FANDOM


Ruhul beyan tefsiri TAFSEER ROOHUL BAYAN - 15 Volumes 61354 std
Bakınız

Şablon:RBTbakınız d


Ruh-ul Beyan RBT Ruhul Beyan Tefsiri Rûh-u'l Beyan Tefsiri RBT/linkler
RBT/Giriş Fatiha Suresi/RBT Bakara Suresi/RBT Bakara SUresi/RBT/2 Enam Suresi/RBT Enfal Suresi/RBT Nas Suresi/RBT
Rûh-u'l Beyan Tefsiri/Arapça Nas Suresi/RBT/Arapça Felak Suresi/RBT/Arapça
Online RBT Türkçesi google döküman linki: [1] Maalesef Arabisi yok. Bir ilahiyatçı veya duyarlı bir mümin arabi ibareleri aşağıda geçen Ruhul Beyan Tefsirinin linklerinde doğrudan edit ederek bu sitede ekleyebilir. Bir İHL öğretmeni öğrencilerine de görev verebilir. En azından Arabi harfleri latince okunuşuyla ekleyebilir veya ek-le-te-bi-lir.
RBT/linkler


Musa Aleyhisselâm'a Kitab Verilmesi 8 Tefsîr-i Şerifi: 8 Haarun AleyhisselâmınBazı Hususiyetleri 8 Melekler de İşittiler 8 Risâlet 8 Kelâmullâh 9 Peygamberler 9 Mûsâ Aleyhisselâm'ın Ümmet Olma Duası 9 Hikâye (Tûr Gününde Mûsâ a.s.) 9 Mûsâ Aleyhisselâm'ın Yüzündeki Nûr 9 Hikâye (Mûsâ Aleyhisselâm'ın Hanımı) 10 Son koca? 10 Efendimizin (s.a.v.) Hususiyetleri 10 Verilene Şükret 10 Te'vilât-i Necmiyyeden... 10 Tevrat 11 Tevrâtm Yazılı Olduğu Levhalar 11 Tevrat Hangi Gün Verildi 11 Tevrâtta Neler Vardı? 11 Tevrâtın Bazı Emirleri 11 Allah'ın Kitabını Tut ve Açıkla 11 Hasen İle Ahsenin Farkı? 12 fşârî Manâlar 12 Seninle Aklımda Silinenler 12 Elif Harfini Ezberletti 12 Kibirli İnsanlar 13 Zulüm 13 Kibir 13 Kibirli Kişiler Kur'ân-ı Kerimi Anlayamazlar 13 Gaafiller Âyetleri Yalanlarlar 14 Gaflet Ehli Oldular 14 Âyetlerden Yüz Çeviren 14 Te'vİlât-i Necmiyyeden ... 14 Büyüklük Enâniyet ve Lanete Götürür 15 Kibirli Kişinin Hâli 15 Tevazu Göster ki Kurtulasın 15 Akıllı Kişinin Vazifesi 16 İhlâslı Amelin Bereketi 16 Hikaye (thlas-Niyet) 16 Tefsîr-i Şerifi: 17 Buzağıyı Ma'bûd Edindiler 17 Kırk Güne Kırk Sene Ceza 17 Böğüren Heykel 18 Buzağıya Tapma Hikâyesi 18 Raks ve Coşmak 18 Raks ve Ashâb? 19 Raksedenlerİn Yerleri? 19 Dört Mezhebe Göre Sahte Şeyhler 20 Raks Etmek 20 Raks Büyük Günahlardandır 20 Dinlemek 21 Teğannî Haramdır 21 Teğannî Dinlemenin Şartlar 21 Aslî Vatana Uçmak 21 Şerhi 22 Mest Olan Dervişi Ayıplama 22 Semâ Nedir? 23 Vecd Nedir? 23 Semâ Âşıkların Gıdasıdır 23 Semâ'dan Tevbe Eden Şeyh 23 Vecd Hâline Göre İnsanlar? 23 Semâ Hakkında Bir Uyan 23 Hacı Bayramı Velinin ve Raks 24 Mûsikî İlminin Başlangıcı 24 Mûsikînin Tarihçesi 24 Celvetiyyede Raks 24 Halvetiyye Tarikatı 24 Dönen Tasavvuf Ehlinin Hâli 25 Hangi Tarikata Girilmelidir 25 Yahûdî Meşrepli Sahte Şeyhler 25 Semâ Ehli Şeyhler 25 Dini Helak Eden Sahte Şeyhler 26 Şeytanın Tuzakları Şeyhler 26 Musannif Hazretlerinden Dua 26 Kendi Eserlerine Tapan Yahudilerin Hâli 26 Allah'ın Eserleri Kusursuzdur 26 Buzağıya Tapanların Pişman Olmaları 27 Musa Aleyhisselâm'ın Tur Dağından Dönmesi 27 Tefsîr-i Şerifi: 28 Halef 28 Acele ve Sürat 28 Te'vîlât-ı Necmiyyeden ... 29 İrşâd Vazifesi 29 Levhalar 29 Anam oğlu 29 Anne Şefkati 29 Şetâmet 30 Düşmanları Sevindirmemek 30 Zâlim Kavim 30 tşârî ve Tasavvuf! Manâlar 30 Mağfiret 31 Hikâye (Annenin Şefkati) 31 Rahmet 32 Allah'ın Lütfü 32 Hikâye (Rahmet-i İlâhi) 32 Hacetler Allah'a Arz Edilmelidir 33 En Günahkâr Nefs 33 tşârî Manâlar 33 Buzağıya Tapanların Âhiretteki Hâlleri 33 Hikaye (Cömertlik) 34 İftira 34 iman ve Tevbe. 34 Işârî ve Tasavvufî Manâlar 34 Nefsin Hevâsına Tapmak Gazab-ı İlâhîyi Gerektirir 35 İftira Ehlinin Cezası 35 Tevbe ve Mağfiret 35 Zahirî ve Bâtınî Tevbe 36 Nefsin Tevbesi 36 Aklın Tevbesi 36 Ruhun Tevbesi 36 Sırrın Tevbesi 36 Ömür Ağacına Tevbe Suyu 36 Günahkârın İnlemesi Arşı Titretir 37 Tevbe Eden Kaçırdıklarına Kavuşur 37 Hikâye (İyilik Yapmak) 37 İyilikler Kötülükleri Giderir 38 Güzel Amel 38 Gözüyle Gördüğüne İnanmayan Kavim 38 Tefsîr-i Şerifi: 38 Gazabın Susması 38 Devrik Cümle 39 Saygıyla Levhaları Aldı 39 Nüsha? 39 Tevrat'ın Nüshaları 39 Korku ve Ümit 40 Korkmanın Yolu 40 Korkmanın Alâmeti? 40 Korku mu Şefkat mi? 40 Hikaye (Korku) 40 Güzel Bir Sıfat 41 İncinmek Yok 41 Korkmayın Hitabı 41 Tevbe Mikâtı 41 Sarsıldılar 42 Af İstemek 42 Budala 43 İmtihan 43 Bast Makamında Üns Hâli 43 Edeb 43 Fitne 43 Mağfiret ve Rahmet? 44 Mağfiret Edenlerin En Hayırlısı 44 Ümmet-İ Muhammed (S.A.V.)'In Fazileti 44 Tefsîr-i Şerifi: 45 Tevbe Edenler 45 Azab 45 Allah'ın Rahmeti 45 Rahmet ahırette 46 Şeytanın Affı? 46 Yahudî ve Hıristiyanlara Rahmet ? 46 Ümmet-İ Merhume 46 Ümmî 46 Kalem ve Defter 47 Tevrat ve İncil'de Efendimiz (s.a.v.) 47 Mesnevide Duyuruldu: 48 Yahudiler 48 Maruf 48 Helâl ve Haram 48 İslâm Dini Zorlukları Ortadan Kaldırdı 49 İman 49 Kurtuluş 49 Kurtuluşun Yolu 50 Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerine Yardım 50 Peygamberlerin En Faziletlisi 50 Kur'ân-ı Kerim 51 Ümmeti Merhumenin Üstünlüğü 51 Osmanlı Devletinin Üstünlüğü 51 Osmanlı Devletinden Sonra islâm Devleti Yoktur 51 Osman İsmi 52 Hazret-i Ömer (r.a.)'ın İmanı 52 Hikaye 52 Osmanlı Devletinin Fetihleri 54 Celâl ve Kahr 54 Karanlıktan Korkma 54 îşâr? Manâlar 55 Budalalar 55 Kalb Taşı 55 Allâhü Teâlâ'nın Bağışlaması 56 Musa Aleyhisselâm'ın Hasene İstemesi 57 Edeb 57 Rahmet ve Rü'yetüllah 57 Ümmînin Manâsı 58 İlk Yaratılan Şeyler 58 Ümmü'i-Kurâ 58 Kitabların Aslı 59 Efendimiz (s.a.v.)'e Tabi Olmak 59 Mürşid-i Kâmillerin Manevî Halleri 59 Ümmîlik Makamı 59 Peygamber 61 Tefsîr-i Şerif: 61 Tevhid'e Davet 61 Süleyman Aleyhisselâm 61 Nâs Nedir? 62 Allah 62 İsm-i Şerifi 62 Mâ Sivâ 62 Allah Hayat Verir ve Öldürür 63 İmanın Şartı 63 Sünnet 63 Bâtınî Hâl Üzere Olmak 64 Zahire İnanmak 64 Şeriat'a Uygun Olanlar 64 Kız Çocuğu 65 Hikaye (Islâmî Edeb) 65 Sünnetle Amel 65 Hacer-i Esvedi Öpmek 65 Tâbi Olmak Gerek 65 Ashâb-ı Keflı'in Köpeği 66 Tabi Ol 66 Hak Ehli 66 Şefaate Nailiyet? 66 Kurtuluşa Vesile 67 Memleketlerin Belâlardan Kurtulmasının Yolu 67 Zemzem Suyu ve Kabe Örtüsü 67 Mukaddes Eşyaların Olduğu Yere Melekler Tazim Eder 67 Ölüde Azabı Hafifleten Sebepler 68 Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerinin Yüzünü Temizlediği Peşkir 68 Musa Aleyhisselâmın Ümmeti 68 Tefsir-i Şerifi: 68 Hikâye 69 Miraç Yolunda Gördüğü Kavim 70 Ölülere Gülen Doğanlara Ağlayan 71 Müslüman Olarak Kalan Kavim 72 Rivayetin Tahlili 72 Işârî ve Tasavvuf? Manâlar 72 iki Farklı Ümmet 72 Ümmet Olmak İstediler 73 fsrâil Oğullarının On İki Sebt'e Bölünmesi 73 Esma-i Adedin Mümeyyizleri 73 Sebt 74 Ümmetler 74 Tîh Çölünde Su İstemeleri 74 On İki Pınar 75 Irkçı Toplum 75 Şeyhzâdenin Tefsiri 75 Gündüzleri Gölge Geceleri Işık 76 Kudret Helvası 76 Bıldırcın Eti 76 Selva Nasıl bir Kuş İdi 76 Kuş Eti 77 Herkese Yetecek Nimet 77 Rızkın Temizi ve Helâlini Yeyin 77 Açgözlülük 77 Nankörlük Zulümdür 77 Girilmesi Emredilen Şehir 78 Hitta Nedir? 78 Hangi Şehir? 78 Kubbetüz-Zaman 79 Allah'ın Emrini Değiştirdiler 79 Tefsîr-i Şerifi: 79 Maddeperest Bir Kavim 79 Zulüm, Belâ ve Mihnet 80 Zulmeden Dünyevî ve Uhrevî Nimetleri Kaybeder 80 Hikâye 80 Fırsatlar Bir Daha Geri Gelmez 81 Sualden Murad? 81 Bu Kıssa Vahyin Delilidir 81 Sahil Şehrinin İmtihanı 81 Hazret-i Alinin Teşbihi 82 Cumartesi Günü 82 İmtihan 82 Yahudilerin Maymun Olmaları 83 Tefsîr-i Şerifi: 83 Vaaz Etmek 83 Mağfiret Ümidimiz Var 83 Akıl Korunmayı Gerektirir 84 Yağcılık 84 Helak Olan Fırka 84 Zulüm Azaba Sebep Oldu 84 Maymun Olan Yahudiler 85 Maymun Olma Emri 85 Cumayı Değiştirdiler 85 Şehir Halkı Üçe Ayrılmıştı 86 Üç Gün Sonra Helak Oldular 86 Sual ve Cevap 87 Kalbleri Mesh Olundu 87 Kalb, Kalıbın Meshine Sebep Oldu 87 Müslüman Öldürmek 87 Yere Batma Sebepleri 88 İşârî ve Tasavvufî Manâlar 88 Nefs-i Emâre 88 İnsan Yasak Şeylere Meyyaldir 88 Dünyâ ile Sarhoş Olan 89 Akıl Dişi Nefis Erkek Olursa 89 O Büyük Gün 89 Tefsîr-i Şerifi: 89 Allâhü Teâlâ'nın Azmetmesi? 90 Buhtun-Nasr 90 Yahudilerin Sonu 90 Kötü Ameller 91 Dünyevî Azablar 91 Müminlerin Âhirette Azablan 91 Allâhü Teâlâ Hakkında Güzel Zan 92 Sermayesiz Kulunu Bağışla 92 Güzel Zan 92 Hikâye (akıbet) 93 Yeryüzüne Dağıtılmaları 93 İlmi Bir Tetkik 93 Varlık ve Yokluk İmtihan İçindir 94 Yahudilerin Allâhü Teâlâ Hakkında Kötü Düşünmeleri 94 Te'vilât-i Necmiyyeden 94 Kîtâbullah'ın Dersini Yapan Kavim 95 Tefsîr-i Şerifi: 95 Halef ile Half in Arasındaki Fark? 95 Kitaba Varis Olanlar 95 Dünya 96 Haramdan Kazanmak 96 Dünyaya Araz Denilmesi 96 Kuruntuya Kapılmaları 96 Te'vilât-ı Necmiyyeden... 96 İbâha Mezhebi Küfürdür 97 Kalb ile Tevbe Şart 97 Her Gelen Malı Alıyorlar 97 Kitabın Misâkı 97 Kitâbullah'in Dersini Yapmak 98 Âhiret Takva Ehli İçindir 98 Kitabullah'a Sarılmak 98 Kitabullahı Geçim Kaynağı Yapmak 98 Ümmet-i Merhumeye Övgü 98 İmandan Sonra Namaz Gelir 99 Namaz Dinin Direğidi 99 Muslihlerin Ecri Zayi Olmaz 99

Musa Aleyhisselâm'a Kitab Verilmesi

Yüce Meali: Allah Buyurdu ki: -"Yâ Mûsâ! Haberin olsun, ben risâletlerîmle ve kelâmımla seni o insanların üzerine intihab eyledim/seçtim. Şimdi şu sana verdiğimi al ve şükrünü bilenlerden ol." 144 Ve onun için elvahta/levhalarda herşeyden yazdık. Mev'ızaya / nasihata ve ahkâmın tafsiline dair her şeyi.. -"Haydi" dedik; "bunları kuvvetle tut, kavmine de emret, onları en güzel iyi e tutsunlar... İleride size o fâsıkların yurdunu göstereceğim." 145 Âyetlerimden uzaklaştıracağım, yeryüzünde o haksızlıkla büyüklenenleri... Ki, her âyeti görseler de ona îmân etmezler, rüşd/doğruluk yolunu görseler de onu yol tutmazlar ve eğer sapıklık yolunu görürlerse onu yol tutarlar... Öyle... Çünkü onlar âyetlerimizi tekzîb etmeyi âdet edinmişler ve hep onlardan gaafıl olagelmişlerdir.146 Halbuki âyetlerimizi ve âhirete kavuşacaklarını tekzîb edenlerin bütün amelleri heder olagelmiştir. Her halde çekecekleri sırf kendi amellerinin cezasıdır...

Tefsîr-i Şerifi:

su "Allah Buyurdu ki:" Mûsâ Aleyhisselâm; "Sühhânsın/eksiksiz tamsın! sana tevbe ile döndüm ve ben mü'minlerin evveliyim." Dediği (ve Allâhü Teâlâ hazretlerini teşbih ettiğinde) Allâhü Teâlâ hazretleri ona buyurdu: "Yâ Mûsâ! Haberin olsun, Muhakkak ki ben seni hâline daha uygun olduğu ve zâtının bakî olmasından dolayı, seni Cemâlimi görmekten men ettim. Ama bunun için üzülme, kederlenme, mahzun olma. (Zira) "Muhakkak ki ben seni intihab eyledim/seçtim Seni seçtim. Kuvvetle seni aldım ve seni tercih ettim." (kimin üzerine), "İnsanların üzerine" Senin zamanında mevcûd olan diğer insanların üzerine, demektir.

Haarun AleyhisselâmınBazı Hususiyetleri

Harun Aleyhisselâm'ın üzerine (seçtim) demektir... Harun Aleyhisselâm her ne kadar peygamber idi ve Mûsâ Aleyhisselâm'dan da yaş bakımından daha büyük ise de. Fakat Mûsâ Aleyhisselâm'a tabi olmakla memurdu. Harun Aleyhisselâm, kelîmullah değildi. Harun Aleyhisselâm bir şeriat sahibi değildi. Veya seni insanların hepsinin üzerine tercih ettim, demektir. Çünkü kelâm ile risâlet bunlar Mûsâ Aleyhisselâm'dan başkası için toplanmadı . Hâsıl olmadı.

Melekler de İşittiler

Burada"İnsanların üzerine" buyurdu da, "Mahlûkatın üzerine" buyurmadı. Çünkü melekler de Allâhü Teâlâ hazretlerinin kelâmını vasıtasız olarak işittiler; Mûsâ Aleyhisselâm işittiği gibi...

Risâlet

risâletlerimle
risâlât kelimesi, au, "Risâlet" kelimesinin cemiidir. Bu kelime aslında masdar olup, "Göndermek" manasınadır. Burada risaletten murad, kendisiyle gayriye gönderilen şeydir. (3/238) 0 da Tevrat'ın (yazılı olduğu yaprakları ve) kitabtır.
(Ruhu'l-beyânın metninde) diye geçen kelime, kelimenin cemiidir. O da kitab (yazılmış) manasınadır. Kişi bir şeyi yazdığı zaman; "O, onu yazdı" denilir. Tevrâtın levhaları, Tevratın kendilerine yazılmış olması cihetinden kitaptırlar.  

Kelâmullâh

"ve kelâmımla." Yani benim seninle vasıtasız olarak konuşmam (için seni seçtim), demektir. Denildi ki, burada muzâf, mahzûftür. Yani, Benim sözümü işitmenle," demektir. Bu kavl-i şerif, "Mûsâ Aleyhisselâm'ın seçmiş olduğu yetmiş kişi de Allâhü Teâlâ hazretlerinin kelâmını işittiler," diyen kişinin sözlerini reddeder. Çünkü âyet-i kerimede Mûsâ Aleyhisselâm'in seçildiğinin ve tercih edildiğinin beyânı vardır. O, tahsisüzerine tensîstir...

Peygamberler

Bil ki, peygamberler (a.s.)'ın her biri yaratılışı anında, kemâlin bir çeşidi veya iki çeşidi veya bir çok çeşidiyle mahlûkatın üzerine gerçekten seçilmişlerdir. Bu kemâlât bir zerrec (tohumcuk hâlinde) peygamberlerin istidatları, tîynetleri için terkip edilip konuldu. Kemâlâtın bu çeşidi, Adem Aleyhisselâm'ın çamuru kudret eliyle yoğururken zıîhûr etsin diye... Hazret-i Nuh'un berisinde, Allâhü Teâlâ hazretleri, Hazret-i Musa'yı risâlet ve mükâleme ile seçti.

Mûsâ Aleyhisselâm'ın Ümmet Olma Duası

Rü'yetin (Allâhü Teâlâ hazretlerini) görmenin kemâli bizim peygamberimiz Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine ve ümmetine mahsustur... Hatta Mûsâ Aleyhisselâm, Rabbinin görme makamına nail olmak için dua etti ve; -"Allâhım! Ben* Muhammed Mustafa (s.a.v.) hazretlerinin ashabından kıl!"

Hikâye (Tûr Gününde Mûsâ a.s.)

Rivayet olundu: Allâhü Teâlâ hazretleri. Mûsâ Aleyhisselâm ile kelâm buyurduğu "Tur günü" Mûsâ Aleyhisselâmşın üzerinde, yünden yapılmış, öd ağacıyla buhurlanmiş bir cübbe vardı. Ortasından liften bir şerit ile bağlanmıştı. Kendisi de dağın üzerinde ayakta durdu. Sırtını dağın kayalarından birine dayandırmıştı. Allâhü Teâlâ hazretleri kendisine buyurdu: -"Ey Mûsâ! Seni öyle bir makama oturttum ki, senden önce hiçbir kimse o makama oturmadığı gibi; senden sonra da hiçbir kimse o maka oturmayacaktır. Seni kurtarmış bir halde yaklaştırdım!" Mûsâ Aleyhisselâm, sordu: -"Ya Rabbi! Beni neden bu makama getirdin?" Allâhü Teâlâ hazretleri buyurdu: -"Senin tevâzuundan ey Mûsâ!" Mûsâ Aleyhisselâm, Rabbinin kelâmının lezzetini işitince, nida etti: -"Ya ilâhî! (Sen) yakın mısın? Fısıltı halinde konuşayım? Yoksa uzak mısın? Nida (yüksek sesle bağırarak) sesli mi konuşayım?" Allâhü Teâlâ hazretleri buyurdu: -"Ey Mûsâ! Ben, beni zikredenle otururum!"

Mûsâ Aleyhisselâm'ın Yüzündeki Nûr

Allâhü Teâlâ hazretleri kendisiyle kelâm buyurduktan sonra, Mûsâ Aleyhisselâm'ın yüzüne hiçbir kimse bakmaya güç yetiremedi. Onun yüzünü hep bir nur kaplamıştı. Mûsâ Aleyhisselâm da yüzünü örttü. Mûsâ Aleyhisselâm vefat edinceye kadar bu nur onun yüzünden kaldırılmadı.

Hikâye (Mûsâ Aleyhisselâm'ın Hanımı)

Rivayet olundu: Mûsâ Aleyhisselâm'ın hanımı kendisine; -"Ben senden dulum!" dedi. Yani Sen Rabbinle konuştuğun günden bu yana sanki ben senden kocasız bir halde kalmış (dul bir kadınım)... Mûsâ Aleyhisselâm, hanımı için yüzünü açtı. Mûsâ Aleyhisselâm'ın yüzündeki nur, güneş şuaları (ışınları) gibi eşinin gözlerini aldı. Mûsâ Aleyhisselâm'ın eşi bir saat kadar eliyle yüzünü kapattı... Bunun üzerine Mûsâ Aleyhisselâm'ın hanımı kendisine; -"Allâhü Teâlâ hazretlerine dua et; cennette beni sana eş (hanım) yapsın!" dedi. Mûsâ Aleyhisselâm; -"Bu senin benden sonra evlenmemene bağlıdır!" dedi.

Son koca?

Zira muhakkak ki kadınlar, cennette son kocalarına eş olurlar.... Denildi ki: Bir adam, bir kadın ile ilk olarak (bakire halinde) evlenirse, cennette onunla evlenir. Denildi ki: O (kadın), eşlerinden ahlakı en güzel olan ile evlenir .

Efendimizin (s.a.v.) Hususiyetleri

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri vefat ettiğinde hayatta olan hanımlarının ondan gayri başkasıyla evlenmelerinin haram olması , Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin hususiyetlerindendir ...

Verilene Şükret

"Şimdi şu sana verdiğimi al," Sana peygamberlik ve hüküm şerefini verdim. ve şükrünü bilenlerden ol Bu nimetlere şükret!

Te'vilât-i Necmiyyeden...

Te'vilât-ı Necmiyyede buyuruldu: iki "Şimdi şu sana verdiğimi al," Yani senin içine terkip etmiş olduğum istidada ve seni risâlet ve mükâleme (konuşmak) için seçip tercih etmeme; "ve şükrünü bilenlerden ol" Çünkü şükür, senin istemiş olduğun rü'yete (Allâhü Teâlâ hazretlerini görmeye) seni ulaştırır. Çünkü şükür, nimetin ziyâde kılınmasını gerektirir. Şu kavl-i şeriften dolayı; "Celâlim hakkı için, şükrederseniz elbette size artırırım,,," Bu ziyâde, rü'yetüllah'tır. (Bunun delili de) şu kavl-i şeriftir: -"Hasenat yapanlara hüsnâ; bir de ziyâde var..." Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Ziyâde, rü'yet (Allâhü Teâlâ hazretlerini görmek)tir. Hüsnâ cennettir..."

Tevrat

"Ve yazdık."

(Fârisî olarak;) Biz yazdık! Yani yüce "kalem"e emrettim, o da yazdı. Veya Cebrail Aleyhisselâm'a emrettim, zikir kalemi ve nurdan mürekkeblerle yazdı... "onun için" Mûsâ Aleyhisselâm için...

Tevrâtm Yazılı Olduğu Levhalar

"elvahta/levhalarda" Yeşil zümrütten olan dokuz levha üzerine yazıldı. Doğru (olan görüş) budur. Tevrat bu levhalara, yüzüğe (yazının yazılması gibi) nakşedildi. Her bir levhanın uzunluğu on zira' idi... Kamûs'ta buyuruldu:

Levha, tahta veya kemikten uzun her bir sahifedir. Cemii
"levhalar" gelir.   

Tevrat Hangi Gün Verildi

Rivayet olundu: Mûsâ Aleyhisselâm'ın Allâhü Teâlâ hazretlerinden rü'yet (görülmesini) istemesi, Arefe günü oldu; Tevrâtm kendisine verilmesi de, kurban bayramı (birinci) günü oldu...

Tevrâtta Neler Vardı?

Dinî işlerinde kendisine muhtaç oldukları her şey (kendisinde vardı...) "Mev'ızaya/nasihata ve ahkâmın tafsiline dair her şeyi..." Bu kav/-/ şerif, car ve mecrûr'dan bedeldir. Çünkü o, "yazdık." Fiilinin mefûiü olmak üzere nasb mahallindedir. ' "harf-i cerri mezid'tir. Tebğfz manâsına değildir. Yani biz Mûsâ Aleyhisselâm için Tevrâtta, nasihat ve öğütlerden ve hükümlerin tafsilatıyla açıklanmasından her şeyi yazdık.

Tevrâtın Bazı Emirleri

Mukâtil (r.h.) buyurdu: Levhalarda yazdı: Muhakkak ki ben Allâhim; Rahmanım, Rahimim! Bana hiçbir şeyi şirk koşmayın! Yollan kesmeyin! Zina etmeyin. Anne ve babaya karşı gelmeyin!"

Allah'ın Kitabını Tut ve Açıkla

"bunları tut," tzmâr-ı kavi üzeredir. Ve "yazdık." Kavf-işerifinin üzerine atıftır. Yani "Biz haydi onu tut! Dedik. Yani levhaları tut, demektir. (3/239) "kuvvetle/' Ciddiyet ve azîmetle tut, "kavmine de emret," Nedb yolu (yani mendûb olmak) üzere emret, demektir. En faziletlisini tercih etmeye teşviktir. "tutsunlar..." Onlar da alsınlar (tutsunlar), "onları en güzeliyle" Be harfi mef'ûlü bihte zaid'tir.

Hasen İle Ahsenin Farkı?

"En güzel" azimetlerdir. "Güzel" ise ruhsatlardır. Yani bilsinler ki, azîmet olanlar, sevabı çok olanlardır. Bu da; 1- Farzlar ile nafilelerin arasını toplamak (beraberce yapmak), 2- Yardım görmeye izafetle sabretmek, 3- Ve bunlardan başka ibâdetler gibi... Kutrûb buyurdu: Yani güzelliğiyle ve hepsiyle al demektir. Zira Kur'ân-ı kerimin hepsi güzeldir. Şu kavl-i şerifte olduğu gibi; -"Sana vahyolunan Kitabı güzel güzel oku ve namazı kıl. Sahih namaz edepsizlikten ve uygunsuzluktan nehyeder ve her halde Allah'ın zikri en büyük iştir ve Allah her ne işlerseniz bilir." "lieride size göstereceğim." Ey İsrail oğullar! "o fâsıklann yurdunu" 1- Firavun ve kavminin yurdunu... Çardaklarının üzerine yıkılmış olan Mısır'da. 2- Âd kavminin yerlerini, 3- Semûd kavminin evlerini. 4- Ve benzerlerini; ibret almanız için size göstereceğim. Size emretmiş olduğum Tevrat'ın hükümleriyle amel etmekten muhalefet ederek; fâsık olmayın 5- Veya Mısır arzını göstereceğim, 6- Ya da Cebbar Amâlikâhların Şâm arazisini size göstereceğim. Burada göstermenin manâsı, idhâl etmek yani miras yoluyla sahip etmek ve sokmaktır. Birinciye (Firavun, semûd ve âd kavminin) yerlerini göstermek, vaîd ve korkutmadır. İkinciye göre, o arazîlere varis olup oralara girmek ise, bir vaad ve teşviktir.

fşârî Manâlar

Bu âyet-i kerimede şu işaretler vardır: Muhakkak ki dünyayı talep etmek; âhireti talep etmekten daha güzeldir. Allâhü Teâlâ hazretlerinin (rızâsını) talep etmek ise, âhireti istemekten daha güzeldir. Âşık'a düşen vazife en güzeli seçmek ve tercih etmektir. "İleride size o fâsıkların yurdunu göstereceğim." Kavl-i şerifi şuna işaret etmektedir: Âhireti talep etmekten çıkanların yurdu cennet... Ve âhireti talep etmekten Allâhı talep etmeye çıkanların yurdu ise; -"sadâkat meclisinde, kudretine nihayet olmayan bir şehinşah'ın huzur-u kibriyasmda..." (Buyrulan) yurttur...

Seninle Aklımda Silinenler

Hafız (k.s.) hazretleri buyurdular:

-"Tûbâ'nm gölgesi, Gönül talep eden (ve eğlendiren) huriler, Havzun kenarında oturmak; Hepsi senin köyün mahalle başının sevgisiyle hatırımdan gitti. Aklımdan silindiler..."

Elif Harfini Ezberletti

-"Gönlümün levhasında (yazı tahtasında) yoktur. Dostun dik (ve isminin başı olan uzun) elifinden başka bir şey... Ne edeyim ki? Üstadım bana (eliften) başka harf ezberletmedi..

Kibirli İnsanlar

"Âyetlerimden uzaklaştıracağım, yeryüzünde o büyüklenenleri..." "Âyetler"den murad, Tevrâtın levhalarında yazılmış olan, 1- Mev'izeler, öğütler, nasihatler, 2- Hikmetler, 3- Hükümler 4- ve diğer kevnî âyetlerdir. 5- Mü'minlere gösterilmesi, vaad olunan fâsıkların diyarı o kevnî âyetlerin cümlesindendir... Kibirlenenlerin âyetlerden sarf edilmelerinin manâsı; 1- Onların kalblerinin üzeri mühürlenmesi 2- Onlar (o âyetler) hakkında tefekkür edememeleri, 3- Onlardan ibret almamalarıdır. (Onları bu duruma iten sebep ise) üzerinde oldukları; 1- Kibirleri, 2- Ceberut (zorba ve zulüm ehli) olmakta isrâr etmeleridir. Bu kavl-i şerifin manâsı: Mühür vuracağım, 1 - O kendilerini büyük sananlar, 2- Halkın üzerinde kendilerinde bir meziyet olduğunu gören, 3- Kendilerini halktan faziletli görenler, a) Onlar benim tenzili (indirilen) ve tekvini (ve yaratılan) âyetlerimden faydalanamazlar. b) Kendi nefislerine konulan, âfâkî âyetlerimizden ibret alamazlar. c) Onlar, âyetlerin eserlerini ganimet bilip menfaat göremezler.... Ey İsrail oğullan! Onların yollarına girmeyin! Siz de onlar gibi olursunuz!

Zulüm

(Nasıl kibirleniyorlar?) "haksızlıkla" Tekebbür'ûn sitesidir. Onlar, haksız yere kibirlenmektedirler. (Onları kibre sevk eden de) onların o bâtıl dinleri ve ifrat derecesinde olan zulümleridir.

Kibir

İbnü'ş-Şeyh (r.h.) buyurdular: Kibirlenmek (insanlara karşı büyüklük taslamak), zikredilen (ilâhî) âyetlerden menfaat görmekten mahrum olmaya götürdüğünden ve (âyetlerden faydalanmayı) kaybetmeye sevk ettiğinden dolayı, bu âyet-i kerimeden maksat, İsrail oğullarını, Allah'ın âyetleri hakkında tefekkür etmekten çevirmek ve âyetlerle hidâyet bulmaktan mahrum eden kibre kapılmaktan sakındırmaktır... Ta ki böylece (Mûsâ Aleyhisselâm'a inen) Tevrâtı ciddi bir şekilde tutsunlar ve ona rağbet etsinler... İbni Şeyh'in sözleri bitti.

Kibirli Kişiler Kur'ân-ı Kerimi Anlayamazlar

İsrail oğullarının kıssasına muttasıl olan âyettir. Ve kelamın İsrail oğullarının kıssalarının arasına girmiş bir cümle-i itirâziyye (parantez cümlesi de) olma ihtimali vardır. Bununla Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine, ümmetinin kibirlilerinin Kur'ân-ı kerimi anlamaktan mahrum olduklarını ve Kur'ân-ı kerim üzerinde düşünmekten yoksun olduklarını haber vermek İçindir. Denildiği gibi; -"Allâhü Teâlâ hazretleri, zâlimlerin kalblerine; 1- Kur'ân-ı kerimin hikmet (ve hükümlerini) anlamalarını yerleştirmek; 2- Kur'ân-i kerimin acâiblerine muttali olmayı yerleştirmeyi ikram etmekten imtina etti...." -"Yazıktır! Nice yerler (ve köşkler) onlardan virane oldu." "görseler de," "her âyeti" Apaçık mucize olan bütün âyetleri, "Ona îmân etmezler/' Onlar o mucizelerin her birini inkâr ederler. O, âyetlere olduğu gibi, yönelmedikleri için; "Ve eğer onlar rüşd/doğruluk yolunu görseler de onu yol tutmazlar.." Hakka yönelmezler. Onlar asla Hakkın yoluna girmezler. Şeytan onların üzerine istilâ ettiği ve onların bütün benliklerini kapladığı ve onlar, sapıtmaya ve yanıltmada şeytana tabi oldukları için doğru yolu göremezler. ve eğer sapıklık yolunu görürlerse onu yol tutarlar..." Onlar sapıklık yolunu kendi nefisleri için bir yol, kendisine devam edilen bir gidişat edinirler. O sapık yoldan kendilerini alıkoyamaz ve kendilerini çevirmezler. Bu onların bâtıl olan hevâ-ü heveslerine muvafakati (uygun) olduğu ve kendilerini şehvetlere götürdüğü içindir... (3/240)

Gaafiller Âyetleri Yalanlarlar

"İşte bu..." Onların (zulüm ve kibir ehlinin); 1- Kibirlenmelerine, 2- Âyetlerden hiçbir şeye iman etmemelerine, 3- Rüşd (doğru) yoldan yüz çevirmelerine, 4- Tam bir şekilde sapıklık yoluna yönelmelerine, işaret etmektedir. "Çünkü onlar,"Bunun hâsıl olmasının sebebi, onların; "âyetlerimizi tekzîb etmeyi âdet edinmişler," Onların kendisiyle vasıflandıkları (üzerinde oldukları) kabahatlarının bâtıl olduğuna delâlet eden âyetleri yalanladıkları ve onların yollarının zıddının hak olduğuna delâlet eden o inen âyetleri ve mucizeleri tekzib ettikleri içindir.

Gaflet Ehli Oldular

"ve hep onlardan gafîl olagelmişlerdir." Onlar, o âyetler hakkında tefekkür etmiyorlar. Ancak onların yaptıkları şeyler, ancak bâtıl olan şeylerdir. Burada geçen, gafletten murad, Kur'ân-ı kerimden tefekkür, manâlarının üzerinde düşünme ve tedebbürün olmamasıdır. "Âyet-i kerimelerden tedebbür ve tefekkürün olmamasından" âyeti kerimelerden gaflet, ile tabir olundu. Bu ifâde, bir şeyden yüz çeviren kişinin ondan gafil olmasına teşbîh içindir...

Âyetlerden Yüz Çeviren

"Halbuki âyetlerimizi ve âhirete kavuşacaklarını tekzîb edenlerin". Masdarm mefûlüne izafetindendir. Faili mahzûftür. Yani, "Onların âhiret yurduna kavuşacakları," demektir. "bütün amelleri heder olagelmiştir." Amellerinin bâtıl olduğu zahir oldu... Onların yapmış oldukları; sıla-ı rahm (mahrem olan yakın akrabaları ziyaret etmek), muhtaç olanlara yardım etmeleri ve benzeri amellerinin boşa gidip kendilerine menfaat vermez. "Her halde çekecekleri cezaları," istifham nefiy ve inkâr manasınadır. Yani "Cezalandırılmazlar," demektir. "sırf kendi amellerinin cezasıdır..." Yani ancak onların cezaları, yapa geldikleri küfür ve ma'siyetlerinden dolayı olacaktır.

Te'vİlât-i Necmiyyeden ...

Yani onlar onların amelleri boşa gittiği ve; 1 - Peygamberlerin gönderilmesi, 2- Kitapların indirilmesi 3- Mucizelerin izhâr edilmesi, Anında onlardan kibirlenmeleri sebebiyle amelleri heder olduğu için; biz de Kibriyâmızdan dolayı yanımızda onları amellerini yakmakla cezalandırdık. (Bu bizim) şirk ehlinden ve onların şirklerinden müstağni olmamızdandır. Bunun benzeri şu âyet-i kerimedir: -'Kötülüğün cezası da misli kötülüktür. Fakat her kim affedip ıslâh ederse, onun da ecri Allah'adır. Her halde O, zâlimleri sevmez."

Büyüklük Enâniyet ve Lanete Götürür

Bu âyet-i kerimede tekebbür (kibirlenmek ve büyüklük taslamanın) zemmi ve yerilmesi vardır. Zira büyüklük taslamak, hicâb olması cihetinden beşerin en büyük vasıflanndandır. Çünkü büyüklük taslamak ziyadesiyle kişiyi enâniyete görür. Enâniyetini ziyâde kılar. İblîsin kovulması ve lanete uğraması ancak kibirlenmesi ve büyüklük taslamamasındandı.. . Kibirli Kişinin Hâli

Tekebbürü (büyüklük taslamayı) bâzı belâğât âlimleri şöyle vasıflandırdılar: -"Sanki Kısrâ, onun örtüsünü taşımaktadır (peşkirini tutmaktadır) Karun onun nafakasına vekildir. Belkîs onun dadılarından biridir. Sanki Yusuf Aleyhisselâm onun gözlerinin bebeğiyle baktı. Lokman onun hikmetiyle konuştu. Sanki yeşillikler onun için yükseldi. Yer onun İsmiyle yayıldı...."

Tevazu Göster ki Kurtulasın

Mesnevî'de buyuruldu

-"Bil ki; Kibirlenmek öldürücü bir zehirdir! (Ondan kurtuluş mümkün değildir...) Kör gönül bu zehirle mest olur. Bir düşkün zehirli şarabı içince, Bir ân gaflet içinde neşeden ve sevinçten coşar; lakin, Bir müddet sonra zehir canına tesir etmeye başlar. Onu derde ve kahra esir eder. Eğer sen kibrin zehirine inanmıyorsan; o zehirin Âd kavmini nasıl helak ettiğine baki Çünkü bir şâh başka bir şahı eline geçirdi mi ya onu öldürür ya da hapseder... Fakat şahlar (padişahlar ve sultanlar), bir fakir, düşkün gariban hastayı buldular mı onun derdine derman olur ve ona ihsanda bulunurlar. Bu kibirlenme ve büyüklük taslama eğer belâ ve zehir değilse, bir padişahın bir pâdişâhı yersiz ve hatasız olarak öldürmesi niçindir? Bir hizmeti olmayan, hastaya neden şefkat besler? İşte bu iki halden sen kibirlenme zehirini anla! (Yol kesen eşkıya hiç fakirin yolunu keser mi? Hurt, ölü kurdu asia ısırmaz. Hızır Aleyhisselâm, gemiyi tahrip edip kırdı, Zâlim şahın eline geçmesin diye.... Madem kikirik olan kurtuluyor. Sen de kırıl ve kurtul Emniyet yoksulluk ve fakirlik içindedir. Sende yoksul ve fakir ol içinde bir miktar madeni olan dağı, Kazma darbeleri paramparça eder.... Kılıç boynu olana vurulur. Gölge yerlere düşer. Bundan dolayı yerler yaralanıp incinmez. Kibirlenmek petrol ve ateştir. Ey kardeş onu mesken edinme/ İçinden kibir, gurur ve büyüklenmeyi çıkart! Her ne kî yerle bir ise... (Yerden daha yüksek ve büyük değiise) O şey okların hedefi olmaz... (Nişan olmaz), Ama ansızın yerden baş kaldırınca, O da hedef ve nişan gibi yaralanır, oklarlaf ... "Bizlİk" ve "benlik" halka merdiven gibidir. Âkibet ondan düşmek ve inmek mukadderdir... Unutma ki, en üste çıkan kişi, Düştüğü zaman, onun kemikleri daha çok kırılır. Bunlar fer'î meselelerdir. Sen asıllara bak! Büyüklenmek Allah'a şirk koşmaktır. Kibir şirktir. Kibirden sakın! Asla kibirlenme! (Kibirlenmektense) ölümü tercih et; hayat kazan! Zira Allâhü Teâlâ hazretlerinin mülküne (kibre) ortaklık azgınların ve şaşırmışların işidir. Ama onunla dirildin mi bir kere? Saf olup arınırsın, Tam bir vahdette şirk kalmaz...."

Akıllı Kişinin Vazifesi

Akıllı kişiye düşen, 1- Nefsini kibirden (gurur ve büyüklük taslamaktan) temizlemektir. 2- Hak yolunda (doğru olan tarikatta) tevazu yolunu tutmaktır. 3- Amellerini, Allâhü Teâlâ hazretlerine hâlis ve muhlis yapar.

İhlâslı Amelin Bereketi

Zira kim ki amellerini Allâhü Teâlâ hazretlerine hâlis ederse; her ne kadar o kişi niyet etmezse bile, onun amellerinin eserlerinin bereketi onun üzerinde zahir olur ve onun akabinde ta kıyamete kadar devam eder...

Hikaye (thlas-Niyet)

Denildiği gibi; Adem Aleyhisselâm, yeryüzüne indirildiğinde, çölün, ovaların ve dağların vahşî hayvanları onun ziyaretine geldiler. Her biri (kendi lisân-ı haliyle) Adem Aleyhisselâm'a selâm verdiler. Adem Aleyhisselâm'ı ziyaret ettiler. Adem Aleyhisselâm da hayvan cinslerinin her birine kendi cinslerine yakışır bir şekilde dua etti. Derken, Geyiklerden bir taife (bölük) geldi. Adem Aleyhisselâm onlara dua etti. Onların sırtlarını sıvazladı. O andan itibaren onlardan misk kesesi zahir oldu. (3/141) Diğerleri bunu görünce sordular: -"Nereden bu?" Onla rda dediler ki; -"Bizler "Safıyyullah" (Adem Aleyhisselâm'ı) ziyaret ettik! O da bize dua etti. Sırtımızı sıvazladı..." Bunun üzerine diğerleri de koştular. Adem Aleyhisselâm'a geldiler. Adem Aleyhisselâm, onlara da dua etti. Onların sırtlarını eliyle mesnetti. Lakin onlarda bundan (misk kesesinden) hiçbir şey zahir olmadı... Bunun üzerine bunlar diğerlerine; -"Biz de sizin yaptığınız gibi yaptık! Sizde olduğu gibi bizde hiçbir şeyin belirdiğini görmedik" dediler. Onlarda: -"Sizin ameliniz (sizin Allah'ın peygamberini ziyaret etmeniz) kardeşlerinizin (diğer geyiklerin) nail oldukları keramete nail olmak içindi... Onların ise amelleri sadece Allâhü Teâlâ hazretlerinin rızâsı içindi. Bütün çıkar şaibelerinden uzaktı...." Dediler. Bu misk kesesi, o geyiklerden ve kıyamete kadar yeryüzüne gelecek olan, onların nesillerinden hep zahir oldu. Bu kıssadan zahir oldu ki mahlûkat ancak, yapa geldikleri şeylerle mükâfat görür (veya ceza alırlar). Ceza (ve mükâfat) elbette lazımdır. Cezanın da elbette amelin cinsinden olması gerekir. Biz Allâhü Teâlâ hazretlerinden üzerimizde tembelliği defetmesini ve ayak kaymalarını kaldırmasını isteriz! Amin

Yüce Meali:

Musa'nın arkasından ise kavmi tutmuşlar, huliyyatlarından/süs eşyalarından bir dana/böğüren bir heykel edinmişlerdi. Görmemişler miydi ki, o onlara bir söz de söyleyemezdi, bir yol da gösteremezdi. Fakat onu edindiler ve zâlim idiler.148 Vaktâ ki ellerine kırağı düşürüldü/pişman oldular ve cidden sapmış olduklarını gördüler: -"Yemin olsun ki" dediler, "eğer bize merhamet etmez de rabbimiz, mağfiret buyurmazsa her halde hüsranda kalanlardan olacağız." 149

Tefsîr-i Şerifi:

"Musa'nın arkasından ise kavmi tutmuşlar (edindiler)" Mûsâ Aleyhisselâm'm Tur'a gitmesinden sonra, harf-i cerri, gayenin ihtidası içindir... 'ot "bazısından"harf-i cerri tebğiz içindir. "huliyyatlarından/süs eşyalarından.." 'Huliyât- süs eşyaları" kelimesi "süs" kelimesinin cemiidir. "memeler" kelimesinin meme" kelimesinin cemii olması gibi.. "Huliyyât- süs eşyaları" insanların kendisiyle süslendikleri altın ve gümüşten olan şeylerdir. Bu süs eşyalarının ashnda Kıbtîlerin olduğu haide, îsrâü oğullarına izafe edilmesi mülâbesetin en düşüğünden dolayıdır, İsrail oğullan bu süs eşyalarını, Mısır'dan çıkacakları zaman, sahiplerinden ödünç almışlardı. (Süs eşyasından ne yaptılar?)

"bir dana,"

Bu kavl-i şerif, "Edindi" fiili müteaddidin ikinci mefûlü ise mahzûftür.

"Edindi" fiilinin birinci mefûlüdür. yapmak fiili manası olup iki mefûle  

Buzağıyı Ma'bûd Edindiler

Yani, "Yani onu (buzağıyı) ilâh edindiler" demektir. "Buzağı," Sığırın erkek yavrusudur . Buzağının babası öküzdür. "Buzağı," kelimesinin cemii, "Buzağılar," demektir . "Buzağı," kelimesinin müennesi (dişisi) "Sığırın dişi yavrusu" demektir . Ona "Buzağı," adı verildi. Çünkü İsrail oğullan, ona tapmakta çok acele ettiler .

Kırk Güne Kırk Sene Ceza

Yahudilerin buzağıya tapma müddetleri kırk gündü. Yahudiler, kırk gün buzağıya taptıkları için, tam kırk sene Tîh çölüne (açık hava hapishanesine) mahkûm oldular. Allâhü Teâlâ hazretleri de her bir güne karşılık bir sene ceza vermekte acele etti.

Böğüren Heykel

"bir heykel," Bu kavf-işerif, "bir dana, "kelimesinden bedeldir. Yani kan ve et sahibi olan bir cüsse, yaptılar. Veya altından bir ceset yaptılar. Beraberinde ruh olmayan bir ceset... Çünkü "cesed" kan ve eti olan cismin ismidir. Ve ruhu olmayan cüsselere kullanılır... "Onun böğürmesi vardı." Sığır sesi gibi böğürmesi vardı.

Buzağıya Tapma Hikâyesi

Bu şöyle oldu: Mûsâ Aleyhisselâm, kavmine otuz gün dağda kalacağını vaad etti. Mûsâ Aleyhisselâm'ın gelmesi gecikince; Sâmiri, onlara dedi ki –Sâmirî , Sâmire denilen bir beldedendi. Ve Sâmirî Yahudiler tarafından sözü dinlenen ve itaat olunan bir kişiydi. Mûsâ Aleyhisselâm'ın kavmindendi. (İşte bu Sâmiri Yahudilere:) -"Siz, Firavunun kavminin süs eşyalarının (altın ve gümüşten imâl edilen takılarını) aldınız. Bundan dolayı, Allâhü Teâlâ hazretleri de sizi cezalandırdı. Mûsâ Aleyhisselâm'i sizden men etti (ve sizden aldı)..." (Yahudiler sordu/ar: -"Ne edelim?" Sâmiri;) -"O altın ve gümüş takıları getirin; ben onları yakayım; belki Allâhü Teâlâ hazretleri, Mûsâ Aleyhisselâmi yine bize gönderir!" dedi. Veya Yahudiler, Sâmiri'nin başına toplandılar ve ondan (kendilerine) bir ilâh yapmasını istediler. Daha önce. Sığır putlarına tapan Amâlikalıları gördükleri zamandan itibaren Yahudilerin içinde, sığıra tapmaya karşı bir meyil ve istek vardı. Bu hadise, İsrail oğullarının nehri geçmelerinden sonra olmuştu. Bunun kıssası daha önce geçti. Sâmirî (bütün Yahudilerin elinde olan) süs eşyalarını topladıktan sonra ateşte eritti. O eritilen altın ve gümüşlerden Yahudilere bir buzağı yaptı. Çünkü onu eritti. Yapmış olduğu buzağı heykelinin ağzına, Cebrail Aleyhisselâm'ın atının ayaklarının izinden bir toprak koydu. Bu at, " StpJ o-jâ" (Hayat atı) idi. O at, ayaklarını bir yere koyduğunda orası mutlaka canlanır ve yeşillenirdi. Sâmiri bu toprağı (Cebrail Aleyhisselâm'ın atının bastığı yerin toprağını) denizin yarılma anında (görüp) almıştı. Veya Mûsâ Aleyhisselâm'ın Tur dağına yönelmesi anında (Cebrail Aleyhisselâm'm atının bastığı yerlerin canlandığını görmüş ve onun acâib bir şey olduğunu sezerek) almıştı. Sâmiri, Cebrail Aleyhisselâm'ın atının ayak izlerini heykel olarak yapmış olduğu buzağının ağzına koyunca, buzağı et ve kana dönüştü. Kendisinde bir böğürme işitildi. Hareket etti. Yürüdü. Sâmirî, (bu hadiseyi şaşkın şaşkın seyreden Yahudilere) seslendi: -"İşte bu sizin ilâhınız ve Musa'nın ilâhıdır!" dedi. Bütün Yahudiler hemen o buzağıya taptılar. Altıyüzbin (600,000) kişiden sadece on iki bin (12.000) kişi tapmadı. Denildi ki: Bu buzağı heykelini (Sâmirî) içi boş olarak yaptı. Ve içine husûsî şekilde tüpler yerleştirdi. Ve bu heykeli de rüzgarın eseceği yere koydu. Rüzgar bu tüplere giriyordu. Ve böylece o tüplerden buzağının seslerine benzeyen husûsî bir ses çıkıyordu. İsrail oğullan, onun böğüren canlı bir buzağı olduğu vehmine kapıldılar. Onun çevresinde horun teptiler yani raks ettiler.

Raks ve Coşmak

Kurtubî hazretleri , Turtûşî (r.h.) hazretlerinden naklettiler.


Kendisine soruldu: -"Bir kavim (bir topluluk), bir yerde toplanıyorlar. Kur'ân-ı kerimden bir şeyler okuyorlar. Sonra da, onların söyleyeni kendilerine şiir (ilâhî, kasîde, na't ve benzeri) şeyler söylüyor. Raksediyorlar. Coşuyorlar, Def çalıyorlar ve (yollarının büyüklerini) medhediyorIar...(Ney ve kaval gibi aletleri üflüyorlar Böyle bir toplulukla hazır olmak ve onlarla beraber olmak helal mi değil mi?" Tarsûsî (r.h.) hazretleri buyurdular: -"(Böyle yapan sevap ve ibâdet niyetiyle def çalan, methiyeler okuyan ve coşan) sofiyyenin yolu, 1- Betâlet (boş şeylerle meşgul olmak), 2- Cehalet ve, 3- Dalâlettir. (Yani sapıklıktır...) islâm dini, Allah'ın kitabı (Kur'ân-ı kerim) ve Resûlüllah (s.a.v.) hazretlerinin sünnetinden başka bir şey değildir. (Sevap adına) raksetmek ve kendinden geçmeyi (coşmayı), ilk ihdas eden (dünya tarihinde ilk uyduran) kişi Sâmiri'nin arkadaşlarıdır. (Sâmirfnin yapmış olduğu buzağıya tapan Yahudîlerdir...) Onlar, buzağı sesi gibi böğürmesi olan buzağı heykelinden bir ceset edindikleri zaman; ayağa kalktılar ve onun çevresinde raksetmeye başladılar. Ve kendilerinden geçtiler. İşte bu (raksetmek ve kendinden geçip coşmak) kâfirlerin dinidir. Buzağıya tapan müşrik Yahudilerin dinidir .

Raks ve Ashâb?


Efendimiz (s.a.v.) hazretleri ve ashabı ise (hâşâ raksetmek, kendinden geçmek ve coşmak şöyle dursun), onlar, başlarında uçacak kuş varmışçasına vakar ve sükûnetle otururlardı.

Raksedenlerİn Yerleri?

Sultan ve sultanın naibine (idarecilerine) gereken vazife, (def çalarak rakseden, oynayan, coşan ve kendisinden geçenlerin) mescidlerde hazır olmalarına ve başka yerlerde toplanmalarına mâni olmaktır . (3/242) Allah'a ve âhiret gününe iman eden bir kişiye, onların meclisinde hazır olmak helâl değildir. Onların bâtıl işlerinde onlara yardım etmesi kesinlikle helâl değildir ...

Dört Mezhebe Göre Sahte Şeyhler

Bu yani, bir araya topiamp def çalan, deprenen, rakseden, kendi yollarının geçmişlerinin medhiyyelerini okuyarak coşmak, debbûs (şiş) vurmak gibi hareketleri yapan kişilerin cemaatine gitmenin haram olduğu, o insanlara yardım etmenin haram olduğu ve hatta idarecilerin onların mesddiere toplanmalarına manî olması gerekli olduğu hükmü) 1 - tmam-ı Azam'm mezhebidir, 2- İmam Şâfıî hazretlerinin, 3- İmam Malik (r.h.) hazretlerinin, 4- İmam Ahmed bin Hambel hazretlerinin 5- Onlardan başka Müslümanların imamlarının mezhebidir ... "Hayâtü'l-Hayevânü'l-Kübrâ" isimli kitab'da da böyledir...

Raks Etmek

"Nîsâbüi-Ihtisâb" isimli kitabın sahibi buyurdu: Sual: Onun için dinlerken raks caiz midir? Cevâb: Caiz değildir

Raks Büyük Günahlardandır

"Ez-Zahîre" isimli fıkıh kitabında zikredildi. Raksetmek, büyük günahlardandır. Meşâhiyten kim onu mubah görürse işte bununla onun hareketleri, titreyen kişinin hareketleri gibi olur...

Dinlemek

Sual: Dinlemek caiz midir? Cevap: Eğer dinlenen şey, Kur'ân-ı kerim ve mev'ize (vaaz, öğüt ve nasihatler) dinlemek olursa elbette caizdir.

Teğannî Haramdır

Ama eğer teğannî dinlemek olursa (işte) o haramdır. Teğanni yapmak ve teğannî olan şeyleri dinlemek haramdır. Sofıyye'nin şeyhlerinden teğannî dinlemeyi mubah kılanlar (herkes için değildir.) O sadece, hevâ-ü hevesten hâli olmuş (tamamen soyutlanmış, nefsin hevâsını terk etmiş), takva ile süslenmiş ve buna, bir hastanın ilaca muhtaç olduğu gibi muhtaç olanlaradır...

Teğannî Dinlemenin Şartlar

Onun (teğannî ile okunan mevlid, na't, kaside ve benzeri şeyleri) dinlemenin) bir çok şartlan vardır. Birincisi: İçlerinde (bayan) emred (tüysüz oğlanlar) olmayacak, İkincisi: Cemiyetleri ancak kendilerinin cinsinden (hepsi takva ehli olan) kişiler olacak ve içlerinde; 1- Fasik, 2- Dünya ehli, 3- Kadın, 4- Tüysüz oğlanlar olmayacak. ikincisi: Söyleyen kişinin niyeti ihlâs olmalıdır. Bunu söylediği için; 1- Ücret, 2- Yemek 3- Ve benzeri şeyler almak olmayacaktır... Dördüncüsü: Oraya toplanan ve dinleyen kişilerin; 1 - Yemek için toplanmamaları, 2- Herhangi bir fütuhat beklemek için olmamalıdır. Beşincisi: Ancak mağlûb olmuş bir şekilde oradan kalkmalıdırlar. Altıncısı: Vecdi izhâr edemezler. Ancak sâdık olanlar hariç...

Aslî Vatana Uçmak

Şeyh Ömer bin el-Fârid "Nazmüd-Dürri" isimli kasidesinde buyurdular:


-"Nağmelerle şevke gelip aşık olduğu zaman, Ve uçmayı himmet edip diler; Birinci aslı vatanına... Hareketlerle sükûnet bulur. O beşiğinde iken... Mürebbilerİn (terbiye edici dadıların) eli ona Ulaştığında; hareket ettirmekle..."

Şerhi

İmam Kâşânî "Şerhinde" buyurdular: Velî aşka geldiğinde, şevkle yerinden, aslî merkezine ve ezelî vatanına doğru deprenir; teğannî edenlerin teğannîleri sebebiyle... Onlar, onun ruhunun kuşlarıdır. Onu birinci yuvasına uçururlar. Beşikte onu terbiye edenlerin elleri onu sallar. O da tahrik (ve sallanmaların) sebebiyle gailelerinden ve düşüncelerinden uçması sebebiyle sükûnet bulur. Bu manâyı murad etmekten maksat, raksın faydasına ve dinlemede hareket etmeye işaret içindir. Bu işiten ve dinleyen kişinin ruhu, dinleme anında kendisine ülfet ettiği ve alıştığı vatanına dönmek ister. O anda nefis ve kalaıbından ayrılır. Hâlin eli onu harekete geçirir ve ona sükûnet verir, yapmak istediği ve dilediği şeylerden, malûm ecelin gelmesi sebebiyle... İşte aziz ve alîmin takdiridir... Kaşânînin sözleri bitti...

Mest Olan Dervişi Ayıplama

Sa'dî (k.s.) buyurdular:

-"Ayıplama, dehşete kapılıp mest olan (ve kendinden geçen) dervişi, Çünkü o, aşk denizinde boğulmuştur. Bundan dolayı o el ve ayaklarını vurur (Sâhil-i selâmete çıkmak için kulaç atar...) O ne yaptığından haberdar değildir. Ey kardeş! Semâ (dinlemenin) hakikatinden söz edilmez. Müstemî (dinleten ve dinleyen) kişinin kim olduğunu bilmeden! Eğer müstemi' manâ burcundan uçarsa, (Maneviyat âleminde sırlara vakıf olursa) Onun seyri karşısında melekler bile onun uçuşu karşısında aciz kalırlar... Fakat dinleyen kişi (takva ehli değil de), Eğlence, Oyun, Şaka, Ve raksetmekten hoşlanan bir kişi olursa; Onun kafasındaki şeytanlar daha azgınlasın (O dinlediği teğanni onu esfel-i sâfiline götürür)... Şehvet perestler, nasıl semâ (ve hakikî dinleyiciler) olabilirler. (Onlar ne anlarlar dinlemekten?) Tatlı seslerle ancak uykuda olanlar uyanırlar. Sarhoşlar değil...."

Semâ Nedir?

Surûrî (r.h.) buyurdular: -"Kişinin hoşlandığı tatlı ses, onun hareket etmesine sebep olur. İşte bu harekete "semâ" (dinleyip hareket etmek) denilir. Bu müsebbibin, sebebin ismiyie isimlendirmek yoluyladır...

Vecd Nedir?

-"Bir kişi, güzel ve hoş bir ses işitir. 0 anda kendisinde bir hâl peyda olur. İşte o hâle "Vecd" denir..."

Semâ Âşıkların Gıdasıdır

Mesnevide buyuruidu

-İşte bu yüzden semâ âşıkların gıdasıdır. Onda vuslatı tahayyül imkânı vardır. Onunla insan kuvvetlendirir; içindeki hayalleri. Belki o nağmelerle şekillenir...."

Semâ'dan Tevbe Eden Şeyh

Bil ki: Raks ve semâ hâli, kınanan bir hâldir. Mutemekkin (şerîat'a uygun olarak yerleşen) bir hâl değildir. Bundan dolayı sofu taifesinin (tarikatın) efendisi Şeyh Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) hazretleri, kendi zamanında dinlemekten (semâ) dan tevbe etmişlerdir.

Vecd Hâline Göre İnsanlar?

(Vecd hâline göre insanlar birkaç kısma ayrılır:) İnsanlardan bazıları; 1- Mütevâcid, 2- Vecd ehli, 3- Vucûd ehlidir. Birincisi (mütevâcid olanlar) yeni başlayanlardır. Bunların zayıf cezbeleri olur. İkincisi: (vecd ehli olanlar ise tasavvufta) orta hâili olanlardır. Bunların kuvvetli cezbeleri olur. (3/243) Üçüncüsü: (Vucüd ehli onlar), Müntehilerdir. (Tasavvuf yolunun sonuna varanlardır. Bunlar, çok kuvvetli cezbe sahipleridir. Manevî devrân sebebiyle sûrî devrandan müstağnidirler. İlk ikisi böyle değildir. Elbette kalbte aşk olması gerekir. Hareketlerde sidkıyet olması lazım. Ta ki devrân tamam olsun....

Semâ Hakkında Bir Uyan

Alimler bunda ihtilâf ettiler. (Alimlerin) kimi müsbet fetva verdiler. Kimi de menfî... Lakin insanlar, farklı farklıdırlar. Sema'ya cevaz veren âlimlerin cevazı (her kese değildir... (Yukarıda zikredilen) şartları kendisinde toplayanlar içindir. Başkaları için değil...

Hacı Bayramı Velinin ve Raks

Şeyh Üftâde Efendi (k.s.) hazretleri buyurdular: Bizim tarikatımızda, raksetmek yoktur. Hacı Bayramı Veli (k.s.) hazretlerinin tarikatında da raksetmek yoktu . Muhakkak ki, raksetmek ve sesler (bazı kişiler tarafından) hatıra gelen (düşünceleri) defetmek için konuldu (ihdas olundu). Halbuki akla gelen hatıraları (vesveseleri ve şeytanî düşünceleri) defetmekte tevhîd'ten daha tesirli hiçbir şey yoktur. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, tevhîd'ten başka bir şey telkin etmedi.

Mûsikî İlminin Başlangıcı

Zikir olundu: Hazret-i Ali (r.a.) bir gün, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine; -"Ben ibâdetin lezzetini bulamıyorum?" dedi. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri de ona, tevhîdi telkin buyurdu. Ve ona, tevhidin eserlerinden kendisinde izhâr olan hâlleri hiçbir kimseye anlatmamasını vasiyet buyurdu. Hazret-i Ali (r.a.)'ın Bâtınî âlemi tevhidin nurlarıyla dolunca, konuşmak mecburiyetinde kaldı. Bir kuyunun başına geldi. Kuyunun içinde konuştu. O kuyuda kamış yeşerdi. Çobanın biri geldi. O kamıştan, kaval yaptı. İşte bu "Mûsikî ilmi"nin başlangıcı oldu .

Mûsikînin Tarihçesi

Ve buyuruldu: Denilir ki: Bir adam vardı. Kendisine, "Abdülmü'min" denilirdi. Devirleri anında feleklerin seslerini işitti. Ondan mûsM ilmini, aldı. Bundan dolayı, Mûsikînin aslı, on ikidir. Lakin sedaları bir tarz üzeredirler. İnsanlar, kabiliyetleri nisbetinde buna değişik asıllar (sedalar) ilâve ettiler. "el-Vâkiât-ı Mahmudiye" isimli kitab'da da böyledir.

Celvetiyyede Raks

Bu açıklamalardan anladım ki, "Celvetiyye" tarikatında cîm harfiyle) yazılır- dönmek ve raksetmek yoktur. Belki, şartlarına ve edeplerine riâyet ederek, oturarak ve ayakta zikretmek vardır .

Halvetiyye Tarikatı

Dönme işini "Halvetiyye tarikatı" noktalı hı ile yazılır-erbabı yapıyor. Onlar bunu ehlullah'ın büyüklerinden tevarüs (miras alma) yoluyla yaparlar. Lakin onlarda da daha önce zikredilen semânın şartlarına ve âdabına uygun olursa makbuldür ve övgüye layıktır. Yok eğer yapmış oldukları semâ şartlan ve âdaplarına uygun olmazsa, merdût'tur. Reddedilir, yerilir ve asla kabul edilmez (kim yaparsa yapsın!....)

Dönen Tasavvuf Ehlinin Hâli

Gerçekten biz, zamanımızda (semâ ve) dönme meclislerinin çoğunun, mevzûunun dışına çıktıklarını (şartlarına ve âdâblanna riâyet etmediklerini) görüyoruz.

Hangi Tarikata Girilmelidir

Akıllı kişiye düşen, en salim olan tarikati tercih etmelidir. Kıy-u kâl'dan (sözlerden- dedi kodu ve benzerî düşüncelerden) kaçınmalıdır. Onların (gerçek tasavvuf ehlinin) şu sözlerinin üzerine bak ve üzerinde düşün: -"Her zamanın bir takım adamları vardır. Ve her adamın makam ve hâli vardır!"

Yahûdî Meşrepli Sahte Şeyhler

Şeyh Ebû'l-Abbâs (k.s.) hazretleri buyurdular: Bu zamanın tasavvuf ehli sofu ve şeyhlerinden kim. zâlimlerin malını yer ve semâ (def çalıp söylemeye) tesir eder {ve bu işten tevbe etmezse) işte onda (o şeyh ve sofu'da) Yahudilikten bir dürtme (meşrep ve ahlak) vardır .

Semâ Ehli Şeyhler

Hâtemî (r.h.) buyurdular: Bu zamanda semâ (okunan şeyleri dinlemek ve o tür meclislere gitmenin caiz olduğunu) Müslüman söyleyemez. Sema işini yapan şeyhlere uyulmaz ve tabi olunmaz. Sen bu zamanda müşahede ettin, gördün ve biliyorsun ki, dönme meclislerine (dönerek zikir yapanların meclislerine), 1-Tüysüz oğlanlar, 2- Eğlence ehli, 3- Dünya ehli, 4- Kadınlar, 5-Câhiller ve 6- Çocuklar hazır olmaktadırlar.

Dini Helak Eden Sahte Şeyhler

Bu (def çalıp söyleyen) şeyhlerin meclisinde hazır olmak gerçekten büyük bir âfettir. Muhakkak ki, 1- Onların kendileri (def çalıp söyleyen şeyhler), 2- Onlara karışmak, 3- Onların meclislerine gelenler, 4- O şeyhlerle sohbet etmek Öldürücü bir zehirdir. Bu tür şeyhlerin meclislerinde hazır olmak kadar, sür'atlice insanın dinini helak edici hiçbir şey yoktur.

Şeytanın Tuzakları Şeyhler

Muhakkak ki semâ ehli olan şeyhler (def çalıp, dönen ve müritlerini ayağa kaldırıp raks ettiren şeyhler) şeytanın hile ve tuzaklarıdırlar.

Musannif Hazretlerinden Dua

Keremden sonra mekirden Allâhü Teâlâ hazretlerine sığınırız. Ziyâdeden sonra, noksana dönmekten Allah'a sığınırız. (Varlıktan sonra yokluktan Allah'a sığınırız). Kendisine vâsıl olan tarikata hidâyet buyuran Allâhü Teâlâ hazretleridir. Zâtından ve cemâlinden perdeyi kaldıran O'dur. Celâl ve cemâlinden sonra kemâline vâsıl edip ulaştıran O'dur. O, bütün yollarda, refîk ve sahiptir!

"Görmemişler miydi ki,"

Görmediler mi? Bilmiyorlar mı? "Muhakkak ki o" O taptıkları buzağı, it o U "onlara bir söz de söyleyemezdi, Onda uiûhiyetin hükümlerinden hiçbir şey yoktur. O buzağı, hiçbir söz söyleyemeye kadir değildir. Ne emredebiliyor ve ne de nehyedebiliyor. "Ve onlara bir yol da gösteremezdi." Onları yapmaları için bir hayır yoluna irşâd edemez. Ve ne de kendisinden kaçınmaları için şerri anlatabilirler.

"Fakat onu edindiler,"

Onu ilâh edindiler. Eğer ilâh olmuş olsaydı; elbette (herhangi bir yol ile) onlarla konuşur ve onlara hidâyet buyururdu. Çünkü ilâh, asla kullarını ihmâl etmez. Burada zikredilen 'Takat onu edindiler," kavl-i şerifi zem için tekrardır. "Ve zâlimler idiler." Yani eşyayı yerlerinin dışında başka yerlere koydular. Buzağıya tapma işi onlardan bir bid'at olmadı. (Onlarda büyük bir zulüm oldu...)

Kendi Eserlerine Tapan Yahudilerin Hâli

Fârisî tefsir'de buyuruldu: Kuşeyrî (k.s.) hazretlerinin "Letâifü'l-İşârât" isimli tefsir kitabında zikredildi: -"Kendisinin yapmış olduğu (kendi sanat ve eserine) tapan bir ümmet ile, kendisinin sânii (yaratıcısı olan Allâhü Teâlâ hasretlerine) ibâdet eden ümmetin arası birbirinden ne kadar uzaktır!"

Allah'ın Eserleri Kusursuzdur

-"Yâ Rabbi! O ki sen yaptın, gerçekten yerinde bir iştir. Senin yaptığın iki âlemdir... (Ve diğer âlemler buna şâhid'tir...) (3/244)

Buzağıya Tapanların Pişman Olmaları

düşürüldü/pişman oldular."

 "Vaktâ    ki    ellerine    kırağı Onların şiddetli pişmanlıklarından kinayedir. Çünkü pişmanlığı artan ve hasreti şiddetlenen kişi, ellerini ısırır, onları düşürür, sanki onların içinde kırağı vaki olmuş gibi...

Manası, onlar buzağıya tapma işinde pişman oldular. "düşürüldü" fiili, onların ellerine" kavl-i şerifine isnat olunmaktadır "ve cidden sapmış olduklarını gördüler" Buzağıyı ilâh edinmekle... Beyan olundu, şu cihetle ki, kendilerinin buzağıya tapma işini sanki kendi gözleriyle kendilerinin sapıklık içinde olduklarını gördüler. "Yemin olsun ki" dediler, "eğer rabbimiz, bize merhamet etmez de," Günahlarımıza keffâret olan Tevrat'ı indirmek suretiyle... "mağfiret buyurmazsa," Hatâmızdan geçmekle...

ner naIde hüsranda kalanlardan olacağız."

Elbette bizler ziyan eden ve helak olanlardan oluruz. Musa Aleyhisselâm, kendilerine gelmeden önce, Yahudilerin, tapmakta oldukları, buzağıya tapma işinden pişman oldukları ve gördükleri ve sözlü olarak pişmanlıklarını ifâde eden rivayet hikâye olunmadı. Pişmanlıkları, Musa Aleyhisselâm'ın kendilerine gelmesinden sonradır. Tâhâ sûresinde vârid olan âyet-i kerimeler bunu ifâde ettiği gibi... Lakin, bu kavl-i şerifle, pişmanlıkları, Musa Aleyhisselâm'ın gelmesi üzerine takdîm olunması murad edildi. Bu da onlardan sadır olanların söz ve fiil bakımından bir yerde vaki olduğunun anlatılmasıdır....

Musa Aleyhisselâm'ın Tur Dağından Dönmesi

Yüce Meali: Vaktâ ki Mûsâ kavmine gadabnâk, esefnâk/öfkeii ve üzüntülü olarak döndü; -"Bana arkamdan ne fena halef oldunuz? Rabbmızın emrini ivdiniz ve acele ettiniz mi ?" dedi ve elvanı/levhaları bırakıverip kardeşini başından tuttu, kendine doğru çekiyordu; Kardeşi: -"Anam oğlu." dedi; "inan olsun bu kavim beni hırpaladılar, az daha beni öldürüyorlardı, sen de benimle, düşmanları sevindirme ve beni bu zâlim kavim ile beraber tutma!" Mûsâ dedi: -"Rabbimî Bana ve kardeşime mağfiret buyur ve bizi rahmetinin içine koy; sen ki erham'ür- râhimîn'sin." Şüphesiz o danayı edinenlere rablarından bir gadab ve dünya hayatta bir zillet erişecek... Ve işte müfterileri böyle cezalandırırız.152 0 kötü amelleri işleyip de sonra arkasından tevbekâr olup îmân edenler ise, şüphe yok ki rabbin ondan sonra elbette gafûr'dur, rahîm'dir.fs3

Tefsîr-i Şerifi:

"Vaktâ ki Mûsâ kavmine döndü;" Tur dağından döndüğünde, "kavmine," Ne olduğu halde; "gadabnâk, esefnâk/öfkeü ve üzüntülü olarak," Yani çok şiddetli bir şekilde kızmış ve gadablı olarak döndü, demektir, "üzerek beni kızdırdı, ben de kızdım" yani "Beni kızdırdı, ben de kızdım," demektir. Şu kavM şerif bundandır; -"Böyle, vaktâ ki bizi gazaba davet ettiler, biz de kendilerinden intikam aldık, hepsini birden gark ediverdik..." Bu kavl-i şerif, Musa Aleyhisselâm daha kavmine gelmeden, onların buzağıyı ilâh edindiklerini biliyordu. Allâhü Teâlâ hazretlerinin mükâleme hâlinde kavminin buzağıya taptıklarını kendisine haber vermesi sebebiyle öğrenmişti.

Halef

Dedi: "Bana arkamdan ne fena halef oldunuz?" Benden sonra yapmış olduğun şey, ne kötüdür! Ey buzağıya tapanlar! Benim sizden kayıp olmam ve dağa gitmem için ayrılmamdan sonra (ne kötü şeyler yapmışsınız!) Çünkü, "Arkasında hoşlanılmayan şey yapmak" kişinin arkasında bunu (onun kerih gördüğü şeyi) yaptığı zaman böyle denilir. "mâ" kelimesi, nekre-i mevsûfedir. "ne kötü" fiilinin kendisinde yerleşmiş olan (içinde olan) failini tefsir etmektedir. Mahsûs'un bi'z-zem (yerilmeye mahsus olan ise) mahzüftüi . Bunun takdiri şöyledir: "Ne kötü bir geri kalmakla siz arkamda kaldınız. Sizin muhalefetinizden sonra..." "Rabbınızın emrini ivdiniz ve acele ettiniz mi Hemze inkâr içindir. Siz, tam olmaksızın Rabbinizi terk mi ettiniz? Sanki jacele etmek" fiili, sebkat etmek ve geçmek manasını tazammun etti. "acele etmek" fiili, "mücâvezet manasına olan" harfi cer ile mûteaddf olur. Bundan dolayı, bir kişi, bir işi tamamlamadan terk ettiği zaman, "aceleyle işten vazgeçti" denilir. Bunun tam tersi (bu mananın zıddı) "Onu tamamladı" olur. Manası: "Siz Rabbinizin emrinden çok acele uzaklaştınız." Allah'ın emri, 1 - Onların Musa Aleyhisselâm'ın gelmesini beklemeleri, 2- Allah'ın ahdini muhafaza etmeleri, 3- Musa Aleyhisseiâm'ın gelinceye kadar korumaları gereken vasiyetleridir. Emir birdir. Emredilen şeyler çoktur. Veya emredilen şey, manasınadır.

Acele ve Sürat

"Acele etmek," Bir şeyi vakti gelmeden önce işlemek ve yapmaktır. Bundan dolayı acele etmek, yerilmiş oldu.

Sür'atin hilâfına... (Sür'at bunun aksinedir. Acele etmek sür'atten ayrı bir şeydir...) Çünkü Sür'at mezmûm (yerilmiş) değildir. Çünük Sür'at etmek, bir şeyi vaktinden önce yapmak demek değildir...

Te'vîlât-ı Necmiyyeden ...

Te'vîlât-i Necmiyyede buyuruldu: Siz, ruh sıfatıyla dünyaya, ziynet (ve süslerine) ve onlara taalluk eden şeylere Rabbiniz tarafından izin verilmeden önce onlara yönelmekte çok acele ettiniz.

İrşâd Vazifesi

Bu âyet-i kerimede şuna işaret vardır: Muhakkak ki talep ehli ve mülûk (melikler) ashabı olan kimselerin, dünyevi bir şeye iltifat etmeleri yakışmaz. Taleb ve sülük esnasında bunlara taalluk etmezler; Hak'dan kesilmemeleriiçin... Allâhım! Ancak nefsin, hevâ-ü heves geçitleri kat edildiği zaman; Mevâlâ'ya visalin kâbesine ulaşırlar... Onların (Mevlâ'nın kâbesine vasıl olanların); 1- Halkı Mevlâ Teâlâ hazretlerine davet etmek, 2- Halkı dünya ve ukbâ (âhiret) yoluna koymak (Yani halkı irşad için) Dünyaya dönmeleri gerekir.

Levhalar

"ve elvahi/levhalan bırakıverdi." Elinde Tevratm olduğu şeyi bıraktı. "Ve kardeşini başından tuttu," Harun Aleyhisselâm'ın başının saçlarını tuttu. O olduğu halde yani Musa Aleyhisselâm; (Musa Aleyhisselâm ne olduğu halde?) "kendine doğru çekiyordu;" Kendi tarafına doğru çekiyordu. Veya azarlama yoluyla olup, onu küçük düşürmek için değildi. Harun Aleyhisselâm'ın İsrail oğullarını, buzağıya tapma işinde sakındirmaktan kusur ettiği düşüncesiyle böyle yaptı. Harun Aleyhisselâm, Hazret-i Musa'dan üç yaş büyüktü. Harun Aleyhisselâm, tahammül sahibi ve yumuşak huylu idi. Bunun için İsrail oğullan tarafından çok seviliyordu.

Anam oğlu

"dedi;" Harun Aleyhisselâm, Musa Aleyhisselâm'a hitaben buyurdular:,("Anamoğlu." Bu kavi-i şerif, nida harfinin hazüyledir. Çünkü bu kavl-i şerifin aslı, "Ey annemin oğlu!"dur. Ya (tş) harfinden mübeddele oian elif (i) hazf olundu. Fetha ile iktifa olundu. Bir izafetten sonra başka bir izafetin üzerine istimalin uzunluğundan dolayı tahfifte ziyâdelikiçin, fethâ ile iktifa olundu.

Anne Şefkati

Harun Aleyhisselâm, baba ve anne bir Musa Aleyhisselâm'ın öz kardeşiydi. Lakin Harun Aleyhisselâm, anne'yi zikretti ki, Musa Aleyhisselâm'ın kendisine rifkat, şefkat ve merhamet etmesi içindir. Arablarm (şefkat ve merhamet diledikleri zaman) konuşma stilleri hep böyleydi. (Anneyi hatırlatacak sözlerle konuya başlarlardı....Anne şefkatin sembolüdür ) "İnan olsun bu kavim beni hırpaladılar, az daha beni öldürüyorlardı..." Kendisinin hakkında Musa Aleyhisselâm'ın taksîr (vazifesinde kusur yaptığı) düşüncesini kaldırmak için izahtır. Manâsı: Ciddî olarak bütün gayretimle onları buzağıya tapmaktan alıkoymak için çok çalıştım. Hatta onlar, bana kahrettiler, beni zayıf gördüler. Ve beni öldürmek için bana saldırdılar. (3/24S) "sen de benimle, düşmanları sevindirme,"Yani, Yahudilerin benimle sevinecekleri (oh iyi oldu diyecekleri) şeyleri bana yapmaî Fârisiyle: Düşmanlarımızı sevindirecek bir şeyi bana yapma! Zira benim hâlim onların küfürleri sebebiyle hâsıl oldu. Onlardan dolayı sen bana kızıyorsun...

Şetâmet

"onunla (başına gelen kötülüğe) sevindim," "(onun başın gelen kötü şeye) sevinmekle sevindim," denilir. "sülâsîmücerredin dördüncü"babmdandır. Birinin başına gelen musîbet ile ferahlanıp sevindiği zaman, demektir. Sonra ta'diyet için babına nakl olundu. "Şetâmet," Düşmanın başına gelen mekr, hile ve kötülük ve musibetten dolayı sevinmektir. Be (^) harf-i cerriyle müteaddî olur. "İşmât", Düşmanı sevindirmektir. Tâcü'l-Masâdir" isimli kitapta olduğu gibi...

Düşmanları Sevindirmemek

(İnsanın başına gelen bir şeyden dolayı) düşmanın sevinmesi, bütün belâ ve musibetlerden daha şiddetlidir. Bundan dolayı denildiKi: -"Ölüm; düşmanların şetâmetinden (kendisinin başına gelenden düşmanların ferahlanıp sevinmesinden) daha hafiftir..."

Zâlim Kavim

"ve beni bu zâlim kavim ile beraber tutma!" Beni tutuklamak (ve sorguya çekmekle) onların adetlerinin içinde sayma. Veya bana taksîr nibet ederek beni zâlim kavimlerle beraber tutma, demektir.

tşârî ve Tasavvuf! Manâlar

Bu âyet-i kerimede şu işaretler vardır: Kalb Harun, Ruh Musa'nın kardeşidir. Düşmanlar ise; 1- Nefis, 2- Şeytan, 3- Hevâ-ü heves'tir. Zâlim kavim ise, dünya buzağısına tapanlardır. Onlar, kalbin sıfatlandır. Bu kavl-i şerifler, kalbin sıfatlarının (tağayyur edip) değiştiğine ve nefsin sıfatlarının rengiyle renklendiklerine ve nefsin saçmalamaları olabileceğine işarettir. Ve burada hilekâr ve düzenbaz mizaçlı kişi, tarikat erbabından oluyor. Onların, saçmalamaları ve zelle (hata ve kusurları) onların adımları (atakları)dır. Lakin kalb(in kendisi) hüviyeti itibariyle asla değişmez. Allâhü Teâlâ hazretlerinin kendisini üzerinde yaratmış olduğu muhabbetüllah (Allah sevgisi) ve onun talebi cibilliyeti (ve yaratılışı) üzerinde kalır. Ancak kalbin sıfatlan değişir. Nefis de (böyledir, kendisi), hüviyeti itibariyle asla değişmez. Nefis, dünya sevgisi ve dünyayı talep etme cibilliyetinden asla ayrılmaz. Ancak nefsin sıfatlan değişir. Nefsin sıfatları, 1- Nefs-i emmâre 2- Nefs-i levvâme, 3- Nefs-i mülheme, 4- Nefs-i mutmainne, Ve Hakka dönüş.... Eğer bir kişi, göz açıp kapayıncaya kadar, nefsinin eline bırakılsa, elbette, nefis hemen o kötü adetine, tabiat ve cibilliyetine döner.... (Bu durum;) -"Allah'ın öteden beri cereyan edegelen sünneti! Allah'ın o sünnetine bir tebdil/değişme de bulamazsın..."

Mağfiret

"dedi:" Musa Aleyhisselâm, (dua etti), İstinaf cümlesidir. "Rabbim! Bana mağfiret buyur," Kardeşim tarafından yapılmamış ve ikrar edilmemiş bir günahtan dolayı ona yaptıklarımdan beni bağışla.

"ve kardeşime,"

Kardeşimde onları buzağıya tapmaktan alıkoymak için ifrat derecesinde çalıştı. Musa Aleyhisselâm, kendi nefsi için istiğfarca bulundu. Kardeşine râzî oldu. Hallerine gülmek isteyen düşmanlara karşı, kardeşinden râzî ve memnun olduğunu izhâr buyurdu. Düşmanları, kendisini kardeşinden dolayı itham etmesinler. Bu aynı zamanda kardeşi (Harun Aleyhisselâm) için de onun istiğfara muhtaç olduğunu bildirmektedir. Çünkü Yahudiler, buzağıya taptıklarında, Harun Aleyhisselâm'a düşen, onları öldürmekti... Merhamet "ve bizi rahmetinin içine koy;" Bizden geçenleri, mağfiret buyurduktan sonra, üzerimize nimetlerini ziyâde kılmak suretiyle bizleri rahmetine koy! Haddâdî (r.h.) buyurdular: Yani bizi cennetine koy, demektir. "sen ki erham'ür- râhimîn'sin" Sen bize karşı rahmet edicilerin en rahîmisin! 1- Nefsimizden bize daha rahim, 2- Babalarımızdan, 3- Annelerimizden daha rahimsin...

Hikâye (Annenin Şefkati)

Hikâye olundu: (Efendimiz s.a.v. hazretlerinin ashabından) gencin biri ölmek üzereyken dili tutuldu. Şehâdet kelimesini getiremedi. Bunu Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine haber verdiler. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri geldiler. O gencin evine şeref verdiler. Ona şehâdeti arzetti. (Telkinde bulundu...) Genç, deprendi. Fakat dili amel etmedi. (Dili Şehâdet kelimesini getiremedi.). Efendimiz (s.a.v.) hazretleri sordular: -"Bu kişi, namaz kılar mıydı? Zekatını verir miydi? Oruç tutar mıydı?" (Bütün bu sorulara): -"Evet!" dediler. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri sordular: -"Bu genç anne ve babasına âsî oldu mu?" Onlar: -"Evet!" dediler. (Kime âsî olduğunu sordu. Onlar da, yaşlı bir annesine âsî olup haksızlık ettiğini söylediler...) Efendimiz (s.a.v.) hazretleri; -"Onun yaşlı annesini buraya çağırın!" buyurdu. O gencin annesi geldi. Çok yaşlı ve gözü kör idi. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri o yaşlı kadına; -"O (oğlunu) affetmez misin?" diye sordu. Kadın: -"Hayır! Ben affetmemi Çünkü o beni tokatladı. Ve gözümü çıkartı. (Onun yüzünden kör oldum)" dedi. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, (kadının oğlunu affetmeye yanaşmadığını gördü. Bir Müslüman gencin imansız gitmesine mani olmak için bir çâre düşündü ve ashabına); -"Bana odun ve ateş getirin!" buyurdular. Yaşlı anne sordu: -"Ya Resûlallah (s.a.v.) odun ve ateşi ne yapacaksınız?" Efendimiz (s.a.v.) hazretleri: -"Oğlunun yaptıklarından dolayı, onu senin gözlerinin önünde yakacağım!" buyurdu. Kadın (hemen büyük bir heyecan ile); -"Ben onu affettim! Onu affettim! Oğlumu, ateşte yanması için mi dokuz ay karnımda taşıdım! Onu taş için mi iki yıl emzirdim? Anne şefkat ve rahmeti nerede?" diye bağırdı. O anda, o gencin dili çözüldü. Şehâdet kelimesini getirdi..."

Rahmet

Bu hadis-i şerifteki nükte, anne rahimdir. Ama rahman değildir. Onun az bir rahmeti, (oğlunun dövmesi ve kendisini tokatlaması yüzünden gözlerini kaybettiği halde, Allâhü Teâlâ hazretlerinin onun içinde yaratmış olduğu az bir merhamet ve şefkat ile) oğlunun ateşte yanmasını uygun görmedi. Kulların cinayet ve günahlarından dolayı asla zarar görmeyen, Allâhü Teâlâ hazretleri, yetmiş yıl şehâdet kelimesine devam eden bir mü'min kulun ateşte yanmasını nasıl geçerli görür. Allâhü Teâlâ hazretleri, rahmet edicilerin en merhametlisidir. Hafız (k.s.) hazretleri buyurdular: -"Allah'ın Iütfu, bizim cürmümüzden ziyâde büyüktür. (Allah'ın rahmeti bizim günahlarımızdan çok geniştir.) Ey başı bağlı nükteî Ne söylersin! Sukut et!.

Allah'ın Lütfü

Hafız (k.s.) hazretleri buyurdular: -"Ey gönül! Kesme ümidini asla; Dostun sonsuz lütfundan (ve merhametinden)... Onun nihayetsiz lütfü, Bütün mahlûkata erişir ve yetişir..." (3/346)

Hikâye (Rahmet-i İlâhi)

Bazı tefsir ehli buyurdular: Kabil kardeşi, Hâbili öldürdü. Bu, Âdem Aleyhisselâm'a çok zor ve tahammülsüz geldi. Allâhü Teâlâ hazretleri, Âdem Aleyhisselâm'a; -"Ey Âdem! Yeryüzünü senin emrine verdim! Oğlun Kabilin yerine (onun olduğu mekana) istediğin şeyi yaptırabilirsin!" buyurdu. Bunun üzerine Adem Aleyhisselâm, (Kabil'in olduğu yere seslendi) -"Ey arz! Kabili içine al!" Yer, Kabili içine çekti. Kabil, yeryüzüne; -"Ey arz! Allâhü Teâlâ hazretlerinin hakkı için bana mühlet ver! Ben sözümü söyleyinceye kadar!" dedi. Yeryüzü, onun dediğini yaptı. Kabil; -"Yâ Rabbi! Babam da sana âsî oldu onu neden yerin dibine geçirmedin? (Ben âsî olunca yer beni içine çekiyor?)" dedi. Allâhü Teâlâ hazretleri buyurdu: -"Evet! Lakin baban tek bir emri terk etti. Sen ise hem benim emrimi ve hem de babanın emrini terk ettin! Ve sen kardeşini öldürdün!" Adem Aleyhisselâm ikinci defa; -"Ey arz! Onu içine çek!" buyurdu. (Yer harekete geçti, ona biraz daha içine çekti.) Kabil (yeryüzüne seslendi) -"Muhammed Mustafa (s.a.v.) hazretlerinin hürmetine, ben söyleyeceğim sözlerimi söyleyinceye kadar bana mühlet ver!" dedi. Yeryüzü onun dediğin yaptı. Kabil; -"Ya Rabbi! İblîs'te senin emrini terk etti! Sana düşmanlık etti yine de onu yerin dibine geçirmedinl Bana ne oluyor? Yer neden beni içine çekiyor?" dedi. Allâhü Teâlâ hazretleri ona birincisi gibi cevap verdi. Bunun üzerine Kabil; -"Ey Allâhım! Sen doksan dokuz ismin yok mu?" Allâhü Teâlâ hazretleri buyurdu: -"Evet!" Bunun üzerine kabil, -"Rahman" ve "Rahîm" isimleri de bu isimlerin cümlesinden değil mi?" dedi. Allâhü Teâlâ hazretleri, -"Evet!" buyurdu. Kabil; -"Sen rahmetinin çokluğundan, dolayı sen kendi zâtını "Rahman" ve "Rahîm" isimleriyle isimlendirmedin mi?" diye sordu. Allâhü Teâlâ hazretleri; -"Evet!" buyurdu. Kabil, -"Ya Rabbi! Eğer sen benim helakimi dilediysen bu iki ismi doksan dokuz güzel isimlerinin arasında çıkar da sonra beni helak et! Çünkü tekbir günahtan dolayı bir kulu, helak etmek, asla rahmet olmaz! " dedi. Allâhü Teâlâ hazretleri, yeryüzüne Kabili serbest bırakmasını emretti. Allâhü Teâlâ hazretleri onu helak etmedi.

Hacetler Allah'a Arz Edilmelidir

(Ey kardeşim!) Bundan ibret al! Allâhü Teâlâ hazretlerinin rahmeti bir kâfir için bu kadar engin olduğuna göre; Allâhü Teâlâ hazretlerinin rahmetinin mü'minlere nasıl olacağını zannedersin? Taksirat sahibi bir mü'min kişiye gereken vazife; hacetini Mevlâ Teâlâ hazretlerine arz etmesi, aşikâr ve gizli günahlarından dolayı tevbe ve istiğfarda bulunması gerekir... Allah'ın rahmetine o Firdevsi a'lâya girebilsin!

En Günahkâr Nefs

-"Kendimden daha siyah defteri olan (yani daha günahkâr) kimseyi görmem! Ey gönlüm kalem gibi hiçbir yüzle başa gitme?."

tşârî Manâlar

"Mûsâ dedi: "Rabbiml Bana ve kardeşime mağfiret buyur..." Âyet-i kerimesinde sıfatlara seyr (ü suluk) etmeğe işaretler vardır: Çünkü mağfiret ve rahmet (ilâhî) sıfatlardandır. Bu âyet-i kerimede işaret ediliyor ki. Ruh Musa ve Kardeşi kalb Harun, kendilerini sıfatlar âlemine sokacak olan ilâhî cezbeleri kabul etmeye istidatları var. ve bizi rahmetinin içine koy; sen ki erham'ür- râhimîn'sin." Zira senden başka rahîm olanlar, başkalarını kendi sıfatlarına koymaya âcizdirler. Sen buna kaadirsin. Dilediğini sıfatlarına koyarsın. Buna şu kavl-i şerif delâlet eder: -"Dileseydi Allah, elbet hepsini bir ümmet de yapardı ve lâkin dilediğini rahmetine koyuyor da zâlimlere gelince ne bir velî/dost var onlara, ne de bir naşir!" Te'vîlât-ı Necmiyyede de böyledir.

Buzağıya Tapanların Âhiretteki Hâlleri

"Şüphesiz o danayı edinenlere" Buzağıyı ilâh edinen ve ona tapmakta devam edenler; Sâmiri ve onun taraftarları gibi; o kalblerine buzağıya tapma işi tam sinerek yerleşenler; Onlara erişecek..". Âhirette... es- "bir gadab" Olacak olan büyük bir gazap (kim tarafından olacak olan?) "rablanndan" Mâlikleri tarafından... Onların (buzağıya tapan müşrik Yahudilerin) cürümleri, kabahat ve günahların en büyüğü olduğu için, onlara gazab vardır. Burada zikredilen "bir gadab"dan murad, gazabın gayesi (son derecesidir. O da intikam ve azap etmektir. Zira gazabın hakikati, Allâhü Teâlâ hazretleri hakkında tasavvur edilmez. "ve dünya hayat'ta bir zillet..." O Yahudilerin gurbette (garip ve hep azınlık olarak) meskenet ve zillet içinde yaşamalarıdır. Bu zillet, onlara ve onların evlatlarına, Sâmiri'ye mahsus olan zillet, onun insanlardan münferid (tecrit) edilmesidir. Ve onun, kendisiyle temas (ilgi) kurmamak (cezasıyla) mübtelâ olmasıdır...

Hikaye (Cömertlik)

Rivayet olunduğu üzere Musa Aleyhisselâm, SâmirîVi öldürmek istedi. Allâhü Teâlâ hazretleri, Musa Aleyhisselâm'a vahyetti. -"Sâmiri'yi öldürme! Çünkü o cömert bir insandır! Lakin onu yanından çıkar!" buyurdu. Bunun üzerine Musa Aleyhisselâm, Sâmirî'yi çağırdı ve ona; -"Haydi defol! Dedi. Çünkü sana hayatta şöyle demek var: "Temas yok!" Hem sana bir vaîd var ki, ona asla hulfedilmeyeceksin! O başını bekleyip durduğun ilâhına da bak. Her halde biz onu yakacağız da yakacağız, sonra da kül edip onu muhakkak deryaya dökeceğiz!" (Yani) Tard olunup kovulmuş bir şekilde aramızdan çık! Muhakkak ki senin için hayatta yani ömründe, seninle karşılaşan ve senin halini bilmeyip, sana ilgi duyan ve seninle iletişim kurmak isteyen kişilere; V 'Temas yok!" (Benimle iletişim kurmayın) demendir. Yani hiçbir' kimse benimle temas kurup (konuşmasın, dostluk ve arkadaşlık kurmasın) ve ben de (ömür boyu) hiçbir kimseyle temas kurmayacağım, demektir. Eğer bir kişi, onunla temas kuracak olsaydı; hemen o anda hepsini humma (sıtma ve titreme) tutardı.

İftira

"Ve işte müfterileri böyle cezalandırırız..." Allâhü Teâlâ hazretlerine karşı büyük bir iftira... Onların; -"İşte bu sizin ilâhınız ve Musa'nın ilâhı, fakat unuttu!" İftiralarından daha büyük bir iftira yoktur, Belki bu şekilde bir iftira ile ne onlardan önce ve ne de onlardan sonra hiçbir kimse Allâhü Teâlâ hazretlerine iftira etmedi .

iman ve Tevbe.

"Ve o kötü amelleri işleyenler." Herhangi bir günahtan tevbe edenler, "sonra tevbe ettiler." O günahlardan sonra tevbe edenler. "Onun arkasından," 0 günahı işlemenin arkasından... "Ve îmân edenler," 1 - Sahih ve hâlis bir iman ile iman ettiler. 2- İmanın gereği olan sâlih amellerle meşgul oldular. 3- Ve yaptıkları günahlara ısrar etmediler. Birinci taife gibi... "Şüphe yok ki rabbin ondan sonra..." İman'ayakın olan bu tevbeden sonra... (3/247) "Elbette gafurdur" Günahlar için... Günahları her ne kadar büyük ve ne kadar çok olursa olsun...

"rahîm'dir."

Dünyevî ve uhrevî rahmetin her çeşitleriyle kullarına bol bol rahmet eder...

Işârî ve Tasavvufî Manâlar

Bu kavl-i şeriflerde şu işaretler vardır: "Şüphesiz o danayı edinenlere vardır..." Hevâ, danasını ilâh edinenler için vardır. Buna şu kavl-i şerif delâlet eder: -"Ya şimdi baksana o kimseye ki, ilâhını hevâsı ittihaz etmiş, Allah da onu bir ilim üzerine şaşırtmış, kulağını ve kalbini mühürleyip gözüne de bir perde çekmiştir. Artık onu Allah'tan sonra kim yola getirir? Hâlâ da düşünmezmisiniz?"

Nefsin Hevâsına Tapmak Gazab-ı İlâhîyi Gerektirir

"Onlara, rablarından bir gadab ve dünya hayat'ta bir zillet erişecek..." Yani hevâ-ü hevese ibâdet etmek, Allâhü Teâlâ hazretlerinin gazabını gerektirir. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin şu hadis-i şerifi buna delâlet eder: -"Yeryüzünde kendisine tapılan ilâhlardan, Allâhü Teâlâ hazretlerine, hevâdan daha çok buğz edileni yoktur. (Allâhü Teâlâ hazretlerinin en çok buğz ettiği şey, hevâya tapılmasıdır...." Muhakkak ki, hevâ-ü hevesine tapan kişi, nefsin şehvetlerinin zebûnu ve zelili olur. Hayvanı, yırtıcı ve şeytanî kötü sıfatların esiri olur... O kişi, dünya hayatına meylettiği müddetçe...

İftira Ehlinin Cezası

"Ve işte müfterileri böyle cezalandırırız...." Yani böylece 1- Gazap, 2- Tard (rahmetten ve toplumdan kovmak), 3- Uzaklaştırmak, 4- Zillet, 5- Meskenet ile cezalandırırız; Hevâya tapanları... O iddia edenleri, o AIlâh*a iftira edenleri (iddialarında) Allâhü Teâlâ, bize kuvvet verdi. Bu kuvvetimizden dolayı; 1- Hevâya tapmak, 2- Dünyaya tapmak, 3- Dünyaya meyletmek, 4- Nefse tabi olmak, 5- Şehvetlerine uymak, 6-Ve benzeri (günahlar) bize asla zarar vermez diyerek; Allâhü Teâlâ hazretlerine iftira edenleri böyle cezalandırırız... "O kötü amelleri işleyenler," Yani; 1- Hevâ'ya tapma, 2- Dünyaya tapma, 3- Allâhü Teâlâ hazretlerine iftira etme günahını işleyenler. "sonra arkasından tevbekâr olup îmân edenler..." Hak Teâlâ hazretlerine ibâdet etmek ve sıdk-u samimiyetle onu talep etmeye dönerlerse; "şüphe yok ki rabbin ondan sonra," Yani hevâya tapmayı terk ettikten ve Hak Teâlâ hazretlerini talep etmeye döndükten sonra; "elbette gafûr'dur, rahîm'dir." Yani onlardan günahlarını bağışlar. Onlara merhamet eder. Onları kurubât (yakınlıklar) ve kerametlere nail kılmakla onlara mağfiret buyurur... Te'vîlât-ı Necmiyyede de böyledir...

Tevbe ve Mağfiret

Bil ki, "Mutezile" (mezhebine) göre, tevbe, mağfireti icâbeden illettir. Bize (Ehl-i sünnet ve'1-cemaate) göre ise, mağfiretin mahza sebebidir. Tevbe, dönmektir. (Tevbe pişmanlık ile günah'tan dönmektir...) Kul onunla vasıflandığı zaman, (kula tevbe etti denildiğinde) bundan, kulun günahtan dönmesi murad edilmiş olur. Bârî (yüce yaratıcı) Allâhü Teâlâ hazretleri, onunla (tevbe ile) vasıflandığı zaman; (yani Allâhü Teâlâ hazretleri tevvâb'tir denildiğinde,) Allâhü Teâlâ hazretlerinin mağfiret etmesi sebebiyle kuluna azab etmekten rücû ettiği murad edilir.

Zahirî ve Bâtınî Tevbe

Tevbe iki kısım üzeredir: 1- Zahirî tevbe, 2- Bâtınî tevbe... Zahirî tevbe kişinin, zahirî olan günahlarından tevbe etmesidir. Zahirî günahlar, Şeriatın zahirine muhalefet etmektir. Zahiri günahların tevbesi; 1- Şeriatın zahirine muhalefet etmeyi terk etmek, 2- A'zâları taat (ve ibâdette) kullanmaktır... Bâtınî tevbe, Bâtınî günahlardan dolayı kalb ile yapılan tevbedir. Bâtınî günahlar, zikirden gâfıl olmaktır... Öyle ki hatta kişi, zikirden gâfıl olmakla vasıflanır; eğer dili sükût etse bile kalbi, susmaz. (Kalbî zikre devam eder...)

Nefsin Tevbesi

Nefsin tevbesi; 1 - Dünya ile bütün alâkaları kesmek, 2- Az (ve helâl olanı) almak, 3- İffet sahibi olmak (kendi nefsi için kimseden bir şey istememektir)

Aklın Tevbesi

Aklın tevbesi, 1 - Âyetlerin bâtınların tefekkür etmek, 2- Hadiselerin gizli kalmış taraflarını düşünmek, 3- Yaratılan eserleri düşünmektir.

Ruhun Tevbesi

İlâhî marifetlerle süslenmektir...

Sırrın Tevbesi

Dünya ve ukbâ (âhiretten) yüz çevirdikten sonra, Yüce Hazrete tam teveccüh etmektir...

Ömür Ağacına Tevbe Suyu

Hazret-i Celâleddin-i Rumî (k.s.) buyurdular: Eğer sen kendi ömür defterini, kararttıysan; Tevbe etî O elinle yaptığın günahlara... Eğer ömür (gölgesi) geçerse; Kökü bu ândır... Tevbe et! Eğer susuz kalmış ise, hemen ona tevbe suyunu dök!"

Günahkârın İnlemesi Arşı Titretir

-"Hatasından pişmanlık duyanlar, İnlediklerinde, Arş-ı A'lâ titrer... Günahkârın İnlemesinden...."

Tevbe Eden Kaçırdıklarına Kavuşur

Kul, kötülük (ve günahtan) döndüğü, amel ve (hâlini) ıslâh ettiği zaman, Allâhü Teâlâ hazretleri de onun hâlini (ve işini) ıslâh eder... Ve onun kaçırmış olduğu bütün nimetleri ona iade eder...

Hikâye (İyilik Yapmak)

ibrahim bin Edhem (k.s.) hazretlerinden rivayet olundu: Buyurdular: Bana ulaştığına göre, israil oğullarından bir adam, annesinin gözü önünde bir buzağı kesti. Bundan dolayı elli kurudu. (Felç oldu.) O adam bir ara otururken, yuvasından bir kuş yavrusu yere düştü. Yerde debeleniyordu. Adam o kuş yavrusunu aldı, geri yuvasına koydu. İşte bu amelinden dolayı Allâhü Teâlâ hazretleri ona rahmet etti. Yapmış olduğu amelden râzî olduğu için ona elini geri verdi.

İyilikler Kötülükleri Giderir

Mü'mine gereken vazife, tevbe etmeye ve sâlih amel etmeye sür'atle çalışmasıdır... Zira; "Muhakkakkİ hasenat (iyilikler) seyyiâtı (kötülükleri) giderir."

Güzel Amel

Ebû Zer (r.a.) hazretlerinden rivayet olundu. Buyurdular: -"Ben Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine; -"Ya Resûlallah (s.a.v.)! Bana öyle bir amel öğret ki, beni cennete yaklaştırsın ve cehennemden uzaklaştırsın?" dedim. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Sen bir günah işlediğin zaman hemen onun yanında (ardında) bir hasene (iyilik) işleî Zira bir hasene on kötülüğe bedeldir. Allâhü Teâlâ hazretleri buyurdu: -"(Her) kim, bir hasene (hayırlı iş ve iyilik) ile (Allah'ın huzuruna) gelirse ona, onun on misli sevap vardır. Kim de bir kötülük (günah) ile gelirse, o sadece onun misliyle cezalandırılır. Onlar haksızlığa uğramazlar." Ben; -"Ya Resûlallah (s.a.v.), "Lâ ilahe illallah" Allah'tan başka ilâh (ma'bûd) yoktur," demek hasenat (iyililerden)midir?" diye sordum. nimesı Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -O (yani "Lâ ilahe illallah" Allah'tan başka ilâh (ma'bûd) yoktur," demek,) hasenatın tâ kendisidir..." Ne güzel buyurmuşlar: -"İyi amel, kötü amelden çok iyidir; yeter ki, zikredilmesin (övünmeye vesile yapılmasın)... Hidâyet nasip eden Allah'tır.. .

Gözüyle Gördüğüne İnanmayan Kavim

-"Rabbim." dedi; "dileseydin bunları ve beni daha evvel helak ederdin. Şimdi bizi içimizden o s üfehâ'nın/b uda laların ettikleriyle helak mi edeceksin? O sırf senin fitnen; sen bununla dilediğini dalâlete bırakır, dilediğine hidâyet kılarsın. Sen bizim velîmizsin, artık bize mağfiret buyur, merhamet buyur; sen ki hayr'ul-gâfîrîn'sin/mağfiret edenlerin en hayırlısısın.

Tefsîr-i Şerifi:

'Vaktâ ki Musa'dan gadab sustu," Hazret-i Musa'nın kardeşi Harun Aleyhisselâm'ın özür beyan etmesi ve kavminin tevbe etmeleriyle Musa Aleyhisselâm'dan gazap sükûnet buldu. (Öfkesi dindi demektir...) (3/348)

Gazabın Susması

Yüce Meali: Vaktâ ki Musa'dan gadab sustu, elvanı/levhaları aldı ve onlardaki yazıda bir hidâyet ve bir rahmet vardı. Fakat öyle kimselere ki onlar sırf rabları için rehbet duyarlar ve günahlardan korkarlar.154 Bir de Mûsâ, kavminden mîkatımız için yetmiş er seçmişti. Vaktâ ki bunları o sarsıntı yakaladı: "Sükût," kelâmı (konuşmayı) kesmektir. (Susmaktır). Kelâmı kesmek ise, sabit kılmanın bir parçasıdır. (Aslında sükût etmek) gazapta tasavvur edilmez. Yine onun kesilmesi de tasavvur edilmez. (Burada zikredilen) gazabın susması, mecazî manâ üzerine hamledilir. O sükûttur. Gazab, insana teşbih olundu. Musa Aleyhisselâm'ı kışkırtıyor ve ona; -"Senin kardeşin, kavmini buzağıya tapmaya alıkoyma işinde kusur etti... Böylece senin onu aşağılaman (azarlaman) ve cezalandırmanı hakketti. (Öyleyse) sen de onun başının saçını tut; onu kendine doğru çek! Ve ona şöyle şöyle (laf) söyle! Ve elindeki levhaları yere koy!...." dedi. Sonra bu kışkırtma kesilir... Ve konuşmayı terk eder... Bunda istiâre-i mekniyy vardır. Susmak istiarenin karinesidir..

Devrik Cümle

Haddâdî (r.h.) buyurdular: Denildi ki: 'Vaktâ ki Musa'dan gadab sustu/' kavl-i şerifinin manâsı, ve bu "maklûb" dandır. "Ben takkeyi başıma soktum!" denilir. Ve bununla; "Başımı takkeye koydum," manâsı murad edilir.

Saygıyla Levhaları Aldı

"levhaları aldı, Yere koymuş olduğu levhaları aldı. Bu kavl-i şerif, Musa Aleyhisselâm'ın yere atmış olduğu levhaların kırılmadığı (onları güzel bir şekilde yere koyduğuna) delâlet eder. Bazı müfessirlerin (Isrâilî rivayetlere dayanarak söyledikleri gibi) o levhalardan hiçbir şey (geri göğe) kaldırılmadı.

Nüsha?

"ve onlardaki yazıda" Yani, halbuki onlarda nüshalar ve asıl kitab olan Levh-i Mahfûz'dan nakledilen kitaplar (yazılar) vardı. "Nush," yazı şekillerini (bir yerde yazılan olan bir yazıyı) nakletmek (kopya etmek) ve onu nakledildiği asıl yerden değiştirip almaktır. Zira sen başkasının kitabını aynen bir harften sonra diğer harfini yazmak suretiyle yazdığın zaman; "Ben, bu kitabı, şu kitaptan kopya ettim," dersin; "ondan naklettim," demektir...

Tevrat'ın Nüshaları

bir hidâyet,"

Yani hakkı beyân (hidâyet) var. Bu "bir hidâyet,") kavl-i şerifi, (muahhar) mübtedâ,

onlardaki yazıda" kavl-i şerifi de (mukaddem) haber'dir. "ve bir rahmet vardı," Halk için rahmettir; onları, kendisinde olan en hayırlı ve iyi maslahata irşâd etmesi sebebiyle halka rahmettir. Olan rahmet... (Kim için olan?)

"Fakat öyle kimselere ki onlar sırf rabları için rehbet duyarlar ve günahlardan korkarlar." Allah'tan korkarlar, demektir. "rabları için" kavl-i şerifinin başında olan lam (ü) muahhar olan fiilin amelini takviye içindir. Şu kavl-i şerifte olduğu gibi: - "Eğer siz rüya tâbir ediyorsanız. ... Lam harfi, mefulünden tehir edilmesi sebebiyle fiile arız olan za'flyetin giderilmesi (tedavi edilip fiilin amel etmesini kuvvetlendirmek için) dâhil oldu...

Korku ve Ümit

Burada hususiyetle haşyet ve korku ehli zikredildi. Çünkü kitabın âyetlerinden gerçek manâda menfaat gören bunlardır. Kul, 1 - Sıdk-ü samimiyetle Allâhü Teâlâ hazretlerini talep ettiği, 2-Güzel amel ile cennete rağbet ettiği, 3- Ayrılık azabından korktuğu ve yüz çevirdiği, 4- İnkıta (rahmetten kesilmekten çekindiği), 5- Cehennem azabına girmekten korktuğu zaman (işte o vakit); 0, korku ve ümit arasında olur. Kul bu ikisiyle (korku ve ümit ile) arzuladığına kavuşur... . Korkmanın Yolu

Bil ki, haşyet (Allah korkusu), Hak Teâlâ Hazretlerini sıfatlarıyla bilmekten neş'et edip doğar ...

Korkmanın Alâmeti?

Allâhü Teâlâ hazretlerinden korkmanın (yani haşyetüllah'm) alâmeti; 1- Dünyayı terk etmek, 2-Halkı terk etmek, 3- Nefis ile muhabere ve mücâhede etmek, 4- Şeytan ile savaşmaktır...

Korku mu Şefkat mi?

Buyurdular: -"Korku, rahmetten daha hayırlıdır." Yani senin korkutmakliğın, acımandan daha hayırlıdır. Bundan dolayıdır ki, i tahliye (boşaltmak) tahliyeden (içine girmekten) öncedir.

Hikaye (Korku)

Hazret-i Yahya bin Zekeriyya (a.s.)'dan hikâye edilen şu hadise korkulardandır: Yahya Aleyhisselâm bir gün, arpa ekmeğinden yedi, tam olarak doydu ve uyudu. Ve o gece yapması gereken (gece ibâdetlerini tam olarak) yapamadı. Allâhü Teâlâ hazretleri ona vahyetti: -"Ey Yahya! Sen benim (cennet yurdum ve) evimden senin için daha hayırlı bir ev mi buldun? Veya daha hayırlı bir komşu bu buldun benim komşuluğumdan? İzzet ve Celâlime yemin olsun ki, eğer sen bîr kere muttali olmakla Firdevs (cennetine) bir kere muttali olsan, elbette senin cismin erir ve elbette sen Firdevs-i alanın iştiyakından nefsini helak ederdin... Ve eğer sen bir kere muttali olmakla cehennem ateşine mutalli olsaydın elbette göz yaşlarından kanlar akıttıktan sonra irin akıtırdın! Dokuma kalın elbise giydikten sonra demir elbise giyerdin!"

Güzel Bir Sıfat

Hasan Basrî (k.s.) buyurdular: Köpek, dövülüp, kovulup ve kendisine cefâ edildikten sonra eğer önüne bir kemik parçası atılırsa hemen gelir ve sahibine karşı onun geçmişte yaptıklarına karşı asla kin beslemez, işte korkanların alâmeti budur! Mü'min, işte bu sıfat üzere olmalıdır...

İncinmek Yok

Hafız (k.s.) buyurdular: -"Vefa ederiz; Melâmet çekeriz ve hoş oluruz... Zira (eziyet edenden) incinmek: Tarikatımızda kâfirliktir... " Kork Allah'tan Korkmayandan Haclis-i şerifte buyurdu: -"Kim Allâhü Teâlâ hazretlerinden korkmazsa; sen ondan kork!" imam Sahavî hazretleri "Makâsıdü'l-Hasene" isimli kitabında buyurdular: -"Manâsı sahihtir. Zira Allah'tan korkunun olması (Allah korkusundan yoksun olması) sahibini her türlü mahzur ve mekruh (ikrah edilen kötülüğe) düşürür."

Korkmayın Hitabı

Mesnevfde buyurdu: ziyafettir! "Korkmayın!" hitabı, (Allah'tan) korkanlara bir Bu onlara emniyettir. (Yani cehennem ateşinden kurtuluştur), Yakınlık sermayesidir... Korkanların (başını okşar ve) gönlünü emin eylerler. Çünkü misafire ikram güzel bir âdettir. (Allah'tan) korkusu olmayana "Korkma" demenin bir gereği ve faydası yoktur. (Zaten onun korkusu yok... Olmayan bir korkudan söz edilmez...) Zira eğer söylerse, layık olmayana ders vermek boş yere bir çalışma ve beyhudedir...." (3/249)

Tevbe Mikâtı

"Bir de Mûsâ, seçmişti." "seçmek," "hayr" lafzından "babmdan"dır. Meselâ, bir şeyin en hayırlısı ve en seçilmişi alındığı zamanl "Bir şeyin seçilmişi" denilir. kavminden." Yani "kavminden" demektir. Harf-i cerrin hazfı ve fiilin mecrûr'a iysal edilmesiyledir. Ve bu kelime ikinci mefûldür . Birinci mefûl'dür.

"mîkatımiz için"

Bizim, ona vaktini kararlaştırdığımız vakit ve kendisinde İsrail oğullarından seçilmiş yetmiş er kişiyle bize gelmesi tayin ettiğimiz; kavmin buzağıya tapmalarından dolayı özür beyan için tayin ettiğimiz mikâtımıza geldiler... Bu mikât, tevbe mîkâtidir. Münâcât ve mükâlemât (konuşma) mîkatı değildir. Musa Aleyhisselâm her bir mîkâta çıktığında, kavminden yetmiş er kişi seçmişti. Bu şundandır: Musa Aleyhisselâm'ın kavmi on iki oymaktı. Musa Aleyhisselâm, her bir kabileden altı adam seçti. Ve iki kişi de fazladan seçti. Ve Musa Aleyhisselâm buyurdu: . -"Sizden (seçkinlerden) iki kişinin geride (kavmin içinde kalması için) bunları seçtim (sizden iki kişi, kavmin içinde kalmalıdır')... Münâzâ ettiler. (Kimse geride kalmak istemedi....) Musa Aleyhisselâm; -"Geride kalan, giden kadar sevap alacaktır!" buyurdu. (Yine onlardan kimse kalmaya yanaşmadı.) Hazret-i Kâlib (bin Yuknâ) ile Yuşâ (bin Nûn) Aleyhisselâm, kaldılar. Musa Aleyhisselâm, diğerlerini alıp mîkâta çıktı....

Sarsıldılar

"Vaktâ ki bunları o sarsıntı yakaladı:"

Yetmiş seçilmiş kişi, edepsizlik edip, Allâhü Teâlâ hazretlerini görmeyi isteme cür'etinde bulununca; kendilerini sarsıntı aldı. Zira onlar; -"Yâ Mûsâ!" dediniz. "Biz Allah'ı aşikâre ve açıkça görmedikçe, senin sözünle asla inanmayacağız". "Sarsıntı," titremek ve şiddetli harekettir. Onları tutmasından murad, dağın sallanması ve onların dağın üzerinde (yuvarlanıp) cansız düşmeleridir. Yani ölmeleridir. Müfessirlerin çoğuna göre, Allâhü Teâlâ hazretlerinin Musa Aleyhisselâm ile olan kelâmını işittiklerini ve Allâhü Teâlâ hazretlerinin Musa Aleyhisselâm'a tevbe olarak kendi nefislerini öldürmesini emrettiğini duydular. Bunun üzerine onlar, Allâhü Teâlâ hazretlerini görmek istediler. Dedikleri sözlerini (yani Mûsâ!" dediniz. "Biz Allah'ı aşikâre ve açıkça görmedikçe, senin sözünle asla İnanmayacağız!" dediler.... Müfessirlerin bu görüşleri şu kavl-i şerif ile red olunur. "Allah Buyurdu ki: -"Yâ Mûsâ! Haberin olsun, ben risâletlerimle ve kelâmımla seni o insanların üzerine intihab eyledim/seçtim. Şimdi şu sana verdiğimi al ve şükrünü bilenlerden ol." Teysîr tefsirinin sahibi bu görüşte olduğu üzere....

Af İstemek

"dedi;" Musa Aleyhisselâm, dua etti: "Rabbim dileseydin bunları daha evvel helak ederdin." Buzağıya tapma nehyinde çok aşırı gittikleri; onun üzerine o!an ısrarlarını müşahede edinceye kadar buzağıya tapma işinden ayrılmadıkları zaman...

"ve beni"

Sen rü'yet (seni görmeyi) istediğim zaman helak ederdin. Yani bizim günahlarımızdan dolayı eğer bizi helak edeceksem onu dilediğimiz vakit hemen bizi helak etseydin! Musa Aleyhisselâm bununla, geçmiş olan affı ve mağfireti zikredip, (dolaylı bir şekilde) gelecek olan afn ve mağfireti celb ve istemeyi murad etti.

Budala

bizi helak mi edeceksin?"

Hemze inkâr içindir. Helak etmenin vukuu, Allah'ın lütfuna bağlıdır. Yani "Bizi helak etme!" demektir. süfehâ'nın/budalalarm ettikleriyle" Onlar oldukları halde (ne oldukları halde?) "içimizden" İnat ve rü'yeti (Allâhü Teâlâ hazretlerini) görmeye cesaretlerinden dolayı içimizde olan budalaları helak mı edeceksin? Bunu sanki onların bazıları söyledi. Yani bütün bir topluluğun (büyük bir kalabalığın) içlerinden bazı beyinsiz, budala ve hafif görüşlülerinden sadır olan günahtan o toplumun hepsini helak etmek senin şanına yakışmaz!... "O sırf' O sefihlerin, budalaların içinde vaki olan fitneler; "Ancak senin fitnen;" Senin mihnetin ve mübtelâ kılman iledir. Zira sen onlara kelâm-ı kadîmini işittirdin (duyurdun), onlar senin kelâmını işitmekle fitneye düştüler, sabit kalmadılar ve rü'yeti (seni aörmeyi) istediler...

İmtihan

Bu fakir (Allâme şeyh İsmail Hakkı Bursevî k.s. hazretleri buyururlar ki) Bu kavl-i şerif, onların (Musa Aleyhisselâm'ın kavminin içinden seçmiş olduğu yetmiş kişinin) kelâmullâh'ı imtihan ve ibtilâ olmak üzere işittiklerine delâlet eder. Yoksa onlara, keramet ve değer (ve manevî derece) vermek değildir... Tabiî ki bu, Musa Aleyhisselâm'ın risâlet ve kelâm ile seçilmiş olmasına bir kusur vermez. Yine bu kavl-i şerif, Musa Aleyhisselâm'ın işittiği kelâm ile onların işittikleri kelâmların arasında bir çok farklar olduğuna delâlet eder...

Bast Makamında Üns Hâli

Musa Fasl-ı Hitâb da mezkurdur ki, Hak Teâlâ hazretleri, Aleyhisselâm'a "bast makâm"ında çok nimetler verdi. Ta ki Musa Aleyhisselâm üns hâline erişti. Bundan dolayı o delil olma günlerinde asla cür'et ile adım atmadı. Ve onun delâleti mahbubiyet makamı içindi.

Edeb

Hazret-i Mevlânâ (k.s.) buyurdular; -"Âşık'ın cesareti, edebi terk etmek değildir; belki edebin ayni (bizzat) kendisidir ...." Rabbinin işinde âşıkların söylenmeleri ve sözleri, coşkudur. Aşktır. Edebi terk etmek değildir. Her kim Hakkın bardağında bir yudum (aşk) içerse; 0 kişide ne (zahirî manâda) edeb kalır! Ne akili Ne de idrâk ve feraset kalır!

Fitne

"sen bununla dalâlete bırakırsın," Yani bu fitne sebebiyle "dilediğini" Dalâletini dilediğini... O kişi, kendisine layık olmayanı isteyerek, haddine tecâvüz eder... "Ve dilediğine hidâyet kılarsın." Hakka hidâyetini dilediğine de hidâyet verirsin... Emsali (benzerleri) içinde ayakları kaymaz. Onun sebebiyle imanını kuvvetlendirirsin... "Sen bizim velîmizsin," Yani 1 - Sen bizim dünyevî ve uhrevî işlerimizi ayakta tutansın. 2- Bizim yardtmcımızsın. 3- Ve bizi muhafaza edip koruyansın. Başkası değil... artık bize mağfiret buyur," İşlemiş olduğumuz ma'sıyetlerden dolayı bizi bağışla... "merhamet buyur;" Dünyevî ve uhrevî rahmetin eserlerini üzerimize dökmekle.... (3/250)

Mağfiret ve Rahmet?

İbnü'ş-Şeyh (r.h.) buyurdular: "Mağfiret," cezalandırmayı iskât edip düşürmektir. "Rahmet", hayrı vasıl kılmak ve ulaştırmaktır. Burada birincisi ikincisi üzerine takdim olundu (yani mağfiret, rahmetten önce zikredildi)... Çünkü zararı defetmek, menfaatin tahsilinden önce gelir.

Mağfiret Edenlerin En Hayırlısı

"sen ki hayr'ulgâfirîn'sin/ mağfiret edenlerin en hayırlısısın." Sen, kötülüğü bağışlar ve kötülükleri iyiliğe çevirirsin. Yine (Ey Rabbim) senden gayri olan her şey (her kişi), günahlardan vazgeçer. Ama bunu; 1 -Ya güzel bir şekilde övülmek için, 2- Ya Çok mükâfat almak için, 3- Kalbte olan kasvet (ve düşmanlığı) defetmek için bağışlar. Amma sen, kullarının günahlarını herhangi bir garaz ve bedel için bağışlamazsm! Belki sen sadece ve sadece fazl-ü kereminden dolayı bağışlarsın. Hiç şüphesiz; "sen ki hayr'ul-gâfîrîn'sin/mağfıret edenlerin en hayırlısisın." "Ve sen ki erham'ür- râhimîn'sin/Rahmet edicilerin en merhametlisisinl" Bu âyet-i kerimede hususiyetle, mağfireti zikretmesi, (Musa Aleyhisselâmın bulunmuş olduğu) makam cihetinde, mağfiretin mühim olmasındandır...

Ümmet-İ Muhammed (S.A.V.)'In Fazileti

Yüce Meali: ".... ve bize hem bu dünyada bir hasene yaz, hem âhirette. Biz sana cidden tevbe ile rücûa/dönüşe geldik." Allah Buyurdu ki: -"Azabım!... Onunla dilediğimi musâb/isabetli kılarım. Rahmetim ise herşeye vâsi'dir/kuşatmıştır. İleride onu, bilhassa onlar için yazacağım ki; korunurlar ve zekât verirler. Hem onlar ki, âyetlerimize îmân ederler.156 Onlar ki, yanlarında Tevrat ve İncil'de yazılı bulacakları o Resûl'e/o Ümmî Peygamber'e ittiba ederler/uyarlar. O, onlara ma'rûf ile emreder ve onları münkerden nehyeyier ve temiz/hoş şeyleri kendileri için helâl, murdar şeyleri üzerlerine haram kılar. Sırtlarından ağır yüklerini ve üzerlerindeki bağları, zincirleri indirir atar. O vakit ona îmân eden, ona kuvvetle tazim eyleyen/hürmet eden, ona yardımcı olan ve onun nübüvvetiyle beraber indirilen nuru takip eyleyen kimseler; işte o murada eren saadet ehli onlar..."

Tefsîr-i Şerifi:

"ve bize hem yaz" Sabit kıl ve bizim için tayin et, demektir. Burada yazmanın zikredilmesi (nin sebebi); çünkü yazmak daha devamlı ve kalıcıdır. "bu dünyada bir hasene" Güzel bir geçim; taat ve ibâdette muvaffakiyet ver. "nem âhirette." Bize âhirette de hasene yaz, demektir. 0 da, güzel sevap veya cennettir...

Tevbe Edenler

"Biz sana cidden tevbe ile rücûa/dönüşe geldik." Güffân (mağfiret) ve rahmeti istemenin illet ve sebebini beyandır. Biz döndük" kelimesi, dan gelir. "döndüğü zaman" (böyle söylenir...) Yani: "Biz tevbe ettik ve sana döndük; işlemiş olduğumuz o büyük ma'sıyetten; o kendisinden özür beyan etmek için sana geldiğimiz (kavmin buzağıya tapma günahını) ve burada (seçilmiş olan yetmiş kişiden) vaki olan seni görme isteği günahından tevbe ettik ve sana döndük... Tevbe edenlerin tevbesini kabul etmemek senin lütfundan fazl-ü kereminden çok uzaktır..." Denildi: Kendilerini sarsıntı aldığında, hepsi öldü. Musa Aleyhisselâm, Allâhü Teâlâ hazretlerine yalvarmaya ve yakarmaya başladı. Ta ki onlar dirilinceye kadar dua etti. Bunların zikri Bakara sûresinde geçti. (Oraya bakınız...)

Azab

"Allah Buyurdu ki:" lstinâf-ı beyâniyyedir. (Mukadder sual) Sanki denildi: Musa Aleyhisselâm böyle dua ettiğinde, Allâhü Teâlâ hazretleri ne buyurdu?" Cevâb: Denildi: "Allah Buyurdu ki:"

-"Azabım!..."

Ben, vasfedilen azabım o dur ki "Onunla musâb/isabetli kılarım." Be (Ç,) harfi ta'diyet içindir. Farisî olarak, manâs}, eriştiririm, dokundururum, demektir. dilediğimi, Onu azab etmede, benden gayrinin asla bir dehaleti olmaksızın dilediğime isabet ettiririm...

Allah'ın Rahmeti

"Rahmetim ise" Benim vasfedilen o rahmetim ki, "vâsi'dir/kuşatmıştır." Dünyada... Farisi olarak manâsı, ulaşır, kavuşur, demektir.

her

Mü'min ve kâfir (herkese...) Belki mükellef ve gayri mükellefe ulaşır. Şey, (kelimesinin) altına giren her mahlukata ulaşır . Hiçbir Müslüman ve kâfir yoktur ki, mutlaka dünyada onun üzerinde, Allah'ın rahmetinin eseri ve nimetleri olmasın. O rahmetle yaşıyorlar ve onun sebebiyle evirilip çeviriliyorlar.

Rahmet ahırette

Lakin âhirette ise Allah'ın rahmeti sadece mü'minlere mahsus olur. Allâhü Teâlâ buyurduğu gibi: 'ileride onu yazacağım," Onu isbat edecek ve onu âhirette tayin edeceğim... (Kimler için rahmet edeceğim?) "bilhassa onlar için ki; korunurlar," Küfür ve isyanlardan korunurlar... (daha?) ve zekât verirler." Hususiyetle (burada) zekât zikredildi. Zira onlara (Yahudilere) en zor ve en meşakkatli olan zekât idi... "Hem onlar ki, âyetlerimize..." Hepsine,

imân ederler..."

Devam eden bir iman... Ondan hiçbir şeyi inkâr etmeksizin olan bir iman ile iman ederler...

Şeytanın Affı?

Bu âyet-i kerime (yani "Rahmetim ise herşeyi kuşatmıştır!" nazil olduğunda, tblîs de buna uzandı (ve âhirette ilâhî rahmete nail olmayı ümit etti.) Ve; -"Ben de şeylerden bir şeyim!" dedi. Allâhü Teâlâ hazretleri Iblîs (ve benzerlerini) -"İleride onu, bilhassa onlar için yazacağım ki; korunurlar ve zekât verirler. Hem onlar ki, âyetlerimize îmân ederler." Kavl-i şerifıyle onları çıkarttı....

Yahudî ve Hıristiyanlara Rahmet ?

Bu kavl-i şerif (yani "Rahmetim ise her şeye kuşatmıştır!" nazil olduğunda, Yahudî ve Hıristiyanlar; -"Biz de, takvâlıyız, zekâtlarımızı veriyoruz ve Rabbimizin âyetlerine iman ediyoruz (öyle ise Allâhü Teâlâ hazretleri bize de rahmet edecektir!) dediler. Allâhü Teâlâ hazretleri, Yahudî ve Hıristiyanlari; Onlar ki, yanlarında Tevrat ve İncil'de yazılı bulacakları o Resûl'e/o Ümmî Peygamber'e ittiba ederler/uyarlar. 0, onlara maruf ile emreder ve onları münkerden nehyeyier ve temiz/hoş şeyleri kendileri için helâl, murdar şeyleri üzerlerine haram kılar. Sırtlarından ağır yüklerini ve üzerlerindeki bağlan, zincirleri indirir atar. 0 vakit ona. îmân eden, ona kuvvetle tazim eyleyen/hürmet eden, ona yardımcı olan ve onun nübüvvetiyle beraber indirilen nuru takip eyleyen kimseler; İşte o murada eren saadet ehil onlar..." Âyet-i kerimesiyle rahmetinden çıkarttı .

Ümmet-İ Merhume

ederler/uyarlar..." Cer mahalündedir. Çünkü bu kav/-/ şerif, "bilhassa onlar İçin ki; korunurlar," kav/-/ şerifin/n sıfatıdır. Veya ondan bede/d/r. Yani kendisine hususî kitab (Kur'ân-ı kerim) vahiy olunan Muhammed Mustafa (s.a.v.) hazretlerine (iman edip) tabi olurlar. peygamber'e..." Mucize sahibine... Beyzâvî (r.h.) buyurdular: Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine "Resul" adı verilmesi, Allâhü Teâlâ hazretlerine izafetledir. "Nebî" ismi verilmesi ise kullara izafetledir.

Ümmî

"Ümmî" Yazmayan ve okumayan... Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin ümmî olması onun mucizelerinin cümlesindendir. Zira eğer Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, güzel yazar ve okur olmuş olsaydı, (o zaman insanlar) onun, evvelki ümmetlerin kitaplarını okuyup mütalaa ettiği ve bu ilimlerin o mütalaa sonucu hâsıl olduğu vehmine kapılır ve Efendimiz (s.a.v) hazretlerini eski kitaplardan ilim öğrenmekle itham ederlerdi. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, evvelkilerin ve sonuncuların ilimlerine şâmil olan büyük Kur'ân-ı kerimi, hiçbir kitap mütalaa etmeden getirdi. Bu onun hak peygamber olduğunu ispat eden mucizelerin cümlesinden oldu ....

  • "Bana yazdıran, mektebe gitmedi, Yazı yazmadı.

Onun öğrettiği engin meseleler, Yüzlerce medreseye bedeldir..."

Kalem ve Defter

Kim ki, "Kalem-i a'lâ" (yüce kalem), onun hizmetinde olur ve "Levh-i mahfuz" onun mushafi olursa; o kişi asla resimlerin tasvirine (yazıların yazılmasına) muhtaç olmaz... İncil'de Ümmet-i Muhammed (s.a.v.) Allâhü Teâlâ hazretleri, bu ümmeti IncîTde şöyle vasfetti: 'Ümmet-i Muhammed (s.a.v.)ın İndileri, göğüslerindedir; her ne kadar hattın resmedilmesi (yazılmış bir yazı) olmasa bile... Elbette onlar, Muhammed Mustafa (s.a.v.) hazretlerinin şeriatını kalbleriyle muhafaza ederler; kuvvetlerinin kemâli ve istidâdlarının zuhurundan...." (3/251) "Ümm" asıl, demektir. (Âyet-i kerimede buyurulduğu gibi) "ve ümm'ül-kitâb (kitabın aslı) O'nun nezdindedir."

Tevrat ve İncil'de Efendimiz (s.a.v.)

"O ki, onu yazılmış bulurlar..." Onu ismi ve sıfatlarıyla (yazılı bulurlar...) "Yanlarında," Bu kavl-i şerif, "onu bulurlar" kavl-i şerifine taalluk etmektedir. Veya yazılmış" kavl-i şerifine taalluk etmektedir. Yine şu kavl-i şerifi de öyle... "Tevrat ve İncil'de" Geçmişte ve geçmişe ilhak ile İsrail oğullarının kendisiyle ibâdet ettikleri iki kitab'da bulurlar ...

Mesnevide Duyuruldu:

-"Ahmed (s.a.v.) hazretlerinin henüz mübarek suretinin nakşı görülmeden; Onun mübarek na't ve sıfatları, kâfirlere muskaydı . Büyük bir şevkle; -"Ey kulların Rabbi! Yakın bir zamanda o yüce Resulü görmekle bizi sevindir!" diyorlardı... Onun yüce, suret ve nakşı, gizli veya aşikâr gönüllerin, kulakların ve ağızların virdi olmuştu. Bütün bu tazim, saygı ve sevgiler, onun yüce sureti görününce yok oldu. Kalb, ateşi görünce karardı. Onu kalbin kabulüne yol yoktur...

Yahudiler

Sual: Eğer denilse ki: Eğer zikredilen rahmet, onlara tahsis edilse; onlardan başka mü'minler için sabit kılınmaması lazım gelir. Halbuki iş böyle değildir? Cevap: (Bu soruya) cevap verildi: Bu ihtisas, ümmî nebî (peygamber Efendimiz s.a.v. hazretlerinin) zamanında mevcut olan İsrail oğullarına izafetledir. Onlar da iman etmediler. Yoksa onlardan gayri İsrail oğullarının hepsine değildir...

Maruf

"O, onlara ma'rûf ile emreder... Tevhîd ve İslâm şeriatını emreder... "ve onları münkerden nehyeyler." Şeriat ve sünnette maruf (iyi olarak bilinmeyen) her şeyden onları nehyeder. ve temiz/hoş şeyleri kendileri için helâl eder." Zulümlerinin uğursuzluğuyla kendilerine haram kılınan temiz şeyleri onlara helâl kılar. İçyağı gibi...

"murdar şeyleri üzerlerine haram kılar."

Kan ve Hınzır eti gibi... "temiz/hoş" şeylerden murad, tabiatın hoş gördüğü ve kendisinden lezzet aldığı şeylerdir. "murdar," şeylerden murad ise, tabiatın pis, murdar ve kötü gördüğü ve kendisinden nefret ettiği şeylerdir...

Helâl ve Haram

Bu âyet-i kerime ve temiz/hoş şeyleri kendileri için helâl, murdar şeyleri üzerlerine haram kılar.") kavl-i şerifi (şu kaideyi külliyeye) delâlet eder: (şu kaideyi külliyeye) delâlet eder: -"Tabiat(ı seiîmenin) hoş ve temiz gördüğü her şey helâl; ve tabiatı (seiîmenin) pis ve kötü gördüğü her şey de asıl olan haram olmaktır... Ancak munfasıl (kendisi hakkında açık ve ayrı) bir delil olması hâli müstesna..." Bu ikisinden (temiz ve pis şeylerden) muradın, şeriatın hükmüne göre temiz olanlardır. Murdar ve pis şeyler; faiz ve rüşvet gibi şeylerdir. Bu takdirde âyet-i kerimenin medlulü, -"Muhakkak ki şeriatın helâl olduğuna hükmettiği şey, helâldir. Ve şeriatın haram olduğuna hükmettiği şey de haramdır. (Şeriatın bir şeyi helâl veya haram diye hükmetmesinde) tabiatın o şeyleri güzel, hoş görmesi ve pis, murdar görmesinin hiçbir hükmü yoktur..."

İslâm Dini Zorlukları Ortadan Kaldırdı

"Sırtlarından ağır yüklerini ve üzerlerindeki bağları, zincirleri indirir atar." Kendilerinin üzerine farz kılınan zor mükellefiyetleri, onlardan kaldırıp hafifletir. 1 - Bilerek ve hatâ ile yapılan her iki öldürmede de kısasın meşru kılınmasıydı. 2- Diyetin meşru olmamasıdır. 3- Hatâ işleyen a*zaların kesilme cezasının olması, 4- Necaset değen derinin kesilmesi, 5- Necaset değen elbisenin kesilmesi, 6- Necaset değen yerleri yıkamakla iktifa edilmemesi, 7- Ganimetlerin yakılması, 8- Tamamen Cumartesi günü çalışmanın haram kılınması gibi ağır mükellefiyetleri hafifletir... Bu zor mükellefiyetler, ağır yüke ve elleri boyna bağlayan zincire benzetildi.

"yükün" aslı, sahibini çökerten yüktür. Yani ağırlığından

dolayı, sahibini hareket etmekten alıkoyandır....

İman

"0 vakit ona îmân ettiler..." Ümmîolan nebîve resulün peygamberliğine iman eder... Emir ve nehiylerinde ona itaat ettiler... "Ve ona kuvvetle tazim eyleyen/hürmet eden,' Ona tazim ettiler, hürmet etiller, saygı gösterdiler, ona yardım ettiler; düşmanları ondan men etmek suretiyle... "Ve ona yardımcı olanlar..." Din düşmanlarına karşı ona yardımcı oldular. "ve onun nübüvvetiyle beraber indirilen nuru takip eyleyen kimseler;" Yani ziyası kalblerde zahir olan Kur'ân-ı kerim; gözlerdeki nurlar (ziya ve ışık) gibidirler... Efendimiz (s.a.v.) Peygamberliği ve Kur'ân-ı Kerim Keşşaf tefsirinin sahibi buyurdular: Sual: Eğer sen desen ki: ""Onunla beraber indirildi" kavl-i şerifinin manâsı nedir? Halbuki Kur'ân-ı kerim Cebrail Aleyhisselâm ile beraber indirildi? Cevap: Derim ki: Yani Kur'ân-ı kerim, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin peygamberliğime beraber indirildi, demektir. Çünkü Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin peygamberliği, Kur'ân-ı kerime sahip ve ona komşu ve yakındır.... Keşşafın sözleri bitti.

Kurtuluş

"işte onlar..." Bu güzel ve parlak sıfatlarla mevsuf olanlar. "murada eren saadet ehli onlar..." Matlûbuna erenler, muradına erip saadete kavuşanlar, bütün sıkıntılardan kurtulanlar bunlardır. Bunlardan başka ümmetler değildir. Musa Aleyhisselâm'ın kavmi bunun içine evleviyetle girmiş olurlar. Musa Aleyhisselâm'ın kavmi, tevbelerinde korkutucu meşakkattan kurtulamadılar. Bu kurtuluş ile, tahkik tahakkuk eder. Tevfîk gelir.

Kurtuluşun Yolu

Musa Aleyhisselâm'ın "ve bize hem bu dünyada bir hasene yaz, hem âhirette. Biz sana cidden tevbe ile rücüa/dönüşe geldik.") duası ile, Allâhü Teâlâ hazretlerinin (ona vermiş olduğu) cevâbının arasında tatbîk... Allâhü Teâlâ hazretlerinin cevâbı da; Benim azabım...." Kavl-i şerifinden buraya kadar olan (iki âyet-i kerimeden Allah Buyurdu ki: -"Azabım!... Onunla dilediğimi musâb/isabetli kılarım. Rahmetim ise herşeye vâsfdir/kuşatmıştır. İleride onu, bilhassa onlar için yazacağım ki; korunurlar ve zekât verirler. Hem onlar ki, âyetlerimize îmân ederler.... Onlar ki, yanlarında Tevrat ve İncil'de yazılı bulacakları o Resûl'e/o Ümmî Peygamber'e ittiba ederler/uyarlar. O, onlara maruf ile emreder ve onları münkerden nehyeyler ve temiz/hoş şeyleri kendileri için helâl murdar şeyleri üzerlerine haram kılar. Sırtlarından ağır yüklerini ve üzerlerindeki bağları, zincirleri indirir atar. O vakit ona îmân eden, ona kuvvetle tazim eyleyen/hürmet eden, ona yardımcı olan ve onun nübüvvetiyle beraber indirilen nuru takip eyleyen kimseler; işte o murada eren saadet ehli onlar..." anlaşıldı ki, imandan sonra, 1- Kur'ân-ı kerime tabi olmak, 2- Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine göstermek, 3- Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin dinine ve kitabının yayılması için yardım etmek  ; Rahman olan Allâhü Teâlâ hazretlerinin katında kurtuluş, fevz-ü necata ermeye vesiledir... (3/252)

Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerine Yardım

Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine yardım etmek (iki kısımdır:) 1 -v Umuma karşı yardım, 2- Hususî yardım... Umum.'şeriatın bütün ehli içindir. Husus ise, hâsseten, tarikat erbabı ve ashabı hakikatin yardımıdır. Onlar, imanın kemaline vasıl olanlardır. Ve tehvid, jhiâs ve ihtisasın esrarına vakıf olanlardır...

Peygamberlerin En Faziletlisi

Bil ki, peygamberler (a.s. hazerâtının) silsilesini tertip etmekte ilâhî maksat, Efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) hazretlerinin varlığıdır. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinden önceki peygamberlerin varlıkları, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin şerif varlıkları için birer öncü gibidirler. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, bütün peygamberlerin; 1- Hulâsası, 2- Neticesi, 3- Zübdesi, 4- Ve nebîlerin ve resullerin en şereflisidir... Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdukları gibi: "Ben diğer peygamberler üzerine altı şeyle üstün (ve faziletli) Kılındım. 1. Bana cevâmi'ui-kelim (çok manâ ifâde eden az söz) verildi. 2. (Düşmanlarıma) Korku ile yardım olundum. 3. Bana ganimet helâl kılındı. 4. Yeryüzü bana mesdd ve tahûr (temiz ve temizleyici) kılındı. 5. Bütün mahlûkata peygamber olarak gönderildim. 6. Benimle peygamberler sona erdirildi."

Kur'ân-ı Kerim

Geçmiş olan bütün ilâhî kitaplardan maksat Kur'ân-ı kerimdir. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine indirilen kitap olan Kur'ân-ı kerim, bütün ilâhî kitapların; 1- Zübdesi, 2- Özeti, 3- Hulâsasıdır. 4- En büyüğü, 5- Kendisinden önce olan kitapları tasdik edenidir. 6- Kur'ân-ı kerim bir lafzıyla bile belâğât ehlini aciz bırakır. 7- Onun bir mislini getiremezler... 8- Kur'ân-ı kerimin lafızlarının manâsı câmi'dir. 9- Kur'ân-ı kerim, geçmiş kitabları içine alır. 10- Hükümlerini, 11 - Adablarını, 12- Faziletlerini... 13- Kur'ân-ı kerim, hüccetleri içine alır, 14-Burhanlar, 15-Deliller 16-Ve kıssaları içine alır...

Ümmeti Merhumenin Üstünlüğü

Bütün geçmiş ümmetlerden maksat (yani geçmiş ümmetlerin yeryüzüne gelmesi) bu ümmet-i merhumenin gelmesine zemin hazırlamak içindir. Ümmet-i merhume tabiriyle ben,

Muhammed Mustafa (s.a.v.) hazretlerinin ümmetini kast ediyorum. Ümmet~İ merhume kendisinden önce geçmiş olan bütün ümmetlerin sanki bir neticesi ve özüdür. Ümmet-i merhume "orta ümmef'tirler... Allâhü Teâlâ hazretleri buyurduğu gibi; -"Ve, işte böyle sizi doğru bir caddeye çıkarıp, ortada yürüyen bir ümmet kıldık ki, siz, bütün insanlar üzerine adalet numunesi, hak şâhidleri olasınız. Peygamber de sizin üzerinize şâhid olsun..."

Osmanlı Devletinin Üstünlüğü

Geçmiş olan meliklerden ve eski sultanlardan ve saltanatlardan maksat, Osmanlı melikleri (ve sultanlarıdır). Osmanlı melikleri, meliklerin zübdesidir. Onların devleti de devletlerin zübdesi ve özetidir .

Osmanlı Devletinden Sonra islâm Devleti Yoktur

Osmanlı devletinden sonra (Osmanlı devletinin yıkılmasından sonra,) onlardan başkasına (İslâm devleti kurmak) yoktur... (Bu durum yani Osmanlı devleti yıkıldıktan sonra islâm devletinin olmaması) ta Hazret-i Mehdi aleyhir-Ridvânın çıkması ve İsâ Aleyhisselâm'in inmesine kadar (islâm) devleti yoktur ...

Osman İsmi

Osmanlı devleti, Deccâlin öncü kuvvetleri olan Avrupalı, Rus ve diğer facir kâfirlerle savaşmaktadır. Osmanlı devletinin büyük bir cemiyeti vardır. Uzun elleri vardır. Osmanlıların büyük bir devleti vardır. Osmanlı devleti yedi iklime hâkimdir. Osmanlı devletinin etrafı doğudan ta batıya kadardır. Osmanlı devleti gibi, büyük bir devlet Osmanlılardan önce hiçbir kimseye verilmedi. Osmanlı devletinin bu büyük cemiyeti (değişik milletleri ve toplumları içinde toplamasına) Osmanlıların büyük dedelerinin (ve Osmanlı devletinin kurucusunun) isminin "Osman" olması buna delâlet eder.... Çünkü Hazret-i Osman (r.a.) Kur'ân-ı kerimi bir araya topladı, işte Osmanlılar da hak ismin sırrına mazhâr oldular....

Hazret-i Ömer (r.a.)'ın İmanı

Hazret-i Ömer (r.a.) böyle olduğu gibi... Hazret-i Ömer (r.a.) Müslüman olduğunda, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine sordu: -"Ya Resûlallah (s.a.v.) biz hak üzere değil miyiz?" Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Beni hak peygamber olarak gönderen AHâhü Teâlâ hazretlerine kasem olsun ki, bizler hak üzereyiz!" Bunun üzerine Hazret-i Ömer; -"Bizler, seni hak peygamber olarak gönderen Allah'a yemin olsun ki, artık bu günden İtibaren Allah'a gizli İbâdet etmeyeceğiz!" buyurdu. Allâhü Teâlâ hazretleri, onun iman etmesi sebebiyle İslâm dinini izhâr buyurdu. Dinin izhâr edilmesi, Hazret-i Ömer (r.a.)'m iman etmesi şartına bağlıydı... Bu ilk zuhurdur... Sonra... Ve sonra... (islâm devletleri geldiler) ta Osmanlı devletinin sonuna kadar devam eder... Müslümanlar, ellerindeki kılıçlarla, hak üzere oldukları halde savaşırlar. Kuşaktan kuşağa (baba ve deden miras ile) ve cihâdtan cihâda hep koştular....

Hikaye

Osmanlı Devleti ve Kur'ân-ı Kerim Anlatılır: Muhakkak ki Osman gazi, Osmanlıların dedeleri (ve devletinin kurucusu), ulaşmış olduğu devlete, Kur'ân-ı kerime riâyet etmek, saygı göstermek (ve Kur'ân-ı kerim ile amel etmekle) ulaştı. Bu şöyleydi: Osman gazi gerçekten kendi zamanının en cömertlerindendi. Kapısına gelip gidenlere bol bol nimet dağıtırdı. Bu hadise onun beldesinin ehline ağır geldi. İş kendisine aksetti. Bunun üzerine Osman gazi (r.h.), kendi kasabasının halkını şikâyet etmek (ve gelip kendilerine nasihat ve öğüt vermeleri için) Hacı Bektâş-ı Veli ve diğer erenlere gitti. Bir adamın evine misafir oldu. Evin duvarında Kur'ân-ı Kerim asılıydı. Duvarda asılı olan şeyin ne olduğunu sordu. Onlar; -"0 Allah'ın kelâmı Kur'ân-ı kerimidir!" dediler. Bunun üzerine Osman gazi (r.h.) hazretleri, -"Kur'ân-i kerimin yanında (bırakın ayak uzatıp yatmak) oturmak bile edepten değildir!" dedi. Kur'ân-ı kerime karşı ellerini bağlayıp, ayakta durdu. Ta sabaha kadar hep ayakta bekledi. Sabah olduğunda yoluna devam etti. Yolda (erenlerden) bir adam onu karşıladı. Ona; -"Senin aradığın benimi" dedi. Sonra ona, -"Senin kelâmullah'a göstermiş olduğun ta'zim ve saygıdan dolayı, Allâhü Teâlâ hazretleri de sana ve senin devletine büyük bir saltanat ve devlet bahşetti" buyurdu. Sonra o eren, ağaçtan bir dal kesti. Ucuna bir mendil bağladı ve buyurdular: -"Bu da sizin Livâ'nız (sancağınız) olsun!" buyurdu.


Osmanlı Devletinin Fetihleri

Sonra Osman gazi (r.h.) hazretlerinin çevresinde bir cemaat toplandı. İlk savaşını Bileciğe karşı yaptı. Allâhü Teâlâ hazretlerinin inâyetiyle Bilecik şehrini fethetti. Sonra Sultan Alâeddin ona izin verdi. Zahirde sultan oldu. Sonra onun vefatından sonra onun oğlu Orhan gazi, Sultan oldu. Orhan gazi, Allâhü Teâlâ hazretlerinin yardımıyla Bursa şehrini fethetti. Osmanlı devleti işte o zamandan bu güne kadar, Allah'ın kelâm-i kadîm'ine olan ta'zimi sebebiyle hep artarak (toprağını genişleterek) devam etmektedir. (3/53)

Celâl ve Kahr

Allâhü Teâlâ hazretleri, evvelkilere, Iütfünu izhâr ettiği gibi sonunculara da lütuf ve nimetlerini izhâr ediyor. Her ne kadar bazen, edeplendirmek ve tembih için, Allâhü Teâlâ hazretleri, Celâl ve kahrını izhâr ediyorsa da lütfunu da veriyor. Çünkü Celâl ve kahrın altında, Allah'ın Celâl ve Iütfu vardır.

Karanlıktan Korkma

Sa'dî (k.s.) hazretleri buyurdular: -"EydostI Karanlıktan korkma! Zira "Âb-ı Hayat" karanlıkların içindedir! Ey biraderim. Muradıma ermedim diye tefekkür edip kafa yorma! Kalbini yakma! Zira, çünkü her (karanlık) gecenin bir (nurlu) sabahı vardır.."

îşâr? Manâlar

Bu âyet-i kerimelerde şunlara işaret edilmektedir: Allâhü Teâlâ hazretleri, Musa Aleyhisselâm'ı kavminin içinde (hayırlıları) seçmekle imtihan etti ki; asıl seçkin ve hayırlı insanların, Allâhü Teâlâ hazretleri tarafından seçilen ve hayırlı olarak bilinen kişilerdir. Yoksa halkın (insanların) hayırlı görüp seçtiği kişiler olmadığı bilinsin diyedir ... Halbuki halk (insanlar) hakikî (ve gerçek) bir seçim yapıp en hayırlı olanı (çoğu kere) seçemezler. Zira Allâhü Teâlâ hazretleri buyurdu: -"Allah'a karşı bir yalanı iftira eden, yahut hak kendine gelince ona yalan diyen kimseden daha zâlim kim olabilir? Cehennemde değil midir ancak kâfirlerin yeri?...." Sonra, Musa Aleyhisselâm kavminin içinden, sarsıntıya, yıkılmaya ve helak olmayı hak edenleri seçti. Çünkü, (bu seçilen kavmin ileri gelenlerinin) Allâhü Teâlâ hazretlerini aşikâr görmeyi istemeleri gerçekten büyük bir edepsizlikti. Halbuki Allâhü Teâlâ hazretlerini aşikâr görmek (peygamberleri) Musa Aleyhisselâm'ın gözünde bile perdeli iken, onların (peygambere bile nasip olmayan bir şeyi) istemeleri; onların cibilliyetlerinde olan kötü edeplerindendi.

Budalalar

Allâhü Teâlâ hazretleri, bütün gizlilikleri bilir. Musa Aleyhisselâm, onların zahirde olan salâhiyetlerine (ve toplumun gözündeki yerlerine) bakarak onları seçti. Allâhü Teâlâ hazretleri de Musa Aleyhisselâm'a seçtiği kişilerin hakikatini gösterdi. Senin gibi olur, buyurdu. Ve şu kavl-i şerif gibi; -"Ve ben, seni ihtiyar büyürdüm... Şimdi verilecek vahyi dinle:" Musa Aleyhisselâm'ın seçmiş oldukları kavim gibi olur. Musa Aleyhisselâm'a seçmiş olduğu kişilerin kavmin (muhtarları, seçkinleri ve hayırlıları değil de kavmin) en sefih, beyinsiz, budalaları ve akılsızları olduğu anlaşılınca; Musa Aleyhisselâm, hemen; Yanaşmaya, Dua etmeye, Yalvarmaya, Özür beyan etmeye; Tevbe ve İstiğfar etmeye Ve rahmet dilemeye başladı... Allâhü Teâlâ hazretleri buyurduğu gibi; -"Vaktâ ki bunları o sarsıntı yakaladı: -"Rabbim." dedi; "dileseydin bunları ve beni daha evvel helak ederdin. Şimdi bizi içimizden o süfehâ'nın/budalaların ettikleriyle helak mi edeceksin? 0 sırf senin fitnen; sen bununla dilediğini dalâlete bırakır, dilediğine hidâyet kılarsın. Sen bizim velîmizsin, artık bize mağfiret buyur, merhamet buyur; sen ki hayr'ul-gâfîrîn'sin/mağfîret edenlerin en hayirlısısın...."

Kalb Taşı

Bunda başka bir işaret daha vardır: Allâhü Teâiâ hazretlerini görme ateşinin şevki, kuvvetli bir şekilde Musa Aleyhisselâm'in kalbine yerleştiği gibi; kelâmullah'ı işittikten sonra, bil'fiil izhâr etti. Muhakkak ki kelâmın tetiği (ve çakmağı) ile kalb taşının çarpışmasından, şevk ateşinin kıvılcımları zahir oldu. Ondan İnsanın çok sadık olan dilinin kibriti tutuştu. Ve ondan sual kıvılcımı sıçradı. Ve Musa Aleyhisselâm; -"Yâ Rabbi, göster bana, bakayım sana. dedi. Yine bu şekilde, şevk ateşi, kavmin taş kalblerinde de yerleşti. 0 taş, kavmin ilâhî kelâmı işitmenin çakmağiyla çarpıştı. Ve ondan şevkin kıvılcımları zahir oldu. Ondan lisan kibriti ateş aldı. Bu dil, peygamberlik lisânı olmadığı için; ondan, düşmek, bayılmak ve ölmeyi icâbettiren suâl dumanı yükseldi. Bundaki sır şudur: Musa Aleyhisselâm ve diğerleri iyi bilinsinler ki, gerçekten kulların kalbleri, kendilerinde yanıp tutuşan ve yaratılan muhabbet ateşinin kerametine mahsustur. Bu, Musa Aleyhisselâmın bu muhabbetin sadece kendisine mahsus olduğunu zannetmemesi içindir. Bu sualde ondan başkaları da ma'zurdurlar. Muhakkak ki bu sual, şevkin kula galebe çalması anında, sevgilinin sözlerini işittiği zaman, bunu söylemeye yönelir. Bundan dolayı, Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Allâhü Teâiâ hazretlerinin yaratmış olduğu Adem oğlundan hiçbir beşer yoktur; mutlaka onun kalbi Rahman olan Allâhü Teâiâ hazretlerinin kudret parmaklarından iki parmağının arasındadır. Dilerse, (Allâhü Teâiâ hazretleri) onu ikâme eder (düzeltir) ve dilerse, onu eğer (ve bozar....)" Bu hadis-i şerifte geçen "İki parmak"tan murad, Allâhü Teâiâ hazretlerinin; Celâl ve Cemâl" sıfatlardır.... İnsanlardan başka bir varlığın, bu keramete nail olan husûsî bir kalbi yoktur. Bir kalbin ikâme (ayakta tutulması) eğik (bozuk) olması; o kalbin celâl sıfatına ayna kılınmasıyladır. Cemal sıfatında, kişinin kalbine; 1- şevk, 2- muhabbet, 3- lütuf ve 4- rahmet galip olur... Kalbin Celal sıfatına ayna kılınması (durumunda ise) kalbe; 1 - Dünya hırsı, 2- Dünya sevgisi, 3- Kahr ve izzet yönünden şehvet, sıfatları galip olur... Bu hadisede şu nükte vardır: Muhakkak ki Musa Aleyhisseiâm'ın kalbi, risâlet ve kelâm ile seçilmeye mahsus bir kalb idi. Kavmin kalbi böyle değildi. Bundan dolayı Musa Aleyhisseiâm'ın rü'yeti talep etmesi (Allâhü Teâiâ hazretlerini görmek için dua etmesi) onun muhabbet ateşinin alevlerindendi. Kurbun bast edilmesi üzerine Musa Aleyhisseiâm'ın suali edebi muhafaza etmesine yakın idi... Şu kavl-i şerifiyle: -"Yâ Rabbil Göster bana, bakayım sana/ (Bu duasında Musa Aleyhisselâm, Allâhü Teâlâ hazretlerinin) Rubûbiyetinin izzetini öne aldı (önce zikretti. Ve böylece) kendi kulluğunun zilletini izhâr etmiş oldu. Ama kavmi ise gafil, umursamaz ve ilgisiz bir kalb ile rüyetüllahı istediler. Böylece şevk ateşi, kötü edeb ile çarpıştı. Ve onları yok etti. Zira onlar şöyle dediler: Yâ MûsâT Biz Allah'ı aşikâre ve açıkça görmedikçe, senin sözünle asla inanmayacağız". (Kavim bu suallerinde) direnmek, inkar ve Allâhü Teâlâ hazretlerini aşikâr görmek isteklerini edebsiz bir şekilde öne aldılar. Böylece onların zulümleri sebebiyle onları saika aldı. Yıldırım çarptı. Musa Aleyhisselâm'ın yere kapanmasıyla, kavmine yıldırım çarpıp helak olmalarının arasında çok büyük farklılıklar var. Zira Musa Aleyhisselâm'ın yıldırımı, Rububiyet sıfatının tecelli etmesiyle lütuf yıldırımlarıydı. Kavme çarpan yıldırımlar İse, Allâhü Teâlâ hazretlerinin izzet ve azametinin izhâr olunmasıyla tecelli eden kahr yıldırımlarıydı. Musa Aleyhisselâm, tevhîd makamında sabit kaldı. (3/2S4) Musa Aleyhisselâm vahdet nuruyla bakıyordu. Bütün eşyayı Allâhü Teâlâ hazretlerinin katında gördü. Kavmin sefahat ve beyinsizliğini ve kavimden sadır olan şeylerin; Allâhü Teâlâ hazretlerinin kahr sıfatından ve onların seçilmiş olmasından olduğunu gördü. Mükâlemât (konuşma) şarabından bardaklar, dönünce; Musa Aleyhisselâm münâcâtın kadehleriyle kendini yitirdi. Bast makamında onun ayaklan kaydı. Ve buyurdu: "O sırf senin fitnen; sen bununla dilediğini dalâlete bırakır, Sen dilediğinin kalbini, kahr sıfatının parmaklarıyla saptırırsın. "Ve dilediğine hidâyet kılarsın." Lütuf sıfatının parmaklarıyla da dilediğinin kalbini de (iman özere) sabit kılarsın. "Sen bizim velîmizsin," İşlerimizin mütevellisi ve hidâyetimizde bize yardım edici olansın.

Allâhü Teâlâ'nın Bağışlaması

"artık bize mağfiret buyur," Bizden sadır olanları bağışla... "Ve merhamet buyur;" Bizim senden istediğimiz rü'yet (seni görme) nimeti sebebiyle bize merhamet eti sen hayrul-gâfirîn'sin/mağfiret edenlerin en hayırlısısın" Günahkârların günahlarını örtenlerin en hayırlısısın! Yani onlar günahkârların günahlarını gizliyor, örtüyor ve o günahlardan dolayı o günahkârları suale çekmiyorlar... Halbuki sen, 1- Günahları Örtüyor, gizliyorsun; 2- Günahları sevaba çeviriyorsun! 3- Ve sen ayağı kayanların da dualarını kabul eder ve isteklerini verirsin...

Musa Aleyhisselâm'ın Hasene İstemesi

"ve bize hem bu dünyada bir hasene yaz," Seni görme hasenesini yaz; Muhammed Mustafa (s.a.v.) hazretlerinin ve onun ümmetinin havâssına dünyada yazdığın gibi... "Hem âhîrette. Biz sana cidden tevbe ile rücûa/dönüşe geldik..." Biz sana döndük; gizlilik ile bu fazileti talep etmek için; aşikâr olarak değil... Sen kullarının sırrını ve ahfâ olanı çok iyi bilensin! Bu dua üzerine Allâhü Teâlâ hazretleri onlara, sırrı sır ile ve saklıyı saklayarak cevap verdi.

Edeb

"Allah Buyurdu ki: Azabım?... Onunla dilediğimi musâb/isabetli kılarım." Kahr sıfatımla dilediğimi tutarım. Dilediğim kimse" kavl-i şerifini "Kötülük yapan kimse" kıraati ile okuyanların okumalarına göre manası, rü'yet (Allâhı görme) talebinde ve duasında su-i edep yapan (yani edepsizlik edenlere) azabımı dokundururum, demektir. Zira onlar; Yâ Mûsâ! Biz Allah'ı aşikâre ve açıkça görmedikçe, senin sözünle asla inanmayacağız". demişlerdi. İşte onları bu kötü edeplerinden (ve edepsizlerinden) dolayı tutarım. Onlara edep veririm. Ve onları "firkat azabı" (ayrılık azabıyla) te'dip ederim...

Rahmet ve Rü'yetüllah

"Ve rahmetim ise her şeye vâsi'dir/kuşatmıştır." Nimet, icâd ve terbiye olarak... "İleride onu, yazacağım;" Rü'yet (Allâhı görme) hasenesini ve rahmeti, o sizin istediklerinizi yazacağım! (kime?) "bilhassa onlar için ki (onlar) korunurlar ve zekât verirler." Yani Allah ile gayrisinden korunurlar. Takvâlı olurlar. Bu makamın nisabından zekatını onun taliplerine verirler. "Hem onlar ki, âyetlerimize îmân ederler." Yani onlar, âyetlerin nurlarının şâhidlerine inanırlar. Taklit ile değil tahkik ile iman ederler. Bu kişilerde bu ümmetin havassı olan (büyük zatlar) dır. Şu kavl-i şerifte onların halleri tarif edildiği ve amelleri açıklandığı üzere: "Onlar ki, o Resûl'e/o Ummî Peygambere ittiba ederler/uyarlar...." Bu kavl-i şerifte şu işaretler vardır: Bu üç makamdan; (yani: 1- Risâlet, 2- Nübüvvet, 3- Ümmîlik makamlarında) Ümmetinin içinde kendisine tabi olmaya istidadı olan ve tabi olmaya hazır kişilerin olduğuna işaret etmektedir. Bu üç makam; 1 -Risâlet makamı, 2- Nübüvvet makamıdır. Nübüvvet makamı resul ile nebî arasında müşterektir . 3- Ümmî olma makamıdır. Ümmî olma makamı, bütün nebî ve resullerin içinde sadece ve sadece Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine mahsus bir makamdır.

Ümmînin Manâsı

"Ummî"nin manâsı, mevcudatın anası ve kâinatın aslı, demektir.

İlk Yaratılan Şeyler

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdukları gibi: -"Allâhü Teâlâ hazretlerinin ilk yarattığı şey, benim ruhumdur." Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, Allâhü Teâlâ'dan hikâyet ederek (hadis-i kudsfde) buyurdular: -"(Ey habibim Ahmed! Resulüm yâ Muhammed s.a.v.) eğer sen olmasaydın; kâinatı yaratmazdım!" Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, mevcudatın evveli ve aslı olduğu için, kendisine "ÜmmT ismi verildi.

Ümmü'i-Kurâ

Mekke'ye ümmü'1-Kurâ (şehirlerin merkezi ve aslı) ismi verildiği gibi' . Çünkü Mekke, bütün şehirlerin (ve hatta yeryüzünün) başlangıç noktası aslıdır.

Kitabların Aslı

(Levh-1 Mahfûz"a) aslı denildiği gibi... Çünkü o kitabların başlangıcı ve aslıdır...

"ümmü'l-kitab" kitabların kaynağı,  


Efendimiz (s.a.v.)'e Tabi Olmak

Amma risâlet ve nübüvvet (peygamberlik) makamında. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine tabi olmak ise; Resul (Efendimiz s.a.v.) hazretlerinin getirmiş olduklarını almak ve onun yasakladıklarından (nehiylerinden) kaçınmaktır. Allâhü Teâlâ hazretleri buyurdu: -"Ve bir de Peygamber size her ne emir verirse tutun, nehy ettiğinden de sakının... Zira risâlet, zahirî hükümlere taalluk eder. Nübüvvet ise bâtınî hükümlere taalluk eder. Risâletten faydalanmak hususunda, avam da havasla müşterektirler. Nübüvvetten ise hususiyetle havas ehli menfaat görüp faydalanırlar.

Mürşid-i Kâmillerin Manevî Halleri

Kim zahirde risâletin hakkını edâ ederse, o kişi için bâtınında Hak Teâlâ hazretlerinin haber vermelerinde, nübüvvetin hallerinden kendisine kapı açılır. Şu cihetle ki o kişi; 1 -İşaretler sahibi olur. 2- Sadık ilhamlar sahibi olur, 3- Saliha rü'yâlar görür, 4- Melekî hâtifeler işitir. Öyle kişinin hâli onun; 5- Mükâleme sahibi, 6- Müşahede ve 7- Mükâşefe ehli olduğu te'vîl olunur. 8- Belki bu kişi (mürşid-i kâmil olup) halkı Hakka davet eder. 9- Onun bu daveti (Efendimiz s.a.v. hazretlerine) tabi olmakla müstakil değildir. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Benim ümmetimin âlimleri, İsrail oğullarının nebileri gibidirler." Bu hadis-i şerif, bu kavme işaret etmektedir. Bu şundandır: Eskiden İsrail oğullarında peygamberler zamanında, nebîlik makamına eriştikleri zaman, kendilerine peygamberlik verilirdi . (3/255) Her şeyin doğrusunu Allâhü Teâlâ hazretleri bilir. israil oğullarının nebileri, kendi resullerinin dinlerini ikrar ediyor ve kendi resullerine inen kitablarla hükmediyorlardı. Bu kavim de böyledir. Allâhü Teâlâ hazretleri bu kavim (bu ümmet ve özellikle ümmetin âlimleri) hakkında buyurdu: -"Ve hepsini emrimizle yol gösteren imamlar ettik ve kendilerine hayırlar işlemeyi, namaz kılmayı» zekât vermeyi vahyeyledik ve hep bize âbid idiler!"

Ümmîlik Makamı

Amma Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine "ümmî"Iik makamında tabi olamaya gelince... Bu makam, Efendimiz (s.a.v) hazretlerine tabi olan havassın ehassının makamıdır. Bu makam, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin beşeriyet makamından birinci ruhâniyet makamına dönmesidir. Sonra oradan vahyin cezbeleriyle tevhid makamına indi. Sonra da, hüviyet nurlarıyla enâniyetten kopup, vahdet makamına girdi. Kur'ân-ı kerimde buyurduğu gibi; Deki: "Ben sırf sizin gibi beşerim. Ancak bana şöyle vahyolunuyor: -İlâhınız ancak bir tek ilâhtır.1 Onun için her kim rabbinin likasını arzu ederse, sâlih bir amel işlesin ve rabbinin ibadetine hiçbir şirk karıştırmasın!" Ve yine buyurduğu gibi: -"Sonra yaklaştı da tedellî etti. "Gâbe gavseyni ev ednâ' oldu...." "Kaabe Kavseyn" tevhid makamından ibarettir. "Ednâ" ise, vahdet makamıdır. Inşallahü Teâlâ anlaşılıyordur: Kim, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine tabi olarak, beşeriyet makamından, ruhâniyet makamına baliğ olup erişinceye kadar rücu eder, sonra nübüvvetin cezbeleriyle tevhid makamına iner. Sonra oradan da mütâbeat nurları (Efendimiz s.a.v. hazretlerine tabi olmanın feyzi ve bereketiyle) enâniyetten sıyrılıp, vahdet makamına geçer... işte o zaman, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin ümmîlik makamından haz alıp, nasîbdâr olur. Şu kavl-i şerif ile de; "0 ki onu yanlarında Tevrat ve İncil'de yazılı buluyorlar..." işaret ediyor: Efendimiz (s.a.v.) hazretleri onların yanında yazılıdır. Ancak Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, makamı sıdkta onun yanında yazılıdır. , onlara ma'rûf ile emreder Maruf, hakkı talep etmek ve ona meyletmektir. ve onları münkerden nehyeyler Münker, ondan gayrisini, mâ sivâyı talep etmek ve ondan kesilmektir. ve temiz/hoş şeyleri kendileri için helâl, Allâhü Teâlâ Hazretlerine yaklaştıran şeyleri. Veya "tayyib" Allâhü Teâlâ hazretlerinin kendisidir. murdar şeyleri üzerlerine haram kılar. 0 dünyadır. Ve insanı Allâhü Teâlâ hazretlerinden uzaklaştıran her şeydir. Sırtlarından ağır yüklerini ve üzerlerindeki bağları, zincirleri indirir atar. Yani Allâhü Teâlâ hazretleriyle habibi edibi Muhammed Mustafa (s.a.v.) hazretlerinin arasında olan, ahidten doğan yükü, demektir. O ahid de, Allâhü Teâlâ hazretlerinin ümmiyet ve habibiyet makamlarına, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinden ve ümmetinden ve ona tabi olmakla onun şefaat ehlinden olanlardan başka hiçbir kimsenin ulaşmaması ahdidir. Allâhü Teâlâ hazretleri buyurduğu gibi; Deki: "Eğer siz Allah'ı seviyorsanız hemen bana uyun ki, Allah da sizleri sevsin ve suçlarınızı mağfiretle örtsün. Allah gafurdur, rahîm'dir..." Efendimiz (s.a.v.) hazretleri şöyle buyurdular: -'insanlar, benim şefaatime muhtaçtırlar; hatta İbrahim Aleyhisselâm..." Bu ahid onların üzerinde çok şiddetli geliyordu... Onların boyunlarında olan bu zincir, onların bu makama vasıl olmalarına mani oluyordu. Efendimiz (s.a.v.) onları kendisine tabi olmaya davet etmekle onların boyunlarından bu zinciri ve sırtlarında günahın bu vebal ve ağırlığını kaldırdı. Şu kavl-i şerif, bu manâyı te'kîd edip destekler: "O vakit ona îmân eden, ona kuvvetle tazim eyleyen/hürmet eden, ona yardımcı olanlar..." Bu makamın ihtisasından dolayı ona saygı gösterdiler. Zira bu makam, diğer peygamberlerin ve nebilerin arasında sadece ona mahsustur. Ve tabi olmak suretiyle ona yardım ettiler. "ve onun nübüvvetiyle beraber indirilen nuru takip eyleyen kimseler;" Yani Hüviyet nuruyla enâniyetten hemen geçtiler. Vahdet nurundan faydalandılar. Kendilerinde enâniyet zulmetinden hiçbir şey kalmadı. Sırf nur oldular. Halka gönderildiği zaman, kedisiyle beraber vahdet nuru da gönderildi. Buyurduğu gibi; -"Ey ehl-i kitâb! Şimdi size resulümüz geldi. Kitabınızdan, gizlemekte olduğunuz birçok yerlerini sizlere beyan ediyor. Bir çoğundan da geçiyor... İşte size Allah'tan bir nûr, bir parlak kitâb geldi..." Yani Muhammed Mustafa (s.a.v.) hazretleri geldi. Bu kitabı mübîn olan Kur'ân-ı kerim geldi. Onlar, bu nura tabi olmakla emir olundular ki, ondan vahdet nurunu iktibas edip alsınlar. Böylece büyük saadete nail olsunlar. Ve azametli nimetlere kavuşsunlar... dj'işte o murada eren saadet ehli onlar..." Enâniyet hicaplarından kurtulurlar. Ve vahdet nuruyla kurtuluşa ve saadete ererler. Te'vflât-ı Necmiyyede de böyledir.

Peygamber

Yüce Meali: Deki: -"Ey insanlar! Haberiniz olsun, ben size/sizin hepinize Allah'ın resulüyüm. O Allah ki, bütün semâvat ve arz'ın rnülkü O'nun. O'ndan başka ilâh yok. Hem diriltir, hem öldürür. Onun için, gelin, îmân edin, Allah'a ve Resûlü'ne / Allah'a ve Allah'ın bütün kelimâtına îmân getiren o ümmî peygambere ve ittiba edin/uyun ona ki hidâyete erebilesiniz."

Tefsîr-i Şerif:

Deki: Ey habibim Ahmedl Resulüm ya Muhammed (s.a.v.^ 'ie ki: "Ey insanlar! tiaberiniz olsun, ben size/sizin hepinize Allah'ın resulüyüm..." Hitâb, umûmidir. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, insan ve cinlerin hepsine peygamber olarak gönderildi. O kendi çağında bulunanlara ve hatta kıyamet gününe kadar yeryüzüne gelecek olan bütün insan ve cinlerin hepsine peygamber olarak gönderildi. Diğer peygamberler, böyle değildi. Onlar kendi kavimlerine gönderildiler. Kendi asırlarının ehlinde (yaşayanlara) gönderildiler. Hiçbir peygamberin şeiratı asla kıyamet gününe kadar devam etmedi.... "size" kav/-/ şerifi, "Muhakkak ki ben Allah'ın resulüyüm" kavl-i şerifine taalluk etmektedir. "Hepsine (topunuza)" kavl-i şerifi de "size" kavl-i şerifinin zamirinden hâl'dir....

Tevhid'e Davet

Haddâdî (r.h.) buyurdular: "Ey insanlar! Haberiniz olsun, ben size/sizin hepinize Allah'ın resulüyüm..." Cümlenizi Allâhü Teâlâ hazretlerine; 1-Taata, 2- İbâdet etmeye, 3- Onun tevhidine, 4-Ve size edâ ettiklerime tabi olmaya, davet ediyorum. "Âkâmü'I-Mercân" kitabında buyuruldu: Müslüman taifelerden hiçbiri, Allâhü Teâlâ hazretlerinin Efendimiz (s.a.v.) hazretlerini, 1- Cinlere, 2- İnsanlara, 3- Arablara, 4- Aceme (Arab olmayanlara) Peygamber olarak gönderdiğinde asla muhalefet etmediler.

Süleyman Aleyhisselâm

Sual: Eğer sen desen ki: Süleyman Aleyhisselâm'ın peygamberliği de Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin peygamberliğine müşterek değil mi? Çünkü Süleyman Aleyhisselâm da Efendimiz (s.a.v.) hazretleri gibi, insanlara, cinlere gönderilmişti. Süleyman Aleyhisselâm insanlara, cinlere ve hatta bütün hayvanlara hükmetti. (Buna göre Süleyman Aleyhisselâm da insanlara ve cinlere gönderilmiş bir peygamber olmuyor mu?) (3/256) Cevap: Derim ki: Süleyman Aleyhisselâm, cinlere risâlet ile gönderilmedi. Belki mülk, zabt, siyâset ve saltanat olarak onlara hakim oldu. Çünkü Süleyman Aleyhisselâm, cinleri hizmetinde kullandı ve onların arasında adaletle hükmetti. Onları, kendi dinine davet etmedi. Çünkü şeytanlar ve ifrîtler, Süleyman Aleyhisselâm'ın hizmetini görüyorlardı. Onlar (şeytanlar ve ifritler) küfür ve tuğyan üzere olmalarıyla birlikte Süleyman Aleyhisselâm'a boyun eğiyorlardı. Yine bu şekilde tahkik etti, "Valehyi'MJskûbî" ...

Nâs Nedir?

Ibnü Akıl (r.a.) buyurdular: Lügat bakımından cinler de "Nâs" isminin manâsının altına girerler. Zira "Nâs" kelimesi, "hareket etti, teprendi" fiilinden gelir. Bir şey hareket ettiği zaman böyle denir. Cevheri ve "Kâmûs"un sahibi buyurdular: "Nâs" hem insanlardan ve hem cinlerden olur. Cemii "Üns'tür Asıl. Aziz cemidir. Başına (Ji) lâm-i tarif dâhil oldu. "Nâs," oldu...

Allah

"O ki," Bu kavl-i şerif, medih olmak üzere ya mensûb veya merfû'dur. lsjjı aı ^î "Ben o Allâhı kast ediyorum ki," veya, O (Allâh)dır ki..." demektir. "Bütün semâvat ve arz'ın mülkü O'nun...." Bizim, göklerin ve yerin mülkü kendisine ait olan padişah odur. Devirleri tedbir ve tasarruf eden o'dur... "Ondan başka ilâh yok..." Allah'tan başka ibâdete müstahak ve layık hiçbir İlâh yoktur. Bu kav/-/ şerif kendisinden önceki süa'dan bedei ve onun beyânıdır. Zira muhakkak ki âlemlerin mâliki olan ulûhiyetle münferid ilâh (yalnız tek başına ma'bud) olandır.

İsm-i Şerifi

" ism-i şerifi gayib zamiridir. ism-i şerifi, Allâhü Teâlâ hazretlerinin isimlerinden en husûsî olandır. Zira hakikî gaybet sadece ve sadece Allâhü Teâlâ hazretlerine mahsustur. Zira Allâhü Teâlâ hazretleri akıllarca tasavvur edilmez, kavranmaz ve vehimler, tarif edip, hududlayıp anlayamaz. "O" ism-i şerifi, hazretin gayib isimlerinin ikincisidir. O zatın ilk ta'yinatıdır. Bâtın ve zahir isimlerin hükümlerinin arasını kendisinde toplayan bir berzahtır. Kendisinde vav harfi de gizlenir. "h" harfi de kalır. O zamanda . " harfi gaybin gaybi olan hazretin ism-i şerifi olur. Bu, zatın hazretinden evla hazrettir. Bu bütün isimlerin fatihasıdır. Kitabın aslıdır. Bu harf, bin harf menzilesindedir... Abdurrahman el-Bastâmî (k.s.) hazretlerinin "Tervîhü'l-Kulûb" kitabında da böyledir.

Mâ Sivâ

Bil ki: Mukarrabîn (Allah'a yakın olan tahkik ehli evliya ve âlimler) Allâhü Teâlâ hazretlerinden gayri mevcut, (mâ sivâ'yı) görmüyorlar. Onlar, 'y. "O" bununla Hak Subhânehû ve Teâlâ hazretlerini işaret eder, dedikleri zaman; ister kendisine bir merci takaddüm etsin veya etmesin; bunun tahkiki ve incelemesini İbni'ş-Şeyh'in Haşiyelerinde thlâs sûresinin tefsirinde beyan ettiler.

Allah Hayat Verir ve Öldürür

"Hem diriltir, hem öldürür." Ulûhiyet için ziyâde ikrardır. Zira muhakkak ki, yaratma ve öldürmeye kaadir olan sadece ve sadece, "O'ndan başka ilâh yok..." sıfatına sahip olan Allâhü Teâlâ hazretleridir. Haddâdî (r.h.) hazretleri buyurdular: Allâhü Teâlâ hazretleri, mahlûkati nutfeden yaratıp hayat verir ve ecelleri sona erdiğinde de onları öldürür. Buna Allâhü Teâlâ hazretlerinden gayri (mâ sivâ) kaadir olamaz. Denildi ki, "Hem diriltir, hem öldürür." Kavl-i şerifin) manâsı: Allâhü Teâlâ hazretleri, ölüleri yeniden diriltmek için yaratır ve dünyada dirileri öldürür.... "Onun için, gelin, îmân edin, Allah'a ve Resulüne..." Emrin döşendiği şey, üzerine yayılması ve Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin risâletini, takrir etmesidir. "o ümmî peygambere," Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine övgü ve medihtir. "Ümmi" kelimesinin manâsı, okumayan ve yazmayan, demektir. Bu kavl-i şerif, Efendimiz (s.a.v.) hazretleri tarafından, onun kitapları okumadığı ve kendilerine eski kitaplardan (eski milletlerin hikâyelerini) nakletmediği yönünden güven verir, inandırıcı tesiri vardır. Lakin Efendimiz (s.a.v.) hazretleri kendisine tabi olanlara tabi olmaktadır. "O ki, Allah'a ve Allah'ın bütün kelimâtına îmân getirir." Yani diğer peygamberlerin hikâyelerinden kendisine vahiy olanları haber verir. Kitaplarından ve kendisine vahiy olunan kelimelerine iman eder. „ Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin tâJS "kelimelerine" iman ettiğiyle vasıflanması, iki kitap ehlinin (Yahudî ve Hıristiyanların) Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine emredilen şeyde kendisine iman etmeleri ve bağlanmalarına hamledilmeleri içindir. Allâhü Teâlâ hazretlerine imanın tasrih edilmesi; Allah'a imanın; Allâhü Teâlâ hazretlerinin kelimelerine imandan ayrılmadığına ve Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine iman etmeden de, Allah'a imanın tahakkuk etmediğine tembih içindir... "ve ittiba edin/uyun..." Onun din işlerinde getirip emrettiği ve (eski kitaplarda olup neshetme yoluyla) terk ettiklerinde ona tabi olun ki,

"hidâyete erebilesiniz."

iki fiilin illetidir. Veya ikisinin faillerinden hâldir. Yani sizin matlûba hidâyet bulmanız ümit olunur. Ve ona hidâyet bulmuş olduğunuz halde, demektir.

İmanın Şartı

Hidâyetin ikisine ta'liki (hidâyete ermenin tahakkuk etmesinin; 1- Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine iman, 2- Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine uymaya bağlanması, Şunu ilân etmek ve duyurmak içindir: Kim, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerini tasdik eder; ama onun şeriatının hükümlerini yerine getirmezse; o kişi, hidâyetten çok uzaktırlar. Ve o kişi bu haliyle; 1- Haddi aşma, günah ve 2- Dalâlet içindedir.

Sünnet

Tasavvuf taifesinin efendisi Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) hazretleri buyurdular: Halka karşı tarikat (ve yolların) hepsi kapanmıştır, tıkanmıştır. (Ve inkıta'ya uğramıştır.) Ancak Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin; 1 - Eserlerine muhtaç olan, 2- Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin sünnetine tabi olan. 3- Onun tarikat (ve yoluna) iltizam edenler, müstesna... Çünkü hayır yollarının hepsi, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine açıktır. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin eserlerine bağlı olan ve onun sünnetine tabi olanlara açıktır... Şeyhü'1-Ârif el-Vâsıl ve Kâmil Vâris Muhyiddin-i Arabî (k.s.) hazretleri "Sünnet ve Sünnî"nin beyânı hakkında buyurdular: Şeriatın nazarında insan üç (hâlin) birinde olmaktan hâlî değildir (yani tecrid olunmaz ve soyutlanamaz): 1- Bâtınî, 2- Zahirî, 3- Şeriat üzere olmak...

Bâtınî Hâl Üzere Olmak

Sadece Batınî olmak...(Her şeyin Batınî tarafını almak zahirine hiç bakmamak) Bu bizim yanımızda hâl ve fiil ile tevhidin tecridine kaail olan (söyleyip iddia edenlerdir. Bu şeriatın hükümlerini ta'tile götürür.(Buna kail olan kişi şeriatın emirlerini yerine getirmez.) Şeriatın tayin ettiklerini çevirirler. Dinin kaidelerinden bir kaideyi yıkan veya Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin sünnetlerinden bir sünneti yıkan (kabul etmeyen) her bir şey; velev âdet bakımından olsa bile yemek, içmek vaki olmak (temas) gibi şeylerde ( bile sünneti terk eden her türlü hareket) mezmûmdur, kötüdür (ve bâtıldır). Allâhü Teâlâ hazretleri bizleri ve sizleri bundan korusun.... (3/257)

Zahire İnanmak

Sadece zahiri olurlar. (Her şeyi sadece zahirine göre anlamak) bu insanı, 1 - Tecsîm (Allâhü Teâlâ hazretlerinin bir cisim olduğunu) 2- Teşbih (Allâhü Teâfâ'yi eşyayı benzetmeye) götürür. İtikad konularından bunların her ikisinden de Allâhü Teâlâ hazretlerine sığınırız. Veya fakîhlerden bir fakihin mezhebine itimad eder olur. Kalbleri, dünya sevgisiyle mahcûb olup, melekûtu görmekten uzak olan bir fakihin mezhebi üzere olan kişi, mezhebinden çıkmaktan. korkar. Fakihlerden başka bir fakihin mezhebine uygun olan Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin hadislerinden bir hadis-i şerif işittiği zaman, onunla amel etmeyi hemen terk eder. Hatta velev ki o şeyin fazileti hakkında binlerce sahih hadis-i şerif varid olsa bile onları işitmeye karşı kulağını tıkar. Hatta belki mutakaddîmin olan tabiîn ve selef hakkında o rivayette bulundukları için sû-i zanda bulunur. Onun bütün bu davranışları, (kendi mezhebinin) fakihinin bunu kitabına almamış olmasıdır. Böyle kişiler de, şeriat bakımından mezmûm olanlara ilhak olunur. Bizi ve sizi bunlardan kılmasından, Allâhü Teâlâ hazretlerinden korkar ve sığınırız.,..

Şeriat'a Uygun Olanlar

Ya da kişi, lisânın anlaşılması üzerine şeriat ile beraber hareket ederler. Sâri (şeriatı vaz eden, o konuda) yürüdüğü kadar o da yürür. Şeriatın durduğu yerde o da kademiyle durur... Hatta az bir şeyde bile; 1- Faziletlerden, 2- İbâdetlerden. 3- Âdetlerden... (Şeriata uygun olmayanlardan) sarf-ı nazar eder. {Yüz çevirir...) Ona inayetin açık olması ve onun bütün çalışması, gayreti ve hedefi, ibâdet, adet ve İşlerinde "Muhammedi fiilleri" (Hadis-i şerifleri ve Efendimiz s.a.v. hazretlerinin yüce ahlakını) asla kaçırmamaktır. Okumuş olduğu, mütâlâa ettiği hadis kitablarında gözüne çarpan, manâsını kavradığı, kendisine aktarılan, kulağına gelen, güvenilir, üstad ve şeyhinden dinlemiş olduğu Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin ahlakıyla ahlaklanmalıdır. Eğer kendisi mütâlâa ehli değilse (kitap okuyup inceleyemiyor ve manâsını kavramıyorsa) o kişi bu ortamda, sünnete sarılmalıdır. O sünnîdir. Sünnetle muhabbetüllah sahih olur.

Kız Çocuğu

Şeyhü'l-Ekber (Muhyiddin-i Arabî k.s.) athar hazretlerinden hikâye olundu. Buyurdular: -"Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin bütün sünnetlerine riâyet ettim. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinden sâdır olan bütün sünnet-i seniyyeyi işledim; bir tanesi hariç... O da, Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, kızını (Hazret-i Fatıma r.a'yı) hazret-i Ali ile evlendirdi. Ve Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, hiç külfet (zorluk çekmeden ve çekinmeden) kızının evinde uyur (ve gecelerdi).... Benim bir kız çocuğum olmadı ki onu evlendireyim de gidip evinde uyuyayım ve geceleyeyim

Hikaye (Islâmî Edeb)

Ariflerin Sultanı Ebû Yezid-i Bestâmî (k.s.) hazretlerinden hikâye olundu. 0; bir gün, arkadaşlarına; -"Kalkın! Şu nefsini velayet (evliya olmakla kendisini) meşhur eden (falanca şeyhin) haline bakalım onu ziyaret edelim!" buyurdular. Uzun zaman yol yürüdüler. Baktılar o adam (şeyh efendi) Mescid'e yönelmiş gidiyordu. Kıble tarafına tükürdü. (Sokağı kirletti...) Eba Yezid-i Bestâmî (k.s.) hazretleri gelip geçti. Ve ona selam vermedi. Sonra yanındaki arkadaşlarına; -"Bu adam, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin edeblerinden bir edeb üzerine emin değildir. (Bu adam, Efendimiz s.a.v. hazretlerinin edep ve sünnetinden mahrumdur.) Bu adam iddia ettiği evliyalık, sıddîklık (ve şeyhlik) makamlarından nasıl kendisine güvenilir ve inanılır?

Sünnetle Amel

Ahmed bin Hambel (r.h.) hazretlerinden rivayet olundu. Buyurdular: Ben bir gün bir kavim ile beraber idim. Onlar soyunup suya girdiler. Ben hadis-i şerif ile amel ettim. 0 hadis-i şerif. Efendimiz (s.a.v,) hazretlerinin şu mübarek hadisleridir: -Kim, Allah'a ve âhiret gününe iman ediyorsa; peştamalsız olarak hamama girmesin..." Ben soyunmadan suya girdim. 0 gün, şöyle bir ses işittim. Bana şöyle buyurdu: -"Ey Ahmed! Seni müjdeliyorum! Muhakkak ki senin Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin sünnetiyle amel etmenin bereketiyle, Allâhü Teâlâ hazretleri, seni gerçekten bağışladı. Ve seni imam yaptı. İnsanlar, sana tabi olacaklardır!" Ben sordum; -"Sen kimsin?" Buyurdular: -"Cebrail.

Hacer-i Esvedi Öpmek

Abis bin Rabia hazretleri buyurdular: Abis bin Rebîa hazretleri buyurdu: Ben Ömer bin Hattâb (r.a.) hazretlerini "Hacerü'l-Esved"i öperken gördüm. Ve şöyle diyordu: ."Muhakkak ben iyi biliyorum ki, sen bir taşsın! Hiçbir menfaat ve zararın yoktur! Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin eğer seni öptüğünü görmemiş olsaydım; ben de seni öpmezdîm!"

Tâbi Olmak Gerek

Meşâyih-i kiram hazerâtı şunun üzerine ittifak ettiler: Kim yularını bir kelbin (köpeğin) eline verirse, onun tereddüdü, onun tabiatının hükmüyle olmaz. Onun nefsi, riyazeti kabul etmek hususunda, yularını kendi nefsinin hükmüne alan kişiden daha kuvvetlidir. Nefsi onu dilediği tarafa salar ve çeker. Hayvanlar gibi... Sana vacip olan, senin tabi olmandır; salı verilmiş olma!

Ashâb-ı Keflı'in Köpeği

-"Ashâb-ı Kehf in köpeği, birkaç gün; Adamların arasına girdi; Adamlardan oldu...."

Tabi Ol

Birine uyduğun zaman; Peygamberlerin efendisi Muhammed Mustafa (s.a.v.) hazretlerine tabi olun... 0 ki, Adem Aleyhisselâm'dan bu yana gelen bütün peygamberler ve evliya onun sancağının altındadırlar. Eğer sen Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin ümmetinden birine (bir şeyh, mürşid veya üstada) tabi olacaksan (şunlara dikkat et); 1 - O kişi sadece meşhur olduğu için ona tabi olma, 2- İnsanlar, arasında makbul olduğu, 3- Amirler ve idareciler tarafından sevildiği, 4- Sultanlar (devlet başkanları) tarafından kabul gördüğü, 5- (veya bir şeyler görmekle bir kişiye hemen) tabi olma! Belki; sen önce; Hakkı (kitap, sünnet, tasavvuf ve hakikati öğren ve) tanı! Sonra adamları onunla tart!

Hak Ehli

Bu konuda Rabbânî ilmin kapısı olan Hazret-İ Ali (r.a.) buyurdular: -"Kim hakkı adamlarla tanırsa; o kişi. dalâlet çöllerinde başıboş dolaşır. Doğrusu sen hakkı tanı ki, (gerçek) hak ehlinin kimler olduğunu tanıyasın...!"

Şefaate Nailiyet?

Sen Efendimiz (s.a..v) hazretlerine tabi olduğun kadar; {o Ölçü ve nisbette) senin ona tabi olduğuna hükmedilir. Ve seninle Efendimiz (s.a.v.) hazretleri arasında, muhabbet alâkaların güçlenir, te'kid olunur. (3/258) Ve sen, Efendimiz (s.a.v.) haz;etlerine taalluk eden şeylerin hepsiyle; 1- Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine salavât okumak, 2- Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin kabr-i şerifini ziyaret etmek, 3- Müezzin ezânî Muhammedî okurken ona cevap vermek, 4- Ezanın akabinde Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine dua etmek (ezan duasını okumak), 5- Benzerî amelleri ihlasla yapman nisbetinde; Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin şefaatine nail olmaya müstahak olursun

Kurtuluşa Vesile

Âlimler buyurdular: Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin; 1- Mübarek saç, sakalından bir kıl, 2- Asası, 3- Kamçısı, 4- (Veya mübarek cesedine temas eden bir cübbesi) Herhangi âsî (çok günahkâr) bir kişinin kabrinin üzerine konulursa: o âsî kişi, o zahirenin bereketiyle hemen o anda kabir azabından kurtulur.

Memleketlerin Belâlardan Kurtulmasının Yolu

Yine bu şeyler (yani Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin; 5- Mübarek saç, sakalından bir kıl, 6- Asası, 7- Kamçısı, 8- (Veya mübarek cesedine temas eden bir cübbesi) Bir kişinin evinde olur veya bir memlekette olursa, (bu mukaddes emânetler hürmetine ve) bereketine orada oturanlara, belâ isabet etmez.... Her ne kadar o memleket ahâlisi o şeylerin farkında olmasalar bile... olursa, orada oturanlar,

Zemzem Suyu ve Kabe Örtüsü

Yine bu kabildendir. (Yani bir yerde belâlardan kurtulun) 1 - Zemzem suyu, 2- Zemzem suyu ile ıslatılmış kefen, 3- Kâbenin örtülerinden bir parça, 4- Onunla kefenlenmek...

Mukaddes Eşyaların Olduğu Yere Melekler Tazim Eder

İmam Gazâlî (r.h.) hazretleri buyurdular: Ve sen hâriçte bir misâl murad ettiğin zaman; bil ki, sultana itaat eden ve ona ta'zim eden herkes; kendi şehrine girdiği zaman, onun ok kılıfından bir parça veya ona ait bir kamçı görüldüğünde, o şehre ve ehline ta'zim eder. Melekler, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine ta'zim etmektedirler. Melekler, bu mukaddes emânetleri bir evde, bir memlekette ve bir kabirde görseler; onun sahibine ta'zimde bulunurlar. Ondan azabı hafifletirler.

Ölüde Azabı Hafifleten Sebepler

Bu sebepten dolayı, 1- Mushaf in (Kur'ân-ı kerimin) bir mezarın üzerine konulması, 2- Kabirlerin üzerinde Kur'ân-ı kerimin okunması, 3- Kur'ân-ı kerim (den bazı rahmet ayetlerinin) yazılıp, ölünün elinin içine konulması; Ondan azabın hafifletilmesine vesiledir . "El-Esrârü'1-Muhammediyye" isimli kitab'da da böyledir.

Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerinin Yüzünü Temizlediği Peşkir

MesnevTnin üçüncü cildinde buyuruldu: -"Enes bin Mâlik hazretlerine bir zamanlar, Bir misafir gelmişti. O hikâye eder: Yemekten sonra peşkirin sararıp; Kirlenmiş olduğunu gördü.Enes bin Mâlik hazretleri, hizmetçisine; -"Al bunu ateşe at!" buyurdu. Hizmetçi de onu ateş dolu, tandıra attı. Biz, imha ettiğini ve yaktığını zannettik. Bütün müsafîrler şaşırdılar. Herkes kızgın tandıra bakıyordu. Bir müddet geçtikten sonra peşkir, Tertemiz olarak geri çıktı ateşin içinden... Misafirler: -"Ey aziz sahabi, bu nasıl yanmadı! Ve böyle temizlenip dışarıya çıktı!" Enes (r.a.) hazretleri buyurdular: -"Muhammed Mustafa (s.a.v.) hazretleri, mübarek elini ve ağzını buna silip, onu kutsadılar, değerlendirdiler!" Ey ateşten korkanlar! İşte böyle bir eie ve böyle bir ağza intisap et! Sanlî Ondan asla ayrılma! Bir cansız (peşkiri) böyle şereflendiren (Efendimiz s.a.v. hazretleri kendisini seven) âşıklara sayısız lütuflarda bulunmaz mı?" Allâhım bizleri, mesleğimizi, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin muhabbeti kıl! Allâhım, bizlere onun şefaatini nasîb et! Âmin!

Musa Aleyhisselâmın Ümmeti

Yüce Meali: de var ki-hakka o kadar ümmete kendisinden »« dediği vakit şöyle -"Vur asan ile taşaî" O vakit ondan on iki göz akmaya başladı. İnsanların her kısmı kendi su alacağı yeri belledi. Bulutu da üzerlerine gölgelik çektik, kendilerine kudret helvasıyla, bıldırcın da indirdik ki: "Size rızık olarak verdiğimiz nimetlerin temizlerinden yeyin" diye... Bununla beraber zulmü bize etmediler ve lâkin kendi nefislerine zulmediyorlardı.160 Ve o vakit onlara denilmişti ki; -"Şu şehre sakin olun ve ondan dilediğiniz yerde yeyin ve "hıtta" deyin ve secde ederek kapıya girin ki, size suçlarınızı bağışlayalım; muhsinlere ileride ziyâdesini vereceğiz.161

Tefsir-i Şerifi:

'nın kavminden var..." Allâhü Teâlâ hazretleri, onların buzağıya taptıklarını zikretti ve onlar dediler ki: -"Biz Allah'ı aşikâre ye açıkça görmedikçe, senin sözünle asla inanmayacağız". Onlar eşkıyalardır. Bu eşkıyaların zikrinden sonra onların zıtlan olan saidierin zikri başladı. As "Kavimt"den murad, Musa Aleyhisselâm'ın zamanında mevcut olan İsrail oğullarıdır... <ul "bir ümmet," Bir cemaat "irşad ederler," Halka doğru yola girmeleri için öğüt verirler. Mefûl-ü mahzûftür.

"hakka..."Hakka  sanlarak ve  hak üzere  oldukları halde..

"ve onunla/Hak ile... "adalet yaparlar..." Kendi aralarında cereyan eden hükümlerde adaletle hükmederler... Her iki fiilde muzâri sîgası, ûii-i mazının hâlini hikâye içindir. Bu kavim konusunda (ileri sürülen görüşlerin) en meşru olan Çin'in ötesinde, maşrık'a (doğunun en doğusuna) yakın bir kavim olmasıdır.

Hikâye

Bu şöyle oldu: Musa Aleyhisselâm'm vefatı ve Musa Aleyhisselâm'ın yerine geçen halifesi Yuşa bin Nûn Aleyhisselâm'm vefatlarından sonra, İsrail oğulları, büyük bir taşkınlık, aşırılık, tuğyan ve azgınlığın içine girdiler. Hatta Yahudiler, peygamberlerini bile öldürmeye cür'et ettiler. Yahudilerin arasına herc-ü merc (kargaşa, öldürme ve kendi kendilerine düşme) baş gösterdi. Onlardan bir sebt (kabile) Yahudilerin yaptıklarından uzaklaştılar. Onlar, Allâhü Teâlâ hazretlerinden; kendileriyle bu azgın kavmin arasını tefrik etmesini istediler. Allâhü Teâlâ hazretleri, onlar beyt-i makdis'te iken onlara yeryüzünde bir tünel açtı. Onların önlerine kandiller, (onları aydınlatan fenerler) verdi. Onlara yollarını gündüzleri aydınlatsın diye... (İman ehli olan bu kavim o tünele girdiler. Gündüzleri yollarını aydınlatan ilâhî kandil sayesinde yol yürüdüler...) Gece olduğu zaman, o tünel onların üzerine kararıyordu. Onlar da oldukları yere konaklıyorlardı. (İstirahat ediyorlardı...) Gündüz olduğunda da onların kandilleri yine yanıyor ve onlara aydınlık veriyordu. Onlar da yol yürüyorlardı. Onjlarla beraber bir nehir su da akıyordu. Allâhü Teâlâ hazretleri, onların üzerlerine rızıklanni yağdırıyordu. Bu hal üzere tam bir buçuk sene yol yürüdüler. Ta Çin'in ötesinde çıktılar. Güzel, hoş ve temiz olan doğunun en uzak bölgesinde tünelden dışarıya çıktılar. Oraya yerleştiler. Onlar, orada yırtıcı hayvanlar, vahşîler, yer böcekleri, yılanlar ve benzeri hayvanların içine katılıyor; ama hayvanlar, onlara zarar vermiyordu. (3/Z59) Onlar, Tevrat ile amel ediyorlardı. İslâm'a müştaktılar. Allâhü Teâlâ hazretlerine isyan etmiyorlardı. Onlar, orada (meskun) yeryüzünden (ve insanlardan) kesilmişlerdi. Bizden hiçbir kimse onlara ulaşmadığı gibi, onlar da Çünkü onlarla Çin'in arasında akan (hareket eden) büyük bir kum vadisi vardı. Bu vadî insanların ona ulaşmasına mani oluyordu. Ibni Abbâs (r.a.) hazretleri buyurdukları gibi. Veya gözle görülen bal'dan bir nehir vardı. Suddî (r.h.) buyurdukları gibi: Onların hepsi sanki bir babanın evlatlarıymış gibi davranıyorlardı. Onlardan hiçbirinin malı yoktu; arkadaşından ayrı olarak... Memleketlerine geceleri yağmur yağardı. Gündüzleri de havalan güneşli olurdu. Ekinleri ekiyor.Hep topluca hasad ediyorlardı (imece yoluyla ekinlerini biçiyorlardı). Memleket ehli, topluca ekinlerini memleketin mahsûl yerlerine kodu. Onlardan her biri kendi ihtiyacı kadar olanı alıp evine götürürdü. Diğerlerini olduğu gibi yerinde bırakırdı. Miraç Yolunda Gördüğü Kavim

Rivayet olundu: Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, Aleyhisselâm'a; -"Ben Allâhü Teâlâ hazretlerinin;

miraç     gecesi     Cebrail

-"Evet! Musa'nın kavminden bir ümmet de var ki, hakka irşad ederler ve onunla adalet yaparlar..." Âyet-i kerimede övmüş olduğu Musa Aleyhisselâm'in kavmini görmek istiyorum!" dedi. Cebrail Aleyhisselâm: -"Senin ile onların arası altı sene gidiş ve altı sene de dönüş kadar uzak bir mesafe bulunmaktadır! Lakin sen Rabbinden bunu iste; sana izin verirsin!" dedi. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri dua ettiler. Cebrail Aleyhisselâm da "âmin" dedi. Allâhü Teâlâ hazretleri, Cebrail Aleyhisselâm'a vahyetti: -"Onun (Efendimiz s.a.v. hazretlerinin) isteğine icabet edildiğini" bildirdi. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri burak'a bindi. Birkaç adım attılar. Birden kendilerini o kavmin içinde buldular. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri kavme selam verdi. Kavim onun selâmına karşılık verdiler. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine sordular: -"Sen kimsin?" Efendimiz (s.a.v.) hazretleri cevap verdiler: -"Ben ümmî peygamberim!" Onlar (büyük bir sevinçle); -"Sen Musa Aleyhisselâm'ın geleceğini müjdelediği ve bize; -"Kim Ahmed Aleyhisseâm'a ulaşırsa, benden ona selâm söylesin!" buyurduğu peygambersin!" dediler. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, Musa Aleyhisselâm'in selâmını aldı. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine sordular: -"Seninle beraber olan kimdir?" Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Siz onu görüyor musunuz?" Onlar: -"Evet!" dediler. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri de; -"O Cebrail Aleyhisselâmdır!" Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Onların kabirlerinin evlerinin kapılarının önünde olduğunu gördüm ve onlara bunu sordum; -"Bu nedendir? (Kabirlerinizi neden kapılarınızın önünde kazıdınız?)" Onlar: -"Bizim sabah ve akşam ölümü hatırlamamız için en güzel yoldur!" dediler. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri onlara sordu: -"Hepinizin evlerinin birbirlerine müsâvî (aynı denklikte) olduğunu görüyorum (bunun sebebi nedir)?" Onlar: -"Bu bizim bazımızın bazımız üzerine daha şerefli (ve daha üstünlük) taslamaması içindir. Ve hiçbirimizin evinin diğerinin evinin rüzgarına ve havasına engel olmaması içindir!" Efendimiz (s.a.v.) hazretleri onlara sordu: -"Bana ne oluyor, sizin aranızda kâdî ve sultan göremiyorum?" Onlar: -"Bizler, birbirimize insaf ediyoruz! Hakkı hak sahibine veriyoruz! Bundan dolayı aramıza adalet ve insafla muamele edecek kadılara muhtaç olmuyoruz!" Efendimiz (s.a.v.) hazretleri yine sordu: -"Sizin çarşılarınızı boş görüyorum?" Onlar: -"Biz hepimiz beraberce ekeriz; beraberce hasad edip biçeriz; bizden her birimiz, kendisine yetecek kadarını alır; diğerlerini olduğu gibi kardeşlerimiz için yerinde bırakırız. Bundan dolayı çarşı ve pazarları dolaşmaya muhtaç olmuyoruz!"

Ölülere Gülen Doğanlara Ağlayan

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri sordu: -"Ne oluyor! Sizden bazılarının (sevinçten) tebessüm ettiğini görüyorum?" Onlar: -"Onlardan biri öldü. Onlar, (yakınlarının) tevhid üzere ölmesinden dolayı sevinçten tebessüm ediyorlar!" dediler. Yine Efendimiz (s.a.v.) hazretleri sordular: -"Bu kavme ne oldu? Bunlar neden ağlıyorlar?" Onlar: -"Bunların bir çocukları doğdu. Kendileri, o evlatlarının hangi din üzere öleceğini bilmiyorlar! işte bundan dolayı üzülüyorlar!" dediler. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri onlara sordu: -"Sizin erkek bir evladınız doğduğunda ne yapıyorsunuz?" onlar: -"Biz bunun için bir ay şükür orucu tutarız!" dediler. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri sordular: -"Peki kız çocuğunuz doğarsa ne yaparsınız?" Onlar: -"Kız çocukları için iki ay süreyle oruç tutarız!" dediler. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri sordu: -"Neden?" onlar: -"Çünkü Musa Aleyhisselâm, bizlere kız çocuklarına sabretmenin ecrinin, erkeklere sabretmekten daha çok sevabı olduğunu vasıyyet etti!" dediler. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri sordular: -"Siz zina yapıyor musunuz?" Onlar: -"Bunu hiçbir kimse yapar mı ki? Eğer bir kişi, zina ederse, semâ onu taşa tutar ve yeryüzü onu altına (kendi içine) çeker..." Efendimiz (s.a.v.) hazretleri sordular: -"Sizler faiz yapıyor musunuz?" Onlar: -"Faiz yapan kişi, Allâhü Teâlâ hazretlerinin rızkına iman etmeyen kişilerdir!" dediler. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri sordular: -"Hastalanır mısınız?" Onlar: -"Bizler asla hastalanmayız (çünkü) bizler günah işlemiyoruz! Senin ümmetin günah işleyecekleri için onların günahlarına keffâret olması için, onlar hastalanırlar!" dediler. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri sordular: -"Sizin toprağınızda yırtıcı hayvan ve sürüngenler var mı?" Onlar: -"Evet! (Yolda) onlar bize rastlar, bizler onlara uğrarız; hiçbir surette bize zarar vermezler...." dediler. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri onlara şeriatını arzetti. Beş vakit namazı onlara öğretti. Onlara Fatiha-i şerifeyi ve Kur'ân-ı kerimden bazı sûreleri öğretti...."

Müslüman Olarak Kalan Kavim

Haddâdî (r.h.) buyurdular: Efendimiz (s.a.v.) hazretleri onlara, o ana kadar Mekke'de nazil olmuş olan on sûreyi okudu. O gün için namaz ve zekattan başka farz inmemişti. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri onlara namaz ve zekâtı emretti. Ve onlara Cumartesinin haramlığını terk etmelerini emretti. (Cumartesi günün hükmünü neshetti.) Onlara mekanlarında ikâmet etmelerini emretti. Onlar tâ o günden bu güne kadar hep, Hanifler ve Müslümanlar olarak kaldılar. Bizim kıblemize dönüyorlar ...

Rivayetin Tahlili

(Bu dersi) terleyip toplayan, bu fakir (Şeyh Allâme İmam Müfessir ismail Hakkı Bursevî k.s. hazretleri) der ki: Fârisî olarak, Cuma namazına gelmek ve ona geçmektir. Ancak hicretten sonra meşru kılındı. Kelam (yukarıda beyan edilen sözlerin) başı ile sonu arasında tenakuz (zıtlık) vardır. Kıble emri de böyledir. (3/260) Belki Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, önce Mekke'de indirilen şeriatın emirlerini ve hükümlerini öğretti. Sonra başka bir yol ile onlara daveti tamamladı. Çünkü miracın hem ruh ve hem bedenle beraber bir halde olması bir kere Mekke'de vaki oldu. Ve o gece, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine farz kılınanların hepsi farz kılındı. Ancak Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, mübarek cesedini, gözünün alabildiği yere göz açıp kırpincaya kadar bir anda ulaştırdı. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin yanında uzak ve yakınlık birbirine müsâvî (ve eşit) idi. Tefsir ehlinden gördüklerimden sonra, bunlar benim kalbime doğan şeylerdir. Böyle olunca (yukarıda zikredilen rivayetin) evveli ile sonu arasında hiçbir zıtlık yoktur. Allâhü Teâlâ hazretleri alîm ve habîrdir. (Her şeyi hakkıyla bilen ve her şeyden haberdâr olandır...)

Işârî ve Tasavvuf? Manâlar

Bu âyet-i kerimede şu işaretler vardır: -"EvetF Musa'nın kavminden bir ümmet de var ki, hakka irşad ederler...." Yani onların havasları, hak ile halkı irşad ediyorlardı; Musa Aleyhisselâm'a indirilen kitap sebebiyle... -. . "ve onunla adalet yaparlar..." Avam arasında adaletle hükmediyorlar.

iki Farklı Ümmet

Bu kavl-i şerif aralarını tefrik etti: Ümmî peygamber (Efendimiz s.a.v.) hazretlerine tabi olmada yürümekle, ruhanî mertebelerin en yücesine erişen ümmi ümmet... Ümmi peygambere tabi olan ümmi ümmet sonra, tabi olmanın nurlarının cezbeleriyle ruhâniyetin enâniyetinden kurtulup vahdet makamına geçtiler. 0 vahdet makamı onların vücutlarının vahdetin bekasında çıkış yeridir. Allâhü Teâlâ hazretleri buyurduğu gibi: -"Ben onun; 1-İşitmesi olurum, 2- Onun görmesi olurum, 3- Ve onun lisânı olurum... O kişi, 1-Benimle işitir, 2- Benimle görür, 3- Benimle konuşur...." İşte bu makama dönmeleriyle kendilerine "ümmîler" ismi verildi. Onlar böylece asıllarına döndüler. O kendisinden icâd edilme yoluyla sadır oldukları asıllarına geri döndüler. (Bu ümmi ile), peygamberleri, enâniyet hicâbiyle mahcûb (perdeli) olan ümmetin arasını tefrik etti. Onların peygamberleri şu; -"Yâ Rabbiî göster bana, bakayım sana." Sözüyle (Allâhü teâlâ hazretlerini görmeyi) dilemesi anında; kendisine şöyle cevap verildi: -"Beni katiyyen göremezsin. Ve lâkin dağa bak... Eğer yerinde durursa, demek beni göreceksin." Çünkü sen seninleydin; benimle değilsin! Benimle olan görür; yoksa kendisiyle olan değil... O durumda ben onun gözü olurum; o kendisiyle gördüğü göz... Bu da ümmî ümmetin makamıdır. İşte bu ümmî ümmetin yüce makamından dolayı, Musa Aleyhisselâm Rabbine kavuşması şevki ve arzusuyla şöyle dua etti: -' Allâhim! Beni Hazret-i Ahmed (s.a.v.)'in ümmetinden kıl!" Cidden bunu iyi anlal Te'vilât-i Necmiyye'de de böyledir.

Ümmet Olmak İstediler

(Büyük Şair Şeyh Allâme İmam Müfessİr ismail Hakki Bursevîk.s. hazretleri buyurdular} Muhammed Mustafa (s.a.v.) hazretlerine peygamberler, ümmet oldular . Hepsi onun sancağının gölgesi altında toplandılar. Bu ümmeti-i merhumenin büyüklüğünü ve sânını gör! Erbâb-i yakın (olan zatlar) nasıl diyorlar. Sen yükseldin ümmetler içinden; güneş gibi... Yıldızlar arasında... Ey âlî cenâb! Kendine önder yap! Ey Hakkı, o peygamberin şeriatını? Ta ki sen o matlûbu kaçırmayasın"

fsrâil Oğullarının On İki Sebt'e Bölünmesi

"Ve biz onları ayırdık..." Yani Musa Aleyhisselâm'ın kavmini, demektir. Yoksa yukarıda zikredilen kavmi değil....

  " "on iki"

"kesti" fiilinin ikinci meflüdür. kılmak" manasını tazammun ettiği içindir. Müennes olması, "ümmet" manasını tazammun ettiği içindir. Veya "kıta"' hamletmek içindir. Yani "Biz onları on iki ümmet yaptık veya parça kıldık," demektir. (Böylece) bazılarını bazılarından temyîz ettik... "sıbta/kabileyet"

Esma-i Adedin Mümeyyizleri

Bu kavl-i şerif, ondan bedeldir. Bundan dolayı cemi olarak geldi. Çünkü onbirden on dokuz'a olan esmâ-i adetin (i i'den I9'e kadar olan sayıları) mümeyyizleri müfret ve mensûb olurlar. Burada zikredilen "sıbta/kabileye," ise cemi'dir. onun için ona on iki sayısına mümeyyiz olması uygun düşmez. Çünkü "sıbta/kabiîeye," kelimesi, "kabile" kelimesinin cemii'dir.

Sebt

Sebt, Ishâk Aleyhiselâm'in evladından... ismail Aleyhisselâm'in evladından olan kabileler gibidir. Sebt kalimesi aslında oğlun oğlu (torun ve zürriyet) demektir....

Ümmetler

"Ümmetler"

Bedelden sonra ikinci bedeldir. 4*9f "ümmet" kelimesinin Cemil'dir. Ümmet, cemaat manasınadır. israil oğullarının fırkaları on iki firka'ya münhasır kılındı. Çünkü onlar, Yakub Aleyhisselâm'in evlâdından on iki adamdan türediler. Allâhü teâlâ hazretleri kendilerine bu aşiretlere ayrılmayı ve farklılık nimetini verdi ki, hallerini nizâma soksunlar ve geçimleri kolay yapabilsinler diye onları sebtlere böldü. Yahudiler, birbirlerinden buğzeden ve taassub ehli oldular. "Ve Musa'ya kavmi

Tîh Çölünde Su İstemeleri

kendisinden su istediği vakit şöyle vahyettik..." Musa aleyhisselâm'ın kavmi, kötü amellerinin sonucu olarak, Tih çölüne mahkûm edildikleri, çok susadıklarında, Musa Aleyhisselâm'dan su istedikleri zaman (Allâhü ona vahyettK) "yani" Vahiy fiilini tefsir etmektedir. "Vur asan ile..." Musa Aleyhisselâm'ın asası, cennetin mersin ağacındandı. Adem Aleyhisselâm, onu beraberinde cennetten yeryüzüne getirmişti. Peygamberler, onu küçük büyüğünden ona varis oldular. Hatta tâ ki bu asâ, Şuayb Aleyhisselâm'a ulaştı. Şuayb Aleyhisselâm da onu Musa Aleyhisselâm'a verdi. "taşa! Daha önce Bakara sûresinde, bu konuda vaki olan ihtilâflar geçti ... Fârisî tefsir'de buyuruldu: O taşın Tih çölündeki (hikâyesi) sana sözlerle geldi. Biz ona sahip değiliz ki, ona işi getireyim diye... Sen (kesin bilgiye) sahipsin ki, Musa Aleyhisselâm o asası ile taşa vurdu.

On İki Pınar

"O vakit akmaya başladı," Hemen o anda, taş yanldı ondan akmaya başladı. (3/261) "ondan," O taştan... "on İki göz," On iki çeşme aktı; esbatin sayısınca.... Haddâdî (r.h.) buyurdular:

"akmak" suyun az bir şekilde akmasıdır.  "fışkırmak" suyun fışkırarak çok geniş akmasıdır. Burada, c^k?u   "0 vakit akmaya başladı,"buyurdu. Çünkü (Musa Aleyhisselâm asasını taşa vurduğunda) başlangıçta taştan az su aktı. Sonra (giderek su) çoğalmaya başladı. Ve suda; "akmak" ve "fışkırmak" sıfatlarının (ikisi de) toplanmış oldu.  

Irkçı Toplum

"İnsanların her kısmı belledi." Sebtlerden (kabilelerden) her biri öğrendi. Sebtlere (kabilelere) bununla (insanlar kelimesiyle) tabir olunması; o sebtlerden her birinin çok kalabalık olduklarını beyan ve duyurmak içindir. "Meşreblerini) kendi su alacağı yeri..." Kendilerine mahsus olan pınarı.... O sebtlerden her biri kendi kendilerine mahsus olan pınardan su içiyorlardı; biri diğerine karışmıyordu. Kendi aralarında bulunan asabiyet (çok aşın ırkçılık, kavmiyetçilik ve kendilerini diğerlerine karşı beğenmelerindendi...)

Şeyhzâdenin Tefsiri

İbnü Şeyh (r.h.) buyurdular:

Bu taşta on iki çukur (ve delik) vardı. Konakladıkları zaman, taşı (yere) koydular. Kabilelerden her biri kendi çukurlarına geldiler. Kendi ailelerine doğru kanal kazdılar. Bu şu kavl-i şeriftir: "İnsanların her kısmı kendi su alacağı yeri belledi..." buyurdu. Yani kendi su içecekleri yeri, demektir.

Gündüzleri Gölge Geceleri Işık

"Bulutu da üzerlerine gölgelik çektik," Bulutu onların üzerine gölgesini koyacak şekle koydu. Onlar, Tîh çölünde yürüdüklerinde, bulut da onlarla beraber yürür ve onlar durduklarında bulut da onlarla beraber durur. (Bulutun bu hareketi ve sükûneti) onları gündüz güneşinin hararetinden korumak içindi. Geceleri de ışıktan bir direk inerdi. Etrafı aydınlatırdı. Onlar, o ışığın aydınlığı altında yürürlerdi.

Kudret Helvası

"Kendilerine kudret helvasıyla indirdik," kudret helvâsıdır. Kâmus'ta buyuruldu: "menn" gökten ağaçların veya taşların üzerine inen ıslak ve tatlı her bir şeydir. Ba'la mun*akit olur. Zamk gibi yapışkandır. Ağaç sütü ve kuvvet helvası gibidir.

Bıldırcın Eti

"Ve bıldırcın..."

Kazvinî ve 1 bnü'l-Beytâr selyâ, bıldırcın kuşudur, dediler. Onlardan gayrileri ise, bıldırcın kuşuna yakın bir kuştur, dediler.

Selva Nasıl bir Kuş İdi

Farisî tefsirde buyuruldu: Bıldırcın şeklinde bir kuş idi. O kuş göz açıp kapayıncaya kadar inerdi. Serçe kuşundan büyük ve Güvercinden küçük bir kuş idi... Kendisine " bıldırcın..." denilmesinin sebebi, Çünkü insanlar, onu yemekle diğer yiyeceklerden teselli bulmaktadırlar.

Kuş Eti

Hadis-i şerifte buyuruldu: -"Etlerin en güzeli, kuş etidir." Hadis-i şerifte yine buyuruldu: Dünya ve âhiret yemeklerinin (ve azıklarının) efendisi, ettir. Dünya ve âhiret içeceklerin efendisi sudur. Dünya ve âhiret kokularının efendisi, kına çiçeği kokusudur. Şu hadis-i şerifte de etin yemeklerin efendisi ve en değerlisi olduğuna delâlet eder: -"Aişe'nin diğer kadınlara fazileti, tirit1 in diğer yemeklere karşı olan üstünlüğü gibidir."

Herkese Yetecek Nimet

Denildi ki: "menn" kudret helvası, onların üzerine kar misâli fecir vaktinden güneşin doğuşuna kadar; her bir insan bir sa' miktarı inerdi (gökten yağardı.) Cenup rüzgarı onların üzerine bıldırcın yağdırırdı. Onlar da kendisine yetecek kadarını keserlerdi.

Rızkın Temizi ve Helâlini Yeyin

"yeyin"

Yani biz onlara, "yeyin" dedik, demektir. "Size rızık olarak verdiğimiz nimetlerin temizlerinden..." Onlardan lezzetlenin... C kelimesi mevsûl içindir. Veya mevsûf olup men ve selvâ'yı tabir etmektedir.

Açgözlülük

Fârisî tefsirde buyuruldu: 0 pak, temiz ve helal yeyecekleri, sırf inayetimle size azık ve rızık yaptım. Size her ne rızık olarak verdiysem onu yeyin. Ve kendiniz için onu zahîre olarak biriktirmeyin... Ama onlar buna muhalefet ettiler. Bazıları o yemekleri alıp biriktirmedi. Ama bazıları açgözlülük edip biriktirdiler. Bundan dolayı yemekleri bozuldu.

Nankörlük Zulümdür

"Bununla beraber zulmü bize etmediler..." kâz için bir mahzûf üzerine atıftır. Onlar, bu güzel nimete nankörlük etmekle ve bu şekilde bununla bize zulmetmediler; "Ve lâkin kendi nefislerine zulmediyorlardı..." Zira onların o zararı ve hataları kendilerinedir... Haddâdî (r.h.) hazretleri buyurdu: Yani onlar, benim azabımı mucip (kötü ameller) işlemekle kendi nefislerine zulmettiler. Ve dünyada külfetsiz ve meşakkatsiz olarak üzerlerine inen ve âhirette hesabı olmayan nimeti kestiler (yani kesilmesine sebep oldular.)

Girilmesi Emredilen Şehir

"Ve o vakit onlara denildi ki;" Ey habibim Ahmed! Resulüm ya Muhammed (s.a.v.)! Allâhü Teâlâ hazretlerinin onların seleflerine dediği vakti zikret!; "Şu şehre sakin olun!" Mefûliyet üzerine mensûbtur. "Eve (iskân ile) yerleştim" denilir. Veya zarfiyet üzerine mensûbtur.

"şehir" beyt-i makdis'tir. Veya Erîhâ şehridir.

Eriha Beyt-i makdise yakın olup Cebbarların şehriydi. Eriha'da Âd kavminden geri kalanlar yaşıyordu. Kendilerine "Amâlikâlar" deniliyordu. Reisleri, Ûc bin Unukidi... "ve ondan yeyin." O şehrin yemeklerinden ve meyvelerinden yeyin. "dilediğiniz yerde," Hiçbir kimse size mani olmaksızın oranın civarından...

Hitta Nedir?

"ve "hıtta" deyin,"

Bizim dileğimiz, bizden günahlarımızın bağışlanması ve Bilinmesidir, deyin. (3/262) kelimesinden veznindedir. "geri çevirmek" kelimesinin "redde den" gelmesi gibi... "hıtta", bir şeyi yukarıdan aşağıya (baş aşağı) koymaktır. Burada % "hıtta'Vdan murad, mağfirettir. Günahların bağışlanması ve silinmesidir. "Ve kapıya girin..." Şehrin kapısına... (Ne halde girin?) "secde ederek/' Boyun eğerek, tevazu ederek veya Aİlâhü Teâlâ hazretleri, kendilerini Tih çölünden çıkarttığı için şükür secdesine kapanarak şehre girin, demektir.

Hangi Şehir?

Sonra eğer (burada zikredilen) î£üı şehirden murad, Erîhâ şehri ise, gerçekten rivayet olundu. Onlar Eriha şehrine girdiler Çünkü Musa Aleyhisselâm, İsrail oğullarından geride kalanlar ile veya onların zürriyetleriyle rivayetlerin ihtilafları üzerine... El-Mâide sûresinde geçtiği üzere... Eğer (burada zikredilen) î£üı şehirden murad, Beyt-i makdis şehri (yani kudüs-i şerif) ise, hakikaten rivayet olundu; İsrail oğullan, Musa Aleyhisselâm'ın hayatında Beyt-i makdis'e girmediler . Kubbetüz-Zaman

"ve secde ederek kapıya girin" kavl-i şerifinde zikredilen) 'uû\ "kapı" kelimesinden murad, İsrail oğullarının kendisinde namaz kıldıkları "Kubbe" nin kapısidır . "size suçlarınızı bağışlayalım;" Sizin önceden işlemiş olduğunuz günahlarınızı istiğfarınız, yalvarmanız ve boyun eğmenizden dolayı bağışlayalım. (

"muhsinlere     İleride     ziyâdesini vereceğiz..."

Bu kavi-i şerif, istinâf-ı beyâniyyedir. (Mukadder sual:) sanki denildi: Gufrân'dan ve bağışlanmadan sonra onlara ne oldu?" (Cevap:) Denildi ki: "muhsinlere ileride ziyâdesini vereceğiz..." ihsan ve sevabını ziyâcle kılarız. Mağfiret, imtisal'dan uzaklaşmaya sebeptir. Sevap vermek ise, mahza fazilettir....

Allah'ın Emrini Değiştirdiler

Yüce Meali: Derken içlerinden o zulmedenler, sözü değiştirdiler /kendilerine söylenenden başka bir şekle koydular; zulmü âdet etmeleri sebebiyle... Biz de üzerlerine semâdan bir azap salıverdik...16Z Sor onlara, o denizin hadâret bir iskelesi olan/deniz kıyısındaki o şehrin başına geleni! 0 vakit Sebt'te/ibadet gününe tecâvüz ediyorlardı. 0 vakit ki, Sebt/ibâdet için tatil yaptıkları gün balıklan yanlarına akın akın geliyorlardı. Sebt/tatil yapmayacakları gün ise geliniyorlardı. İşte biz onları fâsıklıklan sebebiyle böyle imtihana çekiyorduk.163

Tefsîr-i Şerifi:

"Derken içlerinden o zulmedenler, değiştirdiler..." Kendilerine emredilen tevbe ve istiğfarı değiştirdiler. Ondan yüz çevirdiler. "sözü" Kendisinde hayır olmayan başka bir sözü söylediler.

Maddeperest Bir Kavim

Rivayet olundu: Yahudiler, oturakları üzerine sürünerek girdiler ve Allâhü Teâlâ hazretlerinin emrini hafife alarak; üL- "hitta", (mağfiret ve istiğfar) yerine "Buğday" dediler (maddî nimet istediler.) Musa Aleyhisselâm ile istihza ettiler. Allâhü Teâlâ hazretlerinden af, mağfiret, bağışlanma ve rahmetini talep etmekten; nefislerinin arzuladıkları dünyevî ve fânî maksatlara saptılar. "Kendilerine söylenenden başka bir şekle koydular;" Bu kavl-işerif, "sözü" kavl-i şerifin sıfatıdır. Tebdfl (söylenen sözü başka bir sözle değiştirmek) kesin bir şekilde zıtlığa delâlet ettiği halde, burada ayrıca mugayir, Muhalefeti tahkik içindir. Ve değişikliğin bütün yönlerden olduğu nassını beyan içindir...

Zulüm, Belâ ve Mihnet

"Biz de üzerlerine semâdan" Yaptıklarının hemen ardından hiç gecikmeksizin o zâlimlerin jzerine gönderildi. "göndermek" "indirmek" gibi yüksekten olmaktadır. "bir azap salıverdik..." Gökten olan bir azab... Azab'dan murad, taun hastalığıdır. Rivayet olundu: Onlarda (israil oğullarında) bir saat içinde, yirmi dört bin kişi öldü. "zulmü âdet etmeleri sebebiyle..." Onların devam eden, geçmiş, gelecek olan zulümleridir. Yoksa sadece değiştirmek değildir. Yine bir kimse nimetlerin kadr ü kıymetini bilmezse, ona belâların kapısı açılır. Onun üzerine kazâ'nin hükümleri icra olunsun diye... Onlar, çeşitli mihnetlerle ve veba hastalığıyla imtihan olunurlar.

Zulmeden Dünyevî ve Uhrevî Nimetleri Kaybeder

Bil ki: Muhakkak ki o İsrail oğullarından zulmedenler, üzerlerinde olan iki nimeti bozdular: 1- Dünya nimetleri; a. Kudret helvası, b. Bıldırcın eti, 2- Ukbâ (âhiret) nimetler ise; a. Mağfiret ve b. Sevaptır... Tedârik zamanını kaçırdıktan sonra, kişiye imanı, hasret ve pişmanlığı fayda vermez.

Hikâye

Hikâye olundu: Câhiliyet döneminde iki kardeş sefere (yolculuğa) çıktılar. Bir ağacın gölgesinin altında düz bir kaya üzerine konakladılar. Göçüp gitme vakitleri yaklaştığında, o kayanın altından bir yılan çıktı. Yılan bir dinar taşıyordu. O dinarı getirip onların önünde bıraktı. Onlar: -"Elbette bu bir hazinedir. (Burada bir hazine vardır)" dediler ve orada üç gün kaldılar. Yılan her gün onlara bir dinar (altın) getirip bırakıyordu. Biri diğerine; -"Daha ne zamana kadar bu yılanın gelmesini gözetleyeceğiz? Gel bu yılanı öldürelim, burayı kazıyalım ve bu hazineyi çıkaralım alalım!" dedi. Kardeşi onu bu işi yapmaktan nehyetti ve ona: -"Belki sen yılanı öldürürsün ama mala ya kavuşamazsan? dedi. Diğeri (yılanı öldürmeyi kafasına koyan) ona karşı çıktı. Eline balta aldı. Yılanın çıkmasını gözetledi. Ta ki yılan çıkıncaya kadar bekledi. Yılan çıktı. Yılana bir vuruşla vurdu. Yılanın başını yaraladı. Yılanı öldüremedi. Yılan döndü. Onu zehirleyip öldürdü. Ve deliğine geri döndü. (Kardeşi) kalktı kardeşinin ölüsünü defnetti. Adam oradan ayrılmadı. Ertesi gün yılanın gelmesini bekledi. Öbür gün yılan başı yaralı bir şekilde çıktı. Beraberinde hiçbir şey yoktu. Adam yılana; -"Ey yılan! Vallahi ben sana isabet eden şeye râzî değildim. Hakikaten kardeşimi bundan nehyettim. Senin için mümkün mü, biz Allâhü teâlâ hazretlerini aramızda vekil kılalım; sen bana zarar verme ve sana zarar vermeyeyim; ve sen yine eskisi gibi dönüp, bana altın getiresinl" dedi. Yılan; -"Hayır!" dedi. Adam sordu: -"Neden?" Yılan; -"Ben iyi biliyorum ki, senin nefsin, artık bana iyi gözle bakmaz! Sen kardeşinin mezarına baktıkça beni hoş karşılamazsın! Ve benim nefsim de bu başımın yarasını hatırladıkça sana hoş bir şekilde bakmaz!" dedi. Hayatül-Hayevânül-Kübrâ'da da böyledir.

Fırsatlar Bir Daha Geri Gelmez

Mesnevi'de buyuruldu: eyle! Hakikaten geçmişe hasret hatadır. Bir kere fırsat kaçtı mı bir daha geri dönmez!"

(3/263)

Allâhım bizleri, âhiret sabahı doğmadan önce, uyananlardan Allâhım bizleri, bize yönelen Bâtınî ve zahirî işlerde gâfıl olanlardan eyleme ki, seni çok teşbih edelim! Seni çok zikredelim! Sen bizi görüyorsun! Ve sen bizim bâtın ve gizliliklerimizden haberdârsın!

Sualden Murad?

"Sor onlara,"

Bu kavl-i şerif, "Denildiği vakit" kavf-i şerifinin anmda mukadder olan "ve zikret" kavl-i şerifinin üzerine atıftır. Bariz olan zamir, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin asrında hazır olan Yahudilere râddir. Burada sual'den murad, sual soran kişi tarafından bilinmeyen bir şeyin öğrenilmesi maksadıyla varid olan sual değildir. Çünkü Efendimiz (s.a.v.) hazretleri bu kıssayı vahiy ile Allâhü Teâlâ hazretleri tarafından biliyordu. Belki bu sualden murad. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin ve onlara ikrar ettirmeye hamletmek içindir; 1-0 kadîm (eski) küfürlerine, 2- Onların Allah'ın hududlarını tecâvüz ettikleri, 3- Onların seleflerinden veraset yoluyla peygamberlere muhalefet ettikleri; küfürlerini ikrar etmeleriydi.

Bu Kıssa Vahyin Delilidir

Ve bununla, 1- Onları kınamak, 2- Ve bununla Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin hak peygamber olduğuna delâlet ettiğini izhâr, 3- Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin talim ile öğrenemeyeceği şeyleri vahiy vardır. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, geçmiş kitaplar kendilerine verilen ümmetlerin içine de karışmış değildi... (Allâhü Teâlâ hazretlerinin bildirmesiyle) Efendimiz (s.a.v. hazretleri bu kıssayı ziyâde ve noksan olmaksızın tam veçhiyle beyâi ettiler. İşte bu Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin vahiyle beyan ettiğir tayin ve beyan eder. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin beyanlarının hadisenin val olduğu gibi olması; Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin zahir, aşikâr ola mu'cizelerinin cümlesindendir.... "o şehrin basma geleni!" Onun; 1- Hâlinden, 2- Haberinden, 3- Ve onun ehlinin başına gelen felâketi (sor).... 0 şehir, Eyle şehridir. Eyle, Medyen ile Tur arasında olan bir şehirdir... Arablar, şehre "karye" ismini verirler...

Sahil Şehrinin İmtihanı

"o denizin hadâret bir iskelesi olan/deniz kıyısındaki...." Denize yakın, denizin hemen yanında, sahilde bir şehir.., "0 vakit Sebt'te/İbadet gününe tecâvüz ediyorlardı." Onlar, Cumartesi günü balık avlamakla, Allâhü Teâlâ hazretlerinin (kendileri koymuş olduğu kanun ve) hududa tecâvüz ediyorlardı. Çünkü İsrail oğullan, Cumartesi günü çalışmaktan nehiy olunmuşlardı. "O vakit" kelimesi, mahzûf muzâf için zarftır. "0 vakit ki, balıkları yanlarına geliyorlardı." Bu kavl-i şerif, "tecâvüz ediyorlar" fiili için, zarftır. "Balıklar" kelimesi"balık" kelimesinin cemiidir. Burada vav 0) harfi, ye fo) harfine kalb olundu. Mâ kabli sakin olduğu için... Lafzen vemanânen "balık""balıklar" kelimesi gibi...

Hazret-i Alinin Teşbihi

Hazret-i Ali bin Ebû Tâlib (r.a.) şöyle derdi: -"Derin denizlere (dalmış) balıkların değişiklik (ve hareketlerini) bilen (Zât-i Âlî Teâlâ hazretlerini) noksan sıfatlardan tenzih ve teşbih ederim!" Balıkların onlara izafe edilmesi, burada zikredilen balıklardan muradın o nahiyede (ve çevrenin sularında olan) balıklar olmasındandır.

Cumartesi Günü

"Sebt/ibâdet için tatil yaptıkları gün..." Bu kavl-i şerif, "Onlara gelir," kavl-i şerifi için zarftır. Yani onlar. Cumartesi gününe tazim ettikler vakit balıkları onlara gelirdi. Burada kelimesi, "Yahudiler hareketsiz oldu" fiilinin masdarıdır. Yahudiler, Cumartesi gününe tazim edip, o günü sadece ibâdete tecrit ettikleri zaman (böyle denilir...) Farisî tefsirde buyuruldu: Onların (ibâdet) günlerinde, demektir. "akın akın..." "akın akın..." kavl-i şerifi, kelimesinin cemiidir. Ve "ona akın etti, geldi," kelimesindendir. Kendisine yaklaştığı ve ona çıkageldiği zaman, böyle denilir. Bu kavl-i şerif, "onların balıklan" kavH şerifinden hâl'dir. Yani onların (istirahat ve ibâdet günü olan) Cumartesi günlerinde balıklar, zahirî (aşikâr bir şekilde) suyun yüzüne çıkıp sahile yakın geliyordu. "Sebt/tatil yapmayacakları gün..." Cumartesi günü emrine riayet etmedikleri günde demektir. Lakin Cumartesi günü tahakkukuyla beraber mücerred, riayet etmemekle değildir. Akla ilk gelen bu olduğu gibi... Belki, her ikisinin beraber bitmesiyledir. Yani Cumartesi (ve istirahatta) değiller ve ona riâyette de olmadıklarında; "Onlara geliniyorlardı," Cumartesi günü balıklar geldiği gibi o günlerde onların avlanmalarından korktukları için geliniyorlardı. Allâhü Teâlâ hazretleri, balıkların Cumartesi günü, (sahile) hücum etmelerini ve sebeplerini kuvvetlendirip, o vakti peygamberine mucize yapmıştı. Ve böylece Cumartesi günüyle diğer günlerin arası tefrik edilmiş oluyordu.

İmtihan

"İşte biz onları böyle imtihana çekiyorduk."

Kef (â) harfi nasb yerindedir. "Biz onları imtihana çekiyorduk." (Kavl-işerifıyle mahallen mensubtur..") Yani bu acayip, rezil edici belâ misaliyle onları imtihan ile seçenin muamelesiyle biz de onlara muamele ediyorduk ki, onların düşmanlıkları izhâr olunsun ve biz onları tutalım diye... "Onların yapa geldikleri fâsıklıkları sebebiyle..." Onların devam eden, yaptıkları ve geride bıraktıkları fısk (ve kötülükleri) sebebiyle onları (azab ile tutalım) diye...

Yahudilerin Maymun Olmaları

Yüce Meali: Ve içlerinden bir ümmet: -"Niçin Allah'ın helak edeceği veya şiddetli bir azap ile tâzib eyleyeceği bir kavme vaaz ediyorsunuz?" dediği vakit, (o vaizler) dediler ki: "Rabbınıza itizar/özür edebileceğimiz bir mazeret olmak için... Bir de, ne bilirsiniz; belki Allah'tan korkar sakınırlar..."164 Vaktâ ki, artık edilen nasihatleri unuttular. O kötülükten nehyedenleri necata/kurtuluşa çıkarıp, o zulmedenleri, yaptıkları fısklar/günahlar sebebiyle şiddetli bir azaba giriftar ettik.16S Vaktâ ki artık o nehyedildikleri şeylerden dolayı kızıp tecâvüz etmeye de başladılar. Biz de onlara: -"Maymun olun keratalar." dedik...166

Tefsîr-i Şerifi:

"Ve dediği vakit," Bu kavi-/ şerif, "O vakit tecâvüz ediyorlardı." Kâvl-i şerifinin üzerine atıftır. içlerinden bir ümmet: Onların Sâlihlerin (ve iyilerinden) bir cemaat... O vaazlarında, bütün metanet, zorluk ve zillete meyledenler ve hatta diğerlerinin kabule yönelme ihtimallerinden ümitlerini kestikleri halde; tesir ve menfaati olacağı ümidiyle kendilerini öğüt vermekten asla kesmeyen (o vaizler) dediler ki: "Niçin vaaz ediyorsunuz?" Niçin öğüt veriyorsunuz? "bir kavme" 0 güruh ve topluluğa ki hiç şüphesiz;

"Allah onları helak edecidir."

Onların köklerini kazıyacak ve yeryüzünü kendilerinden temizleyecek... "veya şiddetli bir azap ile tâzib eyleyecektir..." Sadece bir kere köklerini kazımaksızın (onlara şiddetli azab eder...) Ayet-i kerimenin bakıyyesinden mefhûm (anlaşıldığına göre) azab'tan murad, dünyevî azab olmasıdır. (3/164) Onlar bunu, vaaz'ın onların kurtuluşlarına fayda vermediğini (görüp) mübalağa ederek söylediler. Yoksa onların vaazlarını inkâr etmek ve kötü insanlardan meydana gelen ma'sıyet (ve günahlara) râzî oldukları için söylemediler...

Vaaz Etmek

"Dediler:" Vaaz edenler söylediler. "Rabbınıza itizar/özür edebileceğimiz bir mazeret olmak için..." Mefûlü leh'tir. Allâhü Teâlâ hazretlerine ma'ziretimizi ta'zim ediyoruz. üfc "mazeret" kelimesi masdar ismi olup, özür manasınadır. iözür, kelimesi zammeyledir ve sükundur. Aslında, mazeret, insanın kendisiyle günahlarının bağışlayacağını aradığı (ve araştırdığı) şeydir. (O kişinin), -"Ben yapamadım!" -"Bunun için yaptım!" -"(Ona) dönemem!" gibi söyler... Bu tevbenin üçüncüsüdür. Bütün tevbeler özürdür. Aksi yoktur. Denildi ki: "mazeret" kelimesi "özür dilemek" manasınadır. Mesela "Cürmüm (kusur ve hatam)dan dolayı falancaya özür beyanında bulundum" denilir. "harf-i cerriyle" müteaddf olur. Özür dileyen bazen haklı olur ve bazen de haksız olur. "Tacâü'l-Masâdir" kitabında da böyledir.

Mağfiret Ümidimiz Var

Sa'dî (k.s.) hazretleri buyurdular: -"Eğer Allâhü Teâlâ hazretleri, mahşerde kahr ile hitap ederse; Peygamberlerin itiraza mecâlî kalmaz... Ya Rabbi, lütfunun perdesini kaldır... Zira şâkîlerin ve günahkârların mağfiret ümitleri vardır...

Akıl Korunmayı Gerektirir

"Bir de» ne bilirsiniz; belki Allah'tan korkar sakınırlar..." "mazeret" kelimesinin üzerine atfedilmiştir. Yani onların sakınılması gereken bazı şeylerden korunmaları ve takvalı olmaları içindir. Ve ma'sıyetleri terk etmeleri içindir. Muhakkak açık (bir realitedir ki) hakkı kabul etmek, akıllı kişilerden ümit edilir. Ümitsizlik ise, ancak helak ile hamledilir. Bu sarih (ve açıktır ki,) "Niçin Allah'ın helak edeceği veya şiddetli bir azap ile tâzib eyleyeceği bir kavme vaaz ediyorsunuz?" diyen kişiler, helak olan fırkadan değiller. Zira eğer bunlar o fırkanın (kötü insanların) içinden olmuş olsaydı, o zaman (muhatab sîgasıyla) hitabın gelmesi vacip olurdu. Yani "gerektir kî sizler" buyururdu. "Vaktâ ki, artık edilen nasihatleri unuttular..." Yani Sâlihlerinin kendilerine zikrettikleri (hatırlattıkları öğütleri) terk ettiklerinde... İnsanların bir şeyi terk etmesi, o şeyden tamamen yüz çevirmesidir. Şu cihetle ki, bu vaazlardan hiçbir şey, as!a onların hatırlarına (ve akıllarına) gelmedi. Buzikrü'l-müsebbib, irâdetü's-sebep'ten olmuş olur ... "0 kötülükten nehyedenleri necata/kurtuluşa çıkarttık." Yani Cumartesi günü balık avlamaktan vazgeçenleri (ve nehiy olunanları o şiddetli azab'dan) halâs verip kurtardık. Onlar o zikredilen iki fırkadır. {O iki fırka;Vaaz edenler, Kötü insanların vaaz tutmalarından ümitlerini kesen iman ehlidir..)

Yağcılık

İbni Abbâs (r.a.) hazretleri buyurdular: "Vallahi! Haramı helâl görmekle inmeyen (çok şiddetli azablar) yağcılık sebebiyle indi..."

Helak Olan Fırka

Hasan (el-Basrî r.h.) buyurdular: İki fırka kurtuldu. Bir fırka helak oldu. (Böylece Hasan Basrî hazretleri) Ibni Abbas (r.a.) hazretlerinden rivayet edilen sözü inkâr ederek kabul etmemiş oldu. Hasan Basrî (r.h.) buyurdular: -"Sadece tek bir fırka helak oldu. Zira emr-i bi'1-maruf (iyiliği emretmek ve kötülükten nehyetmekten) ve vaaz vermekten vaîdi (onlara hazırlanmış olan azabı) zikretmek kadar belîğ ve tesirli bir şey yoktur. Üçüncü fırka (yani balık avlamayanlar) vaîdi (uhrevî azabı) zikrettiler. Ve onlar: "Niçin Allah'ın helak edeceği veya şiddetli bir azap ile tâzib eyleyeceği bir kavme vaaz ediyorsunuz?" dediler... Hasan-ı Basrî hazretlerinin sözleri, bu âyet-i kerimenin zahirine daha yakındır. Haddâdî tefsirinde de böyledir.

Zulüm Azaba Sebep Oldu

, "Ve o zulmedenleri tuttuk (giriftar ettik.)" (Hududu) tecâvüz etmek ve emre muhalefet ile kendilerine zulmedenleri tuttuk: "şiddetli bir azab ile..." Vezin ve manâ cihetinden şiddetli azab... "yaptıkları fısklar/günahlar sebebiyle..." "biz tuttuk" fiiline taalluk etmektedir. Birinci be fa) harfi gibi. Manâ bakımından ihtilaflı (değişik ve ayrı oldukları) için onda zarar yoktur. Yani, zikredilen azab ile onların, taâttan çıkmaları olan fisk (ve fücura) devam etmeleri sebebiyle biz onları tuttuk. Fisk, 1- Taâttan çıkmaktır. 2- Zulümdür. 3- Düşmanlıktır. Belki Allâhü Teâlâ hazretleri, şiddetli bir azab ile onlara azab etti; köklerini kazımadı (ilk günahlarıyla onları tamamen helak etmedi...) Onlar da üzerinde oldukları hali kökten terk etmediler. Belki onlar (zamanla) büyük bir dalâlet ve azabın iizerine devam ettiler. Bundan sonra Allâhü Teâlâ hazretleri onları mesnetti. (Onları maymun ve domuzlara çevirdi). Şu kavl-i şeriften...

Maymun Olan Yahudiler

"Vaktâ ki artık o nehyedildikleri şeylerden dolayı kızıp tecâvüz etmeye de başladılar." 1 - Taşkınlık ettiler. 2- Kibirlendiler, (Vaaz edenlerin sözleri kabul etmekten büyüklendiler.) 3- Yasaklanan şeyleri terk etmekten İmtina ettiler. Burada muzâf takdir olundu. Zira kibirlenmek ve kaçınmak nehyedilenlerin nefsindendir. O zemmedilmez. Allâhü Teâlâ'nın şu kavl-i şerifinde olduğu gibi: -"Derken, o nâkayı/deveyi tepelediler ve rablarının emrinden tuğyan ettiler." Yani Rablerinin emrine imtisal etmekten tuğyan ettiler, demektir. atüvv" vaaz, öğüt ve nasihat kabul etmeyecek bir halde taşkınlık derecesinde fesadın içine girmektir. "Biz de onlara: "Maymun olun keratalar/dedik... Küçültülmüş, aşağılanmış, zelil bir hale getirilip ve insanlardan uzaklaştırılmış bir halde maymunlar olun, dedik. "Kâmûs"ta buyuruldu: "Köpeği kovdu" denilir. Men etti. onu uzaklaştırdı, kovdu ve köpek de uzaklaştı, demektir.

Maymun Olma Emri

"Maymunlar" kelimesi, v "maymun" kelimesinin cemiidir. Farisî olarak "maymun"demektir. Müennesi, "dişi maymun" demektir. İkisinin cem/i, a£ "Maymun/ar" kelimesidir, "yakınlık" kelimeleri gibi... Bundan murad, tekvini emirdir. Kavlî ve teklîfî emir değildir. Çünkü onlar (Yahudîler) kendi nefislerini, maymuna çevirmeye kaadir değiller. Aciz olana bir şey teklif etmek ise makûl değildir. Bundan dolayı, burada söz, emir ve memur hakîkî değiller. Ancak, Allâhü Teâlâ hazretlerinin onların meshine (insanlıktan maymuna çevirtilmelerine yönelik olan) kudret ve irâdesine taalluk etmektedirler. Allâhü Teâlâ hazretlerine sığınırız.

Cumayı Değiştirdiler

Rivayet olundu: Yahudiler, güne saygı göstermekle emir olundular. Bizim emir olunduğumuz güne... 0 gün Cuma günüydü. Yahudiler, Cuma gününü terk ettiler. Cumartesi gününü tercih edip seçtiler. Bu şu kavl-i şerifin manâsıdır: -"Sebt tutmak, ancak onda ihtilâf edenlere farz kılındı. Her halde rabbin onların o ihtilâf edegeldikleri şeyler hakkında kıyamet günü aralarında hükmünü elbette verecek." (3/265) Onun için onlar da Cumartesi günüyle imtihan olundular. Cumartesi günü kendilerine avlanmak haram kılındı. Cumartesi gününe tazim etmekle emir olundular. Cumartesi günü balıklar onlara akın akın geliyordu; sanki o gün, balıklar suda yürüyorlardı. Balıkların yumurtalarının yağı suyun yüzünü kaplamıştı. Balıkların çokluklarından suyun yüzü görünmüyordu. Ama diğer günlerde ise balıklar gelmiyordu. O balıklar, zamanın belirli bir kısmında geliyorlardı. Sonra onlara İblîs geldi. Onlara; -"Siz Cumartesi günü sadece balık avlanmaktan nehiy olundunuz. Ama sizler, balıkların kolaylıkla gelecekleri ve zorlukla çıkacakları bir havuz yapın. Onlar da öyle yaptılar. Cumartesi günü, balıkları, o havuza sevk ediyorlardı. Balıklar, çıkmaya yol ve güç bulamıyorlardı. Yahudfler de Pazar günü gelip, o balıklan tutup avlıyorlardı. Onlardan adamın biri, bir balık tuttu. Kuyruğundan bir iple sahildeki bir ağaca bağladı. Sonra da Pazar günü, onu kızarttı. Komşuları, onun evinde, balık kokusunu gördüler. Onun fırınına muttali' oldular. Ona; -"Muhakkak ki Allâhü Teâlâ hazretleri bizi görüyor! Senden Allâhü Teâlâ hazretlerine sığınırız!" O adam, kendisine bir azabın geldiğini görmeyince, ertesi gelen hafta iki balık tuttu. Sonra da azabın kendilerine acil olarak gelmediğini görünce (çoğu) buna devam ettiler. Balıkları avladılar. Yediler, tuzladılar.Ve onu sattılar. Sayılan yetmiş bine yakın kişiydiler.

Şehir Halkı Üçe Ayrılmıştı

Şehir ehli üçe aynlıyordu. 1- Üçte biri, onları nehyetmeye devam ettiler. 2- Üçte biri de, vaaz etmeye meyli bıraktılar ve onu boş gördüler ve vaaz edenlere; "Niçin Allah'ın helak edeceği veya şiddetli bir azap ile tâzib eyleyeceği bir kavme vaaz ediyorsunuz?" dediler... 3- Üçte biri de, hata ve isyana devam ettiler. Onlar hatadan yüz çevirmeyince, Müslümanlar onlara; -"(Bundan böyle artık) biz sizinle oturmayacağız!" dediler. Evlerini ve meskenlerini sattılar. Şehirden çıktılar. (Gittiler) şehrin dışında çardaklar kurdular. Veya şehri ikiye böldüler. Müslümanlar için şehre bir kapı; ve haddi aşanlara (isyankârlara) ayrı bir kapı açtılar. Davud Aleyhisselâm onlara lanet etti. Bir gün, nehyeden (vaaz eden Müslümanlar) evlerinden çıktılar. İşleri için çevreye dağıldılar. Günahlara tecâvüz eden isyankârlardan hiçbir kimse çıkmadı. Müslümanlar (kendi aralarında) dediler ki: -"Belki onlar çok şarap içtiler. Şarap onlara galebe çaldı. (Ondan uyanamadılar...) veya onlara bir emir tecelli etti: 1 - Yere batmak, 2- Mesh olmak, 3-Taşlanmak gibi..." Sonra (Müslümanlar) duvara çıktılar. Onlara baktılar. Bir de ne görsünler. Onlar hep maymunlar olmuşlardı. Veya gençleri maymun; yaşlıları da hınzırlar (domuzlar) oldular. Müslümanlar, kapılan açtılar. Onların Yanlarına vardılar. Maymun olan Yahudfler, insanlardan olan kendi yakın ve neseplerinde olanları tanıyorlardı. Müslümanlar ise, maymun (ve domuz olan) Yahudileri tanımıyorlardı. Maymunlar geliyordu. Müslümanların ayaklarına kapanıyorlardı. Elbiselerini kokluyorlardı. Ağlıyorlardı. Onların nesepleri olan yakınları onlara; -"Biz sizleri nehyetmetmedik mi?" diye soruyordu. Maymun olan Yahudfler, başlarıyla; -"Evet!11 diyorlardı. Göz yaşları, yanakları üzerine akıyordu. Sonra onlar, üç gün yaşadı ve sonra hepsi öldü.

Üç Gün Sonra Helak Oldular

İbni Abbâs (r.a.) hazretleri buyurdukları gibi; Mesh olunan insanlar, kesinlikle üç günden fazla yaşamadılar. Cumhur bu görüş üzerindedirler.

Sual ve Cevap

(Sual:) Amma Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin; -"İsrail oğullarından bir ümmet (bir kavim) kayıp oldu. Onlara ne yapıldığı bilinmiyor! Ben onları ancak Fare olarak görüyorum! Görmüyor musunuz, Farenin önüne deve sütü konulduğunda onu (deve sütünü) içmiyor. Deveden başka (hayvanların) sütü konulduğunda ise İçiyor..." hadis-i şerifleri... Ve şu rivayet; -"Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine, büyük keler getirildi. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, kelerin etini yemekten kaçındı. Ve buyurdular: -"Ben bilmiyorum, belki (bu keler) mesh olunan çağların (nesillerindendir...)" Rivayetlerine (ne buyurulur?) (Cevap:) Bu ikisinin cevabı (şudur:) Bu hadis-i şeriflerin varid olması; Allâhü Teâlâ hazretlerinin Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine; -"Nesh olunan (insanlıktan başka bir mahlukata dönüştürülenlere) nesil kılınmadığı" (Hakikatini) vahyetmesinden önce idi.... Allâhü Teâlâ hazretleri, bunu Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine vahyedince, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinden bu korku zail olup gitti. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, büyük keler ve farenin, nesih olunan kavimlerin devamı olmadığını bildiler. Bu durumda da bize haber verdiler: Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine; -"Ya Resûlallah (s.a.v.)! Hınzır ve maymun, mesh olunan kavimlerden midir?" diye soran kişiye (cevap olarak): Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Muhakkak ki, Allâhü Teâlâ azze ve celle hazretleri, bir kavmi helak etmedi ve azab etmeye dursun mutlaka onlara bir nesil kılardı. Ve muhakkak ki maymun ve domuzlar, bundan önce vardı.. .. Ve naslarda sabit oldu ki: -"Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin bulunduğu sofrada ve huzurunda, insanlar, büyük keler etini yediler; Efendimiz (s.a.v.) hazretleri bunu inkâr etmedi (yasaklamadı)... Hayatü'l-Hayevâni'l-Kübrâ kitabında da böyledir.

Kalbleri Mesh Olundu

Mücâhid (r.h.) hazretlerinden rivayet olundu. Buyurdular: Sadece onların kalbleri mesh olundu. Onların ağızlarından maymun ağızlarından çıkan şeyler gibi şeyler çıktı. Mücâhid (r.h.) bu sözüyle bütün Müslümanlardan ayrıldı. Tekkaldı.

Kalb, Kalıbın Meshine Sebep Oldu

Bu fakir (Şeyh Allâme İmam Müfessir ismail Hakkı Bursevî k.s. hazretleri) der ki: Kalbin mesh olunması, bütün günahkâr ümmetlerin arasında müşterek (bir cezâ)dir... Nübüvvette (peygamberlikte) Allâhü Teâlâ hazretlerinin (ümmetlerde cereyan eden) âdeti, ilk önce (onların) cezalarını dünyada vermede acele eder; (o peygamberleri inkar edenleri) en çirkin ve en rezil bir hale getirmekle... Kişinin insanî güzel suretinin, hayvanî aşağılık ve değersiz bir suretle değişmesinden daha çetin, daha kötü ve daha acı bir azab yoktur. Hayvanların en kötü sureti ise maymunların ve domuzların çirkin şekil ve suretleridir. Evet (Mucâhid hazretlerinin buyurduğu doğrudur, fakat;) manevî olarak kalbin mesh olunması, kalib (beden) ve suretin mesh olunmasına sebeptir. Bundan Allâhü Teâlâ hazretlerine sığınırız.

Müslüman Öldürmek

Hasan Basrî (r.h.) buyurdular: Allâhü Teâlâ hazretleri (yasak edilen bir günde) balıklara kasd edip, onları öldüren ve yiyen kavmi (azabıyla yani onları maymun ve domuz haline çevirmekle cezalandırdı. Fakat kavmin bu hareketi,) Allâhü Teâlâ hazretlerinin katında, Müslüman bir adamı öldürmekten daha büyük bir günah değildir. Lakin Allâhü Teâlâ hazretleri bunu bir mîât (ceza vermeye vakit ve sebep) kıldı. Ama kıyamet gününün azabı (özellikle Müslüman kişiyi haksız yere öldürenlere verilecek olan ceza) daha çetin bir belâ ve daha acı bir azabtır. (3/266)

Yere Batma Sebepleri

Enes bin Mâlik (r.a.) hazretlerinden rivayet olundu. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinden buyurdular: Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine soruldu: -"Senin ümmetinde yere batmalar olacak mı?" Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -'Evet!1 Sordular: -"Ya resûlallah (s.a.v.), bu ne zaman olacaktır!" Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: 1- (Ümmetimin erkekleri) ipek giydikleri zaman, 2- Zinayı mubah gördükleri, 3- İçkiler (ve şarap) içildiği zaman, 4- Tartıda hile yapıldığı zaman, 5- Ölçüde ve terazide hile yapıldığı zaman, 6- Şarkıcılar edindikleri zaman, 7- Çalgı aletleri edindikler zaman, 8- Defe vurdukları zaman , 9- Harem-i şerifte av (avlamayı) helal gördükleri zaman... (Ümmetimin içinde zelzeleler) olur..."

İşârî ve Tasavvufî Manâlar

Muhakkak ki o şehir, beşeriyet denizinin sahilinde hayvanı ceset şehridir. Şehir ehli, insanî sıfatlar hissidir. Bu da üç sınıf üzeredir: 1 -Ruhanîdir, nefsin sıfatları gibi, 2- Kalbidir. Kalbin sıfatları gibi, 3- Nefsânîdir. Nefs-i emmâre'nin sıfatları gibi... Hepsi, mehârimillah (Allah'ın haram kıldığı şeyler deryasından) (istirahat ve ibâdette) beşeriyetin davetlerinde, nehiy olundukları balıklan avlamaktadırlar. Bir sınıf, kendisini balık tutmaktan alıkoydu ve halkı da balık tutmaktan nehyetti. Sınıfın biri, balık avlanmaktan kendilerini alıkoydular. Ama halkı nehyetmedilen Bunlar kalb sınıfıdırlar. Sınıfın biri de haramı çiğneyenlerdir. Bu da nefsânî sıfatlardır.

Nefs-i Emâre

Şeyhimiz Allâhü Teâlâ hazretleri, kendisine selâmet versin Allâme (k.s.) hazretleri buyurdular: Nefs-i emmâre'nin tur gününde, Cumartesi günü, ehlini tağut ve cibt sebebiyle kesmek içindir. Ayı Haram ayıdır. O yakınlıktan, nail olmak ve vuslattan mahrum etmek için... Onun yıldızı aydır. Onun felekleri, dünya semâsının felekleridir. Ve onun âyeti de şu kavl-i şeriftir: «. -"Ey o bütün iman edenler! Hep Allah'a taatle korunun. Ve baksın bir nefis, yarın için ne takdim etmiş! Hem Allah'tan korkun - çünkü Allah her ne yaparsanız şüphesiz habîrdir...' bitti.

İnsan Yasak Şeylere Meyyaldir

Beşeriyetin dâileri (davet edicileri) şeytanın iğvâları sebebiyle Allâhü Teâlâ hazretlerinin haram kıldıklarına tam daldılar. Çünkü İnsan, yasaklandığı şeye karşı çok haristir!" ve insan oğlu, Allâhü Teâlâ hazretlerinin kendisine haram kılmadığı şeylere pek rağbet etmiyor. 1 - Kime ruh sıfatları galip olur, 2- Nefsini kahreder, 3- Nefsini tezkiye ve tahliye ile nefsin sıfatlarını değiştirirse, (İşte) o kişi gerçekten; 1- Necat ehli (kurtuluş ehlidir), 2- (Cennette) dereceler ehlidir. 3- Ve Allâhü Teâlâ hazretlerine yakınlık erbabındandır. Kimin üzerine nefs ve sıfatları galip olursa, o kişi 1-Helak ehlidir. 2- Cehennem derekelerinin ehlidir. 3- Allah'tan uzaklaşma ehlidir.

Dünyâ ile Sarhoş Olan

Mesnevi1 de buyuruldu: -"Eğer sen nefsin mest olmuş ise, (Dünyanın zevkleri, maddî) şarap ve mezelerler ile... Demek ki senin ruhun görmemiştir; Gaybın salkımlarını (feyiz ve maneviyatın zevkini...) Bil ki, o nuru ve feyzi görenin alâmetleri vardır. O kişi bu dünyanın, bu alçak ve aldatıcı heveslerinden uzaklaşır... (Ukbâya döner...)

Akıl Dişi Nefis Erkek Olursa

Yazıklar olsun ona ki; Onun akıl nakşı dişidir. Ve kötü nefsi erkektir. Ve onun erkek olan kötü nefsi, dişi olan aklına sahip olmak için hamleye hazırdır. Şüphesiz bu kişilerin aklı hep mağlup olur. Sonuçta hüsrana, büyük bir zarara uğrar. Mahrumiyetle göçer gider... Hayvanı Vasıf Kadında hayvanı sıfat galiptir. Onun için kadınlar, renge ve kokuya meylederler."

O Büyük Gün

Ve o vakit rabbin şu ahdi/sözü îlâm buyurdu: -"Mutlaka kıyamet günü'ne kadar üzerlerine hep o kötü azabı peyleyecek kimse gönderecek. Şüphe yok ki rabbin çok serî ikablı/çabuk azaplı, yine şüphe yok ki 0 çok gafur, çok rahîm'dir. Ve onları yeryüzünde birçok ümmetlere parçaladık... içlerinden salihleri de vardı, beri benzerleri de... Ve onları kâh nimet ve kâh musibet ile imtihan da ettik ki, rücû edeler/dönüş yapalar...168

Tefsîr-i Şerifi:

"Ve o vakit rabbin şu ahdi/sözü îlâm buyurdu:" fiili, (şu manâlara gelir:) 1- üst "ilan etti, duyurdu" manasınadır. fiilinin "vaad etti" manâsına olduğu gibi... 2- azmetti, manasınadır. Çünkü bir işi yapmaya azmeden ve niyetini o işte samîmi eden kişi, kendi nefsinde onu konuşur ve fiiliyle onu ilân eder.

Allâhü Teâlâ'nın Azmetmesi?

Allâhü Teâlâ hazretlerinin bir işe azmetmesi; 1 - 0 işin Allâhü Teâlâ hazretlerinin ilminde ikrar edilmesi, 2- Allâhü Teâlâ hazretlerinin irâdesinin o işe mukadder olan vakitte ona taalluk etmesinden ibarettir... Manâsı: Ey habibim Ahmedl Resulüm ya Muhammed Mustafa (s.a.v.)l Allâhü Teâlâ hazretlerinin kendi nefsine icabet ettiği vakti hatırlat ve zikret! "Mutlaka gönderecektir."

"kıyamet günü'ne kadar...."

BukavNşerif, (cârvemecrûr) "Mutlakagönderecektir."Kavl-i şerifine taailuk etmektedir. Kendisinde bulunan iam harfi, kaseme cevap oian lâm'dir. Çünkü; tâs "Ve o vakit rabbin şu ahdi/sözü Mm buyurdu:" kavi-i şerifi, kasemin yerine geçerüdir. "Allâhü Teâlâ hazretleri ezelî ilmiyle" kavi-i şeriftyle "Allâhü Teâlâ hazretleri şâhid oldu yani ezeli ilmiyle biliyor" kavl-i şerifleri gibi... Bu kendisiyle ilân edilen haberin te 'kidi dhetiyledir... "Onları peyleyecek kimse," "rencide etmek, kötü azap yapmaktır..." Tâcü'l-Masâdir'de de böyledir. Manası: Onlara azab edecek, onları rencide edecek kimseler, gönderirim... "kötü azabı..." Çetin ve incitici azab: 1-Onları zelil kılmak, 2- Boyunlarına cizye (ve haraç) vurmak, 3- Bunlardan başka değişik azablar ile onlara eziyet edecekler..

Buhtun-Nasr Allâhü Teâlâ hazretleri, Süleyman Aleyhisselâm'dan sonra Yahudilerin üzerine, Buhtu'n-Nasrı gönderdi. Buhtu'n-Nasr, Yahudilerin diyarlarını harap etti. Onların bütün savaşçılarını öldürdü. Yahudilerin kız ve kadınlarını (kendisine ve ordusuna) câriye yaptı. Yahudilerin zürriyetlerini (gençlerini) köle yaptı. Onlardan geride kalanlara da büyük bir cizye (ağır vergiler, yükümlülükler) yükledi. Buhtu'n-Nasr, Mecûsîlere vermiş olduğu vergileri Yahudilere verdi. (Yani Yahudilere Mecûsî muamelesi yaptı...) Ta ki Allâhü Teâlâ, Efendimiz Muhammed Mustafa, (s.a.v.) hazretlerini peygamber gönderinceye kadar... Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, peygamber olarak gönderilince, Yahudiler, yapacaklarını yaptılar. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri de onlara cizye yükledi. Bu cizyeler, âhir zamana kadar devam edecektir

Yahudilerin Sonu

Haddâdî (r.h.) buyurdular: Bu âyet-i kerime (yani -"Ve o vakit rabbin şu ahdi/sözü îlâm buyurdu: -"Mutlaka kıyamet günü'ne kadar üzerlerine hep o kötü azabı peyleyecek kimse gönderecek. Şüphe yok ki rabbin çok serî ikablı/çabuk azaplı, yine şüphe yok ki O çok gafur, çok rahîm'dir..." kavl-i şerifi) Yahudilerin kıyamet gününe kadar, izzet ve şeref bayraklarını kaldıramayacaklarına delâlet eder..." "Şüphe yok ki rabbin çok serî ikablı/çabuk Dünyada onlara azab verir. "Ve yine şüphe yok ki O çok gafur, çok rahîm'dir." Tevbe eden, ve iman edenlere karşı gafur ve rahimdir. (3/267)

Kötü Ameller

Bu âyet-i kerimede şu işaretler vardır: Şeytana kıyamet gününe kadar yaşama mühleti verildi. Halkın kötü azaba düçâr olmaları için gönderilir. En kötü azab; 1- Allah'a yaklaşmaktan uzak olmak, 2- ve Allah'ın rahmetinden uzaklaşmaktır. 3- Dalâlete sapmak, 4- Kulluktan (tembellik edip) oturmak, 5- Sırât-ı müstakimden sapmak, 6- insanları doğru yoldan saptırmak "Şüphe yok ki rabbin çok serî ikablı/çabuk azaplı..." Dünyada onlara azab verir. Ve onlara mühlet verir ki, günahları ziyâde olsun... İşte bu mühlet, dünyada onlara verilen azab'tır. Bu dünyevî azab, âhiret azabına varis olur (ve uhrevî azabı gerektirir...) SjiîJ tfft "Ve yine şüphe yok ki O çok gafur. Allâhü Teâlâ hazretleri, kendisine rücû eden (dönen) ve tevbe eden kullarının günahlarını bağışlar. Yani ruhlar ve kalbler, 1- Eğer nefse tabi olmaktan, 2- Nefsin hevâ-ü hevesine tabi olmaktan rücû ederler 3- Allâhü Teâlâ hazretlerine tevbe İstiğfar ederlerse, Allâhü Teâlâ hazretleri de onları mağfiret buyurur. Ve onları bağışlar. Çünkü Allâhü Teâlâ hazretleri, "Çok rahimdir." Kendisine tevbe eden kullarını bağışlar.

Dünyevî Azablar

Bu âyet-i kerimde bir başka manâ daha vardır: "Şüphe yok ki rabbin çok serî ikabli/çabuk azaplı..." Allâhü Teâlâ hazretleri, dünyada mü'minlere envai çeşit belâlar verir; 1- Korkular, 2- Açlık, 3- Mallarını azaltmak, 4- Fakirlik, 5- Nefislerini azaltmak (ölüm), 6- Meyvelerde eksiklik, 7- Kıtlık, 8- Ve benzerî belâlar verir... Ve böylece mü'minleri kendilerine verilen bu belâlara sabretmeye muvaffak kılar...

Müminlerin Âhirette Azablan

Bunu (yani mü'minlere günahlarından dolayı dünyada belâlar vermeyi, Allâhü Teâlâ hazretleri,) mü'minlerin günahlarına keffâret kılmak için yapar. Ta ki (bu belâlara sabretmesi sebebiyle) mü'minler, hakka boyun eğmiş takvalı bir halde, dünyada çıkar (vefat eder) ve böylece (mü'minler) âhirette azab görmezler. Çünkü Allâhü Teâlâ hazretleri elbette; "Ve yine şüphe yok ki O çok gafur, çok rahimdir." Âhirette mü'minleri bağışlar...

Allâhü Teâlâ Hakkında Güzel Zan


Hazret-i Yahya Isa Aleyhisselâm ile karşılaştı. İsa Aleyhisselâm, Yahya Aleyhisselâm'ın yüzüne tebessüm etti. Yahya Aleyhisselâm (Hazret-i isa'ya) buyurdular: -"Ne oluyor bana! Seni sevinçli görüyorum? Sanki sen emniyettesin?" dedi. İsa Aleyhisselâm da ona; -"Bana ne oluyor seni asık görüyorum! Sanki sen (rahmetten) ümit kesmişsin?" dedi. Bunun üzerine ikisi; -"Buradan bize vahiy gelmeden ayrılmayalım (hangi tutumun doğru bir hareket olduğunu öğrenelim!)" dediler. Allâhü Teâlâ hazretleri onlara vahyetti: -"İkinizden bana sevimli olanınız; benim hakkımda en güzel zan besleyeninizdir!" buyurdu .

Sermayesiz Kulunu Bağışla

Sa'dî (k.s.) buyurdular:

-"Değilmi ki, Yusuf Aleyhisselâm bunca belâ ve musibet gördü. Bir gün hükmü geçerli oldu. Kadri yüceldi. Saltanat sahibi oldu. Âl-i Yakubûn (Yakub AleyhisselânYın oğullarının) günahlarını bağışladı. Bu hal, onun güzel suretinin manâ bulmasıydı. 0 kötülüklerinden dolayı, Kardeşlerini tutuklamamıştı. Onları hapsetmemişti. Kardeşlerinin getirmiş olduğu değersiz ve ufacık şeyleri geri çevirmedi. (Hatta o değersiz şeylere karşı o devrin en kıymetli yiyeceği olan buğdaylar vermişti onlara...) Ey aziz Rabbim! Biz de senin lütfunu umarız! Sen sermayesiz bu kulunu affeyle. Bağışla ya Rabbi....."

Güzel Zan

Akıllı kişiye gereken şey; 1- Rabbine karşı güzel zan beslemektir . 2- İbâdetlerinden asla tembellik etmemektir. Zira gemiler, kuru yerde (karada) yürümezler

Hikâye (akıbet)

Malik bin Dinar (k.s.) hazretlerinden rivayet olundu. Buyurdular: Ben Basra'nın mezarlığına girdim. Bir de baktım ki, Sa'dûn el-Mecnûn vardı. Ona sordum: -"Hâlin nasıl? Nasılsın?" O; -"Ey Mâlik! Benim halim dünden dolayı nasıl olur? Yarın ben çok uzak bir sefere çıkacağım? Yanımda bir hazırlık ve azık olmaksızın yola çıkacağım! Ben kulların arasında âdil ve hâkim Rabbimin huzuruna çıkacağım?" dedi. Ve sonra ağlamaya başladı. Şiddetli bir şekilde ağladı. Ben ona; -"Seni ağlatan nedir?" dedim. O: -"Vallahi ben, dünyaya haris olduğum veya ölümden ve belâ'dan korktuğum için ağlamıyorum. Lakin ben ömrümden geçen ömre (ve günlere) ağlıyorum. O günlerde amellerimi iyi yapamadığım; (düşüncesi) beni ağlattı. Vallahi, azık azlığı (gereğince ibâdet edemeyişim), kurtuluşun uzaklığı, geçidin zorluğu ve bütün bunlardan sonra da bana ne olacağını bilmiyorum; cennette mi olacağım yoksa cehennem de mi? (işte bundan dolayı ağlıyorum...)" Ben Sa'dûn el-Mecnûnda bu hikmet dolu sözleri işittim ve ona: -"İnsanlar, senin deli olduğunu zannediyorlar?" dedim. O; -"Sen İsrail oğullarının mağrur oldukları şeyle mağrur oldunî İnsanlar, benim mecnûn (deli) olduğumu zannediyorlar; halbuki asla bende bir delilik yoktur. Lakin Mevlâmın (Allâhü Teâlâ hazretlerinin) sevgisi, kalbime karıştı, damar ve bağırsaklarıma girdi. Kanım ile etimin ve kemiklerimin arasına girdi. Vallahi ben, Allâhü Teâlâ hazretlerinin sevgisinden, aklımı yitirmiş ve aşık oldum..." dedi. Ben ona; -"Ey Sa'dûn neden insanlarla oturmuyorsun? insanların içine karışmıyorsun?" dedim. O şöyle bir beyit inşâ edip söyledi: -"Sen insanlardan kaçınır ol! Dost olarak, Allâhü Teâlâ hazretlerinden râzî ol! (Allâhü Teâlâ hazretlerini memnun et!) İnsanları, dilediğin gibi çevir! Mutlaka insanları akrepler olarak görürsün!" İmam Yafîî hazretlerine ait olan "Ravdu'r-Riyâhîn" isimli kitabında da böyledir.

Yeryüzüne Dağıtılmaları

"Ve onları parçaladık..."

İsrail oğullarını fırkalara ayırdık. "yeryüzünde" Onlardan her bir fırkayı, yeryüzünün bir bölgesine dağıttık. Şu cihetle ki, yeryüzünde nahiyelerinden hiçbir nahiyesi boş kalmadı. Onlardan bazılarının haktan yüz çevirmeleri ve sırtlarını dönmelerinin cezası olarak tamamen onlardan her bir ümmeti yeryüzünün bir yerine attık ki, onların hepsinin bir araya toplanıp ebediyen bir kuvvet oluşturmamaları için, yeryüzünde parçaladık. bir çok ümmetlere..." Bu kavl-i şerif, "Ve onları parçaladık..." fiilinin mefulünden hâldir. Kendileri bir cemaat oldukları halde, demektir. Veya, "Ve onları parçaladık... "fiilinin ikincimefülüdür, (ikinci mefül alması) onun "biz yaptık" manasını tazammun etmesindendir. "içlerinden salihleri de vardı/1 Bu kavl-ışerif, "birçok ümmetlere... "sıfattır. Onlar, Musa Aleyhisselâm'ın diniyle mütedeyyin olanlardı. "Ve onlardan berilerde (Salih olmayanlar da vardı)..." Takdiri şöyledir: Onlardan bir takım insanlar vardı; bunun berisinde; bunun berisinin üzerindeydiler. Bu kavl-i şerif, mahzûf mevsûfun sıfatıdır. Ibtidâ üzerine merfû'dur. "onlardan bazıları" kavl-i şerifi, mukaddem haberdir. (3/268)

İlmi Bir Tetkik

İmam Taftazânî (r.h.) buyurdular: istimalde (kullanımda), mübtedâ ve haberin her ikisinin zarf olarak vaki olmaları çok yaygındır. Navih âlimleri, birincisini haber, ikincisini de mübtedâ kılmakla devam ettiler. Mevsûfun takdiriyle... Bunun aksi olmaksızın... ve her ne kadar bu, manâ cihetinden uzak ise de... Haberi te 'hır etmek daha evlâdır. Sanki, onlar o durumlarda sonucun hazfedilmesini görüyorlar. Taftazanî'nln sözleri bitti. Bu, "Sâlihler" kavl-i şeriflyle, kendisine delâlet eden salâh. muzâfin takdirinin mananın sahih olması içindir. Yani onlardan bazıları, bu salah sahibi değillerdi. Onlardan düşüktüler. Bunlar da onların kâfirleri ve fasiklarıydılar. Bununla Sâlihlere işaret edilmesi de caizdir. Zira navih âlimleri, müfret olan ism-i işaretin, bazen tesniye ve cemi için kullanılmasının caiz olduğunu zikrettiler. Sa'dî Çelebî (r.h.)'m Haşiyelerinde de böyledir.

Varlık ve Yokluk İmtihan İçindir

"Ve onları imtihan da ettik," Yani biz kendileriyle seçmek ve mübtelâ etme muâmelesiyle muamele ettik, demektir.

"kâh nimet ve kâh musibet ile"

Nimet ve nikmet (musibet) ile.... Bazen onların üzerine, bolluk, bereket, afiyet ve rahmet kapısını açtık; ve bazen de kıtlık, şiddet ve zorluk kapılarını açtık...

gerektir ki, rücû edeler/dönüş yapalar..."

Belki nehiy olunurlar ve üzerinde oldukları, küfür ve isyanları bırakırlar diye... Zira hasenat (nimet, bolluk ve bereketlerden) ve seyyiât (kıtlık, zorluk ve şiddetlerden) her biri, (sahibini) taat ve ibâdete davet eder. Ama hasenat onda teşvik olduğu içindir. Seyyiât ise kendisinde ma'sıyetlerden korkutma olduğu içindir.

Yahudilerin Allâhü Teâlâ Hakkında Kötü Düşünmeleri

Kâşifî (r.h.) buyurdular: Onlar, nimetlere şükrü terk edip nankörlük ettiler ve zahir ile müstağni oldular ve dediler ki: "Muhakkak ki Allah fakirdir, bizler zenginiz" Ve mihnetlere sabretmeyi bıraktılar. Yakışmayan bir şekilde hareket etmeye başladılar ve konuştular (ve Yahudiler) dediler ki: "Allah'ın eli bağlı" Böylece zorluklarla onların iyi ve kötülerinin seçilmesi tamam oldu ve ayarlan ortaya çıktı.... Güzel oldu, acıların tecrübesi... Getirdi bu meyanda, Onun günün tasası ve kederini... Her kim ki yalan oldu...

Te'vilât-i Necmiyyeden

Te'vilât-i Necmiyyede, buyuruldu: "Ve onları nimet ile imtihan da ettik..." Çok ibâdetli görmek ve riya sebebiyle kendini beğenmek ile imtihan ettik. Şeytanın hâli bu olduğu gibi... "ve musibet..." 1 - Ma'siyetlerle, 2- Onu görmekle, 3- Onlara karşı pişmanlık ile, 4- Onlardan tevbe etmekle, 5- Korku ile, 6- Rablerinden haşyet duymak ile, Adem Aleyhisselâmın hâli bu olduğu gibi... Zira Adem Aleyhisselâm Rabbine döndü.... İkisi dediler ki: "Rabbenâ/ey rabbimiz! nefislerimize zulmettik. Eğer sen bize mağfiret etmez, merhamet buyurmazsan, şüphe yok ki hüsrana düşenlerden oluruz."

Kîtâbullah'ın Dersini Yapan Kavim

Yüce Meali: Derken; arkalarından bunlara bozuk bir güruh halef oldu/geldi ki, Kitâb'ı miras aldılar. Şu alçak dünya malını irtikâb ile alırlar da, bir de "Bize mağfiret olunacak." derler. Mukâbil/karşı taraftan da kendilerine öyle bir şey gelse, onu da alırlar... Ya, Allah'a karşı haktan başka bir şey söylemeyeceklerine dair kendilerinden kitâb mîsakı alınmadı mı idi ve onun içindekini ders edinip okumadılar mı? Halbuki âhiret evi, Allah'tan korkanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ akıllanmıyacak mısınız?..169 Kitaba sarılanlar ve namazı ikame etmekte bulunanlar ise... O muslinlerin ecrini biz hiçbir zaman zayi etmeyiz.170 Hem bir vakit biz, o dağı bir gölgelik gibi tepelerine çekmiştik de, kendilerine, düşüyor zannettikleri bir halde demiştik ki; -"Size verdiğimizi kuvvetle tutun ve içindekini hatırınızdan çıkarmayın, gerektir ki korunursunuz."

Tefsîr-i Şerifi:

"Derken; arkalarından bunlara halef oldu/geldi..." Bu zikredilen kişilerin ardından...

"bir güruh halef..."

Onların yerine kötü bir güruh... Bunlar, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin asrında olup; Allâhü Teâl3a hazretlerinin yeryüzünde ümmetlere böldüğü ve kitabında; -'İçlerinden salihleri de vardı, beri benzerleri de..." Diye vasıflandırdığı kişilerdir. "Halef, masdardır. Ve kendisiyle vasıflandı. Bundan dolayı, "Halef, kelimesi müfret ve ceminin üzerine vaki olur. "Falanca, falancaya halef oldu" ve kavminde hilâfetle halef oldu." Yani kavminin tedbir ve hallerini idare etti.

Halef ile Half in Arasındaki Fark?

İbnü'l-Arabî (k.s.) hazretleri buyurdular: "Halef, kelimesi lam (J) harfinin fethasıyla iyi ve maslahat sahibi olanlardır, "Half, kelimesi lam (j) harfinin sukûnuyle ise, kötü kişilerdir. Bundan dolayı kötü olan kelama uuu "Ha/f, denildi. Halefin Hayırda Kullanılması Daha Çoktur Muhammed bin Cerîr (r.h.) buyurdular: Medih (övme) manâsında gelenlerin çoğu, lâm'ın fethasıyladır. Zem (yermek) için gelenler ise, lamın sükûnüyledır. Ama bazen de, zemde hareketli olup, medih'te de sükûn ile gelir... Buyurdular: Süt bozuluncaya kadar, kapta terk edilmesiyle söylenen "sütün artığı" kelimesinden alınmış olmakla onu kelimesini) zemme hapsederim. Yine "oruçlunun ağzının ardı" ağzının kokusu değiştiği ve fasit olduğu zaman böyle denilir. Ağzının kokusu bozulan kişiye benzetilmiş oldu. Velhasıl, her ikisi de (yani, "Halef, kelimesi lam (j) harfinin fethasiyla ve hem de "Hsîf, kelimesi lamharfinin sukûnuyle olan kelimelerin ikisi de) hayır ve serde kullanılır. Ancak hayırda kullanılan kelimelerin çoğu "Halef, kelimesi lam harfinin fethasıyla olanlardır. Haddâdî Tefsirinde böyledir.

Kitaba Varis Olanlar

"Kitâb'ı miras aldılar," Kendi seleflerinden (geçmişlerinden) Tevrâta varis oldular. Tevrat'ı okuyorlar. Tevrat'ın içinde olanlara vakıf oluyorlar. "Mîrâs", vefat edenler tarafından, geride kalanlara kalan şeylere denir. Bu kavl-işerif, "Halef, kelimesinin sıfatı olmak üzere mahallen merfudur.

Dünya

"Şu alçak dünya malını irtikâb ile alırlar..." İstinaftır. Bu şeyin yani dünyanın âdî malını alıyorlar. "En düşük" kelimesi, "alçak, aşağılık" kelımesindendir. Yani yakın, demektir. Bu dâr'a ve bu hayata "dünya" ismi verildi. Bunun yakın olması ve âcil olmasındandır. (Halk arasında) "Ona yaklaşmakla yaklaştım," denilir. Yani ona yaklaştım, ona yakınlıkla yaklaştım, denilir. Veya i"alçaklık, düşüklük "ten gelmektedir. (Halk arasında "Adam rezil olmakla rezil oldu" denilir. Yani adam düşük, alçak, hasis ve rezil oldu ve kendisinde hayır yoktur, demektir. (3/269)

Haramdan Kazanmak

Bundan murad, dünya malını; 1 - Hükümlerde rüşvet ve 2- (İlâhî) kelâmı tahrif etmekten alıyorlar .

Dünyaya Araz Denilmesi

Haddâdî (r.h.) buyurdular: Dünya meta'ına araz denildi; az kaldığı için... Sanki arz olunuyor ve geçiyor, demektir. Allâhü Teâlâ hazretleri buyurdu: -"Derken vaktâ ki, onu vadilerine karşı gelen bir bulut halinde gördüler. -"Bu" dediler, "Bir ânz '(ufukta beliren bir bulut), bize yağmur yağdıracak!" Hayır, o sizin acele istediğiniz şey; bir rüzgar ki, onda çok acıklı bir azap var... Bu bulutla murad ediyorlar...

Kuruntuya Kapılmaları

"Bize mağfiret olunacak." derler." Bundan dolayı Allâhü Teâlâ hazretleri, bizi muaheze etmeyecektir. (Tutup sorgulamayacaktır...) Bundan geçer... "Allâhü Teâlâ hazretleri onun günahını bağışladı, onu örttü ve ondan affetti," denilir. "mağfiret olunacak," kavl-i şerifi, ya kendisinden sonra gelen câr ve mecrûre isnat edilmektedir. Kendisinden sonra gelen ise, tâ "bizim" için kavl-i şerifidir. Ya da '"mağfiret olunacak," kav/-/ şerifi, şerifinde bu/unan a/man/n zamirine isnat edilmektedir. Şu kavt-i şerif gibi; -"Adalet edin. Takvaya en yakın olan odur... " Yani bizler, dünyanın adi ve geçici malını aldığımız için; Ailâhü Teâlâ hazretleri, bizi bağışlayacaktır..." diyorlar.

Te'vilât-ı Necmiyyeden...

Te'vilât-i Necmiyyede buyuruldu: Rabbânî mevhibeleri ve ruhanî keşifleri, dünyevî arazlara' (ve çıkara alet ve) vasıta etmek nefs-i emmârenin şânındandır... Nefis, (Rabbânî hibeleri ve ruhanî keşifleri,) 1- Dünyevî menfaatlere, 2- Mal tahsil etmeye, 3- Makam elde etmeye 4- Mevki kazanmaya, 5- Lezzetlerden istifade etmeye, 6- Şehvetleri tatmin etmeye sarf eder...

İbâha Mezhebi Küfürdür

Ve bize mağfiret olunacak." derler."

Çünkü bizler, günahlarımızın bağışlanacağı, makam ve rütbeye vasıl olduk. Zellelerin (ayak kaymalarının) ve hataların bağışlandığı makama ulaştık. Cehalet ve "İbâha" ehli (olan ibâhiyye) mezhebi bu olduğu üzere... Bu söz ğurûr (ve aldanma) ile onlardan sadır oluyor.

Kalb ile Tevbe Şart

Bunda başka bir manada vardır: "Ve bize mağfiret olunacak." derler." Yani biz tevbe ettiğimiz zaman, Ailâhü Teâlâ bizleri bağışlar. Halbuki onlar, dilleriyle tevbe ediyorlar; kalb ile tevbe etmiyorlar.

Her Gelen Malı Alıyorlar

"Mukâbil/karşı taraftan da kendilerine öyle bir şey gelse, onu da alırlar..." Bu kavH şerif, öjjş "derler" kavl-i şerifin failinden hâl'dir. Yani onlar; 1- Hükümlerde (kanunların uygulanmasında) rüşvet alıyorlar, 2- Halka kolaylık göstermek için (ilâhî) kelâmı tahrif etmek için, dünyevi mallar alıyorlar, demektir. Ve diyorlar ki: -"Bizim almış olduğumuz dünya malından dolayı, Ailâhü Teâlâ hazretleri bizi muaheze etmez (tutup hesaba çekmez) ve ondan geçip bağışlar..." Halbuki onlar, o dünyevî malları (kelâmullahı tahrif etmek ve rüşvet karşılığında) hâlâ almaya ısrar ediyorlar. Onun misline dönüyorlar. Ondan (hakikîolarak) tevbe etmiş değiller...

Kitabın Misâkı

"Kendilerinden  kitâb mîsakıalınmadı mı idi..."

Tevrat'ta zikredilmiş olan ahittir. O da; ol "Allah'a karşı haktan başka bir şey söylemeyeceklerine dair olan ahit..." Bu kav/-/ şerif, "misâk" için atf-ı beyandır. Yani günaha ısrar etmekle beraber, kat'iyyetle Allâhü Teâlâ hazretlerinin kendilerini bağışlayacağını söyleyip; Allâhü Teâlâ hazretlerine iftira etmeyin, demektir.

Kitâbullah'in Dersini Yapmak

"ve onun içindekini dersini edinmek..." Onu okuyorlar; onun dersini yaparlarken, o kitabın içindeki hükümleri okumadılar mı? Bu kavi-i şerif, mana cihetinde; " alınmadı mı..." kavi-i şerifinin üzerine atıftır. Zira takdiri şöyledir: Allâhü Teâlâ hazretleri onlardan kitabın misakını aldı ve kitabı ders etmelerini aldı, demektir. Ve senin için; "ve onun içindekini dersini edindiler..." kavi-i şerifinin, " alınmadı..." kavi-i şerifin üzerine atıf olduğunu da söylemek (caiz)dir, mümkündür. Zira, takriri istifham her ikisine taalluk etmektedir.

Âhiret Takva Ehli İçindir

"Halbuki âhiret evi," Ve doğrusu, başa gelecek olan âkibet, "daha hayırlıdır" Dünya malından daha hayırlıdır. "korunanlar için..." 1- Ma'sıyetlerden, 2- Günahlardan, 3- Küfürden, 4- Şirkten, 5- Haram yemekten, 6- Allâhü Teâlâ hazretlerine iftira etmekten kaçınan ve korunanlar içindir... "Hâlâ akıllanmıyacak mısınız?.." Şunu (yani) insanı azaba götüren düşük ve alçak şeyi (dünya malını) ebedî (cennet) nimetleriyle asla değiştirilmeyeceğim çok iyi bilen kimseler içindir...

Kitabullah'a Sarılmak

"Ve o kimseler ki," Bu kavH şerif, "O kimseler için" kavi-i şerifinin haberidir. "Kitâb'a sarılıyorlar..." Yani dinlerinin emirlerine sarılırlar, demektir.

"Bir şeye bağlandı, bir şeye sarıldı," ve "ve ona sarıldı" denilir.  

Kitabullahı Geçim Kaynağı Yapmak

Mücâhid (r.h.) buyurdular: Onlar (yani kitaba sarılanlar), kitab ehlinden iman edenlerdir. Abdullah bin Selâm (r.a.) hazretleri ve onun arkadaşları gibi olan kimselerdir. Çünkü onlar, 1- Musa Aleyhisselâm'a indirilen kitap ile amel ettiler. 2- Kitabı tahrif etmediler. 3- Onu (kitabın hükümleri ve orada bulunan Efendimiz s.a.v. hazretlerinin vasıflarını halktan) gizlemediler. 4- Kitabullahı bir geçim kaynağı yapmadılar. Yani Allah'ın kitabını, insanların mallarını yemek için bir vesile ve sebep yapmadılar .. .. Ümmet-i Merhumeye Övgü

Atâ hazretleri buyurdular: Onlar (yani "Kitâb'a sarılan kimseler" (den murad) ümmet-i Muhammed (s.a.v.)dir. "kitab"tan murad ise Kur'ân-ı kerimdir.

İmandan Sonra Namaz Gelir

"ve namazı ikame etmekte bulunanlar..." Bu kavl-i şerif, havassın şeref ve faziletine tembih için; umûmu zikrettikten sonra hususu zikretmek kabilindendir. Zira namaz kılmak, imandan sonra ibâdetlerin en büyüğü ve en faziletlisidir. Burada namazın münferiden bir daha zikredilmesi; namazın kadrinin diğer temessük edilen (ibâdetlerden) yüksekliği ve namazın yüceliğindendir.

Namaz Dinin Direğidi

-'Kendi dinini Allâhü Teâlâ hazretleri, Namaz sütunu ve direkleri üzerine bina kıldı. Din ancak namaz direğiyle yerini bulur. Hak dinin evi, namaz ile ayakta kalır.

Muslihlerin Ecri Zayi Olmaz

muslihlerin ecrini biz hiçbir zaman zayi etmeyiz. Biz onların söz ve ameldeki ecirlerini kendilerine veririz, demektir. Kâşifi (r.h.) buyurdular: Müjde, salâh (yani muslinler) ile geldi. Onlarla gelen müjde belki onların tamamına erişir.


Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.