FANDOM


Türk Edebiyat Tarihi'ne "Bayrak Şairi" olarak adını yazdıran Arif Nihat Asya, 7 Şubat 1904 tarihinde Çatalca'nın İnceğiz Köyü'nde dünyaya geldi. Babası Tokatlı Zîver Efendi, annesi Tırnovalı Fatma Hanım'dır. Nihat Asya bir aylıkken babasının ölümü üzerine, akrabalarının himayesinde büyümek zorunda kaldı. İlköğrenimine köyünde başladı ,daha sonra İstanbul'a geldi. Önce Haseki Mahalle Mektebi'ne daha sonra Gülşen'i Maarif Rüştiyesine devam etti. Yatılı olarak girdiği Bolu Sultanisi kapatılınca, Kastamonu Sultanisine aktarıldı. Liseyi bitirdikten sonra, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulunun Edebiyat Bölümünden mezun oldu.

Milli Mücadele Dönemi'nde Ankara'da bulundu. Bu dönem onun şiire başladığı, Türklük ve vatan aşkı ile şiirler kaleme aldığı tarihlerdir. 1928 yılında Darülmuallimin'i Aliye'den edebiyat öğretmeni olarak mezun oldu ve Adana'da kolej ve öğretmen okullarında edebiyat öğretmenliği ve yöneticilik yaptı. 1948 yılında Edirne'ye tayin edildi. 1950-54 döneminde Adana Milletvekilliği, 1954 yılında Eskişehir milletvekilliği yaptı. 1962 yılında ise Ankara Gazi Lisesinden emekli oldu. 5 Ocak 1975 tarihinde Ankara'da vefat etti.

Edebiyatımızda “Bayrak” şairi olarak tanınan Asya, Bayrak şiirini Adana’nın kurtuluş günü olan bir “5 Ocak”ın heyecanı ile yazdı. Bir çok dergi ve gazetelerde yazılar yazdı. Şiirlerinde hece, arûz ve serbest vezinleri kullanan Arif Nihat, nazmın her tür ve şekliyle eserler vermiştir. Fikrin ağır bastığı şiirlerinde milliyetçilik konusu büyük bir yer tutar. Çok renkli ve değişik biçimli şiirler yazmış olan Asya, son şiirlerinde biraz da mistisizme yönelmiştir. Şiirinde daima bir yenileşme çabası içinde olan şair, etkilerden uzak kalarak kendine özgü bol renkli şiir dünyasını oluşturmuştur.

Güzel ve zarif benzetmelerin yanı sıra, keskin zekâsının, şakacı mizâcının mahsûlü olan nükteleri, hicivleri, kelime oyunları üslûbunu tamamlayan önemli unsurlardır. Tarihimizin şanlı sayfalarını şiirleştiren şair, Rubai türünün yeni Türk edebiyatında önemli şahsiyetlerinden kabul edilir. Bayrak ve vatan, onun mısralarında en usta anlatıcısını bulmuştur.

Eserleri ŞİİR: Heykeltıraş (1924) Yastığımın Rüyası (1930) Ayetler (1936) Bir Bayrak Rüzgar Bekliyor (1946) Kubbe-i Hadrâ (Mevlana üzerine, 1956) Kökler ve Dallar (1964) Emzikler (1964) Dualar ve Aminler (1967) Aynalarda Kalan (1969) Bütün Eserleri (1975-1977) Rubaiyyat-ı Ârif (rubailer, 1956) Kıbrıs Rubaileri (rubailer, 1964, 1967) Nisan (rubailer, 1964) Kova Burcu (rubailer, 1967) Avrupa’dan Rubailer (1969) Şiirler (Ahmet Kabaklı derledi, 1971) Bütün Eserleri (1975-1977, Ötüken Yayınları)

DÜZYAZI: Kanatlar ve Gagalar (özdeyişler, 1946) Enikli Kapı (makaleleri, 1964)


BAYRAK Ey,mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü, Kızkardeşimin gelinliği,şehidimin son örtüsü! Işık ışık, dalga dalga bayrağım, Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.

Sana benim gözümle bakmayanın mezarını kazacağım. Seni selamlamadan uçan kuşun yuvasını bozacağım.

Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder... Gölgende bana da, bana da yer ver ! Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar. Yurda ay yıldızın ışığı yeter.

Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün. Kızıllığında ısındık, Dağlardan çöllere düşürdüğü gün. Gölgene sığındık.

Ey, şimdi süzgün, rüzgarlarda dalgalan; Barışın güvercini, savaşın kartalı... Yüksek yerlerde açan çiçeğim; Senin altında doğdum, Senin dibinde öleceğim.

Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim: Yer yüzünde yer beğen ! Nereye dikilmek istersen, Söyle, seni oraya dikeyim !


Alparslan Torunlarım dört yana, kol kol, gitsin; Malazgirt'ten İstanbul'a yol gitsin! Gelip sana çarpan gücü, yavaştan Anlamazsa, haritadan sil, gitsin!

Şehitlerim, Tanrı'ya, al al, gitsin, Yaralıma su verene bal gitsin!

Taçlarını bir şey sanan gururlar Tahtlı gelip, taçlı gelip kul gitsin! Fakat harp bu: kalmak da var, ölmek de; Esir olup kalmaktansa öl, gitsin!

Şehitlerim uçmağa, al al, gitsin, Yaralıma su verene bal gitsin!

Çekilirmiş gibi davran merkezde İki yandan sağ yürüsün, sol gitsin! Olsa da son saatin son dakikası, Senden aman dileyeni sal, gitsin!

Şehitlerim, Allah'a, al al, gitsin, Yaralıma su verene bal gitsin!

Ve gönlünden kopup, bize bir yaprak, Bir tomurcuk gönderene gül gitsin. Düğünlerde tadı gelsin barışın: Kızlarıma duvak gitsin, tel gitsin!

Şehitlerim huzura, al al, gitsin, Yaralıma su verene bal gitsin!


ANNE İlk kundağın, Ben oldum, yavrum; İlk oyuncağın Ben oldum! Acı nedir, tatlı nedir, bilmezdim; Dilin, damağın ben oldum!

Elinin ermediği, Dilinin dönmediği Çağlarda, yavrum; Kolun, kanadın ben oldum… Dilin, dudağın ben oldum!

Belki kıskanırlar diye Gördüklerini, Sakladım gözlerden Gülücüklerini; Tülün, duvağın Ben oldum!

Artık isterlerse, adımı Söylemesinler bana: “Onun annesi” diyorlar… Bu yeter, sevgilim, bu yeter bana!

Bir dediğini iki Etmeyim diye öyle çırpındım ki Ve seni öyle sevdim, sana O kadar ısındım ki… Usanmadım, yorulmadım, çekinmedim… Gün oldu, kırdın… İncinmedim.

İlk oyuncağın Ben odum, yavrum, Son oyuncağın Ben oldum!

Lâyık değildim; Lâyık gördüler; Annen oldum, yavrum, Annen oldum!


İNANMAK Bardaktan seni içmek Seni teneffüs etmek havada... Dolaşmak, dolaşmak sana dönmek Seni bulmak yuvada...

Yolumuzda aylar, yıllar Basamak basamak... Basamakların çıkamadığı yere Kanatlarınla çıkmak...

Boşaltmak takvimden günleri Günlerin üstünden yollara bakmak Rüzgârla esmek, sularla akmak...

Baharı yollamak yollara Alıkoymak bir nisanın tadını... Dışarda herkes gibi seslenmek sana Ve koynunda söylemek asıl adını... İnanmak, inanmak, inanmak Ninnilerinle uyuyup, türkülerinle uyanmak...


KUBBELER Dün başlar seferber, eller seferber; Kurşun eritildi, mermer çekildi. Bunlar, bu kubbeler, bu minareler Akçayla olacak işler değildi.

Böyle bir gemide yendi suyu Nuh. Ve bu yelkenlerde kanatlandı Ruh.

Taşıtıp kalyonla pırlanta, inci Abide haline koydu sevinci Gergefle işleyip bir inci sultan Ki çiçek verirdi saksıya koysan,

Bulabildinse ey yolcu yerini Hepsinin alnında altından bir ay. Seyret İstanbul’un camilerini Minare minare, kubbe kubbe say!

Açılır masmavi burda gökyüzü, Gümüşten sütunlar üstünde durur... Kimin gölgesi dinlenir yerde, Kiminin beyazı sulara vurur.

Allah’a giden yol buralardadır, Kapılar açılır şerefelerden, Burdan uğurlanır mübarek aylar, Bayram burda başlar arifelerden.

Mihraplar, kemerler, kubbeler yapmış, Sultanı, çerisi, piri, veziri, Nesilden nesile götürsün diye Kanatlar üstünde şanlı tekbiri.

Nice başbuğların açtığı yerde: Biri yardan geçmiş, öteki serden, Yolcular gidiyor yarına doğru, Kafile kafile bu köprülerden.

Kuşun uçuş, gülün açış saati, Tanrının fermanı yüce kubbede Duyulur uyanık Fatih’in "Uyan!" Dediği uzaktan Sultan Ahmed'e.

Diken dikmiş, yakan yakmış mumunu, Şamdanlar şamdanlar, ulu şamdanlar. Ki aydınlığıyla, asırlar boyu Yolunu bulurdu yolda kalanlar.

Burda kubbe, kemer ve mihrap olmuş, O kıvrak şekli ki serhadde yaydı; Atlas bayrakların dalgalarında Rüzgârla öpüşen ince bir aydı.

Kimi yıkanırdı şadırvanlarda Tekbire hu hu katıyor kimi; Beyazıt önünden güvercinlerin İncidir yemi...

Söyleyin ey nazlı haber kuşları: Tuna boylarından müjde geldi mi?

Uzaklarda kırık minarelerden Gökte bir kapıyı vurur leylekler; Bir gün açılacak o büyük kapı Ve kanatlar yere inmeyecekler.

Taraf taraf, kol kol şu yamaçlardan Açtıkça fetihler tarihi Türk’ün Kubbeler erecek bir gün murada Ve minareler dal verecek bir gün.

Geçerken altından bu loş kemerin Menekşe menekşe gül güldür içi. Kapanmaz kapısı Allah evinin Ki beş vakit gürül gürüldür içi.

Çinliler Çinliler taze Çinliler: Boyası göz nuru, fırçası kirpik... Ey sanat " Kuruyan dallarımıza Bir yeşil yaprak ver " demeye geldik.

Biri hattın; biri mermerin, tuncun, Kurşunun sırrını aramış bulmuş; Yesari elinde "Lafza-i Celal" Sinan'da kubbeyle minare olmuş.

İşte bir kubbe ki söyler saati... Yolcu ilk, dalgalar son cemaati, Mavidir çinisi, yenidir adı; Mermerini sisler karartamadı.

Şehzade, Laleli, Haseki Sultan... Hepsinin üstünde Süleymaniye... Süleymaniye'den, Ayasofya'dan Yollar iner dal dal Yenicami'ye.


Yelken yelken, seren seren gemiler; Yamaçta, kıyıda, yolda Camiler, Bu Horasan, mermer kurşun dağları Omuzunda taşıdığı çağları.

Taşıyacak daha çağlar boyunca Ve yer çekmeyecek, yere koyunca. Yolları arkada bırakan hızla; Kanatlarımızla, atlarımızla Aşarken toprağı, taşı, denizi Bu kurşun memeler emzirdi bizi.

Böyle bir gemide, yendi suyu Nuh... Ve bu yelkenlerde, kanatlandı Ruh...


NAAT (Hakkı Mahmut Soykal'ın ruhuna ithaf olunur) Seccaden kumlardı... .................................... Devirlerden, diyarlardan Gelip göklerde buluşan Ezanların vardı!

Mescit mümin, minber mümin... Taşardı kubbelerden Tekbir, Dolardı kubbelere "Âmin!"

Ve mübarek geceler, dualarımız, Geri gelmeyen dualardı... Geceler ki pırıl pırıl, Kandillerin yanardı!

Kapına gelenler, ya Muhammed, -Uzaktan, yakından- Mümin döndüler kapından!

Besmele, ekmeğimizin bereketiydi; İki dünyada aziz ümmet, Muhammed ümmetiydi.

Konsun -yine- pervazlara Güvercinler; "hu hu" lara karışsın Âminler... Mübarek akşamdır; Gelin ey Fatiha'lar, Yasin'ler!

Şimdi seni ananlar, Anıyor ağlar gibi... Ey yetimler yetimi, Ey garipler garibi; Düşkünlerin kanadıydın, Yoksulların sahibi... Nerde kaldın ey Resul, Nerde kaldın ey Nebi?

Günler, ne günlerdi, ya Muhammed; Çağlar ne çağlardı; Daha dünyaya gelmeden Müminlerin vardı... Ve bir gün, ki gaflet Çöller kadardı, Halime'nin kucağında Abdullah'ın yetimi, Amine'nin emaneti ağlardı!

Hatice'nin koncası, Aişe'nin gülüydün. Ümmetinin gözbebeği, Göklerin resulüydün... Elçi geldin, elçiler gönderdin... Ruhunu Allah'a, Elini ümmetine verdin. Beşiğin, yurdun, yuvan Mekke'de bunalırsan Medine'ye göçerdin.

Biz dünyadan nereye Göçelim ya Muhammed? Yeryüzünde riya, inkâr, hıyanet Altın devrini yaşıyor... Diller, sayfalar, satırlar (Ebu Leheb öldü) diyorlar: Ebu Leheb ölmedi, ya Muhammed; Ebu Cehil, kıtalar dolaşıyor!

Neler duydu şu dünyada Mevlidine hayran kulaklarımız: Ne adlar ezberledi, ey Nebi, Adına alışkın dudaklarımız! Artık, yolunu bilmiyor; Artık, yolunu unuttu Ayaklarımız! Kâbe’ne siyahlar Yakışmamıştır, ya Muhammed, Bugünkü kadar!

Haset, gururla savaşta; Gurur, Kafdağı’nda derebeyi... Onu da yaralarlar kanadından, Gelse bir şefkat meleği... İyiliğin türbesine Türbedar oldu iyi!

Vicdanlar sakat Çıkmadan yarına. İyilikler getir, güzellikler getir Âdemoğullarına!

Şu gördüğün duvarlar ki Kimi Taif'tir, kimi Hayber'dir... Fethedemedik, ya Muhammed, Senelerdir!

Ne doğruluk, ne doğru; Ne iyilik, ne iyi... Bahçende en güzel dal, Unuttu yemiş vermeyi... Günahın kursağında Haramların peteği!

Bayram yaptı yabanlar: Semave'yi boşaltıp Save'yi dolduranlar... Atını hendeklerden -bir atlayışta- Aşırdı aşıranlar... Ağlasın Yesrib, Ağlasın Selman'lar!

Gözleri perdeleyen toprak, Yüzlere serptiğin topraktı... Yere dökülmeyecekti, ey Nebi Yabanların gözünde kalacaktı!

Konsun -yine- pervazlara Güvercinler; "hu hu"lara karışsın Âminler... Mübarek akşamdır; Gelin ey Fatiha'lar, Yasin'ler!

Ne oldu, ey bulut, Gölgelediğin başlar? Hatırında mı, ey yol, Bir aziz yolcuyla Aşarak dağlar taşlar, Kafile kafile, kervan kervan Şimale giden yoldaşlar?

Uçsuz bucaksız çöllerde, Yine, izler gelenlerin, Yollar gideceklerindir.

Şu Tekbir getiren mağara, Örümceklerin değil; Peygamberlerindir, meleklerindir... Örümcek ne havada, Ne suda, ne yerdeydi... Hakkı göremeyen Gözlerdeydi!

Şu kutu, cinlerin mi; Perilerin yurdu mu? Şu yuva-ki bilinmez, Kuşları hüdhüd müdür, güvercin mi, kumru mu? Kuşlarını, bir sabah, Medine'ye uçurdu mu?

Ey Abva'da yatan ölü Bahçende açtı dünyanın En güzel gülü; Hatıran, uyusun çöllerin Ilık kumlarıyla örtülü!

Dinleyene hâlâ, Çöller ses verir: "Yaleyl!" susar, Uğultular gelir. Mersiye okur Uhud, Kaside söyler Bedir. Sen de, bir hac günü, Başta Muhammed, yanında Ebubekir; Gidenlerin yüz bin olup dönüşünü Destan yap, ey şehir!

Ebubekir'de nur, Osman'da nurlar... Kureyş uluları karşılarında Meydan okuyan bir Ömer bulurlar; Ali'nin önünde kapılar açılır, Ali'nin önünde eğilir surlar. Bedir'de, Uhud'da, Hayber'de Hakk’ın yiğitleri, şehit olurlar... Bir mutlu günde, ki ölüm tatlıydı; Yerde kalmazdı ruh... Kanatlıydı.

Konsun -yine- pervazlara Güvercinler; "hu hu"lara karışsın Âminler... Mübarek akşamdır; Gelin ey Fatiha'lar, Yasin'ler!

Vicdanlar, sakat çıkmadan, Ya Muhammed, yarına; İyiliklerle gel, güzelliklerle gel Âdemoğullarına!

Yüreklerden taşsın Yine imanlar! Itri, bestelesin Tekbir'ini; Evliya, okusun Kuran’lar! Ve Kuran’ı göz nuruyla çoğaltsın Kayışzade Osmanlar!

Naatını Galip yazsın, Mevlidini Süleyman'lar! Sütunları, kemerleri, kubbeleriyle Geri gelsin Sinan'lar! Çarpılsın, hakikat niyetine Cenaze namazı kıldıranlar!

Gel, ey Muhammed, bahardır... Dudaklar ardında saklı Âminlerimiz vardır! Hacdan döner gibi gel; Miraç’tan iner gibi gel; Bekliyoruz yıllardır!

Bulutlar kanat, rüzgâr kanat; Hızır kanat, Cibril kanat; Nisan kanat, bahar kanat; Ayetlerini ezber bilen Yapraklar kanat... Açılsın göklerin kapıları, Açılsın perdeler, kat kat! Çöllere dökülsün yıldızlar; Dizilsin yollarına Yetimler, günahsızlar! Çöl gecelerinden, yanık Türküler yapan kızlar Sancağını saçlarıyla dokusun; Bilal-i Habeşi sustuysa Ezanlarını Davut okusun!

Konsun -yine- pervazlara Güvercinler; "hu hu"lara karışsın Âminler... Mübarek akşamdır; Gelin ey Fatiha'lar, Yasin'ler!


BİR BAYRAK RÜZGAR BEKLİYOR Şehitler tepesi boş değil, Biri var bekliyor... Ve bir göğüs nefes almak için Rüzgar bekliyor Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye, Yattığı toprak belli, Tuttugu bayrak belli, Kim demiş Meçhul Asker diye?

Destanını yapmış , kasideye kanmış... Bir el iki ahretten uzanmış, Edeple gelip birer birer Öpsün diye faniler.

Öpelim temizse dudaklarımız... Fakat basmasın toprağına Temiz degilse ayaklarımız.

Rüzgarını kesmesin gövdeler Sesinden yüksek çıkmasln Nutuklar, kasideler!

Geri gitsin alkışlar geri... Geri gitsin ellerin Yapma çiçekleri!

Ona oğullardan, analardan Dilekler yeter... Yazln sarl, kışın beyaz Çiçekler yeter.

Söyledi söyleyenler demin... Gel süngülü yiğit, alkışlasınlar, Şimdi sen söyle, söz senin!

Şehitler tepesi boş değil, Toprağını kahramanlar bekliyor... Ve bir bayrak dalgalanmak için Rüzgar bekliyor.

Destanı öksüz, sükutu derin Meçhul Askerin Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye, Yattığı toprak belli, Tuttuğu bayrak belli... Kim demiş Meçhul Asker diye?


DAĞLAR Çekmece'den Maltepe'den ileri Gitmemiş Sâdâbâd çelebileri Alem tepesine Alemdağ derler... Böyle bilmiş böyle yazmış eserler.

Dağlar var karanlık, dağlar var beyaz. Korka korka eteğinden öper yaz; Ağrıdağ, Babadağ, Gâvurdağ, Ilgaz Kubbelerdir...dolaşır, aşılmaz.

Tendürük'te, Kop'ta Palandöken'de Kurtların payı var gelip geçende... Ki alırlar vermek istemesen de!

Dağlar var, tahtından inmeyen sultan Dağlar var, yapılmış bundan, buluttan... Dağlar var ki Bingöl, Binboğa, Süphan,

Medetsiz'ler, Mor'lar, Nur'lar, Yıldız'lar; Karalar, Kızıllar, Bozlar, yağızlar... Karla dolar 'İmdat' diyen ağızlar; Yollar kesen, haraç alan dağlar var.

Bolkarda çamların sakızı damlar... Ve bir yıldız düşer, tutuşur çamlar... Bir kızıl şehrâyin olur akşamlar... Tacı olan, tahtı olan dağlar var.

Tüter Sarıçiçek, burcu burcudur, Akşamlar ya mor, ya turuncudur. Ve kışın dünyanın öbür ucudur...

Sarkarken Cudinin karları dal dal Bağdaş kuradursun yollara Karhal! 'Ferman padişahın, dağlar bizimdir;' Dedi yerde bir kurt, gökte bir kartal.

Dönmez misiniz ey yolda kalanlar; Yolcular, garipler, garip çobanlar; Allahüekberde tekbir alanlar? Ovalar, konaklar, yollar aşırı Birbirini selamlayan dağlar var.

Dağlar var, batının yangınında kor... Dağlar var; adları Nemrut, Balahor... Kayışdağ kim, alemdağ kim oluyor?

Lakin ufukları görünce yoksul Dağ yerine kubbe yapmış İstanbul; Kurşun şamdanlarda mumlar fildişi... Ki pırıltıları sularda pul pul.

Bir Bayrak Rüzgar Bekliyor Şehitler tepesi boş değil, Biri var bekliyor... Ve bir göğüs nefes almak için Rüzgar bekliyor Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye, Yattığı toprak belli, Tuttugu bayrak belli, Kim demiş Meçhul Asker diye?

Destanını yapmış , kasideye kanmış... Bir el iki ahretten uzanmış, Edeple gelip birer birer Öpsün diye faniler.

Öpelim temizse dudaklarımız... Fakat basmasın toprağına Temiz degilse ayaklarımız.

Rüzgarını kesmesin gövdeler Sesinden yüksek çıkmasln Nutuklar, kasideler!

Geri gitsin alkışlar geri... Geri gitsin ellerin Yapma çiçekleri!

Ona oğullardan, analardan Dilekler yeter... Yazln sarl, kışın beyaz Çiçekler yeter.

Söyledi söyleyenler demin... Gel süngülü yiğit, alkışlasınlar, Şimdi sen söyle, söz senin!

Şehitler tepesi boş değil, Toprağını kahramanlar bekliyor... Ve bir bayrak dalgalanmak için Rüzgar bekliyor.

Destanı öksüz, sükutu derin Meçhul Askerin Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye, Yattığı toprak belli, Tuttuğu bayrak belli... Kim demiş Meçhul Asker diye?


MARŞ Gök mavi, başak sarışın... Tadı ne güzel barışın. Karları ılık olacak Yarın yuvalarda kışın.

On altı yaş kucağına Koşabilir yirmi yaşın Kanatları üzerinde Aşkın, dileğin, alkışın.

Gök mavi, başak sarışın... Tadı ne güzel barışın! Fakat senin on savaşa Değer, ey yurt, bir karışın!


BEYAZ ATLI Kıvrak atı deryada köpüklerle savatlı, Fatihlerin en gencini gördüm beyaz atlı... Hayran sana ceddin ki, dedim, kaldı Fırat'da. "Oldu Fırat'lı."

Tarihte bir resmi geçit şimdi alınlar, Yüzler ve göğüsler ki zaferlerle beratlı. Göklerde Sinan, onlar için kendi eliyle Asude saraylar hazır etmiş yedi katlı. Gördükleri rüyada bu imanlı yürekler Allarla mübeşşerdi, yeşillerle muratlı.. Hiddetleri, şiddetleri, savletleri korkunç; Sohbetleri tatlı. Yüzlerce fetih destanının en güzelinde Fatihlerin en gencini gördüm beyaz atlı. .........................

Dağdan aşarak indi Donanma-yı Hümayun Kalyonları durgun suya yelkenli, halatlı.. Gülsün kıyı, açsın suda bakir nilüferler: Zincirli Haliç artık azatlı!

Bir dil konuşur Kayser'e toplar topu Şahi Dev lehçeli, tehdit lugatlı.

Şarkî Roma'nın burcuna tırmandı Hasan'lar; Yoldaşları, "Şahin", "Ali", "İsa", "Hızır" adlı.. Ellerde kılıçlar, yatağanlar ki su içmiş Seyhun'dan, Aral'dan; Kızılırmak'lı, Murat'lı.

Onlardı gelenler karadan çığ gibi ani; Onlardı kopan her köşeden atlı, pusatlı. Atlar var, o yıllar yılı göçlerde sabırmış; Atlar var, akınlarda kanatlı. Türk ırkı bu.. Genç Osman açar Bağdad'ı orda; Bayrak diker İstanbul'a burdan Ulubat'lı! Fethin yüce serdarı gelip girdi Bizans'a.. Bir yüz ki güzel, taze., fakat bârika hatlı. Yüzlerce fetih destanının en güzelinde Fatihlerin en gencini gördüm beyaz atlı! --212.175.112.164 11:07, Şubat 9, 2010 (UTC)MERSİN ANADOLU LİSESİ-Mustafa KURT-09/02/2010

Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.