FANDOM


Ruhul beyan tefsiri TAFSEER ROOHUL BAYAN - 15 Volumes 61354 std
Bakınız

Şablon:RBTbakınız d


Ruh-ul Beyan RBT Ruhul Beyan Tefsiri Rûh-u'l Beyan Tefsiri RBT/linkler
RBT/Giriş Fatiha Suresi/RBT Bakara Suresi/RBT Bakara SUresi/RBT/2 Enam Suresi/RBT Enfal Suresi/RBT Nas Suresi/RBT
Rûh-u'l Beyan Tefsiri/Arapça Nas Suresi/RBT/Arapça Felak Suresi/RBT/Arapça
Online RBT Türkçesi google döküman linki: [1] Maalesef Arabisi yok. Bir ilahiyatçı veya duyarlı bir mümin arabi ibareleri aşağıda geçen Ruhul Beyan Tefsirinin linklerinde doğrudan edit ederek bu sitede ekleyebilir. Bir İHL öğretmeni öğrencilerine de görev verebilir. En azından Arabi harfleri latince okunuşuyla ekleyebilir veya ek-le-te-bi-lir.
RBT/linkler

Wikipedia-logo-tr
'den Bakara Suresi/1-7/RBT ile ilgili bir şeyler var
Bakınız

Şablon:Bakarabakınız - d {{Bakarabakınız}}


Bakara Bakar Baqara
İcl buzağı
Bakara/HAT Bakara/VİDEO Bakara/Audio Bakara/MEAL Bakara Suresi/MEAL [2]
Bakara Suresi
Bakara/TEFSİRLER Bakara/Fîzılâl'il Kur'an Bakara/HDKD HDKD/Bakara Bakara/HDKD/Aslı Bakara/HDKD/Sadeleştirilmiş Bakara Suresi/HDKD/Sadeleştirilmiş Bakara Suresi/Elmalı
Bakara Suresi Test
Sadeleştirilme Bakara Suresi/HDKD/1-96 Bakara Suresi/HDKD/97-196 Bakara Suresi/HDKD/197-286 Bakara Suresi/HDKD/Sadeleştirilmiş - HDKD/Sadeleştirilmiş Bakara Suresi/HDKD/Sadeleştirilmiş/1-7
Rüku bölümlerine göre tablolu meal ve tefsiri Bakara/EO/1-7 Bakara Suresi/1-7 Bakara Suresi/8-20 Bakara Suresi/21-39 Bakara Suresi/40-46 Bakara Suresi/183-188
HDKD/Bakara Bakara Suresi/Elmalı Bakara Suresi/Elmalı Orijinal Bakara EO<
Bakara Suresi/Elmalı/8-20 Bakara Suresi/Elmalı/21-39 Bakara Suresi/Elmalı/60-61 Bakara Suresi/Elmalı/61-71 Bakara Suresi/Elmalı/72
Bakara buzağı mı, yoksa inek mi?
En'am Sekiz çift 6/143 Koyundan iki za'n Keçiden iki ma'az Deveden iki İbil Sığırdan iki bakar
İnek -Tosun / Davar (Küçük baş hayvan)- Sığır (Büyük baş hayvan)/ - Buzağı (Sığır yavrusu) / Dana - (Düve / Mal - Malcılık
Cow - Cowboy ABD cowboyların kurduğu bir medeniyet
Ox - Cattle - bull - Calf
Tarihte ineklerin ve inekçi değerlerinin kutsallaştırılması
Golden calf[3] - Altın buzağı Samiri (Islamic figure) [4] -Samiri - Apis (god) [5] - Apis veya Hapis -Apis resimleri - Nandi (bull) [6] - Sacred bull [7] - Bull worship - Bugonia Bucranium Camahueto Red heifer Taurobolium Cattle in religion Deer (mythology) Awal Kamadhenu Aurochs[8] Bull (mythology)[] Chillingham Cattle Ur (rune) Wisent Gaur Banteng
*Vazife: Tefsir içerisinde geçen Arabi harflerin ne aslı ne de okunuşu ne de tercümesi mevcut değildir. Bu hiç bir sitede yoktur. Biz surelerin tamamında hem de özel de bu sûrede bu çalışma ile ilk kez
1. Arabi harf eksiğini tamamlayacağız
2. Arabi hurufla yazılı metinlere Latin harflerle okunuşunu koyacağız.
3. Arabi hurufla yazılı metinlere tercümesini ekleyeceğiz. Bunu HDKD/Sadeleşirilmiş bölümünün tamamında , hem de HDKD/Bakara - Bakara Suresi/HDKD - Bakara Suresi/HDKD/Sadeleştirilmiş sayfalarında yapacağız. Böylece Elmalı Tefsiri ilk kez adam gibi webe aktarımış olacaktır.
*Alıntı yeri: http://www.kuranikerim.com/telmalili/b_index.htm (Arabi huruf yok - meal yok - okunuş yok - Yalandan copy past yapılmış... Biz bunu yapmayacağız...)
Medenîdir. Peygamberimiz sallallahü aleyhi vesellem Efendimizin Medineye hicretlerinden sonra ilk nazil olan suredir. Bununla beraber bütün kur'anın en son nazil olan « وَاﺗَّﻘُﻮا ﻳَﻮْﻣًﺎ ﺗُﺮْﺟَﻌُﻮنَ ﻓٖﻴﻪِ اِﻟَﻰ اﻟﻠّٰﻪِ ﺛُﻢَّ ﺗُﻮَﻓّٰﻰ ﻛُﻞُّ ﻧَﻔْﺲٍ ﻣَﺎ ﻛَﺴَﺒَﺖْ وَﻫُﻢْ ﻟَﺎ ﻳُﻈْﻠَﻤُﻮنَ » ayeti de bundadır. Demek ki Medinede ilk nüzule başlıyan ve en sonra tamam olan bir surei celiledir. Fatiha mazamini kur'anı icmalen müştemil olduğu gibi bu da ekseri ahkâmını tafsıl cihetinden öyledir. Bu iki haysiyetledir ki « اَﻓْﻀَﻞُ اﻟْﻘُﺮْاٰنِ اﻟْﻔَﺎﺗِﺤَﺔِ » ve « اَﻓْﻀَﻞُ اﻟْﻘُﺮْاٰنِ ﺳُﻮرَةُ اﻟْﺒَﻘَﺮَةِ » hadîsi şerifleri varit olmuştur. Kezalik Resulullah Efendimize bir gün bir melek geldiği sırada «müjde, sana iki nur verildi ki senden evvel hiç bir Peygambere verilmemişti: Fatihatülkitab ve havatimi suret-il-bakara» diye tebşir ettiği rivayati sabitedendir. Bu surei celilenin lisanımızda umumiyetle en meşhur ilmi «baş elif lâm mim» yahut «büyük elif lâm mim»dir. Asıl ismi hassı ikidir. Suretülbakare, süretülkürsî. Elif lâm ile elbakare, Beniisrailin bakaresi demek olduğundan sade «bakare» kelimesinde bu manaya işaret kalmıyor. Beniisrailin işbu bakare kıssası yalnız bu surede zikredilmiş olduğundan bu tesmiyeye sebep olmuştur ki bu tesmiyede bakare kıssasının ehemmiyetine hususî bir tenbih vardır. «Elkürsî» kürsiyyi ilâhî demektir. Bu isim de âzamı ayat olan ayetülkürsînin bu surede bulunmasındandır. Bunlardan başka bu surenin biri has biri müşterek iki de lâkabı vardır. Evvelkisi Senamül kur'an, ikincisi Ezzehradır. « اِنَّ ﻟِﻜُﻞِّ ﺷَﻰْءٍ ﺳَﻨَﺎﻣًﺎ وَﺳَﻨَﺎمُ اﻟْﻘُﺮْاٰنِ اﻟْﺒَﻘَﺮَةُ = her şeyin bir senamı -bir hörkücü bir zirvesi- vardır. Kur'anın senamı da elbakare suresidir» hadîsi ve « اِﻗْﺮَؤُا اﻟﺰَّﻫْﺮَاوَﻳْﻦِ اﻟْﺒَﻘَﺮَةَ وَاٰلَ ﻋِﻤْﺮَانَ = iki Zehrayı, elbakare ile âli İmran surelerini okumağa devam ediniz» hadîsi ile ifade buyrulmuştur.

Kk1

For the convenience of those who wish to read all the surahs of this great book over a fixed period, the Glorious Qur'an is divided into 30 equal parts, each called one juz' (plural, ajza' meaning parts), or into seven equal segments, each called a manzil. Each juz' is subdivided into two hizbs (sections) which are further divided in four rubs (quarters). Therefore, if one reads one rub every night, the entire Qur'an will be read in about eight months. Similarly, if one wishes to read the complete Qur'an in one week, one must read one manzil a day. Large surahs of the Glorious Qur'an are also divided into rukuc according to the meaning of the passage. The Noble Qur'an has been well preserved in its original form through­out fourteen centuries in two ways: 1) in writing, and 2) by memorising and passing the words from the heart of one generation into that of another. Two copies of the original standard Qur'an still exist today, one in Istanbul [3] (Turkey) and one in Tashkent [4] (Uzbekistan). The Glorious Qur'an is considered to be so Holy that Muslims treat it with enormous respect. While It is being read:
• You must not speak
• You must not eat or drink
• You must concentrate quietly.
It is not to be touched unnecessarily. Before reading it or touching it: • You must wash thoroughly • You must be in the right frame of mind and have good intentions • You must seek refuge in God from satan's wicked intentions • Women should be clear from menstruation. Upon completion of its recitation one should conclude the session with certain phrases, at least stating that the Exalted God speaks the Truth, His Blessings be upon Muhammad (SA) and his kinsfolk. But normally, a longer prayer is recited. When not being recited, it should be: • Placed high up, so that nothing is put on top of it • Kept covered with a light cloth to shield it from dust. I shall refrain from describing this unique Book of Divine Guidance in my own humble words and examine how the Great Qur'an Itself defines Its own aspects.

Coat of arms of Moldavia.svg

Coat of arms of Moldavia - Bakara veya mal veya cow insanlık için her zaman en önemli figür olmuştur.



En Uzun Sûre Edit

Eğer sen desen ki: "En uzun olan hangi sûredir? En kısa olan hangisidir? En uzun âyet hangisidir? Ve en kısa olan hangisidir?"

(Cevaben) derim ki: Tefsir ehli, (bu konuda şöyle) dediler: "Kur'ân-ı Kerimde en uzun sûre, Bakara süresidir. En kısa sûre, El-Kevser süresidir. En uzun âyet, "Borç âyeti" Bakara sûresinin 282. âyetidir.

En kısa âyet, "Kuşluk vaktine yemin olsun" ve "Fecre yemin olsun" âyetleridir.

Kur'ân-ı Kerimde bulunan en uzun kelime ise (El-Hicr: 15/22, âyeti kerimesindeki) "sizi onunla suladık" (kelimesi)dir."

Eğer sen, "Fatiha sûresinden sonra (başlayan) Bakara sûre¬sinin sûrelerin en büyüğü olmasındaki hikmet nedir? diyerek sorarsan; Cevâbı şudur: Çünkü Bakara sûresinde, hükümler tafsilatı ile açıklandı, darbi meseller verildi, hüccet (ve deliller) getirildi. Hiç bir sûre, Bakara süresinin şâmil olduklarına şâmil değildir. Bundan dolayı (Usul-u Tefsir âlimleri tarafından) Bakara sûresine "Kur'ân-ı Kerim'in çadırı" denildi.

İbni Arabî Hazretleri "Ahkâmu'l-Kur'ân" isimli kitabında şöyle dedi: "Bazı şeyhlerimden (hocalarımdan) işittim, üstadım şöyle diyordu: Bakara sûresinde bin emir, bin nehiy (haram-yasak), bin hüküm (ve hikmet), bin haber vardır. Bakara sûresi, (çok ve) büyük fikhî mevzuları içerdiği için, Abdullah ibni Ömer (r.a.) Hazretleri, tam sekiz yılını bu sûrenin (tefsirini) tahsil ve talimiyle geçirdi." "Esiletü'I-Hikem" kitabında da böyledir.

İmam Fahreddîn Râzî Hz. Tefsir-i Kebirinde şöyle dedi:Edit

Bil ki bazı vakitler, dilimin üzerinde şöyle bir kelime geçti : Muhakkak bu kerim sûrenin faidelerinden ve inceliklerinden onbin mesele istinbât etmek (inceleyip çıkartmak) mümkündür," (demiştim). Cehalet ehlinden bir kavim ve hasedçiler, bunu (mantık dışı ve akıldan) uzak sandılar, dillerine doladilar, inat ettiler.

Bu sözlerimi, övünüp kasıla kasıla kendi nefislerinde uydurdukları, güzel manalardan uzak, temel ve tahkik tarafından yoksun olan kelimeler ve boş kuruntularına hamlettiler. Ben bu kitabı yazmaya başladığımda, bu mukaddimeyi zikrettiklerimiz üzerine bir tenbih olsun diye (onlara) takdim ettim. Hâsıl olması mümkün olan işe ulaşmak yakındır." (Tefsir-i Kebirin sözü) sona erdi.

Kur'ân-ı Kerim'İn sûreleri, Tıvâl" uzun, "Evsât" orta ve "Kı¬sar" kısa sûreler halinde (inmesinin hikmetlerinden biri de) uzunluk, i'câz olmanın şartı olmadığını tenbih içindir. El-Kevser" sûresi üç âyettir. (Ama) o (el-kevser sûresi aynı zamanda veciz ve) câza sahib bir mucizedir. O da Bakara sûresinin i'câzı gibi: mü'cizdir.

Sonra sûrelerin, (uzun, orta ve kısa) olarak sûrelendiril-mesinin hikmetlerinden biri de; Cenâb-ı Allah tarafından kullarına kolaylık olsun diye çocukların eğitiminde, kısa sûrelerden üzerlerine geçerek zihinlere yerleşmesinin hikmeti kendiliğinden zahir olmaktadır.

Yine bunda (yani bazı sûrelerin kısa olmalarında), namazda ve onun (namazın) dışında faziletin teşvik ve yaygınlaştırılmasının hikmetleri de yatmaktadır. İhlas sûresi gibi. (İhlas sûresi) kısa sûrelerden olup, Kurân-i Kerimin üçte birine muâdildir, denktir. Bunu anlayan kişi, sûrelendirmenin hamlığından (hikmetini anlamamaktan) kurtulmuş olur.

Eğer dersen ki: Kur'ân-ı Kerim'in, değişik yerlerde inmesinin ve ayetlerinin şahidlerin Mekkî (Mekkede inenler). Medenî (Medine'de inzal olanlar), Leylî (geceleyin inenler), Nehârî (gündüz inenler), Seferî (yolculukta inenler), Hadarî (mukîm iken inenler). Sayfî (yaz mevsiminde inenler), Şitâî (kış mevsiminde inenler), Nevmî Berzâhî yani gece ile gündüz arasında inenler, Arzı (yeryüzünde inenler) Semavî (gökte inenler), Gârîyani mağarada yani yer altında inenler, Berzahî yani Mekke ile Medine arasında inenler, Arşî, Miracî Bakara sûresinin sonu gibi Mi'râc gecesi inenler, şeklinde olmasının sebeb ve hikmeti nedir?" (diye soracak olursan) Cevabi: (Kur'ân-ı Kerim'in değişik zaman ve mekanlarda inmesinin) Hikmeti, o yer ve zamanları Hazreti Muhammed (Mustafa s.a.v.) Hazretlerinin teşrifi ve vahyi İlâhîmin inmesiyle o yerlere şeref bahşetmek içindir. Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerinin geceleyin (İsrâ'ya) götürülmesinin hikmeti ve Mi'râcm sırrı da, Mustafa (s.a.v.) Hazretlerinin bütün kâinatın her yerini dolaşıp şereflendirmesidir.

Sanki bütün kâinat, arş-ı a'lâ, cennetler ve bütün yer lisânı hal ile dua etmekte ve Allah'dan, Habibi'nin kendilerine ayak basmasıyla şereflenmesini istemektedirler. Büyüklerin ve ileri gelenlerin gözleri.

Efendiler Efendisi, mefhari mevcudat (bütün varlığın övünç kaynağı olan) Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerinin ayak tozlarıyla sürmelenmeyi arzulamaktadır. (O olmasaydı) Kâinat varlık kokusunu koklamazdı. (Eğer 0 olmasaydı Gayb âleminden çıkıp görünen bir hale gelen) şuhud şimşeğinin parıltısı, gizlilik âleminden (çakmazdi) başlamazdı. Hadis-i kudsi lisanı ile varid olduğu gibi:

"Ey habibim Ahmed! Rasûlüm Ya Muhammedi Eğer Sen olmasaydın, Sen olmasaydın ben bu felekleri


Meal-i şerifi 1-5 Edit

Bismillahirrahmânirrahîm

Elif, Lâm, Mim

İşte o kitap... Bunda şüphe yok... Ayn-ı hidâyet; korunacaklar Onlar ki, gayba iymân edip, namazı dürüst kılarlar ve kendilerine merzûk kıldığımız şeylerden İnfâk ederler...3

Ve onlar ki, hem sana indirilene iymân ederler, hem senden evvel indirilene... Âhiret'e yakîni de, bunlar edinirler.4

Bunlar işte, rablerinden bir hidâyet üzerindedir. Ve bunlar, işte bunlar, o murada eren müflihler (felaha erip kurtulanlar)!5


Ayet No
Ayet Metni
Elmalı Meali
Elmalı (Sadeleştirilmiş Meal)
İngilizce (Yusuf Ali Meali )
Rahmân[14] ve Rahîm olan Allah'ın ismiyle"
Acıyıcı*[15], esirgeyici Allah’ın adıyla başlarım
In the Name of Allâh, the Most Gracious, the Most Merciful
Elif, lam, mim
İşte - o kitap, bunda şüphe yok, ayni hidayet, korunacaklar için.
Bu öyle bir Kitaptır ki doğruluğunda hiç şüphe yoktur, Allah’tan sakınanlara da yol göstericidir

Bu, o Kitap’tır ki, onda kuşkuya yer yoktur. Sakınanlara doğruyu gösterir

This is the Book; in it is guidance sure, without doubt, to those who fear Allah
1 Onlar ki gaybe iman edip namazı dürüst kılarlar ve kendilerine merzuk kıldığımız şeylerden infak ederler.
O sakınanlar ki görünmeyene inanırları, namaza dururlar, kendilerine verdiğimiz azıktan başkalarını da geçindirirler.Onlar, o görünmeyene (gayba) inanır, namazı kılar, kendilerine rızık olarak ne vermişsek ondan harcarlar.
Who believe in the Unseen, are steadfast in prayer, and spend out of what We have provided for them
Ve onlar ki hem sana indirilene iman ederler, hem senden evvel indirilene, ahirete yakini de bunlar edinirler.
O sakınanlar ki sana bildirilen kitaba, senden önce bildirilmiş olan kitaplara, öbür dünyaya da kanasıya inanırlar. Onlar sana indirilene inanırlar, senden önce indirilmiş olana da. Ahiret konusunda ise kesin bir kanaate sahiptirler. (kesin bir kanaat içindedirler.)
And who believe in the Revelation sent to thee, and sent before thy time, and (in their hearts) have the assurance of the Hereafter
Bunlar işte Rablarından bir hidayet üzerindedir ve Bunlar, işte bunlar o murada eren müflihin.
İşte bu inananlar çalaplarının doğru yolu üzerinde olanlardır, umduklarına erenler de bunlardır.
They are on (true) guidance, from their Lord, and it is these who will prosper
Amma o küfre saplananlar, ha inzar etmişin bunları ha etmemişin onlarca müsavidir, imana gelmezler.
İşte o kimseler ki Allah’ı tanımazlar, sen onları uyarsan da bir, uyarmasan da. İnanmazlar ki
As to those who reject Faith, it is the same to them whether thou warn them or do not warn them; they will not believe
Allah kalblerini ve kulaklarını mühürlemiş ve gözlerine bir perde inmiştir ve bunların hakkı azîm bir azaptır
Allah onların yüreklerini katılaştırmış, kulaklarını sağır etmiş, gözlerine de perde çekmiştir. Onlar için pek büyük bir azap vardır
Allah hath set a seal on their hearts and on their hearing. And on their eyes is a veil; great is the penalty they (incur)

Tefsiri: Edit

Elif, Lâm, Mîm. Eğer sen: "Fatiha sûresi, muhkem ve zahir (manası açık olan) harflerle başladığı halde. Bakara sûresinin Elif, Lâm, Mîm ile başlamasının hikmeti nedir?" diye sorarsan, cevab, İmam Suyutî (r.h.) Hazretleri "İtkân da buyurdular ki: Bakara sûresinin Elif, Lâm, Mîm ile başla¬masının münâsip olmasında, derim ki, Fatiha sûresi, muhkem ve zahir harflerle başladı. (Anlaşılır bir şekilde olduğu için) bu cihetle hiç bir kimse için onu anlamakta zorluk ve özür yoktur. Bakara sûresi, onun mukabili (zıddı) ile başladı.

O (Elif, Lam, Mim) te'vilden uzak olan "müteşâbih" harflerdir. Bakara sûresinin müteşâbih harflerle başlamasının sebebi ukalâ (akıl sahiblerinin) ve hikmet sahiblerinin mertebelerinin bilinmesi içindir. Akıl ve hikmet sahibi kimseler, bununla acziyetlerini itiraf etsinler, bundan ibret alsınlar ve Kur'ân-ı Kerimin âyetlerinin (üzerinde) düşünsünler, diyedir. (İ127)

Ali Dede diye bilinen Şeyh Arif billah'ın "Havatimü'l-hikem ve Hallü'r-Rumûz ve Keşfü'l-Künûz" isimli kitabında da böyledir.

Müteşâbih Harflerin Manaları Edit

Bil ki, muhakkak ilim sahihleri, sûrelerin başındaki sûre açan bu değerli harfler ile murad-i ilâhinin ne olduğu hakkında çok konuştular.

(1-) Denildi ki: Müteşâbih harfler, gizli ilimlerden ve kapalı sırlardandır. Yani Cenâb-ı Allah'ın ilmini ve manasını kendisine ayırdığı müteşâbihlerdir. O Kur'ân-ı Kerimin sırrıdır. Biz bunların zahirine iman eder ve onları bilmeyi Allah'a havale ederiz. Bunların Kur'ân-ı Kerim'de zikredilmesinin faydası, onlara iman etmeyi istemektir.

11 Elif, Lâm,. Mîm ı (elif) At Allah, (lam) (kullarına lütfeden), f(mim) (Mecid) demektir. 0 zaman kelimeler: "Ben Allah azimuşşanım, Latif ve Mecid'irrfdiye "Ben azimüşşân, Altevil edilir.

Cenâb-ı Allah'ın kavli şerifi, Allah'ım, görüyorum," demek olduğu gibi.

Ben azimüşşân, kerim (çok ikram eden) hâdî (hidâyet veren) âlim (herşeyi hakkıyla bilen) sâdık (vaadinde doğru) olanım," demektir.

Yine Cenâb-ı Allah'ın kavli şerifi olan (kâf) Allah'ın kadir (gücü yeten, takdir eden) ve kahır (kahreden) olduğuna işarettir.

(Onun), Cenâb-ı Allah'ın nûr (aydınlatıcı, nûrlandıran) ve Nasır, (yardım edici) olduğuna işarettir.

Bunlara "Hurûf-i Mukatta'a" denir. Bunların her biri Cenâb-ı Allah'ın bir ismi şerifinden alınmadır.

Arablarda, bazı harfler ile iktifa etmek (yetinmek) bir alışkanlıktır.

Şairin elediği gibi. "Ben o kadına dur, dedim o da durdu, dedi. " Yani (burada geçen ) ben durdum demektir.

(2-) Denildi: Muhakkak ki, Kur'ân-i Kerimin bazı sûrelerinin başında zikredilen bu harfler, Kur'an-ı Kerim'in normal harflerinden telif edildiğine delâlet etmesi içindir. (gibi elif.bâ harfleri) dir.

(Bu harflerin) bazılar, Hurûfu Mukatta'a olarak geldi. (Kelime ve cümleden kopuk olarak geldi). Bazıları da müellef (kelime ve cümlelerden oluşarak) geldi. (Bunun sebebi,) Kur'ân-ı Kerim, kendisine meydan okuyanlara bir uyan olması içindir. Ve (bu aynı zamanda) insanlara bir tenbihtir. İnsanların sözleri hangi harflerden oluşuyorsa, Kur'ân-ı Kerimin de o harflerden tanzim olduğuna uyarıdır. Eğer Kur'an-ı Kerim, insan gücünün üzerinde bir güç olarak kudretlerin ve kuvvetlerin yaratıcısı Allah tarafından indirilen bir kitap olmasaydı elbette insanlar onun bir benzerini getirirlerdi.

İşte bu (Zemahşeri ve İbni Kesir gibi) tahkik ehlinin getirdiği delillerdir. Lâkin bu tartışmalıdır.

(Burada nazar vardır, durup bakmak, tetkik etmek lazımdır, çünkü ihtilaflıdır). Çünkü onların bu

sözlerinden; "bu harflerin manâlarının ve esrarının olmaması gerekir" (gibi) bir mana anlaşılmaktadır. Halbuki Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerine geçmiş ve geleceğin ilmi verildi.

İhtimal ki,

Elif, Lâm, Mîm, ve diğer, mukattaa harfler, iki sevgilinin arasında, harfler ile konulmuş ve ikisinden başkasının muttali (olup anlamayacağı) muamma (birer şifre) kabilindendir. Gerçekten bu şifreyi Cenâb-ı Allah, hiç bir nebiyyi mürsel (gönderilen peygamberin ve mukarreb (Allah'a yakın olan) melek'in güç getiremeyeceği vakitte Peygamberi (Muhammed Mustafa) s.a.v. Hazretleriyle beraber olduğu zaman koydu.

Cebrail Aleyhisselâm veya bir başkasının esrar ve hakikatine vakıf olamayacağı (şifre¬lerle) Cebrail'in lisanı ile konuşmak için, Allah, bu harfleri vazetti. (Cebrail Aleyhisselâm dahi mukattaa harflerin esrar ve hakikatini bilmemektedir). Rivayet edilen bu haber, buna delâlet etmekte (düşünceyi desteklemektedir):

Cebrail Aleyhis-selâm, âyet-i kerimesini getirip; ü kef dediğinde, Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri: Bildim dedi. Cebrail (a.s.) u Hee dediği zaman. Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri, bildim dedi. Cebrail (a.s.) Ye dediği zaman; Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri, bildim dedi. Cebrail (a.s.) 9 ayn dediği zaman; Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri, bildim dedi. Cebrail (a.s.)

Sâd dediği zaman; Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri, bildim dedi. Cebrail Aleyhisselâm, Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerine: Benim bilmediklerimi sen nasıl bildin?" diye sorar.

Şeyhü'l-Ekber (k.s.) Hazretleri, (âyet-i kerimesinin) tefsirinin başında şöyle buyurdular: Cenâb-ı Allah'ın (bazı) sûrelerin başında indirip, insanlar tarafından manası meçhul olan (sırrı, hikmet ve manası bilinmeyen) harfleri inzal sebebi; Kur'ân-ı Kerim indiği sırada Arabların (yani müşriklerin, insanların Kur'ân-ı Kerim'i dinlememesi için) gürültü yapmalarıdır. Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah (subhanehû ve Teâlâ) hazretleri, mukattaa harflerini bir hikmetle indirdi. O hikmetlerden biri de, onların ilâhi davete ilgi duymalarını sağla¬maktır. Cenâb-ı Allah, indirdiğinde bunun (daha önce mahiyetini) bilmedikleri (mukattaa harflerinin) benzerlerini işittikleri vakit, onu dinleme arzuları arttı. İnsanlar, alışkın olmadıkları, garib bir iş (ses ve emirle) karşılaştıkları zaman hilkaten ona karşı bir meyil gösterirler. (Garib ve bilinmeyene meyil göstermek duygusunu, Allah insanın tabiatına koyduğundan dolayı, garib bir şey okunduğunda), insanlar, susarlar, lakırdı etmezler, ona yönelirler ve anlamak için ona kulak verirler. Bu şekilde maksat hasıl olur. Bu harfleri dinleyen kişiler, bunlardan sonra gelen ve Allah tarafından nazil olan Kur'anı Kerim'i dinlerler ve büyük bir iştiyakla devamını arzu ederler. Hece harfleriyle ve hemen onlara yakın gelen kelimelerin arasındaki münâsebeti kavrama işine koyulurlar. Hece harflerinin künhüne muttali olmadıkları için hangisini kendilerine emir olduğunu anlamaya çalışırlar.

(Müşriklerin Kur'ân-ı Kerim okunurken) lakırdı yapmaları, taşkınlıklar ve inatlarından dolayı; Allah, mukattaa harfleri sebebiyle sadece onlara büyük bir şer verdi. Bunlardan anlaşılıyor ki, hece harflerinin noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah tarafından mü'minler için büyük bir rahmet büyük bir hikmettir.

Tefsiri Kebirin sözü bitti.

Bazı Arifler dediler ki: Mukattaa harfleri hakkında söylenen bütün sözler, nazarî ve itibarîdir. Nazarî sözler, söyleyenin tahminidir, gerçek değildir. Ancak Cenâb-ı Allah'ın bu âyetlerdeki maksadını kendisine keşifle bildirdiği kişiler hariç.

Bu marifet, letâifi (incelik ve sırlan) toplayan, Cenâb-ı Allah, sa'yini meşkûr etsin, kendi tarafından ona (ilim ve rahmet) saçsın, bu fakir, İsmail Hakkı Bursevî der ki: Benim kâmil şeyhim, kendisine ait olan "Lâihât-i Berkıyyat" isimli kitabının dipnotunda hakikat yolu üzere ii Elif, Lâm, Mîm'in bazı havassını zikrettikten sonra şöyle dedi: 1/28

Bu gibi müteşâbih âyetlerden dolayı, (hakiki) ilimden sapan bir çok kişinin ayaklan kaydı. İlimde çok ileride (olup rusuh kaza¬nanların) ise akıllan şaştı, hayret ettiler. Rasihînden yani ilimde ilerleyenlerden bazıları, Allah'a karşı olan edeblerinden dolayı (müteşâbih harfler hakkında tavakkuf edip) sustular, durdular. (Fikir yürütüp) ileri geri konuşmadılar.

Belki sâdece: "Âmenna hepsi rabbimizden3/7" Bazıları (bu ayetleri) tevil ettiler. Lâkin (bütün bu teviller) Cenâb-ı Allah'ın meramından ve makamdan çok çok uzak kaldılar. (Mukattaa harfler ile meramı ilâhînin ne olduğu bilinmediği gibi o yolda söylenen sözler ne kadar, dine ve akla uygun düşerse düşsün, asıl maktan çok uzaktır.) Ancak ne varki bu (teviller) şer'an güzel, dinen ve aklen makbuldür.

Bütün zikredilenler, yani (bu harflerdeki) maksat ve meramı ilâhî hakkında, söylenenlerin hepsi, o kişilerin kendilerinin üzerinde olup içine düştükleri düşünceleridir. "Maa-mâflh özü temiz olanlardan başkası düşünemez.3/7 Lâkin, (akl-i selim sahihlerinin anlamaları da ancak) Cenâb-ı Allah'ın onlara hatırlatması, ilhamı, (mukattaa harflerinin esrarına) muttali olmayı onlara tahsis etmesiyledir.

Akl-ı selim sahihlerinin, diğerlerinden ayrı olarak, esrarı ilâhiyeye vakıf olmaları, Cenâb-ı Allah'ın katında onlara bahşedilmiş ilâhî ve ezeli bir ihtisas ve nimettir. (Hurufü mukattaa gibi esrarı ilâhiyeye vakıf olmaları) ne kendi tefekkürleri ve ne de akıllarının çalışması (hadiseleri tartışmaları) ile değildir. Belki sadece Cenâb-ı Allah'ın feyzi ve ilhamı iledir. (Allah bizleri bu feyizden mahrum etmesin.) Latîf Allah onun sırrını takdis etsin. Şeyhimin değerli sözü burada bitti.

"El-Fevâtihü'I-Miskin" (isimli kitabın) müellifi Abdurrahman el Bestâmî k.s. Hazretleri, "Bahru'l-Vukûf (isimli kitabın)da şöyle buyurdu:

"Sonra, bazı peygamberler, harflerin esrarını Rabbânî vahiy ve Samadânî (yani hiç bir şeye muhtaç olmayan ve bütün ihtiyaçları gideren Allah'ın) ilkâsi (kalbine koyması) ile öğrendiler. Bazı evliya ise, nûrâni açık bir keşif ve ruhanî yüce bir feyiz ile (harflerin esrarını) öğrendiler. Bazı âlimler ise, sahih bir nakil (doğru bir rivayet) ve üstün (ve tercih etme yeteneğine sahib) bir akıl ile bu sırra nail oldular.

Bunlardan her biri harflerin esrar ve havassını; ya keşif ve şuhûd yoluyla veya (resm ve hadd gibi) tarif yollan ile ashabına (murid ve talabelerine bildirip) haber verdiler. Doğru olan, Cenâb-ı Allah'ın harflerin sırlarının ilmini bu ümmetin çoğunun (gözlerinden dürüp) saklamış olmasıdır. Bunda (yani harflerin esrarının ümmetten saklanmasında) bir çok ilâhî hikmetler ve Rabbânî maslahat ve faydalar vardır. Ekâbir (yani büyük zatlara) ise harflerin esrarından ancak bazısını öğrenmelerine izin verildi.

O da büyük zâtların üzerinde çalıştıkları hususî terkiblerdir. Bu da teshir (insan, cin, hayvan ve eşyayı emrine müsahhar) etmenin çeşitleri, ulvî ve suflî âlemlere tesir etme ve bunlardan başka faydalar sağlayan esrardır. Bahru'l-Vukûf un sözü bitti.


Kur'ân-ı Kerimde Namazın Şekli Edit

Te'vîlât-ı Necmiyyede (şöyle denilmektedir:) Namazın Kur'ân-ı Kerimde zikredilen (heyet ve) şekli üçtür.

(Birincisi:) Kıyam (ayakta durmaktır) Cenâb-ı Allah (kıyam için şöyle) buyurdu:

  • "Namazlara dikkat edin, hele orta namaza... Ve kalkın Allah için divan durun.2/238

(İkincisi: ) Rukû'a varmaktır. Rukü için Cenâb-ı Allah, şöyle buyurmaktadır:

  • "Hem namazı dürüst kılın ve zekât verin, rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin!..2/43

(Üçüncüsü:) Secde'dir. Cenâb-ı Allah, secde hakkında Kur'ân-i Kerim'de şöyle buyurmaktadır: "Sakın onu dinleme de secde et ve yaklaş! 96/19"

Elif, Lâm, Mîm deki ) Elif, kıyâm'a işarettir. Lâm, rüku'a işarettir. Mim, secdeye işarettir. Yani, kim içinde Allah'a münâcât bulunan Fatiha sûresini, mü'minlerin Mi'râcı olan namazda okursa, o kişinin, "Yâ Rabbi bize hidâyet nasib et" isteğini kabul edip duasına icabet eder.

Sonra bil ki, müteşâbih olan harfler sevâb cihetinde muhkemler gibidir. İbni Mesud (r.a..) Hazretlerinden rivayet olundu ki, Rasûlüllah (s.a.v.) Hazretleri şöyle buyurdular:

"Kim Allah'ın kitabından bir harf okursa, ona, onun (okuduğu harf sebebiyle) bir hasene vardır. Her hasene on misliyledir.

Ben ( bir harf dir demiyorum. Lâkin , elif bir harftir, lam bir harftir ve mim bir harftir." de dokuz hasene vardır. İşte o kitab, vecihlerden biriyle Kur'ân-ı Kerimin ismi olmak üzere mübtedâ, dLfi onun haberidir. L-iLşdı Kitaba işaret etmektedir. wiLşüi sıfat olmuş oluyor. Kitabdan murâd, önceki kitablarda indirileceği vaad edilen kâmil kitab olan Kur'ân-ı Kerimdir, dü'i ile uzakta olmayan şeyler işaret edilir.

Sanki kitab vaad edilmekle uzak hükmüne konulmuş oluyor.

Sebeb-i Nüzulü: Edit

Kur'ân-ı Kerim En Büyük ve En Kolay Kitabdır.

Dediler ki; Cenâb-ı Allah, Mûsâ Aleyhisselâm'a Tevrâtı indirdiğinde, Tevrat bir sûre idi, her sûre de bin âyet idi. Mûsâ Aleyhisselâm, şöyle niyaz etti:

-"Ya Rabbi, bu kitabı okumaya ve ezberlemeye kim güç getirebilir?" Cenâb-ı Allah:

-"Ben bundan daha büyük bir kitab indireceğim," dedi. Mûsâ Aleyhisselâm:

-"Yâ Rabbi! Kimin üzerine indireceksin?" Allah:

-"Peygamberlerin sonuncusunun üzerine," buyurdu. Mûsâ Aleyhisselâm:

-"Ya Rabbi! Onun ümmeti nasıl okuyacaklar? Ömürleri kısadır," dedi. Cenâb-ı Allah: -"Ben o kitabı onlara kolaylaştıracağım. Hatta sabileri (küçük çocukları) onu okuyacaklar," buyurdu. Mûsâ Aleyhisselâm:

-"Ya Rabbi! Bunu nasıl yapacaksın?" diye sordu. Cenâb-ı Allah:

-"Ben gökten, yüzüç (103) kitab indirdim.

  • Ellisi Şife,
  • Otuzu İdris'e,
  • Yirmisi İbrahim'e,
  • Tevrâtı sana,
  • Zebûru Davud'a,
  • İncili İsa'ya,

(Kuran-ı Kerim'i Muhammed Mustafa s.a.v.'e indirdim. Kuran-ı kerim öyle bir kitabdır ki:) Bütün kâinatı bu kitablarda zikrettim. Bütün bu kîtabların manalarını Muhammed'in kitabın¬da zikredeceğim ve hepsini yüzondört (114) sûrede toplayacağım. Bu sûreleri otuz cüz kılacağım. Cüzler, yedinin yedisinde olacaktır.

Yedinin manası, Fâtiha'nın yedi âyetinde olacaktır. Sonra manâları, yedi harfte olacaktır.

O yedi harf, (Allah'ın adı ile)dir. 1/29 Sonra bütün bunların hepsi 'İn elifinde olacaktır. Sonra Bakara sûresini açar ve derim.

Cenâb-ı Allah, bunu Tevrâtta (böyle zikredip) vaadetti. Sonra onu Muhammed Mustafa (s.a.v.) Hazretlerine indirdiğinde, Allah kendilerine lanet etsin Yahûdîler, bunun o kitab olmasına karşı çıktılar. Onun için Cenâb-ı Allah: İşte o kitab, buyurdu. Tefsirü't-Teysir'de olduğu gibi. Bu âyet-i kerimenin irabı hakkındatefsirlerde zikredilen değişik sözler vardır. Öğrenmek isteyen baksın.

Onda Şübhe Yoktur Edit

şübhe yoktur. onda, kelimesi, v 'nin ismidir. onun haberidir. (şübhe) aslında, (Bu şey beni şübheye düşürdü) sözünden gelmektedir. Bü da sende şübhe hâsıl olduğu zaman (söylenir). Şübhe de, nefsin tereddüt ve ızdırab (her hangi bir şeyden rahatsızlık) duymasıdır. (Âyet-i kerimede) şek, (şübhe ve kuşku) diye isimlendirildi. Çünkü o şübhe ve kuşku, nefse huzursuzluk verir ve tam emniyeti yok etmekdir. Hadis-i şerifte Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri şöyle buyurdular, "Sana şübheli gelen şeyi bırak, şübheli gelmeyeni al, Çünkü, şekk, şübhedir. Sıdk (doğruluk) tam emniyettir, Onun nöbeti için Zamanın şübhesi vardır," sözü ondandır.

Teysir adındaki Tefsirde (şöyle denilmektedir:) (şübhe aslında), şekktir. Kendisinde korku vardır. Şekkten daha hususîdir. Her, rayb, şekktir. Fakat, Her oli şekk, rayb değildir. şekk, iki zıddın arasında tereddüd edip; şekk anında birini diğeri üzerine tercih edememektir.


Kur'ân-ı Kerim Allah Kelâmıdır Edit

kelimesi zarftır. Zarf için takdimi kelâm varken cümlesinde zarf takdim olunmadı. Yani denilmemesinin sebebi, şübhenin sadece Kur'ân-ı Kerimde olmadığını, ama diğer semavî kitablarm Allah tarafından indiğinden şübhe edilir, manasının çıkmaması içindir.

Eğer sen dersen: "Kâfirler, (Kur'ân-ı Kerim'den) şek ve şübhe edip onu Allah'ın kitabı olarak okumadılar. Kıble ehlinden olan bid'atçılar, müteşâbih olan manâlarından şübheye düştüler, Kur'ân-ı Kerimin zahirine karşı facir olup (zahirini inkâr ederek), dalâlete düştüler. Âlimler, Kur'ân-ı Kerimin'in çok yönlerinde birbirleriyle ihtilafa düştüler ve hiç bir vecihde sözlerin ardı arkası kesilmedi.

Avam, Kur'an-ı kerim'den şüphe etti; manâsını anlayamadı. (Bütün bunlara göre), "Kur'ân-ı Kerim'de şüphe yoktur," sözünün manası nedir?" diye sorsan; Cevabı: "Muhakkak; bu şübhe'nin olmayışı Kur'ân-ı Kerimdedir; insanlarda değildir. Kitab, kendisinde, (Allah tarafından indirildiğinden) şüpheye mahal yoktur, sıfatıyla mevsuftur. O hakdır, doğrudur, bilinen ve anlaşılan bir kitabdır. İnsanlar onda şek ve şübheye kapılsalar da kapilmasalar da (Kur'ân-ı Kerim hakdır). Sıdk (doğruluk) gibi, kendi nefsinde doğrudur, her ne kadar insanlar, onu yalan ile vasıflasalar bile. Yalan da yalandır, her ne kadar insanlar, yalanı doğrulukla vasıflasalar bile... (Doğru olan bir şeye, yalandır, demekle, doğru yalan olmadığı gibi; yalan olan bir şeye bu doğrudur, demekle yalan doğru olmaz), işte kitab da böyledir. Ona şübhe asla katılmaz.

Onun (hiç bir kelime ve cümlesinde) yerleşmiş ayıp (ve noksan) yoktur.

Onda şübhe yoktur, cümlesinin) emir manasında haber olması caizdir. O zaman manası "Şübhe etmeyin" olur.

Şu âyet-i kerimede olduğu gibi: Su "Artık hacda ne refes, ne füsuk, ne cidal; yoktur. 2/197" Bu âyetin manası; "Hac esnasında, kadına yaklaşmayın, günah sayı¬lan işleri yapmayın ve kavga etmeyin"dir. Vasîd ve Uyun kitabla-nnda olduğu gibi.

Hidâyettir. Yani irşâd eden, yol gösteren ve (her şeyi açıklayan büyük bir) beyandır.

Müttakîler için. Yani, dalâlette iken takva ile müşerref olup, takva üzerinde daimî oldular. (Savaşta) kim bir kişiyi öldürürse, (ölünün üzerindekiler ganimet olarak) onundur. Hadis-i şerifi misâli (mefulu mutlakdır).


İnsanların Kurân-ı Kerimden Kaçmaları Onun Hidâyet Olması Vasfına Zarar Vermez Edit

Tefsirde, irşâd, hâl ve mana cihetinden, takva ile vasıflan¬maktır. Hidâyetin takva sahiplerine tahsis edilmesi, muhakkak ki, onların Kur'ân-ı Kerim'in nurundan (feyiz alıp) iktibas etmeleri ve Kur'ân-ı Kerim(in öğütlerinden) faydalanmalarından dolayıdır. Gerçi bu, Kur'ân-ı Kerim'e bakan mü'min, kâfir herkese şâmildir. Bu itibâr ile Cenâb-ı Allah, Kur'ân-ı Kerim hakkında: "(Kur'ân-ı Kerim) insanlara hidâyettir, buyurdu. Yani bütün insanlara hidâyet kaynağıdır. (Yani Kur'ân-ı Kerim bütün insanlığa geldi; ama) hususî olarak, takva ehline hidâyet ve yol göstericidir.

Teysîr (Tefsiri şöyle) buyurmaktadır: "Nitekim, (halk arasında), hep bir şeyden faydalanan ve kendisinden başkası o işten faydalanmayan kişiye, "bu iş , hususiyetle sana aittir, sadece sen tek başına bundan yararlanacaksın," denir. (Fakat bundan) bazı insanların hidâyet bulmayacağı sonucuna varılmaz. Bir çok insanın hidâyeti bulmaması; Kur'ân-ı Kerim'i, hidâyet kaynağı olmaktan çıkartmaz. Güneş güneştir, körler onu görmeseler bile. Bal baldır, ağzının tadı bozulanlar, balın tadını hissetmeseler bile. Misk misktir, her ne kadar, koku aima duygusu kayb olmuş kişiler, miskin kokusunu duymasa bile. Yazıklar olsun... Bütün yazıklar, önünde deniz gibi berrak ve tatlı bir su aktığı halde içmeyen kişinin üzerine olsun.

Ve dolunayın gündüz gibi (etrafı aydınlattığı bir gece de) karanlıkta kalanlara yazıklar olsun. Ne habistir, ne kötüdür o, (suçu aydınlığa koşmayan irâdesinde değil de, etrafı aydınlatan dolunayda bulan) kişi. Gül bahçesine bakıp,J o güzel kokuları koklamadan solduran kişiye yazıklar olsun. Eyvanlar olsun. Bütün eyvanlar, Kur'ân-ı Kerim'e nehyedici, emredici, kendisine rağbet edilecek şey ile kaçınacak şeyleri tefrik edip beyan ettiği, iyi kişilere tevâtüren cenneti vaadettiği ve kötülüklere sarılanlara Cehennemi izhâr edip ortaya koyduğu halde isyan eden ve fasık olan kişilere yazıklar olsun. İşe bunun için Cenâb-ı Allah, "Ve her halde o kafirler üzerinde bir hasrettir.69/50"

Müttâkî'nin Manâsı Edit

Müttâkî (kelimesi) ismi faildir, ajü, (korunmak)dan (müştak olup) babındandır. aşırı bir'şekilde korunma demektir. Bağavî Hazretleri, jalls Müttâkî (kelimesi) Ittikâ dan alınmadır, dedi. Aslında Ittikâ, iki şey arasındaki (sur, duvar gibi) engele denir. Bu kelimeden: "Kalkanı ile korundu," derler. Yani kalkanını, kendi nefsiyle, saldıran arasında siper etti demektir. Hadis-i Şerifte şöyle denilmektedir:

ısı ilk "Harb kızıştığı zaman, biz Rasûlüllah ile korunurduk Yani savaş tam olarak kızıştığı zaman, biz Rasûlüllah'ı kendimiz ile düşmanın arasına alırdık. (Onun sayesinde düşmandan korunacağımıza inanıyor-duk;) Müttakî insan, sanki Allah'ın emirlerine sarılmayı, ve yasaklarından kaçmayı, kendisiyle, Cehennem azabı arasında bir siper olarak koymaktadır. 1/30


Takvanın Mertebeleri Edit

Takva, şer-i şerifin örfünde, kişinin âhirette kendisine zarar verecek şeylerden tam (mükemmel bir) şekilde korunmasından ibarettir. Takvâ'nm üç mertebesi vardır.

Birincisi: Küfürden kaçarak; (imana girmekle) insanın ebedî azabdan korunmasıdır. Bu konuda Cenâb-ı Allah:

"Onlara kelime-i takva'yı ilzam buyurdu.48/26"

İkincisi: Günah olan bütün fiilleri terketmektir. Hatta, topluluğun yanında küçük günahları bile terketmektir.

İşte şer-i şerifte takva olarak bilinen budur. Bu manada Cenâb-ı Allah şöyle buyurdu:

-"Eğer o memleketlerin ahâlisi iymân edip, Allah'tan kork-saydılar, elbette üzerlerine yerden, gökten bereketler açardık.

Velâkin tekzîb ettiler de, kendilerini kesbleriyle (yaptıklarıyla) tuttuk alıverdik. 7/96" Üçüncüsü: Sırrını (içini) kendisini Cenâb-i Hak (ile olmaktan) meşgul edecek şeylerden, uzaklaşarak, külliyyen (tamamen) Allah'a yönelmektir. İnsanın emir olunduğu takva işte budur: Cenabı Allah şöyle buyurdu:

-"Ey o bütün iymân edenleri Allah'a nasıl korunmak gerekse Öyle korunun, hakkıyla muttaki olun ve her halde müslim olarak can verin.37102"

Bu takva çeşitlerinin en üst mertebesi, Peygamberlerin (a.s.) peygamberlik ve evliyalığın riyasetini kendilerinde toplamaları cihetinde vardıkları son noktadır. Peygamberlerin, İnsanlık ale¬miyle uğraşmaları; kendilerini ruhlar âleminde yücelmekten alıkoymadı. Peygamberleri, halkın salahı (ve düzelmeleriyle) uğraşmaları, onların temiz ruhlarının buna tam ve mükemmel bir kabiliyete sahib olmaları ve kudsî bir kuvvetle desteklenme¬lerinden dolayı Hakkın işlerinde İstiğraka dalmalarından onları alıkoymamıştır.

Her şeyi açıklayan mübîn olan kitabın (Kur'ânm) hidâyeti bu mertebelerin hepsine şâmildir. Umumun (sıradan insanların ) hidâyeti islâm iledir.

Havassın (seçkinlerin ) hidâyeti, yakîniyyet (tam bir iman) ve ihsan iledir.

Ehass'ın (en seçkinlerin ) hidâyeti, hicabın keşfi (gözlerinden perdelerin kalkması) ve her şeyi olduğu gibi görmekledir.

Te'vflât-ı Necmiyyeden Tasavvufî Manalar Edit

Tevîlât-i Necmiyyede (şöyle denilmektedir:) O Takvâlı olanlar. Onlar ki, söz verip andlaştiktan sonra Allah'a verdikleri sözü bozmayanlar. Allah'ın birleştirmesini emrettiği şeyi (iman ve ve ameli) kesmeyenler, şer-i şerifte zahirî ve bâtınî olarak emredilenleri yerine getirenlerdir. Buna Cenâb-ı Allah'ın şu âyet-i kerimesi delâlet etmektedir:

"Size in'âm ettiğim nimetimi'hatırlayın've ahdime vefa edin ki, ahdinize vefa edeyim ve benden, korkun artık benden!..2/40"

Yani hani siz mîsâk gününde (size ben sizin rabbiniz değil miyim diye seslendiğimde siz) "Evet! Sen bizim Rabbimizsin" diyerek benim Rabliğimi sözünüzle ikrar etmiştiniz! Siz bana vermiş olduğunuz ahdinizi -ki o da Rubûbiyeti bana halis kılmanız (sadece beni Rabb bilmeniz) dir- yerine getirin ki; ben de size verdiğim sözü yerine getireyim. Size verdiğim söz, bana hidâyettir...


İbni Şîrîn, Bâyezid-i Bestâmi ve İmam-i Âzam'ın TakvaEdit

"Er-Risâletü'l-Kuşeyriyye" de (şöyle denilir):

Muttaki (takvâlı olmak) İbni Şîrîn gibi olmaktır. İbni Sîrîn'in (bir ara tam) kırk küp yağı vardı.

Hizmetkârı, küplerin birinden bir fare çıkarttı. İbni Sinn:

-"Fareyi hangi küpten çıkarttın," diye sordu. Hizmetçi.

-"Bilmiyorum" dedi.

Bunun üzerine İbni Şîrîn Hazretleri, bütün küpleri döktü.


Bâyezid-i Bestâmi Hazretleri'nin Takvası Edit

Veya takva, Bâyezid-i Bestâmî Hazretlerinin, takvası gibi olmalıdır. Bâyezid-i Bestâmi Hazretleri, Hemedân taraflarında, ustur otunun tohumundan satın almıştı. Bestâma vardığında «unu i-öeyan Tercümesi tohumların içinde iki karınca gördü. O tohumlar ile birlikte yine Hemedâna döndü. O iki karıncayı Hemedânda bıraktı.

İmâm-ı A'zam'ın Takvası Edit

Hikâye olunur ki, İmam-ı Azam Ebû Hanîfe Hazretleri alacaklı olduğu kişinin ağaçlarının gölgesinde oturmazdı. Haberde derki:

Kendisinden faydalanılan her borç faizdir.

Denildi ki, Ebâ Yezid Hazretleri, sahrada arkadaşıyla beraber elbiselerini yıkadılar. Arkadaşı kendisine;

-"Üzüm bağının duvarına asalım," dedi. O:

-" Duvarlarına kazık çakamayiz," dedi. Arkadaşı:

-" Şu ağaca asalım" dedi. 0:

-"Dalları kırabiliriz! Olmaz," dedi. Arkadaşı:

-"Yere serelim," dedi. 0:

-"Yer davarların (hayvanların) otlağıdır. Hayvanların otlaklarını örtüp haklarına tecâvüz edemeyiz," dedi. Arkadaşı:

-"Peki elbiselerimizi nasıl kurutacağız?" diye sordu.

-"Sırtımızda kurutacağız" dedi ve öyle etti. Elbisesini kendi sırtına serdi. (Rukû'a varır gibi) durdu.

Elbisenin bir tarafı kuruyunca diğer tarafını çevirdi. Diğer tarafı kuruyuncaya kadar öylece kaldı.


Takva İbâdet İle Olur Edit

Onlar (yani o takva sahibleri) ki, gabya inanırlar.

Eğer, takva kişinin kendisine yakışmayan (gereksiz şeyleri), terketmesidir, diye tefsir edilirse, bu cümle, "müttekiler", kelimesi için mukayyed bir sıfattır. Ve buna kötü alışkanlıkları bırakıp; iyi alışkanlıklara bezenme terettüb eder. Bu da çok ince bir tasvirdir. (Yok) eğer, takva kişinin tâatı işleyip; günahı terketmesi gibi umumî bir manâ ile tefsir edilirse, o zaman bu Onlar (yani o takva sahibleri) ki, gayba inanırlar cümlesi, iman, namaz ve sadaka (zekât gibi) amellerin aslı ve hasenatın esasına şâmil olduğu için "müttekiler" kelimesi için, açıklayıcı sıfat olur. Çünkü bunlar, nefsî amellerin, bedenî ve diğer amelleri arkasından sürükleyen malî ibâdetlerin anasıdır. Ve çoğu kere, isyandan kişiyi uzaklaştırır. Agah ol. Cenâb-ı Allah'ın bu âyeti görül müyor mu?

-"Sana vahyolunan Kitab'ı güzel güzel oku ve namazı kıl. Sahi, namaz edepsizlikten ve uygunsuzluktan nehyeder ve her halde Allah'ın zikri en büyük iştir ve Allah her ne işlerseniz bilir.29/45"

Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri:

"Namaz dinin direğidir. Zekât,

İslâm'ın köprüsüdür." Buyurdular.


İmân ve İslâm Edit

İman. kalb ile tasdik etmektir. Tasdik olunan (Cenâb-ı Allah) tasdik eden (kulunu) güven ve emniyete kavuşturur. Yani onu yalandan emin kılar. Fiili ile onun nefsini azabdan korur. Allahü Teâlâ Hazretleri "mü'min"dir. Çünkü Allah, fazlü keremiyle kullarını kendi azabından emin kılar. Burada olduğu gibi; "gayba iman eder" diye (v) b harfi ile istimali (kullanılması) ise, itiraf manasını tazammun ettiği içindir. Bazen de iman, vesikalara ıtlak olunur. Çünkü vesikalar, (antlaşmalar) emniyet ve tam bir güvence sahibi olurlar.

"El-Kevâşf de (şöyle) dedi: Şeriatta iman, kalb ile itikâd, dil ile ikrar ve azalar ile amel etmektir.

İslâm, hudû' yani boyun eğmek ve teslim olmaktır. Her iman İslâm'dır. Ama, her İslâm, iman değildir.

1/31 İslâm ile beraber kalben tasdik olmadığı zaman, adam zahiren (görünüşte) Müslüman olur; içten tasdik etmemiş olur. Zahirî teslimiyyet olmadan da, içten tasdik etmiş olmaz.

Mevlânâ Ebûs-Suûd (r.h.) Hazretleri, tefsirinde (şöyle) dedi: Şer-i Şerifte; Peygamberimiz (s.a.v.) Hazretlerinin dininden, tevhid, peygamberlik, ölümden sonra dirilme, âhirette ceza ve benzerleri gibi; bilinmesi zarurî olan şeyleri tasdik etmeden iman tahakkuk etmez (gerçekleşmez).

İmanda bu (tasdik) kâfi midir? Yoksa (tasdik ikrar ile) yerleştiği için, tasdikine ikrân eklemesi elbette gerekir mi?

Birincisi, (yani tasdik) Şeyh Eş'arî Hazretleri ve ona tâbi olanların görüşüdür.

İkincisi ise, îmam-i Azam Ebû Hanife ve ona tâbi olanların mezhebidir. Hak olan da budur.

Çünkü İmam-ı Azam Ebû Hanife Hazretleri, ikrar ve tasdiki imanın iki cüzü kıldı. Muhakkak ikrarın, ikrah (yani zorlama) anında, özür ile düşme ihtimâli olan bir rükün olması müstesnadır.

O, (İmanın alâmetleri) üç şeydir: Hakikî bir itikâd (inanç), imanı dil ile ikrar etmek ve icâbıyla amel etmektir. Mühaddis cumhurun, mü'tezile ve haricîlerin görüşüne göre de böyledir.

Kim, yalnız itikadı (inancı) ihlâl ederse (yani bozarsa) o münafıktır. Kim itikadını bozmakla birlikte ikrarı ihlâl eder (yani dili ile iman ettiğini söylemezse) o kâfirdir. Kim. (itikâd ve ikrân olduğu halde) ameli ihlâl ederse o fasıktır Bunda 'tün âlimlerimizin ittifakı vardır. (Tasdik ve ikrân olan kişi İslâm ile amel etmezse) Haricîlere göre kâfirdir. Mutezileye göre ise, (itikadı ve ikrân olan kişi İslâm ile amel etmediği zaman), imandan çıkmıştır; ama küfre de girmemiştir.

Gayb masdardır. Taşınarak, kendisiyle gaib olan şey (yani ismi fail) isimlendirildi. Arabların "yalancı"ya "yalan" demeleri (yani masdarı ismi fail manasında kullanmaları) gibi.

Bu (gayb), akıl ve hislerden kâmil bir gizlenme ile giz¬lenen, akıl ve hislerden biriyle başlangıçta bedahet (kendiliğinden zahir olma) yoluyla idrâk edilmeyen şeydir. Gayb iki kısımdır.

Bir kısım hakkında hiç bir delil bulunmayandır. Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah'ın şu âyetiyle murad edilen gayıb bu kısımdır:

"Gaybın anahtarları O'nun yanında¬dır; onları ancak 0 bilir.6/59"

Bir kısım, hakkında deliller konulandır. (Alâmetleri olandır). Yaratıcı (olan Allah c.c.) ve onun sıfatları, peygamberlik, bu ikisine taalluk eden hükümler ve şeriatler, âhiret günü ve dirilme, neşr, hesab ve ceza gibi ahiretin halleridir. Burada gayb'ten murad budur.

imanın sılasıdır. Bu da ya itiraf manasını tazammun etti¬ği, (içerdiği) içindir veya imanı vesika'dan mecaz kıldığı içindir. Mefulu bih'in yerinde vaki olmuştur. (Mefülü bih gayri sarihtir). Eğer gaybı hali üzerine masdar kılarsan, gaybeten olan mefülü mutlak) gibi. 0 zaman, mahzuf talluk eder ve Fail'den hal olur. 0 zaman: gaybe iltibas ettikleri halde iman ediyorlar" manası çıkar. Ya da kendisine iman edilen şeydendir.

Yani peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerinden gaib olanlar, kendisinde peygamberlik delilleri olmasına rağmen gözle görünmeyenler. Buna şu hâdise delâlet eder: Haris bin Muğire, Abdullah ibni Mesûd (r.a.) Hazretlerine:

"Biz, sizinle hayır ve bereket umuyoruz, Rasûlüllah (s.a.v.) hazretlerinin ashabı. Siz, Rasûlüllahı görme ve onun şerefine kavuşmakla bizi geçtiniz," dedi. Abdullah İbni Mesûd (r.a.) Hazretleri de: -"Biz sizinle övünüp size gıpta ediyoruz. Siz rasûlüllah (s.a.v.) Hazretlerini görmeden ona iman ettiniz. Muhakkak en faziletli iman, gayb'a olan imandır," ve sonra Onlar (yani o takva sahibleri) ki, gayba inanırlar," âyet-i kerimesini okudu.

Ebûl Leysin Tefsirinde de bu böyledir.

Ya da insanlardan yani mü'minlerden gayibler olarak, demektir. Yoksa:

"Bir de imân edenlerle karşılaştılar mı, -"Âmenna!" derler ve kendi şeytanlanyla halvet oldular mı, -"Emin olun, biz sizinle beraberiz, biz ancak müstehziyiz! (Alay ediyoruz)" derler.2/14" diyen münafıklar gibi değil...


İslâm, İman ve İhsan Hadisi Edit

Ömer bin El-Hattab (r.a.) Hazretlerinin şöyle dediği rivayet edilmiştir.

-"Biz bir ara Rasûlüllah, (s.a.v.) Hazretlerinin yanında oturuyorduk. Yanımıza elbisesi gayet beyaz, saçları simsiyah üzerinde yoluculuk eseri görünmeyen ve bizden kimsenin kendisini tanımadığı bir adam çıkageldi. Nihayet Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerinin önünde oturdu. İki dizini Efendimiz (s.a.v) Hazretlerinin dizlerine dayadı. Ellerini dizlerinin üzerine koyup oturdu. Ve:

-"Ya Muhammed! Bana İslâm'dan haber ver (İslâmı anlat), dedi. Rasûlüllah (s.a.v.) Hazretleri:

-"(İslâm:) Senin Allah'dan başka ilah olmadığına ve Muham¬med (s.a.v.)'ın Allah'ın rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman ve yoluna gücün yeterse Beyti (Kabe'yi ziyaret ve) haccetmendir, buyurdu." 0 kişi:

-"Doğru söyledin", dedi. (Hazreti Ömer diyor ki) "Biz onun sualine ve tasdikidine hayret ettik." 0 kişi sonra:

-"İman nedir?" dedi. Rasûlüllah (s.a.v.) Hazretleri:

-"(İman:) Senin, Allah'a, meleklerine, kitablarına, peygam¬berlerine ve ölümden sonra dirilmeye, cennet ve Cehenneme (yani âhiret gününe) kadere ve hayır ve onun şerrine inanmandır," dedi. O:

-"Doğru söyledin," dedi. Sonra:

-"İhsan nedir?" diye sordu: Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri:

-"(İhsan:) Senin, onu görürür gibi, Allah'a ibâdet etmendir. Çünkü her ne kadar sen onu görmüyorsan da muhakkak Allah, seni görüyor," dedi. 0:

-"Doğru söyledin," dedi. Sonra:

-"Bana kıyametin (saat ve vaktinden) haber ver," dedi. Rasûlüllah (s.a.v.) Hazretleri:

-"Bu hususta sorulan, sorandan daha âlim değildir," buyurdu.

-"Doğru söyledin," dedi. (Sonra):

-"Bana kıyametin işaretlerinden haber ver?" dedi. (1/32) Rasûlüllah (s.a.v.) Hazretleri:

-"Cariyenin sahibesini doğurması, yalın ayak, çıplak ve koyun çobanlarının (yüksek) binalar yapmakta birbirleriyle yarıştıklarını görmekliğindir," dedi. O:

-"Doğru söyledin," dedi. Sonra ayrıldı gitti. Bir zaman sonra, Rasûlüllah (s.a.v.) bana buyurdular ki:

-"Ya Ömer! 0 adamın kim olduğunu bildin mi?" Ben:

-"Allah ve Rasûlü daha iyi bilirler," dedim. Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri:

-"O Cebrail Aleyhisselâm idi. Size dininizin emirlerini öğretmek için geldi. Cebrail, hep benim kendisini tanıdığım surette gelirdi, ancak bu sureti hariç " buyurdular.


Te'vîlât-ı Necmiyyeden Tasavvuf? Manâlar Edit

Te'vîlât-ı Necmiyye'de " gayba iman eder" yani, Allah, kalblerine giren, gaybî bir nur ile Muhammed Mustafa (s.a.v.) Hazretlerinin hadis-i şeriflerine bakarlar. O Yüce Rasûlün sözlerinin hak ve doğru olduğuna şâhidlik edip, ona iman ederler.

Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri, Mü'min Allah'ın nuru ile bakar," buyurmaları gibi.

Bil ki, muhakkak gayb, iki çeşittir. Biri gayb ki, senden gayb olur. Diğeri, sen kendisinden gayb olursun. Senden gayb olan âlem-i ervahtır. Sen ruh iken, o gayb değildi, gerçekten o hazırdı (ve sen alemi ervahta yaşıyordun.)

"Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" mîsâk ve ahdinde, sen vardın. Hakkın hitabını işittin. Rububİyetin eserlerini mütalaa ettin. Melekleri müşahede ettin. Peygamberlerin, evliyâ'nın ve diğerlerinin ruhlarını tanıdın. Sen kalıba (cesede) bağlandığın ve sadece beş duyu ile ki, (bu duyular) âlemin cisimlerin duyularıdır; (sen bunlar ile) baktığın an, onlar sana karşı "gayıb âlemi" oldular.

Senin kendisinden gayıb olduğun ise, Rabbin huzurudur. Sen var olmakla ondan gayıb oldun. Ama varlık olarak o senden gayıb olmuş değildir "Her nerede olsanız sizinle bera-berdir,57/4" Sen Allah'dan uzaksın, ama Allah sana çok yakındır. Cenâb-ı Allah, buyurdukları gibi:

-"Hem sânıma kasem ederim ki, hakîkat insanı biz yarattık ve biliriz nefsi onu ne ile vesveselendirir ve biz ona habl-i verîd'den dahayakınızdır.50/16"

Şeyh Necmeddin (k.s.)'nun sözü bitti.

Şeyh Sadi şöyle dedi:

"Dost çok yakındır, hatta benden bile.

Çok mu şaştın bu söylediğime.

Ben güç getirebildiysem söylemeye,

Hep ondandır... Ondan yoksunum ben ise."


Namaz Edit

Ve (o takva ehli) namazı (ikâme edip) kılarlar. Salat Kelimesinin Geldi ği Manâlar Namaz manasına olan kelimesinin mâ'nâlan:

Dua manasına gelir. salat, duanın adıdır. Şu âyet-i kerime de olduğu gibi.

Bir de haklarında dua ediver. Çünkü senin duan onların kalblerini yatıştırır. Allah semî'dir, alîm'dir.9'103"162 Onlara dua et demektir.

Sena (Övgü) manasınadır.

"Muhakkak ki Allah ve melâikesi Peygamber'e hep salât ile (överek) tekrîm ederler. Ey o bütün iman edenleri Haydin ona teslimiyetle salât u selâm getirin!33/56" Kıraat (yani okuma) manasına gelir:

-"Bununla beraber salâtmda (okumanda) pek bağırma, pek de gizleme; ikisinin arası bir yol tut.17/11 Rahmet manasına gelir:

-"İşte onlar, rablarından salâvat u rahmet onlara ve işte hidâyete erenler onlar.2/57"

Şer-i şerifin ıstılahında ise skl«Ji salat: Belirli fiil, hareket ve zikirler (dua ve sûreler) ile kılınması farz olan namazdır. Namazın salât diye isimlendirilmesinin sebebi, namazın kıyamında kıraat (okuma), ka'delerinde (oturuşlarında) sena ve dua olduğu ve namazı kılan kişiye rahmet olduğu içindir.

Bu âyette (yani Ve takva ehli) namazı (ikâme edip) kılarlar," âyet-i kerimesinde zikredilen) sSlUm salat (kelimesi) cins isimdir. Kendisiyle beş vakit namaz murad edilmektedir. Namazı ikâmet etmek; ona devam etmek demektir. kelime¬si, pazarda bir mal satmaya gidildiği zaman söylenen, "Çarşı-pazar başladı" sözünden gelmektedir. Veya, namaz fütursuzca, (yani ara vermeksizin can-ü gönülden sürekli ve) kaçamaksız olarak kılındığı için; canla başla başlamak demek olan manasına gelen uîı den gelmektedir.

Arabların "Emir ile başladı ve yerine getirdi" sözünde olur. Kişi kendisini namazın içinde bulduğu, sabır ve tahammül ile namaz kıldığı için fisi (fiili kullanılmıştır).

Bunun -uı (fiilinin) zıddı oturdu (fiilidir). Bir kişi iş yapmadığı zaman; "iş yapmadı, oturdu" derler. Veya tekâud oldu. İşi bıraktı emekli oldu, demektir.

Müezzinin: "Namaz başladı" sözünün manası; "namazı ikâme edip edâ edin" ibaresinin yerine; "namazı eda etmeye başlayın", demektir. Namaz kıyama şâmil olduğu içindir. Namaz, kunut, rükû', secde ve teşbih ile (tabir ve) ifâde edildiği gibi. Ya da ta'dil-i erkândan dolayıdır. Tadîl-i erkân, namazın, farzlarını, sünnetlerini ve edeblerini muhafaza etmek, eksiksiz olarak yerine getirmektir. Namazı ayakta kılabilecek kişinin, onu oturarak kılması, namazını ifsad etmiş olur. Kabul gören görüş budur. Zîrâ en meşhur fetva bu olduğu gibi, hakikate en yakın olan da budur. Namazın farz ve sünnetleri gibi zahirî şartlarına riâyet eden kişi, gerçekten medhe (övgüye) layık olduğuna tenbihi tazammun ettiği gibi; namazın, huşu ve bütün kalbiyle Allah'a yönelmek gibi batını (manevî) şartlarına riâyet eden kişi de gerçekten medhe layıktır.

Yoksa, "Fakat veyl o namaz kılanlara ki Namazlarından yanılmaktadırlar.107/4-5 (Hitabının muhatabı olanlar, medhe layık) değildirler.


Namazda Ta'dili Erkâna Riâyet Etmeyen Müslüman Geçim Sıkıntısı Çeker Edit

İbrahim En-Nehaî Hazretleri (şöyle) dedi: "Bir adamın rüku ve secdelerini hafif tuttuğunu, (yani ta'dîl-i erkâna riâyet etmeden namaz kıldığını) görürsen onun ailesine acı. Yani o kimsenin geçim sıkıntısından dolayı ailesine acıyın."


Hâtem Hazretlerinin Namazı Edit

Zikredilir ki, Zahid Hatem bir gün, Ali Asım bin Yusuf un huzuruna vardı. Asım ona dedi ki:

-"Ey Hatem! Namazı güzel kılıyor musun?" Hatem:

-"Evet" dedi. Asım:

-"Nasıl kılıyorsun?" diye sordu. Hatem: nunu ı-tHsyarı lyımıııt»!

-"Namaz vakti yaklaştığı zaman, abdestimi güzelce alırım. Sonra namaz kılacağım yere yerleşirim. Hatta bütün uzvum, bende karar bulur. İki kaşımın arasında Ka'beyi görürüm. Makamım (kabrim) önümde, Cenâb-ı Allah, üzerimde ve kalbimde olanları bilmektedir. Sanki ayaklarım sırat köprüsünün üzerindedir. 1/33 Cennet sağımda, Cehennem solumdadır.

Ölüm meleği (Azrail Aleyhisselâm) arkamda durmaktadır.

Bu namazı son namazım olarak zann (ve kabul) edip Allahu Ekber, diyerek ihsan ile (yani Cenâb-ı Allahı görür gibi, tekbir alırım. Kıraati (Fatiha ve zammı sûreleri) tefekkür ile (yani manalarını düşünerek) okurum. Tavazu' ile ile ruku'a eğilirim. Tazarru ile secde ederim. Sonra namazı tamamladığımda otururum. Ümitle teşehhüdü okurum. Dil üzerine selâm veririm, sonra, ihlâs için selam veririm.

Böylece korku ile ümit arasında namazımı kılarım. Sonra sabr'a dayanırım. Sonra Asım sordu:

-"Ey Hatem! Senin namazın hep böyle mi?" Hatem:

-"Ta otuz (30) yıldan beri namazım bu şekildedir," dedi. Asım ağlamaya başladı.

Ve:

-"Ben hayatımda asia böyle bir namaz kılmadım," dedi. Tenbihü'l-Gâfllîn'de de böyledir. Sa'di şöyle buyurdu:

Abdestsiz namaz olmadığı gibi, vermeden cömertsizlik olur.

Teysir Tefsirinde (şöyle) dedi: Âyette, yani Ve (o takva ehli) namazı (ikâme edip) kılarlar âyet-i kerimesinde ve diğer namaz âyetlerinde), namazı ikâme edin, diye zikredildi.

Zîrâ Cenâb-ı Allah, namazda bazı şeyleri emretti. Namazı ikâme etmeyi (yani kıyamı ile kılmayı) şu kavli şerîfıyle emretti:

"Ve namazı dosdoğru kılın,

Namaza devam ve muhafaza etmeyi emretti. Bu kavli şerîfıyle:

Onlar ki namazlarını devamlı (sü¬rekli) kılarlar.

Bu kavli şerîfiyle vaktinde namaz kılmayı emretti.

Muhakkak namaz müminlere belirli vakitlerde yazılı bir farzdır.

Cemaatle namaz kılmayı emretti; şu kavli şerîfiyle:

"Ve rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin.

Namazda huşu emretti; şu kavli şerîfiyle:Edit

Muhakkak müminler kurtuluşa ermiştir, "Onlar ki, namazlarında huşu içindedirler.

Namaza Karşı İnsanlar Tabaka Tabakadır İşte bu ilâhî emirlerden sonra insanlar bir kaç tabakaya ayrılırlar.

Birinci tabaka, namazı (farz olarak) kabul etmediler. Bunların reisleri Allah'ın laneti üzerine olsun Ebû Cehil'dir. Cenâb-ı Allah, onun hakkında şöyle buyurdu.

Fakat o, ne sadaka verdi, ne namaz kıldı. Ve Cenâb-ı Allah, bunların akıbeti hakkında şöyle buyurdu: Nedir sizi Sekar (Cehennemine) sokan?" diye sorulur. Suçlular der ki: "Biz namaz kılanlardan değildik. Yoksula da yedirmezdik. Boş şeylere dalanlarla dalar giderdik. Ceza gününü yalanlardık.

İkinci tabaka: Namaz'in Allahın emri olduğunu kabul ettiler.

Amma namazı kılmadılar. Bunlar kitab'ehli olanlar yani, Yahûdîve Hıristiyanlardır. Bunlar hakkında Cenâb-ı Allah, şöyle buyurdu:

-"Sonra bunların ardından Öyle bir nesil geldi ki, namazı terkettiler, heva ve heveslerine uydular.

Bunların akıbeti hakkında Cenâb-ı Allah şöyle buyurdu.

"Onlar (namazlarını zayi edenler) yakında

(Cehennemdeki) "Gayya" (vadisini) boylayacaklardır. o (yani gayya). Cehennemde bir dereke (çukurdur).

Cehennemin en korkunç ve ürkütücü yeridir. Her gün insanlar (Cehennem ehli) şu kadar (yani defalarca) ondan kurtulmak istiyorlar.

-"Fakat (Yahudilik ve Hıristiyanlıktan) tevbe edip iman eden ve sâlih amel işleyen (namaz kılan) bunun dışındadır.

Bunlar cennete girecekler ve hiçbir haksızlığa uğratmayacaklardır.

Üçüncü tabaka, bazı namazları kıldılar, bazı vakitleri tembellikten dolayı kılmadılar. Bunlar münafıklardır. Cehâb-ı Allah, şöyle buyurdu:

-"Şübhesiz, münafıklar, (kendi zanlannca) Allah'ı aldatmaya çalışırlar. Halbuki Allah, onların oyunlarını başlarına geçirecektir. Onlar, namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar. Allah'ı pek az zikrederler.

Münafıkların varacakları yer için Cenâb-ı Allah, şöyle buyurdu.

-"Şüphesiz ki münafıklar. Cehennem ateşinin en aşağı tabakasındadırlar. Onlara bir yardım edici de bulamazsın." Münafıklar için Cehennemin "Veyl" vadisi vardır.

Veyl, dünyanın bütün dağları içine konsa bile onu tıkamaz yani yine akar. Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri şöyle buyurdu:

"Kim bir namazı vakti geçesiye kadar terkederse, (Cehen¬nem) ateşinde, bir hukub azab olunur. Bir hukub seksen yıldır.

Her yıl, üçyüzaltmış gündür. (Ahiretin) Her günü, sizin günlerinizle bin sene kadar uzundur." (Mektûbât-ı Imâm-ı Rabbânî el. s. 274)

Âlimler dediler ki, namazı geciktirip vaktinde kılmamak büyük günahlardandır. Büyük günahların küçüğü, denildiği gibi, yetmiş kere annesiyle zina etmiş gibidir. "Ravzatü'l-ulemâ" isimli kitabta böyledir.

Dördüncü tabaka: Namazın farz olduğunu kabul edip, şartlarıyla vakitlerinde kılmaya riâyet ettiler. Bunların reisi Muhammed Mustafa (s..a.v.) Hazretleridir.

Filhakika rabbin biliyor ki sen muhakkak gece üçte ikisine yakın ve yansı ve üçte biri kalkıyorsun, beraberindekilerden de bir taife (ile)

-"De ki: Benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm hep âlemlerin Rabbi Allah içindir. Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerinin ashabı da böyleydi. Cenâb-ı Allah, onları şöyle zikretti.

"Hakikat felah buldu o mü'minler 1 Ki onlar namazlarında huşûludurlar,.

Ashabın ve onlara tâbi olanların varacakları yeri, Allah şöyle zikretti:

-"Ve onlar ki, namazlarının üzerine muhafızlık ederler, işte asıl onlar varislerdir. Onlar, Firdevs'e varis olurlar ve onlar orada ebedî kalırlar

Firdevs, cennetin en yüksek ve en kıymetli yeridir. Orada mü'minler, arzularının son mertebesine kavuşup, Rabblerini görürler.

Hukemâ (hikmet ehli şöyle) dediler: "Yıldız ol. Eğer buna gücün yetmiyorsa; ay ol. Eğer buna da gücün yetmiyorsa, güneş ol. Yani bütün geceyi aydınlatan yıldız gibi, bütün geceyi namaz kılarak geçir. Ya gecenin bazısını aydınlatan ay gibi, sen de gecenin bir kısmını ibâdetle geçir. Veya gündüzleri aydınlatan güneş gibi, sen de geceleyin namaz kılamıyorsan, (bari) gündüzleri namaz kıl demektir. Ravzatü'r-Riyâz'da böyledir.

Cemaatle NamazEdit

Bil ki, cemaat ile namaz kılmak farzı kifâyedir. Çok faziletlidir. Âlimlerin çoğuna göre cemaatle namaz kılmak farz değildir. Kişi tek başına namaz kılsa her ne kadar cemaat faziletini kaçırsa bile namazı caizdir. 1/34

Ahmed bin Hambel Hazretleri, şöyle dedi. "Muhakkak cemaat ile namaz kılmak farzdır; nafile değildir. Hatta namazını tek başına kılmış olsa namazı caiz değildir. Şu kadar var ki, bize (Hanefi mezhebine) göre cemaat ile namaz kılmak farz değildir.

(Âlimlerimiz dediler ki,) cemaatle namaz kılmayı alışkanlık haline getirip; cemaate devam etmeyi muhafaza etmek Müslümanların üzerine vâcibtir.

-"Ey kavmimizi Allah'ın davetçisine icabet edin (uyun) ve O'na iman edin ki, Allah da sizin günahlarınızı bağışlasın ve sizi acı bir azabdan korusun. Bazı âlimler, bu âyet-i kerimede geçen,


"Allah'a çağıran"dan maksat insanları beş vakit namaza çağıran müezzinlerdir, dediler.

Cemaati terkeden, içki içen, haksız yere adam öldüren, yakın akrabalarıyla ilişkisini kesen, anne babasına karşı gelen, kâhin, sihirbaz ve gıybet eden dedikoduculardan daha kötüdür.

Cemaati terkeden kişi, Tevrat, Zebur, İncil ve Kur'ân-ı Kerim'de mel'ûndur.

Lanet edilmiştir. Cemaati terkeden kişi meleklerin lisanı üzere mel'ûndur. Hastalığında ziyaret edilmez. Öldüğü zaman cenazesine gidilmez. Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri şöyle buyurdular:

"Cemaati terkeden benden (benim ümmetimden) değildir, ben de ondan değilim (onun peygamberi değilim).

Allah, onun nafile ve farzlarını kabul etmez," Slü., nafile ve farzlar demektir. Eğer bu şekilde ölürlerse onlar için uygun yer Cehennem ateşidir. Ravzatu'l-Ulemâ'da da böyledir.

"Nisâbu'l-İhtisâb" isimli kitabda denildi ki. Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri şöyle buyurdu:

"Yemin olsun ki (çoğu kere) istedim ki, bir adama emredeyim insanlara namaz kıldırsın. Cemaate gelmeyen kavimlere bakayım ve evlerini yakayım, (diye içime doğuyor.) Bu hadîs-i şerif, cemaate gelmeyenlerin evlerinin yakılmasının cevazına delâlet eder.

Çünkü Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerinin masiyet (günah işlemeyi) düşünmesi caiz değildir. Evleri yakmak ise günahtır.

(Bu hadîs-i şerif, cemaatle namaz kılmaya gelmeyenlerin, evlerinin yakılması gerekecek kadar büyük suç işlediklerine delâlet eder de evlerinin yakılacağına delalet etmez.)

Sünnet-i müekkede olan cemaati terkedenin cezası, evinin yakılmasının caiz olması olduğuna göre, vâcibleri ve farzları terkedenin evlerinin yakılması hakkında ne düşünürsün? (Vâcibleri ve farzları terkedenin hali nicedir?) Günah aletlerinin yakılması hakkında ne düşünürsün?" Nisâb'ın sözü burada bitti.

İslâm'ın Emirleri Tedricen Farz OlmuşturEdit

Ibnü Abbas (r.a.)'dan rivayet edildiğine göre, (Islâmın beyan yolu şuydu). Allah, peygamberini (s.a.v.) M Sn Üı 'Allah'dan başka ilah yoktur" (tevhid kelimesinin) şehâdeti ile gönderdi. Bu tasdik edildiğinde namaz ilâve edildi. Namaz tasdik edildiğinde zekât ziyâde oldu. Zekât kabul gördüğünde, oruç ilâve edilip farz kılındı. Oruç tasdik edildiğinde Allah, haccı ziyâde etti. Hacdan sonra da cihâd (İslâm dininin yayılması için çalışmayı) farz kıldı. Böylece onlara dinlerini mükemmel kıldı.

Namaz Ne Zaman Farz OlduEdit

Mükâtil (r.h.) Hazretleri dedi W: "Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri Mekke'de iken, akşam vaktinde iki rek'at, sabah namazı vaktinde de iki rek'at namaz kılardı. Miraca çıktığı zaman, beş vakit namaz kılmakla emrolundu. "Ravzatü'l-Ehyâr'da da böyledir.

Namaz Mi'râc Gecesi farz kılındı. Çünkü Mi'râc, vakitlerin en üstünü, hallerin en şereflisi ve münâcatların en izzetlisidir. Namaz da imandan sonra taatin en fazîletlisidir. Kullukta ise ilahiyatın en güzelidir. Böylece ibâdetlerin en faziletlisi, vakitlerin en fazilet¬lisinde farz oldu. Namaz, kulun Rabbine vasıl olması (ulaş-ması) ve ona yaklaşmasıdır.

Namazın Farz Kılınmasının HikmetiEdit

Namazın farz olmasının hikmeti ve sebebi:

Rasûlüllah (s.a.v.) Hazretleri, Mfrâca çıktığında, semâvât melekûtunun gizliliklerine şahid oldu, seyretti. Göklerde olan meleklerin ibâdetlerini gördü. Onların ibâdetleri çok hoşuna gitti o ibâdetlerin ümmetine de farz olmasını istedi. Cenâb-ı Allah, bütün meleklerin ibâdetini, beş vakit namazın içinde topladı. Zîrâ meleklerin bir kısmı kıyamda (yani ayakta durup) ibâdet ediyorlardı. Kimi ruku'daydı.

Onlardan kimi de secde halindeydi. Kimi hamd ediyordu; kimi de teşbih okuyordu. Ve bunların dışında ibâdetler de yapıyorlardı. Cenâb-ı Allah, beş vakit namaz kıldıklarında gök ehlinin ibâdetlerinin bütün sevâblarını O Yüce Rasûl (s.a.v.) Hazretlerinin ümmetine verdi,.

Namaz'ın Rek'âtlerinin İki, Üç Ve Dörder Olmasının Hikmeti:Edit

Çünkü Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri o gece yani isrâ (Mi'râc) gecesi, melekleri, ikişer, üçer ve dörder kanatlı şekillerde gördü. Ameller üzerine müvekkel olan melekler, ibâdetlerin ruhlanyla göğe yükselirken. Cenâb-ı Allah, meleklerin bu suretlerini, namazın nurunda topladı. Zîrâ ibâdet nürâni bir suret ve şekil ile edilir. Bu konuda birçok işaretler vardır.

Belki Cenâb-ı Allah, melekleri sâlih amellerden yaratır. Bu konuda sahih hadîs-i şerifler vardır. İşte böylece Cenâb-ı Allah, meleklerin kanatlarını üç mertebe üzere yarattı. Senin kendisiyle Allah'a uçacağın (Allah'ın rızasını kazanacağın) kanatlarını (namazlarını) da meleklerin kanatlarına uygun olarak, iki rek'at, üç rek'at ve dört rek'at kıldı ki, melekler sana istiğfar etsinler.

Namazın beş vakit olmasındaki hikmet:Edit

Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri namazın ümmetine hafifletilmesini istedi ve bu konuda müracaatta bulundu.

Bunun üzerine, Cenâb-ı Allah:

"Ya Muhammedi Onlar (namazlar) her gece ve gündüz beş (vakit) namazdır. Her namaz için on hasene vardır.

Bu şekilde öncekilerin namazı ile elli namaz olmuş oldu."Miraç gecesinde, elli rek'at namazın karşılığı verilmek üzere, beş vakte düşürüldü. 1/35

Beş Vakit Namazı İlk Olarak Kılan PeygamberlerEdit

Namazın beş vakit olmasının başka bir hikmeti de, geçmiş ümmetlerin her biri değişik vakitte namaz kılıyordu. Cenâb-ı Allah, dünya ve âhiret faziletlerinin hepsini, Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerinde ve onun ümmetinde topladı.

Onun ümmetini de böylece ümmetlerin arasında en faziletli ümmet kıldı.

  • Sabah namazını ilk önce kılan Âdem Aleyhisselâmdır.
  • Öğle namazını ilk önce kılan İbrahim Aleyhisselâm'dır.
  • İkindi namazını ilk önce kılan Yunus Aleyhisselâm'dır
  • Akşam namazını ilk önce kılan İsa Aleyhisselâm'dır.
  • Yatsı namazını ilk önce kılan Mûsâ Aleyhisselâm'dır.

Beş vakit namazın bu şekilde Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerinin ümmetinde (beş vakit olarak) karar kılmasının sırrı budur.

Bir rivayete göre denildi ki: Âdem Aleyhisselâm, beş vakit namazın hepsini kılıyordu. Ondan sonra peygamberlerin arasında bu beş vakit bölüştürüldü.

Vitir namazını ilk önce Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri Mi'râc gecesinde kıldı. Ve onun için, Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri:

Rabbim bana bir namazı ziyâde etti." Buyurdular. Yani Allah, beş vakit namazdan fazla olarak vitri bana ziyâde kıldı. Veya gece namazını...

İlk Tesbih OkuyanlarEdit

  • İlk secdeye varan Cebrail Aleyhisselâmdır. Bundan dolayı peygamberlerin arkadaşı ve onların hizmetkârı oldu.
  • İlk önce "Allah noksan sıfatlardan münezzehtir" deyip tesbih eden Cebrail Aleyhisselâm'dır.
  • İlk önce, "Hamd Allah'a mahsusdur" diyerek hamd eden Âdem Aleyhisselâm'dır.
  • İlk önce Allah'dan başka ilah yoktur" diye tevhid kelimesini söyleyen Nuh Aleyhisselâm'dır.
  • İlk önce Allahü Ekber, diyen İbrahim Aleyhisselâm 'dır.
  • İlk önce Lâ lavle ve lâ kuvvete illâ billahi'l aliyyİl-âzîm- Azim (büyük) ve aliyy (yüce) olan Allah'dan başka, hiç bir kuvvet ve hali değiştirecek yoktur", diyen Efendimiz (s.a.v.) Hazretleridir. Bütün bunlar (bu bilgiler), "Keşfü'l-Künûz ve Hallü'r-Rumûz" isimli kitabdan alınmadır.


"Hikemü'ş-Şazeliyye" ve şerhinde şöyle denilmektedir: "Hakkın bilgisi sendedir. Milletlerin var olması, senin rengindir.

Taat bir çeşitten diğer çeşide geçmektir. Arzu ve emele baliğ olmada kesilmiş olan milletleri destekleyen serlerin varlığının bilgisi sende olan ilimdir. Bunu Allah sana vakitlerde kısıtladı. Bir günde beş vakit namazı farz kıldı. Senede bir ay (Ramazan orucunu) yazdı. İki yüzde beş zekâtı vermeyi farz kıldı. Ömürde bir (hac) ziyareti farz kıldı. Bunların herbirinin vakti vardır. O vakitlerin dışında sahih olmaz. Bütün bunlar rahmettir. Sana kulluğu kolaylaştırmak içindir.

Allah, ibâdetleri, vakitler ile mukayyed kıldı. (Şimdi kalsın.) "Yakında yaparım" düşüncesinin sana fayda vermemesi içindir. Allah sana geniş vakit verdi ki, sende seçkinlerin sıfatı hep kalsın diye."

Mevlânâ Celâleddin Rûmî şöyle buyurdu:

"Kulun işi, Hakk'ın yaratmasıyla olur.

Bizim fiilimiz Allah'a istinad eder.

Ey gönül, aradaki fark için bir misal getir ki, ihtiyar ve Cebbar anlaşılsın.

İki el ki, biri hastalıktan titriyor, diğerini sen titretiyorsun."

Te'vîlât-ı Necmiyyeden Tasavvufî ManalarEdit

Te'vîlât-ı Necmiyyede (şöyle denilmektedir:) Namazın başlangıcı kıyam yani ayakta durmakdır. Sonra namaza devam edilir. Namazın ikâmesi, onu vakitlerinde kılmak, muhafaza etmek, namazın rüku' ve secdelerini tamamlamak, zahirî ve batınî şartlarını yerine getirmektir. Namazın devamı, devamlı murakabe, kendisini Rabbinden gelecek, ilâhî lütuf ve ikramlara hazır bulundurmaktır. Çünkü bunlar, şu hadîs-i şerîf ile vaad edilmiştir.

"Muhakkak Allah'ın, sizin geçirdiğiniz zamanların (dönemlerin) içerisinde güzel ikramları vardır. Dikkat edinl O güzel ikramları araştırıp hazırlanın.

Namazın şekli, ilâhi lütfa hazır olma şeklidir. Namazı emretmek; hakkın cezb etme şeklidir. Senin şekil (ve suratını) kulluğun dışında kullanmada cezb etmesidir (kendine çekip bağlamasıdır.) Namazın sırrı işte bu hakikî taarruzdur. (İlâhî feyiz, bereket ve lütuflara hazırlanmaktır.) Namazın şartından bir şart da, rükünlerinden her bir rükunda, sünnetlerinden her bir sünnette, edeblerinden her bir edepte ve namazın heyet (şekil ve davranışlarının) her birinde bir sır olmasıdır.

O sır, kendisine doğru gelen ilahî lütuflara işaret eder.

Namazın şartlarından biri de abdesttir. Abdestin her edeb, sünnet ve farzında bir sır olup, taharet (maddi ve manevî temiz¬liğe) işaret eder; insan (ancak) abdest ile namaz kılmaya hazır olur.

Ellerini yıkamak; senin nefsini günahların kirinden temizle¬diğine ve (aynı zamanda) kalbin hayvanî, (kibir, hırs, şehvet, hased, gadab, cimrilik ve kin gibi yedi nefsânî sıfat ve şeytanî kötü sıfatlardan doğan kirden (ve pasdan) temizlemeğe işarettir. Cenâb-ı Allah'ın habibine buyurdukları gibi "Elbiseni temizle Tefsir de; düi "Kalbini temizle" (şek-linde manâ verme rivayeti de) geldi.

Yüzü yıkamak, dünya sevgisinin zulmetinin kirinden, senin himmet ve gayretini temizlemeye işarettir. Gerçekten dünya sevgisi bütün hataların başıdır.

Namazın şartlarından biri de "istikbâl-i kıble" yani kıbleye dönmektir. İstikbâl-i kıblede, Hakk Teâlâ Hazretlerinin rızasını istemenin dışında kalan her şeyden yüz çevirmek, Rabba daha yakın olmak ve münacâtlar için Rabbin huzuruna teveccüh etme (ve Allah'a yönelmeye) işaret vardır.

İftitah tekbiri alırken elleri kaldırmak, himmet elini, (çalışma gayretini) dünya ve âhiretten kaldırmaya (ve bütün ibâdetleri sadece Allah rızası için işlemeye) işarettir. 1/36

Tekbir, Hakk Teâlâ hazretlerine ta'zimdir. Bu da Cenâb-ı Allah'ın, kulun kalbindeki, bütün isteme, muhabbet, ta'zim ve izzetten daha büyük olduğuna delalet eder.

Niyetin tekbire yakın olması ise, Allah'ın rızasını aramada kulun niyetinin doğru (ve sadık) olduğuna işarettir. Tekbirin, Hakkın tekbirine yakın olması gerekir. Allah'dan başkasından isteme hususunda da Allah'a tazim etmesi gerekir. Allah'dan ancak Allah'ı istemelidir. (Allah'dan Allah'ın rızasını istemelidir.) Kim Allah'dan Allah'ın gayri bir şey ister (ve düşünürse o ) sadece tekbir getirmiş ve tazim etmiş olur. (Amma) Allahü Teâlâ Hazretlerine tazim etmemiş ve gerçek tekbiri getirmemiştir. Hakikâtte bunun namazı caiz değildir. Şeklî namazlar, Allah'ı tekbir etmeden (yani Allahü ekber deyip iftitah tekbiri olmadan) caiz olmadığı gibi. Zîrâ eğer bir insan namaza başlarken, Eddünyâ Ekber, dünya büyüktür veya El-Ukbâ Ekber, ahiret büyüktür, dese namazı caiz olmaz. (Namaza başlamak isteyen kişi Allahü Ekber demedikçe namazı caiz olmaz. Hakikat âleminde de bu böyledir.

Sağ eli sol elin üzerine koymada ve her iki eli göğsün üzerine koymada; Mâlikinin önünde kulluğun tarifini yapmak ve kalbi mâsivâdan (Allah'ın gayrisindeki) muhabbetten muhafaza etmeye işarettir.

Kıraata (namazda okumaya) "Ben döndüm, yönel¬dim" ile başlaması, Hakkın haricinde bir şey isteme şirkinden kurtularak, ihlasla Hakka yönelmeye işarettir.

Namazda Fatiha sûresinin ve okunmasının vâcib olması ve namazın Fâtihasız caiz olmaması; kulun, âlemlerin Rabbine, şükür, sena ve hamd ederek, gerçekten Rabbinin lütuf ve ikram¬larını istemeye hazırlandığına ve hidâyeti istediğine işarettir.

Bu. her bir cezbesi insan ve cinlerin ibâdetine denk olan ilâhî cezbelerdir. Kul ile Rabbin arasında yarıya taksim edilen namaz ile kul, Allah'a yaklaşır.

Kıyam, rükû ve secde kulun âlemi ervaha döndüğüne işaret (olduğu gibi aynı zamanda kulun) gayb (alemindeki) meskene döndüğüne işarettir; ondan geldiği gibi... İnsanın bu âleme taalluku (bu aleme gelmesi), ilk önce nebatat (bitki) sonra havyaniyyet ve daha sonra insanlıkla olmuştur.

Kıyam insanın özelliği, rüku' hayvanların özelliği ve secde ise nebatat (bitkilerin) özelliğidir. Cenâb-ı Allah'ın, buyurduğu gibi; Bitki ve ağaç secde etmektedirler.

Bütün bu mertebelerde kulun kârda ve zararda olduğu mertebeleri vardır.

Nurânî ve ulvî ruh'un, zulmânî ve süflî cesede taalluk etmesinin hikmeti vardır. İşte bu kar'dır. Kazançtır. Cenâb-ı Allah, peygamberinin dili üzere buyurduğu gibi:

"Ben mahlûkâtı, bana karşı kâr etmeleri için yarattım; benim onların aleyhinde kâr etmem için değil." Ruhun, süflî mertebelerin her birinde kâr edip yükselmesidir.

Ve eğer önce hüsran imtihanı ile mübtelâ olursa, ulvî mertebelerde bulunmayan bir fayda olur. Cenâb-ı Allah'ın buyur¬duğu gibi: "Kasem olsun ki asra,1 insan mutlak bir hüsranda;1 kimseler başka ki, iman edip salih ameller işlediler ve hep hakka vasiyetleştiler ve sabra vasiyetleştiler!

Kul, süflî mertebelerin zararından kurtulmakla; iman ve sâlih amel ile nûrlanır. (Ve o zaman) kazancı ile kurtuluşa erer.

Namazda tezüllül ve kulluğa (yakışır) tevazu ile (Allah'ın huzurunda) kıyam; insanı, kibirlenme zararından kurtarır. (Allah'ın huzurunda el bağlayıp saygıyla durmak), tekâmül edip geliştiği zaman, kendisinden Ben sizin en yüce Rabbinizim" düşüncesinin ortaya çıkmasının ana kaynağı ve özelliği olan ceberrutleşme (güçsüz insanlar üzerinde zor kullanma, baskı ve gücünü onlara gösterme) düşüncesinden insanı kurtarır. Ve böylece insan da tekâmül edip gelişen, insaniyetin yüce himmetleriyle kazanca kavuşur ve kurtulur.

Mükevvin'in (kâinatı yaratan yüce Allah'ın) rızasını ararken (kevne) kâinata (ve içindeki varlıklara) asla dönüp iltifat etmez. Mi'rac'ta Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerinin hâli gibi:


"Çdem ki o sidre'yi bürüyen buruyordu; Göz ne şaştı, ne astı. Vallahi gördü, rabbinin âyâtından en büyüğünü gördü! 53/16

Kul, insanî tekebbürden yani, büyüklük taslama düşüncesin¬den kurtulup: hudû' ve büyük bir inkisar (kalb kırıklığı) ile hayvanı ruku'a döner. İnsan, rüku' ile hayvanî sıfatlardan kurtulur. İnsan hilim ve eziyete tahammül ile kâr eder. Sonra insan, hayvânî ruku'dan nebatî secdeye döner. İnsan, secde ile, bitkiliğin zilletinden ve süfliliğin aşağılığından kurtulur. Ebedî ve daimî olan büyük kurtuluşu içeren, huşû'nun kazancı ile insan kâr elde eder. Cenâb-ı Allah buyurduğu gibi:

Hakikat felah buldu o mü'minler 1 Ki onlar namazlarında husufudurlar. 2

Huşu' kullukta yükselrnenin en mükemmel âletidir. Onun taallukundan nârî (yakıcı) cesed hâsıl oldu. Âlemde hiç bir varlığın böyle bir hüşû'u olmadı. İşte bu sırdan dolayı melekler ve diğerleri emâneti yüklenmekten kaçındılar, ondan korktular. Kaçmak, huşû'un zıddıdır. Huşu istîdâtından dolayı o emâneti insan yüklendi. Bunu Cenâb-ı Allah, şöyle beyan eder:

"Evet, biz o emâneti göklere, yere ve dağlara arzettik; onlar onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi. 0 cidden çok zâlim, çok câhil bulunuyor. 72 Emâneti yüklenen insanın, huşû'u, secde ile mükemmel oldu. Secde, insanî suretin ve namaz şeklinde tezellülün son mertebesidir. Ve ruhu, süflî âlemde kesmenin sonudur. 1/37 Ve ulvî, ruhanî âlemlere miracı (yükselmesi), onun insaniyyet, hayvaniyyet ve nebâtiyyet mertebelerine dönmesiyle olur. Kul, ilâhî lütuf ve manevî ikramları karşılayıp onlara hazır olduğu' gibi, bol bol (büyük bir cehd ile) çalışıp, vücûda vekâleten, mevcudu infak etmektedir. Bu da namaz kılanların şartıdır. Ve Cenâb-ı Allah'ın buyurduğu gibi: Ve namazı (ikâme edip) kılarlar.


Ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah yolunda) infak ederler.

Lügatte rızık, vergi, bahşiş, ihsan ve lütuf demektir. Örfte ise, canlıların kendisiyle yararlan-dıkları şey demektir. Rızık, ehl-i sünnete göre, helal ve haram şeyler için kullanılır. Karine (ipucu) burada rızkı helâl manasına tahsis kılar. Zîrâ burada makam medih (övme) makamıdır.

Mefûlün takdimi (tümlecin öne alınması) yani fiilden önce zikredilmesi ona önem verildiği içindir.

(Zira burası, takdirindedir. merül'den sonra tehir edilmiştir. Mefûle gereken önemin verilmesi çindir.

(Mefûlün takdiminin ikinci sebebi de) âyet başlarının uygun¬luğunu korumak için olabilir.

urada "bazı" manasına olan 'nin idhâli tebğiz içindir. aslında, nuni sakin mime uğradığı zaman idğâm maal gunne olur. Yazılışta da bitişik yazılmıştır. O zaman mana: "verdiğimiz rızıkların bazısından infak ediyorlar," olur. Nehyedilen israfın önlenmesi içindir.

Mİy, "Biz azîmü'ş-şân rızık verdik" de fiil (nefsi mütekellim maalgayr) sıygası olarak cemi geldi. Halbu ki, Allah birdir. Şerik ve ortağı yoktur. Cemi sıygası ile konuşmak, "biz şöyle ettik, biz böyle ettik" demek, meliklerin hitâb şeklidir. Cenâb-ı Allah, melikü'J-mülûk'tür, (Yani bütün meliklerin melikidir.)

Meliklerin Hitâb ŞekliEdit

Meliklerin dört türlü hitâb şekli bilinmektedir: (Birincisi:) Nefsi mütekellim vahde ile konuşmak:"Ben böyle yaptım," gibi.

(İkincisi:) Cemi lafzı üzere (yani nefsi mütekellim maalgayr ile) konuşmak: tâ ıİJ "Biz böyle yaptık," gibi.

(Üçüncüsü:) Meçhul fiil sıygası ile hitap etmektir. "Size şöyle tarif edildi (söylenildi)," gibi.

(Dördüncüsü:) Müğâyebe (karşı karşıya oldukları halde, kendisini sanki orada değilmiş gibi kabul) etme (konuşma sanatı) üzere, fiili kendi kendi ismine izafe ederek hitab etmeleridir. Bir Padişahın emrederken: ak "Sultanınız şunu emretti" demesi gibi.

Kur'ân-ı Kerim, Arab dili üzere indi. Kur'ân-ı Kerim Arab dilinin bütün incelikleri ve bu dört türlü hitâb şeklini kendisinde topladı.

Kendi nefsinden haber verirken, müfred sıygasına misâl:

"Tek olarak yarattığım o kimseyi bana bırak. Cemi sıygasına misâl:

Biz onu (Kur'ânı) Kadir gecesinde indirdik.

Meçhul sıygası ile geldiği yerler:

Ey o bütün iymân edenleri Üzerlerinize oruç yazıldı; nitekim sizden evvelkilere yazılmıştı. Gerek ki, korunursunuz.183 "

Müğâyebe'ye MisâlEdit

-"Allah, O'dur ki, sizi yarattı, sonra da size rızık verdi, sonra sizi öldürür, sonra sizi diriltir. Hiç sizin ortak koştuklarınızdan, bunlardan birini yapacak olan var mı? Allah, onların ortak koştuklarından münezzeh ve çok yücedir. Ve benzeri âyetler. Teysir'de de böyledir.

Bu fakir (İsmail Hakkı Bursevî) der ki, hitab'ın bu inceliklerinin hepsini, Allah kendisine selâmet versin (Allah rahmet etsin) Şeyhim ailâme hazretlerinden işittim: Kur'ân-ı Kerim'deki sıygaların müfred gelmesi, Cenâb-ı Allah'a nazarandır. Sıygaların cemi gelmesi ise, Esmâ-ı ilâhi ve sıfatı ilâhiye nazarandır. (Zat birdir, ona raci olan hitab da birdir, esma ve sıfat çoktur; onlara raci olan hitab da cemi (çoğul) sıygasıyla gelir.) Cenâb-ı Allah'ın isimlerinin ve sıfatlarının çok olması onun zâtının birliğine değildir. Çünkü bunların (isim ve sıfatların) hepsi, onun zâtına racidir.

İnfâkEdit

İnfâk ve İnfiyâd kardeştirler, (eş anlamlıdırlar). Ancak ne var ki, ikincisinde (yani infıyâd'da) külliyen gidermek, hepsini dağıtmak manası vardır; birincisinde (yani infak'ta) bu mana yoktur. (İnfakta bir kısmını sarfetmek manası vardır.) Burada infak'tan murad farz ve nafile olarak hayır yolunda sarfetmektir.

Her Şeyin Zekâtı Kendi Cinsinden OlurEdit

İnfâk'ı zekât vermekle tefsir edenler, infak çeşitlerinin en faziletlisini ve infakta asıl olan (zekât)ı zikredip bildirdiler. İnfak'ı zekât ile husûsîleştirmeleri, infak, namaza yakın olduğu içindir. O, onun çok samimi (ve kendisinden ayrılmaz) arkadaşı ve kardeşidir. O da namazdır. (Yani zekât, sürekli namaz ile beraber zikredildiği için, burada infaktan zekât verme manasını çıkarttılar.) İnfak (kelimesinin) Cenâb-ı Allah'ın kendisine bahşedip; vermiş olduğu madenlerin, zahirî ve batînî (maddi ve manevî) nimetlerden her birine şâmildir. Bunu Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerinin şu hadîs-i şerifleri desteklemektedir.

Muhakkak ki, kendisine ulaşılmayan, (insanlara anlatılmayan) ilim, infak edilmeyen (harcanmayan) hazine gibidir.

Ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah yo¬lunda) infak ederler,) âyet-i kerimesine; "Bizim kendilerine tahsis etttiğimiz, marifetin nurlarını dağıtıyorlar," diye manalar verenler, bu zehaba (görüşe) sahihtirler.

En doğrusu, infaktan muradın zekât olduğunu söyleyenlerin sözüdür. Her şeyin zekâtı kendi cinsinden olur. Enes bin Mâlik Hazretlerinden rivâyet olduğu gibi "Evin zekâtı, içinde, bir odayı müsâfir için ayırmaktır." Kuşeyriyye Risalesi nde olduğu gibi.

Dediler ki: Şeriat ehlinin infakı mâl iledir. Hakikat erbabının infakı hal cihetindendir.

Mevlânâ Celâleddin k.s. şöyle buyurdular:

  • "Cömerde vermek yakışır, can'a aşık olup gönülden sevmek gerekir."
  • Zenginlerin âbidlerin ariflerin ve muhibbânın zekâtı Zenginlerin infakı mallarından olur. Malı, ihtiyaç sahiplerinden saklamamaları ile olur.
  • Âbidlerin zekâtı, nefislerinden olur. Nefis ve hayatlarını hizmetten alıkoymamakla olur.
  • Ariflerin zekâtı, kalblerinden olur. Kalblerini murakabenin hakikatlerinden kesmezler.
  • Muhiblerin (Allah'ı sevip ona aşık olanların) zekâtı, ruhla¬rından olur. Ruhlarını, kadıyyelerin (sürekli oluşların) akıntısından asla alıkoymazlar.
  • Daha kısacası şöyle denilebilir: Zenginlerin infakı cebten mal çıkartmakladır. Fakirlerin (gönül erlerinin), zekât, ağyarı (Allah'ın gayri her şeyi yani mâsivâ'yı) kalbden çıkartmakladır.
  • Sonra iman âyeti zikredildi. (Önce iman gelir.) İman kalb ile olur. Sonra namaz gelir; o da beden ile olur. Daha sonra infâk gelir; o da mâl ile olur. O, bütün ibâdetlerin toplamıdır.
  • İmanda kurtuluş vardır.
  • Namazda münâcât ve yalvarma vardır.
  • İnfakta dereceler vardır.
  • İmanda beşârât (miskâli zerre kadar imanı olanın cezasını çektikten sonra cennete gireceği müjdesi) vardır.
  • Namazda keffâret (günahların silinmesi) vardır.
  • İnfak'ta temizlik vardır.
  • İmanda şeref vardır.
  • Namazda yakınlık vardır.
  • İnfak'ta malın artması vardır.

Denil di ki, bu âyeti kerimede dört şey zikredildi. Takva, gayba iman, namaz kılmak ve infak yani zekât vermek, 1/38)

Dört Büyük Halifenin SıfatlarıEdit

Bu dört özellik (takva, gayba iman, namaz ve infak, hulefâ-i râşidinin yani, Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerinin sohbetiyle irşâd olmuş ve halkı irşâd eden) dört büyük halifenin sıfatıydı. Âyette onların faziletinin beyanı vardır.

Takva, Hazreti Ebû Bekir (r.a.)'ın sıfatır. Onun için Cenâb-ı Allah şöyle buyurdu:

-"Ve her kim malını hayır için verir ve takva sahibi olursa (korunursa). Ve en güzel olanı (şehâdet kelimesini) tasdik ederse (doğruiarsa). Biz onu en kolay yola muvaffak kılacağız.

Gayba iman, Ömer Faruk (r.a.) Hazretlerinin sıfatıdır. Onun için Cenâb-ı Allah, şöyle buyurdu:

-"Ey (Şanlı) Peygamber! Sana Allah kâfidir ve sana tâbi olan, müminler {sana yetişirler). Namaz kılma, Hazret-i Osman-ı Zin-Nureyn (r.a.)'ın sıfatıdır.

Yoksa o, gece saatlerinde kalkan, secdeye kapanıp kıyam durarak daima vazifesini yapan, ahiret'i sayar ve rabbinin rahmetini umar kimse gibi olur mu? De ki: 'Hiç bilirlerle bilmezler müsavi olur mu?' Ancak temiz akıllı olanlar anlar!9

İnfak, Hazreti Ali Mürtazâ (r.a.)'ın sıfatıdır. Cenâb-ı Allah, Hazreti Ali hakkında şöyle buyurdu:

"Mallarını gece ve gündüz, gizli ve aşikâr hayra sarfeden kimseler, işte onların rablannın yanında ecirleri sırf kendilerinindir ve onlara bir korku yoktur ve mahzun olacak değildir onlar.274

Cömertliğin MertebeleriEdit

Kavme göre, yani tasavvuf ehline göre, "sehâvet", (infakın) ilk mertebesidir. Sonra cömertlik gelir. Sonra "İysâr" gelir.

  • Kim, malının bazısını verir ve bazısını da alıkoyarsa o sahi (sehâvet sahibi)dir.
  • Kim, malının çoğunu verir ve kendisi için az bir şey bırakırsa o kişi cömerttir.
  • Kim, zarurete katlanan, başkasını kendisine tercih edip malını tamamen dağıtan kişi ise, "iysâr sahibi"dir. İnfakta bunla¬rın hepsinin çok faziletleri vardır.

Şükür ve Cömertlik Zenginliğe VesiledirEdit

Ebû Abdullah el-Hâris er-Razi Hazretlerinden rivayet olundu: 0 buyurdu. Allah bazı peygamberlerine vahyetti.

-"Ben falanca kişinin ömrünün yarısını fakirlikte; diğer yarısını zenginlikte geçirmesine hükmettim. Onu (zenginlik ve fakirlikte hangisini önce yaşama tercihinde) serbest bırak. Hatta onun dilediğini öne alayım," dedi.

Bu ilâhî vahyi alan peygamber, o adamı çağırdı. Durumu ona bildirdi. Adam:

-"Bana müsâde et. Eşimle istişare edeyim," dedi. Adam, eşine danıştığında hanımı kendisine: -"Önce zenginliği seç," dedi. Adam karısına:

-"Zenginlikten sonra, fakirlik zor ve şiddetlidir. Amma fakirlikten sonra zenginlik ise, güzel ve tatlıdır," dedi. Kadın çıkıştı:

-"Hayır! Bu konuda beni dinleyeceksin,"dedi.

Adam, peygamber (a.s.)'e gitti.

-"Cenâb-ı Allah'ın bana tercihini bıraktığı ömrümün yarı zenginliğinin, ömrümün ilk başında bana vermesini dilerim"dedi.

Cenâb-ı Allah, ona dünyada genişlik verdi. Zenginlik kapıları açıldı. Adamın eşi kendisine:

-"Eğer sen bu zenginliğin ömrünün sonuna kadar sende kalmasını istiyorsan, Allah'ın sana verdiğiyle sen de mahluklarına karşı sahi olmada kullan. Cömert davran," dedi.

Adam cömert oldu. Kendisine bir elbise aldığı zaman, aynı elbiseden bir de fakirlere alırdı. Cenab- ı Allah'ın ona zenginlikte geçireceği ömrünün yarısı tamam olduğu vakit; Allah, o zaman peygamberine vahyetti:

-"Hakikaten ben onun ömrünün yansını fakirlik; diğer yansını zenginlikte geçirmesine hükmetmiştim. Onu nimetlerime şükredici buldum. Şükür, nimetin artmasını gerektirir. Ona müjde ver! Onun ömrünün geri kalanı da zenginlikte geçirmesine hükmettim," buyurdu.

Mevlânâ Celâleddin (k.s.) Şöyle BuyurduEdit

"Ekin eken önce anban boşaltır; ama sonra hasılatı pek çok olur. Fakat tohumu anbarda tutulursa israf olur. Fareler yiyip mahveder."

Hafız Da Şöyle DediEdit

Karun denilen kişinin hallerini biliyorsun; günler onu deniz gibi malıyla yerin dibine geçirdi." Te'vîlât-ı Necmiyyeden tasavvufî manalar Te'vnât-ı Necmiyye'de: "Ve kendilerine verdiğimiz rıziktan (Allah yolunda) infak ederler,) yani, "varlık" vasıflarından, kul ile Rabbi arasında namaz ile ilgili yapılan taksimin yarısını (kendi paylarına) düşeni harcarlar. Sel bendini aştığı ve sonuna taarruz ettiği zaman, ona Rabbinin lütuf ve ikramları ile ezelî yardım kavuşur. Onu yakınlık derecelerine hidâyet ederler. Tıpkı Hakk'ın cezbesinin, Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerine, "Yaklaş" hitabı ile gerçekleştiği gibi. Cenâb-ı Allah'ın mü'minlere cezbesi ise, "Secde et ve yaklaş hitabı suretinde gerçekleşti.

Secde'den sonra teşehhüd'de ise, enâniyyet (benlik) perdelerinden kurtulup, ihlas sahibi olmaya ve Rabbani cezbeler ile Hakkın cemâlini seyretmeye bir işarettir.

Sonra "Ettehiyyat" ile kulların, meliklerin Meliki Cenâb-ı Allah'ın huzuruna, sena (övgü) hediyyesinin (verilmesi) merasimi ile dönüşünü murakabe etmeye ve ona kavuşma özlemine işarettir.

Sağa ve sola selâm vermede ise, dünya ve âhirette selâmete işarettir. Kendisini çağıran, her câhil insanın davetinden (kurtuluş) ki, onu sağ taraftan cennet nimetlerine çağırır veya soldan şehvet ve lezzetlere çağırır.

Kul, bu halde, icabetler, münâcât, Allah'a yaklaşma derece¬leri, kerametler denizinde müstağrak (büyük bir zevkle dalmak) cezbeler bağı ile mukayyeddir. Cenâb-ı Allah, buyurduğu gibi:

"Ve canil kimseler kendilerine laf attığı zaman (incitmeksizin) "selam" derler (geçerler).

Şekil ehli, selâm ile namazı ikâme etmede (kılmadan) çıkarlar. Hakikat ehli ise, selâm ile namazı devam etmeye girerler, (i/39)

Onlar ki, namazlarının üzerine daimîdirler.

Kavim, (tasavvuf ehli) namaz kılarlar. Kıldıkları namaz onları muhafaza eder. Cenâb-ı Allah, buyurduğu gibi:

-"Sana vahyedilen Kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz fuhuş (hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah'ı zikretmek, elbette en büyük (ibadet)tir. Allah yaptıklarınızı bilir. İşte bunlar:

Onlar ki gaybe iman edip namazı dürüst kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah yolunda) infak ederler" olanlardır. Onlar için gayb âleminde hazırlanan nimetler vardır.

Hadîs-i Kudsî'de buyurulduğu gibi.

Ben sâlih kullarım için, hiç bir gözün görmediği, hiç bir kulağın işitmediği ve hiç bir beşerin kalbine doğmayan şeyler hazırladım.

Sâlihler Dildiler ki, Cenâb-ı Allah'ın kendileri için hazırlamış olduğu ve kendilerini rızıklandıracağı şeyleri gözler (göremez), kulaklar (işitemez) ve kalbfer (hissedip düşünemez) idrâk edemez.

Salihler ile kendileri arasında hazırlanan nimetlerin arasında kendi vücûd {varlılık)Iarından başka hiç bir perde yoktur. Salihler, üzerlerindeki perdeyi yakabilecek ateşe müştak oldular. Vücûdlan Tur dağı tarafına meyletti. (Mûsâ Aleyhisselâm'ın yolunu şaşırdığı bir zaman Tur dağında yanan bir ateşi görüp; ona meyletmesi gibi) Salihlerin namazı ateştir. Çünkü onların namazı münâcât için (Mûsâ Aleyhisselâm'ın Allah'a münâcâtta bulunduğu) Tur dağı mesabesindedir. Salih kişi ona geldiği zaman, Ateşte ve ateşin çevresinde oian, mübarektir" nidası ile karşılaşır. Âlemlerin Rabbi olan noksan sıfatlardan münezzehtir.

Cenâb-ı Allah'ın vucûd (varlık) vasıflarından kendilerini rızıklandırdığı şeyleri, namaz'ın ateşine odun yaptılar. Onun üzerine infak ettiler (harcadılar.) Hatta onlara şöyle nida olundu: Muhakkak siz ve Allah'dan başka ibâdet ettiğiniz şeylere Cehennem yeter. Siz Cehenneme sevkedileceksiniz" denildi.

Bir kişinin eğer ateşi yoksa, o kişi Cehennem ateşinde yanar. Namaz vücûdunun odunudur. Allah'dan başkasına ibâdet eden her vücûd (varlık) elbette ahirette Cehennem ateşinde yanacaktır. İki ateşin arasındaki fark:

Namaz ateşi, onların kendisi sebebiyle (mahcûb-perdeli) Allah'ı göremedikleri o vücûd (varlık)lannın cevherini (özünü) yakar. Onların cevherleri yanarken;) vücûd (varlıklarının cildleri kalır (yanmaz). O da şekildir. Hicâb (kulun Allah'ın cemâlini seyretmesine engel olan perde,) vücûd'un cevherindedir; cildinde değildir. Bu büyük sırdır. Buna ancak, yakıcı ulu'l-elbâb-akl-i selimleri muttali olur.

Cehennem Ateşi Kişinin Derisini Yakar Cevherini YakmazEdit

Cehennem ateşi ise, ciltlerini (deri ve bedenlerini) yakar. Vücûdlarınin cevherleri kalır (yanmaz). Hiç şüphesiz onların önünden perde kalkmaz. Çünkü: Hayır hayır, doğrusu onlar o gün Rablerini görmekten mahrumdurlar. (buyuruldu) Lübb (cevher) bakîdir. Ciltler yansa bile insanın cevheri kalır (yanmaz).

"Şüphesiz, âyetlerimizi tanımayan kâfirler, muhakkak ki, biz onları yarın bir ateşe yaslayacağız; derileri piştikçe azabı duysunlar diye kendilerine tebdîlen başka deriler vereceğiz. Çünkü Allah, izzetine nihayet olmayan bir hakîm bulunuyor.4736"

Kim vücûd cevherini ve ondan başlayıp, maldan ve makamdan onun için var olanları, namaz ateşinin yolunda ve Allah'a yaklaşmada infak ederse, Allah da ona namaz ateşinin vücûdunu infak eder. Cenâb-ı Allah'ın Habibine buyurduğu gibi. Kendine infak et. O zaman, vucûd (varlık) enâniyetinden sıyrılıp; namaz ateşiyle başbaşa kalır. O zaman onun namazı dâima bir nûr olur. Namaz ateşiyle insan, peygamberlere indirilenlere iman eder.

İlâhî Bütün Kitablara İman ŞartEdit

"O (takva ehli) ki, iman ederler"... Bu âyet, ehli kitabdan iman edenler hakkında nazil oldu. 5yi?

"Kendilerine verdiğimiz nziktan infak ederler" ayeti ise, Arablardan iman edenler hakkında nazil oldu.

"Sana indirilene" O (sana indirilen) Kur'ân-ı Kerimdir. Başından sonuna kadar şeriate iman ederler.

Kur'ân-ı Kerim'in daha birçok âyetinin inmediği bir dönemde; "İndirildi" diye mazi fiil ile beyan edilmesi, inen âyetlerin, inmesi mukadder olan âyetlere galebesinden dolayıdır. Yahut da olması yaklaşmış olanın tahakkuk edeceğinden dolayı olmuş yerine koymak içindir. Şu Âyet-i Kerime de (cinlerin Kur'ân-ı Kerimden bir kısım dinleyip; iman ederek, kavimlerine gittiklerinde onları islâm'a çağırdığını bize haber veren şu âyetlerde) olduğu gibi:

"(O cinler,) kavimlerine şöyle dediler: "Ey kavmimiz! Gerçekten biz Musa'dan sonra indirilen ve kendisinden öncekileri tasdik eden bir kitap dinledik. O kitap hakka ve doğru yola hidâyet ediyor.

Cinler, (bir kitab işittik dediler.) halbuki, Kur'ân-ı Kerim'in hepsini işitmemişlerdi. Ve o gün Kur'ân-i Kerim'in hepsi nazil olmamıştı.

El-Kevâşî kitabında şöyle deniliyor: Kur'ân-ı Kerim, hüküm bakımından bir şeydir. Kur'ân-ı Kerim'in bazı âyetlerine iman eden de hepsine iman etmiş gibidir. (Fakat bir âyetini inkâr eden bütün Kur'ân-ı Kerimi inkar etmiş gibi kabul edilip kâfir olur.)

Sonra, dû "Sana indirilene..." O (sana indirilene) kavli şerîfin manası/ okunan Kur'ân-ı Kerim, henüz okunmayan vahiy'dir. (Vahiy, okunması itibari ile iki kısımdır:)

Vahy-i metlüv: (Okunmuş vahiy) Bu, sûre ve âyetlerdir.

Vahy-i gayri metlüv: (Okunmamış vahiy) ise, cinayetlerin hadleri, zekâtın nisabı ve namazların rek'âtleri gibi. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin açıkladığı ilâhî emirlerdir. Bu konuda Cenâb-ı Allah, şöyle buyurdu:

O, hevâdan (arzularına göre) konuşmaz. O(nun konuşması kendisine ) vahyedilenden başkası değildir.

Bu âyeti kerimede geçen inzal, inme vahiy manasınadır. O da yükseltmek manasına olur. Çünkü bu takdirde vahiy; esfel (aşağılıktan) e'Iâya (yüceliğe) nakletmek demektir. Eğer, yükseklerden esfele (aşağıya doğru) yüklenme şeklinde olursa, o zaman vahyin manası, Cebrail Aleyhisselâm'm tebliğ için indirmesi demek olur.

Bu da, onu yüklenen zâtların ortalama haklan ile ilgili bazı manalar ilhak eder. Suhuflardan başka ilâhî kitabların peygamberler (a.s.) üzerine inmesi bu şekildedir. Cenâb-ı Allah, kendi tarafindan ruhanî olarak meleklerin neyin peygamberlere ilkâ edeceğini bilir, 1/40 Ve levhi mahfuz'dan hıfzedip; onları peygamberlere indirir ve böylece peygamberlere telkin eder.

"Ve senden önce indirilene iman ederler."

Yani Tevrat, încîl ve diğer önceki kitablara iman ederler. Hepsine iman etmek farz-ı ayındır. Kur'ân-ı Kerimi ise, bizim, kendisine tâbi olmamız cihetinden tafsili (bütün ayrıntılarını bilerek) iman etmek farzı kifâyedir. (Yani Ümmeti Muhammed'in içinde herkesin değil de, ilim ehlinin Kur'ân-ı Kerim'in tefsirini ve bütün âyetlerinin mana ve hükümlerini bilmeleri gerekir. Avam tafsîlî olarak bilmeyebilir.) Çünkü her Müslümanın Kur'ân-ı Kerimi tafsîlî olarak (bütün ayrıntıları ile) araştırıp bütün emirlerini ayrı ayrı Öğrenmeleri güçtür. Onların dünya geçimleri için çalışmalarını ihlâl eder (engel olur, dünyanın dengesi bozulur).

Teysir'de şöyle dedi: Bütün kitablara iman, ahkâmının nefyi ile beraber iki şekil üzeredir. Birincisi, hepsinin Allah tarafindan olduğunu tasdik etmektir. İkincisi, o kitabların nesih olmayan hükümlerine iman etmektir.

"Ve âhirette... âhiret kelimesi, ilk önce manasında olan) El-Ewelü kelimesinin mubâkili olan, El-âhirü (en son ) kelimesinin müennesidir El-âhirü (en son ) kelimesi, sayılı şeylerde ilhak eden müfredin (tekilin) ismidir. Âhiret kelimesi, mahzuf "evin"sıfatidır. Şu delil ile:


-" (İşte) O âhiret evi... Biz onu öyle kimselere veririz ki yeryüzünde ne bir kibir, ne de bir fesad istemezler ve o (güzel) âkibet korunan muttakîlerindirî."

Âhiret kelimesi, çok kullanılan sıfatlardandır. (Çok kullanıldığı için mevsufu=dar hazfedilmiştir.) "Dünya" kelimesi de böyledir. Âhiret kelimesi, hı harfinin fethası ile öncekini takip eden demektir.

Dünya'ya "dünya" diye isim verilmesi; onun âhirete yakın olduğu içindir. Âhirete "âhiret" isminin verilmesi ise, tehirinden (geciktirilmesinden) ve dünyadan sonra olmasından dolayıdır. Onlar (takva ehli) yakînî bir iman ile âhirete inanırlar."

Kelimesi îfâl babından masdar olup;) Bir şeyden, nazarî (teorik) ve istidlâlî (deliller ile) ondan şek (tereddüt) ve şübheyi kaldıracak şekilde onun hakkında kesin ilim sahibi olmaktır. Bundan dolayı, Allahü Teâlâ Hazretleri'nin ilmine yakînî adı verilmez. Yine zarurî ilimler de böyledir.

Yani onlar, kitab ehlinin âhiret hakkında üzerinde oldukları; "Cennete Yahûdî ve Hıristİyanlardan başkası giremez " ve "Cehennem kendilerini ancak sayılı günlerde yakar" (gibi); evham ve şüpheleri, uzaklaştırarak, âhireti katiyyen bilirler.

Ve onlar; Cennet nimetleri, dünya nimetleri kabilinden mi değil mi? Cennet ve nimetleri daimî mi yoksa değil mi? (gibi) İhtilaflarından da katiyyen kurtulur. Alimlerden bir fırka, cennetteki insanlara, dünyadaki gibi, yeme, içme, nikah gibi lezzetler devam edip akar gider, dediler. Bazıları da; "Muhakkak bu (yeme, içme ve nikah gibi lezzetler) cisimlerin neşru neması (üremesi) için dünya hayatında ihtiyaç duyulan şeylerdir. Çünkü dünya doğma ve nesli devam ettirme yeridir. Cennet (ehli) ise bundan (evlad sahibi olmak ve nesli devam ettirmekten) müstağnidir (böyle bir şeye ihtiyacı yoktur). Cennet ehli, nesîm rüzgarı ve geride kalan ruhlar ile lezzeti işitirler, ferah ve surûra kavuşurlar" dediler.

İsmi zahir zikredilmeyip; "yakînen inanırlar," (şeklinde kelimenin) zamir üzerine bina edilmesi; onların dışındaki kitab ehline ve hakikatin hilâfına âhiret işlerini (hallerini) isbât etmede üzerinde oldukları bozuk düşünceye tariz içindir. Zîrâ onların âhiret işleri (hâlleri) hakkındaki itikadlan, kişiyi yakîn mertebesine ulaştırma faziletinden gerçekten çok uzaktır.

Takdim tahsise delâlet eder. Burada takdim, "sana indirilene (Kur'ân- Kerime) ve senden önce indirilen kitabiara iman etti," ilâhî emre yakînen iman etmek; hakîkî olan âhirete iman etmeye, bağlanmaya tahsis edilmiştir. Bu, kitab ehlinden ikrar ile küfürlerini isbat edenlere geçmez.

Yakîn'in Dereceleri Edit

Ebû'1-Leys (r.h.) Hazretleri, tefsirinde şöyle dedi: Yakın üç vecih (şekil) üzeredir: Ayânî (gözle görülen) yakîn, haberî (habere dayalı) yakîn, delâlet itibariyle yakîn. Ayânî yakîn; (Gözle görülendir.) Bir şey, (gözle) görüldüğü zaman, kendisiyle ilgili şek ve şüpheler giderilir.

Delâletle yakîn: Adam bir yerden dumanın yükseldiğini gördüğünde, yakînen orada ateşin var olduğunu bilir.

Haberî yakîn: Adamın dünyada Bağdat adında bir şehrin var olduğundan haberdar olmasıdır. Her ne kadar o şehri görmese bile..

İşte burada yani âhiretin varlığında, yakîn (yani şüphe götürmeyen bir) haber ve kıyametin varlığına delâlet eden yakînî bilgiler vardır.

Muhakkak ki âhiret hakktir. Çünkü, âhiret ile ilgili bilgi (âyet-i kerime ve hadîs-i şerifler) görüldüğü zaman, yakînî ilim haline gelir.

Deniliyor ki: "İlme'l-yakîn" şeriatın zahiridir. "Aynel-yakîn" şeriattaki ihlastır. "Hakka'l-yakfrTşeriatteki müşahededir. llme'l-yakîn, istidlal ve yorucu tefekkür sebebiyle bâtını bir idrâk ile hâsıl olan ilimdir. Bu, gayba iman eden âlimlerin mertebeleri içindir. Bu ilmî mertebe ancak, ilimde kudsî yürü¬yüşler ile olur. Böylece ilim, ayânî (gözle görülmüş gibi kesinlik kazanmış) olur. Göz için ancak, malûm (bilinenleri) müşahede (açık açık görmek) ile hâsıl olan yakînî ilim vardır. Bu mertebe, ancak yüksek perdelerin zail olup kalkmasıyla artar. Bu aynel hakk olduğu zaman, bu mertebenin ziyâdesi, yani hakka'l-yakîn derecesi, kendisinden sonra, hicapların olmamasıdır.

Bu (evliya ve âlimlere ait olan) dereceler ve mertebeler, ancak mücâhede ile elde edilir.


İlme'l-Yakîn ve Ayne'l-Yakîn Derecelerine Yükselmenin Yolları Edit

1. Ilme'l-yakîn ve ayne'l-yakîn derecelerine yükselmenin yollan:

2. Devamlı abdestli olmak,

3. Az yemek,

4. Zikir,

5. Yer ve göklerin melekûtu hakkında tefekkür edip sükût etmek (çok konuşmamak), 1/41

6. Sünnet ve farzları edâ etmek,

7. Mâsivâ'yı terketmek (Cenâb-ı Hakk'ın gayn şeyleri terketmek),

8. Allah'ın rızasını aramak,

9. Az uyumak ve az düşünce,

10. Helal lokma yemek,

11. Doğru söz söylemek,

12. Kalbiyle Cenâb-ı Allah'ı murâkebe etmek gibi hasletlerdir.

İşte bunlar, ayniyyet ve müşahede makamlarının anah¬tarlarıdır. "Nusus"un şerhi olan "Esrârü's-Sürur bil-vusul ilâ ayni'n-Nur" isimli kitabda böyledir.

Âhirete Yakînen İnanmayan Gaflet EhliEdit

Âhirete yakînî olarak inanmanın semeresi (meyvesi), âhirete hazırlanmaktır. Şu on vasıf sahihlerinin hâlâ gafletten uyanmadığını ve âhirete imanının yakînî olmadığını gösterdiği söylenildi. Mağrur (aldanan kişiler):

(1) Allah'ın kendisini yarattığına kesin inanıp; fakat kendisine (can ü gönülden ihlas ile) ibâdet etmeyen.

(2)Kendisine rızık verenin Cenâb-ı Allah olduğuna kesin inanıp, (bu iman ile) mutmain olup huzura kavuşmayan.

(3) Dünyanın geçici olduğuna kesin inandığı halde, ona itimad eden.

(4) Varislerinin kendisinin hakikî düşmanları olduğuna inandığı halde, onlar için mal toplayan (ve içinde harama bulaşıp âhiretini heder eden).

Fârisî beyt:

Sen kendi yanında bir kağıda yazdın ama, senden sonra yaşayanlardan hiç şefkat yok.

(5) Ölümün geleceğine kesin inanıp da; ölüm için hazırlanmayan.

(6) Kabrin kendisi için varılacak bir yer olduğunu bilip onu (hayır ve hasenat ile) tamir etmeyen.

(7) Deyyân olan Cenâb-ı Allah'ın kendisini hesaba çekeceğine inanıp; delil ve hüccetlerini sağlam yapmayan (kurtuluşuna sebeb olacak hayır ve hesânat işlemeyen).

(8) Sıratı geçeceğine inanıp; (günah yükünü) hafifletmeyen.

(9) Cehennem ateşinin, fâcirlerin (kötü kişilerin) yeri olduğuna kesin olarak inanıp; ondan kaçmayan.

(10) Cennetin ebrârın yani iyilerin yurdu olduğuna inanıp; cennet için âmel işlemeyenler... Bunlar mağrur kişilerdir. Bunlar aklanmıştır. Teysir'de olduğu gibi....

Yakîn Dereceleri Hakkında Büyüklerin HalleriEdit

Zennun-i Mısrî Hazretleri buyurdular: Yakîn, kişiyi emeli (ümiti) azaltmaya davet eder. Kasrı emel (az ümit), kişiyi zühd'e götürür. Zühd kişiye hikmet verir. Hikmet ise, akıbetine bakmayı (düşünmeyi) miras bırakır.

Ali Ebû Dekkâk (r.h.) Hazretleri, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerinin Meryem oğlu İsa Aleyhisselâm hakkında söylemiş olduğu: "Kişinin yakîni artmadıkça hava'da yürüyemez" hadîs-i şerifinde, mirâc gecesindeki kendi haline işaret etmektedir. Çünkü Mi'râcm lütuflarından şöyle buyurdu. Ben Burak'ı gördüm. 0 geride kaldı ben yürüdüm,"

HikâyeEdit

Ebû Turâb buyurdular: Bir genci gördüm. Sahrada azıksız yürüyordu. Ben; (kendi kendime) "Eğer bu genç yakîn (mertebesinin) sahibi değilse, helak olur,"dedim. (Sonra kendisine yanaştım)

-"Ey genci Sen bu yerlerde azıksız mı yürüyorsun," diye sordum. Genç bana:

-"Ey yaşlı! Başını kaldır. Allah'dan başka bir şey görüyor musun?" dedi. 0 zaman ona:

-"İşte şimdi istediğin yere git," dedim.

İbrahim Havvas Hazretleri'nin Geçim YoluEdit

İbrahim Havvas Hazretleri buyurdular: Ben helal yoldan kazanmak, maişetimi sağlayıp, helal lokma yemek istedim. Bunun için de balık avladım. Bir gün ağıma bir balık düştü. Onu çıkarttım. Ağı yine suya bıraktım. Bir tane daha düştü. Sonra yine işe devam ettim. Bir daha ağı suya bıraktım. O zaman gaib'ten bir ses işittim:

-"Sen Allah'ı zikredenleri öldürmekten başka bir maişet (geçim yolu) bulamadın mı?" diyordu. Ben ağı kırdım. Balık avlama işini terkettim. Kuşeyrinin Risalesinde de böyledir.

Te'vîlât-ı Necmiyyeden Tasavvufî ManâlarEdit

Te'vilâtı Necmiyye'de zikrolundu: Kim, bu vücûdî hicabın (varlık perdesinin) zilletinden kurtulursa, uhrevî işlerde "iykânın izzetini" imanın şerefini bulur. Hicâb'ın (perdenin) ardında ona iman etmiş idi. Hicabı (perdeleri) kaldırdıktan sonra ise, yakînen (kesin kes) inanmış oldu. Hazreti Ali (k.v.) şöyle buyurdukları gibi;

"Örtü keşif olunsa, yakîn artmaz." Çünkü kim ki, kendisinden vücud kabuğu (örtüsü) keşf olursa, dünyevî hislerin kabuğu, onun uhrevî işlerini perdelemez. (Onu uhrevi işlerden mahrum etmez ve böylece), perdeler açılır, iman mertebesinden halis olup; iykân mertebesine yükselir. Ve Cenâb-ı Allah buyurduğu gibi: Ve ahirete yakînen inanırlar.

Lâkin bu (yani bu yakînî iman) âhirete mahsustur. Yani âhirete yakînen iman ederler: Allah'ın peygamberlerine indirdiği kitablara değil. (Kitablara iman var; ama yakînî değil). Çünkü onlar (yani insanlar) ebediyyen, "Allah'a ve kitablarına iman" mertebesinden kurtulmazlar. İşte bu büyük bir sırdır.

Ben bu iki mertebenin (iman ile yakînin) arasını ayırt eden hiç kimse görmedim. Bu, insana uhrevî bütün işleri dünyada keşif ve müşahede etmenin mümkün olmayışındandır. Amma insan, (ahiret hayatını yaşadığı zaman) ukbâda (âhiretin bütün işlerini ayne'l-yakîn görecek) müşahede edecek ve o zaman imanından sonra yakînen âhiretin varlığını kabul edecektir. Cenâb-ı Allah, buyurduğu gibi: Allah şöyle hitab edecektir:) Celâlim hakkı için, (denir): 'Sen bundan bir gaflette idin, şimdi senden perdeni açtık, artık bugün gözün keskindirî'der22

Amma Cenâb-ı Allah'ın zât ve sıfatına taalluk edenleri ise, kimse külliyen (tamamen) müşahede edip seyredemez. Çünkü Cenâb-ı Aİlah, kül ve cüz'den münezzehtir. Müşahede erbabı, eğer Cenâb-ı Allah'ın cemâl ve celâl sıfatının şuhûdî ile müşahe¬deye ayne'l-yakîn hatta belki hakka'l-yakîn bu şerefe nail olsalar bile; iman mertebesinden kurtulamazlar. Sonra müşahede etmedikleri ve Cenâb-ı Allah'ı ebediyyen kesinlikle bilgileri ile ihata edemediklerindendir. Çünkü insan Cenâb-ı Allah'ın bilgisinden ancak Allah'ın izin verdiği kadarını anlar. (Âhirette Cenâb-ı Allah'ın cemali seyredilse bile insan, Allah'ı tam idrak edemez. Allah'a olan imanı yakînî olmaz) (1/42)

Kurtuluşa ErenlerEdit

"İşte Onlar," cümle mahallen merfûdur. Müttekîn'in tafsilâtı altına giren rrievsulların her birini de onun haberi kılmakla (duijî mübtedâ olmakla mahallen merfûdur.)

Sanki "Kur'ân-ı Kerim, müttekîler için hidâyettir," denildiğinde, sanki,: "Onları, buna ehil kılan halleri nedir?" deniliyor. "Onlar ki, iman ederler," (sona kadar devam eden) diğer âyetler ile bu düşünceye cevab verildi. Eğer bu şekilde olmazsa o zaman kelimesi, "İstinaf kendisiyle cümleye başlanılmış olur. Irab'dan mahalli olmaz. O zaman da sanki "işte onlar" geçmiş hükümlerin neticesi ve zikr olunan sıfatların bir özeti olur. dıdjî 'nin aslı dir. Kendi lafzında müfredi olmayan bir cemidir. Kesre üzerine mebnidir.

Sonundaki ii hitab içindir. "Bu" de olduğu gibi. Yani daha önce zikredilenler, onlar, gayba iman ve kendisinden sonra zikredilen sıfatlar ile mevsuf olan takva ehli demektir. Burada takva ehli bu sıfatlar ite mükemmel bir şekilde temyiz edildik¬lerine ve onun sebebiyle müşahede yoluna girmede manzum olarak temyizine delâlet vardır. Burada kimin uzaklık manasınadır. "min"nin uzaklık manasına olması, varacakları fazîletli yerlerden sonra derecelerinin çok yüksek olduğuna işaret içindir. O (yani) mübteda'dır.

"Hidâyet üzeredirler" cümlesi, Mübtedâ olan düjî cümlesinin haberidir. Hidâyet kelimesinin nekre olması, işin önemine ve hidâyete kemal derecesine saygıya işaret içindir. Sanki şöyle denildi: "Hidâyet üzeredirler" yani öyle bir hidâyet ki, onun künhüne hiç kimse erişemez ve değerini gereğince takdir edemez." Tıpkı senin: "Eğer sen falan kimseyi görebilseydin, mutlaka bir adam görecektin," sözün gibi.

Burada isti'lâ yükseklik manasına gelen "ala" kelimesinin kullanılması, onların, takva ehlinin hidâyete halini, beyan içindir. Bir şeyi kabul eden kişi, dilediği o şeyde tasarruf etmek için ona yönelir.

Bu da ancak, (kalbi bozuk düşüncelerden) fikirden boşalmak, var olan delil ve hüccetlere bakmaya devam etmek ve amelde nefsi güzelleştirmeye devam etmekle hâsıl olur. Yani Cenâb-ı Allah, onlara dünyada hidâyet nasib etti ve ölümden önce onlara kurtuluş yolunu beyan etti.

Allah'ın HidâyetiEdit

"Rabblerinden" kendisi için sıfat vaki olup, izafetinin büyüklüğünü açıklayan mahzufa muteallaktır. Kendisini yani Allah tarafından olan hidâyeti te'kid için, zatının büyüklüğünü açıklayan bir eserdir. O da Cenâb-ı Allah'ın hidâyetinin bütün çeşitlerine ve başarının bütün fenlerine şâmildir. Ve Rabb kelimesinin) ("onlar" manasındaki gaib cemi müzekker) zamirine muzâf olması, Rubûbiyyetin (Rabbhğın) unvanın (şan ve şerefinin) büyüklüğüne, mevsûmun büyüklüğüne taarruz içindir.

Bununla beraber, Rabb kelimesinin "hüm'e" izafeti, kullara şeref bahşetmek içindir.

Sonra bu âyette zikredilen hidâyet, bütün bu sıfatlar ile mevsuf olan herkes içindir. Ve Cenâb-ı Allah'ın: "Ve deyin ki: "Biz Allah'a iymân ettiğimiz gibi, bize ne indirildiyse İbrahim'e ve İsmail'e ve İshak'a ve Yakub'a ve Esbat'a ne indirildiyse, Musa'ya ve îsâ'ya ne verildiyse ve bütün peygamberlere rablarından olarak ne verildiyse hepsine iymân ettik. O'nun resullerinden birinin arasını ayırmayız ve biz ancak O'nun için boyun eğen müslimleriz"

Eğer böyle -sizin iymân ettiğiniz gibi- iymân ederlerse, muhakkak doğru yolu buldular. Yok yüz çevirirlerse, onlar sırf bir şikak içindedirler. Allah da sana onların haklarından geliverecektir ve O, işiten, O, bilen'dir. Âyet-i kerimesinde ise, onlara hidâyet, ikrar ile zikredildi. Diğer taat ve ibâdetler zikredilmeden sadece itikadın (inancın) zikredilmesi, imanın diğer amellere karşı şeref ve kadrinin parlak tezahürü ve iman etme (işinin) yüceli¬ğinden dolayıdır.

Çünkü iman kuvvetli olduğu zaman, nefsânî muhalefetler, imanı iptal etmez (bozmaz). Belki, iman nefse gâlib gelir. Nefis bâtıl şeylere daldıktan sonra onu tevbeye reddedip sevkeder. Cenâb-ı Allah, kula bu gün imanı hidâyet ettiği gibi, yarın da cenneti hidâyet edecektir. Allah buyurdu:

"Amma imân edip, güzel güzel ameller yapan kimseler... Onların rabbi, kendilerini -imanları sebebiyle- hidâyetine erdirir, naîm cennetlerinde, altlarından ırmaklar akar...9

işte bu itaat edenlerin nurları sağlarında sollarında ve önlerinde yürüp, onlara aydınlık olur. Onlarda taat ve amellerinin bineklerine binmiş oldukları bir halde melekler onları karşılar.

Allah şöyle buyurdu, 0 gün, takva sahiplerini, heyet olarak Rahfnân'ın huzuruna toplayacağız" Melekler onları karşılar. Asîler ise, yalnız, boyunları bükük ve rüsvây olmuş bir kıyametin dehşet dolu sahrasında kalırlar. Onlar için nurun taatı yoktur. Meleklerin onları karşılaması da yok. (Melekler onları karşılamazlar da). Onlar cennete girecek yolu bulamazlar. Delil onları cennete hidâyet edemez. Allah şöyle buyurur:

Ey kullarım! "Gerçekten cennetlik 'olanlar bugün bir meşguliyet içinde zevk etmektedirler. Muhakkak cennet ehli sevabı güzel olanlardır. Meşguliyet içinde zevk etmekten asla boş kalmazlar, ayrılmazlar. (Ey cennet ehlil) Siz hep zevk içinde olacaksınız.

Ateş ehli de azabın şiddetinden boşalacak değiller. Sürekli azab olacaklardır. (Ey cehennemlikler!) Size rahmet olunmaz.

Ey miskinler topluluğu, Allah'ın selamı sizin üzerinize olsun! Nasılsınız! Eğer sizin bir şikâyetiniz varsa o geçti. 0 (şeytan), size doğru yolu göstermedi. Ben azimüşşan size hidâyet ettim. Amelleriniz, sizi cennetlerde zevkler ile meşguliyetinizi gerektirdi. Kerem nerede? (İşte kerem budurî) -Teysir de böyledir.

Sâdî BuyurduEdit

"Yusuf Aleyhisselâm, nice nice belâlar gördü. Zindana atıldı. Fakat yüksek mevkiye geçip hüküm sürdüğü zaman, sureti gibi, sîretinin (ahlâkının) güzelliği icâbı Yakub Aleyhisselâm'ın ehlini yani kardeşlerini affetti. Sizlere bu gün başa kakmak yok dedi. Onların getirmiş olduğu ehemiyyetsiz bir sermâyeyi reddetmedi. İlâhî! Ben de bu gün, suçlu ve sermayesiz olarak senin huzuruna geldim. Senden bekliyorum. Beni affet. Lütfundan bunu umarım." 1/43

Ve işte onlar felaha erenlerdir. (işaret isminin) tekrarı, bu vasıfların her birine sahip olanların, kendilerinin haricindekilerin hükmedilen temyizden çok uzak olduğuna delalet etmesi içindir.

İkisinin keyfiyeti ve ikisinin aralarına atıf O ) harfinin (girip) ortalaması, her ikisinin hakikatte birbirlerine zıt olduğuna tenbih içindir.

Mübtedâ ile haberin arasına fasılanın girmesi, mâ ba'dinin (kendinden sonra gelen cümlenin) sıfat değil de haber olduğuna delâlet etmesi içindir. Müsned, müsnedün ileyh için sabittir. Başkası için değil. (Yani haber mübteda için sabit olur; başkasına değil) Felahın (kurtuluşun) sıfatı, sadece onlar üzerine kasr olunmuştur. Takva ehlinin dışında kalan Yahûdî ve Hıristiyanlara geçmez. Bu durum, müttekîler için felahtan (kurtuluş kelimesinden) başka sıfatının olmamasını da gerektirmez. Buradaki kasr, karsü's-sıfat ale'l-mevsûf, yani sıfatn mevsûfa kasredilmesi kabflindendir. Aksi değil. Yani Kasrü'I-mevsûf ale's-sıfat- mevsûfun sıfata kasredilmesi demek değildir. Bu lâzım gelmesin diyedir...

Felahın Manası ve ÇeşitleriEdit

Arzuya ulaşan, arzusuna nail olan demektir. Sanki kendisine zaferin (bütün) değişik yollan açılmıştır.

Ona kapanan hiç bir yol yoktur, ijkiiüı Kelimesini oluşturan gu aslında, yarmak, açmak ve katetmek manasınadır. İşte bundan ötürü çiftçilere, fellâh denilmektir. Çünkü çiftçiler de yeri yarmaktadırlar, (sürmektedirler). Darbı meselde, "demir demir ile kesilir". onlar felaha kavuştuların manası, Onlar cennete girmekle umduklarına nail oldular. Kıyamet gününde Cehennem ateşinden kurtuldular. Onlar için dünya ve âhirette hayır (kapılan) kesinleşmiştir.

Ve'l-hâsıl, aslında felah yani kurtuluş üç şeyde olur.

Birincisi: Nefse karşı zaferdir. (Nefse karşı zafer) nefsin hevâ (ve hevesine) uymamak; dünyanın hoş ve süslü görüntüsüne aldanıp yoldan çıkmamak ve şeytanın vesveseleri ve kötü arkadaşlar fitnesinden zafer bulup (yüzünün akıyla çıkıp) kurtulmaktır. Nefsi emmâre, dünya ve şeytanın kötü imtihan¬larında başarılı olmaktır. (Onlara yenilmemektir.)

İkincisi: Kurtuluştur: Küfürden, dalâletten, bid'at ve cehaletten, nefsin gururu (aldatması) ve şeytanın vesvesesinden, imanın gitmesinden (kişinin imansız ölmesinden), imânı kaybet¬mekten, kabrin yalnızlığından yeniden dirilişin korkularından, sırat köprüsünde ayağın kaymasından, şiddetli sert ve haşin olan Cehennem zebanilerinin (kendisine) musallat olmasından, cen¬netlerden mahrum olmaktan, kat-i nida ve ayrılıktan kurtulmasıdır.

Üçüncüsü: Kişinin ebedî mülkte ve sürekli olan cennet nimetlerinde bakî olması, zevali olmayan (sona ermeyen) bir mülkü bulması, değişmeyen (ye başkasına intikal etmeyen) nimetlere kavuşması, ardında asla bir hüzün olmayan bir sürura (ve sevince) kavuşması, beraberinde ihtiyarlık olmayan bir gençliğinin olması, beraberinde şiddet (ve zorluk) olmayan rahat, beraberinde, hastalık olmayan bir sıhhat, hesabı olmayan büyük ve sonsuz bir nimet, perdesi olmayan bir kavuşmadır. (Yani gerçek felah; kişinin perdesiz olarak Allah'ın cemâlini müşahede etemesidir.) Teysir tefsirinde olduğu gibi.

Kıble ehlinden (yani namaz kılmakla Ka'beye dönen fakat) fasık olanların, azabta ebedî kalacaklarının korkutmaları, muhakkak ki sıkı sıkıya bu âyete bağlandı. Burada müflıhinden (kurtuluşa erenlerden) murad, kâmil bir kurtuluşa erenlerdir. Onların sıfatı (itikad, amel ve ahlâkı) üzere olmayanların felah ve kurtuluşta kemâl derecesine ulaşmaları lâzım değildir. Amma re'sen onlar için felah (kurtuluş) yoktur da denilmez. Beyzâvî Tefsirinde olduğu gibi.

Te'vîlât-ı Necmiyyeden Tasavvuf? ManâlarEdit

Şeyh" Necmeddin Dâye (k.s.) Hazretleri buyurdular;

Hidâyet kelimesinin nekre olarak zikredilmesi (şu manalar içindir:) Rabblerinin keşiflerinden bir keşif üzere, Rabbi-nin nurlarından bir nûr, Rabbinin esrârınden bir sır, Rabbinin fütuflarından bir lütuf, Rabbinin hakikatlerinden bir hakikat demektir.

Muhakkak ki, Cenâb-ı Allah'ın pegyamberlerine ve evliyaya vermiş olduğu maddi ve manevî nimetler (dereceler) kendi katında olan, zâtnin. kemâlinden sıfat nimetleri ve ihsana nisbetle okyanustan bir damla gibidir. İnfak, ebediyyen ona noksanlık veremez. Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerinin buyurdukları gibi:

Cenâb-ı Allah'ın yed-i kudret (hazinesi insan aklının kaldıramayacağı kadar çok ve) doludur. Gece ve gündüz büyük bir cömertlik yapılan infak ona noksanlık vermez.

Bu hadîs-i şerîfte şu latif inceliklere işaret vardır:

İnsanlar, bu hidâyetle sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman edip; âhirette yakînî bir bir inanç ile inandılar. İşte bunlar, felaha kavuşanların tâ kendileridir ki, onlar, namazın ateşinin nuru ile vücûd'un (varlığın) perdelerinden kurtulup; âhireti müşahede ettiler. İnayeti ilâhî hidâyet ile onları kurbet ve yakınlık makamına ve izzet ve şeref meclislerine cezbetti. Böylece onlar, Allah'ın kavuşma olmayan hiç bir menziline konaklamadılar. Yüklerini ancak Allah'ta fânî olmak için bıraktılar. Onlar büyük bir saadet ile ebedî mutluluğa erdiler. Büyük mülke kavuştular. Yüksek derecelere nail oldular. Ve Hakk Teâlâ Hazretlerinin:

Muhakkak ki dönüş mutlaka Rabbinedir." Hak olan kavl-i şerifi gerçekleşir." Şeyhin Te'vilâtındaki sözleri bitti.

Mevlânâ Ceiâleddin (k.s.) buyurdular:

"Gündüz gibi nurlu olmak dilersin. öyleyse geceye benzeyen varlığa adam akıllı bak. Varlığını Hakk'ın varlığı içinde yok et. Bakır gibi kimyanın tesirinde kal ve altın ol."

KâfirlerEdit

MealiEdit

Amma o küfre saplananlar: Ha inzar etmişin (sakmdımışın) bunları, ha etmemişin, onlarca müsavidir; îmâna gelmezler.

Allah kalblerini ve kulaklarını mühürlemiş ve gözlerine bir perde inmiştir ve bunların hakkı» azîm (yani büyük) bir azaptır

TefsirEdit

Muhakkak o inkâr edenler,.. Cenâb-ı Allah, bundan önceki âyetlerde hâlis kullarını ve halis evliyasını onları hidâyet ve felaha (kurtuluşa) ehil kılan sıfatları ile zikretti. Hemen onların akabinde onların tam zıtları olan inatçı ve inkarcıları, hidâyetin kendilerine fayda vermediği kâfirleri anlattı. Kâfirlere âyetler ve Cehennem ile korkutmalar bir fayda sağlamaz. 1/44

Âyet-i kerimede ism-i mevsûlunun (ilgi zamirinin) marifeliği, ya "and" içindir. 0 zaman kendisinden murad, belirli kişiler olur. Ebû Leheb. Ebû Cehil, Velîd bin Muğire ve Yahûdîlerin din âlimleri gibi.

Ya da "cins" içindir; inatla küfürde isrâr eden (ve kesinlikle hakkı kabul etmeyen) herkese şâmildir. Ondan sonra küfürden vazgaçmez. Kendilerinden başkaları da kendilerine isnâd edilen küfürde isrâr etmeseler bile küfür üzere olanlara tahsis edildi.

Lügatte, örtmek ve kapatmak manasınadır. (Çiftçiler, tohumu toprağa gömdükleri ve üzerini örttükleri için kendilerine "örtmek" manasında kâfir denilmiştir.

"Biliniz ki dünya hayat bir oyun, bir eğlence, bir süs ve aranızda bir tefâhur "(övünme) ve mal ve evlatta bir çokluk yarışından ibarettir. Bir yağmur temsili gibi ki otu rençberleri imrendirmiştir; sonra heyecana gelir, bir de görürsün sararmıştr, sonra da olur bir çer-çöpî Ahirette ise şiddetli bir azap, bir de Allah'tan bir mağfiret ve rıdvan vardır. Dünya hayat bir aldanış metâmdan başka bir şey değildir! Bu âyet-i kerimede geçen jûs kâfirler, manasında değil de; çiftçiler (ekinciler) manasınadır.

Şer'-i Şerîfin İstılahında ise, Rasûlüllah (s .a.v.) Hazretlerinin getirdiği zarurî olarak bilinen şeyleri inkâr etmektir. Ve zorlama olmadan; zimmîlerin (Müslüman ülkenin gayri müslim vatandaş¬larının) elbiseleri olarak kabul ettiği şeyleri giymek, zünnar bağlamak ve benzerlerini giymek gibi şeyleri; kişinin Allah ve Rasûlünü yalanladığına delâlet ettiği için küfürdür.

Rasûlüllah (s.a.v.) Hazretlerini ve getirdiklerini tasdik eden kişi bunlara gözü kapalı atılmaz. Amma, içki içmek ve zina etmek gibi benzeri günahları işlemekle küfrü iddia olunmaz. Çünkü bunlar (zina etmek ve içki içmek gibi şeyler büyük günahtır ama;) küfür değildir.

Kur'ân-ı Kerim'de Kâfir Kelimesinin ManalarıEdit

Kâfir kelimesi Kur'ân-ı Kerim'de dört şekilde kullanılmaktadır.

Birincisi: Kâfir, mü'minin zıddıdır. Cenâb-ı Allah bu manada şöyle buyurdu:

"İnkâr eden (kâfir)lerin ve Allah yolundan alıkoyanların amellerini Allah, boşa çıkarır." İkincisi: Bilerek inkâr eden ve karşı gelen manasınadır.

Ona bir yol bulabilenlerin Beyti haccetmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse, şüphesiz Allah bütün âlemlerden gani (kimseye muhtaç değil, her şey ona muhtacadır. Yani haccin farziyetini inkâr ederse demektir.

Üçüncüsü: Kâfir kelimesi, şâkir'in (şükredicinin) zıddıdır. Yani küfür, nankörlük manasınadır. -"O halde beni zikredin ki, ben de sizi anayım. Bana şükredin de nankörlük etmeyin. Burada küfür nankörlük manasınadır.

Dördüncüsü: Küfür, teberri etmek, yüz çevirmek, uzaklaşmak, ilgiyi kesmek ve tanımamak demektir.

(İbrahim onlara) dedi ki: "Siz, sırf aranızdaki dünya hayatına has sevgi uğruna Allah'ı bırakıp bir takım putlar edindiniz. Sonra kıyamet günü (geldiğinde) ise, kiminiz kiminizi tanımayacak, kiminiz kiminizi lanetleyecektir. Varacağınız yer Cehennemdir. Ve hiç yardımcınız da yoktur. Burada küfür, tanımamak, uzaklaşmak ve yüz çevirmek manasınadır. Teysir'de de böyledir.

Küfrün ÇeşitleriEdit

Bağâvf: Küfür dört vecih üzeredir, dedi.

1 - Küfr-inkârî

2 - Küfr-i cuhûdî,

3 - Küfri- inâdî

4 - Küfr-i nifâkî


  • Küfr-i inkârî: Asla Cenâb-ı Allah'ı bilip tanımamaktır ve bunu itiraf etmemektir.
  • Küfr-i cuhûdî: Kalbiyle Allah'ın varlığını ve birliğini bilip tanıdığı halde bunu diliyle ikrar etmemesidir. İblisin (ve Yahudilerin) küfrü gibi. (Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerinin hak peygamber olduğunu erkek evlâtları kadar bilen ve tanıyan Yahudilerin sırf kıskançlıklarından dolayı O yüce Rasûlü inkâr etmeleri de küfr-i cuhûdfdir. Yahudiler için Cenâb-ı Allah, şöyle buyurdu:

Yanlarındakini (Tevrat ve incili) tasdik etmek üzere onlara Allah katından bir kitap gelince, daha önceleri inanmayanlara (müşriklere) karşı onunla yardım isteyip durdukları halde, o tanıdıkları kendilerine gelince, bu sefer kendileri onu inkâr ettiler. İşte bundan dolayı Allah'ın laneti kâfirleredir.

  • Küfr-i inâdî: Kalbiyle Allah'ı tanıdığı halde, diliyle ikrar etme¬mesi ve o hak dini, din olarak kabul etmemesidir. Ebû Tâlib'in küfrü gibi. Ebû Tâlib bir şiirinde şöyle diyordu:

Gerçekten biliyorum ki, Muhammed'in dini Yeryüzünün en hayırlı dinlerinden bir dindir. Eğer beni kınamasalar ve dil uzatmalarından korkmasam, Açıkça müsamaha ettiğimi (o dine girdiğimi) görürdün.

  • Küfr-i nifâkî: Diliyle ikrar edip; kalbiyle inanmamaktır.

Küfrün bütün bu çeşitleri aynıdır. Bunlardan herhangi biriyle Allah'ın huzuruna varan (ölen) kişi bağışlanmaz. Bağavî sözü bitti.

Lâkin Ebû Talib hakkında malumat, "Sen, o Cehennemliklerden sorumlu değilsin." Âyet-i kerime¬sinde gelecektir.

Onlar üzerine müsâvî'dir. Onların yanında birdir. müsavi" kelimesi, (yerleşme, denk olma manasında) isimdir. Kendisiyle sıfat olmuştur. Mübalağa olarak masdarlar ile vasıflandığı gibi Allah c.c. Hazretleri şöyle buyurdu:

"De ki: Ey kitap ehli! Sizinle bizim aramızda ortak olan bir kelimeye geliniz.

"müsavi" kelimesinin raf (ötre okunması) ofnin haberi olduğundandır, (ol İsmini nasb, haberini raf eden hurufu müşebbehe bilfiil (fiile benzeyen harflerdendir.

Ey Habibim Ahmed Rasûlüm Ya Muhammedi Senin onları korkutman, a veya senin onları korkutmaman (onlar için müsavidir.) Faiiiyyet üzerine merfü'dür. Çünkü föjüft kelimesinin başındaki hemze yani 'nin başında ki, fi bunların dahil oldukları kelimelerde istiva (yani müsâvî olma ve eşitlik) manasının gerçekleşmesi için istifhamdan tecrid edilmişlerdir. Nasıl ki bazen arda arda gelen emir ve nehilerin arasında istiva manasının tahakkuku için, asıl bina edildikleri emir ve nehiyden tecrid edildikleri gibi. Meselâ: "Onlar (münafıklar) için Allah'dan ister mağfiret dile. ister dileme. Onlar için yetmiş kere mağfiret dilesen de yine Allah onları affetmeyecektir." Ayeti kerimesinde, emir ve nehiy müsavîlik manasını ifâde ettikleri gibi.

Nida harfinde de müsâvilik manası verilmektedir. Ve senin: Ey Allahım! Bize mağfiret kıl" sözünde olduğu gibi. Hangi günah olursa olsun. Hususîlikten tecrid edilmiş bir talebtir. (Yani hususî bir günah'ın mağfiretinden söz edilmemiştir. Affedilen günah hangisi olursa olsun müsavidir.) Âyet-i kerimede sanki şöyle denilmektedir: Muhakkak ki kâfirleri senin korkutmaklığın ve kdrkutmamaklığın onlar üzerine (tesir etmede) müsavidir." Senin: Muhakkak zeyd'e müsavidir, hasım isterse kardeşi olsun, isterse amcasının oğlu olsun" sözün gibi.

İnzâr, yani korkutmanın aslı; korkulacak bir şeyin bildiril-mesidir. Her münzir (korkutucu aynı zaman) muallim (öğretici)dir. (Amma) her muallim, münzir değildir. Ebü'l-Leysin tefsirinde olduğu gibi. Burada Inzâr, yani korkutmaktan murad, Allah'ın azabından korkutmak ve Allah'ın âsîler üzerine olan azabı ile korkutmaktır. Kâfirler hakkında İnzâr, yani korkutma ile kasr edilmesi; onların (yani kâfirlerin) asla müjde ehlinden (yanicennetle müjdelenmeye değer kişiler) olmayışındandır.

"İnzâr, korkutma" daha çok kalblerde vaki olur (kalbleri etkiler). Nefslerde (ruhlarda) şiddetli bir tesiri vardır. Çünkü "zararları defetmek, menfaati celbetmekten daha ehemmiyetlidir. (Yani menfaatten önce zararı önlemek daha önemlidir.)

Kâfirler, (Allah'a, Rasûlüne ve onların sâlih kişilere vaad ettiği cennete inanmadıkları ve Cehennem'in varlığı onlara bir mana ifâde etmediğinden) onlar, inzâr yani Cehennemle korkutmaktan etkilenmedikleri cihetten, onlara ilk olarak müjdeden söz edilemez. (Asla etkisi olmaz.) Amma putperestler hakkında buyurduğu gibi, senin onları İslâm'a davet etmen müsâvi'dir. (İman etmezler demedi Allah, putperestler hakkında şöyle dedi):

"Eğer siz onları doğru yola çağırsaniz, size uymazlar. Onları (hakka) davet etseniz de; çağırmayıp sussanız da sizin için müsavidir (onlar iman etmezler).

Elbetteki senin onları korkutman ve korkutmaman senin hakkında müsâvî değildir. Sen onlan korkuttuğun zaman (İslâm'a davet ettiğinde) onlar iman etmeseler bile sen sevâb alırsın. Onlar için ise müsâvî değildir. Çünkü onlar her iki halde de iman etmezler. Bu emri bil'maruf (iyiliği emretme) ve nehyi anil-münkeT (kötülükten alıkoyma)nın benzeridir. Çünkü insanlara iyiliği emreden kişi, toplum onun istediğiyle amel etmeseler bile o sevâb alır.

Bu kavim (inzârın kendilerine fayda vermediği kâfirler topluluğu), Hud Aleyhisselâm'ın kavmi gibidir. Onlar Hûd Aleyhisselâm'a şöyle demişlerdi:

"Dediler ki: "Sen vaaz versen de, vaaz edenlerden olmasan da, bizce birdir. 1/45 Cenâb-ı Allah, bunlar hakkında. Onlar üzerine müsâvfdir, dedi. Amma dili "Senin üzerine müsâvTdir," demedi.

Onlara kıyamette şöyle denir:

"Girin oraya, (girin Cehenneme) ister sabredin ister etmeyin artık sizin için birdir. Siz hep yaptıklarınıza göre cezalandırıla¬caksınız" (denilecek).

Ve Cenâb-ı Allah, onların şöyle diyeceklerini bize haber verdi:

"Artık şimdi bizler sızlansak da sabretsek de birdir. Çünkü kaçacak yerimiz yoktur.

Onlara vaaz ve terki müsâvî olduğundan, onların Cehenneme sabretmeleri ve sabretmemeleri eştir. Onların Cehennemde sızlanmaları ve sızlanmamaları müsavidir (onlara fayda vermez.) Senin gençlik ve İhtiyarlığında günah işlemen müsavi olduğu zaman, sürekli hasta olman veya sağlıklı olman da senin İçin birdir. Senin nimet ve mihnette olman müsavidir. Senin kalb kasvetinin yakın ve uzakta olması müsavi olduğu zaman, senin gizli ve aşikâr rüsvaylığın da müsavi olmalıdır.

Sen ölüm anında iman edip etmemenden, İsrarının nez' (ölüm sarhoşluğu ve can çekişme) anında sukut (yani dilinin tutulmasının) müsavî olmasından korkmaz mısın? Sâlihlerin seni ziyaret etmelerinden ve senden yüz çevirmelerinin sana müsâvî olmasından ve (Enbiya, evliya ulemâ ve şühedâ'nın) sana şefaatçi olmaları ve şefaati terketmeleri senin için müsâvî olmasından kormaz mısın?

İkrah Ve İcbarı Nefy Ve Irâde-İ Cüziyyeyi İspatEdit

Onlar iman etmezler. Burası, müstakil bir cümledir. Mâ kablini (kendisinden önceki cümleyi) tekid edip; bir önceki cümlede bulunan icmâlî ve istiva (müsâvilik manasını) açıklamaktadır. Bu cümlenin irâb'dan mahalli yoktur.

Ayrıca bu, Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri için bir hafifletme ve tesellidir. Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerinin mübarek kalbini (üzüntü ve kederden) boşaltıp (ona ferahlık vermek) manâsı vardır. Zîrâ Cenâb-ı Allah, bunlar hakkında verdiği haberde, Nuh Aleyhisselâm'a ve diğer peygamberlere davetlerinin sonucunda (ümmeti hakkında) verdiği haber türünden bir haber vardır. Uzun bir zaman geçtikten, şiddet arttıktan ve umutlar kesildikten sonra; Cenâb-ı Allah, Nuh Aleyhisselâm'a şöyle buyurdu: "Bir de Nuh'a vahyolunmuştu ki; "Haberin olsun, kavminden iymân etmiş olanlardan başka hiç biri iymân etmeyecek; onun için her ne yaparlarsa gam yeme , üzülme...36

Bundan sonra Nuh Aleyhisselâm, kavminin helaki için, beddua etti. Diğer peygamberler de böyle hareket ettiler.

Âyet-i kerimede, eğer, ismi mevsûl ile belli şahıslar murad ediliyorsa, gayb'tan haberler veriliyor demektir. Bu da açık mucizelerdendir.

Bu âyet-i kerimede (ayrıca) kul'un fiilinin isbâtı vardır. Muhakkak Cenâb-ı Allah, "Onlar iman etmezler" buyurarak; kulun seçme hakkını yani "İrâde-i cüz'iyye"yi ispat ve "İkrah" zorlama ve "İcbar" cebriyyeyi nefiy etme manası da vardır. Zîrâ Cenâb-ı Allah: "Onlar iman etmeye güç getiremezler" demedi. Belki, "Onlar iman etmezler" buyurdu.

(Yani kâfirler, kendi ihtiyar ve irâde-i cüziyyeleriyie iman etmediier. İman etmeye güçleri vardı. İman etmek isteselerdi iman edebilirlerdi. Kendi istek ve arzularına göre iman etmek istemediler. Allah, onları küfre zorlamadı. Onlar hür iradeleriyle kültü seçtiler. Cezasına da katlanacaklar.)

Sual: Eğer desen ki: Cenâb-ı Allah, onların iman etmeyeceklerini bildiği halde, neden Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerine onları iman etmeye çağırmayı emretti?

Cevab: Derim ki: llim'den (iman etmeyecekleri kesin olarak bilinen kişileri) inzâr (Cehennemle korkutup imana) davet etmenin faydası; ileride kıyamette delil ile susturulmaları içindir. Cenâb-ı Allah'ın, Firavun'un iman etmeyeceğini bildiği halde; Firavun'u İslama davet etmesi için Mûsâ Aleyhisselâm'ı göndermesi gibi. Allah, şöyle buyurdu:

"Hep rahmet müjdecileri, azap habercileri olarak gönderilmiş peygamberler ki, artık insanlar için Allah'a karşı paygamberlerden sonra bir i'tizar (özür) bahanesi olmasın. Allah azîz, hakîm bulunuyor.. Allah, (iman etmeyen topluluklara eğer peygamberler gönderilmeseydi, onların kıyametteki mazeretlerini şöyle) beyan etti:

"Eğer biz, onları bundan {yani peygamber veya Kur'ân'dan) önce bir azab ile helak etseydik, muhakkak "Ey Rabbimiz! bize bir peygamber gönderseydin de, alçak ve rezil olmadan önce âyetlerine uysaydik, olmaz mıydı?" diyeceklerdi."

Eğer: "Cenâb-ı Allah, Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerine, kâfirlerin iman etmeyeceklerini haber verdiğinde; Nuh Aleyhisselâm'ın kavminin helaki için beddua ettiği gibi. Efendimiz {s.a.v.) Hazretleri de neden kâfirlerin helak olması için beddua etmedi?" diye sorarsan; cevaben derim W: Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri, bizatihi âlemlere rahmettir. Kur'ân-ı Kerimde varid olduğu gibi. Cenâb-ı Allah, şöyle buyurdu: "Halbuki sen içlerinde iken, Allah onlara azap edecek değil idi. İstiğfar ettikleri halde de Allah onlara azap edecek değil.33 "

Sonra elbetteki bir şeyin vukuu hakkında veya vâki olmaması ile ilgili bir haberin verilmesi, onu yapmaya gücünün yetmeyeceğini ifade etmez. Cenâb-ı Allah'ın yaptığı bir şeyi haber vermesi veya kulunun ihtiyarını (bir konuda irâde-i cüziyyesini kullanmasını) haber vermesi gibi. güç getirilmeyen şeyin teklif edilmesi caiz değildir.

İmam Kuşeyrî buyurduEdit

Kimin gözlerinin kapağında perde sıfatı bulunursa, o kişi, hakkında olan şeyleri göremez. Onu hakka delâlet ve davet edenin sözü ve hazzın cevabında (çağrıyı kabul etmenin zevkinden mahrum olur) kendisine yardımcı olan kişinin sözleri onu etkilemez. Halbuki o kişi kendisini gaflete davet edenlere meyletmekte ve günaha çağrılmaya hemen kulak vermek ve ona rağbet etmektedir. Kâfir'in dalâletinden (sapıklığından) ve geçen şekâvetinden çekinmeyip, vazgeçmemesi gibi. Yine nefsinin aldatmalarına bağlı olan kişi, gaybın müşahede etme ve hakkını görme kendisine perdelidir. O kendi rüşdünü (olgunluğunu) göremez. Gaye ve maksadını hakka yöneltemez.

Yine şöyle buyurdu: Karanlıklarda kalan kişi, mürşidlerin kendisine olan nasihatlan ve onu hakka çağırmaları ile bâtıl üzere olan sapıkların seslenişleri ona müsavidir. Çünkü Cenâb-ı Allah onun hal ve hareketlerinden insafın bereketlerini söküp almıştır. Rüşde doğruluğa davet edenlere kulak vermez. Denildiği gibi:

Nasihatlere nasihatim; isyana nasihatlerdir.

İnsana İnsan ve Nâs Denilmesinin SebebiEdit

Te'vîlât-ı Necmiyye de (şöyle buyuruldu:) "Mu¬hakkak o inkâr edenler" yani "Ben sizin Rabbihiz değil miyim" ahdinde,

"Evet Sen bizim Rabbimizsinî" cevâbını, ikrâr'dan sonra "Beytirr'e yönelmeyi ve onunla imanlarını arttırmayı inkâr ettiler.

Tabii ve nefsânî amellerinden kazanmış oldukları günahlar ile saf ve temiz olan kalblerini kirlettiler, kalbleri paslandı. Cenâb-ı Allah'ın kendilerini üzerinde yarattığı "Fitratullah" İslâm fıtratından kendilerine vermiş olduğu güzel istidatları; şeytanî, nefsin yedi kötü ahlâkı ve behimî (hayvanî) sıfatlarını işlemek ile bozdular. 1/46 Allah onlar için şöyle buyurdu:

Sür Hayır hayır, öyle değil. Aksine onların kazandığı günahlar kalblerinin üzerine pas olmuştur.

Nefsâni ruhları, beş duyunun Ölçüsü (ve mantığı) ile hasis olan suret âlemine baktığından (ahd-i mîsâkta) ülfet ettiklerinden ve muhabbet beslediklerinden mahrum kaldı. Ve sonra hayvanî nefisle sohbet etme belâsına çarpıldı (imtihan oldu. Böylece insan, nefsâni ruhu tamamen unuttu.) Hayvanî nefs ile ünsiyet kazandı. Bundan dolayı insana, insan adı verildi. Çünkü insan enistir (meyleder, ünsiyet kazanır.) insan, hasis nefse olan yakınlığından dolayı, nefsânî ruhu, hasis oldu. Nefsin güzel gördüklerini güzel görmeye başladı. Nefsin zevk aldıklarından, ruhu zevk almaya başladı. Hayvanların mer'â ve otlağında faydalanmaya başladı. Kendisinden ruhanî gıdalar kesildi. "Üns bahçesfnde, Hakk Teâlâ Hazretlerine yakın olmayı ve "hazîrâtü'l-kuds"ü, yani cenneti unuttu (İnsan geldiği cenneti unutuverdi).

Bundan dolayı da insana nâs (insan) denildi. Çünkü o unutucudur. İnsan, gençliğini, hüsran vadilerinde unuttu. Hayran toprağında (şaşkınlık diyarında) şeytanlar onu aldattı. İnsan (böylece) küfür ve nankörlük ile Allah'ı unuttuğunda, Allah da onları hor, hakîr ve zelil olarak bıraktı. Hatta hevâ (ve heves) onlara gâlib oldu. Kötü ve düşük helak edici yerlere düştü. Böylece nefisleri dirildi ve kalbleri öldü. "Onlar üzerine müsâvîdir senin onları korkutmadığın," vaad, vaîd (Cehennem ile inzâr) ve onları, şiddetli azab ile korkutman onlar için bir manâ ifâde etmez.

Veya sen onları korkutmasan da onlar iman etmezler." Senin onlara haber verdiğin, onları davet ettiğin ve onları korkuttuğuna onlar inanmazlar. Çünkü kalblerinin "gayb âlemfyle sükûnet bulması, dünya tatlılığının kasvetiyle bozuldu. Onların dünya sevgisi ve şehvetlerinden dolayı kalbleri (İlâhî nur ve Rabbânî feyze) kapanmıştır. Heva (ve heveslere) uydukları için, kalblerinin üzerine kilit vurulmuştur. Cenâb-ı Allah buyurdular: Onlar Kur'an'ı (okuyup; mana¬sını) düşünmüyorlar mı? Yoksa kalblerinin üzerinde kilitleri mî var?" Böylece onlara, "Kuds bahçesf'nde, ünsiyet rüzgarları esmedi, belki eski hükmün esintisinden dolayı üzerlerine "şekavet sarsan" kötülük firtınası esti. Onları, kalblerini hakka mühürlemek ve feyzi ilâhiye kilitleme alıp kapladı. Allah buyurduğu gibi:

Allah mühürledi. Tevilâttakiler sona erdi.

İncil'in güzel sözlerinden:

Kalbleriniz çakıl taşı gibi olursa, onu ateş yakmaz, su ıslatmaz ve rüzgâr onu hareket ettirmez. Sadî şöyle buyurdu:

Cevherin aslı, terbiyeye ve kabule müsait yaratıldı. Amma hiç taşın kehriban olduğu görülmedi.

Fiilinin Manâları

Allah onların kalblerinin üzerini mühürledi.

Kâfirlerin sıfat ve halleri zikredildiğinde, hakettikleri akıbetlerini de zikir ve beyan et. Bu geçmiş hükmün illeti (sebebiyeti) ve onların çarpılacakları (suçlarının iktizâ ettiği) azabın beyanıdır. Mühürleme diye tercüme edilen gizlemek ve saklamak manasınadır. Kendisiyle isimlendirildi. Üzerine bir şeyin kontol altına alınması (başka şeylerin ona sirayet etmesini önlemek) onun üzerine mühür basmakla olur. Bir şeyi gizlemek (mühürlemek) o şeyin sonuna baliğ olduğuna (sonuca vardığına) işarettir. Kur'ân-ı Kerimin hatmi de böyledir. Kur'ân-ı Kerim okumakta olan kişi o anda yapmakta olduğu işte sonuca vardırarak; onu koruduğunu ifâde eder. Amma hakikatte Kur'ân-ı Kerim'i hatmetmek (artık okumayı bitirmek, gizlemek gibi bir) manâsı yoktur.

Butada "kalblerinin üzerinin mühürlenmesinden" murad, kâfirlerin kendi nefislerinde (içlerinde), küfür ve isyanı güzel görüp o yolda yürüme şekillerini ifâde etmesidir. Gayelerinin iman ve taatı çirkin görmeleri sebebiyledir. Kâfirler, İman ve taat konusunda taklid içinde olup; sahih bir nazar'dan yüz çevirmelerinden kalblerini, "inzâr" korkutma'nın tesir etmediği bir hale getirdiler. Kalblerine asla hak ve hakikat nüfuz etmez. Bu şekle "İstiare" yolu ile " hatm" mühürlü denildi.

Kâfirlerin kalblerinin hak ve hakikate kapalı olması, doğru bir araştırma ve sahih bir düşünceden yoksun olma şekillerine mühürledi" fiili yanı sıra aynı zamanda Kur'ân-ı Kerim'de aynı zamanda mühürledi fiili de kullanılmaktadır:

"Onlar öyle kimselerdirler ki Allah kalblerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlemiştir ve işte onlardır ki hep gaafillerdir!108

Kâfirlerin halini açıklamak için " mühürledi" fiili yerine Kur'ân-ı Kerim'de) °JJ£\ (Gaafîl olmak) masdarından müştak olan fiiller de kullanılmaktadır:

"Nefsince de o kullarla beraber sabret ki, (onlar) sabah-akşam (her vakit) rablerine duâ eder, cemâlini isterler. Sen dünya zînetini arzu ederek onlardan gözlerini ayırma ve o kimseye itaat etme ki kalbini zikrimizden gafil bırakmışız, keyfinin ardına düşmüş ve işi, haddini aşmak olmuştur (Kâfirlerin halini açıklamak için mühürledi" fiili yerine Kur'ân-i Kerim'de) (Kalb katılaşmak) masdannın müştakları da kullanılır.

"(Yahudiler,) Sonra bu sözleşmelerini bozdukları içindir ki, biz onları lanetledik ve kalblerini kaskatı ettik. Kelimeleri yerlerinden oynatarak tahrif ederler...

İhtar edildikleri hakikatlerden hazz almayı unuttular. İçlerinden pek azı müstesna olmak üzere, onlardan dâima bir hainliğe muttali olur durursun. Yine sen onlardan affet ve aldırma... Çünkü Allah ihsan edenleri sever.

Kalblerinin Mühürlenmesi KüfürlerindendirEdit

(Bu âyet-i kerimelerde mühürledi, (Gafil olmak) ve Jı (Kalb katılaşmak) fiillerinin Cenâb-ı Allah'a isnâd edilmesi, (kulun irâde-i cüz'iyesine aykırı değildir. Bilakis irâde-i cüziyyeyi isbat etmektedir.) Bunlar, mümkinâtın esrarı ile Cenâb-ı Allah'a isnâd edilmesi cihetindendir. (Allah kalblerini mühürledi, denilmesinin sebebi) bunlar, Cenâb-ı Allah'ın kudretiyle meydana geldikleri için Cenâb-ı Allah'a isnâd edilmişlerdir. Yoksa kalblerinin mühürlenmesine sebeb olan onların kendi küfür ve iftiralarıdır.

Kâfirlerin kalblerinin mühürlenmesine, küfür ve iftiralarının sebep olduğuna Kur'ân-ı Kerim'den deliller: "Bunun üzerine, verdikleri sözleri bozmaları ve Allah'ın ayetlerine küfürleri ve peygamberleri haksız yere öldürmeleri ve "Kalblerimiz kılıflı" demeleri sebebiyle... ki doğrusu Allah, o kalblerin üzerini küfürleriyle tab' etmiştir de, onun için îmâna gelmezler; meğer ki pek az...155."

"Bunun sebebi şudur: Onlar inandılar, sonra küfür ettiler, bu yüzden kalblerinin üzeri mühürlendi. Artık onlar anlamazlar.

Allah onların kalblerinin üzerini mühürledi." Âyet-i'kerimesi, kâfirlerin en iğrenç ve kötü sıfatlarını haykırıp dile getirmekte ve sonlarının vahim olacağını bildirmektedir. Âyetteki, mühürledi" kelimesi, küfürlerinin cezasıdır. Allah, yolları onlara kolaylaştırdı. Eğer bu yollan öğrenme çabası gösterselerdi, mutlaka Allah kendilerini başarıya ulaştırır, doğru yolu bulmalarını sağlardı. Ve Allah onların kalbleri ve kulakları üzerine mühür basıp onları hidâyetten men (ve mahrum) edince cezaya nasıl müstehak olurlar? Konusunda itiraza kalkışmazlardı.

Şeyh tefsirinde buyurdu: Mühürlemenin Allah'a isnâd edilmesi, kafirlerin hakkı kabul etmekten kaçınmalarındandır. (Allahü Teâlâ hazretlerinden başka yaratıcı yoktur. Kafirler, irâde-i cüz'iyyleriyle küfrü tercih ettikleri için Allah, onların kalblerini mühürledi. Bu mühürleme işinin Allah'a dayandırılması,) a'râz olmayan bir şeyin yaratılışı gibidir. -Şeyhin kelamı bitti- 1/47 Teysircle buyurdu:

Hak ehline göre, "mühürlemenin" özeti, Allah'ın yanında bir cezadır; kulu cebren imandan meneder. Amma onu kerhen küfre hamletmez (sevketmez). Belki kâfirin, küfre dalmasına ve küfürde İsrarda yapmış olduğu su-i ihtiyar (irâde-i cüz'iyesini kötüye kullanması ve küfrü seçip onda ısrar etmesinden) dolayı kendisine verilen bir cezadır. Bu cezâ'dan dolayı iman fiili ve isyanı terketme kendisiyle kolay olan ilâhî Iütuftan mahrum kalmaktadır. Onlar, iman etme hitabı ile kaldılar. Cenâb-i Allah, onların iman etmeleri hakkında şöyle buyurdu:

"Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitab'a, iman edin.

Kâfirler, imandan imtina ettikleri için, ayıplanmışlar ve kötülenmişlerdir. "Böyleyken onlar acaba neden iman etmezler?

Eğer kâfirler, imana icbar edilmiş ve imandan aciz kişiler olsalardı, onlardan hitâb düşer ve iman etmedikleri için levm edilmezlerdi (ayıplanmazlardı) ve azarlanmazlardı; hesab günü ağızlara mühür gibi... O gün ağızlar, hakikaten konuşmaktan aciz kaldıklarında, hitâb söz ile bakî olmaz. Bütün bu açıklamalar, ehli sünnet ve'1-cemeatın, kulun fiilini isbât ve o fiilin yaratıcısının Allah olduğu hakikatini beyan etmektedir.

Kelimesi,'in cemiidir.'de yürektir.. Kendisine kalb, diye isimlendirilmesinin sebebi: İşlerde değişmesi ve a'zâlarda tasarruf etmesindendir.

Şeyhin Tefsirinde şöyle buyurulmaktadır:

Kalb, bir et parçasıdır. Şekli çam kozalağının şeklidir. Vetine (yürek damarına) bağlıdır. Vetin, kalbte bir kan damarıdır. O vetin kesildiği zaman, sahibi ölür. O vetine "ebhür" da denir.

=Kevâşî Tefsirinde buyurulduEdit

Kalb, yürekte, siyah bir parçadır. Bazıları onu, vetin (yürek damarına) bağlı ve çevrilmiş (değişken) sandılar.

Seyyid Şerif Cürcânfnin Tarifâtında kalb, şöyle tarif edilmektedir:

Kalb: Göğsün sol tarafında bulunan, çam kozalağı (konik) biçimdeki, cismânî kalbe bağlılığı olan, latif ve Rabbanî bir şeydir. Bu latîf kalb insanın hakikatidir.

Mevlânâ Câmî Hazretleri şöyle buyurduEdit

Kalb, belki Tutî kuşunun kafesidir. Orada ötmekte ve gönül ile bilinmektedir." Allah onların kalblerinin üzerini mühürledi.") Âyet-i kerimesinde geçen, kalb'ten murad, bazen kalb diye itlâk olunan gönülde bulunan akıl gücüdür (kuwe-i âkiledir). Kendisiyle akıl ve marifet murad edilir. Allah c.c. buyur-duğu gibi:

"Şüphesiz ki bu söylenende, kalbi (aklı) olan yahut şuhûd halinde kulak tutan kimse için uyandıracak bir ihtar vardır!50/37" Burada kalb, akıl manasınadır.

"Ve" Allah, mühürledi, "işitmelerinin üzerini" yani, kulaklarının üzerine mühür vurdu.

Hakkı işitmekten uzak oldu. Hayra kulak asmazlar. Hakkı dinlemezler, hakkı kabul etmezler. Sanki, kulakları mühürlenip tıkanmıştır. Kulaklarının mühürlenmesi, onların kötü seçimlerinin (sû-i ihtiyarlarının, irâde-i cüziyyelerini kötüye kullanmalarının) cezası, bâtıla meyletmeleri ve onu seçmelerinin bir sonucudur.

Semil, işitme gücü (kuwe-i sâmia)dir. Semi' kelimesi, bazen işitmeye ve bazen de (mecazî olarak) işitmenin hâmil olduğu uzva yani kulağa da kullanılır. Burada Semi'den mu¬rat, işitme organı olan kulaktır. Onun (kulağın) mühürlenmeye şiddetli bir münâsebeti vardır. Kulak asaleten üzeri mühürlenendir.

Semi' kelimesi Neden Müfred Olarak GeldiEdit

Semi' (işitme), kelimesinin müfred kullanılmasında bir çok yön vardır.

Birincisi: Aslında Semi' (işitme) kelimesi masdardır. Masdarlar ise, müfred (tekil), tesniye (ikil) ve cem'iye (çoğula) kullanmaları elverişli olduğu için, cemi olmaları şart değildir. Allah c.c. şöyle buyurdu: "(Haberin olsun ki) gerçekten o, kâfirler hep hile kuruyorlar. Ben de hilelerine karşılık veririm.

Eğer deseler: Müfredi gözler, cemi (çoğul) olarak geldi, o da Semi' kelimesi gibidir?

Cevaben deriz ki: gözün adıdır. kelimesi, göze isim olmakla masdarlıktan çıktı. İsim olduğu için cemilendigözler, diye çoğulu geldi).

İkincisi: Burada mahzûf bir kelime vardır. Ve Allah kulaklarının (işitmelerinin) üzerini mühürle'di demek yani Allah onların, işitme yerlerini ve duyu organlarını mühürledi demektir, "Şehre sor, Yani ehline sor. Âyet-i kerimesinde olduğu gibi ("Zikrül-mahâl-irâdetü'I-hâl" alâkası ile bura¬da mecazi bir manâ vardır. Burada gizlenme yani hazfın olduğuna delil, semi' işitmenin bir fiil olmasıdır. Fiillerin üzerine mühür vurulmaz, belki o fiillerin mahalleri (yapıldığı yerlere) mühür vurulur. 0 da kulaktır.

Üçüncüsü: (Burada semi' kelimesiyle.) işitme durumundaki herkesin işitmesi murâd edilmiştir. Cem'iye izafe edilmesi, yani semi' işitme kelimesinin onlar, cemi müzekker gaib zamirine müzâf olması, onun tekrar cemi olarak gelmesine ihtiyâç yoktur. Müfred gelmesinde (aynı zamanda başka kelimelere) karışmasını korumak da vardır.

Şâirin: "Kamınızın bazısı ile yiyiniz. (Karınlarınızın bir kısmını doyurun)" şiirinde, karnınız, karınlarınız, demektir. Çünkü, karında müştereklik olmaz. Herkesin karnı bir olup kendisine aittir. Bundan dolayı cemi olarak gelmesine gerek yoktur.

Dördüncüsü: İmam Sibeveyh'in sözü: "İki cemi'yi ortalayan (iki ceminin arasında olan) kelime müfred de olsa cem'a delâlet eder" görüşüdür. Şu mübarek âyet-i kerimede olduğu gibi:

Allah, iman edenlerin velisidir. Onları zulumatta'n nura çıkarır. karanlıklar,nûr. aydınlığın, nurlar olduğuna delâlet etmektedir.

Allah, onların kalblerinin ve kulaklarının üzerini mühürlemiş," Âyet-i kerimesinde, kalblerin mühürlenmesini, kulakların mühürlenmesi üzerine takdim edil¬mesinin sebebi, kalbin imanı kabul etmemekte asıl olmasından¬dır. (Yine âyet-i kerimenin devamında) kulakların halinin, gözlerin halinden Önce zikredilmesinin sebebi, kalbler ile kulaklar arasındaki hâl vardır. (Yani iman etmede kulak, göze göre asıl olmasındandır.)

Dediler ki: "İşitmek, görmekten daha faziletlidir. Zîrâ Allahü Teâlâ Hazretleri, işitmeyi, görme üzerine takdim etti. İşitmek peygamberliğin şartlarındandir. Zîrâ Cenâb-ı Allah, sağır bir peygamber göndermemiştir. Muhakkak ki, işitme, kişinin arkadaşından işitmiş olduğu bilgileri (meârifi) akıl yoluyla mükemmel bir şekilde anlamaya vesiledir.

Gözlerinde Perde VardırEdit

Ve onların gözlerinin üzerine çekilmiştir. gözler, kelimesi göz'ün cemiidir. (1/48) O'da gözün idrâk etmesidir. Bazen mecaz olarak, görme kuvveti (kuvve-i bâsira) için kullanılır. İki uzvun üzerindedir. Yani iki görme organı içinde kullanılır. Burada gözden murad da budur. Çünkü o, kapalılığa en şiddetli münâsebeti olandır. perde yani örtü. Hakikatte gözde bir perde yoktur. Burada perdeden murad, küfürleri sebebiyle meydana gelip, gözlerini âfâkta ve kendi nefislerinde var olup tecelli eden âyet ve delilleri (mucize ve âyetlere karşı görme körlüğüne yakalanıp onları) görmemesidir. Bakıp gördüklerinden ibret alan (uzak görüşlü) kimseler gibi değildir. (Hak ve hakikati görmediği için) sanki onun gözlerinin üzerinde perde vardır. Kendisiyle görünenler arasında sanki perdeler vardır perde, kelimesinin nekre gelmesi, gözlerinde bir çeşit perde demektir. Bildiği perdelerin dışında bir şeydir. 0 âyetlerde kullanılan perdedir. perde kelimesi, muahher mübtedâ'dır. "Ve onların gözlerinin üzerine çekilmiştir", ise mukaddem haberdir.

işitme yani kulak ve kalb, idrâk etme noktasında, bütün yönlerden müşterek olduklarından yapmış oldukları fiillere has olarak ona mani olan mühürleme ki, bütün yönlerde onların vazifelerini yapmalarına mani olur.

Gözün idrâki (algılaması) ise, kendisine mahsus karşılaşma cihetiyledir. Gözün görmesine mani olan şey ise, onun fiilinden olan. perdedir. perde bu cihete yani gözün görmesine mani ve engel olana mahsus oldu.

Teysir'de buyurdu: Âyet-i kerimede kalbler, işitme (kulak) ve gözler zikredildi. Çünkü hitab, hakkı anlatmakta bu üç uzvu kullanmakla olur. Allah, şöyle buyurdu: Akıl erdirmiyor musunuz?" Hâlâ görmeyecek misiniz?" Hâlâ işitmez misiniz?"

Büyük Azab Kâfirler İçindirEdit

Ve bunların hakkı büyük bir azaptır." Kuvvetli ve şiddetli bir cezadır. kelimesi, dendir. w azâb (kelimesi) manâ ve bina cihetinden.azâb kelimesi gibidir. Bir şeyden imsak edilip ondan kendisini tuttuğu zaman; Ben o şeyden kendimi tuttum, derler. Azâb'a azâb. diye isim verilmesinin sebebi; azâb, (kişiyi) cinayet işlemekten alıkoyduğu içindir. Akıl sahibi kişi, yapacağı işi düşündüğünde. başına gelecekleri hatırlar ve kötülükten vazgeçer.

"Tatlı su" tabiri de azâb'dan gelmektedir. Çünkü tatlı su, susuzluğu giderir ve insandaki suya olan ihtiyacı, tuzlu suyun hilâfına sona erdirir. Tuzlu su ise insanın susuzluğunu artırır. Tatlı suya r\k "Susuzluğu kırıp geçen saf ve tatlı su" demeleri buna delâlet eder. Çünkü tatlı su insanın susuzluğunu kırar yani keser. Tatlı suya oÇİ Furat denir. Kalbin üzerine serinlik verdiği içindir. Furât, tatlı su demektir. Furat kelimesi, "Bir şeyin kırılıp parça parça olması" manâsında olan kelimesinden alınmadır (müştaktır), bir şeyin değiştirilmesi demektir.

Denildi ki: Azâb'a azab diye isimlendirilmesi, kişinin, ta¬biatı (karakteri) icâbı, hoş gördüğü ve güzel kabul ettiği şeylerin cezası olarak verilmesidir. Allah: "Azabımı ve uyarılarımı tadın! buyurdu. Ancak güzel ve temiz olan şeyler tadılır. Buna göre, dünyada kendi hevâ (ve heveslerine) uyarak, onu güzel görenlerin cezasıdır. Bunlar bir bakıma azabı kendilerine güzel görmüşlerdir.

Azîm, hakir in zıddıdır Kebir (büyük) ise küçüğün zıddıdır. Böylece Azîm (büyüklük cihetinde) Kebirin üzerindedir. hakîr de (ifâde ettiği manâ cihetinde) sağıyr yani küçükden daha aşağıdır.

Teysir (tefsirinde şöyle) dedi: Azîm yani büyük, veya çok veyahut da daimî olan demektir. O da ateşte daimî olarak ateşle azab etmektir. Sonra (azim kelimesi) ateşin korkunç büyüklüğünü, hallerinin şiddetini ve selâsil (zincirlerinin) ve ağlâl (prangala¬rının) çokluğunu ifade eder. Böylece bu mübarek âyet, kâfirlerin âhirette müstahak (layık) oldukları (azabı), açıklama, bir uyarı ve bir korkutmadır. Denildi ki: büyük azab dünyada öl-dürülme ve esir düşme; âhirette ise, Cehennem ateşidir. büyük azab diyerek azim ile vasıflanmasının manâsı, azabın diğer cinsleriyle kıyâs yapıldığında bunun "kasr" ifâde etmesidir. Yani büyüklüğün sadece bu azabın sıfatı olduğunu belirtmesi içindir. büyük azab, diyerek nekre gelmesinin hikmeti ise. kendileri için var olan elem ve acılardan büyük çeşit azabın var olduğudur. O azabın künhünü ve mahiyetini ancak Allah azze ve celle bilir.

Akıllı kişiye düşen, kendini "elim azab" acıklı azab ve büyük cezâ'ya düçâr kılacak şeylerden (itikâd ve amellerden) kaçınmasıdır. O da günahlarda isrâr etmek; ayıp ve hatalara dalışta gözüpek olmaktır (aldırış etmemektir).

Denildi ki: Bu cezalardan muhafaza edilmenin sebebi: Akıllı kişiye elbette gereklidir ki, aklı hakdan menetmemek ve dili mühürlemektir. Dili bâtıl şeylere daldırmamaktır.

Sa'dî şöyle buyurduEdit

Kötülük ile söze girip kötü konuşma.Büyük azablar olur, büyük günahlarla. Kimsenin kötülüğüne şahid olma."

Kalbin Pas TutmasıEdit

Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri şöyle buyurdularEdit

"Muhakkak bu kalbler, demirin pas tuttuğu gibi pas tutar. (Yâ Resûlellah!) Cilâsı nedir? diye sordular. Efendimiz (s.a.v.): (Kalbin cilâsı:) Kur'ân-ı Kerim'i okumak, Allah'ı çok zikretmek ve ölümü çok anmaktır, buyurdu."

Hataların anası (ana kaynağı kötü huy) üçtür. (Onlar da:)

Bunlardan altı kötü ahlâk daha doğdu ve böylece dokuz oldu. Onlar, karnı tıka basa yemek, çok uyumak, çok istirahat etmek (tembellik), mal sevgisi, makam sevgisi ve riyaset (başkanlık) sevgisidir. Mal ve riyaset (başkanlık) sevgisi: sahibini helak ve küfre çeken kötü huyların en büyüğüdür.

HikâyeEdit

Genç bir melik, (bir gün şöyle) dedi. 1/49

-"Ben meliklikten bir lezzet bulamıyorum. Bilmiyorum ki, insanlar da böyle mi buluyor yoksa sadece ben mi lezzet bulamıyorum,"

Ona:

-"İnsanlar da böyle hayatın lezzetini bulamıyorlar," dediler.

Genç Melik sordu:

-"Bunu ne sağlar?" Onlar:

-"Senin Allah'a itaat etmen ve Cenâb-i Allah'a âsî olmaman. Ancak bununla mutlu olursun," dediler.

Memleketindeki âlim ve sâlih insanları davet etti. Onlara:

-"Hep benim yanımda ve meclisimde hazır olun. Bana sürekli Cenâb-ı Allah'ın itaatini emredin ve benden gördüğünüz, kötülük¬lerden beni alıkoymaya çalışın!" dedi. Böyle yaptı. Âlim ve sâlihlerin sayesinde istikâmetini düzeltti. Dört yüz yıl Melik oldu. (Dört yüz yıllık saltanatından sonra) Şeytan ona bir adam şeklinde geldi. Melik'e sordu:

-"Sen kimsin?" Melik:

-"Âdem oğullarından bir adam'ım!" dedi. Şeytan:

-"Eğer sen Âdem oğullarından olsaydın, sen de Adem oğullarının öldüğü gibi ölürdün." Dedi. Melik sordu:

-"Ya ben kimim?" Şeytan:

-"Sen bir ilâhsın! İnsanları sana ibâdet etmeye çağır," dedi. Melik'in kalbine bir şeyler girdi. Şeytanın vesvesesine kapıldı. Mimbere çıktı. Şöyle dedi:

-"Ey insanlar! Ben uzun süredir, sizden bir şey gizlemiştim. Fakat onu izhâr etmenin zamanı yaklaştı. Ben şu kadar yıldır sizin Melik'inizim. Eğer ben Âdem oğlundan olsaydım, ben de (sizin dedeleriniz ve ecdadınız gibi) ölürdüm. Lâkin ben Âdem oğlundan değilim! Ben bir ilâhım! Bana ibâdet edin..." Allah c.c. Hazretleri, zamanın peygamberine vahyetti. Ona haber ver:

-"Ben ona benim yoluma istikâmet bulmasını nasip ettim. O da şimdi benim taatımdan isyanıma döndü. (Eğer tevbe edip hâlini düzeltmezse) İzzetim ve celâlim hakkı için onun üzerine Buhtunnasr'ı musallat kılacağım. Melik, bu kötü halinden vaz¬geçmedi, iyiliğe dönmedi. Allah onun başına Buhtunnasr'ı musallat etti. Buhtunnasr o melik'in boynunu vurdu. Onun hazinelerinden yetmiş gemi altın aldı.

Mevlâna Celâleddin (k.s.) Hazretleri şöyle buyurduEdit

  • Gözler ancak Hakkın yardımıyla açılır.
  • Munis bakışlar sevgiyle olur.
  • Dünyada Hakka uymayan gayret muvaffak olmaz.
  • Rüşde ereni ve doğruyu en iyi bilen Allandır.

Te'vîlât-ı Necmiyyeden Tasavvuf! ManâlarEdit

Te'vflât-ı Necmiyye'de (şöyle buyuruldu): ps- Mühürleme de, mahlûkatin yaratılışı için tecelli eden irâde-i ezelî ve hikmete muvafık olarak, saadet ve şekavet ile "kader"in geçen hüküm¬lerinin bidayetine (başlangıcına) işarettir. Allahü Teâlâ buyurduğu gibi: "Onlardan kimi bedbaht, kimi de mutludur.

Hepsinin imanı veya küfrü kabul etmeye yeten güzel istidadı olmakla beraber, Hak Teâlâ Hazretleri, onların zerrelerini (atomlarını) kendisine muhâtab etti. Ve onlara Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Diye hitâb etti. Onlar da topluca Evet sen bizim Rabbimizsin" dediler.

Sonra Cenâb-ı Allah, zürriyetlerini (zerreleri ve atomları) kalblere koydu. Kalbleri, cesedlere ve cesedleri de dünyaya. Dünyayı da üç karanlıklara bıraktı. Kalbin bütün pencereleri, gayb âlemine açıktırlar. Bu da her insanın doğum zamanına kadar Hakkın kemâlini müşahede eden ve Hakkın hitabını işiten ve vaadedilen zerrelerinin vasıtası iledir. Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri buyurduğu gibi:

"Her doğan (çocuk) İslâm fıtratı üzerine doğar. Anne ve babaları (daha sonra) onu Yahûdîleştirir, Hıristiyanlaştırır ya da Mecûsîleştirirler.

Bu hadîs-i şerîf. Cenâb-ı Allah'ın, dinî yönden şâkî'nin (kötü evlâdın) terbiyesini anne ve baba'ya yüklediğine işarettir. Çocuk anne ve babasını taklid eder. Hatta çocuk ebeveyni taklid eder. onları üzerinde bulduğu dalâlete din diye ülfet eder, sarılır ve böylece dalâlete düşüp sapıtır. Cenâb-ı Allah onlar için:

İbrahim: " Kasem olsun ki' dedi; 'siz de atalarınız da açık bir dalâl içindesiniz' 54"

Bu mukadder şekavet, bu taklidî dalâlette, nefsin zulmânî sıfatlarında, hevâ (ve heveste) ve ona (nefse) uymada gizlenmiştir. Sonra onun tesiri (etkisi) ve zulmeti oldu, onun pası kalbe sirayet edip geçti ve böylece kalbi katılaştırdı. kalbi kararttı ve kalbi (hak ve hakikatte) kapatıp örttü. Kalbin pencerelerini zerrelerine kapattı. Gözleri kör etti. Kulakları sağır yaptı. Hatta şekavet ehli. zerrelerinin (atomlarının) hakkı görmelerini görmez oldular ve zerrelerinin hakkı işitmeleriyle işitmez oldular.

Peygam¬berlerden işittiklerini inkâr eder oldular. Peygamberleri ve peygamberlerin çağırdığı hak dini tekfir edip küfre girdiler. Allah da şekavetlerini küfürleriyle mühürledi. Bu durum kalblerinin mühürlenmesine yol açtı. Cenâb-ı Allah, onlar için şöyle buyurdu:

Doğrusu Allah, o kalblerin üzerini küfürleriyle mühürlemiştir.

KaderEdit

Kader. AllalYdan başkasının muttali olamayacağı derecede gizli olan Allah'ın ezelî ilmi diye tefsir edildi. Saadetin eseri, sâidlerin ikrarı ile zahir olur. Şekâvetin eseri de, şakilerin inkâr ve küfürleriyle kader'den zahir olur. Toprağın altındaki tohum gibi... Toprağın altındaki tohum gizlidir.

Ondan ağaç ortaya çıkar. (İlk anda) O ağaçta (ağaçlardan hangisi olacağı hemen bilinmez) gizlidir.

0 ağaçtan dallar çıkar, budaklanır. Hangi dalın verimli olduğu pek bilinmez tâki dal, mevye veresiye kadar (verimliliği) gizlidir. Verilen meyvede sağlıklı olup olmadığı zahir olmadıkça meyvelerin arasında gizli sayılır. Tohumun zahir olması, meyve ile mühürlenir.

Kaderin sırrı da böyledir. Kader, ya saadetin veya şekâvetin tohumudur. Allah'ın bilgisi dâhilinde olup bize gizlidir. Ondan insan vücûdunun ağacı çıkar. O insanda saadet ve şekavet gizlidir. İnsan âkil baliğ olduğu zaman, onda ahlâk dalları gelişir. İnsanın ne olduğu ahlâkında gizlidir. Ahlâktan amel meyvesi çıkar. (1/50) Amelin meyvesi de ya ikrar veya inkâr'dır. 0 da iman ve küfürdür. Kader'in sırrının zahir olması böylece mühürlenir. O da iman ve küfrün meyvesi olan saadet veya şekavettir. Saadet ve şekavet ile mühürlendiği zaman, kader'in sırrı zahir olup anlaşılır.

Allah onların kalblerinin üzerini mühürlediği kişiler; ancak küfürlerinin mührü ile mühürlendiler.

Her ne kadar onların mühürlerini nakşeden, (nakkaş) ezeli ahkâm ve kaderin sırrı olsa da; onlar (küfürleri sebebiyle) böylece ebedî vuslat devletinden mahrum kaldılar.

Ve onunla, işitmelerinin üzerine yani, kulaklarının üzeri mühürlendi. Celâl sahibi olan Allah'ın hitabı izzetini işitmediler.

"Ve onların gözlerine bir perde inmiştir," körlükten ve dalâletten bir perde vardır. Onlar Cenâb-ı Allah'ın bu Cemâl ve kemâlini müşahede edemediler. Onlar için yerleşen daimî bir mahrumiyet vardır.

Ve bunların hakkı büyük bir azabtır. Kuvvetli ve şiddetli bir ceza vardır. Çünkü onlar, muradlanndan men-olundular (yaratılış gayelerinden saptlar). Allah, (çok yüce) ve Azîm (çok azametlidir). Azabın azameti yani büyüklük ve dehşeti de, kâfirlerin kendisinden men edildikleri, muradın azameti kadar olur. (Yani kişinin azabının büyüklük ve dehşeti, emir olunup yapmadığı ilâhî emirler nisbetinde büyük olacaktır).

Tevilâttan alınanlar bitti.


1 - Fatiha Suresi 2 - Bakara Suresi 3 - Al-i İmran Suresi
Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.