben onun adını Meryem kodum ve işte ben onu ve zürriyyetini o recîm şeytanın şerrinden sana

��sh:»1094�Edit

ısmarlıyorum 36 Bunun üzerine rabbı onu güzel bir kabul ile kabul buyurdu ve güzel bir surette yetiştirdi, Zekeriyanın himayesine verdi, Zekeriyya onun üzerine mihraba her girdikçe yanında yeni bir rızk bulur, ya Meryem! bu sana nereden? derdi, o da Allah tarafından, derdi: Şüphe yok ki Allah dilediğini hisabsız merzuk buyurur 37 Rivayet olunuyor ki Hazreti İsanın ninesi zevcesi Imranın ismi «Hanne binti Fâkuza» Hannenin hemşiresi ve bir rivayette Meryemin hemşiresi İyşa' dahi Hazreti Zevkeriyyanın zevcesi ve Hazreti Yahyanın validesi imiş. Aleyhissalâtü vesselâm « �ç¢à b a2¤äb bÛò§� = ya'ni Yahya ile İsa teyze oğullarıdır» buyurmuştu.

MUHARRER; Esasen iyice azadlanmış, Halıs hur yapılmış demektir ki ibadette muhlıs veya ma'bed hadimi veya Dünyadan azade ma'nalariyle tefsir edilmiştir.

MİHRAB; Ma'lûmdur ki mescidlerin ön tarafında imamın duracağı mevkıi mahsustur. Zikri cüz, iradei kül tarikiyle mescide, kezalik en şerefli, en ileri mevkıa dahi mihrab denilir. Fakat burada mihrabdan murad, mescidde merdivenle çıkılır bir mahfil olduğu beyan ediliyor ki Hazreti Meryem, Zekeriya aleyhisselâm tarafından buraya konulmuş ve burada muhafaza edilmiş idi. İşte rahimi maderde babasından yetim kalam Hazreti Meryem böyle kudsî bir ruhaniyyetle doğmuş ve böyle bir mihrabda min ındillah mazhariyyeti mahsusa ile perverişyab olmuştu. O mihrab ki:

���

��XS› ç¢äbÛ¡Ù …Çb ‹×Š¡í£b ‰2£é¢7 Ób4 ‰l£¡ çk¤ Û©ó ß¡å¤ Û†¢ã¤Ù ‡¢‰£¡í£ò¦ Ÿî£¡j ò¦7 a¡ã£Ù à©îÉ¢ aÛ†£¢Çb¬õ¡›

��sh:»1095��Edit

YS› Ïäb…m¤é¢ aÛ¤à ܨ¬÷¡Øò¢ ëç¢ì Ób¬ö¡á¥ í¢–Ü£©ó Ï¡ó aÛ¤à¡z¤Š al¡= a æ£ aÛÜ£¨é í¢j ’£¡Š¢Ú 2¡îz¤î¨ó ߢ–†£¡Ó¦b 2¡ØÜ¡à ò§ ß¡å aÛÜ£¨é¡ ë,î¡£†¦a ëy –¢ì‰¦a ëãj¡î£¦b ß¡å aÛ–£bÛ¡z©îå PT› Ób4 ‰l£¡ a 㣨ó íØ¢ìæ¢ Û©ó Ë¢Üb⥠ëÓ†¤ 2 ÜÌä¡ó aۤءj Š¢ ëaߤŠ a m©ó ÇbÓ¡Š¥6 Ób4 ׈¨Û¡Ù aÛÜ£¨é¢ í1¤È3¢ ßb í’b¬õ¢ QT› Ób4 ‰l£¡ au¤È3¤ Û©¬ó a¨íò¦6 Ób4 a¨ín¢Ù a Û£b m¢ØÜ¡£á aÛä£b q ܨr ò a í£b⧠a¡Û£b ‰ß¤Œ¦6a ëa‡¤×¢Š¤ ‰2£Ù ×r©îŠ¦a ëj¡£|¤ 2¡bۤȒ¡ó£¡ ëaÛ¤b¡2¤Øb‰¡;› ��

Meali Şerifi

O aralık Zekeriyya rabbına dua etti: Yarab! dedi: Bana ledünnünden bir temiz zürriyyet ihsan eyle şüphesiz ki sen duayı işidensin 38 Derken Melâikeler kendisine nida' ettiler, o kalkmış mihrabda namaz kılıyordu: Haberin olsun Allah sana Yahyayı müjdeliyor: Allahdan bir kelimeyi tasdik edecek, hem bir efendi, hem gayez zahid, ve bir Peygamber, salihînden 39 Yarab! dedi: benim için bir oğul nasıl olur? kendime ihtiyarlık çatmış haremim de kısırken, buyurdu ki: öyle, Allah ne dilerse yapar 40 Yarab! dedi: Bana bir âyet (bir alâmet) yap, buyurdu ki: Ayetin nasa üç gün sade işaretten başka söz söyliyememendir. Bununla beraber rabbını çok zikret ve akşam sabah tesbih eyle 41 _______________________

39. ���ß¢–†£¡Ó¦b 2¡ØÜ¡à ò§ ß¡å aÛÜ£¨é¡›�� Allahdan bir kelimeyi ya'ni İsayı musaddık. -Burada Hazreti Yahyanın Hazreti İsayı ilk tasdik eden zat olduğu zikrediliyor. Bu tasdik, Yahyanın rahmi madere düşmesiyle başlamıştır. Çünkü «âkır» hayz-u nifastan kesilmiş pek ihtiyar

��sh:»1096�Edit

bir kadının hamli de hilâfı âdet bir şeyler. Binaenaleyh Yahya cenabı Allahın hilâfı âde şeyler halk edebileceğine fi'len bir şahiddir. Ve onun vücudiyle asıl tasdik ettiği de « ���a ÛÜ£¨é¢ í1¤È3¢ ßb í’b¬õ¢�� » kelâmıdır. Bu ise Meryemin de hilâfı âde olarak hâmil olabileceğini tasdiktir. Bu ma'na iledir ki validei Yahyanı Hazreti Meryeme «benim karnımdaki senin karnındakini tasdik ediyor» dediği rivayet olunuyor. ���,î¡£†¦a›�� Bir efendi: Kerîm, halîm, batıla tenezzül etmeden hüsni suretle nasın rızasını alır, akranına faik, riyasete lâyık ���y –¢ì‰¦a›�� kudret var iken gerek kadın ve gerek sair şehevatı Dünyadan nefsini son derece hasr-ü zabteden mücerred, afif, zahid, târiki Dünya. Bir hadîsi nebevîde varid olduğu üzere bir hatîe yapmamış gönlünden bir ma'sıyet arzusu da geçmemiş, musaddıkı kelime olan Yahya böyle bir efendi, böyle bir zahid, böyle bir nebiyyi salih idi. Hazreti Yahyanın İsadan sinnen altı ay büyük olduğu ekseriyyetle mervidir. Maamafih üç yaş da denilmiştir. Müşarünileyh ref'i İsadan mukaddem şedid edilmiştir. Bir hadîsi şerifte şöyle merviydir. Dünyanın Allaha karşı haysiyyetsizliğindendir ki Yahya ibni Zekeriyyayı babası olan ve gayz-u iftiralarla şehid edilen Hazreti zekeriyya da böyle nezih ve fevkal'âde bir mazhariyyeti rabbaniyyede idi. Yine Âli ımrana gelelim: Şunu da hatırda tutunuz: Yine bir Allahdır işiden bilen: ��RT› ëa¡‡¤ ÓbÛo¡ aÛ¤à ܨ¬÷¡Øò¢ íbߊ¤íᢠa¡æ£ aÛÜ£¨é a•¤À1¨îÙ¡ ëŸè£Š Ú¡ ëa•¤À1¨îÙ¡ Çܨó 㡎b¬õ¡ aÛ¤ÈbÛà©îå ST› íbߊ¤íᢠaÓ¤ä¢n©ó Û¡Š 2£¡Ù¡ ëa¤v¢†©ô ëa‰¤×È©ó ßÉ aÛŠ£aסȩî坛

�����

��sh:»1097�Edit

Meali Şerifi

Hem Melekler dediği vakit, ya Meryem! her halde Allah seni süzüb seçti, ve seni çok temiz pâk kıldı, hem seni âlemin kadınlarının fevkında seçti 42 ya Meryem! rabbına divan dur, ve secdeye kapan ve rükû' edenlerle beraber rükûa var 43 Hazreti Meryem böyle bir ıstıfayı ilâhîye mazhar, tertemiz, pam pâk idi, çirkin hallerden, Yehudîlerin isnadatından âri ve beri idi, hiç bir kadında tecelli etmemiş bir surette Hazreti İsaya valide olması haysiyyetiyle âlemdeki nisvanın hepsinden mümtaz oldu. Bu ıstıfanın eseri ve bu taharetin şükranesi olmak üzere ibadat ve tâat ile iştigal eder, rabbının divanına durar, kaşını gözüne kaldarmaz, dualar eder, secdelere kapanır, namaz kılar, asılerle değil namaz kılan ehli tâat cemaat ile beraber olur, Beyti makdisde ibadet ederdi, böyle yapması için kalbinde meleklerin kendine ilham ettiğini duyar ve bu emirlere uyardı, Yehudîlerin ve Nesârânın ma'lûm ve meşhud olan namazlarında rükû' bulunmadığına nazaran « ���ëa‰¤×È©ó ßÉ aÛŠ£aסȩîå�� » de rükûun manası namaz veya tâat ve şükür veya islâmdakinden başka bir şekil veya aynen öyle olması hakkında müfessirîn muhtelif beyanatta bulunmuş ve aynı zamanda �� « ���‰aסȡîå�� » ile maiyyetin �manası da izah edilmiştir. Her halde kıyam, sücud ve rükûun erkânı salâtı ve rakiînin cemaati ifade ettiği zahir bulunduğundan salâtı Meryemde bir rükû' bulunduğu zahirdir. Maiyyet ise surei Meryemdeki « ���Ïbm£‚ˆp¤ ß¡å¤ …¢ëã¡è¡á¤ y¡v b2¦b�� » âyeti delâletiyle

��sh:»1098�Edit

hicab arkasından cemaate muvafakat ile tefsir olunmuştur. Maamafih mutlak da olsa Meryemin erkeklerle beraber ancak cemaatle namaz halinde bulunduğunu ifham eder.

Ya Muhammed:

��TT› ‡¨Û¡Ù ß¡å¤ a ã¤j b¬õ¡ aÛ¤Ìî¤k¡ ã¢ìy©îé¡ a¡Ûî¤Ù6 ëßb ×¢ä¤o Û† í¤è¡á¤ a¡‡¤ í¢Ü¤Ô¢ìæ a Ó¤Übßè¢á¤ a í£¢è¢á¤ íؤ1¢3¢ ߊ¤íá: ëßb ×¢ä¤o Û† í¤è¡á¤ a¡‡¤ 키n –¡à¢ì杛

Meali Şerifi

Bu işte sana gayb haberlerinden, onu sana vahy ile bildiriyoruz (ya Muhammed), yoksa Meryemi hangisi himayesine alacak, diye kalemleriyle kur'a atarlarken de sen yanlarında değildin, çekişirlerken di yanlarında değildin 44 Binaenaleyh senin vacibül'itâa bir Resuli kibriya Muhammed Mustafa olduğunda ve bu haberlerin vahyi hak bulunduğunda şüphe yok. Bu ıhtar akıbinde ve ıhtisam noktasında ıstıfayı Meryeme müteallık olarak İsa kıssasının dahi bütün hakikatini anlatmak için şunları yad et,

���

��UT› a¡‡¤ ÓbÛo¡ aÛ¤à ܨ¬÷¡Øò¢ íb ߊ¤íᢠa¡æ£ aÛÜ£¨é í¢j ’£¡Š¢Ú¡ 2¡ØÜ¡à ò§ ß¡ä¤é¢> a¡¤à¢é¢ aÛ¤à Ž©,î|¢ Ç©îŽó a2¤å¢ ߊ¤íá ëu©îè¦b Ï¡ó aÛ†£¢ã¤îb ëaÛ¤b¨¡Š ñ¡ ëß¡å aÛ¤à¢ÔŠ£2©îå=›

��sh:»1099� ���Edit

VT› ëí¢ØÜ¡£á¢ aÛä£b Ï¡ó aÛ¤à 褆¡ ë×è¤Ü¦b ëß¡å aÛ–£bÛ¡z©îå WT› ÓbÛo¤ ‰l£¡ a 㣨ó íØ¢ìæ¢ Û©ó ëÛ†¥ ëÛᤠíऎgŽ¤ä©ó 2 ’Š¥6 Ób4 ׈¨Û¡Ù¡ aÛÜ£¨é¢ 키ܢբ ßb í’b¬õ¢6 a¡‡a Óš¨¬ó a ߤŠ¦a Ïb¡ã£à b íÔ¢ì4¢ Ûé¢ ×¢å¤ ÏîØ¢ìæ¢ XT› ëí¢ÈÜ£¡à¢é¢ aۤءn bl ëaÛ¤z¡Ø¤à ò ëaÛn£ì¤‰¨íò ëaÛ¤b¡ã¤v©î3 7 YT› 뉍¢ìÛ¦b a¡Û¨ó 2 䩬ó a¡¤Š a¬ö©î3 a 㣩ó Ó†¤ u¡÷¤n¢Ø¢á¤ 2¡b¨íò§ ß¡å¤ ‰2£¡Ø¢á¤= a 㣩ó¬ a ¤Ü¢Õ¢ Ûآᤠߡå aÛÀ£©îå¡ ×èî¤÷ò¡ aÛÀ£î¤Š¡ Ïb ã¤1¢ƒ¢ Ï©îé¡ ÏîØ¢ìæ¢ Ÿî¤Š¦a 2¡b¡‡¤æ¡ aÛÜ£¨é¡7 ëa¢2¤Š¡ôª¢ aÛ¤b פà é ëaÛ¤b 2¤Š ˜ ëa¢y¤ï¡ aÛ¤à ì¤m¨ó 2¡b¡‡¤æ¡ aÛÜ£¨é¡7 ëa¢ãj£¡÷¢Ø¢á¤ 2¡à b m b¤×¢Ü¢ìæ ëßb m †£¡Š¢ëæ= Ï©ó 2¢î¢ìm¡Ø¢á¤6 a¡æ£ Ï©ó ‡¨Û¡Ù Ûb¨íò¦ Ûآᤠa¡æ¤ ×¢ä¤n¢á¤ ߢ쪤ߡä©îå7 PU› ëߢ–†£¡Ó¦b Û¡à b 2 î¤å í† ô£ ß¡å aÛn£ì¤‰¨íò¡ ëÛ¡b¢y¡3£ Ûآᤠ2 Ȥœ aÛ£ˆ©ô y¢Š£¡â ÇÜî¤Ø¢á¤ ëu¡÷¤n¢Ø¢á¤ 2¡b¨íò§ ß¡å¤ ‰2£¡Ø¢á¤ Ïbm£Ô¢ìa aÛÜ£¨é ëa Ÿ©îÈ¢ìæ¡ QU› a¡æ£ aÛÜ£¨é ‰2£©ó ë‰2£¢Ø¢á¤ ÏbǤj¢†¢ëê¢6 稈a •¡Š aÂ¥ ߢŽ¤n Ô©îᥝ› ���

��sh:»1100�Edit

Meali Şerifi Melekler dediği vakit: ya Meryem! haberin olsun Allah senin tarafından bir kelime ile müjdeleyor: ismi Mesih İsabni Meryem, Dünya ve Ahırette vecîh olarak hem de mukarrebînden 45 ve nasa kelâm söyleyecek: hem beşikte hem yetişkin iken, hem de salihînden 46 Yarabbi! dedi: bir çocuk nerden olabilir benim için? Ki bana bir beşer dokunmadı, buyurdu ki: öyle, Allah neyi dilerse yaratır, obir emri murad edince sade ona ol der o oluverir 47 ve ona hem kitabet öğretecek hem hikmet hem Tevrat hem İncil 48 hem Beni İsraile bir Resul olarak, şöyle ki: ben size rabbınızdan bir âyetle geldim, ben size çamurdan kuş biçimi gibi bir mahlûk biçerim de içine üflerim, Allahın izniyle derhal bir kuş olur, yine Allahın izniyle gözsüzü ve abraşı iyi eder ve ölüleri diriltirim, ve evlerinize ne yiyor ve ne biriktiriyorsanız size haber veririm elbette bunda size şüphesiz bir âyet vardır eğer iman edecek iseniz 49 hem Tevrattan önümde bulunanı bir tasdıkcı olarak ve hem size haram edilenin ba'zısını halâl kılayım diye ve Rabbınızdan bir âyet ile size geldim, artık, Allahdan korkun da bana itaat edin 50 şüphe yok ki Allah benim de Rabbım sizin de Rabbınızdır, onun için hep ona ibadet edin, bu işte doğru yoldur 51 MESİH: Aslı İbranîce mübarek ma'nasına meşihtir ki İsanın lâkabıdır. İsanın «iyşumu'arrabı olduğu geçmiş idi. KELİME: Istılâhı Nahivde «müfred bir ma'naya mevzu' lâfızdır ki «İsim, Fiıl, Harf veya Edat namiyle üç nevi'dir. Mürekkebata ve lâfızdan ma'adasına ıtlakı mecazdır. Mantık ıstılâhında ise kelime nahivdeki fiıl demektir,

��sh:»1101�Edit

burada isme tekabül etmesi karinesiyle bu ma'na daha karib görünüyor. Ragıb müfredatında der ki: Kelm, semi' veya basar iki histen biriyle idrak olunan bir te'sirdir. Bunun için te'siri zahir bir cerh ma'nasına gelir. Kelâm ise semi' hassesiyle idrak olunur. Kelâm, elfazı manzume ile tahtindeki maaniye min haysülmecmu' ıtlak edilir. Nahivde bunun ba'zan bir cüz'i olan isim veya fi'il veya edata dahi denirse de ekseriya mürekkeb ve müfid olan cümleye denilir. -Ya'ni kelâm, ifadede maksud bizzat olan cümledir.- Binaenaleyh Nahivde kelâm kavilden ehastır. Zira kavil müfred de olabilir. Kelime ise Nahivde isim veya fi'il veya edat üç nevi' müfredatı kelâmdan her birine ıtlak edilir. Maamafih kelime ıtlakı bu üçe münhasır değildir. Bir kelâm, bir kasıde, bir kitab, kavlî veya fi'lî bir hüküm, bir kazıyye bir şey ilah... kelime olur ki Kur'anda bunun bir çok misalleri vardır. Kelimei tevhid, kelimei İsa vesaire bu cümledendir. ih... Demek ki kelâm ıtlakında esas bizzat veya bilvasıta semi' te'siri altında bir ma'na telkin etmek haysiyetidir. Kelâm böyle bir vasıtadır. Kelime ise gerek semi' ve gerek basar te'siri altında telkini ma'na haysiyetlerinden eamdır. Meselâ ağızdan çıkan ma'nalı sesler veya kitabda yazılan ma'nalı hatlar kelime olduğu gibi âleme bir nazar edildiği zaman nazarda temayüz eden ve gözden gönüle geçib hiss te'siri altında cüz'î küllî bir ma'na telkin eden mevcudat ve mükevvenatı müşahhasa dahi birer kelimedirler ki Hazreti İsa da bunlardan biri idi ve Meryeme böyle bir te'sir ile geldi. 45. ���2¡ØÜ¡à ò§ ß¡ä¤é¢>›�� Allah tarafından garib bir kelime, bir fi'il ve te'sir, hilâfı âde bir emri tekvin, ma'nalı bir eser: Burada « �2ØÜàné� » buyurulmayıb da kelimenin nekire olarak iradı şu nükteleri ifade eder: Evvelâ bu kelime tanınnmadık, garib, hilâfı âde bir kelimedir. Ve

��sh:»1102�Edit

bu haysiyyetle hüyviyyeti İsayı teşkil eder. Filvaki' hilkati İsa âdeti ma'rufe hilâfınadır. « �ß¡ä¤é¢� » kaydi de bunun bilâ vasıta bir tekvin ve binaenaleyh hilâfı âde bulunduğunu ve ayni zamanda bu kelimenin batıl olmayıb bir kelimei hakk olduğunu gösterir « �ß¡ä¤é¢� » de min ibtidaiyyedir. Saniyen bu bir kelimedir, Lâkin kelime buna münhasır değildir, Zira nekireler ferdi münteşire delâlet ederler. Binaenaleyh Allah tealânın daha diğer kelimeleri bulunduğu unutulmamalıdır. « ���Ó¢3¤ Ûì¤ ×bæ aÛ¤j z¤Š¢ ß¡† a…¦a Û¡ØÜ¡à bp¡ ‰2©£ó Ûä1¡† aÛ¤j z¤Š¢ Ój¤3 a æ¤ m ä¤1 † ×Ü¡à bp¢ ‰2£©ó ëÛì¤ u¡÷¤äb 2¡à¡r¤Ü¡é© ߆ …¦a�� » ���a¡¤à¢é¢ aÛ¤à Ž©,î|¢ Ç©îŽó a2¤å¢ ߊ¤íá›�� ki o kelimenin ismi Mesih İsa ibin Meryemdir. Allahtan bir kelime ki ismi Mesih İsabni Meryem. İşte Hıristiyanların Ekanimi selâse diye teslis ve te'lih eyledikleri ve üç şahıs dedikleri hüviyyeti İsa. Biri lâkab olmak üzere iki isim, bir müsemma, bir sıfat, sonra da beyan olunacak evsaf. Şu halde İsa bir ibindir fakat ibni Meryemdir. Hâşâ ibnullah değildir. İsa Mesihtir, mübarektir, ruhülkuds ile müeyyeddir. İsa Allahdan bir kelimedir, lâkin cemi'ı kelimat değildir. Hem de vahiddir cemi' değildir. Allahdan bir kelimeye Allahın bir kelimesi denebilirse de Allah denemez, İsa bir kelime olmak üzere Allaha müteallıktır. Bir oğul, bir veled olmak üzere ise ancak Meryeme muzaftır. 46. ���ëu©îè¦b Ï¡ó aÛ†£¢ã¤îb ëaÛ¤b¨¡Š ñ¡ ëß¡å aÛ¤à¢ÔŠ£2©îå= P ëí¢ØÜ¡£á¢ aÛä£b Ï¡ó aÛ¤à 褆¡ ë×è¤Ü¦b ëß¡å aÛ–£bÛ¡z©îå›�� bu dört de o kelimenin halleridir ki bir âyet sonra mada'di daha gelecektir. VECİH. Vecahetli, cah sahibi, ya'ni kuvvetli, şerefli i'tibarlı, Dünyada vecaheti nübüvveti, Ahırette vecaheti şefaati ve Cennette ulüvvi derecesidir. Şu kadar ki « ���ßå¤ ‡a aÛ£ˆ©ô í’¤1 É¢ ǡ䤆 ꢬ a¡Û£b 2¡b¡‡¤ã¡é©6�� » unutulmamalı. Sade vecih değil mukarrebînden de, Allah tealâya pek yakın olanlardan ve rıdvanı ekberine erenlerden ki « ���ëaێ£b2¡Ô¢ìæ aێ£b2¡Ô¢ìæ= a¢ë¯Û¨¬÷¡Ù aÛ¤à¢ÔŠ£2¢ìæ7�� » halbuki ba'zıları vecih olur da mukarreb olmaz. Ve İsa

��sh:»1103�Edit

gibi daha nice mukarrebîn vardır. Fakat cahiller bunun Allaha mukarrebiyyetini ülûhiyyette ayniyyet veya iştirak zannettiler. KEHL, kuvvetini toplamış, gençliği kemaline ermiş olandır ki ekseriya otuzdan sayarlar. Beşikte iken ve büyükken nasa söz söyler bir halde olması, surei Meryemde gelecek bir mu'cizesini veya kelime tesmiyesinin veçhini beyan ma'nasından başka dünyada sinni kühulete kadar yaşayacağını tebşir ve bilhassa hudusünü ve tufulet ve kühulet gibi halden hale tavırdan tavra tagâyyür ve tahavvülünü ifham ile hakkında ülûhiyyet iddiasının butlânına tenbihi dahi mutazammındır. 47. ���ÓbÛo¤ ‰l£¡ a 㣨ó íØ¢ìæ¢ Û©ó ëÛ†¥ ëÛᤠíऎgŽ¤ä©ó 2 ’Š¥6›�� Melâikenin tebşiri üzerine Meryem kalb-ü vicdanında kendisinden hiç bir şüphesi bulunmadığı ve kelimenin garabetini de duyduğu cihetle doğrudan doğruya rabbına teveccüh ve tazarru edib «ey rabbım bana hiç bir beşer dokunmamışken benim için (veled) nereden veya nasıl olur» diye hayretle sordu. Rabbı da ���Ób4 ׈¨Û¡Ù¡ aÛÜ£¨é¢ 키ܢբ ßb í’b¬õ¢6 a¡‡a Óš¨¬ó a ߤŠ¦a Ïb¡ã£à b íÔ¢ì4¢ Ûé¢ ×¢å¤ ÏîØ¢ì梛�� Allah böyle ne dilerse halk-u takdir eder, o bir emri kat'iyyetle irade ettimi ona sade «ol!» der o da oluverir.» diye onu vicdanında tasdık, kaza ve kudreti ilâhiyeyi bilenler için bunda istığrab ve istib'ad edecek bir cihet olmadığını tefhim eyledi. Kelimenin sirri de işte bu « ���×¢å¤ ÏîØ¢ìæ¢�� » idi, Allah tealâ bunu tefhim etti, şunları da anlattı: 48. ���ëí¢ÈÜ£¡à¢é¢ aۤءn bl ëaÛ¤z¡Ø¤à ò aÛƒ›�� Burada kitab, kitabet ma'nasına masdardır. Demek ki Hazreti İsa yazı yazmasını bilir bir hakîm idi. Mu'cizelerde « ��2¡b¡‡¤æ¡ aÛÜ£¨é¡7� » kayidlerinin tekrarı bunların Nesârânın iddiası veçhile İsanın ülûhiyyetine değil, halikının ülûhiyyetine delâlet edeceklerini kuvvetle beyan içindir. İşte takdiri ilâhîde İsa böyle bir kelime idi. Hiç bir

��sh:»1104�Edit

sebebe mahkûm olmıyan Allah tealânın kudreti vahdaniyyesi « ���키ܢբ ßb í’b¬õ¢6 a¡‡a Óš¨¬ó a ߤŠ¦a Ïb¡ã£à b íÔ¢ì4¢ Ûé¢ ×¢å¤ ÏîØ¢ìæ¢�� » medlûlü üzere kelimelerin ma'naya delâletleri gibi fıtratı ve ahlâkı, ilm-ü hikmeti, kitab-ü kitabeti, ef'al-ü akvali ile delâlet ederek anlatacak bir âyet, bir alâmeti hakkolacak, Beni İsraile bir Resul olarak gelecek, değişmez zannedilen âdetler hılâfına dört mu'cize gösterib imana da'vet edecek, önündeki Tevratı tasdik ve te'yid ve men'edilen bazı şeyleri onlara tahlil eyleyecek, gelişinin yegâne sebebi ve bütün mu'cizelerinin gayesi tek bir âyete vukuftan ibaret olduğunu söyliyecekti ki bu âyet de şu idi: Allahdan korkunuz ve bana itaat ediniz, hiç şüphe yok ki Allahdan korkunuz ve bana itaat ediniz, hiç şüphe yok ki Allah hem benim rabbım, hem sizin rabbınızdır. Binaenaleyh onu ma'bud tanıyınız, ona ibadet ve kulluk ediniz, işte sıratı müstakim» demek ki bir kelime olan İsanın ifade edeceği meal bu bir âyet olacak idi. Şimdi, acaba Allah tarafından Melâikenin tebşiri ve Allahın takdiri ve va'di yerini buldu mu? Kelime kuvveden fi'le çıktı mı? İsa bu ahval ve evsafta gelib bu da'veti yaptı mı? gibi bir suale lüzum yoktur. Bunun cevabı da bu beyanatın içindedir. Bir kerre ta yukarıda « ���a¡æ£ aÛÜ£¨é Ûb í¢‚¤Ü¡Ñ¢ aÛ¤à©îÈb…;�� » olduğu ma'lûm, sonra Meleklerin yalan söylemiyecekleri müsellem olmakla beraber Meryemin bunu bizzat tazarruu ile aldığı cevab da ma'lûm. O halde kelimenin hayal olmadığın anlatmak için « �ß¡ä¤é¢� » ile mukayyed olması, Melâike ile gelmesi, tahakkukuna delil olduğu gibi « ���×¢å¤ ÏîØ¢ìæ¢�� » deki « ���ÏîØ¢ìæ¢�� » da bu babda şüpheye mahal bırakmamış, bundan başka bu tahakkuk « ���ÏÜà£b¬ a y £ ǩó�� » da fa'i fasıha ile âlemi şuhutta dahi gösterilmiştir. Binaenaleyh İsa bu hüvviyyet, bu ahval ve evsaf ve bu din-ü davetle bir Resul olarak geldi: « ���u¡÷¤n¢Ø¢á¤ 2¡b¨íò§ Ïbm£Ô¢ìa aÛÜ£¨é ëa Ÿ©îÈ¢ìæ¡ a¡æ£ aÛÜ£¨é ‰2£©ó ë‰2£¢Ø¢á¤ ÏbǤj¢†¢ëê¢6 稈a •¡Š aÂ¥ ߢŽ¤n Ô©îá¥�� » dedi ve onun bütün hayat ve da'veti bu bir tek âyeitn ma'nasından ibaret oldu. İsa "bana itaat ediniz" dediği zaman "beni Allah tanıyınız, bana kul

��sh:»1105�Edit

olunuz" demiyordu, ancak "rabbım ve rabbınız olan Allaha kul olunuz, yalnız onu ma'bud tanıyınız, doğru yol budur" diyordu. Sıratı müstakim, dini hakk olan islâmdan başka bir şeye da'vet etmiyor « ����a¡æ¤ ×¢ä¤n¢á¤ m¢z¡j£¢ìæ aÛÜ£¨é Ïbm£j¡È¢ìã©ó í¢z¤j¡j¤Ø¢á¢ aÛÜ£¨é¢›P a Ÿ©îÈ¢ìa aÛÜ£¨é ëa Ÿ©îÈ¢ìa aÛŠ£¢ì4 ›P a ¤Üà¤o¢ ëu¤è¡ó Û¡Ü£¨é¡ ëßå¡ am£j Èå¡6›P a ¤Üà¢ìa›� »��������� diyen Muhammed Resulullahın da'vetinden başka bir şey yapmıyordu « ���a¡æ£ aÛ†£©íå ǡ䤆 aÛÜ£¨é¡ aÛ¤b¡¤Üb⢮�� » hakikatinden başka bir da'vada bulunmuyordu �� « �����‘衆 aÛÜ£¨é¢ a ã£é¢ Ûb¬ a¡Û¨é a¡Û£b ç¢ì= ëaÛ¤à ܨ¬÷¡Øò¢ ëa¢ë¯Û¢ìa aۤȡܤᡠÓb¬ö¡à¦b 2¡bÛ¤Ô¡Ž¤Á¡6 Ûb¬ a¡Û¨é a¡Û£b ç¢ì aۤȌ©íŒ¢ aÛ¤z Ø©îá¢6�� »� şehadetinden başka bir şehadet yapmıyordu. Velhasıl kelimei İsanın kelimei tevhidden başka hiç bir ma'nası yoktu, kütübi İlâhiyyenin nususı muhkemesine karşı "biz onun ruhunu ararız, ruhuna bakarız" diye müteşabihat arkasında dolaşmak istiyenler bilmek lâzım gelir ki işte Tevratın ve İncilin de yegâne ruhu bu tevhidden ibarettir.

İsa ancak bu mânâ, bu ruh itibariyle bir ruhullah idi, bu kelimede bu mânâda bu ruhta Yahya nasıl İsayi tasdik eden bir mübeşşir olarak gelmiş ise İsa da Muhammedi öylece tasdik ederek gelen bir mübeşşirdi. Sonra Muhammed de işte bu kitab ile bu fürkan ile musaddıkı küllolarak gelmiştir. İsa « �����a¡æ£ aÛÜ£¨é ‰2£©ó ë‰2£¢Ø¢á¤ ÏbǤj¢†¢ëê¢6�� » derken Musa gelse idi hayır deyemez İsayı önceden tasdık ettiği gibi tasdik ederdi. Şimdi Muhammed Resulullah « ���a Ÿ©îÈ¢ìa aÛÜ£¨é ëaÛŠ£¢ì4 7�� » diyerek bu hakikati tebliğ ederken bütün Peygamberlerle beraber İsa dahi gelse idi evet diye Muhammedi tasdik ve tebliğine itaatten başka birşey yapmazlardı. Bu malûm olduktan sonra İsanın tercemei hali hakkında aslı mes'ele ile alâkası olmıyan tafsılâtı bırakalım da onun neticei davetine ve ahıri haline gelelim:

��sh:»1106�Edit

��RU› ÏÜà£b¬ a y £ ǩó ß¡ä¤è¢á¢ aۤآ1¤Š Ób4 ßå¤ a 㤖b‰©¬ô a¡Ûó aÛÜ£¨é¡6 Ób4 aÛ¤z ìa‰¡í£¢ìæ ãz¤å¢ a 㤖b‰¢ aÛÜ£¨é¡7 a¨ßä£b 2¡bÛÜ£¨é¡7 ëa‘¤è†¤ 2¡b ã£b ߢŽ¤Ü¡à¢ìæ SU› ‰2£äb¬ a¨ßä£b 2¡à b¬ a 㤌ۤo ëam£j Ȥäb aÛŠ£¢ì4 Ïbפn¢j¤äb ßÉ aÛ’£b硆©íå TU› ëßØŠ¢ëa ëßØŠ aÛÜ£¨é¢6 ëaÛÜ£¨é¢ î¤Š¢ aÛ¤à bסŠ©íå; UU› a¡‡¤ Ób4 aÛÜ£¨é¢ íb ǩ¬ó a¡ã£©ó ߢn ìÏ©£îÙ ë‰aÏ¡È¢Ù a¡Ûó£ ëߢÀè¡£Š¢Ú ß¡å aÛ£ˆ©íå ×1 Š¢ëa ëu bÇ¡3¢ aÛ£ˆ©íå am£j È¢ìÚ Ïì¤Ö aÛ£ˆ©íå ×1 Š¢ë¬a a¡Û¨ó íì¤â¡ aÛ¤Ô¡î¨à ò¡7 q¢á£ a¡Ûó£ ߊ¤u¡È¢Ø¢á¤ Ïb y¤Ø¢á¢ 2 î¤äآᤠϩîà b ×¢ä¤n¢á¤ Ï©îé¡ m ‚¤n Ü¡1¢ìæ VU› Ïb ߣb aÛ£ˆ©íå ×1 Š¢ëa Ïb¢Çˆ£¡2¢è¢á¤ Lja2¦b ‘†©í†¦a Ï¡ó aÛ†£¢ã¤îb ëaÛ¤b¨¡Š ñ¡9 ëßb Ûè¢á¤ ß¡å¤ ãb•¡Š©íå WU› ëa ߣb aÛ£ˆ©íå a¨ßä¢ìa ëÇà¡Ü¢ìa aÛ–£bÛ¡z bp¡ Ïî¢ìÏ£©îè¡á¤ a¢u¢ì‰ç¢á¤6 ëaÛÜ£¨é¢ Ûb í¢z¡k£¢ aÛÄ£bÛ¡à©î坛 ��

Meali Şerifi

Bunun üzerine vakta ki İsa onlardan küfrü hissetti "kim benim Allaha arkadaşlarım?" dedi, Havâriyyun "biziz, dediler: Allah arkadaşları, biz Allaha iman ettik, hem bizim imanı lekesiz Müslimler olduğumuza şahid ol 52 ya rabbena indirdiğine iman ettik

��sh:»1107�Edit

ve Resulün ardınca gittik, imdi bizi o şahidlerle beraber yaz 53 Bununla beraber mekrettiler Allah da mekirlerine mekretti, öyle ya, Allah hayrülmakirîndir 54 o vakit ki Allah buyurdu: ya İsa! emin ol ben seni eceline yetireceğim ve seni bana ref'edeceğim ve seni o küfredenlerden pâkliyeceğim ve sana tabi' olanları o küfredenlerin kıyamet gününe kadar fevkında kılacağım, sonrada hep dönümünüz banadır, ıhtılâf edib durduğunuz şeyler hakkında o vakit aranızda hükmü ben vereceğim 55 hasılı: o küfredenleri Dünyada ve Ahırette şiddetli bir azab ile ta'zib edeceğim, hem onlara yardımcılardan eser yoktur 56 amma iman edib salih ameller işliyenlere gelince onlara ecirlerini tamamiyle öder de Allah zalimleri sevmez 57 52. ���ÏÜà£b¬ a y £ ǩó ß¡ä¤è¢á¢ aۤآ1¤Š Ób4 ›�� -İsanın tevhide daveti üzerine Beni İsrailin az bir taifesi iman etmiş, ekserîsi etmemiş idi. İman etmiyenler mahud küfürlerini, sui niyyetlerini İsaya ıhsas ettiler, o da bunlardan bu küfrü hissedince ���ßå¤ a 㤖b‰©¬ô a¡Ûó aÛÜ£¨é¡6›�� dedi. Kendine özü Allaha doğru yardımcılar aradı.»- Bu cümle «ilâllah» kaydının Ensardan veya «ya»dan hal olmasına ve «ilâ» nın mânâsına nazaran müteaddid mânâlara muhtemildir: 1- Ben Allaha giderken yardımcılarım kimler? �ßå¤ a 㤖b‰¡ô ߢn ìu£¡è¦b a¡Ûó aÛÜ£¨é¡P ‡aç¡j¦b a¡Ûó aÛÜ£¨é¡ � . 2- Allaha müslim ve münkad olarak bana yardım edecekler kimler? �ßå¤ a 㤖b‰¡ô ߢŽ¤Ü¡à¡îå a¡Ûó aÛÜ£¨é¡ � . 3- Benim Allah için yardımcılarım kimler? �ßå¤ a 㤖b‰¡ô Û¡Ü£¨é¡ � . 4- Allah ile beraber olub yardımcım olacak nasırlarım kimler? �ßå¤ a 㤖b‰¡ô ßÉ aÛÜ£¨é¡� . 5- Allaha iman ve islâm etmiş, nefsini Allaha teslim eylemiş olub da yardımını Allaha muzaf kılarak ve Allah rızasından başka bir şey düşünmiyerek bana Allah yardımcı

��sh:»1108�Edit

yapacak, hulâsa özü Allaha bağlı, Allaha doğru ensarım, yârânım kimler? �ßå¤ a 㤖b‰¡ô ߢš¡î1¦b ã1¤Žé¢ a¡Ûó aÛÜ£¨é¡ a ë¤ ß¢ä¤è¡î£¦b ã–¤Š ê¢ a¡Ûó aÛÜ£¨é¡� . Bu mânâ hepsini cami'dir. Cevab da buna daha mutabıktır, Hazreti İsanın bu talebi ilk olarak bir te'sisi ictimaî yapıyordu. Kelime mukaddemâ rahimi Meryemde ıstıfai İlahî ile tecessüm ettiği gibi şimdi de haricde tecessüme başlıyordu ki İsanın Dünyada vecahati bununla olacaktı. Bu andan itibaren dini tevhid yalnız maneviyyette kalmıyacak maddiyyette de geçecekti. Bu talebe İsanın ihyai mevtâ mucizesinin semerei hasılası olan en güzide eshabı Havâriyyun cevab verdiler:

����� ��Ób4 aÛ¤z ìa‰¡í£¢ìæ›� Havâriyyun bir ağızdan dediler ki ���ãz¤å¢ a 㤖b‰¢ aÛÜ£¨é¡7›�� o Allah yardımcıları Allah yârânı biziz. Yani biz allah için sana yardımcıyız. Zira sana yardım Allaha yârlıktır, Allah rızasına muvafıktır. Çünkü sen onun Resulüsün. Bundan sen Allah değilsin biz sana yardım etmeyiz gibi veya sen Allahsın binaenaleyh biz de senin yardımcılarınız gibi bir sui iham çıkmamak için sözlerini tavzıh ettiler, yani ���a¨ßä£b 2¡bÛÜ£¨é¡7 ëa‘¤è†¤ 2¡b ã£b ߢŽ¤Ü¡à¢ìæ›�� Biz Allaha iman ettik ve sen şahid ol ki biz şüphesiz müslimiz, Allah ve Resulüne mutı'iz.» -İşte Nesârâya Nesârâ denmesinin sebeblerinde birisi İsa ile Havâriyyun arasındaki bu nusret biatıdır. Onlar o zaman böyle müsliman müvahhid idiler. Bununla dini islâma daveti Muhammediyyeye de manen ıkrar vermişlerdi. Bunun için Havâriyyun cevablarını şu dua ile bitirdiler: 53. ���‰2£äb¬ a¨ßä£b 2¡à b¬ a 㤌ۤo ëam£j Ȥäb aÛŠ£¢ì4 ›�� Ya rabbena biz senin inzâl ettiğin emre inandık ve Resule yahud o Resule ittiba' ettik binaenaleyh ���Ïbפn¢j¤äb ßÉ aÛ’£b硆©íå›�� bizi yalnız bir şahid

��sh:»1109�Edit

olan İsa ile değil vahdaniyetine şahadet eden cemi'ı erbabı şuhud ile beraber yaz, ya'ni Melâike, enbiya, ülülilim ve alelhussu « ���Û¡n Ø¢ìã¢ìa ‘¢è† a¬õ ÇÜó aÛä£b¡ ëíØ¢ìæ aÛŠ£¢ì4¢ ÇÜî¤Ø¢á¤ ‘è©î†¦ae6�� » mucebince Ahırette bütün ümmetlere şahid olacak olan o Peygamber Muhammed ve ümmeti ile beraber yaz.»- görülüyor ki « ���ß¡å aÛ’£b硆©íå�� » demediler « ���ßÉ aÛ’£b硆©íå�� » dediler. Zira biliyorlardı ki kendileri şahidînden değil idiler. Hazreti İsa Hevariyyunun İslâmına ve bu duasına şahid olduğu gibi Muhammed ve ümmeti de buna şahadet eder. Havâriyyun ma'nen ümmeti Muhammed ile beraberdir. Ümmeti Muhammed de Muhammed ile beraber kâffei Enbiyaya « ���Ûb ã¢1 Š£¡Ö¢ 2 î¤å a y †§ ß¡å¤ ‰¢¢Ü¡é©®�� » diye şahadet ettiklerinden Muhammed ve ümmeti İsayı ve Havariyyunu beraberlerine almışlardır. Yuhanna İncilinin birinci babında Yehudîlerin sen kimsin deyu suallerine karşı Hazreti Yahyanın Mesiha şahadeti hakkında şöyle bir kıssa vardır: «Yahya inkâr etmiyerek ben Mesih değilim deyu ıkrar etti, öyle ise nesin Ilya mısın deye sual ettiklerinde o dahi değilim dedi, sen şol Peygamber misin dediklerinde hayır deyu cevab verdi, ol vakit sen kimsin söyle ki bize gönderenlere cevab verelim kendi hakkında ne dersin dediler «ben Eş'ıya Peygamberin dediği ibi rabbın yolunu doğrultunuz deyu berriyyede nida edenin sadasıyım dedi ve ol gönderilenler firisilerden idiler ve ona sual edib öyle ise sen mesih yahud İlyâ, ya «ol Peygamber» olmadığın halde niçin vaftiz ediyorsun dediler, Yahya onlara cevaben ben su ile vaftiz ederim ıh..» dedi. [İstanbulda matbu' türkce İncil tercemesi 1930] İşte burada « �a ÛŠ£¢ì4¢� », « �a Ûä£j¡ó£¢� » tercemesi olan «ol Peygamber», «şol Peygamber» Tevratta Musaya benzer. « �ãj¡î£¦b ß¡r¤3 ߢìó� » olarak geleceği beyan olunan o Peygamberdir ki Hazreti Yahyanın şahadetiyle o Peygamberin ne Yahya ne kendisi, ne de Mesih olmadığı tasrih edilmiştir. Bunun için İncile, Yahyaya, Mesiha iman gelecek olan «o Peygamber» e dahi imana mütevakkıftır.

��sh:»1110�Edit

Binaenaleyh Havâriyyunun Hazreti İsayı « ���a¨ßä£b 2¡bÛÜ£¨é¡7 ëa‘¤è†¤ 2¡b ã£b ߢŽ¤Ü¡à¢ìæ�� » diye işhad ettikten sonra Allaha « ���‰2£äb¬ a¨ßä£b 2¡à b¬ a 㤌ۤo aÛƒ�� » diye dua ettikleri zaman « ���ßb¬ a 㤌ۤo �� » cümlesinde şüphesiz «ol Peygamber dahi dahil olmakla « ���ëaÛŠ£¢ì4�� » den muradları ya bil'ibare ve yahud İsaya veya cinsi Resule ittiba'ın lâzımı olmak üzere bil'işare Muhammed Resulullaha nazır veya şamildir. Lâfzan değil ise ma'nen şamildir ki « ���a Ÿ©îÈ¢ìa aÛÜ£¨é ëaÛŠ£¢ì4 7�� » emrinden beri « �a ÛŠ£¢ì4¢� » ibtida burada tekerrür etmiş olmak hasebiyle bunun yalnız, « ���‰¢ìÛ¦b a¡Û¨ó 2 䩬ó a¡¤Š a¬ö©î3 �� » e masruf olmayıb musaddıkı küllolan o Resule «o Peygamber» e hamledilmesi ve bu suretle cinsi Resule şamil olması sıyakı küllîye daha muvafıktır. Bunlar teemmül edildiği zaman « ���Ïbפn¢j¤äb ßÉ aÛ’£b硆©íå�� » duasının veçhi tefsiri de anlaşılır. « �a¨ßä£b 2¡bÛÜ£¨é¡ ×¢3£¢ ß¡å¤ Ç¡ä¤† ‰2£¡äb› ëaÛÜ£¨é¢ a ǤÜá¢P� »�� 54. ���ëßØŠ¢ëa›�� Havâriyyun öyle dedi, diğerleri de mekir ve sui kasd yaptılar.» - Bu zamirin lâfzan kurbiyyeti hasebiyle Hevâriyyuna ircaı ve bunların hepsi nusrat va'dinde sebat etmeyib içlerinde hiyle edenlerde bulunduğu ma'nası tevehhüm olunabilirse de ma'nen bu mekir, küfreden Beni İsraile raci'dir. Ya'ni İsa Beni İsrailin küfrünü hissetti, yardımcı aradı, Havâriyyun kendine nusrat biy'ati yaptı, diğer taraftan küfürleri ihsas olunan Beni İsrail de mekir yaptılar, o te'sisi içtimaîye bu suretle mekir karıştı, tamam olmadı, bir ıstıfaya daha muhtac oldu ki o da Muhammed Mustafa ile olacaktır. MEKR, karanlık, gizli, hissedilmiyecek hilye ile diğerini ızrara çalışmaktır. Beni İsrailin buradaki mekirleri, Hazreti İsaya sui kasdleri, ya'ni kelimetullahı ifna etmek için gizli gizli tedabire teşebbüs edib bağteten onu öldürmek üzere el altından bir takım kimseler ta'yin etmiş olmalarıdır. Ve Hıristiyanların kavlince bu mekre Havâriyyundan birisi de iştirak etmiş ve kâfirlerce casusluk yapmış. Bu sui kasid Hazreti İsanın hem hayatı maddiyyesine, hem hayatı ma'neviyyesine müteveccih idi. Bir taraftan zulmen kendini öldürmek,

��sh:»1111�Edit

diğer taraftan da'vet ettiği dini tevhidi, kelimesini kaldırmak için mekir, hiyle ve hud'a düşünülüyordu. Hakikatte İsa demek de dini, kelimesi demekti. Artık İsanın çekilmesi zamanı gelmiş idi, fakat daha ölmiyecekti, Beni İsrail bu mekir dolayisiyle Nasraniyyete bir hayli şeyler soktular, karışdırdılar, lâkin arzularına nail olamadılar, İsayi öldüremediler, Nasraniyyeti imha edemediler, onlar mekrettiler ���ëßØŠ aÛÜ£¨é¢6›�� Allah da onlara mekretti, onları mekirden menetmedi, fakat mekirlerinin cezasını verdi ���ëaÛÜ£¨é¢ î¤Š¢ aÛ¤à bסŠ©íå;›�� filvaki Allah mekredenlerin hayırlısıdır.- Onun mekri diğerlerininki gibi şerr-ü ızrarı istihdaf eden bir mekir olmadığı gibi, keşfi mümkin, önüne geçilebilir, tevkıf edilir bir mekir de değildir, hatır-ü hayale gelmez, künhi esrarına erilmez cihetlerden çevirir, imandan, istikametten çıkan, küfür ve mekre sapanların belâlarını verir. Binaenaleyh Allahın mekri lûgaten ma'ruf olan şer manâsiyle değil, ona ceza olan ve müşâkele tarikiyle mekir denilebilen bir hayırdır. Hattâ mekri İlahî mekir yapanlar için bile bir hayri tazammun eder. Çünkü onlara bu suretle mekrin fenalığını cezasını anlatır da intibahlarına, tevbe etmelerini sebeb olur. İşte Allah o mekredenlere bu mekrini şöyle dediği zaman yapdı: 55. ���a¡‡¤ Ób4 aÛÜ£¨é¢›�� Zira Allah o mekreden sui kasd yapan kâfir zalimlere rağmen İsaya dedi ki ���íb ǩ¬ó a¡ã£©ó ߢn ìÏ©£îÙ aÛƒPPP›�� ya İsa seni beni vefat ettireceğim ve bana refedeceğim ih..» -Tevefiyy, «vefa» dan me'huz olarak esası lûgatteistifa gibi temamen kabzedib almaktır. Lâkin ziruha ve bilhassa insana taalluk ettiği zaman vefat ettirmek yani eceline yetişdirib ruhunu kazbetmek manâsında

��sh:»1112�Edit

zahir ve mütaareftir. Binaenaleyh bir delil bulunmadıkca diğer bir manâ ile te'vili caiz bulunmaz. Lâkin burada mekir manâsiyle alâkadar bulunmak üzere surei «Nisâ» da ��« ��ëßb Ón Ü¢ìê¢ ëßb •Üj¢ìê¢ ëÛ¨Ø¡å¤ ‘¢j£¡é Ûè¢á¤6� »�� âyeti onların Mesih İsa ibni Meryem Resulullahı ne katil, ne salbedemediklerini ve lâkin şüpheye düşürüldüklerini sarahaten beyan etmiş, Hazreti Peygamberden dahi «İsa ölmedi yevmi kıyametten evvel size dönecektir = �a¡æ£ Ç¡îŽó Ûᤠíà¢o¤ ëa¡ã£é¢ ‰au¡É¥ a¡Ûî¤Ø¢á¤ Ój¤3 íì¤â¡ aÛ¤Ô¡î¨à ò¡� » hadîsi şerifi gibi hadîsler dahi varid olmuş bulunduğundan buradaki « �ߢn ìÏ£¡îÙ� » az çok hılafı zahir bir manâ ile te'vil olunmak ıktiza etmiştir. Bunun için müfessirîn burada yedi sekiz kadar manâ beyan eylemişlerdir ki bir kaçını zikredelim: 1- Teveffi vefat manâsınadır. Ancak maba'dinde harfı atfolan « �ë� » ne mukarenet, ne de tertib ıktiza etmiyeceğinden burada nükteli bir takdim-ü tehir vardır. Refi' evvel, teveffi sonra olacaktır. Bu manâ Katadeden mervidir. Yani İsa o sui kasd sırasında Allaha refedilmiş onlar katl-ü salb ettik zannetmişler, lâkin ölmemiştir. Maamafih kıyametten evvel vefat edecektir. Zira Allah « �a¡ã£¡ó ߢn ìÏ£¡îÙ� » buyurmuştur. Müslümanlar beyninde meşhur olan manâ ve akide de budur. Çünkü bunda hılâfi zahir denecek bir te'vil yok demektir. Bizce bu tefsir ve akidenin hasılı şu demek olur: Kelimetün minallah olan ve ruhulkudüsile müeyyed bulunan Mesih İsanın ruhu daha kabzedilmemiştir. Ruhunun eceli gelmemiştir. Kelime daha Allaha rücu' etmemiştir. Onun daha Dünyada göreceği işler vardır. Bu bir bakai ruhdur. Fakat Hıristiyanların dediği gibi uhrevî, ebedî bir bakai ruh da değildir, bir bakai berzahîdir. Onun kıyametten evvel, eceli gelecek vefat edecek, kabzolunacaktır. Ahıret de badelmevt

��sh:»1113�Edit

bir ba's bir neş'eti uhrâ olacaktır, ruhı İsa kabzedilmemiş olunca, İsanın Allaha ref'i, yerden kalkması hasebiyledir. Ortadan kalkan Allaha yükselib rücu' eden odur. Binaenaleyh İsanın haberler de varid olan Semaya ref'ile Kur'anda varid olan Allaha ref'i haysiyyetini birbirine karışdırmamak ıktiza eder. Çünkü Sema' esmai İlâhiyyeden değildir. Hıristiyanlar Semaya Allah, Allaha Sema diyorlarsa da islâmda caiz değildir, O halde « ��‰aÏ¡È¢Ù a¡Ûó£� » « �‰aÏ¡È¢Ù a¡Ûó aێ£à b¬õ� »���� � diye tevil olunmamak lâzım gelir. Zira İsanın Allaha ref' olunan cismi, semaya ref' olunan da henüz kabzedilmemiş olan ruhudur diyebiliriz. Ve bu Sema Semaı Dünya olan maddî Sema değil ruhanî Semai rabiadır ki leylei mi'raçta Rasulullah İsayı orada, Harunu beşinci, Musayı altıncı, İbrahimi yedinci Semada görmüştü. Şu halde İsanın Semaya ref'i ve kıyametten evvel Semadan nüzul ve rucuunu natık ahbar ve ehadisi, Allaha ref'olunan cismi İsaya sarf etmemelidir. Ruhı İsa böyle bir bakai muvakkatle baki olduğu gibi diğer Enbiya da böyledir. Kabirlerindeki Enbiya haydirler. Netekim Kütübi Fıkhiyede musarrahtır. Her Peygamberin eceli ruhanîsi ümmetinin ecelidir. Eceli ruhanîleri tamam olumuş nice Enbiya vardır ki Kur'anda zikredilmemişlerdir. Yukarıda geçen âyeti ıstıfa' mucebince « ���‡¢‰£¡í£ò¦ 2 Ȥš¢èb ß¡å¤ 2 Ȥœ§6�� » silsilei ıstıfa'da dahil olan eazımı rüsülün aledderecat Semai ruhanîde bakaları devam etmektedir ki bunlar da âli İbrahimdir, âli İmran da bundandır. Cesedi İsa Allaha ref'edilmiş fakat ruhı İsa da kabzedilmemiş, yani ümmetinin eceli gelmemiş, Beni İsrailin suikasdı ve mekrile Nasraniyet mahvolmamış o mekir içinde yaşamış ve ruhı Musa maiyyetinde yaşamıştır. Bunun için o mahvoldu zannedilen bir avuç etbaı İsa pek cüz'î bir zaman zarfında bu ruhtan müstefid olarak Yehudîlerin fevkinde bir hayata nail olmuş ve nihayet ba'si Muhammedî ile hepsi ruhı Muhammedî maiyyetine geçmiştir. Ba'dema İsa dahi bütün Enbiya ile beraber Hazreti Muhammed

��sh:»1114�Edit

maiyyetindedir. Bir gün gelecek ümmeti Muhammedin daraldığı bir devirde Allahın bir kelimei garibesi olan ruhı Îsa zuhur edecek, ruhı Muhammedî maiyyetinde hizmet edecek ve fakat kıyametten evvel vefat eyliyecektir. İşte bu halin yalnız İsaya tahsısan beyanı hüviyeti İsanın mücerred bir kelimei garibe olması, yani ihyayi mevta gibi en ziyade inkâr edilen bir harika mazhariyetinden ibaret bulunmak haysiyyetiledir. Bu mazhariyet Enbiyanın hepsinde ve hele hakikati Muhammediyyede dahi mevcud ise de o aynı zamanda maruftur, hakikati marufedir. Tamam hakikate muntabık olarak harika ile sünneti camidir. İsa, Adem gibi mebdei tekâmül olan bir şaz, Muhammed gayei tekâmül olan bir hakikattir. Bunun için ruhı Muhammedî biiznillâl ihyayi mevta mucizesinde ruhı isayı istihdam eder. İhyayı mevta İsa da mücerred bir harika, Muhammed de bir kanundur. Ruhı Muhammedînin ıstıfasında ruhı İsanın da bir ıttıradı vardır. Her harika ilk mazhariyyete nisbet olunur. Harikai Muhammediyye maiyyetindeki diğer Enbiyadan gelen harika ıttıradlarına munzam olan hususıyyeti kâmilededir. « �ë‰ÏÉ 2 Ȥšè¢á¤ …‰u bp§� ». 2- Ya İsa, seni eceline vafi bir surette yetireceğim, sana katili taslit etmiyeceğim, kendi kenidne öldüreceğim ve bana ref'edeceğim. 3- Seni kabzedeceğim ve şahsını yerden alıb bana ref'eyliyeceğim. 4- Seni uyutacağım, bana ref'edeceğim. Bu ikisi Hasenden ve dördüncüsü Rebiden merviydir. 5- Seni vafi bir surette olduğun gibi ruh ve bedeninle alacağım, bana ref'edeceğim. 6- Bazı ulema da temamen zahiri üzere bırakarak seni vefat ettireceğim, ruhunu kabzedeceğim manâsını vermişler ve cenabı Allah İsayı ref'edinceye kadar üç saat ve bir rivayette

��sh:»1115�Edit

yedi saat vefat ettirdi diye rivayet eylemişlerdir. Fakat bu rivayet zaif görülmektedir. Rivayeti sahiha kablerrefi' ve hiyni refi'de ruhunun kabzedilmemiş olmasıdır. Buna da en muvafık olan evvelkidir. Bu rivayetten nihayet şunu anlıyabiliriz ki o esnada birkaç saat kadar Nasraniyyetin temamen sönmüş olduğu fikri hüküm sürmüştür. ���ëߢÀè¡£Š¢Ú ß¡å aÛ£ˆ©íå ×1 Š¢ëa›�� ve bu ref'ile o küfreden kâfirlerden tathir edeceğim, artık onlarla alâkan kalmıyacak. Onlar sana bulaşamıyacaklar. ���ëu bÇ¡3¢ aÛ£ˆ©íå am£j È¢ìÚ Ïì¤Ö aÛ£ˆ©íå ×1 Š¢ë¬a a¡Û¨ó íì¤â¡ aÛ¤Ô¡î¨à ò¡7›�� ve sana cidden tâbi' olanları yahud ciddî veya surî, hakikî veya iddiaî keyfe mettefak dinine tâbi' olanlârı o küfredenlerin kıyamete kadar fevkinde kılacağım. Dini İsaya tabiiyyeti haiz olan cemaat Yehudilere galebe edecek ve kıyamete kadar seyfen veya bürhanen onların fevkında olacaktır. Buradaki « ���aÛ£ˆ©íå ×1 Š¢ë¬a�� » dan murad Hazreti İsaya küfürlerini ihsas edib mekreden ve onların siretine giden Yehudîlerdir. Fakat Yehudî olmak sıfatiyle değil küfür sıfatiyledir « ���aÛ£ˆ©íå am£j È¢ìÚ�� » den murad Havâriyyun ve onlar gibi müslimi muvahhid olarak cidden dini İsaya tabi' olanlar mıdır? Yoksa böyle olmasa bile şahsına mahabbet ve onun namına hareket ile velev surî olsun tabi'iyetini haiz olanlar da dahil midir? Ya'ni ittibaı mutlak, kemaline mi masruftur? Yoksa ıtlakı üzerine cari midir? Evvelki takdirde bu va'd, alelumum Nasarâya değil cidden Ehli tevhid ve İslâm olan ve bütün Peygamberleri musaddık ve İslâm ve tevhidde Havâriyyun ile müttehid ve müttefık olanlara mahsustur ve bu tefevvuk hakikî ve küllîdir. İkinci takdirde ise bunlarla beraber alel'umum Nasarâya dahi şamildir. Ve tefevvuk izafî ve nisbîdir. Bu babda iki rivayet

��sh:»1116�Edit

varsa da maba'dindeki ıhtalâf ve hüküm fıkrası umumî olan ikinci ma'nayı ve tefevvukı izafîyi iş'ar etmektedir. Filvaki o zamandanberi ya hüccet veya hükûmetce veya her ikisile tefevvukı hakikî ittibaı hakikî erbabına mahsus olmakla beraber sureti umumiyyede müslim veya gayrı müslim Nesarâ cemaatleri dahi Yehudîlerin fevkında ve onlara hâkim ve galib olagelmişlerdir. Fakat bu ref'in ve bu va'din ma'nası ne İsanın ulûhiyyete iştiraki ve ne etba'ı İsanın hâkimiyeti İlâhiyeden hurucu, ne de fî maba'd âlemîn içinde Nesarâya faık hiç bir ümmet gelmiyecek ve artık etba'i İsa hiç bir zaman mahkûm ve mes'ul olmıyacak demek olmayıb ancak İsaya mekr-ü küfreden Yehudîlerin bu küfürde devam ettikleri müddetçe hiç bir zaman etba'ı İsanın fevkına çıkamıyacaklarını bu da İsanın zatından değil, bir Resul olan İsaya küfür, Allaha küfr olmasından naşi olduğunu ve binaenaleyh İsaya iman edeceğiz diye Allaha küfredenler Yehudîlere mahkûm olmamakla beraber Dünya ve Ahıret cezai küfürden âzâde kalamıyacaklarını ve yoksa gerek İsa ve gerek etbaı her zaman tahtı hâkimiyyeti ilâhiyyede bulunduğunu velhasıl o mekre karşı İsayı ve etbaı İsayı taltıf eden bu vaidler imanın küfre, tevhidin şirk-ü ıhtilâfa, istikametin mekre, adlin zulme, Allahın mâsivallaha hâkimiyyet ve galebesi demek olduğunu anlatmak üzere buyuruluyor ki �����q¢á£ a¡Ûó£ ߊ¤u¡È¢Ø¢á¤ Ïb y¤Ø¢á¢ 2 î¤äآᤠϩîà b ×¢ä¤n¢á¤ Ï©îé¡ m ‚¤n Ü¡1¢ìæ›��� ya İsa bu vaidlerden ve o kâfirlere karşı etbaına bu faikıyyeti verdikten sonra üzerinizde hüküm ve hâkimiyyeti İlâhiyye münkatı' olamıyacak nihayet merci'niz ben olacağım da etba'ınla senin ıhtılâf eder olduğunuz hususatta aranızda yine hükmedeceğim, bu hükm üzerine 56, 57. ���Ïb ߣb aÛ£ˆ©íå ×1 Š¢ëaPPP aÛó PPPëaÛÜ£¨é¢ Ûb í¢z¡k£¢ aÛÄ£bÛ¡à©îå›�� hayrülmakirîn olan Allah, zalimelri sevmediği içindir ki küfürlerile zulmeden o kâfirlerin

��sh:»1117�Edit

mekirlerine karşı onlara bu mekri sana da bu ihyayı takdir etti, onlar da zürriyyeti İbrahime mensub oldukları halde « ���Ûbíäb4¢ Ç褆¡ô aÛÄ£bÛ¡à©îå�� » istisnasile ahdi İlâhîden mahrum olarak bu mahkûmiyete duçak oldular, senin etbaın da onlara karşı Dünyadaki bu tefevvuku sui isti'mal edib zulmederlerse aynı akıbete mahkûm olurlar.»- İşte etbaı İsaya kıyamete kadar velev izafî olsun bir fevkıyyet va'dedilmiş olması «kelimetün minallah» olan İsanın ruhu o mekir ve refi' zamanında kabzedilmemiş olduğuna ve binaenaleyh « ���a¡ã£©ó ߢn ìÏ©£îÙ�� ��» hükmünün vakı'de muahhar olduğu halde İsayı en ziyade tatyib edecek olan hâkimiyyet ve vahdaniyeti İlâhiyyenin evvel emirde i'lânı nüktesile takdim edilmiş bulunduğuna delâlet ettiğinden akidei islâmiyyede İsa vefat etmemiştir ve fakat kıyametten evvel vefat edecektir. Demek ki İsanın âhırı hali de budur. Şimdi: Ya Muhammed:

���XU› ‡¨Û¡Ù ãn¤Ü¢ìê¢ ÇÜî¤Ù ß¡å aÛ¤b¨íbp¡ ëaÛˆ£¡×¤Š¡ aÛ¤z Ø©îᡝ›

��

Meali Şerifi

İşte o hüküm, biz onu sana bu âyetlerden ve hikmetli zikirden peyderpey okuyorz 58 58. ���‡¨Û¡Ù›�� İşte ya Muhammed İsa ile etba'-u müteallikatı beynindeki ıhtilâf üzerine vereceğimi vaad ettiğim o hüküm yok mu ���ãn¤Ü¢ìê¢ ÇÜî¤Ù ß¡å aÛ¤b¨íbp¡ ëaÛˆ£¡×¤Š¡ aÛ¤z Ø©îá¡›�� onu biz sana okuyoruz: Öyle ki Tevrat ve İncili musaddık olarak inzâl edilen ve senin risaletine hüccet ve bürhan olan ve müteşabihat ve muhkematı muhtevi olub muhkematı ümmülkitab bulunan Kur'anın âyatından ve hakk-u batılın tefrikinde hakîmane hakim olan furkanı muhkem ve zikri hakîm cümlesinden olmak üzere tilâvet ediyoruz. Birden bire değil alettedric serd-ü zikreyliyoruz. Demek ki o hüküm islâm

��sh:»1118�Edit

ahkâmıdır. İşte o âyetlerden o zikri hakîm ve muhkemden birisi: ���YU› a¡æ£ ßr 3 ǩó ǡ䤆 aÛÜ£¨é¡ ×à r 3¡ a¨…â6 ÜÔé¢ ß¡å¤ m¢Š al§ q¢á£ Ób4 Ûé¢ ×¢å¤ ÏîØ¢ì條› � �

Meali Şerifi

Doğrusu Allah ındinde İsa meseli Âdem meseli gibidir: Onu topraktan yarattı sonra da ona "ol!" dedi, o halde olur 59 _______ « ���ÜÔé¢ ß¡å¤ m¢Š al§�� » Topraktan hayata doğru başlıyan ıstıfaya « ���q¢á£ Ób4 Ûé¢ ×¢å¤�� » bir müddet sonra ruhı insanî nefhıyle insan olarak ıstıfaya « ���ÏîØ¢ìæ¢�� » da tevalii silsileye delâlet etmektedir ki «oldu ve olur» demektir. Âdemin topraktan halkı evlâdı Âdemin sulbi pederdeki tavrı hılkatlerine muadildir denilebilir. Bu gün ba'zı hayvanat ulemasının muhtarlarına göre nutfedeki yani büzuratı meneviyyedeki hayat, hayatı nebatîdir. « ���ëaÛÜ£¨é¢ a ã¤j n آᤠߡå aÛ¤b ‰¤ž¡ ãj bm¦=b�� » medlulüne nazaran de Ademin Arzdan bir hayat nebatî ile başlamış olması fehmolunabiliyor. Bundan sonra bunun hayatı hayvanî ve hayatı insanîye bir hatvede mi yoksa bir çok hatvelerle mi geçdiğini ilim denecek bir surette ta'yin edemeyiz, bunlar şüphedir. Bunda muhkem olan nokta Ademin her halde ilk hılkati ne olursa olsun onun o hılkatte insan ve adem değil iken ilk olarak bir insan bir beşer olması ve ondan evvel nebat ve hayvan varsa da insan bulunmaması ve insanın bir «kün!» ile tekevvün etmesidir. Şu halde burada hem insan hem hayvan hem nebat noktai nazarından her birinin ilk tohumları kendi cinslerinden olmadığını, onların her birinin de bir halkı İlahî ile olduğunu ve bunların kadim ve ezelî olmadıklarını tasrih vardır. Binaenaleyh insan bir hayvan tohumundan

��sh:»1119�Edit

olmuştur veya bir nebat tohumundan olmuştur diye şüphe etmek te mes'eleyi değiştirmez, ilk insan yine bizzat mahlûktur. Farzedelim ki Adem bir hayvandan doğmuş olsun, bir hayvan veya bir nebat insan oluversin, bu da bir «kün!» den başka bir şey midir? Bil'farz ilk insan nesnastan doğmuş demek ilk insan insan tohumuna muhtac olmamıştır, insan için insan tohumu zarurî değildir demek değil midir? O halde bunlar da halk kanunu ve «kün!» emrinden başka ilmî ve yakînî bir mebdei kanunî yok iken şüphelere koşub da muhkemi bırakmanın manâsı nedir? Daha sonra Âdemin bir değil bir çok farzedilmesi de mes'eleyi değiştirmez. Bil'akis emsali teksir eder. Lâkin akıl noktai nazarında bir Ademden fazlası da zarurî ve muhkem değildir. Maamafih ne garibdir ki babasız bir insan olmaz davasında bulunanlar bidayette bir değil bir çok babasız insanlar bulunduğuna hükmetmek istiyorlar. Bunun ise ilimde ve imanda muhkemi bırakıb şüpheye koşmaktır. Bakınız « ���ÜÔé¢ ß¡å¤ m¢Š al§ q¢á£ Ób4 Ûé¢ ×¢å¤ ÏîØ¢ìæ¢�� » nazmı vecizindeki şumuli maani ve tertibi hılkat ve ıhkâmı ilim ne kadar şayanı hayrettir? Hılkatı insaniyye iki neş'et üzerine tertib olunmuş ve «kün!» emri ikincide verilmiştir.

İşte Allahın müteşabih bir kelimesi olan İsayi böyle bir aslı muhkeme irca' ile izah, ilmî bir imana rabteyliyen bu âyeti muhkemenin sebebi nüzulü Necrandan gelen Nesârâ hey'eti murahhasasının huzurı risaletteki mübahaseleri olduğunda müfessirîn, müttefiktirler. Binaenaleyh bu âyet evvelâ nassanve bil'ıbare Nesaraya saniyen ve bil'işare Yehud ve saire cevabdır. Vefdi Necran demişlerdi ki madem İsanın beşerden bir babası olmadığı müsellemdir o halde Allah olması lâzım gelir. Şimdi bunlara karşı buyuruluyor ki İsanın ve tasdik ettiği alel'umum Enbiyanın getirdikleri kütübi İlâhiyye ve ezcümle Tevrat ve İncil mucebince Hazreti Âdemin

��sh:»1120�Edit

de beşerden bir babası olmadığı malûm ve müsellemdir. Halbuki bütün bunların şehadetile Âdem ne Allahdır ne de ibnullahdır. İşte İsa da tıpkı onun gibi ne Allah ne de ibnullahdır. Allah İsanın validi değil halikı ve rabbıdır, İsa ancak ibni Meryemdir. Dini hak budur. Bunun hilâfı Tevrat ve İncili ve İsayı dahi tekzibdir. Burada tekzib edilmesi lâzım gelen noktalardan birisi bu hallin Nesaraya karşı mücerred bir ilzam ifade eden bir cedelden ibaret olmayıb ilzamı kat'î ifade etmekle beraber hiçbir hata ıhtimali olmıyan bürhanî bir hakkı muhkem, bir hakikati ezeliyye tesbit etmiş olmasıdır. Yoksa muharref İncillerde İsaya «ibni Yusüf» namının verilmesini tecviz eden Nesaraya karşı diğer ilzamlar da yapılabilirdi. Fakat bu bir hakk olmaz, İsaya ve Meryeme ve Yusüfe bir bühtan, bu da « ���ëÛᤠíऎŽ¤ä©ó 2 ’Š¥�� » vicdanında Meryemi tasdik eden Allah tealâya bir küfrolurdu. Bunun içindir ki Allah İsaya ancak «ibni Meryem» demiştir. Ve bununla ibnullah unvanını nefyettiği gibi ibni Yusüf unvanını da nefyetmiştir. Binaenaleyh bu hall sade bir halli ilzamî değil bir halli bürhanî olduğundan yalnız Nesârâya cevab olmakla kalmayıb bil'işare Yehudîlere vesair münkirlere de cevabdır. Yehudîlere cevab olmasının takriri de şudur: Tevrat mucebince Âdem anasız babasız topraktan halk olunmuş babası yok bir Peygamberdir. Ve babası olmamakta İsa da bir Âdem gibidir. Şu halde babası olmadığından dolayı İsayı ve risaletini inkâr etmek Âdemi ve Tevratı ve kudreti İlâhiyyeyi inkâr etmektir. Binaenaleyh siz yalnız İncili ve İsayı değil Tevrat ve Musayı da tekzib ediyorsunuz. Sonra bunda akıl noktayı nazarından bütün erbabı ukulü şöyle bir tenvir vardır: Messi beşerî olmaksızın Meryemden İsanın tevellüdü adî tecribelere muhasızın Meryemden İsanın tevellüdü adî tecribelere muhaliftir diye Meryemi ve İsayı ve bu babdaki müşahedeleri ve şehadetleri tekzib ve tahrif etmeğe hak yoktur. İlmi hakka, akl-ü hikmete muhaliftir. Zira böyle bir inkâr

��sh:»1121�Edit

insanın kendini ve insanlığın aslını ve toprak maddei asliyyesinden halk-u ıstıfa kanununu inkârdır ki bunları inkâr edenler kendilerini ve ilmi hakkı inkâr etmiş olurlar. Zira akıl ve ilimde en yakınî kanun, kanunı halk vardır. İlimde tecribeye muvafık olana inanılır. Fakat tecribeye muhalif olan vakıat da inkâr edilmez tesbit olunur. Diğer malûmata mebde' yapılır. Tecribenin maverası bulunduğu da mücerrebdir. Binaenaleyh İsayı inkâr, ilmî, ve fennî değildir. Hilkati İsa ilmen tasavvur olunamaz bir tenakuz değildir. Bil'akis tecaribi insaniyyenin mebdei olan ilmî bir vakıanın, Adem vakıasının ilk hılkat vakıasının bir tekerrüdüdür. Filvaki' İsa müteşabih bir kelimei hakdır. Yani hilkatte bir vakıai nadiredir. Fakat her veçhile münferid, ıttırad kanunundan bütün bütün haric, misalsiz aklen izah ve tevili nâkabil bir kelime bir vakıa da değildir. İndallah bunun hakikî bir tevili ve izahı vardır. İlk hılkati beşer, kanunı ıstıfa, İsa vakıasına şahid olamıyanlar şahidlerden bu kelimeyi işittikleri zaman ifrat ve tefrıt ile, zeyg-u inhiraf ile inkâr veya sui tevile sapmamalıdır. Halk ve ıstıfa' kanunu her zaman herkes için müşahedei vukuat ile malûmdur. Erbabı akl-ü ilim şunu bilmek lâzım gelir ki hilâfı âde vakıat vardır, bu da bir kanundur hem de tecribî ve istıkraî bir kanundur. Bu da halkın iradî olduğuna delildir. Surenin başında erbabı ukule ve ulemai rasihîne tefhim olunduğu üzere vakıatı hak, kezalik onu ifade eden ayâtı hak, muhkemat ve müteşabihata münkasimdir. Muhkemat hem şühuden, hem aklen bilâ iltibas ahzolunur. Onlar kendi kendilerini izah ederler, müteşabihat ise ancak bilâ şüphe ahzolunurlar, onun haricinde kendi kendilerini izah edemezler. Ancak kendilerine lâyık muhkem bir misale veya bir kanuna irca' ile izah ve tevil olunurlar. Misali hakikîsi bulunamadıkça yapılan teviller hata olur. Yalan olur, aldanmak ve aldatmak ve hakkı tahrif etmek olur. Binaenaleyh

��sh:»1122�Edit

ilmi rasıh vakıatı münferide ve şazzeyi inkâr etmez. Onu evvelâ olduğu gibi telâkki ve tasdik ederek şühuden zabt ve kelime ile ıhbar eder. Saniyen muhkem bir misali hakikîsini taharri ederek izah ve te'viline ve muttarid bir küllîye ircaına çalışır. Ona akılda veya şühudda bir misal bulabilirse bu da böyledir der, badettaharri bulamazsa vakıaya yalnız şehadetle iktifa eder, te'viline intizar ve Allaha havale eyler, fakat inkâr etmez, sui te'vilden de kaçınır, mesalâ altunu altun olarak alır, inkâr etmez, hususıyyatını zabteder. Bunu diğer maadine bir cihetten benzetir, diğer cihetten benzetmez, bakır veya gümüştür diyemez, onlar gibi değildir de diyemez nihayet bunu maden kelimesiyle ve hepsinin mebdei olan bir misali mutlaka toprak maddei asliyyesine irca' ve onu o topraktan ıstıfa ve terbiye ile altun yapan kudreti halikaya teslim eyler, işte ülül'elbabın, aklı kâmilin, ilmi rasihın yapacağı budur, Bundan maadası ne ilim ne akıldır, hubbi şehevattır, şimdi bu esasâtı ilmiyye malûm olduktan sonra meşhudünbih olan kelimei İsaya gelelim: Bu kelime Mesih İsa ibni Meryemdir ki güzel ve yüksek evsafı haiz bir delili tevhiddir. Tarihi beşerde bu nam ile biiznillâh mühim vakıata mebde olmuş mübarek bir vakıai şahsıyye ve münferide müşahede edilmiş sonra ref'olunmuş ve yalnız kelmesine şehadet kalmıştır. Bu vakıa başlıca bir kaç haysiyyetle meşhudünbihtir: Birincisizatı vak'adır ki zatı İsadır. Bunu mazıde beşikdeki çocukluğundan kühuletine kadar bir çok insanlar, ezcümle Beni İsrail kavmi görmüş, konuşmuş gibi sevmiş kimi sevmemiş, seven sevmiyen hepsi na kabili tekzib bir ittifak ile bu şahsı insanî mevcuttur diye şehadet etmiştir. Bu cihetle zatı İsa hem müşahedeten hem şehadeten muhkem bir vakıadır. Bir insandır. İkincisi, şahsı İsa Meryemden tevellüd etmiştirki bu da muhkemdir. Gerçi bu müşahede diğer müşahededenin

��sh:»1123�Edit

aynî değildir. Fakat adeti ma'rufe ve muhkeme dairesinde her hangi bir şahsı ma'rufun sübutu gibi meşhuddur ki esası zatı Meryemin ve maiyyetindekilerin müşahede ve şehadetine müsteniddir. Sebkı hamilden istidlâlin inzımamiyle de zatı İsayi müşahede edenlerin hepsi bunu itiraf eylemiştir. Her hangi bir şahsın anasından doğduğunu itiraf etmesi de başka türlü bir müşahedeye istinad etmez. Binaenaleyh İsanın ibni Meryem olması haysiyyeti de bu vechile şuhud ve istitlâle müstenid gayri münker bir hâdisei muhkemdir. İsa anasından doğmuş bir çocuk bir insandır. Üçüncüsü Meryeme messi beşerî vaki olmaması ve İsanın rahimi Meryemde bir baba tavassut etmeksizin halk olunması haysiyyetidir ki bu da haddi zatında mümteni' olmıyan ve fakat emsali meşhud olmadığından dolayı şaz ve garib ve münferid bulunan müteşabih bir vakıadır. Tevellüdde olduğu gibi bu da Meryemin vicdanı ve meryemin ahvali sabıka ve hususîyyesine bittecribe vakıf bulunanların şehadetiyle tesbit olunmuştur ki bir nefyi mahsure şehadettir -Pastör tecribesindeki şehadeti fenniyyenin mahiyyeti de böyle bir nefyi mahsurdan ibarettir. «Yirmi otuz sene gibi muayyen bir müddet zarfında kapalı şişeler derununda ki ta'kım edilmiş sular içinde bir mikrob tekevvün etmemiş olduğuna Pastör namındaki hekim afakî bir surette şehadet etmiş bundan da tohumsuz tevellüdün bir tabiat olmadığına istidlâl eylemiştir, buna mukabil de Hazreti Meryem mahfuz ve ma'sum olduğunu Pastörün şişelerini bilmesinden daha muhkem bir surette bildiği kendi nefsinde kendi kalb-ü vicdaniyle beraberinde onu mütemadi müşahede ve tecribeleri altında mahfuz bulunduran zevat da tecribe ve vukuflariyle messi beşerî vaki olmaksızın bir hamlin bir ceninin teşekkülüne hem enfüsî ve hem afakî bir surette şehadet etmişlerdir. Bu sırada ve bundan önce zevcei Zekeriyanın akır iken Yahyaya hamil

��sh:»1124�Edit

olması vakıası dahi tecribe ve adetin hılafına olmak noktai nazarından hamli Meryemin sıdkına delâlet eden bir müeyyidi mütekaddim olmuştur. İşte ı'ndettahlil İsa anasından doğmuş, anasının maddesinden halkolunmuş bir şahıs insanî olmak haysiyyetiyle muhkem, anasından bilâ messi beşer tekevvünü haysiyyetinden de müteşabih olan bir kelimei hakdır. Bu kelime böyle bir vakıai şazze olmak üzere tesbit edilmiş ve bunu müşahede etmemiş olan erbabı ukulün akl-ü imanına teklif olunmuş