FANDOM


Ruhul beyan tefsiri TAFSEER ROOHUL BAYAN - 15 Volumes 61354 std
Bakınız

Şablon:RBTbakınız d


Ruh-ul Beyan RBT Ruhul Beyan Tefsiri Rûh-u'l Beyan Tefsiri RBT/linkler
RBT/Giriş Fatiha Suresi/RBT Bakara Suresi/RBT Bakara SUresi/RBT/2 Enam Suresi/RBT Enfal Suresi/RBT Nas Suresi/RBT
Rûh-u'l Beyan Tefsiri/Arapça Nas Suresi/RBT/Arapça Felak Suresi/RBT/Arapça
Online RBT Türkçesi google döküman linki: [1] Maalesef Arabisi yok. Bir ilahiyatçı veya duyarlı bir mümin arabi ibareleri aşağıda geçen Ruhul Beyan Tefsirinin linklerinde doğrudan edit ederek bu sitede ekleyebilir. Bir İHL öğretmeni öğrencilerine de görev verebilir. En azından Arabi harfleri latince okunuşuyla ekleyebilir veya ek-le-te-bi-lir.
RBT/linkler


Şeytanın Eşi ve Nesli? 4 Tasavvuf! ve Işârî Manâlar 4 Câhil ve Alim 4 Şeytandan Allah'a Sığın 4 Şeytanın Vesvesesine Karşı Uyanık Olmak 4 Tayf Ne Demektir? 4 Tayf Nedir? 5 Allah'a Sığınmak Ne Demektir? 5 Düşünce Kurtuluştur 5 Şeytanın Kardeşleri 5 Şeytan Cinsi 5 Gayy Dalâlettir 5 Şeytan İnsanın Yakasını Bırakmaz 6 Vesvese ve Tuğyandan Uzak Dur 6 Hikâye (Şeytanın vesvesesi) 6 Hacamât'ın Sırrı 7 Peygamberlik Mührü 7 Hâtıralar 8 Meleklerden Gelenler 8 Meşâyİhın tcmâı 8 Helâl Gıdanın Önemi 8 Helal ve Haram Lokmanın Tesiri 8 Hakikat Ehlinin Kalbleri 9 Şeytanın Dalâlete Sürüklemesi 9 Rahmanı ve Şeytanî Çalışmalar 9 Hidâyet ve Dalâlet Ehli 9 Te'vilât-ı Necmiyyeden 10 Kurân-I Kerime Tabi Olmak 10 Tefsîr-i Şerifi: 10 Âyetler Allah'tandır 11 İşaretler 11 Hikaye (Çile) 11 Vefa Beklemeyin 12 Hikâye 12 Yakutları Güneş Ortaya Çıkarır 13 İlâhî Feyzî Kabul Edebilmek İçin 13 Kur'ân-ı Kerimin Sânı Yücedir 13 Kur'ân-ı Kerimi Dinlemek 13 Müstemî ile Sami' 14 Susun 14 İnsât ile Sükût 14 Sebeb-İ Nüzul 14 İmamın Kıraati 14 Cemaatin Okuması 15 Hikaye (İmam-ı Azam'ın ve cemaatin okuması) 15 Kırâaftan Matlûb Olan 15 Cuma Hutbesi Misâli 15 Kur'ân-ı Kerim okumak 16 Namaz Dışında Okunan Kurân-ı Kerim 16 Meşgulken Kur'ân-ı Kerim Okumak 16 Sabî'nin Kurân-ı Kerim Okuması 16 Çok Kişi Birden Kur'ân-ı Kerim Okursa 16 Kurân-ı Kerimi Dinlemek Farz-ı Kifâyedİr 16 Hatim Esnasında İtilâsı Topluca Okumak 16 Müzâkere 17 Okunacak tümler 17 Mezarlıkta Kurân-ı Kerim? 17 Hutbe Esnasında Susulur 17 Hutbede İki Emir 18 Hatibi İşitmeyen Cemaat 18 Hutbe Esnasında Dua 18 Şerh 18 Hutbe Esnasında Kaza Namazı 19 Hutbe Esnasında Teşbih 19 Cuma Namazının Sünneti 19 Hutbeye Çıkmanın Başlangıcı 19 Te'vilât-i Necmiyyeden Tasavvuf! Manâlar 19 Nasip 20 Zikri Hafi 20 Zikir 20 Tazarru Nedir? 20 Hareket ve Sekanâtın Faziletlisi 21 İstemek İlâhî İhsandır 21 Kokarak Dua 21 Korku? 21 Akıbet Korkusu 21 Büyüklerin Korkuları 21 Zikrin Bir Hikmeti 22 Yüksek Sesle Zikir? 22 İmamın fazla bağırması 22 Kerahet ve Isâet 22 Haz. Ebû Bekir İle Hazret-i Ömer 22 Aşikâr ve Gizli Okumalar 22 Yeni Başlayanın Sesli Zikri 23 Sabah ve Akşam Zikretmek 23 Gudüv ve Âsâl? 23 Akşam ve Sabah 23 Zikirde Gaflet 24 Zikir 24 Zikrullah 24 Dil ile Zikir, Kalb ile zikir 24 Esmâ-i Hüsnâ'dan Bir İsimle Meşgul Clmak 25 Vird 25 Allah'tan Uzaklaşmak 26 Virdini Kaçıran 26 Evrâd ve İbâdetten Murad 26 Devam Esastır 26 Evradın Terki 26 Virdi Hakir Görmek 27 İstikâmet mi Keramet mi? 27 Hurilerle Sohbet 27 Tevilât-i Necmiyyeden 27 Zikredene Karşılık 27 Zikrin Mertebeleri 28 Zâkir ve Mezkûr? 28 Hakikî Zikredici? 28 Melekler Allah'a İbâdet Ediyorlar 29 Secde 29 Secde? 30 Tilâvet Secdeleri 30 Secde Âyetlerinde İhtilâfın Sebebi 30 Tilâvet Secdesi Vaciptir 30 Tilâvet Secdesinin Yapılışı 31 Tilâvet Secdesinde Okunan Teşbihler 31 Tilâvet Secdesi Duası 31 Secde ayeti duaları 31 Tilâvet Secdesini Dinleyen 32 Tilâvet Secdesinde Niyet 32 Tilâvet Âyetini Gizli Okumak 32 Tilâvet Secdesi ve Salavât 32 Şeytanı Üzen Şey? 32 Secde Masumiyettir 32 Tilâvet Secdesi ve Şeytan 32 Secdede ve Nefs-i Emâre 33 Müellifin Te'vilî 33 Adem Oğlunun Ziynet ve Tacı 33 Kelek ve kepçe 33 Cömertlik Ve keramet 33 Te'vilât-i Necmiyyeden Tasavvufî Manâlar 34 Fena Fillâh 34 Eşyanın Secde Etmesi? 34 A'râf Sûresi Sona Erdi 34


Şeytanın Eşi ve Nesli?

Hadis-i şerifte buyuruldu:

-"Allâhü Teâlâ hazretleri, tblîs'e nesil ve eş yaratmayı murad ettiği zaman, onun üzerine gazab verir. Ve ondan ateşten bir yarık meydana gelir. Ve ondan şeytanın karısı yaratılır..." Hayâtü'l-Hayevân'da böyledir .

Tasavvuf! ve Işârî Manâlar

Bu âyet-i kerimelerde şu işaretler vardır: "Sen afiv yolunu tut," Allâhü Teâlâ, zatının ahlakı ile ardaklanmanı emreder. Çünkü affetmek, Allah Tebârake ve Teâlâ hazretlerinin güzel ahlakındandır. "Ve urf İle/güzellikle emret...' Marufu (akla ve şerîat'a uygun olanı) emret. Maruf, hakkı talep etmektir. Çünkü Hak Teâlâ hazretleri, ariflerin marufudur. "ve kendilerini bilmezlerden sarf-i nazar eyle/yüz çevir." Yani seni Allâhü Teâlâ hazretlerinden gayriye davet eden ve Allah'tan başka (mâ sivâllâhı) talep eden; her şeyden yüz çevir.

Câhil ve Alim

Çünkü; -"Câhil, Allâhü Teâlâ hazretlerini bilmeyen/tanımayan ve onu (Allah'ın rızâsını) talep etmeyen kişidir." -"Âlim Allâhü Teâlâ hazretlerini bilen, tanıyan ve onu (Allah'ın rızâsını) talep eden kişidir..."

Şeytandan Allah'a Sığın

"Her ne zaman da, Şeytandan bir gıdık seni gıdıklayacak olursa..." Allâhü Teâlâ hazretlerinden gayrisini talep etme konusunda; "hemen Allah'a istiâze eyle, Allah'a sığın. Allah'ın gayrisinden... Allâhü Teâlâ hazretlerinden ikrar etmek ve mâ sivâ'yı terk etmek suretiyle Allah'ın gayrisinden Allah'a sığın! "O şüphesiz semidir," Kendisine dua eden kişinin sözünü işitir ve ona icabette bulunur. "alîm'dir." Sana menfaat veren ve sana zarar veren şeyleri bilir. Sana fayda veren şeyleri işitir; bırakın zarar veren şeyleri... Te'vilât-i Necmiyyede de böyledir...

Şeytanın Vesvesesine Karşı Uyanık Olmak

"Her halde Allah'tan korkanlar," Kendilerine zarar veren şeylerden nefislerini korumakla vasıflanan kişiler... "kendilerine Şeytandan bir tayf/vesvese iliştiği zaman." Şeytan kendilerine en düşük ve en küçük bir vesvese verdiğinde demektir. Taif, şeytandan gelen vesvese, dokunması ve ilişmesidir.

Tayf Ne Demektir?

"taif kelimesi, fiilinden ism-i faildir . Bir şeyin çevresinde dolanıldığı zaman, tavaf denilir. Şeytan insanlara vesvese vermek ve onları aldatmak için çevrelerinde dolaştığından dolayı sanki onları tavaf etmiş demektir. Veya "taif kelimesi, hayallerin gelmesi, insanın basma gelen ve insana arız olan şey demek olan Lu uj» uu> (fiilinden ism-i faildir) İnsanın başına gelen ve inen manasınadır.

Tayf Nedir?

Sıhâh'ta buyuruldu: Hayâlin tavafı, uykuda gelmesidir. Şeytandan bir tayfın olması, ondan tavafın, vesvese ve dokunmanın olmasıdır. Hayâl aslında tahyîl (hayal etmek) manasında isimdir. Ve hayal kuvvetinin mahallinde, suret şeklinde bir şeyin resim olmasıdır. Ve bu suretin kendisine kullanılır. Onun tayfi, hayal mahalline gelmesi demektir....

Allah'a Sığınmak Ne Demektir?

"bir tezekkür ederler/düşünürler..." Emredilen şeyleri ve kendisinden nehiy olundukları şeyleri düşünürler... Mevlâ Ebus- Suûd Efendi (r.h.) buyurdular: Allâhü Teâlâ hazretlerine istiâze etmek (şeytanın şerrinden Allah'a sığınmak), Allâhü Teâlâ hazretlerine tevekkül etmek; demektir .

Düşünce Kurtuluştur

"derhal onlar (birde bakarsın ki)" Bu tezekkür ve düşünce sebebiyle;

"basiretlerine sahip olurlar."

1- (Hakikati görürler...) 2- Şeytanın hata'ya düşürdükleri yerleri, 3- Şeytanın hilelerini, 4- Şeytanın tuzaklarını, 5- Şeytanın vesveselerini görürler.. Ve böylece ondan (şeytan ve tuzaklarından) sakınırlar ve o konularda şeytana tabi olmazlar ...

Şeytanın Kardeşleri

"Ve şeytanların ihvanı/kardeşleri..."

Şeytanların kardeşleri ise; 1 - Azgınlığın (vadisine ve bataklığına) dalmış; 2- Kendi nefislerini korumaktan yüz çeviren; 3- Kendilerini zararlı şeylerden muhafaza etmeyenlerdir.

Şeytan Cinsi

"Ve kardeşleri..." kelimesindeki zamir, "şeytan"a râddir. Şeytanın müfred ve zamirin cemi olarak gelmesi ise. "şeytan "dan muradın cins olduğu (yani insan ve cin şeytanları dahil olmak üzere) bütün şeytanlar murad edildiği için zamir cemi olarak geld ,...

Gayy Dalâlettir

"onlar     bunları     dalâlete/sapıklığa sürüklerler..."

Yani şeytanlar, onları bataklık vadisinde sürükleyip uzatırlar. Dalâleti süslü göstermek ve insanı ona sevk etmekle insanı orada tutup uzatırlar. "gayy" dalâlet, demektir.

Şeytan İnsanın Yakasını Bırakmaz

"sonra da yakalarını bırakmazlar." Şeytan (dalâlete sürüklediği kişiyi) külliyen (tamamen) sapıtıp dalâlete düşürmedikçe onun yakasını bırakmaz ve onu terk etmez. Bir şeyden el çekildiği ve sona erdirip terk edildiği zaman, o şeyin yakasını bıraktı" denilir.

Vesvese ve Tuğyandan Uzak Dur

Akıllı kişiye düşen vazife, 1 - Tuğyan ve zulüm ehlinden uzaklaşmak; 2- Ve şeytanın vesvesesinden tamamen uzak durmaktır.

Hikâye (Şeytanın vesvesesi)

Hikâye olundu: Evliyâ'dan bazıları, Allâhü Teâlâ hazretlerinden kendisine şeytanın insanlara nasıl geldiğini ve insana nasıl vesvese verdiğini göstermesini istediler. Allâhü Teâlâ hazretleri ona insanın heykelini bir billur suretinde gösterdi. İnsanın iki omzunun arasında, bir kuş yuvası gibi simsiyah bir ben vardı... Hannâs olan şeytan ona geldi. Onun bütün taraflarından hessediliyordu. Şeytan hınzır (domuz) sûretindeydi. Filin hortumu gibi bir hortumu vardı, insana iki omzunun arasından geldi. Kalbinin tarafına (yönüne doğru) hortumun soktu, insana vesvese vermeye başladı, insan, Allâhü Teâlâ hazretlerini zikredince, şeytan hemen geri çekildi. Pusuda bekledi. Bundan dolayı şeytana Hannâs" adı verildi.


Mü'minin kalbinde zikrin nuru hâsıl olduğunda, şeytan hemen gerisin geriye kaçar.

Hacamât'ın Sırrı

Bu ilâhî sırdan dolayı, Efendimiz (s.a.v.) hazretleri iki omzunun arasında hacamat yaptı (kan aldırdı) .. Cebrail Aleyhisselâm bunu Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine vasıyyet buyurdu. (Bu hacamat) şeytan maddesinin zayıflığı ve onun gözetleme ve cereyan etme yerinin darlığındandır... Çünkü şeytan vesvesesi kanın aktığı yerlerde (kan damarlarında) hareket edip cereyan eder.. . Peygamberlik Mührü

Ve bundan dolayı, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin peygamberlik mührü" de iki mübarek omuzlarının arasında olması; Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin şeytanın vesvesesinden korunduğu (ve ismet sahibi) olduğuna işarettir... Zira Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Allâhü Teâlâ hazretleri ona (bana yakın olan "karın" şeytana) karşı bana yardım etti ve Müslüman oldu..." Yani ilâhî mühürle Müslüman oldu, demektir. 1- Allâhü Teâlâ hazretleri, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerini onunla (peygamberlik mührüyle) te'yid edip destekledi. 2- Onu Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine tahsis etti. 3- Efendimiz (s.a.v.) hazretlerini küllî ismet (tam koruma ile) faziletli kıldı. 4- Bundan dolayı Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin "karini" ona yakın olan şeytan hemen Müslüman oldu. Adem Aleyhisselâm'ın karini Müslüman olmadı. Adem Aleyhisselâm'a vesvese verdi.

Hâtıralar

Bil ki: Hatıraların (insanların içlerine doğan düşünce ve işleri yapma eğiliminin) aslı ikidir: 1 - Meleklerin ilkâsıyla olan, 2- Şeytanın ilkâsıyla olan...(3/300)

Meleklerden Gelenler

İkisinin arasındaki fark şudur: 1- Hayra sebep olanların hepsi... 2- Âfetlerden emin olan, 3- Sonu hayır olan, 4- Acele olarak başkasına intikal etmeyen, 5- Hakka tam teveccühten sonra hâsıl olan, 6- Büyük (manevî) bir lezzet (kendisinden hasıl olan), 7- İbâdetlere teşvik eden, 8- Taata yönelten, 9- Hayır işlemeye sevk eden bütün düşünceler meleklerdendir.... Bunun aksi işe şeytandandır....

Meşâyİhın tcmâı

Bazıları buyurdular: Bazen şeytan, (vesveselerine) hak elbisesi giydirir ve bâtılı hak suretinde gösterir... Meşâyih-i kiram hazerâti; -"Kimin, kuvveti haramdan olursa; o kişi melekî hâtıra (düşünceler ile) şeytanî vesveselerin arasım asla tefrik edemez..." hakikati üzerine icma edip söz birliği ettiler....

Helâl Gıdanın Önemi

Hatta şeyhlerden bazıları buyurdular: -"Kimin kuvveti malûm değilse o kişi ikisinin (meleklerden gelen hatıralar İle şeytandan gelen vesveselerin) arasını asla tefrik edemez..."

Helal ve Haram Lokmanın Tesiri

Mesnevî'de buyuruldu: -"Can çocuğu şeytanın sütünden kesilsin ki, Ondan sonra meleklerle arkadaş olabilsin. Sen karanlık, zulmet ve bulanık oldukça, Elbette mel'ûn şeytan ile süt kardeşsindir... Lokman helal olsun; Çünkü nur ve kemal ondan (helal lokmadan) doğar... Sen onun için helal kazanç elde etî Muhakkak ki bir lokmanın yenilmesinden; Eğer; 1- Hased, 2- Kıskançlık, 3- Tuzak, 4- Hile 5- Gaflet 6- Cehalet, 7- Zulmet 8- Ve tembellik meydana geliyorsa; İyi bil ki o lokma haram olduğu içindir... Helal lokmadan taat ve İbâdet arzusu uyanır... Hakka yaklaşma isteği hâsıl olur (insanın içinden)..."

Hakikat Ehlinin Kalbleri

Allâhü Teâlâ hazretleri, kendisini mezîd (daha fazla manevî makam vermekle) kuvvetlendirsin; (kendi asrında) tek olan Hazret-i şeyhimiz "Eİ-Laİhâtüi-Berikıyyât" isimli kitabında buyurdular: Allâhü Teâlâ hazretlerinin emriyle, hak ehlinin kalblerinin üzerine müvekkel olan melek, daima hak ehlinin kalblerine hakkı ilkâ edip bırakır. Şeytan tarafından onlara bir dürtü, vesvese ve yakınlık geldiğinde; o melek onlara; 1- Bu şeytanî tavfı (vesvese ve dolanmayı) hatırlatır. 2- Onlar zikredeler. 3- Basiretle görürler, 4- Ve (şeytanın tesirini hemen) silerler...

Şeytanın Dalâlete Sürüklemesi

Bâtıl ehlinin kalblerinin üzerine onların kalblerinde Allâhü Teâlâ hazretlerini çıkartmak ve onları Allah'tan uzaklaştırmak için onlara musallat olan şeytan ise, bâtıl ehlinin kalblerine daima bâtılı koyar... Onlara rahmanı bir yakınlık (ve duygu) geldiğinde de şeytan hemen onu kendilerine unutturmaya çalışır. Bâtıl ehli (şeytanın vesveselerinden dolayı) 1- (Allah'ı hatırlayıp) zikretmez, 2- Basiretle görmezler, 3- (Onun tesirini) silemezler...

Rahmanı ve Şeytanî Çalışmalar

Rahmânî (meleklerin) işi daima hakkı hak olarak göstermek ve bâtılı da bâtıl olarak göstermektir... Şeytanî (vesveseler ise) daima insana hakkı bâtıl ve bâtılı da hak olarak gösterirler.. .

Hidâyet ve Dalâlet Ehli

Bu sır ve hikmet şundandır: Rahman olan Allah'ın kullan; 1 - Hidâyete ermiş; 2- Başkalarını hidâyete erdiren kişiler olmalarındandır... Şeytanın kulları (şeytana tabi olanların) ise, 1- Dalâlette olmaları, 2- Halkı dalâlete sürükfemelerindendir... Çünkü birincisinin (Rahmanın kullarının) irâdesi hidâyetin kendisi olan bir irâdedir... İkincisinin (şeytana tabi olanların) irâdeleri ise dalâlete düşürmenin tâ kendisidir... Dalâlete düşürmek elbette dalâleti gerektirir... Hidâyet, hidâyete nail olmayı (ve başkalarının hidâyetine sebep olmayı) gerektirdiği gibi... Şeyh'in sözleri bitti.

Te'vilât-ı Necmiyyeden

Te'vilât-ı Necmiyyede buyuruldu: "Her halde Allah'tan korkanlar/' Onlar, kalb ve takva erbabı olanlardır... Kalbin işi ve durumu ve Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdukları gibidir: -"(Efendimiz s.a.v.) hazretleri, göğüslerine yani kalblerine işaret ederek:) Takva buradadır!" Takva bir nurdur. Kalb erbabı takva sebebiyle hakkı hak olarak ve bâtılı da bâtıl olarak görürler... Bundan dolayı şöyle buyuruldu: kendilerine Şeytan'dan bir tayf/vesvese iliştiği zaman..." Takva ve arınmış kalbin çevresinde şeytanın amellerinden bir çeşit dolaştığı zaman; hemen onu takvanın nuruyla görür. Onu tanır ve bilir. Onu ifsâd etmek için Allâhü Teâlâ hazretlerini zikreder. Onun saflığını bozar. Ona kasvet verir. Kalb, ondan içtinap eder ve ondan sakınır.... Bunlar şu kavl-i şerifin manâsıdır: bir tezekkür ederler/düşünürler, derhal basiretlerine sahip olurlar..." (Ve:) "Şeytanların ihvanı/kardeşleri ise, onlar bunları dalâlete/sapıklığa sürüklerler..." Yani kalbin kardeşi olan nefisler, demektir. Çünkü nefis ve kalb birer ikiz kardeştirler. İkisi ruh ve kalıbın izdivacından doğdular. Kalb, nefsi ibâdet ve taate çeker. Eğer nefis olmamış olsaydı; kalb'ten asla bir ma'sıyet sadır olmazdı. Çünkü kalb, gerçekten, zikrullah (Allâhü Teâlâ hazretlerini zikretmek) ve ona taat etmek ile mutmain olmak cibililliyetine sahiptir. "sonra da yakalarını bırakmazlar." Onlardan (nefis ve kalbten) her biri kendi fiilinden bıkmazlar. Ve kendilerinin üzerinde oldukları cibilliyetlerini terk etmezler. Bu kalb erbabının ebediyyen, nefsin hile ve tuzaklarından emin olmamaları içindir. Kendi nefislerine zulmetmekte israf derecesine ulaşan nefis ehlinin de asla Allâhü Teâlâ hazretlerinin rahmetini ve kalblerini ıslâh etmekten ümitlerini kesmemeleri içindir...

Kurân-I Kerime Tabi Olmak

Yüce Meali: Ve sen onlara bir âyet getirmediğin zaman: -"Derip toplasa idin â." dediler. De ki: -"Ben ancak rabbimden bana ne vahyolunuyorsa, ona ittiba ederim/tabi olurum. Bütün bu Kur'ân, rabbınızdan gelen basiretlerdir ve îmân edecek bir kavim için bir hidâyet ve rahmettir." 203 Kur'ân okunduğu zaman da hemen onu dinleyin ve susun; gerek ki, rahmete erdirilirsiniz.204 Hem de sabahleyin ve akşamları, içinden, tazarru/yalvarma ile ve korkarak ve cehrin madunu sesle/yüksek sesin altında bir sesle rabbini zikret de, gaafıllerden olma.20S Zîrâ rabbinin yakınında olanlar, ibadetinden istikbar eylemezler/büyüklenmezler. O'nu hep teşbih ederler, hem yalnız, O'na secde ederler.

Tefsîr-i Şerifi:

"Ve sen onlara getirmediğin zaman:" Yani Mekke ehline, demektir"bir âyet," Kur'ân-ı kerimden bir âyet, vahyin peyderpey inmesi anında... Veya harikulade olan bir mu'cize getirdiğin zaman, demektir. Ve onların: -"Bize falanca ölüyü diriltl Bizimle konuşsun! Senin bizi kendisine davet ettiğin konuda seni tasdik etsinl" ve benzeri sözleri gibi... "Derip toplasa idin â." Dediler..." "Bir Şeyi se toplamak", onu kendi nefsi için seçti, manasınadır. Yani ona kendisi için topladı, demektir. Manâsı: 1 - Sen onu söz olarak; kendi nefsin için derleyip toplasaydın ya; Kur'ân-ı kerimden okuduğun diğer (âyetler) gibi, demektir. 2- Muhakkak ki onlar, hepsinin bir iftira olduğunu söylerler. 3- Veya onu temyiz etseydin. 4- Diğer uydurmaların gibi seçseydin, 5- Allâhü Teâlâ hazretlerinden talep etseydin ya; demektir. Bütün bu manâlara göre kelimesi "seçmek" manâsına olur... (3/301)

Âyetler Allah'tandır

"De ki:" Onlan reddetmek üzere de ki: "Ben ancak ittiba ederim/tabi olurum..." Ben hiçbir şey yapmam; ancak tabi olurum.

"rabbimden bana ne vahyolunuyorsa..." Ayetleri ben uydurur değilim ve mucizeleri ben yoktan var ediyor değilim. "Bu," Kur'ân-ı kerim, "rabbınızdan gelen basiretlerdir..." Kalbler için basiretler menzilesindedir. Kur'ân-ı kerim ile hak görülür. Kur'ân-ı kerim ile doğru (yol) idrâk olunur. Müfred (tek Kur'ân-ı kerim)den cemi (olan ;u, "basiretler" kelimesiyle haber verilmesi; Kur'ân-ı kerimin (114) sûre ve (6666) âyet-i kerimelere şâmil olmasındandır... "ve îmân edecek bir kavim için bir hidâyet ve rahmettir." Çünkü mü'minler, Kur'ân-ı kerimin nurundan iktibas ediyorlar. Kur'ân-ı kerimin eserlerini ganimet biliyorlar. Cümle, emredilen sözün tamamıdır.

İşaretler

Bu âyet-i kerimede şu işaretler vardır: Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, ilâhî vahye tabi olduğu gibi; veliler de, Rabbânî ilhâm'a tabi olurlar... Nefisleri tezkiye etmeye (arındırmaya ve temizlemeye) güç yetiremez; ancak vahiy ve ilham ile kadir olunur. Ve eğer yine hidâyete tabi olunmazsa; elbette hevâ ehli, irşâd ehli ve sâlih olmazlardı. Hâin ve hıyanet ehli asla, peygamberlik ve velayetin esrarına emîn (ve güvenilir) kişi olmazlardı.

Hikaye (Çile)

Bazı ilim ehlinden (rivayet olundu) buyurdu: Ben seki'deydim. Baktım ki, iki adam Allâhü Teâlâ hazretleriyle halvette konuşuyorlardı. Ayrılmak istediklerinde biri diğerine; -"Gel bu ilme bir meyve kılalım ki, bizim üzerimizde bir hüccet olmasın!" dedi. 0 da kendisine; -"Dilediğini bana azmettirebilirsinî" dedi. 0 da; -"Sana içinde mahlûkatın sun'u (yapması ve çalışması neticesi var olan) hiçbir şeyi yememeni azmettiririm!" dedi. (Bu hadiseyi gören ilim ehli) buyurdu; -"Ben de onlara tabi oldum (onları takip ettim) ve onlara; -"Ben size tabi oluyorum!" dedim. Onlar: -"Bir şar dediler. Ben; -"Hangi şartı bana şart koşarsınız!" dedim. Onlar, beni Lukkâm dağına çıkarttılar. Orada bulunan bir mağaraya varmamı söylediler. Ve bana; -"Bu mağarada Allah'a ibâdet et!" dediler. Daha sonra onlardan her biri, Allâhü Teâlâ hazretlerinin taksimatı ile bana geliyorlardı. Uzun bir müddet orada kaldım. Sonra ben; -"Ben ne zamana kadara burada kalacağım? Tarsus'a gideyim! Orada helal nzıktan yiyeyim! İnsanlara iüm öğreteyim ve kur'ân-ı kerim okuyayım!" dedim. Ve mağaradan çıktım. Tarsus şehrine girdim. Bir sene kadar Tarsus'ta ikâmet ettim. Bir de baktım ki o iki adamdan biri karşıma gelip durdu. Bana; -"Ey falanca kişi! Sen ahdine ihanet ettin! Misâkını (sözleşmeni) bozdun! Eğer sen bizim sabrettiğimiz gibi sabretmiş olsaydın; gerçekten bizim ulaşmış olduğumuz yüce mertebeye ulaşırdın!" dedi. Ben sordum: -"Size hibe edilen şey nedir?" O; -"Bize üç şey hibe edildi: 1- Tayy-ı arz (yer yüzünün dürülmesi), ta doğudan batıya kadar her yerin tek bir adım kadar dürülmesi... 2- Suyun üzerinde yürümek... 3- Perde... Dilediğimiz zaman insanların gözlerinde manevî bir hicap ile yok olmak..." dedi. Ve gözümün önünde yok oldu. Ben (şöyle seslendim:) -"Size bu manevî hâli hibe edenin hakkı için bana görün! Gerçekten kalbim yandı (içim kavruldu)!" dedim. O zat bana zahir olup, göründü. Ve; -"Sor!" dedi. Ben; -"Ben bu hâle bir daha dönebilir miyim?" dedi o zat; -"Heyhat! Hâine güven olmaz!" dedi.

Vefa Beklemeyin 

Hafız (k.s.) buyurdular: - "Kimseden vefa bekleme! Eğer sen söz kabul etmiyorsan (Hâlâ insanlardan vefa istiyorsan) Simurg ve Kimya ile meşgul olmak gibi; Abes bir şeydir....' Bu hikâyede; Allâhü Teâlâ hazretlerinin dilediği kimseye minnet ve ikramda bulunduğuna işaret vardır.

Hikâye

Hikâye olundu: Şeyh Cevher (k.s.) ki Adn şehrinde medfûndur; kendisi (daha önceleri) köleydi. Azad olundu. Kendisi çarşıda ticâretle uğraşıyordu. Fakirlerin (mürid ve sofuların) meclislerine otururdu. Onlara inanırdı. Kendisi de ümmi idi. (Bu gün) Adn'de medfûn olan büyük şeyh Sa'd el-Haddâd (k.s.) hazretlerinin vefat etmesi yaklaştığında da; fakirler (mürit, sofu ve talebeleri) kendisine sordular: -"Senden sonra kim şeyh olacak?" O: -"Benim ölümümden sonra üçüncü günde, fakirlerin (talebe ve sofuların) toplanması üzerine başına yeşil bir kuş konan (talebem) yerime şeyh olacaktır!" dedi. Şeyh hazretleri vefat ettiğinde, üç gün talebeler onun mezarının üzerinde toplandılar (taziyeleri kabul ettiler...) Üçüncü gün olduğunda, zikir ve Kur'ân-ı kerimi okuma işinden ayrıldılar. Herkes büyük bir merakla hocalarının kendilerine vaad buyurduğu yeşil kuşu bekliyordu. Bir de baktılar ki, yeşil bir kuş belirdi. Talebe ve muridlerin büyüklerinden her biri, kuşun kendi başlarına konmasını temenni edip umuyorlardı. Onlar bu halde gözlerini kuşa dikip bakarlarken kuş gelip Şeyh Cevher Efendinin başına kondu. Bu, Şeyh Cevher Efendinin ve talebelerden hiçbirinin aklına gelen bir şey değildi... Kimse bunu ummuyordu. Onu, şeyhin zaviyesine götürmek için talebeler ağaya kalkıp harekete geçtiler. Onu şeyhin yerine oturttular. Şeyh Cevher ağlamaya başladı. Hüngür hüngür ağladı. (Sebebini sorduklarında); -"Ben çarşıda alış veriş yapan (ticâret erbabı) bir kişiyim! Ben fakirlerin (mürit ve talebelerin) yolunu ve onları terbiye etme ve âdabını bilmemi Bana tabi olanlar olacak? Benimle insanlar arasında muameleler var?" dedi. Çevresindekiler: -"Bu senin isteğinle olan bir şey değildir! Semavî bir emirdir. Bunu kabul etmek mecbûriyetindesin! Allâhü Teâlâ hazretleri, senin taliminde (ilm-i Iedünni ile seni donatmakta) senin velindir. Şeyh Cevher (talebelere): -"Bana müsâde edin; çarşıya gideyim! Halkın hukukundan tamamen kurtulayım" dedi. Çarşıda dükkanına gitti. Kimin kendisinden ne alacak ve vereceği varsa hepsini halledip halk ile helallaştı. Her hak sahibine hakkını verdi. Çarşıyı tamamen terk etti. Kendisini zaviyeye adadı. Fakirlerin (talebe ve müritlerin terbiye ve irşadına) verdi. Gerçekten ismi gibi "Cevher" oldu.... (3/302)

Yakutları Güneş Ortaya Çıkarır

Haftz (k.s.) buyurdular:

-"Lai ve Kahrın talibi yoktur! Yoksa güneş her zaman ki gibi, Maden ve ameliyle ortaya çıkarır. Güneş her zaman yakut ve inciyi terbiye eder..."

İlâhî Feyzî Kabul Edebilmek İçin

Ve yine (Hafız Şirâzî) buyurdu: -"Zâtın pâk ve temiz olsun ki, İlâhî feyiz ve nuru kabul etmeye, kaabiliyetin olsun! Zira her taş ve çamur inci ve mercan olmaya müsait değildir...."

Kur'ân-ı Kerimin Sânı Yücedir

Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah sübhânehû ve Teâlâ hazretleri, Kur'ân-ı kerimin sânı hakkında buyurdu: "Bu (Kuran), insanlara basiret nurları ve yakın edinecek bir kavim için mahz-i hidâyet ve rahmettir..." Bu kavl-i şerife müteradif olarak da buyurdu:

Kur'ân-ı Kerimi Dinlemek

"Ve Kur'ân okunduğu zaman..." Sânı ve azameti zikredilen Kur'ân-ı kerim (okunduğu zaman;) "hemen onu dinleyin" Kur'ân-ı kerimi kabul etmek ve içinde olanlarla amel etmek (için can kulağıyla) dinleyin! Muhakkak ki Kur'ân-ı kerimin sânı mutlak olarak onu dinlemeyi vacip kılar. dinleyiniz" emri gibi) 1- Tasarruf, 2- Çalışmak manâsı vardır.

Müstemî ile Sami'

babından gelen kelimelerde.
"dinleyen" ile  "dinleyici" arasında (çok bariz) fark koydular...

"dinleyen", (gerçekten) dinlemeyi kast eden ve ona (okunan şeye) kulak veren kişidir. "dinleyici" ise, dinlemesini dinlemek kasdı olmaksızın harcayan kişidir... (Dinler gibi görünen ama can kulağıyla dinlemeyendir...) Buna göre, her "dinleyen" aynı zamanda "dinleyici"dir. Bunun aksi yoktur (yani her "dinleyici" aynı zamanda, "dinleyen" değildir...)

Susun

"ve susun; edin.

1- Kur'ân-ı kerim okunma esnasında sükût edin (susun). 2- Kur'ân-ı kerime ta'zîm ve ona saygı için gereğince ona riâyet 3- Mükemmel olarak onu dinleyin ,

İnsât ile Sükût

"susmak" ile"sukut" arasında; arasında şu fark vardır. "susmak" kelimesi, dinlemek ve sükût etmek mefhûmundan alınmıştır. Manâsı sadece sükût etmek üzere taksîr edilmez, (susup dinlemek, demektir...) "sükût" ise, bunun hilâfınadır. Sükût sadece susmak, demektir... "gerek ki, rahmete erdirilirsiniz..." Kur'ân-ı kerimin en yakın meyvesi olan rahmete gark olursunuz...

Sebeb-İ Nüzul

İbni Abbâs (r.a.) hazretleri buyurdu: Bu âyet-i kerime inmeden önce Müslümanlar, namazda iken konuşuyorlardı. İhtiyaçlarını emrediyorlardı. Bir adam cemaate geldiğinde, namaz kılanlara kaç reka't kıldınız ve kaç rek'at kaldı diye sorardı. Onlar da şu kadar kıldık ve şu rek'attayiz derlerdi. Allâhü Teâlâ hazretleri, bu âyet-i kerimeyi indirdi... Müslümanlara namazda Kur'ân-ı kerimin okunması sebebiyle sukut edip dinlemelerini emretti. Çünkü kıraat namazın en büyük erkânındandır ...

İmamın Kıraati

Imam-ı Azam Ebû Hanife (k.s.) hazretleri bu âyet-i kerimeyi delil getirerek; imama tabi olan kişinin, susup dinlemesini vacip kabul etti. lmam'ın okuması muktedînin (imama tabi olanların) okumasıdır. Cemaat imamın arkasında okumaz. İmam ister aşikâr okusun ve isterse gizli okusun fark etmez. Çünkü cemaate iki şey vaciptir. 1- Dinlemek (okunanı işitmeye çalışmak), 2- Susup dinlemek... Cemaatin imamfın okumasını) dinlemesi sona erse bile susmaları yani sükût etmeleri yine vaciptir... Delil getirmenin yönü şudur; cA^f\ "susup dinlemek" kendisiyle emredilen hükümdür. Namazda emredilen şey, namazda konuşmaktan nenidir; okumaktan değil... Lakin tabir lafzın umûmî olmasına, sebebin hususiyetine değildir. Müfessirlerin imamı (F. Razi) buyurdular ki: -"Bu âyet-i kerime, cemaatin Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin arkasında (ona tabi olurlarken) Kur'ân-ı kerim okudukları zaman nazil oldu. Haddâdî (r.h.) bunu tefsirinde sahih kıldı...

Cemaatin Okuması

"El-Eşbâh" isimli fıkıh kitabında buyuruldu: İmam-ı Âzam Ebû Hanife (k.s.) hazretleri, İmama tabi olan cemaatin (namazda) Kur'ân-ı kerim okumalarını iskât etti (düşürdü) ve hatta men etti. Karışıklığı def etmek için... "Ezher camii" (Ezher medreselerinde olduğu gibi... (Eşbahın sözleri) bitti. Me'mûm (imama tabi olan cemaatin namazda) okuması kerâhet-i tahrimiyye ile mekruhtur. Sahih olan budur. îbni Melek'in Şerhü'l-Mecma'mda olduğu gibi.. Hazret-İ Ali (r.a.) buyurdular: -"Kim imamın arkasında okursa; o kişi gerçekten fıtrata yani sünnette hata etmiştir...

Hikaye (İmam-ı Azam'ın ve cemaatin okuması)

Hikâye olunur: Ehl-i sünnetten bir cemaat Imam-ı Âzam Ebû Hanîfe (k.s.) hazretlerinin huzuruna geldiler; 1- İmamın arkasında okumak hakkında onunla münazara etmek, 2- Onu susturmak 3- Ve bu konuda onu çirkinlikle itham etmek (istediler...) İmam-ı Âzam Ebû Hanife hazretleri onlara; -"Sizin hepinizle birlikte bir anda münazara etmem mümkün değildir. Münazara etme işini, içinizde en iyi bilene havale edin; onunla münazara edeyim!" dedi. Onlar da (kendi içlerinden) birine işaret ettiler. İmam-ı Âzam Ebû Hanife hazretleri sordu: -"Sizin en aliminiz bu mu?" Onlar: -"Evet!" dediler. İmam-ı Âzam hazretleri; -"Bununla yapılan münazara sizinle yapılan münazara mı?" Onlar: -"Evet!" dediler. Imam-ı Âzam hazretleri; -"Onu ilzam edip susturmak, sizi ilzam etmek ve sizi mağlub etmek midir?" Onlar: -"Evet!" dediler. Imam-ı Âzam; -"Onunla münazara eder ve onu ilzam edersem (getirmiş olduğum delil ve) hüccet sizi de bağlar mı? (veya onun hüccet ve delili sizin hüccet ve deliliniz mi?)" Onlar: -"Evetî" dediler. Imam-ı Âzam hazretleri sordu: -"Bu nasıl olur?" Onlar: -"Çünkü biz ona İmam olarak râzî olduk! Onun sözü bizim sözümüzdür!" dediler. İmam-ı Âzam hazretleri; -"Biz namazda imam seçtiğimiz (birini öne geçirdiğimiz) zaman, (işte böylece) onun okuması bizim okumamızdır! O bizim yerimizde okumaktadır!..." buyurdu. Bunun üzerine onlar, Imam-ı Âzam hazretlerine karşı ilzam olunduklarını (mağlubiyetlerini) kabul ettiler...

Kırâaftan Matlûb Olan

Fakihler (r.h. hazerâtı) buyurdular: Kırâattan matlûp olan ve istenen şey; 1- Tedebbür, 2- Tefekkür, 3- Onunla amel etmektir... Bunlar ise, ancak Kur'ân-ı kerimi işitmek ve Kur'ân-ı kerim okunurken susup dinlemekle hâsıl olur. imama tabi olan kişi, üzerine bu (susup dinlemesi) vacibtir...

Cuma Hutbesi Misâli

Kıraat, Cuma günü (okunan Cuma) hutbesi gibidir... Cuma hutbesi vaaz, zikir ve nasihat olarak meşru kılındı. Faydası hâsıl olsun diye Cuma hutbesini susup dinlemek vacip kılındı. Yoksa Cuma namazının diğer erkânı gibi herkesin kendi başına hutbe okuması caiz değildir. Çünkü o huşu için meşru kılındı. Mü'minler için huşu ise, ancak kendisiyle beraber rükû edilen secde ile hasıl olur. (3/303)

Kur'ân-ı Kerim okumak

Bil ki: Nazm-i kerimin ve ayetin zahiri, namazın içinde ve dışında okunan Kur'ân-ı kerime kulak verip susarak dinlemenin vücûbunu iktizâ eder.;.. Âlimlerin çoğu ise (sadece namazda okunan kur'ân-ı kerimi cemaatin susup dinlemelerinin vacip olduğunu) namazın dışında okunan Kur'ân-ı kerimi dinlemek ise müstehap olduğunu söylediler... Tefsir kitablarında olduğu gibi...

Namaz Dışında Okunan Kurân-ı Kerim

Haddâdî (r.h.) buyurdular: Namazın dışında Kur'ân-ı kerim okuyan kişiyi susup dinlemek vacip olmaz.

Meşgulken Kur'ân-ı Kerim Okumak

Halebî (r.h.) buyurdular: Adamın biri fıkıh yazıyor, ve diğeri de onun yanında Kur'ân-ı kerimi okuyor. Bu durumda {fıkıh yazan kişinin Kur'ân-ı kerimi) dinlemesi mümkün değildir. (Bu durumda) günah, insanlar işleriyle meşgul oldukları yerde Kur'ân-ı kerimi cehri (aşikâr olarak) okuyan kişinin üzerinedir... Yine (okunan Kur'ân-ı kerimi dinleme günahı) insanlar uyurlarken duvarların üzerine (veya ses yükselticilerle) sesli olarak Kur'ân-ı kerimi okuyup (halkı rahatsız eden) kişi, günahkâr olur. "Hülâsa"da böyledir.

Sabî'nin Kurân-ı Kerim Okuması

Sabî (âkil baliğ olmamış olan çocuk) ev halkı kendi işleriyle meşguller iken sesli olarak Kur'ân-ı kerim okuduğunda aile halkı oturup onu dinlemekten mazurdurlar. Eğer onlar işe başlamayı Kur'ân-ı kerimin okunmasından önce başlayıp (işi açmışlar iseler...) Yoksa, hayır (aile halkı Kur'ân-ı kerimi dinlemelidirler...)

Çok Kişi Birden Kur'ân-ı Kerim Okursa

Kur'ân-ı kerimin okunması anında fıkıh kitabı okumak da öyledir... Ve eğer okuyan, bir mektebte ise oradan geçenlerin Kur'ân-ı kerimi dinlemeleri vacibtir. Ve eğer okuyanlar çok iseler işitmede karışıklık olduğu için oradan geçenlerin Kur'ân-ı kerimi dinlemeleri vacib değildir... İşitmek ve dinlemeyi terk etmek manâsını tazammun etmesi için, bir kavmin Kur'ân-ı kerimi topluca okumaları mekruhtur... Denildi ki, bunda beis yoktur.

Kurân-ı Kerimi Dinlemek Farz-ı Kifâyedİr

(Okunan) Kur'ân-ı kerime kulak verip işitmek ve dinlemekte asıl olan farz-ı kifâye olmasıdır... Halebî'nin incelemesi üzerine... "eş-Şerhü'l-Kebîr"de böyledir.

Hatim Esnasında İtilâsı Topluca Okumak

"Khiye"isimli fıkıh kitabında buyuruldu: Kur'ân-ı kerimin hatmi esnasında Ihlâs sûresini topluca cehri (aşikâr olarak) okumalarında bir beis yoktur. Ancak bir kişi okuyup, diğerlerinin dinlemesi daha evlâdır...

Müzâkere

Adamın biri fıkıh yazıyor ve tekrar ediyor ve başkası da Kur'ân-ı kerim okuyor. (Okunan) kur'ân-ı kerimi dinlemek ona gerekmez... Çünkü Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, ashabının üzerine vardı. Onlar, mescid-i nebevide iki halka olmuşlardı. 1 - Bir nalda fıkıh ilmi müzâkere ediliyordu. 2- Bir halka da da Kur'ân-ı kerim okunuyordu. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri gelip ilim müzâkeresi yapanların halkasına oturdu. Eğer, Kur'ân-ı kerimi dinlemek gerekmiş olsaydı; elbette Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, Kur'ân-ı kerimi okuyanların yanına otururdu. Bu hadis-i şerif fıkıh (öğrenmenin) ve fıkıh ilmini müzâkere etmenin faziletine işarettir...

Okunacak tümler

Ne güzel buyurmuşlar: 1 - Fıkıh,(Usul-u fıkıh, akâid ve kelâm) 2- Tefsir, 3- Hadis ilmidir... Her kim ki, bu ilimlerin gayri (bu ilimleri anlamaya vesile olmayan ilimler haricinde dünya ve ahtrete menfeati olmayan) bir şeyler okursa; gerçekten habîs (kötü şeyleri) okumaktadır..."

Mezarlıkta Kurân-ı Kerim?

"Nisâbüİ-İhtisâb" isimli kitab'ta buyuruldu: Kabirlerde Kur'ân-ı kerim okunması; İmam-ı Âzam Ebû Hanife hazretlerinin katında mekruhtur. İmam Muhammed (r.h.) hazretlerinin fetvasına göre mekruh değildir. Bizim fıkıh âlimlerimiz (Hanefi mezhebinin) fetvası buna göredir. Lakin musibet ehli insanlarla meşgul iken, sesli olarak Kur'ân-ı kerimin yüksek sesle okunması mekruhtur ...Zira insanlar, meşgul oldukları bir yerde Kur'ân-ı kerimin yüksek sesle okunması mekruhtur...

Hutbe Esnasında Susulur

Sonra bil ki: Bu âyet-i kerimeye hutbe de girer. Çünkü Kur'ân-ı kerimin okunmasına benzer. Zira bu âyet-i kerimenin zahiriyle Kur'ân-ı kerimin okunması ve ihtiyaten hutbe hakkında da amel olunur. Kendisinde bulunan delilin şüphesiyle (hutbenin okunması anında konuşmanın) haramlığını ispat eder. (Hutbe esnasında) susulur, konuşulmaz ve hutbeye kulak verilir. Hutbe'de hatib, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin üzerine salavât okusa bile (yine sükût edip dinler...) Çünkü bu (hatibin salavat okuması) hutbeden bir cüzdür. Hutbenin diğer cüzlerinde amel edildiği gibi salavat esnasında da susup dinleme ameli yapılır. Ancak hatib hutbede; -"Muhakkak ki Allah ve melâikesi Peygambere hep salât ile tekrîm ederler. Ey o bütün iman edenler! Haydin ona teslimiyetle salât u selâm getirin!... " (Âyet-i kerimeyi) okunma esnasında, işiten kişi, kendi içinden gizlice kalbinde salavat okur. Dilini hareket ettirmez.

Hutbede İki Emir

Çünkü hutbede (hutbeyi dinleyen Müslüman) iki emirle muhâtab olmaktadır: 1- Salavat okumak, 2- Dinleyip susmak... (Bunlar:) -"Muhakkak ki Allah ve melâikesi Peygamber'e hep salât ile tekrîm ederler. Ey o bütün iman edenler! Haydin ona teslimiyetle salât u selâm getirin!... Ve; -"Kur'ân okunduğu zaman da hemen onu dinleyin ve susun; gerek ki, rahmete erdirilirsiniz." Emirlerdir... (Bu iki emri birden yerine getirmek için mü'minler hutbe esnasında) sükût edip hutbeyi dinler ve salavat emri esnasında da kalblerinde salavat okurlar... Ta ki her iki emri de birden yerine getirmiş olsunlar...

Hatibi İşitmeyen Cemaat

Mimberden uzakta olup (Hatibin sesi kendilerine ulaşmayan) cemaat hakkında ihtilâf olundu. Doğru olan bunlara da "susun (sukût)"edin emrinin yerine getirilmesi ve farzın ikâmesi için ihtiyaten susmaları gerekir. Velev ki hatibin sesi kendilerine gelmesinde bir özür olsa bile... Çünkü onlarda hutbeyi dinleyenlere bir benzerlik vardır. Zira hatibin sesi kendilerine ulaşmazsa bile, onların önündeki saflara ulaşıyordun Eğer konuşurlarsa, hatibin sesini dinleyen cemaati hatibi dinlemekten meşgul etmiş ve onları hutbeden men etmiş olurlar.

Hutbe Esnasında Dua

"Tatarhâniyye" isimli fıkıh kitabında buyuruldu: Hatîb dua etmeye başladığı zaman; cemaatin; 1- (dua için) e! kaldırmaları caiz değildir. 2- Ve cemaat diliyle duaya katılmaz ve 3- (sesli olarak amin demezler...) 4- Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin üzerine cehrî (aşikâr olarak) salavat okumazlar. Eğer cemaat bunları yaparsa; gerçekten günahkâr olurlar. Alimlerin, cemaati (hutbe esnasında, dua için el kaldırmak, diliyle dua etmek sesli olarak salavat okumaktan) men etmeleri vacibtir. Eğer âlimler, cemaati bu davranışlardan men etmezlerse âlimler günahkâr olurlar. (Emr-i bil'ma'ruf ve nehyi ani'l-münkeri terk ettikleri için....) "Nisâbü'l-İhtisâb" isimli kitab'ta buyuruldu: Cemaat, hutbe anında asla konuşmaz. Onların konuşmaları (mesela yanlarında konuşan bir kişinin susması için) emr-i bi'1-maruf ve nehyi ani'l-münker (iyiliği emretmek ve kötülüğü yasaklamak) için olsa bile... Konuşamaz. Lakin herhangi bir münker gördüğünde sahih olan, eliyle veya gözüyle işaret etmesidir. Çünkü bunda bir beis yoktur. Hadis-i şerifte Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdu: -"Cuma günü imam hutbe okurken, sen arkadaşına (cemaatten herhangi birine) "sus" dediğin zaman gerçekten sen yakışmayan bir yanlışlık yapmış olursun..." yani sen yakışmayan bir söz söylemiş olursun...

Şerh

İmam Nevevî (r.h.) hazretleri buyurdu: Bu hadis-i şerifte (hutbe esnasında) konuşmanın her çeşidinin nehyedilmesi vardır. Çünkü kişinin, "sus" sözü, emri bi'1-maruf (iyiliği emretmek) olmakla beraber (hutbe esnasında sarfettiği için) lağiv (boş ve yakışıksız) söz olmaktadır... (3/304) Bunun dışındaki sözler büyük bir evleviyetle-haydi haydi boş söz ve lakırdıdır... Burada işaretle nehyetmek gerekir... "imam hutbe okurken," kavl-i şerifi bu konuşma yasağının hutbenin okunması anında olduğu şuurunu vermek içindir. Bu Şafiî mezhebine göredir. İmam-ı Âzam Ebû Hanife hazretleri, "susup dinlemek imamın hutbeye çıkmasıyladır..." buyurdular. Zira Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"İmam hutbeye çıktığı zaman, (artık) namaz ve konuşmak yoktur...1" Yani mutlak olarak, ister hutbe okunsun ve isterse hutbe okunmasın imamın hutbeye çıkmasıyla konuşma yasağı gelir. Yasak tarafı tercih edilir. Buyurdu ki: İmam hutbeye çıkıp daha hutbe okumadan önce sözle meşgul olmak ve hutbeyi bitirip, namaza başlamadan önce konuşmakta bir beis yoktur... Çünkü konuşmak, kendisinden günah olmayan şeydedir. Zira susup dinlemek için mekruh oldu. Konuşmak hutbeyi dinle emrini ihlâl eder. Susup dinlemek emri sadece hutbe anına kasretmelidir. Hutbeden önce ve hutbeden sonra hutbeyi işitmek olmadığı için o anda konuşmakta bir beis yoktur. Ve "el-Kmye" isimli fıkıh kitabında buyuruldu: İki bayram hutbesi esnasında konuşmak mekruh değildir. Çünkü bayram hutbeleri sünnettir. Ama Cuma hutbesi ise Cuma namazının sahih olmasının şartıdır. Bayram hutbesi böyle değildir. (Yani bayram hutbesi, bayram namazının sahih olmasının şartlarından değildir...) Zira Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Bayram günü (bayram namazı kılınıp daha bayram hutbesi okunmadan önce) sizden kim çıkmak isterse; çıksın..."100

Hutbe Esnasında Kaza Namazı

Ve'1-hâsıl, imam hutbeye çıktığı zaman insanların konuşması ve nafile namaz kılmaları haram olur. Ama kaçırılan bir farz namazı hutbe vaktinde kaza etmekte kerahet yoktur. Nass bunun üzerinedir. "en-Nihâye" isimli fıkıh kitabında böyledir.

Hutbe Esnasında Teşbih

Yine imam hutbeye çıktığı zaman (kişinin kalbinden) tesbîh ve benzeri şeyleri (okuması) ittifak ile caizdir... "el-Eşbâh" isimli fikıh kitabında buyuruldu: Kişi, nafile namazına başladıktan sonra eğer imam hutbeye çıkarsa, İkinci rekatın başında hemen nafileyi keser. Yani eğer bir rek'at kıldığında imam hutbeye başlarsa, ona bir rek'at daha ekler ve selâm verir. (Dört rek'ate tamamlamaz...) "el-Kâfî" isimli kitab'ta olduğu gibi... Eğer (dört rek'atli bir nafilenin) ikinci iki rek'atma (üçüncü rek'atına) başlamış ise artık onu dörde tamamlar. "El-Ihtiyâr" isimli fikıh kitabında olduğu gibi.

Cuma Namazının Sünneti

Eğer Cuma namazının sünnetine başlanıldıktan sonra hutbeye çıkılırsa, sahih kavle göre Cuma namazının sünnetini dört rek'at olarak tam kılar. "el-Eşbâh" ve diğerlerinde" olduğu gibi...

Hutbeye Çıkmanın Başlangıcı

(Fıkıh kitablannda zikredilen) huruç (bir yerden çıkma) ibaresi, Arabın âdetine göredir. Çünkü Arablar, imamın sânına ta'zîm için ona yüksek ve boş bir yer edinirler. Hatip, minbere çıkmak istediği zaman oradan çıkıp (minberin merdivenlerine yükselir) ve hutbe okur... Ama bizim memleketimizde ise, söz söylemenin ve nafile namazın kesilmesi, hatibin minbere çıkmak için ayağa kalkmasıyla başlar...

Te'vilât-i Necmiyyeden Tasavvuf! Manâlar

Te'vilât-i Necmiyyede buyuruldu: "Insât," (susup dinlemek) güzel işitmenin şartıdır. Güzel işitmek iyi dinlemenin şartıdır. Bu âyet-i kerimede şu işaretler vardır: "Kur'ân okunduğu zaman da hemen onu dinleyin..." "ve susun;" zahirî kulaklarınızla Kur'ân-ı kerimi işitmeniz için, zahirî lisanınızla sükût edip susun. Ve Bâtınî kulaklarınızla işitmeniz için de bâtınî dilinizle de sükût edip susun ve dinleyin... "gerek ki, rahmete erdirilirsiniz." Kulak verip hakîkî olarak işitmeniz sebebiyle rahmete nail olursunuz. Hakikî işitmek de şu hadis-i kutsîdedir: -"Ben onun işitmesi olurum ve benimle (hakikî olarak) işitir...' Kim, Kur'ân-ı kerimi Bârî Teâlâ hazretlerinin işitmesiyle işitirse gerçekten o kişi, Kur'ân-ı kerimi okuyandan işitmiştir. işte bu durum; -"Rahman1 Öğretti Kur'ân'ı, yarattı insanı, belletti ona o güzel beyanı..."

Nasip

Mevlânâ Cami (k.s.) hazretleri buyurdu: Sinâî (k.s.) hazretlerinin feryadında (okumalarında) şöyle vardır: -"Ne acib, Kur ânı kerimden bir harf kadar da olsa nasibi olmadı. Eğer Allâhü Teâlâ hazretleri kerem ve lütfetmezse gözler görmez..."

Zikri Hafi

"Ve zikret..." Ey habibim Ahmedî Resulüm ya Muhammed (s.a.v.)! "rabbini..." Muradın bütün halk olması da caiz olur. Zikir, gafleti kovmaktır. Bundan dolayı cennette o (gaflet ve lisân ile zikir) olmaz; çünkü cennet, daimî huzur makamıdır... "kendi içinden..." O da gizli sözle zikretmektir. Çünkü gizli dua etmek, İhlasın içine dâhildir. İcabet de çok yakındır. Bu (gizli) zikir, bütün zikirleri içine alan umûmî bir zikirdir. 1- Okumak, 2- Dua etmek, 3- Gayri şeylerden daha umumidir... "El-Esrâri'I-Muhammediyye" isimli kitapta da olduğu gibi...

Zikir

Zikrin fazileti,; 1- Tehlil, 2- Teşbih, 3- Tekbir, 4- Dua ve benzeri okumak ve dua gibi şeylere münhasır değildir: Belki amelde, Allâhü Teâlâ hazretlerine itaat olunan bütün hal ve hareketler bir zikirdir...

Tazarru Nedir?

"tazarru/ürperti," Bu kavl-i şerif, masdar olup, "Ve zikret..." kavH şerifinin failinden hâi'dir. Tazarru ve tezellül eder yalvarır olduğun halde, demektir. "tazarru," 1- Hudû1. 2- Tezellül, 3- Sükûnet, 4- Üpertidir... "Allâhü Teâlâ hazretlerine tazarru etti" yani ibtihal ve tezellül etti, boyun eğdi, yalvardı, demektir. lbtihâl, dua ve ihlâs'ta ictihâd etmek (yani candan ve gönülden hakkıyla dua etmek ve ihlâsla Allah'a yalvarmaktır...)

Hareket ve Sekanâtın Faziletlisi

Bazı arifler buyurdular: Namaz, hareketlerin en faziletlisidir. Oruç, sukûnâtın en faziletlisidir. Tazarru, ibâdetlerin heykellerinde deveran eden feleklerin dairelerini çözer...

İstemek İlâhî İhsandır

-"Eğer benim rica ve ümit ettiğim şeyi; Cömertlik (denizinden) nail olmamı, Fazl-u kerem ve ihsanından istemeseydin; İstemeyi bana öğretmezdin..."

Kokarak Dua

"korkarak,"

harfinin kesresiyledir. Aslı "hıvfeteri'dir. Vav sakin mâ kabli meksûr olduğu için vav harfi ye'ye kalb olundu - Hani sen Allâhü Teâlâ hazretlerinden korkar olduğun halde ona yalvar, demektir.

Korku?

İbnü'ş-Şeyh (r.h.) hazretleri buyurdular: Bu korku, 1 -Amellerde noksanlık korkusuna, 2- Kötü sonuç, 3- Son anda iman ile gidip gitmemek korkusuna, 4- Ve Geçmişlere korkuyu içine alır... (3/305)

Akıbet Korkusu

Çünkü hatimede (son anda can vermekte) olanlar, ancak fatiha (açılışta işin başında) olan hükümlerin geçmesiyledir. Bundan dolayı Efendimiz (s.a.v.) hazretleri; - "Kıyamete kadar olacak olanlar hakkında kalem kurudu (her şeyi yazdı)..." İbni şeyh'in sözleri bitti.

Büyüklerin Korkuları

Bu fakir (imam Allâme şeyh İsmail Hakkı Bursevî k.s. hazretleri) der ki: Bu durum, bu âyet-i kerimede hitabtan muradın ümmet-i merhume olması nisbetiyledir. Yoksa peygamberler ve hatta belki (mürşid-i) kâmil (olan) evliyalar, hatimeden (son anda imansız can vermekten) ve fatihadan (başlangıçta kendileri için kötülüğün takdir edilmesinden) emindirler... Evet onların da bir çeşit korkulan vardır. Lakin onların korkuları kendi makamlarına münâsip başka türlü korkudur...

Zikrin Bir Hikmeti

 İnsanın halinin en mükemmeli (ve güzel tarafı kulun) AHâhü Teâlâ hazretlerinin rububiyetinin izzetini izhâr etmesi ve kendi

nefsinin ubudiyet zilletini ortaya koyması olduğundan dolayı Allâhü Teâlâ hazretleri, zikri emretti. Birinci maksat (yani Allâhü Teâlâ hazretlerinin rububiyetini izhâr etmek) "tazarru/ürperti ile ve yakararak," kavl-i şerifıyle onu kayıt altına aldı. İkinci maksadın hâsıl olması (yani kulluğun zilletinin izhârının) tamam olması için de " ve korkarak" (zikredin)" buyurdu. MesnevTde buyuruldu: -"Ne mutlu o kimseye ki, nefsini zelil kılmıştır Ve ne vay o kimseye ki nefsine mağlûp olmuştur."

Yüksek Sesle Zikir?

"ve cehrin madunu sesle/yüksek sesin altında bir sesle...." Bu kavN şerif hâl olan bir mahzûfün sıfatıdır. Yani sözlerinizde aşikâr ve yüksek sesin berisinde gizli bir sözle zikredin, demektir. Zira yüksek sesin altında zikir, tefekküre en güzel bir şekilde yakın olan bir hâldir.

İmamın fazla bağırması

Kim, namazın aşikâr ve sesli okunduğu, akşam, yatsı ve sabah namazlarında cemaate imam olursa; onun sesini şiddetli bir şekilde yükseltmemesi gerekir. İmam sesini ancak arkasındaki cemaatin duyabileceği kadarıyla yükseltmesi lazım. (Daha fazla sesini yükseltmemelidir...) "el-Keşf' te buyuruldu: İmam, İnsanların (işitme) ihtiyaçlarının dışında sesini yükseltmez. Yükseltirse kötü yapmış olur.

Kerahet ve Isâet

Kerahet ile Isâet (kötü'nün) arasında fark (şudur) ki, kerahet, isâetten (kötülükten) daha fâhiş'tir (daha büyük hatadır)...

Haz. Ebû Bekir İle Hazret-i Ömer

Rivayet olunduğuna göre; Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, Hazret-i Ömer'in yüksek sesle Kur'ân-ı kerimi okuduğunu gördü. Ona bunun sebebini sordu. Hazret-I Ömer (r.a.): -"Uykudakini uyarıyor ve şeytanı kovuyorum!" dedi. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, ona; -"Sesini biraz kısî" buyurdu. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, Ebû Bekir (r.a.) hazretlerinin yanına geldi. Onu çok kısık bir sesle Kur'ân-ı kerim okuduğunu gördü. Ona bunun sebebini sordu. Hazret-i Ebû Bekir; -"Münâcat etmekte olduğum (AHâhü Teâlâ hazretlerine) sesimi duyurdum!" dedi. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri ona; -"Sesini birazcık yükselt!" buyurdu."

Aşikâr ve Gizli Okumalar

(Büyük muhaddis ve şârih) imam Nevevî (r.h.) hazretleri, zikrin cehrî (aşikâr) okunmasının müstehap olduğu hakkında varid olan hadis-i şerifler ile zikr-i hafî (gizli zikretmenin) müstehap olduğu hakkında varid olan hadis-i şeriflerin arasını topladı. Ve (buyurdular:) 1 - Riya (ve gösterişten) korkulduğu 2- Namaz kılanlara eziyet olduğu, 3- Veya uyuyanlara rahatsızlık verdiği yerlerde gizli okumak daha faziletlidir. Bunun dışında ise cehrî (aşikâr) okumak daha faziletlidir. Çünkü bunda amel daha çoktur. Çünkü bunun (Kur'ân-ı kerimi sesli okumanın) faydası, onu işitenlere de geçer. 1- Zikredenin kalbini uyandırır. 2- Onun bütün himmetini tefekkürde toplar. 3- İşitmesini ona sarf eder. 4- Uykuyu kaçırır. 5- Neşât (ve zevki) arttırır. Özetle, seçkin (ve hayırlıların) yanında ihtiyar edilen (seçilen görüşe göre) namaz ve benzeri şeyde, tekbir alırken mübalağa ile sesi yükseltmek gerçekten mekruhtur. Halbuki tekbir, giziiük ile aşikâr arasında olması gereken orta halidir. Bütün âlimlerin ittifakıyla tekbir; 1- Tazarru, 2- Tezellül ve yalvarmak, 3- Sükûnet ile beraber riyadan uzak bir şekilde; Orta sesle tekbir getirmek caizdir... "el-Envâru'I-lvleşârik" te de böyledir.

Yeni Başlayanın Sesli Zikri

"El-Keşşâf"in sarihinde şerhi geçti. Muhakkak ki mürşid-i kâmil olan şeyh, mübtedî (tarikata yeni başlayan kişiye) kalbine yerleşmiş olan (şeytanî) havâtırı def etmesi için yüksek sesle zikretmesini bazen emredebilir ...

Sabah ve Akşam Zikretmek

"sabahleyin ve akşamlan," Bu kavl-i şerif, "Ve zikret.." emrine taaliuk etmektedir. Yani bu iki vakitte zikredin, demektir. O vakit; 1- Sabah, 2- Ve Akşam vakitleridir.

Gudüv ve Âsâl?

"sabah" kelimesi, "ğudve" kelimesinin cemiidir. "ğadve"   ise,   sabah   namazıyla   güneşin   doğuşuna   kadar  olan vakittir...

"akşamlar" kelimesi ise, "asıl" kelimesinin cemiidir. "asîl" ise, İkindi namazıyla güneşin batışı ve akşam ve yatsı namazına kadar olan zaman, demektir.

Akşam ve Sabah

Hususiyle bu iki vakit zikredildi. Çünkü iki vakitte âlemin halleri değişmektedir. Bu çok acâib değişiklik; âlemi değiştiren bir müessir (etkileyen yüce yaratıcının) varlığına delâlet eder. O müessir de apaçık hikmetler ve kahredici kudret ile mevsûf olan Allâhü Teâlâ hazretleridir. Sabah ve akşam (yani gece ve gündüzün) değiştiğini müşahede eden her kimsenin, halinin değişmesi korkusuyla büyük bir tazarru, yalvarma ve yakarma ile Allâhü Teâlâ hazretlerini zikretmesi gerekir... Denildi ki: "sabahleyin ve akşamları," kelimeleri, gece ve gündüzden ibarettirler... Gece ve gündüzü zikirden vazgeçip gece ve gündüzün birer tarafı olan sabah ve akşamın zikriyle iktifa buyurdu. Allâhü Teâlâ hazretlerinin akşam ve sabahı zikretmesinden murad, imkan kaderince o iki vakitte zikretmeye devam içindir...

Zikirde Gaflet

"Ve asla gaafillerden olma..." Allah'ın zikrinden gâfıl olma! Bu âyet-i kerimede önce, zikirlerin manâlarını nefsinde hazır sderek lisâniyle zikretmeyi emretti. Çünkü 'içinden Rabbıni zikret" yani nefsinde Allâhü Teâlâ hazretlerini zikretmekten murat, kişinin söylediği zikirlerin manâlarını bilerek Allâhü Teâlâ hazretlerini zikretmesidir. Sonra Allâhü Teâlâ hazretleri, "Ve asla gaafillerden olma..." kavl-İ şerifini ona tabi kılması; insanın kalbini Allâhü Teâlâ hazretlerinin celâl ve kibriyâsını kalbinde (her an) hazır kılmaktan asla gâfıl olmamasıdır... (3/306)

Zikir

Hadis-i şerifte buyuruldu: -"Agâh olun! Sizin için en hayırlı ve sizin için düşmanınızla karşılaşmanızdan sizin düşmanlarınızın boyunlarını vurmanız ve düşmanlarınızın sizi şehid etmesinden (yani maddî dhad'tan) daha faziletli olan (bir ameli) size haber vereyim mi?... (O)zikrullahıtir..."

Zikrullah

Yani (bu hadis-i şerifin açıklaması:) Zikredilen şeylerden sizin için en hayırlı olan şey, noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah Subahânehû ve Teâlâ hazretlerini zikretmektir. Çünkü gaza (savaş) ve Allâhü Teâlâ hazretlerinin yolunda şehid olmanın sevabı, cennetin hâsıl olmasıdır. Ama Allâhü Teâlâ hazretlerini zikreden ise, "Celîsü'1-Hak" Allâhü Teâlâ hazretlerinin celîsidir. Buyurulduğu gibi: -"Ben, beni zikreden kişinin celîsiyim (rahmetimle onu kuşatmaktayım)!" Celîs (Hak Teâlâ hazretlerinin yanında olmak) müşahede etmeyi gerektirir. Müşahede olunan zikredilendir. Hakkı müşahede ise cennetin hâsıl olmasından kat kat faziletlidir... Bundan dolayıdır ki rü'yetüllah cennete girdikten sonra hâsıl olmaktadır. Bu, nimetin kemâlidir. Kuldan talep edilen (istenen) zikir; 1- Kalbi, 2- Ruhu 3- ve bütün kuvvetinin hazır olmasıyla beraber Allâhü Teâlâ hazretlerini lisanıyla zikretmesidir. Bu durumda kişi, tamamen (bütün varlığıyla) Aliâhü Teâlâ hazretlerine yönelmiş olur. (insan tamamıyla Allah'a yönelip onu kalbi ve ruhuyla zikrettiği zaman, kendisinden) 1 - Bütün (şeytanî) hatıraları (düşünceleri) nefyeder. 2- Ve kendisinde nefsânî bütün-hadiseler kesilir....

Dil ile Zikir, Kalb ile zikir

(Kişi kalb ve ruhunun hazır olması halinde Hsâniyle zikrettikten sonra) zikir onun dilinden kalbine intikâl eder. (Artık dil ile değil de kalbiyle zikretmeye başlar...) Bu kalbî zikre devam, ta ki gaybinin perdelerinin ardında Hak Teâlâ hazretleri ona tecelli eder... O durumda kulun bâtını, hikmet nurlarıyla nurlanır... Ve o zaman; -"Ve arz rabbinin nuruyla parlamıştır...." Ondan sonra 1- "Tecelliyât-ı sıfat" 2- (Tecelliyat-ı) Esmâiyye... Sonrada; 3- (Teceliyyât-ı) zâtiyye.... Hak Teâlâ hazretleri hakkında kula gereken şey, kulun layiki vech üzere Celâli ve Cemâliyle Allâhü Teâlâ hazretlerini zikretmesi gerekir. Bu durumda Hak, zikreden ve zikredilen olmuş olur. İşte bu durum, övgülerin yükselmesi ve hakikatin inkişâf etmesiyledir. Davud-ı Kayrî (k.s.) hazretlerinin "Şerhü'l-Füsûs" isimli kitabında "el-Yunûsiyye" kelimesinde böyledir. (Oraya bakınız...) -"Kadîm vasıflar teceili ettiğinde; O Kelîm hadisin vasıflarını hemen yakar..."

Esmâ-i Hüsnâ'dan Bir İsimle Meşgul Clmak

Ve bil: Muhakkak ki kim Allâhü Teâlâ hazretlerinin isimlerinden bir isim ile meşgul olur ve ona devam ederse, hiç şüphesiz kendisiyle o meşgul olduğu isim arasında bir sır hâsıl olur; Allâhü Teâlâ hazretlerinin inayeti ve fazl-u keremiyle... Kişinin o isimle meşgul olduğu nisbette sırlara vakıf olur. Bu münâsebet kuvvetlendikçe ve meşguliyetin kuvveti nisbetinde kemâle erdikçe; onun (bu) kemâli, kendisiyle ve medlulü olan ismin hakikati arasında bu hâsıl olan münâsebet vasıtasıyla kuvvet ve kemâl takdir eden bir münâsebet hâsıl olur. Kişi, kemâlinin doruk noktasına ulaştığında, bu ikinci münâsebet kendisiyle o ismin arasında, noksan sıfatlardan münezzeh olan Hak Subahânehû ve Teâlâ hazretlerinin cömertliği ve vergisiyle; kendisiyle müsemmâ olan Hak subhânehû ve Teâlâ hazretlerinin arasında; ikinci münâsebet miktarınca, kuvvet ve kemâl cihetinde bir münâsebet hâsıl olur. Çünkü kul bu münâsebeti sayesinde, kendi kirliliklerine kudsiyeti (temizliği) galip kılar. Ve böylece "Kuds âlem"ine münasip olur. Kirlilik hükmünün kalkması miktarınca, kuds âlemine çıkar. İşte bu zamanda, Hak ve Subhânehû ve Teâlâ hazretleri, o kişinin istidadı miktarınca onun mertebesine göre o isimde tecelli eder. Ve o kişinin üzerine dilediği kadar; 1- İlimler, 2- Meârifler, 3- Esrâr-i İlâhî 4- Ve kevnî sırlar verir... Bunu iktizâ edip, yerleştiği yer kendisini kapladığı ve kabiliyeti kendisini buna hazırladığı müddetçe; Allâhü Teâlâ hazretleri, onu daha önce muttali olmadığı şeylere (ilim, marifet ve sırlara) muttali kılar. (Ona ledünnî ilim verir...) Cehalet ve gafletten sonra onun için ilim ve marifet hâsıl olur. Bizim gerçekten değerli şeyhimizin; "Tefsîrü'l-Fâtiha"nın haşiyelerinde de böyledir. Ölümü gelinceye kadar Allâhü Teâlâ hazretlerini imdadta bulundu, (r.a.)

Vird

Meşâyih-i izam ve ulemâ-i billâh (irfan ehli onlar) şunun üzerine ittifak ettiler ki: -"Virdi zikri olmayan kimsenin asla vürûdu (hakka ulaşması manen derecelere yükselmesi de) olmaz..."

Allah'tan Uzaklaşmak

Kişinin; 1- Sefer, 2- Hastalık, 3- Çok yaşlılık, 4- Ölüm... Gibi çok ciddi bir sebebin dışında sebeplerden herhangi bir sebeple virdinin bazısından kesilmesi, (virdini ihmal etmesi, virdini bırakması); o kişinin Allâhü Teâlâ hazretlerinden uzaklaştığı ve ilâhî rahmet ve feyizden mahrum olmanın alâmetidir ...

Virdini Kaçıran

Birinin eğer bir virdi olurda herhangi bir sebeple virdini kaçırırsa, bir hafta sonra olsa bile onu tedârik edip mutlaka virdine devam etmelidir.

Evrâd ve İbâdetten Murad

Teheccud namazı farz namazlardan olmamasıyla beraber, bazı tasavvuf ehli kaçırmış oldukları teheccud namazlarını kaza ederler. Bunun sırrı şudur: Muhakkak ki evrâd'tan murad, belki diğer bütün ibâdetlerden murad, 1- Batınî sıfatların değişmesi, 2- Kalbin rezalet olan amellerini kapatmak, 3- Kötülüklerin önüne sed çekmektir. 4- Herhangi bir amelin (kötü) eserini yok etmektir.

Devam Esastır

Her amelin, denilir ki eseleri vardır. Belki eserleriyle hissedilmezler. Eseri, mecmûun (tamamının) üzerine tertip olunur. Bir amelin ardından hususî ve hissedilen bir eser hemen olmadığı zaman, ikinci ve üçüncü (kere o ibâdetin yapılmasıyla) eser görülmez ve devam edilir. İbâdete devam edilmekle, birinci eser silinir. Yok olur. İşte bu sırdan dolayı Efendimiz (s.a.v.) hazretleri; -"Allâhü Teâlâ hazretlerine en sevimli ameller, devamlı olandır; her ne kadar az olsa bile..." Yani amel ne kadar az olursa olsun, demektir.

Evradın Terki

İbni Melek (r.h.) buyurdular: Kendisine devam edilen amel, (Allâhü Teâlâ hazretleri katında) en sevimli amel oldu. Çünkü kişinin nefsi (ruhu ve kalbi) o amel ile ülfet kurar. O amelin sebebiyle Allâhü Teâlâ hazretlerine ikbâl eder (Allah'a döner...) Bundan dolayı tasavvuf ehli, evradın terkini asla kabul etmezler. Farzların terkini kabul etmedikleri gibi.. İbni Melek'in sözleri bitti. (3/307)

Virdi Hakir Görmek

Ehlüllah olan bazı âlimler buyurdular: Virdi, cehûl (zır câhil kişilerden) başkası hakir görmez. Yani Rabbinin hakkını ve nefsinin hazzından mahrum olan cahiller virdi küçük görür (veya inkar ederler). ikisine vasıl olmasının yönü şudur: Muhakkak ki vârid (vird okuyan kişi) âhirette virdi hasebince iyilik görür. Zira hadis-i şerifte böyle geldi: Muhakkak ki Allâhü Teâlâ hazretleri şöyle buyuruyor: -"(Ey mü'min kullarım) girin cennete rahmetimle; ve onu amelleriniz karşılığında taksîm ediniz... Vird, bu hayatın dürülmesiyle dürülür. Virdlerini kaçırdığı nisbette de sevabını kaybeder. Çünkü o cennetin sevabı kişinin virdlerine (iman ve ibâdetlerinin) üzerine terettüp etmektedir... Evla olan şudur: Bundan, yüksek akıl sahibi kişiler virdin vücûduna muhalefet etme manâsını asla çıkartmadılar. Onun (yani virdin) gitmesiyle sevabı da gider. Eğer senin nefsin, sevabın olmamasıyla illet bulursa; ona de ki: -"(Ey nefsim!) Vird zikri senden istenendir! Vird, kulluk hakkıdır!..." Eğer sen çıkar talep etmeye meyledersen (ve maddeye yaltaklanırsan) nefsine de ki: -"Vird okuyan sen, ondan talep ediyorsun! Nefsinin hazzından değil! Onun senden talep ettiği hakkının vacibi olanlar ile senin maksadından ve hazzından ondan isteğin olan şeyler nerededir? Mevlâsı için amel eden iyi bir nefis (ve kişi) ol! Onun sana emânet ettiği (ve senin velayetine verdiği) şeyleri ona teslim et!"....

İstikâmet mi Keramet mi?

Gerçekten (bazı büyükler) buyurdular: İstikâmet ve doğruluk talep eden olî Keramet talep eden olma! Zira muhakkak ki senin nefsin, çırpınıyor ve keramet istiyor! Halbuki senin Mevlâ'n ise senden istikâmet istiyor! Senin Rabbinin hakkını ifâ etmek; elbette senin nefsinin hazzını tatmin etmeden daha evlâdır!

Hurilerle Sohbet

Hafız (k.s.) hazretleri buyurdular: -"Hurî'nin sohbetini istemem. Zira bu (hurî ile sohbet) gerçekten kusurun tâ kendisidir. Senin (o dayanılmaz) hayâlin ile; Başkasıyla sohbete meyletmek (ve hurilerle sohbet ile yetinmek), Büyük bir eksikliktir benim için...

Tevilât-i Necmiyyeden

Te'vilât-i Necmiyyede buyuruldu: "içinden, rabbini zikret..." Yani Rabbini; Fiiller, Ahlak ve zat ile Nefsinde (kendi içinde:) 1- Kendi nefsinin fiillerini (işlerini) Allâhü Teâlâ hazretlerinin yapmış olduğu emirlerle değiştirerek; 2- Kendi nefsinin ahlâkını Allâhü Teâlâ hazretlerinin ahlakına değiştirerek; 3- Ve kendi zâtını, Allah'ın zâtında nefyederek (fena fıllâh derecesiyle) Allâhü Teâlâ hazretlerini zikret, demektir....

Zikredene Karşılık

(İşte gerçek zikir budur.) Bu şekilde zikreden (şu hadis-i kudsînin müjdelerine nail olur:) "Ve eğer (kulum) beni kendi nefsinde (içinden) zikrederse; ben de onu nefsimde zikrederim..." îşte bu hadis-i kudsînin beyân ettiği hakikat şu âyet-i kerimenin sırrıdır; "O halde anın beni, anayım sîzi ve şükredin de bana nankörlük etmeyin." Görmüyor musun? Kelebeğe bakmıyor musun? Kelebek, kendi içinde kendi zatını, mumda fânî kılmak (yok etmekle) nasıl zikrediyor. Bundan dolayı mum da kendi zatının bekasında yani kendi nefsinde. Kelebeği bakî kılmakla nasıl zikrettiğini görmüyor musun? Halbuki bununla beraber Allâhü Teâlâ hazretleri, bu misâl ile misal verilmekten münezzehtir.

Zikrin Mertebeleri

"tazarru/ürperti ile ve yakararak ve korkarak ve cehrin madunu sesle^üksek sesin altında bir sesle..." "Tadarru" kelimesi "tekellüf' babmdandir. Yani 1- Zikrin bidayetinde (başında) kişinin nefsini, şeriatın fıilerine göre değiştirmesiyle olur. Bu ise zahiri tekellüf (zorlanmak) ile olur. 2- Zikrin ortasında; a) kişinin Allâhü Teâlâ hazretlerinin ahlakı ile ardaklanması.. b) Tarikatın edebleriyle edeplenmesiyle olur. Bu da bâtını ve gizli halini düzeltmesidir... 3- Zikrin nihayeti (sonu ise) kişinin kendi zâtını hakikat nuruyla Hak Teâlâ hazretlerinin zatında yok etmesidir. Bu zikir ise, bunu sözle söylemekten nehyetmekle olur. (Gizli zikirle olur...) Bu hakikat Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin şu hadis-i şerifıyle beyan edilmektedir: -"Rubûbiyetin sırlarını ifşa etmek (açıklamak) küfürdür." "sabahleyin ve akşamlan..." Bu kavl-i şerif, ezel sabahına ve ebed akşamına işaret etmektedir.

Zâkir ve Mezkûr?

Zira muhakkak ki hakikî zikir ve hakikî mezkûr (zikir olunan) o, hakikî zâkir (zikredenin kendisi)dir. Zikir ve mezkûr hakikatte ezelî ve ebedî olan Allâhü Teâlâ hazretlerinin kendisidir. Zira Allâhü Teâlâ hazretleri ezelde buyurdu: "O halde anın beni, anayım sizi..." Allâhü Teâlâ hazretleri ezelde onları zikretti. Onlara hitâbettiğinde; zikreden ve zikir olunan noksan sıfatlardan münezzeh olan Hak Teâlâ hazretlerinin kendisiydi.

Hakikî Zikredici?

Buna göre ben derim -"Onu, kendisinden başkası (hakikî olarak) zikretmedi." Bu hakikat; Yusuf bin Hüseyin er-Râzî (k.s.) hazretlerinin sözüdür:

-â) "Rubûbiyetin

-"Allah'tan başka hiçbir (kimse) Allâhü Teâlâ hazretlerini zikretmedi..." Bundan dolayı Allâhü Teâlâ hazretleri buyurdu: "Ve asla gaafıllerden olma!" Hakikatte zâkir (zikreden) ve mezkûrun (zikir olunanın), Allâhı Teâlâ hazretlerinin kendisi olduğunu bilmeyenlerden olma! Te'vilât-i Necmiyyenin sözleri bitti.

Melekler Allah'a İbâdet Ediyorlar

"Muhakkak o kimseler ki," Kâşifi (r.h. Farisi tefsirinde) buyurdular: Haberde varid oldu ki, Mekke kâfirleri, Allâhü Teali hazretlerine tazimde bulunmadılar ve ona secde etmediler. Allah1; (iman ve) secde etmekten kaçındılar ve dediler ki: -"Rahman ne imiş? Bize emrediyorsun diye secde mi ederiz? ve daha ziyâde vahşetlerini artırdı...' Bunun üzerine noksan sıfatlardan münezzeh olan Allar subhânehû ve Teâlâ hazretleri buyurdular: -"Ey habibim! Eğer kâfirler secde etmekten serkeşlü ederlerse, sen bununla kendini yıpratma! Zira (o); "rabbinîn yakınında (olanlar), Mukarreb olan melekler, yani Allah katında şerefli bir yeri olar melekler, demektir. Yoksa mekan ve mesafe olarak Allah'a yakır demek değildir. "istikbar eylemezler/büyüklenmezler." Büyüklük yapmadılar. "Allah'ın ibadetinden..." Hatta belki Allâhü Teâlâ hazretlerinin kendilerine emrettiğ şekilde tam ibâdet ederler...

 "Ve O'nu hep teşbih ederler..."

Allâhü Teâlâ hazretlerinin cenâb-i kibriyâsına layık olar şeylerden onu tenzih ederlerdi.

Secde

"Veyalnız, O'na..." Harf-i cenin fiti üzerine takdîm ediimesi hasr içindir...

"secde ederler."  

Allâhü Teâlâ hazretlerine karşı gayet ubudiyet ve tezellül ile hudû ederler. Allâhü Teâlâ hazretlerine hiçbir şeyi şirk koşmazlar. Bu kav-i şerif, diğer mükellefler için bir tarizdir. Bundan dolayı, bu âyet-i kerimenin okunması anında tilâvet secdesi yapmak meşru oldu.

Secde?

Bil ki: Secde, hudû (mahviyet, tevazu ve Allah'a yalvarmanın) nihayetidir. Ancak, başka bir yerde noksanlıktan dolayı cebren meşru kılındı. Sehiv secdesi gibi... Secde bir yerde de, kâfirlere muhalefet ve Müslümanlara mükâfat için yapılır.

Tilâvet Secdeleri

Kâşifî (r.h. Farisî tefsirinde) buyurdular: Tilâvet secdesi, Kur'ân-ı kerimin on dört (14) yerinde vardır. İki yerde de ihtilâf vardır. 1- Biri Hac sûresinin sonudur. Bu âyet-i kerime; İmam Şafiî (r.h.) hazretleri ve İmam-ı Ahmed bin Hambel (r.h.) hazretlerinin mezbehinde burada secde vardır. Imam-ı 4zam Ebû Hanife (r.h.) hazretlerinin mezhebinde bu âyet-i kerimede secde yoktur. 2- İkincisi ise, Sâd sûresinde secde etmek, Imam-ı Azam Ebû Hanife (r.h.) hazretlerinin mezhebine göredir. Çünkü Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, secde sûresini okuduğunda secde ettiler. Diğer İmamların mezheblerinde Sad sûresinde secde yoktur.

Secde Âyetlerinde İhtilâfın Sebebi

(Bu iki âyet-i kerimelerde tilâvet secdesi yapma konusunda âlimlerin ihtilâf etmelerinin sebebi şudur:) Çünkü bu âyet-i kerimelerde zikredilen rükû yapmaktır, secde yapmak değildir. Fussılat sûresinde de; -"Gerçek O'na ibâdet edecekseniz..." İmam Şafiî (r.h.) hazretleri, bunun secde cümlesi olduğunu kabul etti. Hazret-i Ömer (r.a.) ve îbni Mes'ûd (r.a.) hazretlerinin yanında (secdeyi vacip kılan) -"Buna karşı kibretmek İsterlerse, haberleri olsun ki rabbinin huzurundakiler gece ve gündüz O'na tesbîh ederler; hem onlar usanmazlar" (Âyet-i kerimesinde ki, usanmazlar," kavl-i şerifinin yanında secde etmek gerekir.... Biz ihtiyaten bunu tuttuk... Zira secdenin tehiri lazımdır; ama takdîmi asla olmaz. (Yani secde âyeti okunmadan secdesi yapılmaz...)

Tilâvet Secdesi Vaciptir

lmam-ı Âzam Ebû Hanife (k.s.) hazretlerinin mezhebinde "Tilâvet secdesi" vaciptir. Secde âyetleri ister namazda ve isterse namazın dışında okunsun secde yapılması vaciptir. Eğer tilâvet secdesini kaçırırsa, kaza edilmesi lazımdır. Diğer imamların mezheplerinde ise, tilâvet secdesi sünnettir. Eğer kaçınlırsa, kaza edilmesi gerekmez. Meşru bir zaruret olmaksızın tilâvet secdesini tehir edip geciktirmek mekruhtur.

Tilâvet Secdesinin Yapılışı

Oturarak tilâvet âyetini okuyan kimsenin (tilâvet secdesi yapmak için) ayağa kalkması müstehaptır. Tekbir alır Allâhü Ekber diyerek secdeye gider...) Secdede namaz teşbihi gibi teşbih okur. Sonra kalkar ve oturur. Secdeden çıkmak tam olsun ve secde kemâle ersin diye... Secdede namaz teşbihi gibi teşbih okur sözünün manâsı şudur. Yani secdede iken üç kere: "Subhâne rabbiyye'1-a'lâ..11 der. Sahih olan budur.

Tilâvet Secdesinde Okunan Teşbihler

Denildi ki: Secde de iken, -"Ben Rahman olan Allâhü Teâlâ hazretleri için hudû (ve secde) ettim. Beni mağfiret buyur! Ey rahmani" der. Denildi ki: Tilâvet secdesinde iken şu duayı okur: -"Ey kalbleri evirip çeviren (Rabbim)I Benim kalbimi senin dinin ve senin taatin (İslâm) üzere sabit kıl!" der. Secdede bu duayı okumak "el-Esrârü'1-Muhammediyye" isimli kitabın sahibinin tercihidir. Kendisine gizliden, bu duanın okunması hakkında sesler geldiği (manevî olarak kendisine) emredildiği rivayet edilir.

Tilâvet Secdesi Duası

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri tilâvet secdelerinde şöyle derlerdi: -"Yüzüm, secde etti, o kendisini yaratan, kendisini tasvîr eden ve suretini güzel yapan, kuvvet ve çevirmesiyle kulaklarını ve gözlerini açan Rabbine secde etti. Yaratıcıların en güzeli olan Allâhü Teâlâ hazretleri ne mübarektir... (Efendimiz s.a.v. hazretleri tilâvet secdesinde bu cümleyi yani sözünü defalarca tekrarlardı...) Allâhım! Bu secde sebebiyle bana ecir yaz. Bu secde sebebiyle günahlarımı üzerimden kaldır. Bu secde sebebiyle sana şükretmeyi bana nasip et. Bu secdeyi senin katında benim için bir uhrevi zahire kıl. Ya Rabbi bunu benden kabul buyur; kulun Davud (a.s.)'dan kabul buyurduğun gibi....

Secde ayeti duaları

İbnti Fahruddin er-Rumî (r.h.) buyurdular: Kim sübhân secdesini okur ve Allâhü Teâlâ hazretlerinin secde eden taifeden zikrettiklerini de ona eklerse, gerçekten güzel yapmış olur. Secde edenlerin şöyle dediklerini Allâhü Teâlâ hazretleri bize haber verdi: -"Teşbih rabbimize! Hakikat rabbimizin va'di kat'iyyen fiile çıkarılmış bulunuyor." Eğer tenzil âyetini veya el-A'râf süresindeki secde âyetini okursa, secde hâlinde iken şöyle der: -"Allâhım beni senin rızan için secde edenlerden kili Senin hamdinle teşbih edenlerden eyle! Ya Rabbi senin emrinden çıkıp kibirlenen kişilerden olmaktan sana sığınırım!" Elif lâm Mîm es-Secde (yani secde sûresinde bulunan secde âyeti okunduğu zaman yapılan secdede şu dua okunur:) -"Allâhım! Beni kendilerine nimet olunmuş, hidâyete ermiş, senin için secde eden ve kitabın Kurân-ı kerim okunduğu zaman ağlayan kullarından kili Eğer Secde ve Necm sûrelerindeki secde âyetini okursa, o zaman da şöyle dua etmelidir secde de; -"Allâhım beni senin (korkundan) ağlayan ve sana huşu ve hudû duyan kullarından kıH'der.... Diğerlerinde de böyle denir. Mevlâ Anî Çelebî (r.h.) buyurdular: Bir kişi tilâvet secdesinde hiçbir şey okumazsa bile, tilâvet secdesi kendisi için kafi olmuş olur. Çünkü tilâvet secdesi namazın secdesinden daha kuvvetli değildir. (Çünkü namazın secdesi farzdır, tilâvet secdesi vacip....)

Tilâvet Secdesini Dinleyen

Dinleyen kişinin de tilâvet secdesini okuyan kişiyle beraber yapması müstahaptır. Ondan önce başını kaldırmaz. Çünkü o (okuyan kişi, dinleyenin) imamı mesabesindedir...

Tilâvet Secdesinde Niyet

Tilâvet secdesinde niyet şarttır. Ama tayin etmek şart değildir. Hatta bir kişinin üzerinde değişik tilâvet secdeleri olsa, o tilâvet secdelerinin adedince secde eder. 0 kişi için şu sûrenin şu ayetinin tilâvet secdesini yapıyorum diye tayin etmesi gerekmez.

Tilâvet Âyetini Gizli Okumak

Bir yerde Kur'ân-ı kerim okuyan bir kişi, eğer orada bulunanlar, secde etmeye hazır değillerse (veya onlar tilâvet secdesini yapamayacak durumda iseler), Kur'ân-ı kerimi okuyan kişinin; Müslümanların günaha girmelerinden kaçınmak ve onların isyan etmelerine sebep olmamak için secde âyetini gizli okuması müstahaptır. Eğer cemaat, secde yapmaya hazır iseler, insanları ibâdet yapmaya teşvik ve onların sevap almalarına sebep olmak için secde âyeti yüksek sesle okunur.

Tilâvet Secdesi ve Salavât

İmam Habbâzî (r.h.) hazretleri "el-Hidâye"nin haşiyelerinde buyurdular: Bir mecliste Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin mübarek ismi her zikredildiğinde hemen salavat okumak müstahaptır. Ama her tilâvet secdesi okunduğunda hemen kalkıp secde yapmak müstahap değildir. Eğer meclis bir ise meclisin sonunda tilâvet secdesi yapılır. Bu ikisinin arasındaki fark şundandır: Çünkü Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, muhtaçtır; Allâhü Teâlâ hazretleri muhtaç değildir...

Şeytanı Üzen Şey?

İmam Muhammed bin el-Arabî (k.s.) hazretleri, kendisinin (yazmış olduğu) "Ruhu'l-Kudus" isimli kitabında buyurdular: Adem oğlunun secdesinden başka şeytanı çok rahatsız eden hiçbir ameli yoktur. Çünkü şeytanın hatası secde etmemekti. Çok secde yapmak ve secdeyi uzatmak şeytanı çok üzer. (3/309)

Secde Masumiyettir

İnsanoğlu namazında şeytandan ma'sum ve korumuş değildir. (Namazda bile şeytan insana vesvese verir...) Ancak şeytan secdeye varamaz. Çünkü insanoğlu secdeye vardığında, şeytan masıyetini hatırlar ve mahzun olur. 0 anda secde edeni bırakıp kendi nefsiyle meşgul olur.

Tilâvet Secdesi ve Şeytan

Bundan dolayı Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Âdem oğlu secde âyet-i okuyup secde ettiği zaman; şeytan hemen ondan ayrılır. Ağlar ve şöyle der: -"Yazıklar olsun bana! Adem oğlu secde olunmakla emir olundu. Ve hemen secde etti. Onun için cennet vardır. Ben secde ile emir olundum. Secde yapmaktan kaçındım. (Yazıklar olsun) benim için de cehennem vardır...."

Secdede ve Nefs-i Emâre

Kul (mü'min kişi) secde halinde şeytanın ma'sûmdur. Fakat nefs-i emmâreden ma'sûm halinde insana gelen havâtır (düşünceler) ya; 1- Rabbânîdir, 2- YaMelekîdir, 3- Veya Nefsânîdir... (yani kişinin emmâresindendir...) Secde halinde olan kula şeytanın vesvese verme yolu yoktur Şeytan ona yaklaşamaz.

vesveselerinden  değildir.  Secde  kendi      nefs-i

Kul secdeden başını kaldırdığı zaman, şeytanın bu sıfatı son bulur, şeytanın hüznü, üzüntü ve kederi zail olup yok olur ve şeytan hemen seninle meşgul olmaya, vesvese vermeye başlar... Muhammed bin Arabi'nin sözleri bitti.

Müellifin Te'vilî

Bu fakir (Şeyh İmam Allâme ismail Hakkı Bursevî k.s. hazretleri) der ki: Bunda şuna işaret vardır: Şeytan kibirlenmesinden dolayı, secde etmekten kaçındı, yüz çevirdi. Secdeden kibirlenen her kişi, kâfirler gibidir. Bütün hallerinde şeytan o kişiye yakın olur. Her tevazu eden, secde eder. Mü'minler gibi... İşte mü'min bu (secde) halinde iken Şeytan ondan kaçar. Başka hallerinde değil... Ancak kişi, nefsini kibrin rezaletinden tezkiye ederse o hariç... Bu durum (yani kişi nefsini tezkiye ettiği) zaman, bütün hallerinde şeytandan kurtulur. Ve muhlisin olan kullardan olur

Adem Oğlunun Ziynet ve Tacı

Senin ziynetin kemer bağlamandir. Senin tacın başının secde etmesidir. Senin utangaçlığın, hep yükseklerde, Elin hep cömert olmalı. Secde ve taat üzere ol. Her neyin varsa, onunla taat et, Başınla secde et. Ayağın hep onun taati üzerinde olsun.

Kelek ve kepçe

Ve Hazret-i Şeyhü'l-İslâm (k.s.) buyurdular: Bir baş ki eğer secde etmesi yoksa o baş elde bir kelek (ve ham kavun) gibidir. Bir el ki eğer onda cömertlik yok ise o senin elin de bir kepçedir...

Cömertlik Ve keramet

Ne güzel söylemişler: -"Kişinin şerefi, elinin cömertliğiyledir. Kişinin kerameti ise secdeyle (Allah'a ibâdet etmesiyledir). Her kim ki, o şeytanı tanımazsa, 0 kendisi varlıkta yok olur.

Te'vilât-i Necmiyyeden Tasavvufî Manâlar

"Zîrâ rabbinin yakınında olanlar..." Yani o; 1- Amelleri, 2- Ahlakları, 3- Ve zatlanyla Allah'ın: 1- Emirleri, 2- Ahlakı ve 3- Zâtında fena bulup (fena fillâh olanlar) Ve kendi nefisleriyle baş başa kalmayan ve Allâhü Teâlâ hazretlerinin bekasıyla Allah katında bakî olanlar...

Fena Fillâh

"ibadetinden İstikbar eylemezler/büyüklenmezler..." Çünkü onlar, kibirlenen ahlaklarından geçip, Allah'ın ahlakıyla fena buldular. Kendileri için asla kibirlenmek kalmadı. Ve onlar Allâhü Teâlâ hazretlerine ibâdet etmekten nasıl vazgeçsinler. Onlar kendi amellerini ve fıilerini Allâhü Teâlâ hazretlerinin emirlerinde fena kıldılar (yok ettiler. Kendi işlerini Allah'ın emirlerinin potasında erittiler...) O da ibâdettir... Onların amelleri ibâdetlerle kâimdir. Yoksa (indî) fiillerle değil... Onlar kendi nefislerinde fena bulmuş bir halde olup, beka bilfah (Allah ile bekâ'ya ermiş) bir durumdadırlar... "O'nu hep teşbih ederler," Allâhü Teâlâ hazretlerini; 1- Hulul1 den, 2- lttisal lden, 3- İttihadl tan 4- Kul olmaktan, 5- Veya kul'un ma'bûd olmasından, 6- Ve benzeri (bozuk şeylerden;) Allâhü Teâlâ hazretlerini kesinlikle tenzih ederler.... O, O'dur... Allâhü Teâlâ hazretleri ezelde zikredilen bir şey olmadığı gibidir...

Eşyanın Secde Etmesi?

"hem yalnız, O'na secde ederler." Vucûd (varlık) ve ademde (yoklukta bütün varlıklar) ezelden ebede ona secde ederler. Ezelde adem (eşya yok iken bile), onun emirlerine musahhar olup ona boyun eğiyordu. Allâhü Teâlâ hazretlerinin icâd etme hükümlerini ve var olma kudretini kabul ediyorlardı. Ta ebede kadar Allah'a secde ettiler. Ebede kadar var olma da, Allâhü Teâlâ hazretlerine secde ettiler; bütün varlıklarıyla... Var olduklarında da Allanın emirlerine boyun eğdiler. Allâhü Teâlâ hazretlerinin kendilerinde tasarruf etme hükümlerini kabul ettiler. Allah'ın kudretine boğun eğdiler. Allah'ın; 1- Yok etmek, 2- Icâd etmek, 3- Bakî kılmak ve diğer tasarrufuna amade oldular...

A'râf Sûresi Sona Erdi

El-A'râf Sûresi rahmet ve ra'fet (acıma ve şefkat) ile sona erdi. Kendisine taalluk eden tefsir ve te'villerle beraber... Bu tefsir ve te'viller, uzatma olmaksızın apayrı (alternatif) bir yol üzeredir... A'raf sûresinin sona ermesi, muntazam Safer-i hayrın ortalarında, izzet ve şerefin kendisine ait olduğu (Efendimiz s.a.v. hazretlerinin) Hicretinin 1101 yılında (Milâdî 1689 yılının son günlerinde) tamam oldu. Bunu el-Enfâl sûresi takip edecektir. Gerçekten, Melik, Aziz, el-Kavi ve Müteâl olan Allâhü Teâlâ hazretlerinin yardımı ve inâyetiyle onun (enfal sûresinin) ganimetleriyle ganimetlenmek vakti girdi. (3/310) El-A'râfsûresinin tercümesi, 15.7.2OOS'yılının Cuma gecesinde tamam. İnşallah bunu el-Enfâl sûresi takibedecektir. Musannif hazretlerinin büyük bir incelik ve ustalıkla beyan ettiği gibi enfâl sûresinin manevî ganimetleriyle faydalanma zamanıdır; bu zaman... Ömer Faruk Hilmi

Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.