FANDOM


Şüphesiz, sağlam ve kat'i olarak bilmek.

(Yakîn: Ma'rifet ve dirayetin ve emsalinin fevkinde olan ilmin sıfatıdır.

İlm-i yakîn denir, ma'rifet-i yakîn denilmez.

Ayn-el yakîn: (kelimenin merfu hali ayn-ul yakîndir.) Göz ile görür derecede veya görerek, müşahede ederek bilmek.

Meselâ; uzakta bir duman görüyoruz. Orada ateşin varlığını ilmen biliyoruz, demektir. Bu bilme derecesine ilm-el yakîn deniyor. Ateşe yaklaşıp, gözümüzle görürsek, ona ayn-el yakîn bilmek deniyor. Daha da ilerliyerek bütün hislerimizle ateşin varlığını anladık ise; ateşin yakması ve sâir sıfatlarını da bildik ise, bu nevi'den olan ilmimizin derecesine de hakk-al yakîn deniyor. (Hakkalyakîn: Abdin sıfatları, Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarında fâni olup, kendisi onunla ilmen ve şuhuden ve hâlen beka bulmaktadır. Ö. Nasuhi)

İlmel yakîn, Aynel yakîn ve Hakkel yakîn

Sual: İlmel yakîn, Aynel yakîn ve Hakkel yakîn ne demektir?

CEVAP

İlm-ül-yakîn, ilimle bilmek,

Ayn-ül-yakîn, gözle görerek bilmek,

Hakk-ul-yakîn, her şeyi ile bilmek, vakıf olmak demektir.

Bir misalle açıklayalım!

Medine-i münevverede yaşayan bir kimse, ömründe hiç kar görmese, kar kendisine anlatılsa, bu kimsenin kar hakkındaki bilgisine (İlm-ül-yakîn) denir.

Yakından karı görmekle hasıl olan bilgisine de (Ayn-ül-yakîn) denir.

Karı eline alıp incelese, soğukluğunu öğrense, biraz yiyip tadına baksa, bu bilgisine de (Hakk-ul-yakîn) denebilir.

Murakabe yaparken evliyada bazı hallerin hasıl olmasına (İlm-ül-yakîn) denir. Kalbde bir ışık parlamasına (Ayn-ül-yakîn) denir. Allahü teâlânın ahlakı ile ahlaklanmaya da (Hakk-ul-yakîn) denir. (Mektubat-ı Dehlevi)

Tasavvuf ehlinin, eserden müessiri, yani işi görerek, bunu yapanı keşf ile anlamasına (İlm-ül-yakîn) denir. (Mektubat-ı Rabbani c.3, m.39)

Cennete ve Cehennemin varlığı yakîn olarak bilinirse, buna (İlm-ül-yakîn), meleklerin bildiği gibi, bizzat müşahede edilerek görülürse, buna da (Ayn-ül-yakîn) denir. Dünyada yapılan kötü işlerin ahirette karşılığının Cehennem olduğu, böyle ilm-i yakîn ile bilinir. Tekasür suresinde mealen (İlm-i yakîn ile bilseydiniz, Cehennemi elbette görürdünüz) buyuruluyor. Peygamberler, ilm-i yakîn ile Cenneti, Cehennemi ve ahiret hallerini bilirler. Bu bilgilerine (İlm-ül-yakîn) denir. (Mükaşefet-ül-kulub)

"Hayir, hayir. Kesinliklee bir bilmis olsaniz."

(Tekasür Sure-i Celilesi: 5)

Yani Kiyametin içyüzünü kesinlikle bilseniz, sayi çoklugu ile böbürlenmeden vazgeçer, size yarayacak davranislar islerdiniz. Zararli davranislardan sakinirdiniz. Ve Kiyamet Günü varlikla sayi çoklugu üe övünmenin hic bir faydasi olmadigini Peygamberler gibi kesinlikle bilseniz varlikla ve sayi çoklugu ile böbürlenmezdiniz. Diyenler olmustur.

«Mutlaka cehennemi göreceksiniz»

(Tekasür Sure-i Celilesi: 6).

Ulu Allah (C.C.) yemin ediyor ki.

Kiyamet Günü atesi ve onun siddetini kendi gözününzle göreceksiniz ve

«Sonra da onu (cehennemi) mutlaka kesin müsahede ile göreceksiniz»

(Tekasür Sure-i Celilesi: 7)

Yani cehennemi, hic bir süpheye yer birakmayacak sekilde gözleriniz ile görecek, müsahede edeceksiniz.

Acaba «ilm-ül Yakin {kesin bilgi» ile «ayn-el Yakin (kesin müsahede)» arasinda ne fark vardir? denilirse söyle cevap verilmistir.

«Ilm-ül Yakin» da meleklerin bilgisidir. Cünki onlar cenneti, cehennemi. Levhi, kalemi, Ars'i, Kürsi'yi acikca müsahede ediyorlar, o yüzden bu sayilan konular hakkinda onlarin bilgisi «ayn-el yakin» oluyor.

Bu konuda söyle de diyebilirsin «Ilm-ül Yakin» yasayanlarin ölüm ve mezarlari hakkindaki bilgisidir. Cünki onlar ölülerin kabirlerde olduklani bilirler, ama durumlarinin nice oldugunu bilmezler. Ayn-el Yakin» da ölüm ve kabirler hakkinda bizzat öiülerin bilgisidir.

Çünki gerek bir cennet bahçesi olarak ve gerekse bir cehennem çukuru olarak kabirleri yakindan müsahede etmislerdir. Söyle de düsünülebilir. «ilm-ül Yakin» Kiyamet hakkinda dünyada iken edinilen bilgidir. Ayn-el Yakin» da bütün korkunçluklari ile Kiyameti müsahede etmektir.

Yahud da söyle denebilir. «ilm-ül Yakin» cennet ve cehennem hakkinda edinilen ön bilgidir. Ayn-el Yakin» da cennet ve cehennemi dogrudan dogruya görmektir.

«Sonra o gün mutlaka nimetlerden sorguya çekileceksiniz»

(Tekasür Sure-i Celilesi: 8)

Âyetinden murat: Kiyamet gününde dünya nimetlerinden mutlaka sorulacaksiniz, bunlar beden, kulak, göz ile kazançlar, yiyecekler, içecekler ve saire olup bunlarin sükrünü yaradanlarina eda ettiniz mi ona sükrenda mi bulundunuz, küfrani nimette mi diye sorulacaklardir demektir.

Ibni Ebû Hatim ve Ibni Merduye, Zeyd Ibni Eslem'den o da babasindan (Allah hepsinden razi olsun) rivayet ettigine göre Peygamber (S.A.V)'imiz «Elhakümü» (Tekasür Suresi) sûresini okuyarak su sekilde yorumlamistir.

«Sizi sayi çoklugu ile böbürlenmek sasirtti, (ibadetten alakoydu).» Hatta «Mezarlari bile ziyaret ettiniz bundan murat size ölüm gelinciye kadar» demektir.

«Hayir, hayir ögreneceksiniz.» (Yani kabirlerimize girerseniz), ögrenebilirsiniz.

«Sonra yine hayir hayir ögreneceksiniz» Bu âyette buyuruyor ki (kabirlerinizden çikip Mahsere varirsaniz)» anlayacaksin.

«Hayir hayir ilmi yakinde bir bilseniz» buyuruyor ki (Rabb'imizin huzurunda amellerinize vakif olsaniz).

«Mutlaka Cahim'i göreceksiniz» Bunun sebebi: (Cünki sirat cehennemin ortasindan geçecekdir. Kimi geçip kurtularak kimi böbürlenerek kurtulacak kimi de cehennem atesine düsecektir.»

«Sonra o gün mutlaka nimetlerden sorguya çekileceksiniz» (yani karninizin doymasindan, soguk sulardan evlerin sagladigi gölgelerden yaratilistaki dengeden ve uykunun verdigi lezzetten sorguya cekileceksiniz)»

Hz. Ali (K.V.) der ki; «Dünya nimetinden maksat, vucud sagligidir. Bugday ekmegi yiyen, soguk Firat suyundan içen ve oturulabilir bir evi olan kimsenin bu varliklari, sorusturma konusu olacak olan nimetlerdir.»

Ebû Kilâbe'nin (R.A.) rivayet ettigine göre «sonra o gün mutlaka nimetleri hakkinda hesaba çekileceksiniz.» Mealindeki âyet inince Peygamber (S.A.V)´imiz:

«âyetin kasdettigi kimseler ümmetinin içinden yag ile bali karistirip yiyenlerdir» diye buyurmustur.

ikrime'nin (R.A.) rivayet ettigine göre «Yukardaki âyet inince sahabiler «Yâ Rasûlallah (S.A.V), bizi hangi nimetin içindeyiz biz ancak arpa ekmegi ile karnimizi ancak yarim yamalak doyurabiliyoruz» dediler.

Bunun üzerine ulu Allâh, Peygamber'ine bilirdi ki: «Onlara söyle: Ayaginda nalin giymiyor musunuz, soguk sular içmiyor musunuz? Iste bunlar birer nimettir.

Tirmizi ve diger ana hadis kaynaklarina göre «et-tekâsür» süresi inip Peygamber (S.A.V)'imiz de onu: «O gün mutlaka nimetlerden sorguya çekilecek­siniz» Mealindeki sonuncu âyetine kadar okuyunca, sahabiler: «Rasûlallah (S.A.V)! Biz hangi nimetten sorguya çekilecegiz ki? Elimizde ki ancak kara renkli yani su ve hurma var. Kiliçlarimiz boyunlarimizda ve düsman yanibasimizda. Buna göre hangi nimetten sorguya çekilecegiz ki?» derler.

Peygamber (S.A.V)´imiz de onlara: "Bu ilçede olacaktir" diye cevap verir.

Ebû Hûreyre'nin (R.A.) rivayet ettigine göre Peygamber'imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

«— Kiyamet günü, kulun dünya nimetlerinden ilk sorguya çekilmesi kendinin biz sana vücud sagligi vermedik mi, seni soguk suya kandirmadik mi» denilmek suretiyle olacaktir."

Müslim ve baskalarinin rivayetine göre Ebû Hureyre (R.A.) der ki. «Peygamber (S.A.V)'imiz bir gün evinden çikmis, yolda yürürken Ebû Bekr (R.A) ve Ömer (R. Anhuma) ile çarsilasmis. Onlara:

«Bu saatte niye evlerinizden çiktiniz?» diye sormus. Onlar da: «Yâ Rasülallah (S.A.V) açiktik da ondan.» diye cevap vermisler.

Peygamber (S.A.V)´imiz de onlara:

«nefsimi kudret elinde tutan Allah'a yemin ederek söylüyorum ki, ben de o yüzden sokaga çiktim. Haydi kalkin bakalim» buyurmus.

Her ikisi de O'nunla birlikte kalkip yola koyulmuslar. Ensar'dan bir sahâbînin evine varmislar, adam evde yoktur. Evin kadini Peygamber (S.A.S.)'imizi görünce «hos geldiniz, buyurunuz» demis.

Peygamber (S.A.S.)'imiz «Filân nerede» diye ev sahibi Ensâriyi sorar.

Kadin: «Bize içecek su aramaya çikti» der. O sirada adam da çika gelir.

Peygamber (S.A.S.)'imiz ile arkadaslarini görünce: «Elhamdülillah, bu gün ne kiymetli misafirler buldum» der.

Derhal kosarak onlara karisik hurma dolu bir çanak getirir. «Bundan yiyedurun» der ve eline biçagi alir.

Peygamber (S.A.S.)'imiz ona sakin süt veren koyun kesme» der.

Adam onlara koyun keser. Hem koyunun etinden ve hem de o karisik hurmalardan yerler, içerler. Karinlari doyup soguk suya da kaninca Peygamber (S.A.S.)'imiz, Ebû Bekir ile Ömer'e:

«nefsimi kudret elimde tutan Allah'a yemin ederek söylüyorum ki. Kiyamet Günü bu nimetten dolayi hesaba çekileceksiniz» buyurur.

Hakku'l-yakin

HAKKU'L-YAKÎN

Hakta (gerçek) ilim, müşahade ve hal ile fani olma. Yalnızca ilim ile değil, görerek ve hali yaşayarak gerçeği bilme ve bu durumu devam ettirme. Bilgi edinme merhalelerinin son ve kâmil şekli "hakkü'l-yakîn" bilmedir.

Bir yoruma göre İlmü'l-yakîn; Şerîat'ın zâhiri; aynü'l-yakîn, ihlâs; hakku'l-yakîn, Şerîatın ahkâmını ihlâs ile tatbik ederek yaşama, hakikatine nüfuz etmedir.

Aklı yerinde her insanın ölümün varlığını bilmesi ilmü'l-yakîndir. Ölüm meleği geldiğinde ölüm ile karşılaşması ise aynu'l-yakîndir. Ölüm meydana gelip ölüm tadıldığında ise hakku'l-yakîn gerçekleşmiş olur (Seyyîd Şerif Cürcânî, et-Ta'rifât, s. 90).

Hak, sahih, sabit, şüphesiz ve doğru olan şey anlamındadır. Bu anlamda Kur'ân'da "Günahkârlar istemese de, Allah'ın hakkı gerçekleştirmesi ve bâtılı ortadan kaldırması için... ' (el-Enfâl, 8/8) kullanılmıştır. Hak ve aynı kökten türeyen kelimeler Kur'ân'da ikiyüz seksen beş yerde geçmektedir.

Yakîn luğatte; şeksiz şüphesiz ilim anlamındadır. Mesela "yahane'l-mau fi'l havd" su havuza yerleşti denilir. Yakîn şekkin zıddıdır.

Felsefede doğruluğuna inanılan ve itirazsız kabul edilen hükme yakîn denir. (Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, I, 201). Bu anlamıyla yakîn Kur'ân'da şöyle geçmektedir; "Gelmesi muhakkak olan yokîn (ölüm) sana gelinceye kadar Rabbine kulluk et" (el-Hicr,15/99). Ölüm kesin ve şüphesiz bir hakikat olduğu için bu âyette "yakîn" kelimesi ile mecâzî olarak ifade edilmiştir. Hukukî bir terim olarak ta "yakîn" kesin bilgi, kesin,hüküm anlamını ifade eder. Mecelle'de bu şöyle formüle edilmiştir" el yakînu lâ yezâlu bi şekki"yani; "kesin ilim şüphe ve tereddüt ile ortadan kalkmaz".

Yakîn, istılahî anlamıyla şöyle tarif olunur; Bir şeyin kesinlikle bulunduğu şeklinde olduğuna, başka bir şekilde olmasının mümkün olmadığına; gerçeğe uygun olup, değişime uğramayacağına inanmak.

Tarifteki "bir şeyin bulunduğu şeklin doğru ve değişmez olduğuna inanmak" ifadesi, zanna dayanan bilgiyi tarifin dışında bırakır. "Gerçeğe uygun olduğunu bilme", cehaleti, "bu gerçeğe uygunluğunun değişmeyeceğini bilme de hataen doğruyu bilme hâlini tarifin dışında bırakır.

Bu teknik tarifin dışında yakîni bilgi ve yakînî imanın, müslüman düşünür ve ilim adamlarını yakından ilgilendiren bir konu olduğu için, çeşitli tarifleri yapılmıştır. Yakîn, hakikatleri delil ve burhan ile değil, iman kuvveti ile bilmedir gayb âlemini kalp temizliği ile müşâhede etmektir; fikir birikimi ile derin bilgileri mülahâza etmektir kalbin bir şeyin hakikatine olan itminan halidir Şek ve şüphenin giderilmesi ile gaybın doğruluğunun hakikatine ermektir. Gayb ile ilmi konularda, şüphenin kaldırılması yakîndir. Şekten sonraki derecede meydana gelen ilme yakîn denildiği de ifade edildiğinde variddir (Seyyid Şerif Cürcânî, et-Ta'rifât, s. 259).

Yakîn, elde edilmesi açısından üç mertebeye ayrılır:

a) İlmu'l-yakîn: Bir şeyi görmeden, tecrübe ve deney sahasına intikal ettirmeden yalnız ilim yoluyla tereddütsüz bilmektir. Dumansız açık bir havada, dağın arkasında yükselmekte olan dumanı görüp ateşin yanmakta olduğunu bilmek, yâni dumandan ateşin varlığına intikal etme...

Kesin ilim ifade eden âyet ve mütevâtir hadislerden intikal ile gayb âlemindeki varlıklara (Cennet, Cehennem, Melekler..) olan bilgimiz ilmu'l-yakîn bilgidir.

b) Aynu'l-yakîn; Görerek elde edilen kesin ilim. Ateşin yanına gidip engelsiz olarak bizzat görerek hakkında bilgi edinilmesi gibi.

c) Hakku'l-yakîn; Yakînin son mertebesidir. Misalimizde; bütün duygularımızla ateş hakkında bilgi edinilmesi gibi.

Hakku'l-yakîn; yakin derecelerinin sonuncusu ve en yükseğidir. İlim ve müşâhededen geçip fiilen içinde yaşanan hakikat demektir. Bazı ilim sahibleri der ki: "Hakku'l-yakîn kulun Hak'da fâni olması ve yalnız ilmen değil; hem ilmen, hem müşâhade ederek, hem hal ehli olarak bekâ bulmasıdır" (Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, VI, 4726).

Allah'ın ilmi hakkında yakîn kelimesi kullanılmaz. Yâni; "Allah, bu mesele hakkında yakîn (kesin) ilim sahibidir" denmez. İki sebepten dolayı bu ifade yanlış olur:

a- Allah'ın isimleri ve sıfatları tevkîfîdir. Yani Kur'ân-ı Kerîm ve hadis-i şeriflerden öğrenilir. Kur'ân ve sünnetde Allah hakkında yakîn kelimesi kullanılmamıştır.

b- Yakîn kelimesi; şek ve şüphe, şanından olanlar hakkında kullanılır. Meselâ: "Şu mes'ele hakkında şüphem vardı, şimdi yakîn yâni kesin ilim hasıl oldu, şüphem ortadan kalktı" denilir. Halbuki bu ifâde Allah hakkında kullanılmaz (Hamdi Yazır Hak dini Kur'ân Dili, I, 201).

İman konusunda yakîn elde etmek mü'minin en yüce hedefidir. Mü'minin iman esaslarına şeksiz ve şüphesiz, kesin bir şekilde iman etmesi gerekir. Bu ise taklidî imanla değil, tahkikî imanla olur. Tahkikî iman, tefekkür ve zikirle elde edilir. Onun için Kur'ân-ı Kerîm'in yüzlerce âyetlerinde zikir ve tefekkür emir ve tavsiye edilir. Tefekkürün merkezi dimağ, zikrin merkezi kalbtir. Bu iki ana merkez, irtibatlı olarak şer'î mecrâlarında geliştirilmezse, insan-ı kâmil ve yakîn sahibi olma imkânı yoktur. Fakat imanî mes'elelerde, hakku'l yakîn mertebesine ulaşmak bu dünyada mümkün değildir. Bu, iman ehli bahtiyarlar için ebedî alemde gerçekleşecek yüce bir nimettir.

Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.