FANDOM


Bu, http://tr-tr.facebook.com/notes.php?id=338361213259&style=2&start=20&hash=0bf578dcb5cc0711ed112f2b59ef034d için Google'ın önbelleğidir. Bu, sayfanın 2 Ağu 2010 01:28:56 GMT tarihine ait anlık görüntüsüdür. Aradan geçen süre zarfında geçerli sayfa değişmiş olabilir. Daha fazla bilgi

Salt metin sürümüBu terimler sadece bu sayfaya yönlendirme yapan bağlantılarda gözükmektedir: murad ı muradı evveli yenişehir E-posta Şifre

Oturumumu sürekli açık tut Şifreni mi unuttun?

KaydolFacebook tanıdıklarınla iletişim kurmanı ve hayatında olup bitenleri paylaşmanı sağlar. Tarik-i Nazenin'in NotlarıTarik-i Nazenin'e Geri Dön Görünüm: Tam | ÖzetTarik-i Nazenin'in Notları " BEDRİ NOYAN DEDEBABA ( k.s.) ERENLER " " PİR HÜNKAR HACI BEKTAŞ DERGAH' I ŞERİFİ (2) " ORJ. METİN :http://www.refikengin.com/

07 Mayıs 2010 Cuma, 05:10

E k m e k e v i: Bir Baba efendi idaresinde Dergâhın ekmeklerinin pişirildiği yerdir. Muhterem Cevad Hakkı Tarım bey, "Tarihte Kırşehri-Gülşehri" adlı güzel kitablarında, Hacı Bektâş dergâhı başlıklı kısmında 112. sahifede, Ekmek evinden bahsederken: "Dergâhta hizmet eden kadınlar bir yabancı geldiği zaman bu evde toplanırlardı", diyorlar.

Pîrevi hizmetlerinin tamamı erkek dervişler tarafından yapılırdı. Bu sebepten kadınların orada toplanmaları söz konusu olamaz ve kat'iyyen esastan ârîdir. Ekmek evinde oniki yıl hizmet etmiş olan İbrahim Turan bey de şöyle söylediler: (Feyzî Baba ve ondan evvelki zamanda orada hizmet ettiğim oniki senede daima erkek dervişlerin hizmet ettiğini gördüm.)

O sıralarda Selvili'li Salih Baba Ekmek evi babası imiş. Önceleri pehlivanlık yapmış boylu-poslu bir zât imiş. Vefâtı gecesi İbrahim Turan beyden su istemiş, yastığının altında her zaman bulundurduğu nane şekerinden bir tane yemiş. — Haydi evlâd, vakit geldi, sen yat, demiş. Yatağına uzanmış. "On dakika sonra yokladığımda Hakk'a yürümüştü" diye İbrahim bey anlatmıştı.

Hamit Zübeyr bey ekmek evi için şunları yazıyor:

(Havuzlu avlunun sağ başında olub fırından başka odaları bulunan bir bölümdür. Evvelce burada Halı, yan halısı, kilim, cicim, 39 aded post, meşin sofra, oniki şamdan, çay ve kahve takımları, üç teber, iki nefîr, beş keşkûl, bir termometre, iki asma saat, dört et satırı, üç burgu, iki testere, tunç havan, çorba tası, güğüm, liğen, bir sürü kab-kacak, bir sandık içinde çeşitli kitablar, bal bıçağı, tulumba, tütün havanı, iki savurma makinesi, bulgur el değirmeni, iki tane altı gözlü un anbarı, iki kepek sandığı, iki hamur teknesi, iki tahta kürek, iki yeni tarz arı kovanı, merdeven vesaire..) (Türkiyat mecm. C: 2., s: 370)


A ş e v i: Dergâh-ı Pîr'de en önemli ve yüksek sayılan bölüm burası idi. Aşevi babası protokolda, Bektâşiliğin en büyük tek rüknü sayılan Dedebaba'dan sonra ikinci sırayı alırdı.

Bektâşîllerde mutbak üzerine gösterlen bu saygı Mevlevîlerde de vardır. Onlarla oraya Matbah-ı Şerîf derler. Dervîşler orada pişerler, terbiyeyi oradan alırlar. Mevlevîler'de yeni gelen bir âşık evvelâ Sertabbâh dedenin huzûrunda çillekeş'liği kabul ettikten sonra Kazancı dedeye teslîm edilir ve o mutbakta terbiyesine başlanırdı. (Hâmid Zübeyr: Mevlevîlikte Matbah terbiyesi adlı makaale. Türk Yurdu, Mart 1927, sayı: 27., s. 280).

Aşevindeki Kara Kazan üzerine şöyle bir söz var: Hacı Bektâş velî'nin kardeşi Menteş Lârene civârında Moğollarla yapılan bir savaşta şehit düşmüştür. Bir rivâyete göre, Pîrevindeki meşhur ve kutsal Kara Kazan bu savaşta Moğol kumandanlık karargâhından ganimet olarak alınmış kazandır. Hazret-i Pîr'in nefes ve himmeti onun üzerinde kıyâmete kadar bereket, bolluk sağlamıştır, diye inanılır. Büyük Dergâhlarda hemen hemen Pîrevindeki şekilde Aşevleri ve Kara Kazanın eşi olacak büyüklükte kazanlar yaptırılmıştır. Mısır'da Kaygusuz dergâhında, Girit'te Kandiye Horasanlı Ali baba dergâhı ve Resmo dergâhındakiler gibi.. Hâmid Zübeyr bey, Türkiyyat mecmuasındaki makalesinde, halk arasında şu rivayetin dolaştığını yazıyor: — Kaç kereler Kara Kazanın altında köpekler ve kurtlar yavruladı. Yine de bu tekke açıldı. (C: 2., s: 366).

Mersin'de oturan, eski Girit Kandiye Horasanlı Ali baba Dergâh-ı şerîfi son post-nişîni Halîfe Cafer Sadık Bektaş Baba'dan dinlemiştim:

"— Dervişliğimde Aşevinde Kara Kazanın dibinde yatardım. Onun eşi diğer büyük kazana üçyüz okka pirinç ile pilâv pişerdi. Evvelâ kazanın dibine oniki koyunun eti bir sıra olarak yayılır ve üzerine konan pirinç kazanın dibine değmezdi. Başka bir kazanda kaynatılan et suyu ile pişerdi. Etsuyunu azar azar katardık İki dervîş kazanın iki tarafında ayakta durur, elimizdeki, oklava şeklinde özel olarak yapılmış demirden çubukları kazanın içine, tâ dibine değinceye kadar batırır ve birden yukarı çeker, çıkarırdık. O zaman çubuğun pirinç üzerinde kalan deliğinden bir duman çıkar. O dumana avucumuzu tutar hemen tutardık. Pişmemişse beklerdik. Pişmiş ise hemen altından ateşini çekerdik. Zîrâ bir dakika geçerse pilâv tamamen bozulurdu. Üçyüz okka pirinçle pilâv yine de tane tane olurdu." (26 Ağustos 1960. Mersin'de kendisinden dinlendi.).

Şimdi gelelim asıl Aşevi'ne:

İkinci avluda sağ taraftadır. Dış kapısından girilince sağda Aşçı Baba odası ve içinde yatır'ı vardır. Lâhdi duruyor, üzerinde bir yazı görmedim. İkinci bir kapı, iç giriş kapısı üzerinde şu kitâbe var:

Binâ-i hâzâ-el-matbah-ül-mübâreket-i el-Hacı Bektâş el Horasâni El-ma'mûr sâhib-ül-hayrât Bâli bey Bin Gâzi MALKOÇ rahmetullâhı aleyh. sene: 968

Bu ikinci kapdına girince solda kiler odaları bulunan bir koridor var. Karşıda kemerli bir üçüncü kapı var ki bunun sağ tarafında Otman Baba'nın sol eli izi var. Parmakları yukarı doğru.

Üçüncü kapıdan geçilerek asıl aşhâneye giriliyor. Burası oldukçaü geniş olub tam karşıdaki ocakta meşhûr Karakazan'ın yeri var. (Bu kazan Ankara Etnoğrafya müzesinde olup, restorasyon işi bitip, dergâh-ı Pîr müze hâline getirilince eski yerine konacaktır). Karakazan, ancak Muharrem'lerde ve Hilâfet erkânında kaynar idi.

Sağda, aşevi'nin günlük mutfağı olan büyük ocak ve köşeye doğru bir diğer ufak ocak vardır. Karakazan'ın iki tarafında da ayrıca birer ocak daha vardır. Aşhânenin sol tarafında ise iki ocak daha bulunmaktadır.

Aşhânenin ortasında, üzerkine et koymak için mermerden bir masa var. Ayrıca top şeklinde yuvarlak ve iki batman (bir batman = eski altı okka) ağırlığında, halkalı bir taş vardır ki et vesaire tartmakta ölçü olarak kullanılırdı.

Solda, kapıya yakın köşede bulaşıklık (Tekye tabîri ile: Ayakçık) vardır.

Kiler kısmında et dolapları ve etleri asmat için demir çengeller var. Bunlar kapaksız dolaplardır. Ayrıca yiyecek maddeleri koymak için muhtelif gözler var.

Giriş kapısının sağ tarafında da Aş'evi Baba'sının, faaliyyet zamanı oturduğu ve işlere gözcülük ettiği, geniş oda var. Burada da dolaplar, bir kandil veya mum (şamdan) koyma yeri ile bir de ocak var. Bütün ocaklar ve şamdan konan yerde, eski kullanıldığı zamanın isleri olduğu gibi durmaktadır. Onarım sırasında bunları olduğu gibi bırakmaları için ilgili mühendis ve işçilere çok rica etmiştim. Aşevi'nin bütün özellik ve kutsal havasını veren tarafı, bu, asırlık izleridir.

Aş'evi, dergâhın birinci derecede bir yeridir. Buranın babası olan zât, Dedebaba'dan sonra, sırada ikinci gelir. Çoğu zaman, aşevi, post-nişînleri Dedebaba'lığa nâmzed olurlardı.

(Buradaki üç büyük kazandan ortakadi meşhûr kazanın ateşsiz, kerâmetle kaynadığı söylenirdi. Yanlarındaki kazanların altına ateş yakılınca onların alevleri bu kazanı yalayıp geçecek tarzda duvar içinden tertibât vardır. Bu sebeple büyük kazanın altında ateş yakılmadan burasının kaynaması imkânı vardır.)

Bu kazanda Muharrem'in onikisinde Aşûre pişer, Aş'evi önünde mersiye okunudu. Kezâ Halîfelik erkânında yine bu kazan kaynatılırdı.

Evvelce bu kazanın üstünde, yukarıda "A l i" yazılı bir levha, sağ ve sol taraflarında ise kazana uygun derecede büyük kepçeler asılı idi. Kapı tarafındaki duvarda ise geyik boynuzları ve keşkûller vardı.

Aş'evi Baba'sı odası duvarlarında ise yedi Teber, üç keşkûl, iki nefîr, iki geyik boynuzu asılı olduğunu ve 26 gümüş fincan zarfı ile iki altın yaldızlı gümüş fincan zarfı, 37 fincan bulunduğu, ayrıca Aşevi'nde altı büyük kazan, 20 büyük-küçük bakır kazan, altı et satırı, 29 et bıçağı, beş meşin sofra, altmışüç bakır yemek sahanı ve hisabsız kab-kacak, bir sandık kitab, iki büyük kantar ve bir aded çeki kantarı bulunduğunu Hâmid Zübeyr bey, Türkiyat mecmuasındaki makaalesinde bildirmektedir. (S: 371).

M e y d â n e v i: İkinci avlunun, giriş kapısına göre sol tarafında, aşevi'nin karşısındadır. Bektâşîlik bakımından çok önemli bir yerdir. Buraya, Ayn-ı cem' sırasında hiçbir yabancı giremez. Sûret-i kat'iyyede yasaktır. İkrâr verme, nasîb alma erkânları burada yapılırdı.

Meydân evi'nin önünde, dış taraftaki sütûnda şu yazı vardır:

İdüb ta'mîrini hayrât Nebî Dede olsun dilşâd Sene bin ikiyüz otuz Sekizde eyledi bünyâd

Yine dışta, avluya bakan meydan evi önündeki kemerde de şu yazı vardır:

Etti ta'mîrin Turâbî hane-i tâkın cedîd Avn-i Hakk Bin ikiyüz seksen iki tarih bedîd

Medân evi oldukça geniş ve kare şeklindedir, bir kenarı tahmînen 7,80 metre kadardır. Kapının tam karşısında ocak var, bunda da eski kullanıldığı zamanın isleri görülüyor. Ayn-i cem' de çerağcı, çerağları uyarma hizmetine halkınca mürşitten aldığı delîl denilen ince ufak mum'u önce bu ocak (kûre) makaamından uyandırır, bununla da öteki çerağları uyarırdı. Kûre'den delîl uyarmağa (Zerre almak) denirdi.

Kapıdan girilince solda Mürüvvet taşı (Meydân taşı), ondan biraz daha solda Horasan postu yeri vardır. Eskiden burada Selmân Pâk'in ibriği ve şamdanlar dururdu. Mürüvvet taşı 40 – 50 santim yüksekliğinde, oniki santim kadar kalınlıkta ve 30 santim kadar eninde bir taş olub üst tarafı kemer gibi yuvarlaktır.

Kapının sağ taraındaki dolapta buhurdân, gülâbdân şamdanlar vesaire bulunurdu.

Meydân odasının tavanı, köşeleri bir alttakinin kenarının ortasına gelmek üzere içiçe kareler şeklindedir ki yontulmuş kalın kirişlerden yapılan ve (Kırlangıç kanadı) denilen bu yapı tarzı tavana bir nevi kubbe biçimi vermiştir. Bu şekilde eski tasavvuf inanışındaki yedi kat gök sembolize edilmiştir.

Meydân evi'nin kapısından girildiği vakit girenin tam karşısında ocak, karşı sağ köşede mürşid makaamı, mürşîd'in solunda ve içeri girenin sağında çerâğ tahtı bulunurdu.

Sol taraf duvarda bulunan bir kapıdan Meydân evi Babası'nın odasına girilir, kapının üstünde 1928 tarihi ve HÛ yazısı var idi. Bunların dışında mutfak, dervişler için yer ve arka bağçeye geçilen kısım vardır.

(Meydân evi'ni eski hâlinde gören Hâmid Zübeyr bey, Türkiyyat mecmuasındaki makaalesinde, buranın duvarlarında bulunan doksan levhayı teker teker kaydetmiştir (s: 372-373). Bunları hülâsa olarak yazıyorum:

Sol tarafta duvarda, yukarıda: Allâh, Muhammed ve oniki imâm isimleri. Arka duvarda: Bunların devamı olan ondört ma'sûm-u pâk isimleri.

Karşı duvarda: Allâh-ü vahdehû, Allâh, -Muhammed-Alî-Fâtımâ, Yâ Rabb diye başlayan bir yazı, Edeb Yâ Hû, Yâ Alî, Lâ İlâhe İllâ Hû, Nekûm-üs-sâat-e ve ilâh.., Ene ve Alî ilâh.. hadîsi, Muhammed Celâleddîn-i Rûmi levhaları ile bir de Hazret-i Muhammed'in şemâilini gösterir bir levha. Sağ duvarda: Hacı Bektâş velî şeceresi, Hilye-i şerîf, Ashâb-ı Kehif isimleri, iki tarafı türbe olan Ene medîne-tül-ilm-ü ve Alî bâbühâ hadîs'i, Yâ Hazret-i Hünkâr Bektâş-ı velî, Tâç şeklinde Hacı Bektâş tuğrâsı, Meded Yâ Alî gibi levhalarda diğer yazılar ile cem'an Yirmi dokuz levha. Sol taraf duvarda ikinci sıra levhalar: Nûr-u merkad-i pâk'in metâf-ı âşıkaan oldu yazısı, kelime-i Tevhîd, Yâ Alî vesaire levhalar ile Sırrî Paşa ta'limâtnâmesi ve bunun emri bulunan levhalar ile cem'an yimi levha bir ayna. Bunlardan başka: Arka duvarda: Horasan postu köşesinde arma şeklinde bir levha, Hazret-i Alî'nin deve ile gitmesi ve sair levhalar, bu levhalar üzerinde de Keşkûller ve nefîrler. Arka duvarda giriş kısmının sağında yine keşkûller asılı imiş. Girişin iç kısmında, kapı üzerinde "Yâ Hazret-i Hünkâr Hacı Bektâş velî" levhası var imiş.

Burada otuzsekiz halı yastık, onüç diğer yastık, bir sürü şilte, minder, üç tane tiftik kırmızı post, üç geyik postu, Oniiki âdi post, birçok şamdan, altı keşkûl, iki nefîr, yirmi iki gümüş fincan zarfı, sayısız fincân, onyedi pirinç tütün tablası, otuzaltı bakır çorba tası, yetmişüç bakır sahan, otuzbir porselen tatlı tabağı, Necef ve Hacıbektâş taşından Kanberiyyeler, ceylân derisi üzerine yazılı iki sûre-i şerîfe, sandıklar içinde bir sürü hediyelik eşyâ bulunduğunu, yine Hâmid Zübeyr bey, yazmaktadır.

M i h m â n e v i (K o n u k e v i): Gelen misafirler, yolcular ve günü birliğine ziyârete gelenler burada ağırlanırlar, yeme, içmeleri sağlanırdı. Gece kalacak olanlar da yine burada yatarlardı. Kahve ocağı bulunan, birçok dolapları olan dar bir yer idi. Percereleri ufak ve yüksekte idi.

Burada post-nişîn olan Selim Baba, hicri 1177 de, çelebi Abdüllâtif Baba ile birlikte Üsküdarda İnâdiyye Dergâhı post-nişîni Hâşim Baba'ya ziyarete gitmiş, görüşmüştür. Bu sohbetten sonra geriye dönmemiş, o dergâhta kalmıştır. 1197 hicrîde (1782 M.) seksen yaşını geçkin olarak Hakk'a yürümüş ve bu dergâhın hazîresinde toprağa verilmiştir.

Burada Ahmed Baba isimli bir zât post-nişîn olub ondan önce de Hafız Sâlih Baba idi. Bu zât ezan okur ve lüzûmunda mescidde imâmet de yapardı.

K i l e r e v i: Dedebaba burada otururdu. Dergâhın parası, kıymetli eşyası, bütün yiyecek, içecek her nesi varsa burada saklanırdı. İçinde oldukça dönemeçli yollar, kapılar, odalar vardır. Eskiden bunun da arkasında geniş bir bağçe ve bunun içinde de binalar vardı. Dedebaba, ziyâretçilerini burada kabûl ederdi. 1219 hicrî (1804 M.) de Batum'da doğmuş olan XIX. yüzyıl Bektâşî şairlerinen Mehmed Yesârî de bir müddet Dergâh-ı Pîr'de kiler evinde bulunmuştur. Oradan Sinob Bektâşî dergâhına post-nişîn olmuş ve 1297 (1880 M.) de Sinob7da Hakk'a yürüyerek Zeytinlik mesîresi yakınında toprağa verilmiştir.

Burada da 480 kalem eşyâ tesbît edilmişti. İyi döşenmiş idi. Duvarlarında levhalar vardı. Ayrıca, Hacı Bektâş hazretleri ve Balım Sultan'ın gençliğini gösteren yağlı boya resimler de vardı. Bunlar Ankara Etnoğrafya müzesinde idi.

N a k ş b e n d î m e s c i d i: İkinci avluda, Aş'evi sırasında bir de ufacık, Mescit vardır. Alçak, güdük minâreli, cemaâtsiz bir mescittir. Bektâşîlerin Sultan Maymun dedikleri, Sultân Mahmûd, bektâşî tekkelirini yıktırmış, gûyâ, Nakşbendî terbiyesi verilmek düşüncesi ile Pîrevi'ne bu mescidi açtırmış ve Dergâhı açık bırakmıştı. Fakat buraya gelen Nakşî şeyhleri dâimâ Bektâşî olmuşlardır. Bunlardan birisi Yahyâ efendidir. Kezâ, Nakşî şeyhi Said efendi de, Sivas'lı Nebî Dedebaba zamanında, dergâha gelişinden altı ay sona nasîb almıştır.


Ü ç ü n c ü A v l u Ü ç ü n c ü a v l u: Buraya (H a z r e t A v l u s u) da denilir. İkinci avlu ile üçüncü'yü ayıran bir duvar ve bunun da kemerli bir kapısı vardır. Buna "Altılar kapısı" denir. Kemerinin üstünde duvara yerleştirilmiş büyük bir teslîm taşı vardır (Dergâh-ı Pîrde birçok kapı ve çeşmelerin üst taraflarında bu teslîm taşları vardır). Bu kapıdan geçince üçüncü avlu'ya girilir ki burada Hazret-i Pîr'in Yatırları, sağda Balım Sultân yatırı, onun yan tarafında da bir mezarlık vardır.

Altılar kapısından Hazret-i Pîr'in yatırına giden yolun sağında Sofyalı Alî Dedebaba'nın lâhdi vardır. Bu zât tahtadan saat yapmış usta bir saatçi imiş. Mezarı yolun sağındaki ağacın yanında olub baştaşı yola bakan taraftadır. Dikdörtgen prizma şeklinde mermer bir lâhid olub kitâbeli bir baş taşı vardır. Bu lâhdi, bir zaman, Kırşehrine Ahî Evren yatırına götürmüşler. İbrâhim Turan bey, gayretle tekrar taşları geriye getirmiş ve eski yerinin tam üzerine yerleştirmiştir.


(Yâ Hazret-i Pîr Hünkâr Hâcı Bektâş velî)

H a z r e t – i P î r H a c ı B e k t â ş v e l î y a t ı r ı : Üçüncü avlu (Hazret avlusu) nun giriş kapısının karşısındaki bölümdedir. Yatır dış kemeri oldukça geniş olub güzel süslemeli demir parmaklıklı iki kanatlı kapısı vardır. Bu kemerden sekiz basamak bir merdivenle aşağı inilir. Merdiven bittikten sona biraz da düzlük bir kısım olub buraları mermer döşelidir. Merdivenin karşısında asıl biraya giriş kapısı vardır. Kapının çevresi gayet güzel oymalı, san'atkârâne, işlenmiş taşlarla çevrilidir. Sağda yedi, solda beş yıldız (Oniki imamın sembolü olarak) görülür. Bu kapının kemer üstündeki kilit taşında karşılıklı kartal kabartması var. (Bu, Selçuk armasıdır).

Dış kemer, merdeven, merdevenden sonraki mermer döşeli düzlük boyunca merdevenin iki yanlarında kalan bölgede sağlı-sollu birer kemer altında, Dergâh-ı Pîr'de hizmet görmüş Dedebaba ve Babagân'ın mezârları vardır. Bunların her birinin baştaşları'nda veya lâhitler hizâsında duvara gömülmüş taşlarda kitâbeleri vardır. Bu sin'ler sağda ve solda altışar taneden oniki tanedir. Sağdaki kemerin demir pamaklığının dış tarafında yol üzerinde bir derviş mezârı vardır.

Orta kemerde merdevenden sonraki düzlükte giriş kapısının eşiği hizâsında yatır'ın mimarı Yanko Madyan'ın gömülü olduğu söylenir. Yanko'nun yatır kubbesinde çalışırken ayağı kayarak düştüğü, düşerken "yetiş yâ hazret-i Pîr" diye bağırdığı, birisi tarafından tutulmuş gibi yere rahatça indiği, bu olay üzerine hazret-i Pîr'e çok bağlanarak onun yonua girdiği ve Hazret-i Pîr'e bağlılık derecesine örnek olmak üzere, ona her ziyârete gelenin kendisine basarak geçmesi içinkapısının eşiği altına gömülmesini vasiyyet ettiği söylenir. A: Sağ taraftaki sin'ler: demir parmaklık kapıdan girilen bu bölümde altı sin vardır. Parmaklığın dış tarafında Derviş Hasan'a aid bir sin ve başyazısı vardır. Baştaşında:

Hü-vel bâkıy el-merhûm el-mağfûr Dervîş Hasan rûhiyçün El-Fâtiha sene 1229

yazılıdır. Bu dervîşin, Babagân-ı ziyârete gelenler üzerime basarak onlara ulaşsınlar düşüncesiyle, bir alçak gönüllülük göstererek buraya gömülmesini istediği anlaşılıyor.

Parmaklık kapısından geçilince, birinci sim:

Baştası yazısı ve ayaktaşı Hacıbektâş taşından yapılmış, baştaşı'nın tepesi Hüseynî tâç şeklindedir. Hacı Feyzullâh Dedebaba'ya aittir. Kitâbe yazısı şöyledir:

Hüvelbâkıy İrciî emri simâ-ı câna erdi ez Hüdâ Dü-cihânda şâfi'i olsun Muhammed Mustafâ Sa'yini meşkûr edüb Hakk kabrini pür-nûr ede Dest-gîr olsun hemîşe ol Ali-yyel-Murtezâ Fâtiha-hâh ola her kim okuya târîhini Sâkisi olsun demâdem Hasen-i hulk-ür-rızâ Türbedâr-ı Post-nişîn-i Hâcı Bektâş-ı velî Mürşid-i ekmeldir el-Hakk Hacı Feyzullah Dedebaba İrişti himmet-i mürşid dedim târihini Nûri: Bi-Hakk-ı sûre-i Tâhâ ve Yâsin-ü ve hel'etâ. 1332

Bu kitâbede yazı hatâları olduğu gibi târih mısra'ı Ebced hisabiyle 1332 tutmamaktadır.

İ k i n c i s i n: Baştaşı Hüseynî tâçlıdır. Kitâbesi:

Hüvelbâkıy El-merhûm el-mağfûr Post- Nişîn-i Hazret-i Hünkâr Hacı Bektâş Velî Kuddise sırrahul'âlî Halil Dede Rûhiyçün El-Fâtiha. Sene 1229

(Bu zât Sivas'lı Nebî Dedebabadan önce Dergâh-ı Pîr'de Post-nişîn olan Kal'acıklı Halil Hâkii Baba (Dedebaba) dır. 1214 – 1229 hicrî (1799 – 1813 M.) yılları arasında Onbeş sene Dedebabalık yapmıştır.


Ü ç ü n c ü s i n: Baştaşı Edhemî tâçlıdır. Mahmûd Baba'ya aittir. Kitâbesi:

HÜ DOST Pîrevi'nin post-u irşâd mürşidi Mahmûd Baba Kendözün hırkaa-yı ukbâ içre kıldı ihtifâ. Ehl-i ikrâr aldılar hep dest-i feyzinden nasîb Olarak çâr-âyîn ile ayn-i cem'-i evliyâ Eyledi âl-i abâ'ya isr-i oniki imâm Silk-i Bektâşiyye üzre cân-ü dilden iktifâ. Geldi bir er dedi Hâfız cevherîn târîhini: Gitti dîvân-4 Hüdâya sun nefes Mahmûd Baba. Sene 1265

(Bu zât Sofyalı Saatçi Ali Dedebaba'dan önce Post-nişîn olan Dedebaba'dır. Vidinli Mahmûd Dedebaba diye tanınır. 1251 H. – 1265 (1835 – 1848) yılları arasında hizmet görmüştür). Tarih, sadece noktali harfleri ebced hisabiyle sayarak ve bir sayı ekliyerek yazılmıştır. Doğrudur.

D ö r d ü n c ü s i n: Bunda hiçbir yazı yoktur.

B e ş i n c i s i n: Nebî dede'ye aittir. Şu kitâbe vardır:

Hacı Bektâş velî Kuddîse sırrah -ül-celî hazretlerinin hulefâsından Nebî Dede rûhiyçün Fâtiha sahib -ül-hayrât arnebûd Sak (Sadık?) ağa. Sene: 1251

Kitabenin son satırındaki isim eski harflerle (dal = d) harfi eksik yazılmış, Sadık adına benziyor.

Nebî Dede 1229 – 1251 hicrî (1813 – 1835) yılları arasında post-nişîn olan ve Sivas'lı Mehmed Nebî Dedebaba diye tanınan zâttır.


A l t ı n c a s i n: Bunda da hiçbir yazı yoktur.


B: Sol taraftaki kemer altında bulanan sin'ler: B i r i n c i s i n: Türbedâr Hacı Mehmed Baba'ya aiddir. Baştaşı'ndaki yazı şudur:

Hüvallâh Türbedâr-ı Hâcı Bektâş-ı velî İşte bu merd-i dil-âgâh oldu Hizmet-i pîre edüb bezl-i vücûd Fariğ-ü mertebe-i câh oldu. Bastı hem menzil-i irşâda kadem Nîce dem bedraka-i râh oldu. Sabi-i şehr-i Muharremde göçüb Şühedâ hayl'ine hem-râh oldu. İde Hakk âl-i abâ'ya mülhak Ki bu maksad ana dilhâh oldu. Tâm târih-i vefâtı Kâmî Şu iki msıra-ı cângâh oldu: Türbedâr Hacı Mehmed Baba zî Nâil-i vasl-ı ilâllah oldu. Sene 1315

Tarih doğrudur. Bu zât Mehmed Alî Hilmî Dedebaba'dan sonra Türbedâr olan Baba'dır. Bunun Hakk'a yürümesiyle yerine sağ tarafta birinci sin'de yatan Hacı Feyzullah Dedebaba geçmiştir.

İ k i n c i s i n: Şâir Turâbî Alî Dedebaba'ya aittir. Sandukasının baş tarafı dört terkli (Edhemî tâç) şeklindedir: Kitâbesi duvardadır:

Yâ Doost Şerbet-i Mevti içirdi (x) âkıbet devran bana Vakt-i sâat erdi mühlet vermedi bir ân bana Var ümidim kat-ı dest etmem tutub dâmânını Merhamet, şefkat kılar elbet şeh-i merdân bana Mahlasım derler Turâbî nâmım el-Hac Alî Post-nişînlik hizmetin (xx) eyledi Hakk ihsân bana Vüs'atin elde iken söyle dedi târihini Hâme destimde (xxx) işâret eyledi bir cân bana Şerm-sârım rû-siyâh cürmümle Şâhım el'amân Pîr-i Hünkârım meded kıl eyle bir dermân bana. Cemâziyel-evvel sene 1285 Dervîş Abdullah

Fakiir'de bulunan Mehmed Alî Hilmi Dedebaba elyazısıyle bir cönkte (s: 196) bu tarih (x) işaretli yerde içirtti, (xx) de: hizmetin Hakk eyledi, (xxx) de: Destimdeyerine destinde olarak kayıtlıdır. Târih mısraı vefat yılını tutmamaktadır.


Alî Türâbî Dedebaba

Turâbî Alî Dedebaba, Yanbolulu diye tanınır Dîvân sâhibi bir şâirdir. 1266 – 1285 H. (1849 – 1868 M.) arasında 19 yıl Dedebabalık etmiştir.

Ü ç ü n c ü s i n:

Kara baba'ya ait olub başucunda duvrdaki kitâbe yazısı şudur:

Hakk Hü Kâ'be-i vaslında ermiş mahrum oldu lâ-ü bâ Pîr eşiğin eylemiştir meskeni Kara Baba D ö r d ü n c ü s i n: Sersem Alî Baba'ya aittir. Başucunda duvardaki kitâbesi:

Yâ Hû Elh-i diller zümresine olmaz illâ ehl-i dil Hicreti Sersem Alî Baba akubdur rûd-u Nîl

(Sersem Alî Baba 958 – 977 (1551 – 1569) yılları arasında Dedebabalık etmiştir.).


B e ş i n c i s i n: Baba Vahdetî'nindir. Başucunda duvardaki kitâbesi:

Allah Doost Geç geçenden sorma ey dil mazi-i müstakbeli Himmetin hazır ola her demde Baba Vahdetî


A l t ı n c ı s i n: Ak Baba'ya aittir. Duvarda, başucundaki kitâbe:

Hü Doost Her kula olmaz müyesser sen nasîbe bak Baba Rûhu şâd olsun yer etmiş Ak kapuda Ak Baba Cânını cânâna tapşurdu niyâz oldu Şehâ Pîr eşiğinde koyub bâşını yattı Ak Baba.

Burada 3., 4., 5. ve 6. sinlerde yatan zevât içinde Kara Baba, Dimetoka'lı Kara Halil Dedebaba'dır. (1005 – 1038 H.) (1596 – 1628 M.) yılları arasında Pîrevi'nde Dedebaba'lık etmiştir. Beşinci sin'de yatan Baba Vahdetî, Dimetoka'lı Hacı Vahdetî Dedebaba olub 1038 – 1060 (1628 – 1649 M.) yılları arasında otuziki yıl Dedebaba'lık yapmıştır. 90 yaşından aşkın olarak Hakk'a yürümüştür. Altıncı sin'de yatan Ak Baba ise Sersem Alî Dedebabadan sonra posta oturan Ak Abdullâh Babadır. Dimetoka'lı Hacı Abdullâh diye de anılır. (977 – 1005 H.) (1569 – 1596 M.) yılları arasında yirmisekiz yıl Dedebabalık etmiştir.

Duvardaki bütün kitâbelerin üst iki yanında Teslîm taşı şeklinde kabartmalar vardır. Bu duvar kitâbelerinin mermerleri zevksiz eller tarafından kırmızı ve yeşil yağlı boya ile boyanmış idi.

Hacı Bektâş velî yatırı giriş kısmı. Solda bir kemer daha vardır. Ortadaki (fotoğrafta solda) kemerden, bir merdevenle Akkapı'ya inilir.

Dış kemerden giriş kapısına inen sekiz basamak merdevenin sağ ve solundaki bu Oniki sin'in ve merdeven kısmının üzerinde geniş bir saçak dam olub üzeri kiremitle örtülü idi. Son restorasyonda bu kısmın üzeri de bakır levhalarla kaplanmıştır.

Merdevenlerin sol tarafında en üst basamak kenarında, Vilâyetnâmelerde hikâyesi geçen, Molla Sadettin'in Hazret-i Pîr'in üzerine kasden düşürdüğü söylenen log taşı vardır. Bu taş üzerinde Hazret-i Pîr'in iki parmağıyla tutmuş olduğu yerlerin delikleri görülür.





A k K a p ı: Şimdi asıl Yatır yapısına giriyoruz. Bu giriş kapısı Selçuk yapıcılığı örneğinde güzel motiflerle süslenmiş, işlenmiş mermerdendir. Bu güzel eser de, sonradan, zevk ve sanat duygusundan yoksun eller tarafından yağlı boya ile boyanmıştı. Restorasyonda temizlendi. Bu kapının yukarısında ortada taş üzerine oyulmuş bir çift kartal ve bunun altında da bir ibrik motifi vardır. Bu kapının eşiğinden içeri geçib iki basamak merdevenle inilerek loş bir koridora girilir.

Hazret-i Pîr'in huzûrunda

Varayım dedim huzûra Yüz yıl geldi gün, Efendim! Senden ayrı dura dura Fakiir'in üzgün, Efendim!.

Cânda, tende Hakk yoldaşım, Yoluna fedâ'dır başım, Sultânım, Hacı Bektâşım Aşk olduk bütün, Efendim!.

Sensin anam, babam, atam Sensin gönlümüzde tamam Hasbahçemiz buram buram Kokuyor gülün, Efendim1.

Evlâdların birliktedir, Tatlı tatlı dirliktedir, Hâlleri fakiirliktedir, Günleri düğün, Efendim!..

Demir asâ, demir çarık Susuz dudaklarım yarık, Göğsüm aşkınla kabarık Sendeyim bugün, Efendim!.

Kâ'be bildim geldim sana Dağlar dolana dolana Nazar kıl Bedri Noyan'a Hâlini gördün, Efendim!, 1962


Yaklaşık 3 ay önce yazıldı · Yorum Yap · BeğenFahrettin Dal, Osman Nuri Dinçtürk ve Hazver Benn Benn bunu beğendi. " BEDRİ NOYAN DEDEBABA ( k.s.) ERENLER " " PİR HÜNKAR HACI BEKTAŞ DERGAH' I ŞERİFİ (1) " ORJ. METİN :http://www.refikengin.com/

07 Mayıs 2010 Cuma, 04:59

HACIBEKTAŞ DERGAHI VE TÜRBESİ Bedri Noyan Anadolu Selçukluları zamamında özel otlak olarak kullanılan Suluca Karahöyük (Hacım Köy) adını taşıyan bugünkü "Haçıbektaş" ilçesi ve çevresi, Hünkar Hacı Beştaş Veli'nin buraya gelişinden sonra değişmiştir.

Hacı Bektaş Veli döneminde yapılan Hacı Bektaş Veli'nin hakka yürümesinden (vefatından) sonra, 14. yüzyılın başlarında Osmanlı hükümdarı Orhan Gazi'den başlamak üzere, dergah Murat Gazi, Yılıdır Beyazıt ve Yavuz Sultan Selim tarafından yaptırılan ek bina ve yapılarla 16. yüzyılda tamamlanmıştır. Ayrıca Hacı Bektaş Dergahı ve Türbesi 1807 yıında padışah IV. Mustafa, 1862 yılında Abdûlaziz ve de 1895 yılında da II. Abdülhamid tarafından tamir ettirilip, zaman zaman yapılan değişikliklerle bugünkü halini almıştır.

Tekke ve Zaviyelerin 25 Kasım 1925 tarihinde çıkarılan bir yasa ile kapatılması kararından sonra, Kırşehir'e bağlı bir nahiye merkezi olan Hacıbektaş'ta bulunan dergah kanun gereği kapatıldı. Hacıbektaş Dergahı ve Türbesi'nde bulunan eserler, Milli Eğitim Bakanlığı Müzeler Genel Müdürlüğü'nce gönderilen bir heyet tarafından saptanarak, önemli ve taşınabilir durumda olanları teslim alınıp, Ankara Etnografya Müzesi'ne götürülmüştür.

Hacıbektaş Dergahı ve Türbesi'nden alınan eserler, 1964 yılına kadar (kırk yıla yakın bir süre) orada korunmuş ve belli zamanlarda müzede sergilenmiştir.

Milli Eğitim Bakanlığı 1958 yılında, Vakıflar Genel Müdürlüğü de 1959 yılında bakımsızlıktan harabe hale gelen Hacıbektaş Dergahı ve Türbesi'nin restorasyon ve onarım işlerine başlanmış, 1964 yılına kadar da önemli kısımların restorasyon ve onarım işi bitirilmiştir. Milli Eğitim Bakanlığı'nca, dergahın bir müze olarak açılması kadar verildikten sonra 16 Ağustos 1964 tarihinde Hacıbektaş Dergahı ve Türbesi ulusal bir müze haline getirilmiştir. Dergahtan 1925 yılında Ankara Etnografya Müzesi'ne taşınmış olan eserler, yeniden Hacıbektaş'a getirilerek yeni açılmış müzede sergilenmeye başlanmıştır.

Restorasyon ve onarım Hacıbektaş Dergahı ve Türbesi'nin ayakta kalabilmiş kısımlarının bugüne gelmesini sağlamıştır. Ancak özellikle birinci avlu ile ilgili hizmet binalarından hiç bir eser kalmamıştır. Örneğin birinci avlu kapısından girilince sol tarafta eskiden yer alan At Evi ve sağ tarafta bulunan Etmek Evi'nden hiçbir eser yoktur.

Hacıbektaş Dergahı ve Türbesi üç ana bölümden oluşmaktadır. Bunlar: 1. Ekmek Evi, Çamaşırhane, Banyo ve At Evi gibi dış ile ilgili kısımları içinde toplayan BİRİNCİ AVLU. 2. Aş Evi, Tekke Mescidi, Kiler Evi, Meydan Evi, Mihman Evi ve Dede Baba Köşkleri gibi doğrudan doğruya dergah idaresi (yönetimi) ile ilgili İKİNCİ AVLU. 3. Hacı Bektaş Veli Türbesi, Balım Sultan Türbesi ile derviş ve Baba, Halife Baba Mezarları'nın bulunduğu ÜÇÜNCÜ AVLU.

1.BİRİNCİ AVLU (NADAR AVLUSU) Birinci Avluya, 1963 yılında eskisine uyularak yeniden restore edilen, tonozlu 1 büyükçe kapıdan girilir. Anadolu anat eserlerinin güzel bir örneğini oluşturan kapı, oldukça geniş ve yüksektir. Ön cephesi bir dik prizmayı iç kısımı ise bir tünel çatısını andıran kemeri, oldukça büyüktür.

Bu kapıdan büyük bir bahçeyi girilir. Birinci Avlu bölümünde, eskiden kapının sol tarafında bulunan At Evi ile sağ tarafında bulunan Ekmek Evi'nden geriye birşey kalmamıştır. Daha çok bir üçgeni andıran avlunun doğusunda tuvalet ve onun bitişiğinde ise Fevzi Baba Çeşmesi bulunmaktadır. Bu çeşmeye Üçler Çeşmesi de denir. Bu çeşmeyi 1897 yılında Fevzi Dedebaba 2 yaptırmıştır. Çeşmenin etrafı renkli taşlar ile süslenmiş olup, üzerinde Arapça yazılı yazıt 3 yer almaktadır. Yazıt üzerinde bulunan bilgiler şunlardır:

Âsitânı Hacı Bektâş-ı Veli'de nice zât, Eser hayrederek eylemiş ümm'd-i necât. İşte bu nev-eser-i muteber inşasına da, Türbedâr Fevzi Baba oldu delil-ül hâyrât. Çâker-i âl-i abâ Fatıma Fikriye Hanım. Yaptı bir çeşme ki tahsin eder ehl-i hasenât Dilerim bâis-i bânisini zât-ı vehhab. Kevser-i nab ile sir-âb ide rûz-u arasât. Akti târihi bu mizâb-ı kalemden Kâmi, Şühedâ aşkına yâhû içiniz âb-ı hayât. Harrere Mustafa Vasf-i Nevşehri: 1320 (1902) Yazıtın aşağı kısmında ise 6 çıkıntı bir yıldız işlenmiştir. Bu yıldıza Mührü Süleyman denilmektedir.

Fevzi Baba (Üçler) Çeşmesi'nin biraz ilerisindeki kapıdan, bugün var olmayan ancak çok az izi kalan Ekmek Evi'ne geçilrken, şimdi dergah içindeki tuvalete gidilmektedir.

Avlunun kuzey taraında, giriş kapısının tam karşısında İkinci Avlu giriş kapısı olan Üçler Kapısı bulunmaktadır. Bu kapı ile aynı hizada bulunan Banyo ve Çamaşırhane giriş kapısı vardır. Bu bölüm halen iki odadan oluşup, eskiden birinci oda özel tesisatı ile çamaşır yıkamak, ikinci oda ise banyo yapmak için kullanılmıştır. Bugün burası depo olarak kullanılmaktadır.

1 1. Tuğla ve harçla örülmüş, alttan obruk yarım silindir biçiminde tavan örtüsü. 2. Bir kemerin aralıksız devam etmesiyle oluşan örtü biçimi. 2 Fevzi Baba adıyla bilinen Dedebaba, Salih Niyazi Dedebaba'dan önce postta oturuyordu. 3 Taş, mermer v.b. gibi sert cisim üzerindeki oyma veya kabartma yazı, tarih. 2. (kitabe) Metin: Basılı ve el yazması parça

2. İKİNCİ AVLU (DERGAH AVLUSU) İkinci Avlu'ya düzgün yontu taşlarından yapılmış bir çeşit avlu girişi andıran Üçler Kapısı adı verilen kapıdan girilir. Bu avluya Dergah Avlusu da denir.

Dergaha ait teşkilatın binalarını çevresinde toplayan dikdörtgen biçiminde taş döşemeli olan avlunun güneyine; Üçler Kapısı'nın girişinde, kare planlı ve toprak seviyesinin üstünde yapılmış bir havuz görülmektedir. Havuzun Üçler Kapısı'na bakan duvarı üçgen alınlık biçimdedir. Üçgenin tepesine mermerden 12 dilimli (Hüseyni) bir taç yerleştirilmiştir. Üçgenin havuza bakan yüzü üzerinde ise, mermerden bir çerçeve içinde 12 mısradan ibaret bir yazı bulunmaktadır. Yazıtın üzerinde: Maşallah Sene: 1324 (1906) Sene: 1326 (1908) Bahrı ummân-ı Velayet Hacı Bektaş-ı Veli, Hân kah-ı feyz-i baridir hemen cennet mesil. Vali-i Beyrut Devletlû Halil Paşa gibi, Bir vezirin hem-ser-i ismetveri Zehra adil, Nazile Hanım bu havzı etdi inşa tekkede, Yaptı güyâ cennet-ül me'vada aynı selsebil, Hacı Feyzullah Baba gayret ve himmet ile, Oldu icrasında bu havzı sefâ bahşın delil. Saki kevser Şehid-i Kerbelâ'nın aşkına, Her biri olsun ilâhi nâil-i ecr-i cezil. Kılk-i remziden güher târih caridir heman, Âb-ı Kevser oldu bu havz-ı dilârâ da sebil. Mehmet Es'at Mucurri

Yazıt üzerindeki yazılardan havuzun 1906-1908 yılları arasında Beyrut Valisi Halit Paşa'nın eşi tarafından yaptırıldığı anlaşılmaktadır. Havuz yontu taşlarından yapılmış sivri kemerli üstü örtülü ve önü açıktır. Ortasında, suyu Aslanlı Çeşme'ye bağlı bir de fıskiye tertibatı bulunmaktadır.

Avlunun doğusunda ve batısında kesme taşlar ile yapılan ayaklara oturtulmuş ve yine sivri kemerli üstü örtülü ve önü açık kesme taşlardan yapılmış kemerler vardır. Üstü örtülü ve önü açık kemerlerin ortasında küçük beyaz mermer taşlarla yazılmış, dergah ile ilgili tamir yazıtları vardır.

İlk kemerdeki birinci sütun yazıtının, Aslanlı Çeşme'nin eski yazıtı olduğu, 1853 yılında "Arslan" takıldıktan sonra, yeni yazıtın konulması ile birlikte şimdiki yerine konulduğu anlaşılmaktadır. Yazıtın üzerinde su yazılar yer almaktadır:

Malkoç Bali İbn-i Ali Hazretleri, Gaziler Serdarı ol din eri. Hacı Bektaş-ı Velî'nûn aşkına, Eyledi câri bu ayn-i kevseri. Tarihi dokuz yüz altmış ikide, Teşnelikten oldu abdâlân beri

Birinci kemer ikinci yazıtta ise:

Ey günah-kar ötter yüzün kara, Ne yüz ile Hazrete karşu vara. 951 (1544)

Aş Evi önündeki sundurmanın üzerindeki yazıtın, bir tamir yazıtı olduğu yazılı bilgilerden anlaşılmaktadır.

Tecdid kıldı bin iki yüz seksen altıda, Aşhaneyi bu tak-u revak-ı Hasan Dede. 1286 (1869)

İkinci Avluda havuzdan başka; Arslanlı Çeşme, Dergah, Cami, Aş Evi, Kiler Evi, Meydan Evi, Mihman Evi ve Dedebaba Köşkleri bulunmaktadır.

Pîr'evi içindeki ufak ibadet yeri, II. Murâd zamanında, XV. yüzyıl ilk yarısında yapılmıştır. Dergâhtan alınarak Ankara Etnografya müzesine konulmuş olan ve Kılınç Abdal isimli bir kişi tarafından yaptırılmış olduğu üzerindeki vakfiyye yazısından analışalan tas'ta (I Zilka'de 933) 21 Haziran 1498 tarihi vardır. Yine Pîr'evinde yazıtlardaki tarihlerde (925-963) 1519 – 1560 M. yılları arasında konulmuştur. Bundan anlaşılıyor ki Pîr'evinin bugünkü hâle gelmesi için uzun zaman geçmiş, XV. yüzyılda başlayan büyüme XVI. yüzyılda artmış ve bu artışta Balım Sultân'ın rolü olmuştur.

Alevi-Bektaşilerin yaşlı olanların söylediklerine göre, Meydân evindeki Oniki posda karşılık Pîr Evi'nde de Oniki ev var bulunmaktaymış. Bugün Dergâhta yalnız At'evi, Ekmek evi, Aş'evi, Mihman = Konut evi, Meydân evi, Kiler evi vardır. Bunlardan, birinci avluda bulunan Ekmek evi de hâlen tamâmen harebedir. Restorasyon çalışmalarında da ele alınmamıştır. Bunlardan başka, Dergâh dışıda, Balım evi, Han bağı ve dede bağı vardır. Bu ev ve bağların da birer (Baba)sı ve birkaç dervişleri vardı.

Dedebaba Meydan evi babası olarak göstelir ki, bu uygulama 1826 yılında yeniçeri ocağının kaldırılışına kadar böyle uygulanmıştır. 1826 yılında Meydan evi babalığı kaldırılmış, Dedebaba Kiler evi babası olmuştur ve dergah kapanana kadar böyle devam etmiştir.

Pîevi'nin genel görünüşü (Eski bir levha'dan) Dergahtaki Babacan Kolun'da protokol bakımından, Dedebaba'dan sonra Aş'evi babası gelir. Çoğu zaman, Dedebaba'nın ölmesi, durumunda Aş'evi babası olan kişi Dedebaba seçilirdi. Ancak bu bir şart değildir, böyle bir zorunluluk ve kural bulunmamaktadır.

Pîrevi'nde bulunan bu altı ev (ocak) in herbirinde bir baba ve 8 – 10 dervîş bulunmakta ve evlerin herbirinde içinde yaşayanlar için özel bir mutfak yer almaktadır. Ayrıca konukları için her bir evde ayrı bir mutfak vardır.

Geçmişte Pîrevi'nde Meydân ve Kiler evi babası olan Salih Niyâzi Dedebaba ile Mimar Hikmet Pîrevi'ndeki 1926'dan sonra meydana gelen yapılmayı şu biçimde gözler önüne serer. Mimar (Yazar) Sofrada gördüğü sarıklı bir hoca'nın burada ne aradığını sorar, yazar'a Sali Niyâzi Dedebaba şu açıklamayı yapar:

"Biliyorsunuz ki Alevilik – Bektaşilik bir çok saldırıya uğramıştır. Çeşitli yüzyıllarda tutucular Alevilik – Bektaşiliği ortadan kaldırmak istemişlerdi. Fakat aşk ve imândan doğan tarikatın adamlarının kalbî, bir râbıta ile yekdiğerini severler ve tutarlardı. Alevilik – Bektaşiliğe vurulan en önemli darbe II. Mahmud zamanındadır. Biliyorsunuz ki Yeniçeri'ler Bektâşî idi. Onlar kaldırılrken bizim tekkemizdeki bütün babalar ve dervîşân da kısmen nefyedilmiş ve birçokları katledilmişti. Yalnız Sultan Mahmud, büyük bir velî olan Hazret-i Bektâş'a hürmeten, bu tekkeyi ibkaa etmişti. Gördüğünüz bu câmi' o zaman inşa olunmuştu. Teşkilâtımızdan ibâdet ve Âyîn babası olan Meydan evi babasının kaldırmışlardı ve bir fermân ile bu câmi'e bir Nakşbend şeyhi koymuşlardı.

... Gördüğünüz hoca da bu câmi'in müezzinidir. Arasıra bizimle yemek yer."

Salih Niyâzî Dedebaba sözlerine devamla şöyle şöylüyor:

"— Doğrusunu söylemek lâzım gelirse bu Nakşbendi şeyhlerinden birçoğu bize nasihat verirlerken kendileri Bektâşî oldular. İşte İstanbul'daki İsmet Molla bunun güzel bir misâlidir. Sultan Mahmud fermani üzerine Merdevenköyündeki tekkenin görevli şeyhi iken o da Bektâşî oldu, çıktı.." (s: 19-20)

Pîr'evindeki bütün evlerin babaları, daimâ Babagân kolundan olan zevâttır. Zâten Kiler evi babası da bu kolun ruhâni reisi olan Dedebaba'dır. Dergâh-ı Pir'de yapılan


ayn-ı cem'lerde dâimâ bunlar başkanlık ederler. Çelebîler (!) bunlara karışamazlar; onlar da karıştırmazlardı.

Dedebaba'lık hükûmet tarafından tevcih edilen bir görev değildir. Sünbül Sinân hânkaaında (Pîşkadem), Cerrâhî'lerdeki (Sertariyk), Nekşbendî'lerdeki (Serhalka). Rüfâî ve Sa'dî'lerdeki (Nakıyb) gibi yol erbâbı arasında bililnen bir hizmettir. Pîrevindeki Nakşbendî şeyhi ise, Hükûmet tarafından ta'yin edilirdi. Bunun görevi, tarafların hukukunu korumak ve Dergah-ı Pîr'de Tanrı ve padişah emrine uymıyacak bir olayın meydana gelmesine engel olmaktı.

Mütevellîlerin, yani İdris Hoca soyundan gelme oldukları bilinen ve kendi kendilerine Çelebi adı verenlerin, görevi yoksullara, gelib gidenlere yemek ve yatacak yer vermek, Pîrevi'nin yapılarını onarma ve bakımını gözetmekti. Dedebaba yol'a aid işlere karışır, mütevellîler ise bu gibi işlere kat'iyyen karışmaz ve karışamazdı.

Tekke ve câmi' yerindeki mescidin Orhan Gazî tarafından kurulduğu da söylenir. Tekke diye anılan kısımda Kiler evi kasıpında okunması zor bir yazı ile yazılmış, mermer bir kitâbe vardır. Buna göre, burasının 777 hicrî yılı Ramazan içinde yapıldığı veya onların gördüğü anlaşılır. Yaptıranın adı (Emir Ahi dede) olarak geçiyor vu bu zât hakkında "Melik'il-Meşâyip, Sülalet'ül-Evliyâ" ünvânları kullanılıyor.

Hazret-i Pîr Hacı Bektâş velî'nin makaamını yapan veya canlandıran kimsenin bir Ahî şeyhi ve emîri olması, Bektâşîler – Ahîler arasındaki candan, gönülden bağlılığın bir belgesi sayılabilir.

Meydan evi kapısında bulunan kitâbede Sultan Murâd kendisini Ahî soyundan gelme olarak göstermede ve açıkça bununla öğünmekte olduğunu belli etmektedir.

Bektâşî'lerin esas merkezi Pîrevi'dir. Bundan sonra dört esaslı Dergâh (Âstâne-i Bektâşiyân) vardır ki bunlar: a) Rum-eli Dimetoka'da Seyyit Alî sultân – Diğer adıyla Kızıldeli Sultân Dergâhı, b) Kerbelâ Dergâhı, c) Elmalı'da Abdal Musa Sultân Dergâhı, d) Mısır – Kahire yakınında Kasr-ı Ayn'de Kaygusuz Abdal Sultân Dergâhı.

Ş. Sami bey'in Kaamus-ül-a'lâm'ında, Hacıbektâş maddesinde, şu kayid vardır: "Karyenin ve alel'husus tekkenin bağ ve bahçeleri pek çok, akar suları bol ve meyveleri meşhûrdur. Âb-ü havâsı dahi gâyet lâtiftir.

Tekke tarikat-i Bektâşiyye'nin merkezi olub, içinde 60 kadar dervîş bulunur. Evkaaf vâridâtının bir kısmı çelebi efendiye ve bir kısmı dahî şeyh ve türbedâr ile dervîşâna aiddir." (C/3, s:1905)

Etrâf duvarları Malatya'lı Hacı Mehmed Baba zamanında yapılmıştır. Ondan sonra Feyzi baba post-nişîn olmuşlar, ondan sonra da Salih Niyâzî Dedebaba. Bu zât ta Dergâhlar kapatılınca, bir müddet, Ankara'da Otelcilik yapmış. Arnavudluğa gitmiş ve orada şehîd olmuştur.

Dergâh'ın kapatılacağı günü görenlerden dinledim. Babalar, gözyaşları içinde Hazret-i Pîr'den ayrılırlarken Aş'evi babası Hacı Kerim Baba:

— Arkadaşlar, burası kapanmış değildir. Bütün gönüllerde her zaman açıktır. Fakat biz buradan uzaklaştırlmağa lâyık olduk, buraya lâyık olursak yol açılır, döneriz.. demiştir.

Türbe (Asıl yatır) ve yanındaki Bâlım Sultân yatırı Selçuk yapı işçiliğinin oldukça güzel örnekleridir. Önceleri, san'at bilgi ve zevkleri eksik kimseler tarafından onarıldıkça eski güzelliklerini kaybeden tarafları olmuştur. Müze hâline getirilirken yapılan restorasyonda bu noktaya çok önem verilmiş, titizlikle çalışılmıştır.

Giriş kısmı süslü ve pek güzeldir. Mermer kemerlerde güzel Selçuk tarzı süslemeler vardır.

Hacıbektâş'ta, önceleri, otel ve han yoktu. Dergâha mensûb olsun olmasın her ziyâretçi dışarıda bırakılmaz, konuk edilirdi. Akşam olduktan sonra Dergâha kimse alınmazdı. Birinci Dünya Savaşında Konuk evi yapılmasına müsaade alan Dedebaba bunu yaptırmış ve o zaman yalnız duvarları ve ahşab bölümleri için Kırkbin liralık bir keşif yapılmıştı. Yapı yarım kalmıştı. Dâimâ kendilerini rakiyb gören çelebi'lerin bu güzel işi bozmağa çok çalıştıklarını Hâmid Zübeyr bey Türkiyat mecmuası cilt: 2 deki makaalesinde kazâ olması için Pâdişahtan irâde çıkmışsa da, buna da çelebi Cemâleddin engel olmuştur. Buna sebep te kazâ olursa mahkeme, nüfus, tapu dairesi, eczahâne, hastahâne gibi teşekküller ile kaymakam ve başka aydın kimseler ve me'murlar oraya gelir ve kendisinin ma'nevi kimliği kaybolur, zedelenir düşünceleri idi (ayni kaynak, s:365). Onlar böyle düşünür ve aydın'lardan kaçarlarken orada halkın uyanması ve komusanını sağlamak üzere Rahmetli Salih Niyâzî Dedebaba yeni bir mekteb yaptırmış idi. Bu muhterem zâtın Hava Kurumu'na da büyük yardımları olmuştur.

Biz yine Pîrevi'ne dönelim: Pîrevi babalarının protokol bakımından sırası şöyle idi: Kiler evi babası (Dedebaba), ondan sonra Aş'evi babası, ekmek, evi, Mihman = Konuk evi, At evi, Han bağı, Dede bağı, Balım evi babaları gelirdi. Dervîşler önce Dedebağı'nda 2 – 3 yıl hizmet eder, Dedebaba isterse Pîrevi'ne alınır. 6 – 12 yıl burada hizmet eder, kısmet olursa Baba olur. Bu konuda kıdem sırasına bakıldığı olursa da esas ehliyyettid. Meselâ: Feyzî Dedebaba'dan sonra Kiler evi babalığı yani Dedebabalık Zeynel babanın olacak iken, ehliyyetine ve Feyzî Dedebaba'nın vasiyyetine uyularak Salih Niyâzi baba, Dedebaba ve Kiler evi babası olmuştur.

Son babalar şunlardı: Dedebaba (Kiler evi babası): Salih Niyâzî Dedebaba. Aş'evi babası: Zeynel baba, Ekmek evi babası: Hacı Kerim baba, Mihmân evi babası: Muhtar basa, At evi babası: Feyzî baba, Han bağı babası: Necatî baba, Dede bağı babası: Arslan baba, Balım evi babası: Japon Hasan baba.

Necâtî ve Japon Hasan babalardan ma'dâsı aslen Arnavud idiler. Sonradan, tekkeler kapanınca, hepsi Arnavudluğa gitmişlerdir.

Dergâh-ı Pîr'e ve diğer Dergâh'lara Muharrem ayı girmeden önce bütün ihtiyâçlar girer, Muharrem'de artık dışarıdan hiçbir madde giremezdi. Şehâdet gününden sonra girebilirdi. Bazı Dergâhlar bütün Muharrem ayı boyunca bu usule uyarlardı.

Kurtuluş savaşında, Atatürk, Sivas Kongresinden sonra Hacıbektâş'a gelmiştir. Huzûr-u Pîr'e yalnız başına girmiş, orada tek başına üç saat kadar niyâz etmişler ve "senden meded bekliyorum!" diyerek ayrılmıştır.

Salih Niyâzî Dedebaba ile de yedi saat başbaşa görüşmüşler, gece Cemâleddîn efendi evinde yatıp ertesi gün Ankara'ya hareket etmişlerdir. Bu, Ankara'ya ilk gidiş idi.

Şimdi, Pîrevi'nin dış kapısından girerek kenar-köşe her tarafını dolaşmaya başlayalım. Önce K e m t e r î 'ye bir göz atalım:

Andelîb olmaksa kastın ey gönül gülzâra gel, Âşık-ı şûrîde meşrebsen eğer dildâra gel, Şîşe-i nâmûsunu eyle şikest ikrâra gel, Vuslat istersen eğer Mansûr olub hoş dâra gel, Âstân-ı hâcı Bektâş-ı velî Hünkâra gel.

Hubb-u ehl-i beyt ile olsun derûnun pür-kemâl Gel gel arslanım erenler bâbına kıl rûymâl Her ne dürlü dünyede sürsen ömür sonu zevâl Olmak istersen cihânda nail-i bezm-i visâl Âstân-ı Hâcı Bektâş-ı velî Hünkâra gel.

Serserî gezme cihânda hoş-zamîr-i rûşen ol Hemdem olma gel teberrâ kavmı ile sen sen ol Ehl-i beytin dostuna dost düşmenine düşmen ol Haric-i sûr'da bulunma içerû gir ev'den ol Âstân-ı Hâcı Bektâş-ı velî Hünkâra gel.

Küfrüdür zâhidlerin, âşıkların îmânıdır, Dest-gîrim Hazret-i Pîr'im mürüvvet kânıdır. Yürüden dîvârı ezcümle anın bürhânıdır, Kemterî'nin dü-cihânda hâsılı sultânıdır. Âstân-ı Hâcı Bektâş-ı velî Hünkâra gel.


P î r e v i Dış kapıdan –ki buna çatal kapı denir– birinci avluya girilnce sağda kalan duvar yıkık olup onarım çalışmaları vardı. Bu yıkık tarafta taşçı ustaları taş yontmakla meşgul idiler. Giriş kapısının sol tarafındaki yapıların alt ve üst kat pencereleri çerçevesiz, damı yıkılmış, yalnız duvarlar mevcûd bir yıkıntı hâlinde idi. Fırın da birinci avluda idi.

9 Mayıs 1964 günü akşamı Ankara'da Büyük Sinema salonunda düzenlenen Hacıbektâş Gecesi'nde fakiir'e de bir konuşma yapmam teklif edilmişti. Bu vesile ile Aydın'dan birkaç gün evvel yola çıktım ve 6 – 7 Mayıs günlerini Hazret-i Pîr'e ziyâret'e ayırabildim. Bu son gelişimde bu birinci avlu'yu (ku buna da Nadar avlusu denirdi) tertemiz, onarılmış bir hâlde buldum. Çatal kapı muhteşem bir görünüş ile gelenlere yol açmış. Kapı kanadları Türk işçiliğinin sâdelikte güzellik örneği.

Rahmetli dostum Bezmî Nusret Kaygusuz, Kurumuş Pınar adlı kitabında (s: 100) eskiden bu kapının üzerinde şöyle bir kitâbe bulunduğunu yazıyor:

Tâlim-i hubb-u hakiykat behre-yâb-ı feyz olur Bâb-ı Hakk'tır dergeh-i Sultân-ı Bektâş-ı velî Mihr-i tevhîd-i hidâyet matla'ıdır bu makaam Sırr-ı envâr-ı Muhammed'le Alî'dir müncelî Kâ'be-tül-uşşâk bâşod în mekaam Her ki nâkıs âmed încâ şod temâm.

(Son beyt'in Türkçesi: Burası Âşıkların kâ'besidir. Buraya eksik gelen bütünlenir.)

Ü ç Ç e ş m e: Bu birinci avluda, sağ taraf duvarda etrafı kırmızı renkli taşlarla süslenmiş üç oluklu bir çeşme vardır. Buna Üç çeşme denir. Feyzî Baba çeşmesi de denilirdi. Çeşme üstünde şu kitâbe vardır:

Âstân-ı Hâcı Bektâş-ı velî'den nîce zât Eser-i hayr iderek eylemiş ümmîd-i necât İşte bu nev-eser-i mu'teber inşâsına da Türbedâr Feyzî Baba oldu delil-ül-hayrât Çâker-i âl-i abâ Fâtımâ Fikriyye hanım Yaptırdı bir çeşme ki tahsin eder ehl-i hasenât Dilerim bâis-i bânisini zât-ı vehhâb Kevser-i nâb ile sîrâb ide rûz-u arasât Aktı târîhi bu mîzâb-ı kalemden Kâmi Şühedâ aşkına yâhû içiniz âb-ı hayât. 1320 Harrerehû Mustafa Vasfi-i Nevşehrî

(Târih tâm ve doğrudur.)

Bu kitâbe Hacı Bektâş taşı –Balım taşı da denir– üzerine işlenmiştir. Kitâbenin altında çizgileri birbirinin altından üstünden geçme altı çıkıntılı bir yıldız şekli işlenmiştir. (Mühr-ü Süleymân).

(Burada ismi geçen Feyzî Baba dergâhların kapanması sırasında Dedebaba olan Salih Niyâzî Dedebabadan evvelki post-nişîndir. Salih Niyâzî Dedebaba Arnavudluğa giderken yerine Ali Nâcî Baykal Baba'yı halîfe ve vekil bırakmışlardır. Vefâtlarından sonra Ali Nâcî Baykal Dedebaba olmuşlardır.)

Bu çeşmenin yanına tertemiz ve muntazam tuvalet yerleri yapılmıştır.

Hâlen mevcûd olmayan eski At'evi ve Misâfirhâneler hakkında, 1926'da, Hâmid Zübeyr bey'in Türkiyat mecmuası c:2 de çıkan makaalesinden şu açıklamayı alıyorum:

(Kapının soluna bitişik olarak zikri geçen nâtemam misâfirhâne bulunur. Bu misâfirhânenin yerinde eskiden 8 – 10 odalık bir misâfirhâne varmış. Avlunun sağını At'evi ve ahırlar işgâl eder. At'evindekiler tekknin atlarına ve gelen misâfirlerin atlarına bakarlar. At'evi, sofadan geçince az ziyâlı geniş bir oda ile kiler gibi müştemilâttan ibârettir.

Mefrûşât ve muhteviyyâtını bir sürü kilim, cicim, yastık, minder, yorgan, şilte, post, köhne duvar saati, zenbil, kalbur, bir sürü sahan, kavanoz, çorba tası cezve, güğüm, liğen, tepsi, kevgir, tencere, tas, kepçe, havan, liğençe, kahve değirmeni, el kantarı, eğer takımları, kova, yaylı araba, kağnı, çift takımı gibi şeyler teşkil eder) (S: 368).

Üç çeşmeden biraz ilerisinde sağ taraf duvardaki bir kapıdan dış taraftaki arka bağçeye geçilir ki bu bölüm, eskiden Ekmek evi anbarı idi. Çeşmeye bitişik olan bölüm Baba'nın odası idi. Şimdi Müze Müdürü odası olan yapının arka tarafı ekmek fırını idi.

İ k i n c i a v l u Birinci avlu ile ikincisini ayıran bir duvar vardır. Bunun ortasında bir kapı vardır ki buna (üçler kapısı) denir. Buradan ikinci avluya geçilir. Bu kapının hemen önünde dik dörtgen şeklinde bir havuz, sağda arslanlı çeşme, Aş'evi, ufak bir mescid ve solda Mihman evi, Meydân evi, Kiler evi vardır. Kiler evi ve Aş'evinin üstünde yazlık odalar vardır.

İkinci avlu'ya (Dergâh avlusu) denir. Üçler kapısı önceleri oldukça alçak imiş, eğilerek geçilebilirmiş. Buraya birkaç defa başını çarpan bir ziraat müdürü kapıyı yükseltmiş.

H a v u z: Bu avlunun giriş kapısı önündeki havuzun kitâbesi kapı tarafındaki kenarında olup yazılı yüzü havuza bakar. Kitâbenin tepesi bir Hüseyni tâç şeklinde (kenar kısmı dört, tepe kısmı oniki terkli) mermerden yapılma olup bunun altında bir tuğra ve daha altında Mâşâllâh yazısı vardır. Daha altta sağda (sene 1326) ve solda (sene 1324) sayıları olub bunun aşağısında da iki sütun halinde şu manzum tarih şi'ri, mermer üzerine işlenmiştir:

Bahr-i ummân-ı vilâyet Hâcı Bektâş-ı velî Hânkaah-ı feyz-i bârîdir hemân cennet-mesîl Vâli-i Beyrût Devletlû Halil paşa gibi Bir vezîrin hem-ser-i ismetveri Zehrâ adîl Nâzile hanım bu havzı etti inşâ tekkede Yaptı gûyâ cennet-ül-Me'vâda ayn-i selsebîl. Hâcı Feyzullâh Baba gayret-i himmet ile Oldu icrâsında bu havz-ı safâ bahşın delîl. Saki-i Kevser şehîd-i Kerbelâ'nın aşkına Herbiri olsun İlâhî nâil-i ecr-i cezîl. Kilk-i remzinden güher târih cârîdir hemân Âb-ı Kevser oldu bu havz-ı dilârâda sebîl Mehmed Es'ad Mücevvezi

(Tarih sâdece noktalı harfler hisab edilerek yazılmıştır. 1326 tutuyor. Burada adı geçen Beyrut vâlisi Halil paşa Bektâşî olub İstanbul'da Hakk'a yürümüştür. Eşinin de Bektâşî olduğu anlaşılıyor.).

A r s l a n l ı Ç e ş m e: Giriş kapısı ve yukarıda sözü edilen havuzun sağ tarafında Arslanlı çeşme vardır. Bu, mermerden yapma ufak bir arslan olub şu ağzından akmaktadır. Mısırlı Kara Fazma adında bir muhibbe hanım tarafından gönderilmiştir. Arslanın tepesinde "Yâ Alî" yazılı olup altında da bir Zülfikaar (Hazret-i Alî'nin iki dilimli ağzı olan meşhur kılıncı) resmi vardır. Arslanlı Çeşme.

Arslanın üzerinde 1272 yazılı olduğunu rahmetli İbrâhim Turan bey söylediler. Hâlen görünmüyor. Bu çeşmenin kitâbesi şöyledir:

Nûşeden bulur hayât-ı câvidân Çeşme-i hayvân ki derler işte bû İç şehîd-i Kerbelâ'nın aşkına Ver salât ile selâm ile vuzû' Cevherî târîhi söyle Hilmiyâ Arslanın ağzından aktı buzlu sû. Sene 1270

Çeşmenin sağ tarafında, avluya bakan duvar içine gömülü bir taş üzerinde, her satırında üçer mısra' olmak üzere iki satır hâlinde oyulmuş bir kitâbe daha vardır:

Malkoç Bâli ibn-i Alî hazretleri Gâzîler serdârı ve erenler serveri Hâcı Bektâş-ı velînun aşkına Eyledi cârî bu ayn-i Kevseri Târihi Dokuz yüz altmış ikide Teşnelikten oldu Abdâlân berî.

Bu Arslanlı çeşme önünde, iki sütûn'un arkasında evvelce Leklek Baba mezarı denilen bir kabir ve etrafında parmaklık vardı, şimdi izi bile yoktur. Müze hâline getirilme işi tamamlanırken bunu unutmamalarını ilgililerden rica ederim.

K e m e r s ü t u n l a r ı n d a k i y a z ı l a r: Arslanlı çeşmenin önünde ilk sütûnda, ufak bir mermer üzerinde:

Ey günehkâr örter yüzü kara Ne yüz ile Hazret'e karşû vara 951

yazılıdır. Aş'evi önünde bulunan üçüncü sütûnda da, mermer üzerine şu yazı vardır:

Tecdîd kıldı Bin ikiyüz seksen altıda Aşhâneyi bu tâk-u revâkı Hasan Dede. 1286


Yaklaşık 3 ay önce yazıldı · Yorum Yap · BeğenOsman Nuri Dinçtürk bunu beğendi. " REFİK ENGİN " " TRAKYA VE BALKANLARDA NAKŞİ BEKTAŞİLER " ORJİNAL METİN : http://www.refikengin.com/

07 Mayıs 2010 Cuma, 04:14

REFİK ENGİN.

NAKŞÎ BEKTAŞİLERİ. Diğer adı ile Nakşî Dervişleri.1 Sözlerime Nakşî Derişlerinin meydan açılış sözü ile başlayalım.

HU ERENLER. Hü ve HU Trakya ve Balkanlarda bazen H harfinin söylenişi pek çok kelime önü de kullanılmadığından Ü ve U olarak ta söylenmektedir. Bektaşilerde Hü veya Hu Allah selamı olarak kullanılır. Bir Bektaşi bir meydana girdiğinde eşikten içeri gireceği zaman “Hü Dost” deyerek meydandaki mürşitleri ve canları selamlayarak girer. Oradakiler de onun bu selamını alıp onu eyvallah diyerek buyur ederler. .Trakya’daki her Bektaşi kolunda giriş ve niyaz farklılık gösterir ama ortak kültürün egemenliği de apaçık göz önündedir. Meydan, Trakya ve Balkanlarda toplanma yerlerine verilen addır. Her gelen muhip ve misafir görüşmesinde üç defa görüşme yapılması tüm Trakya’daki Bektaşilerde geçerlidir. Bizim tanıtmaya çalışacağımız Nakşî Bektaşileri Bulgaristan’dan göç ile Trakya’nın bazı kesimlerine ve Anadolu’ya göç etmişlerdir. Nakşî Bektaşileri günümüzdeki Nakşibendîler ile kıyaslanamaz. Çünkü Nakşî Bektaşileri -diğer adları ile Nakşî dervişleri- günümüzde Atatürkçü aydın kimselerdir. 12 imamlara bağlıdırlar. Muhipleri Hacı Bektaş’ı ziyarete gitmekte ve laik Türkiye Cumhuriyetinin birliğine gülbanklar çekmektedirler. Kendilerini Nakşîlerin Melami kolu gibi görmektedirler.

Romanya’nın 1945 yılına kadar toprağı olan Totrakan ve civarı daha sonraları Bulgaristan’a savaş tazminatı olarak verilir. Nakşî Bektaşilerine bu gün geliş yerlerini sorduğunuz da Romanya deyenler de olduğu halde bu gün Bulgaristan toprakları olan yerleşimlerinin adlarını vermektedirler. İbadetleri için eskiden mutlaka Pazartesi veya Cuma günün akşamı toplantıları yapıyormuş. Bu gün bu belli merkezlerde mürşit olmaması nedeniyle yapılamamaktadır. Genellikle Hü yerine Hu denilmesi görülmektedir.

Tuz a Balım sultan denilmesi ve horoza Cebrail denilmesi Nakşîlerde de aynen vardır. Dualarında 12 imamlara bağlılıkları her dem dile getirilmektedir. Demlerde üçleme yapılmaktadır. Burada üçleme dem olacak diye bir kaide yoktur. Bu usul tüm Trakya’da geçerlidir. Nakşîlerde tek başına nasip alınabiliyor. Musahiplik ve musahip erkânı uygulanmamaktadır. Bu konuda her hangi bir bilgileri de yok.

Nevruz ayında sofralara konulan yumurtalar için Balım Sultan erkânında rastladığımız gibi ayrıca bir dua yapılmamaktadır. Her can getirdiği ile mürşit huzurunda getirdikleri için rızalık ve dualar yapılmaktadır. Mürşitlik makamının ehlilere verilmesini istedikleri için geçmişten günümüze seçim ile mürşitlik verilmektedir. Bir mürşidin ardından ehli olduktan sonra oğlu veya torunu da görev alabilir denilmektedir. Bir mürşit görev aldıktan sonra mürşidi ile daha sonra her hangi bir erkâna göre denetleme veya sorgulama olmamaktadır. Nakşî Bektaşileri kendilerini Anadolu’daki Nakşibendîlere benzetilmesini istemiyorlar. Bundan son derece rahatsızlık duymaktadırlar. Tarihsel yönden geçmişten pek fazla bilgileri yok. Ellerinde yazılı belgeler bulunmamaktadır. Belki zamanla var olanlar ehli olmayan ellerde saklanmamış veya bilerek yok edilmiştir. Nefes sonrası mürşidin kısa dua yapılması görülmektedir.

Trakya’daki Nakşîlere sorduğunuzda kendilerini genelde Kızılbaş veya Bektaşi demektedirler. Kendilerine Trakya’daki Bektaşileri Sünnilerden daha yakın kabul edip sevgi duymaktadırlar. Fakat Sünnileri kesinlikle kınamadıkları gibi onlar hakkında kötü bir söz dahi söylememektedirler. Nakşibendîleri incelememizin nedeni ise Bektaşi kökenli oldukları içindir.

Nakşî dervişleri hakkında topladığımız bilgiler ışığında 1826 yılında Balım Sultan erkânına devam eden bir topluluk iken Osmanlı devletinin o zaman ki izlediği politika yüzünden Nakşibendî tarikatına dönüştürülmek istenmişler fakat bunu başaramamışlardır. 2003 yılı nevruzunda erkânın gördüğümde Balım Sultan erkânının izlerini

1 Isparta Süleyman Demirel üniversitesi Alevilik ve Bektaşilik sempozyumunda bildiri olarak sunulmuştur

silinmediğini gördüm. Nerdeyse erkânın icra edilen kısmı zikir erkânı haricinde ayni idi. Eksikler ise tüm tarikatlarda görülen kısalmalardan başka bir şey değildir. Bizim bu iddialarımızı destekleyen bir araştırma da Bulgaristan’da yayımlanmış “ Mehmet Beytullov’un Alevilik keşmekeşliği ve Bulgaristan Kızılbaşları “ kitabından aynen yazıyoruz. Yalnız yazarın araştırmasında bazı fikirlerine tüm Trakya’daki Bektaşi sürekleri gibi bizde katılamıyoruz. Toplumun üyeleri Bektaşi olduğunu söylediği halde bu araştırma Alevi olarak ta tanımlıyor. Trakya’da Bektaşi ve Bektaşi sürekleri hatta Şeyh Bedreddin’iler kendilerini Alevi olarak görmemektedirler.

“ Nakşibendî tarikatı tipik bir Sünni topluluğudur. Burada, Türkiye’de ve hiçbir başka ülkede bu tarikata mensup olanlar Alevi sayılmaz. Ülkemizde bu tarikat taraftarları Eski Dulova (Ak Kadınlar) kazası Ruynovo köyünde ve kısmen de İsperih şehrinde yaşamaktadırlar. Onların dışında Silistre sancağı Nojarevo köyünde Razgrat sancağı Dragomıj ile Sveştari köylerinde ve İsperih’te bir takım Nakşibendiler vardır ki, bunların ecdatları Yeniçeri ocağı ortadan kaldırıp Bektaşi tarikatı yasaklandıktan sonra ve Bektaşi toplumlarının başına Nakşibendi babaları getirildiği dönemde gördükleri eğitim neticesinde Nakşibendilikten zikir yapmayı ve bazı özellikleri , Bektaşiliğe mahsus olan 12 İmamlara inançla ,rakı içmeyi birbirine katarak bir nevi Nakşibendi-Bektaşi si olmuşlar. Onları Bulgaristan Alevilerinin bir parçası olarak kabul etmek lâzım.

Başlıca sabık İsperih kazası Sveştari ve Eski Pavlikeni kazası Rozitsa köylerinde, kısmen de dolay köylerde (Gosrko Slivovo ve Suhindolile ile Vazovo ve Draç ) yaşayan Müslümanları konu komşuları, tanıdıkları Derviş saymaktadırlar. Dervişin her kez tarafından bilinen sözlük anlamı dünya işlerinden eli ayağı çekmiş ve bir tarikata girerek kendini ibadete vermiş kimselerdir. Oysa sözünü ettiğimiz dervişler ne dünya malından vazgeçmiş ve bu yüzden yoksul, ne kapı kapı, köy köy dolaşıp geçimini sağlayan ve nede tekkelerde barınan insanlardır. Hiç kimse onlara, hangi tarikatın dervişi olduğunu sormamakta, derviş deyip geçmektedirler. Sanki dervişlik Müslümanlığın içinde özel bir tarikatın adıymış gibi hava yaratılmış. Şahsen kendileri Bektaşi olduklarını söylemektedirler. Fakat öteki Bektaşiler onların Bektaşiliğini kabul etmemektedirler. Türkiye’de ve Bulgaristan’da her kez Bektaşileri Kızılbaş Alevi saydığı halde burada dervişleri ne Kızılbaşlar ne Sünniler ve ne de Hıristiyanlar Alevi saymaktadırlar. Onların öteki Bektaşilerle, Alevilerle pek çok ortak yönleri bulunmakla beraber, bir hayli bakımdan da onlardan farklaşmaktadırlar. Her şeyden önce bir Müslüman’ın Bektaşi olması için öteki Bektaşilerde olduğu gibi Bektaşi soyundan olması şart değildir. Anası ve babası Bektaşi olmayan da Bektaşiliğin ilkelerini, benimsediği zaman, usul ve kaideye göre tarikata kabul edilir. Ama öteki Bektaşilerde olduğu gibi karı koca, yani bir çift olarak değil, tek başına. Bu usul Bektaşilikte ikinci Pir sayılan Balım Sultanın getirdiği bir yenilikti. Bunun neticesinde de Bektaşiliğin içinde Dede babalık belirmişti. Bizim dervişler işte bu DEDE Babalığın uzantısı olabilir.2

1928 den sonra Türkiye ye göç etmişler. Orada kalan muhiplerin hala var olduğu söylenmektedir. 1938 yılında kısa bir dönem Kırklareli’nin Yoğuntaş köyünde kalanlar olduysa da bir yıl sonra burayı toptan terk etmişlerdir. Bu toplum Totrakan’da Hüseyin Sabri Baba (Softa baba)tekkesine bağlı imişler. Mürşitlerine Şeyh Dede veya efendi denilmektedir. Seçim sistemini benimsemiş aslında Balım Sultan erkanının bir benzerini uygulamaya çalışmaktadırlar.

Yukarıda adı geçen köylerin 15.ci asırdan 19.cu asra kadar Bulgaristan’a yerleşmiş bulunan Türk aşiretlerinin adını taşıması ve aynı zamanda aynı köylerde bir den fazla tarikat olması bazı kişileri yanılmaktadır. Kendi inanışları haricine halkın deyimi ile zahiri demesi(BİZDEN BAŞKALARI) tüm Trakya’da görülmektedir.

Aşağıda adını vereceğimiz toplulukların ve yerleştikleri yerlerinde aynı yörelerde bulunması aşiretlerin zaman içinde kız alış verişinde bulunmasına rağmen 19.cu yüzyıl başlarına kadar töre ve inançlarını korumuşlardır

2 Mehmet Beytullov . Alevilik keşmekeşliği ve Bulgaristan Kızılbaşları. S.46,47.Sofya.1999.


Günümüzde hala bazı gurupların eski töre ve inançlarını devam ettirme istekleri görülmektedir. Bulgaristan’ın bu bölgesinde halen Balım Sultan Bektaşileri, Babailer ve Nakşî Bektaşileri bulunması bize her cemaatın bir tarikata dayanan bir inancını göstermektedir.

Yerleşim yerleri adlarını taşıyan aşiret adları ve tarihçeleri şu şekildedir.

KOVANCILAR Aşireti Rumeli’de yerleştikleri yerler, Bağdanos, Selanik, Niğbolu, Şumnu. Anadolu’da yerleştikleri yerler, Afyon, Halep, Adana, Bağdat.( Afyon Bolvadin merkezine bu cemaattan gelip yerleşmişler. Yörük’türler Anadolu’da Kilis, Rakka, Halep ,(bu gün Suriye de)Maraş, Adana, Sivas, Bağdanos mevki (Eğri boz Sancağı)Ordu kazası.3

Kovancılar adındaki Çirmen kazasına bağlı yerleşim yeri 1515 yılında 17 hane, 1 mücerret, 1530 yılında 17 hane, 5 mücerret, 1577 yılında 39 hane, 21 mücerret kayıtlıdır.4

Kovancıları aşiretinden veya başka Müslüman nüfuzun bu köyde 1515 ten beri var olduğu görülmektedir.1577 yılında hane sayısının çok olması yeni göç ihtimalini akla getirmektedir.

1515 yılı Osmanlı kayıtlarında günümüzde halen Bektaşi kökenli toplum köylerinin adları geçen yerleri görmekteyiz. Bu da bize göstermektedir ki 1500 yılı evveli toplu halde Bektaşi kökenliler buralara yerleştirilmiştir.

MUMCULAR Cemaatı. Rumeli’de yerleştikleri yerler, Razgrad. Anadolu’da yerleştikleri yerler,1878 göçünde Afyon Bolvadin merkezine bu cemaattan gelip yerleşmişler. Türkmen’dirler.

AKÇALAR Cemaatı. Rumeli’de yerleştikleri yerler, Yenişehir Feneri (Tırhala) Anadolu’da yerleştikleri yerler, Kerkük, Ankara, Halep, Mamalı Türkman cemaatındandır. Mamalu cemaatı da Bozulus Aşiretindendir. Türkmen’dirler.

Yunanistan ve Bulgaristan da bulunan KAYALAR Cemaatı da aynı zamanda Bozulus Aşiretindendir. Bu aşiret mensuplarından Yunanistan’daki aşiret mensupları 1924 mübadelesi ile Türkiye’nin çeşitli yerlerine dağılmışlardır. Kayalar cemaati de Balım Sultan Bektaşiliğine 1924 yılına kadar devam ettikleri göç sonrası ise inanışlarında yöreler etken olmuştur.

Ayrıca Makedonya /köprülü kasabası civarında yerleşmiş bulunan Hamza Bey cemaatı da Mamalu cemaatındandır. Hepsinin ayrılış yeri de Bozulus Aşiretidir. Ortak noktaları Bektaşi oluşları ve Bozulus cemaatinden olmalarıdır. Bizim tespit ettiğimiz bazı toplumların tarikat kökenleri Bozulus Aşiretine dayanması bu aşiretin tarih boyunca Ehl-i Beyt tarikatlarına bağlı bir kökü vardır.

BALABANLAR Cemaatı. Rumeli’de yerleştikleri yerler, Tırhala, Yenişehir, Drama ,Zağra ,Filibe . Anadolu’ da yerleştikleri yerler, Erzurum. Balabanlı Cemaati, Boz Koyunlu Aşiretine tabidir. Anadolu ve Rumeli’de Derbentçi olarak görev yapmışlardır. Cemaatın bir kısmı PEHLİVANLI Aşireti içinde görülür. Yörük’türler.5

3 Cevdet Türkay.Osmanlıİmparatorluğunda Oymak ,aşiret ve cemaatlar.S.535 4 Yusuf Hacıoğlu.16.cı yüzyılda sosyal ,ekonomik ve demografik bakımdan Balkanlarda bazı Osmanlı şehirleri.Belleten.C.53.Sayı 42.S.653.

Bu toplumlar hakkında bir araştırmada şu bilgileri görmekteyiz.

Romanya’daki Kızılbaşlar(Bu gün büyük bir kısmı Bulgaristan’da)nereden gelmişler ve ne zaman Kızılbaş olmuşlardır? Başlıklı bölümünde iki küçük ayrıntı yapacağım.

“ Bizler Haymana’dan sürgün gelmişiz.(Ankara’ya bağlı ilçe) diyorlar. Fakat nasıl ve ne suretle geldiklerini bilmiyorlar. Yalnız dedelerinden Hayman’dan sürgün geldiklerini işitmiş olduklarını söylüyorlar. Şu halde bu Romanya’daki Kızılbaşlar, Kızılbaşlığı kabul etmiş bir halde Rumeli’ye geçmişler ve buradaki mevcut olan tekke postnişlerinden ahz-ı inayet ederek yollarını yine terk etmemişlerdir.6

Nakşibendî Dervişleri kendilerini 12 İmamlara bağlı el ele el Hakka ailesini benimsemişlerdir. Nasip törenlerine gelince Balım Sultan erkânına benzerlik göstermekle beraber kendilerine has özellikleri ile erkân uygulamaktadır. Nasibe giren iki çiftin ilk giren eri sonrası ikinci giren çiftin bacısı daha sonra ikinci çiftin eri ve en sonra ilk giren çiftin eşi girmesi ile bu 4 kişi kardeş olmakta musahip erkânı olmamakla bu tür bir nasip kardeşliği geliştirilmiştir. Yani ilk çifti 1 ve 2 nolu olarak nitelersek 3 ve 4 nolu çiftin girişi 1,4,3,2 sırası ile nasibe rehber eşliğinde tek tek 4 kapı selamı ile gelirler. Çıraklar sadece çırakçı tarafından uyarılır. Her kez çırak uyaramaz. Bu Trakya’da ve Ehli Beyt tarikatlarında zorunlu haller dışında bir kuraldır. Nevruz ve muharrem harici tek çerağ yakılmaktadır. Nasipte tığbend yoktur. Tığ bendin Yerini kuşak almıştır Daha evvel Nakşî dervişleri erkânda def ve saz var iken günümüzde bu yoktur. Mürşitlerde teslim taşı yoktur. Mürşitlerin başlarında taç denilen başlıklar vardır. Rengi yeşildir. Meydan da oturuş şekli nasip yaşına göre mürşidin sağında erler solunda bacılar oturur. Burada bu yolda görev yapanların eşleri ilk sıralarda olmaktadır. Mürşit kendi eşi hariç her kese nasip verebilmektedir. Nakşî dervişleri erkânında dem vardır. Fakat Mehmet Akçay Efendi demlerin erkânlarında var olmasına rağmen aşrı bir şekilde dem alınmasının olmadığını söyledi. Halkında günümüzde meydanlarında demin sembolik olarak alındığı için bir sorun yaşamadıklarını söyledi. Mürşitlere Dede veya efendi denilmektedir. Mürşit seçimi ise şu şekilde yapılmaktadır. Eğer aday gösterilen kişiler birden fazla veya tek olsa bile 12 hizmet sahipleri tarafından sadece adayların bu göreve layık olup olmadı muhabbet ile tartışılır. Karar verildiği zaman aday kişiye bu meydanda bildirilir. Dede veya efendi olan kişiye 12 hizmet sahipleri bir mahlas veya halk deyimi ile lakap verilir.2004 yılı içinde halen mürşitlik görevini yerine getiren Mehmet Akçay Efendi ye CEVHERİ mahlasını vermişlerdir. Yeni mürşit olacaklar sağ olan bir başka mürşitten el alması gerekmektedir.

Nakşî erkânına girerken Mürşide 4 kapı selamından sonra baba önüne niyaz edilerek görüşme yapılır. Biz bir Nevruz muhabbetinde gördüklerimiz Şeyh Bedreddin’i ve Ali Koç babalılardaki görüşmenin hemen hemen aynısı olduğunu gördük. Nevruz muhabbeti evvel Tekirdağ’ın Muratlı ilçesinde görüştüğüm Mehmet Akçay Dede efendiye erkânınıza gelsek bizleri alır mısınız dediğimiz de “Erenler nasipli kişilerden saklımız yoktur. Evlatlarımıza bile belli bir yere kadar kısmını göstermekteyiz demişti. Dede efendi nasiplilere elinin içi öpülür. Eğer dede efendi muhabbet evveli görüşmeye gelen muhip e elinin dışını vermesi o canın o toplumda hatalı olduğuna işaret sayılır ve orada bu halk huzurunda hesaplaşma çıraklar önünde yapılır. Kurban tığlamaları Balım Sultan Bektaşilerinin kurban tekbirlemelerine çok benzemektedir. Kurban tekbirleme sonrası 2 rekât şeriat namazı kılınmaktadır. Cebrail kurbanı uygulaması inancında diğer Bektaşi ocaklarından farklı değildir. Adaklara nezire denilmektedir. Bulgaristan’ın Akçalar köyünde göç zamanı her kez Türkiye ye göç etmiş kalan olmamış. Topladığımız bilgiler ışığında bu toplumun mensuplarının Bulgaristan a Karaman ve Manisa yöresinden gelen iki gurubun zaman içinde aynı inançla kaynaştıkları bir toplum oluşturduklarına inanıyoruz. .Gülbanklarında Nakşî

5 Muharrem Bayar. Arşiv vesikalarına göre, Anadolu’dan Bulgaristan’a aşiretlerin iskânı. Bulgaristan Türk Folkloru.2.Uluslar arası Bulgaristan Türk Halk kültürü sempozyumu bildirileri. 13,34 alıntılar. 6 M.Sabri Koz.. Bulgaristan Türk Folkloru. Bulgaristan’daki Bektaşi köyleri üzerine “ eski notlar”.S.65 ten 80 kadar alıntılar.2.ci Uluslar arası Bulgaristan Türk Halk kültürü sempozyum bildirileri .

Şeyhlerini saydıktan sonra Hacı Bektaş ve 12 İmamlar ile duayı bağlamaktadırlar. Daha evvel mantoya benzeyen bir feracenin kadınların giydiklerini zamanımızda ise ferace giyilmediğini söylediler. Nakşî dervişlerinde Akraba evliliği yasak hatta komşu alınması bile yoktur. Gülbanklarında tüm Trakya ve Balkanlardaki erenleri sayılması diğer Ali Koçlular Kızıldeli ve Şeyh Bedreddin’ilere benzemektedir. Nasip kardeşi olanların evlatlarının evlilik yapılmamaktadır. Bu uygulama Trakya’da musahip erkânı uygulayan Ali Koçlu, Kızıl deli, Babai guruplarından Yeşil Abdallılar, Ak yazılılar ve Otman babalılarda aynen uygulanmaktadır. Otman baba Bektaşilerinin de musahipli ve musahipsiz 2 guruba ayrıldığı da unutulmamalıdır. Nasip alma törenine Miraç görme denilmektedir. Muhiplerin görüşmeleri 3 defa Allah Muhammet ve Ali diyerek yapılmaktadır.7

Gülbanklarında adı geçen Hüseyin Sabri Baba, Softa Baba Aşri Babayı Mürşit olarak Şarköy ün Eriklice köyüne atıyor. Mezarı bilinmiyor. Eski camisinde olma ihtimali varmış. Bu yöre de günümüzde Nakşî dervişleri muhibbi bulunmamaktadır.

Sabri Baba, Buhara’dan İstanbul’a oradan önce Kemaller’e bağlı Şaman köyüne daha sonra Totrakan’a gelmiş bir erendir.8

Yukarıda anlatılan olayların Anadolu’da yaşandığını hatta pek çok Nakşî Babasının zaman içinde Bektaşiliğe geçerek büyük hizmetler verdiklerini kayıtlarda görüyoruz. Tekirdağ’ın Muratlı ilçesine bağlı Yukarı Sırt beldesinde Bulgaristan’ın Kovancılar Akçalar köylerinden gelen Nakşibendî kökenlilerin yakın zamana kadar yollarını devam ettirdiklerini biliyoruz.

Nakşî erkânından

Çırak duası Çün çırağı fahr uyaırdık hüdanın aşkına Seyit ül kevneyn Muhammet Mustafa’nın aşkına Saki kevser Aliyyül Mürteza’nın aşkına Hem Hatice hem Fatıma Hayrünnisanın aşkına Şah Hasan Hulki Rıza , hem Şah Hüseyin kerbele ol imam etkiya İmam Zeynel Abanın aşkına Hem Muhammet Bakır ol kim nesli paki Murtaza Caferis Sadık imam rehnumanın aşkına Musai Kazım imamı serfirazi ehli hak hem Ali Musai Rıza yı asfiyanın aşkına Şah taki ve Naiy hem Hasanül Askeri ol Muhammet Mehdi sahib evliyanın aşkına Pirimiz Muhammet Baehayedd Mehdi Bahib livanın aşkına Haşrederek yanan yakılan aşıkının aşkına ber cemaliMuhammetAli kemali kadir imam Hasan ve imam Hüseyin ala bülendre salavat Allah eyvallah erenler Hu.

Çırakçı duası. Bismi Şah Allah Allah Seyyidi sadat muhibi sadat hülasai mevcudat alem üs sırrı el hafiyet şefi ruzi arasat ber cemali Muhammet kemali imam Hasan Hüseyin ala bülende salavat.

Çırağı sır ederken okunacak dua. Batın oldu çırağı nuru Ahmet zahir oldu şemsi mah-ı Muhammet Allah Hü dost

Gözcü duası(cem kapanırken okunur)

Bismi Şah Allah Allah


7 Mehmet Akçay.1931.İlkokul. Bulgaristan Akçalar. 8 Alemdar Yalçın/Gıyasettin Aytaş.Bulgaristan Gezisi .Hacı Bektaşi Veli Araştırma Dergisi.Sayı .26. S.13 .2003

Elim erde, yüzüm yerde, özüm darda, Hak Muhammed ali meydanında, erenlerin dar’ı mansur’unda, oniki imam yolunda, pir divanında mürşit huzurunda, dilim tercüman canım kurban men fakirden ağrınmış, incinmiş gücenmiş can kardeş varsa ise dile gelsin bile gelsin, hakkını taleb eylesin Allah eyvallah hü doost .

Tarik duası. Ber-cemal-i Muhammet kemal-i İmam Hasan İmama Hüseyin Alî râ bülend-e salavat Allahümme salli ala Muhammet ala Ali seyyidina Muhammet günahkarım günahımı af et ya Muhammet Mustafa Ali dergaha Hüseyin Kerbela da sırrı hak için tövbe günahlarımıza Yarabi estafurllahe estafurullah estafurallah izni Halife tarikat imam üstat nefe s erkan müşayih destur ya şah buyur

Saki duası El mizan göz terazi kiminize az verdim kiminize çok verdim kiminize hiç vermedim herkes oldu mu hakkına razı burada kaldı birazı bu da sakinin ve pervanelerin hakkı deyip eyvallah der. Saki Babadan himmet ister (Hayır dua) Hü Allah dost saki âşıklar sadıklar ayn-ı cem erenleri ve mesa sakinin aşkına Allah eyvallah

Hizmet duası Bismi Şah Allah Allah(evden çıkarken okunacak dua) Niyet ettim cem evine kırklar için bağışla Hasan’dır gönlümden geçen Hüseyin için bağışla aman Yarabbim bizi doğru olan Hak yolundan ayırma her şeyin hayırlısını ve haklısını nasip et Yarabbi.

Eşik duası.(cem evine girerken okunur) Bismi Şah Allah Allah Çün eşiğine koymuşum ben can’ı seri Ta vücudum safi ola hem çü seri Eşiğine niyazım budur Kerem kıl fakire hoş nazar Ber cemali Muhammed kemali kemali imam Hasan imam Hüseyin Ali ra bülend salâvat.

Niyaz duası. Babanın huzurunda

Hü dost Aşk olsun. Bismi şah Allah Allah Durdum divanına uydum 12 imama döndüm kıbleye niyet ettim 2 rekât İmama Cafer namazı kılmaya kıblem Muhammet secdem Ali’dir. Hüü

Saka duası (cemde okunur)

Bismi Şah Allah Allah Can ü baştan geçmişiz biz Rum erenler aşkına (*can ü baştan geçmişiz biz şah Hüseyin aşkına) Kerbela’yı deşti gamda ser verenler aşkına Dem be dem hem can gözüyle hak görenler aşkına Ol yezidler elinde teşne lebler aşkına (*Kerbela’da su su diye can verenler aşkına) Gözüm yaşı sebil ettim oniki imamlar aşkına Ber cemali Muhammed kemali kemali imam Hasan imam Hüseyin Ali ra bülend salâvat.

  • Muharrem ayında söylenmektedir.

Gözcü duası Bismi Şah Allah Allah Kala rebbana zelamnaenfüsenave inlem tağfirlena ve terhamna lenekünenne minelhasrin. Eli erde yüzüm yerde özüm Mansur darında dilim mürvete pirim kuvvete bizde hakkı olan kardeşler varsa hakkını alsın bizi eksik halde koymasın Allah eyvallah Hü dost.

Post duası. Azmetike aleyke ya Ali ekremte ya Ali eslemtü aleyke ya Ali çarköşe postya Allah ya Muhammet beayeddin şeyh Sabri Babanın aşkına ya Ali Hüü

Faraş duası(süpürgeci) Bismi Şah Allah Allah Hüseyin kerbela için gözlerim yaştır ol yezit askerin bağrı kara taştır pirimiz kırklar içinde ser faraştır ber cemali Muhammet kemali imam Hasan Hüseyin ala bülende salavat .

Hayırlı istekler duası. Bismi Şah Allah Allah hüda hakkı için hizmetlerimi kabul et ya şah bi hakkı Ali aba ve Ali dergah pirimizMuhammet Beayeddin Nuri hakkı için bu dergahtan ayırma ey gani şah erenlerden haklı hayırlı himmeten illallah Allah eyvallah hü dost . Bu dualar Mehmet Akçay Babadan alınmıştır.

Babalarda bir belge veya berat var mı ? sorumuza evet yazılı bir berat var demişti..Derince de oturan Rıfat Sakin Dededen icazet almış Bulgaristan’ın Ahlatlar köyü den gelmiş. Totrakandan imiş. Geçmişteki ile günümüzdeki uygulamada farklılık yok. Hizmet tazeleme: olayı veya buna benzer bir uygulamaları yok. Babaların başlarına taktıkları taç yani yeşil harekelerden başka bir giysileri yok. Yalnız babalarda kemer (kuşak) kuşanma var. Babalarda ve dervişlerde teslim taşı veya benzeri bir emareler yok. Kemerlerin tığbendin yerini aldığı veya Nakşilerde kemerin Kızıldeli ,Ali Koçlu ve Nakşilerde olması Balım Sultan evveli Bektaşiliğinin bir ritüel i durumundadır Harekelerin de 12 dilimli olup olmadığını sorduğumuz da 12 imamlara bağlı olduklarından 12 dilimli olması gerekmektedir.Amma 12 dilimli olmamasında da bir sakınca olmaz denilmişti.Kemerler babadan oğul a veriliyor. Nasipte ziynet eşyası olması sakıncasını sorduğumuzda zaten yolumuzda bu tür eşyaların gösterilmesi ve takınılarak gelmesi pek yoktur. Takılı bulunanlarda nasip sırasında bunu çıkarır veya gizlerler denilmişti. Mehmet Akçay 47 seneden beri mürşitlik görevini yapmaktadır.1958 yılında baba olmuş. Baba yardımcıları. Rehber, derviştir. Nasip alana muhip mürşitlere Efendi denilmektedir. Babalarda sınırlı sayı yok. Görev verilmeyecek kişilerin hastalık kötü huy erkân dışı hareketleri her kişi mürşit olabilir halktan seçim ile seçilmektedir. Soydan olma şartı yok Ehline verilmektedir. Bir baba seçimi evvel uygulanacak kurallar şu şekilde sıralanmaktadır. Nasipte eşler ikisi bir kurban kesmektedir. Nasipte 4 kişi nasip almak için baba huzuruna geldiğinde yani 2 çiftin en büyük eri ilk nasibe girdiği zaman 2.ci erin eşi nasibe giriyor. Daha sonra 2.ci er ve en sonunda ilk giren eşi nasip alıyor. Nasipte canlar rehber eşliğin de mürşide götürür. Mürşitler yolda rehberler daha sonra mürşit olabiliyor. İlk evvela o yörede bir mürşide ihtiyaç bulunması gerekmektedir. Yeterli can sayısı olan her Nakşî topluluğuna bir mürşit atanması gerekmektedir. En az 40 can ve 20 çift in imzası ve rızası gerekmektedir. Nasip almış olması eşinin rızası ve o yöredeki nasiplilerin rızası şarttır. Her göreve gelen bir kurban keser. Nakşi dervişlerinde mürşitler ve yardımcıları ve bunların eşleri Ehli Beytten gelen her kişiye kendinden küçük ise elinin içini öptürür kendinden büyük ise kendi o kişinin elinin çini öper. Elinin dışını vermesi demek o kişinin bir hası var demektir. Kolay beri dışlama yerine. Toplum bireylerini kazanma ve eğitmeden yana olduklarını söylemektedirler. Bir can nasip aldığı mürşidinden başka bir mürşide bağlanamaz. Yani Bazı durumlar halinde genelde memur kesiminin atanma yolu ile başak illere gitmesi halinde bile o yöredeki muhabbetlere gitmesi halinde bile mürşidinle irtibatı koparamaz. Nasip kardeşi burada adını Yol kardeşi olarak bilinmektedir. Miraç’a inanış Nakşîlerde nasıl dediğimizde. Nasip olayı yani 40 lar olayı aynen bilinmektedir. Nakşîlerin erkânı günümüzde nasip almış güvenilir kişilerde hiçbir uygulaması saklanmamaktadır. Açık zikir yapılmaktadır. Hatta kendi evlatlarının ve bu yola gönüllü kişilerin zaman zaman Nakşî erkânında bulunmasında Mehmet Baba sakınca görmediğini söylemişti. Çünkü bizim yolumuz a girecek kişi girmeden bazı şeyleri görmesi iyi olur demişti. Zaten bu yolda uzun yıllar hizmet etmeyen bazı şeyleri bilmesi görme ile olamaz demişti. Semahlarını alaka zikrinden sonra döndüklerini söylemişlerdi. Semahlarında fazla çeşitleri yok. Halka semahı Balım Sultan Kırklar semahına benzemektedir. Ayak zikri ile turnalar zikri ile dönülen semahları var. Matem aylarında semahlar dönülmemektedir. Semaha kalkarken niyaz var ama kadının erinin ayağına niyazı yok. Semaha kalkarken niyaz sonrası Balım Sultanlardaki gibi semah edecek kişilerin el öpmesi veya büyüğün küçüğe elini öptürmesi uygulaması yoktur. Muhabbete gelen canların genelde bacıların başlarına eşarp veya benzeri şeyler bağladığını ama erlerin başlarına herhangi bir başlık veya hareke türü bir şey giymesi şartı yok. Ama giyilmesi gerektiğine inanılıyor. Erkan açılışında Arapça Kur’an okunması vardır. Muhabbette Okunan ilahi şiirlere nefes olarak belirtilmektedir. Arapça Kur’an okunması Trakya’da Şeyh Bedreddin’iler de ve Ali Koçlularda, Kızıldeli erkânında da vardır. Hesap sorma veya dargınları barıştırma olayları genelde kişiler arasında çözümlenmesi istenmektedir. Hukuki sorunlara mürşitler pek müdahale edememektedir. Muhabbette canların oturuş şekli Balım Sultanınla aynıdır. Muhabbet açılması için mürşit, rehber, çırakçı ve gözcülerin olması şart imiş. Artık günümüzde eskiye nazaran korku ve tedirginliklerin olamadığı için artık gözcü makamı sembolik olmuştur. Yazılı bir erkânları sadece babalarda olduğu ama tam manasıyla yazıya geçirilmemiştir. Anadolu Nakşîleri ile bir bağlantıları olmadığı gibi şu ana kadar onlarla irtibatta kurmamışlar. Meydanda oturuş şekli nasip sırasındaki sıraya göredir. Nakşîlerde sembolik dem vardır. Üçleme olayı kendi erkân usullerine yapılmaktadır. Musahiplik yoktur. Sadece kardeşlik vardır. Yol kardeşlerinin evlatlarının evlenmelerini doğru bulmamaktadırlar.Evliliklerde kadın erkek arasında fazla yaş olmamasını istiyorlar.Erkanlarına göre bir özel nikah töreni olmadığını ama resmi nikahı olmayanın eşinle nasip almasının doğru olmadığını söylediler. Babalar resmi nikâh olmadan nasip almayı kabul etmemektedir. Bu da kadına verilen önemi göstermesi açısından önemlidir. Trakya’da inceleme yaptığım 8 tarikatta bu kural geçerlidir. Niyazlarında yani bir muhip muhabbete girerken ilk önce eşik niyazı daha sonra 4 kapı selamını verip mürşide niyaza varır .(4 defa duraklama) niyazlarda görüşme yapılıyor. Gelen niyazı yapıyor. Nakşîlerde kansız kurban olarak çerağı yani mumu kabul etmektedir. Çerağ da Hakkı temsil etmektedir.(Hakkın nurunu)

KURBAN TEKBİRLEME. Tekbir sonrası hayvana ab dest aldırır. Kurbancı tarafından kesilir. Uygulama Balım Sultan erkânın aynısıdır. Kesim evveli hayvana tuz yalatılması su tutulması uygulaması vardır. Kurban tekbiri yapıldıktan sonra hemen kesimi mutlaka yapılmaktadır. Muhabbetlerde daha evvel zakirin olduğu söyleniyor. Günümüzde zakirlerin yerini Balım Sultanlılardaki gibi solo söyleniş almış. Muhabbetlerde 12 hizmet uygulanıyor. Makamlar 12 hizmetlilerle aynı. Mersiye olarak devamlı okunan bir mersiye yok. Nefeslerden muharremi anlatan nefesleri okuyor.

ÇIRAK DUASI. Yukarıda yazılı olan çırak duası kısalmış balım sultan erkânı kopyası gibidir. Nakşî Bektaşilerinin eskiden kadınlarda ferace giydikleri ama günümüzde pek kullanılmadığını söylemişti. Günümüzde Trakya ve Balkanlarda FERACE ve türlerini giyenlerin tamamı TÜRKMEN’DİR. Erkan açılıp nefesler okunmaya başladığı zaman ilk nefesi Dedenin eşi söylemektedir. Daha sonra dileyen her can nefes söylemektedir. Diğerleri de ona solo olarak yardım etmektedir. Dedenin eşi sağ değilse en yaşlı bir bacı nefese başlayabilir.

Ad koyma için özel bir erkân kalmamıştır. Zaman ile varlığını koruyamamış olabileceği söylenmektedir. Mezar taşlarında yazılan veya kalıplaşmış bir kültür oluşmamıştır. Dileyenin yazdırdığı söylenmişti. Ayakucunda pek çok mezarlıkta gördüğümüz çam motifi olduğunu ama nedeni bilemediğini söylemişti. Aslında bu sembolün çam ile bir ilgisi yoktur. Mumun alevini taşlara yansıtırken zaman içinde şekil değiştirmiştir. Bir başka şekli ile dış etkenlerden korku ile bu şekli çizmeleri de olmuş kanısındayız. Bulgaristan’da Otman Baba ve diğer yatırların yapılarında yer alan bazı resimlerde bu şekillerin servi ağacına benzetilmesi de bu nedenden olmuş olabilir. Görüşme yani Trakya’daki Bektaşi topluluklarının tamamında 3 defadır. Allah Muhammet Ali içindir. Hacı Bektaş’ ziyarete gidiyorlar. Trakya’da ki Bektaşilerin birbirini tanımadıkları söylediler. Mürşide varırken canların okuduğu bir tercümanın olmadığını gördük. Demi saki dağıtmaktadır. İlk demi saki kendi alır. Daha sonra Babalara verir. Babalar dem dağıtımına her hangi karışma yapmaz çünkü ona o görevi vermiştir. Kendilerini Nakşî dervişi olarak tanımlıyorlar. Düşkünlerin genelde meydana alınmıyor. Çünkü büyük suçu olanların meydana gelmemesi gerekmektedir.

Allah Allah diyerek Mevlayı özleyerek Allaha şükrederek Meclise hoş geldiniz

Adalet insanda başlar, Hoş geldiniz canım dostlar Dirilsin kalpteki Faşlar Bu meydan da bu meydanda

Uzağı eyledik yakın Topladık buraya bakın Gıybet etme gelin sakın Bu meydan da bu meydanda

Bahçemizde açsın güller Bülbül olmuş şakır diller Gönül sazı çalıp söyler Bu meydan da bu meydanda

Gerçeklerden söz edelim Yoğuralım öz edelim Şahım Aliye gidelim Bu meydan da bu meydanda

Âşık Yunus söyler sözü Yaş doludur iki gözü Bilmeyenler bilsin bizi Bu meydan da bu meydanda

Nuriye Akçay.1935.Kırkkepenekli. İlkokul


0----

Âlem bahanedir varlığın niçin Ağaçlar yapraklar dallar bahane Kendini kendinden gizledin niye Arılar petekler ballar bahane

Bilinmek istediğin âlem yarattın Kendi suretinden âdem yaratın Havayı âdeme hem dem yarattın Havva âdem adlı kullar bahane

Kastın var aşığı nalân etmeye Gözünü gözüne giryan etmeye Aşkını kendine ilan etmeye Leyla’lar mecnunlar köyler bahane

Hem dert oldun hem deva buldun derde Hem gizlendin hem göründün her yerde Sıfatın zatına eyledin perde Görünen yeşiller allar bahane

Sevdin Yarattın şu kâinatı Kendinden kendine tuttun miratı Oradan gösterdin türlü sıfatı Çimenle bülbüller güller bahane

Her zerren bahane ah sevdiceğim Her işin şahane ah sevdiceğim Doğmuşsun cihana ah sevdiceğim Seni bulmak için yollar bahane Bizi bulmak için yollar bahane

Akıl sır ermiyor senin fendine Hem suyuna hem çevrili bendine Bahane olmuşsun kendi kendine ZEYNEP ten söylene diller bahane Nuriye den söyleyen diller bahane.

Bu sıra bazen bacı ikinci defada adını söyleyebiliyor.

Hu Bismilahirrahmanirrahim Bismi Şah Allah Allah artsın eksilmesin taşsın dökülmesin Hak erenler bereketini versin, pişirip kotaranların pişirip getirenlerin hizmet sahiplerinin de şefaatlerini vere

Totrakan tekkesinde günümüze kadar olan tarikat silsilesi. Sabri baba. Bulgaristan’da Hüdai baba. Bulgaristan’da Nusret baba. Bulgaristan’da Bedri baba Kırklareli (Yoğuntaş)Polos da İsmail baba İstanbul Silivri kapıda Ariz Baba köyünden gitme Rıfat Sakin Baba Derince Basri Baba Bulgaristan 1989 da Türkiye ye gelmiş. Mehmet Akçay Kırk kepenekli

Sabahın seherinde kırklar dağında Dostun CEMALİNİ gördüm eyvallah Cennet bahçesinde firdevs bağında Dostun CEMALİNİ gördüm eyvallah

Puta da hal olmuş gümüş hal gibi Hal diliyle söyler hem bülbül gibi Tazece açılmış gonca gül gibi Dostun CEMALİNİ gördüm eyvallah

Cemali şevkinden eylemiş zuhur Al yeşil kırmızı bir de beyaz nur Nur nûr-a gark olmuş nûrûn ala nûr Dostun CEMALİNİ gördüm eyvallah

Güneş gibi safi bir Cemal olmuş Kaşları ol veçhe bir hilâl olmuş Allah dost eyvallah bir zeval olmuş Dostun CEMALİNİ gördüm eyvallah

HADİ'ya dost benim tende canımdır Canımdan içeri canda canımdır Daima ben kulum dost sultanımdır Dostun CEMALİNİ gördüm eyvallah

Semah nefesi satır sonlarında genelde Hay hay diye nakarat yapılmaktadır .

Ben bu meclislerden ibretler aldım Allah Uyudum uyandım ben hayal gördüm Kalbimi nur ile boyanmış gördüm

Muhammed'in kürsü çalınır bunda Allah Ol sel verin ismi yâd olur dilde Hü

Hep turnalar gibi yüksek uçarlar Allah Kanadıyla Hakk’a rahmet saçarlar Abu Kevser şarabından içer

Muhammed'in kürsü çalınır bunda Allah Ol sel verin ismi yad olur dilde Hü

Yörük değirmenler gibi dönerler Allah EL ELE vermiş Hak'ka giderler (eller bir birine tutunuyor .Bu nefes Balım Sultan Bektaşilerinden Amucalar’da aynı şekilde yapılmaktadır .) Gönül kâbesini tavaf ederler

Muhammed'in kürsü çalınır bunda Allah Ol sel verin ismi yâd olur dilde Hü

DERVİŞ YUNUS gör ne hal oldu bana Allah Bu aşkın ateşi dokunur cana Aklını başına devşir divane

Muhammed'in kürsü çalınır bunda Allah Ol sel verin ismi yâd olur dilde Hü

Semahlar bitiminde yapılan semah duası.

Hu Bismi şah Allah Allah Semanız sefanız Hak katında erenlerin ceminde 12 imamın keremine Ya Ali Hu Dua evveli Lailehe illah tevhidi çekilmektedir.

Korkarım ki ay gün doğup dolanmaz Tövbeye gel be hey asi tövbeye Tövbeye gel be hey gafil tövbeye Keşke anadan doğmadan doğmayaydık biz Yalan dünyaya gelmeseydik biz Cehennem azabı görmeyeydik biz Tövbeye gel be hey asi tövbeye Tövbeye gel be hey gafil tövbeye

Çok şükürler olsun güzel mevlaya İslam dini gibi bir dinimiz var Ancak canlar âşık olur yarın mahşerde Haşir günüdür bir günümüz var

Tamu altındadır gaye kuyusu 5 vakittir 11 ayın içinde gelir ulusu Şerhi ramazan derler bir ayımız var hamdülillah

Muhabbet açılırken Allahümme sali ali Muhammed BER- CEMÂL-İ MUHAMMET KEMÂL-İ İMAM HASAN İMÂM HÜSEYİN ALÎ RÂ BÜLEND-E SALAVÂT. Hu Bismillahirrahmanirrahim.2 defa KUlha ehat okunuyor . Fatiha suresi okuyor . Ardından NUR suresini okumaktadır . NAD-I KEBİR-İ ALİ Bismi Şah Allah Allah (Allahümme entes samediy ve min indike medetiy ve aleyke mutemediy ya abel gavsi ilahi bi hakkı ) Nâd-ı Aliyen mazhar-ül-acayibi Tecidhü avnen like fin nevaibi İlallah hâceten euzu bike Külli hemm-in ve gamm-in sayenceli Ve bi nuri azemetike ya Allah ya Allah ya Allah ve bi nuri nübüvetike ya Muhammed ya Muhammed ya Muhammed, ve bi sırr-ı (nuri) velayetike ya Ali ya Ali ya Ali ya Ali, edrikni edrikni edrikni ya Ebul Hasan, edrikni edrikni edrikni ya Ebül Hüseyin edrikni edrikni edrikni ya ebül Turab, ya muhavvil’el havli vel ahvâl havvil halâna illâ ahsen’il hâl ya muhavvil’el havli vel ahvâl havvil halâna illâ ahsen’il hâl her kaza her bela senden gelir senden gider defet ya perverdigâr her ceza senden gelir senden gider affet ya gani settar La feta illa Ali la seyfe illa zülfikar Evvelin, ahirin, zahirin, batınin, tayyibin, tahirin, birahmetike ya errahmanirrahim... Bercemali muhammed kemali imam hasan imam hüseyin Ali ra bülende salavat

12 defa besmele çekip daha sonra


Allahümme salli ve sellim âla nur-i cemali Hüda Allahümme salli ve sellim âla nur-i cemali seyyidina ve mevlâna mürşidina Muhammed Mustafa Allahümme salli ve sellim âla nur-i cemali seyyidina ve mevlâna mürşidina İmam Aliyel Mürteza Allahümme salli ve sellim âla nur-i cemali seyyidina ve mevlâna mürşidina Haticetül Kübra Radyallahü anhüma Allahümme salli ve sellim âla nur-i cemali seyyidina ve mevlâna mürşidina fahrün nisa Fatimetüz Zehra Radyallahü anhüma Allahümme salli ve sellim âla nur-i cemali seyyidina ve mevlâna mürşidina İmam Hasan Hulki Rıza Radyallahü anhüma Allahümme salli ve sellim âla nur-i cemali seyyidina ve mevlâna mürşidina İmam Hüseyin Şah Şehidi desti Kerbela Allahümme salli ve sellim âla nur-i cemali seyyidina ve mevlâna mürşidina İmam Zeynel Abidin carde-i masum-i pak Allahümme salli ve sellim âla nur-i cemali seyyidina ve mevlâna mürşidina İmam Muhammed Bakır Allahümme salli ve sellim âla nur-i cemali seyyidina ve mevlâna mürşidina İmam Caferi Sadık mezheb-i pak Allahümme salli ve sellim âla nur-i cemali seyyidina ve mevlâna mürşidina İmam Musa-yi Kâzım Allahümme salli ve sellim âla nur-i cemali seyyidina ve mevlâna mürşidina İmam Ali Rıza Şah Horasani Allahümme salli ve sellim âla nur-i cemali seyyidina ve mevlâna mürşidina İmam Muhammed Taki Allahümme salli ve sellim âla nur-i cemali seyyidina ve mevlâna mürşidina İmam Aliyyün Naki Allahümme salli ve sellim âla nur-i cemali seyyidina ve mevlâna mürşidina İmam Hasan-ül Askeri Allahümme salli ve sellim âla nur-i cemali seyyidina ve mevlâna mürşidina İmam Muhammed Mehdi sahib-i zaman Masumeyn masumu pak dem sahibi zaman kutb-i devran, hüccetül burhan ve hüccetül kıyam, mazharül küllü iman, seyyidül insü vel can selamullah ve salavatullahi aleyhim ecmain... Bercemali muhammed kemali imam Hasan ımam Hüseyin Ali ra bülende salavat

Ve Kur’andan ayetler okumaktadır .ve en sonundan yine 2 defa ihlas suresi ve 1 defa Fatiha okunmaktadır. Meydan açılış evveli tekbir getirtiliyor . Baba İhlas suresini okur 3 defa . Ve ardından Fatiha suresini okur. okur. Ve ardından okuduğu dualar sonunda tekbir getirilmektedir . Ardından Kur’andan Kul ezuz okur ve ardından tekbir getirmektedir . Ve tekbirden sonra yine kul euızi ayeti okuyor. Ve ardından tekbir getiriliyor .Ve elhamdürüillaahı okuyor . Ve yine Kurân dan ayetler okuyor . Ve dua yapıyor ve fatiha ile kapıyor. Türkçe duası yapılıyor ve ardından rahat oturuyorlar.Sofraya demler geliyor .Buraya kadar yapılan Zikir denilmektedir .Amucalar’ın semahları kırklar semahına benzemekte .Halka semahı Kırklar semahı denilmektedir .

Kayıtları yaptığımız Kırk kepenekli köyü 20 ocak 2003-21 mart 2003 tarihinde yaptığımız kayıtlar doğrultusunda bu araştırma yapılmıştır.


1. Adapazarı Merkez Nakşî Dervişleri 2. Adapazarı Söğütler Nakşi Dervişleri 3. Balıkesir Merkez Nakşi Dervişleri 4. Bursa Merkez Nakşi Dervişleri 5. Kırklareli Merkez Nakşi Dervişleri 6. İstanbul Karagümrük Nakşi Dervişleri 7. İzmit Merkez Nakşi Dervişleri 8. İzmit Derince Nakşi Dervişleri 9. Kırklareli Babaeski Nakşi Dervişleri 10. Kırklareli Kavaklı Nakşi Dervişleri 11. Kırklareli Merkez Ariz Baba Nakşi Dervişleri 12. Tekirdağ Çorlu Nakşi Dervişleri 13. Tekirdağ Çorlu Yenice Nakşi Dervişleri 14. Tekirdağ Muratlı Balabanlı Nakşi Dervişleri 15. Tekirdağ Muratlı Nakşi Dervişleri 16. Tekirdağ Muratlı Kırkkepenekli Nakşi Dervişleri 17. Tekirdağ Muratlı Aşağı sırt köy(Yeşil sırt) Nakşi Dervişleri 18. Kırklareli İnece Ulu konak Nakşi Dervişleri 19. Tekirdağ Hayrabolu Susuz müsellim Nakşi Dervişleri 20. Tekirdağ Hayrabolu K.Karakarlı Nakşi Dervişleri

Devleti bağlı ili Türkçesi Bulgarcası kabile adı

21. Bulgaristan Gabrova/Selvi Dağ erik Gorsko Slivovo Nakşi Dervişleri 22. Bulgaristan Hacıoğlu Pazarcık (Tolbuhin) Sarıca Rozitsa Nakşi Dervişleri 23. Bulgaristan Hasköy (Haskova) Karalar GornoKrepost Nakşi Dervişleri 24. Bulgaristan Razgrad Akçalar Belintsi Nakşi Dervişleri 25. Bulgaristan Razgrad Balcı Mahalle Nakşi Dervişleri 26. Bulgaristan Razgrad Diş budak Yosenovets Nakşi Dervişleri 27. Bulgaristan Razgrad Kemaller İsperih Nakşi Dervişleri 28. Bulgaristan Razgrad Kovancılar Pçelino Nakşi Dervişleri 29. Bulgaristan Razgrad Mumcular Svestari Nakşi Dervişleri 30. Bulgaristan Razgrad/Kemaller Balabanlar İvanŞişmanova Nakşi Dervişleri 31. Bulgaristan Razgrad/Kemaller Duraç Draç Nakşi Dervişleri 32. Bulgaristan Razgrad/Kemaller Eski Balabanlar Vazova Nakşi Dervişleri 33. Bulgaristan Razgrad/Kemaller ? Nojerevo Nakşi Dervişleri 34. Bulgaristan Razgrad/Kemaller Türkçe’si? Eski Pavlikeni Nakşi Dervişleri 35. Bulgaristan Silistre Ahmatlar (Ahmetler) Stefan karaca Nakşi Dervişleri 36. Bulgaristan Silistre Akkadınlar Dulova Nakşi Dervişleri 37. Bulgaristan Silistre Hüseyinler Drogamıj Nakşi Dervişleri 38. Bulgaristan Silistre Kanepe-Kan-ipe Zebil Nakşi Dervişleri 39. Bulgaristan Silistre Kızılburun Ruyno Nakşi Dervişleri 40. Bulgaristan Silistre Yenice Novak Nakşi Dervişleri 41. Bulgaristan Tırnova Söğündal Suhin dolie Nakşi Dervişleri


ORJİNAL METİN : http://www.refikengin.com/


Yaklaşık 3 ay önce yazıldı · Yorum Yap · BeğenFahrettin Dal, Ömür Altınbilek ve Osman Nuri Dinçtürk bunu beğendi. " DURSUN GÜMÜŞOĞLU " " HACI BEKTAŞ VELİ HAYATI VE ESERLERİ " ORJİNAL METİN : http://www.refikengin.com/

06 Mayıs 2010 Perşembe, 01:18

Hacı Bektaş Velî Hayatı ve Eserleri Dursun Gümüşoğlu

Hacı Bektaş Velî Horsan’ın Nîşâbûr şehrinde doğmuştur. Babası İbrahim Sani annesi Hâtem Hatun’dur. Yaşadığı tarihler hakkında farklı bilgiler bulunmaktadır. Yaklaşık söylemek gerekirse 1209 ile 1337 tarihleri arasında yaşadığı kaynaklarda belirtilmektedir 1 . İlk eğitimini Ahmet Yesevi’nin halifesi Lokman Perende’den almıştır. Daha küçük yaşta iken gösterdiği kerâmetlerle etrafındakileri hayrette bırakmıştır. Velâyetnâme’ye göre, Ahmed Yesevî tarafından Anadolu’ya insanları irşâd etmesi için gönderilmiştir. Anadolu’ya gelişi 1271 tarihindedir. Aşıkpaşazâde tarihine göre kardeşi Menteş ile önce Baba İlyas’a daha sonra Kayseri ve Kırşehir’e gelmiş, Menteş tekrar kendi memleketine dönerken Larende’de (Karaman) veya Sivas’ta şehit olduğu bilinmektedir. Buna rağmen kardeşi olmadığı yönünde de bilgiler vardır. Hz. Pîr'in babası Sultan İbrahim Sânî'nin vefâtında, kendisine onun yerine sultan olmasının teklif edildiği, onun bu teklifi reddederek bu mevkii amcası Hasan'a bıraktığı ve bir dergâhta kırk yıl halvet olup kendisini insanlardan çektiği de Vilâyetnâmelerde kayıtlıdır. Hacı Bektaş Velî ise bugünkü Hacı Bektaş ilçesi olan o günkü adıyla Suluca Karahöyük denilen yere gelir, İdris Hoca ve eşi Fatma Nuriye (Kadıncık Ana’nın) evine yerleşir. Gün geçtikçe ünü her yere yayılır. Hayatı ile bilgilerin önemli bir kısmına Velâyetnâme adlı eserden ulaşıyoruz. Bu eserde yaşamı, çevresinde bulunan insanlar, çeşitli hikâyeler, değerli sözleri yer almaktadır. Kendisi hakkında: “Horasan erenlerindenim, aslım Muhammed soyundandır. Türkistan’dan geliyorum, İbrahim el Sâni denilen Seyyid Muhammed’in soyundanım. İbrahim el Sâni, Musa-i Sâni oğludur. Musa-i Sâni İbrahim el Mücab’dır onun babası İmam Musa-i Kâzım’dır” sözler bulunmaktadır. Hacı Bektaş Velî’nin bir soy zinciri vardır, yani kimin soyundan geldiği yazılıdır, bir de yol zinciri vardır kimden el alarak peygambere ulaştığıdır. Anadolu’ya geldiği zaman halk büyük bir bezginlik içindeydi. Selçuklu devleti zayıflamış, oldukça İran etkisinde kalmıştı. Sarayda Türk dili konuşulmaz olmuş, Türk âdet ve törelerini unutmuşlardı. İran saraylarındaki yaşayışı taklit etmekteydiler. Aralıksız devam eden Moğol akınları karşısında Sivas ve Kayseri’yi kaybetmişler Anadolu halkı kılıçtan geçirilmişti. Moğolların başında bulunan Hülâgü Han Selçukluları vergiye bağlamıştı. Bu şartlarda yaşamak zorunda kalan Anadolu halkı ne yapacağını şaşırmış ümitsiz çaresizlik içinde kıvranır olmuştu. Adil bir devlet yönetiminden, düzenli bir cemiyet hayatından ümidini kesmişti. Halk devamlı bir kurtarıcı bulabilme gayretindeydi. Dış âlemde bulamadıkları huzuru ve sevgiyi bir güneş gibi halkın gönlüne doğan Hacı Bektaş Velî’de bulmuşlardı. Yaşadığı dönemde pek çok insanı aydınlatmış, etrafındaki insanların gönülleri huzuru kavuşmuştu. Selçuklu Sultanı Alaaddin Keyhüsrev bile Hacı Bektaş Velî’yi saraya davet etmiş, ondan çok etkilenmişti. Bazı tarihçilerin kabul etmemesine rağmen pek çok kaynakta Osmanlı devletinin kuruluşunda hayır duada bulunduğu, Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşunda bizzat Bursa’da gülbank çektiği yazılıdır. Bu nedenle de Osmanlı Devleti içinde Yeniçerilik, Bektaşîlik ile beraber anılmış uzun bir süre oldukça önemli bir mevkide tutulmuştur. Padişah Orhan Bey, Bursa’da Geyikli Baba Dergâhı’nda derviş gibi hizmet etmiştir. Sarayda dervişler günün yirmi dört saati aralıksız devletin yücelmesi için dua etmişlerdir. Padişahlar zamanının yüce kişilerinin hayır duasını almadan yola çıkmamışlardır. Yeniçeriler gülbanklarının sonunda “Pirimiz üstâdımız Hünkâr Hacı Bektaş Velî demine hü diyelim hü” diyerek anmışlardır. Maaşlarını dahi alırken önce gülbank çekilmiş sonra almışlardır. Yüzyıllarca Yeniçeri Ocağı’nın pîri olarak anılmıştır.


1 Bedri Noyan ,Bektaşîlik Ve Alevîlik Nedir?, s. 19, Cavit Sunar “Melâmîlik ve Bektaşîlik” s. 37


Velâyetnâme’ye göre Osman Bey Bizans tekfurları ile olan kavgaları nedeni ile Sultan Alaaddin tarafından yakalanıp huzuruna getirtilir, cezalandırma bakımından Hacı Bektaş Velî’ye gönderilir. Hacı Bektaş kendisine hayır duada bulunur, affedilmesini, ileride büyük bir imparatorluk kuracağını söyler, tacını, kuşağını, tekbirler. Osmanlı padişahlarının da “Hünkâr” diye anılmasının nedeni de Hacı Bektaş ile olan ilişkisinden kaynaklanmaktadır. Gerek Âşıkpaşazade tarihinde, gerekse Menakıbü’l-Kudsiyye'de; Hacı Bektaş'ın, Babalılar ayaklanmasına katılmadığı vurgulanır. Özellikle, 1277 yılında, Karamanoğlu Mehmet Bey'in “ayağı çarıklı, başı kızıl külahlı” Alevi Türkmenlerin başında Konya'yı ele geçirmesi ve burada yayınladığı ferman önemlidir. Bu fermanda, “Bundan sonra; devlet dairelerinde, evlerde, sokaklarda dinsel mekânlarda Türkçe'den başka bir dil kullanılmayacaktır. Aksi hareket edenler, idam olunacaktır” denilmesi çok anlamlıdır.

Hacı Bektaş Velî’ye Ait Olduğu Bilinen Eserler

Hacı Bektaş Velî’ye ait Velâyetnâme, Makalat, Fevâid, Makâlât-ı Gaybiyye, Şathiyye, Hurda-nâme, Fatiha Tefsiri, Üss-ül Hakika, Besmele Tefsiri olmak üzere sekiz adet eser vardır.

Birinci eseri olan “Velâyetnâme”de Hacı Bektaş Velî’nin hayatı, kerâmetlerini sosyal ilişkilerini anlatan hikâyelerden oluşmaktadır. Hayatı ile ilgili ipuçlarının çoğuna bu kaynaktan ulaşmaktayız. Günümüze kadar devam eden yolun incelikleri ile geleneklerin izlerine bu eserden ulaşmaktayız. Asırlarca kerametleri ve hikâyeleri dilden dile dolaşmış şiirlere konu olmuştur. İnsanlar bu hikayelerdeki mesajları kendi inanç yapılarının merkezine oturtmuş, Allah, Muhammed, Ali sevgisinin kendilerine en yakın yüzyıldaki ifadelerini bu menkıbelerde bulmuşlardır. Bu hikâyelerde Kur’ân, hadis, nasihat dolu anlatımlar bulunmaktadır. Yine bu menkıbelerde tekkelerde uzun yıllar devam eden Balım Sultan erkânnamesinde içinde bulunan öğelere Velâyetnâme’den ulaşmaktayız.

İkinci eseri “Mâkâlât”tır. Aslı Arapça olarak yazılmış Molla Sadettin adı ile bilinen Sait Emre tarafından Türkçe’ye çevirilmiştir. Bilinen en eski nüsha 1409 yılına aittir. Bu eserde insanların anlayışları açısından kaç bölüme ayrıldığı, dört kapı kırk makam gibi yolun kurallarını anlatan bilgiler bulunmaktadır. Bazı alıntılar aşağıdadır. “Her türlü noksan sıfatlardan münezzeh olan Hakk teâlâ âdemi dört türlü nesneden yarattı ve onun evlâdını da dört bölüğe ayırdı. Bu dört gurubun her birini dört türlü ibadete bıraktı. Yine bunların her birinin kendine mahsus dört halleri ve dört türlü arzuları vardır. Şimdi âdemi yarattığı dört türlü nesne şöyledir. İlk önce topraktan, ikinci olarak sudan, üçüncü olarak ateşten, dördüncü olarak rüzgârdan. Onun ayırdığı dört bölük insan şunlardır: ilk bölük âbîdlerdir. Bunlar şeriat topluluklarıdır ve asılları rüzgârdandır. İşte bu rüzgâr, hem temizdir hem güçlüdür. Çünkü rüzgâr esmeyince ekin taneleri samandan ayrılmaz. Ve eğer rüzgâr esmeseydi bütün dünya kokudan mahvolurdu. O halde helâl ve haram temiz ve murdar hepsi şeriat ile bilinir. Zira şeriat kapısı yüce kapıdır. Nitekim Allah cc. Bütün nesnelerin varlığı Kur’ân’da zikretmiştir. Yüce Allah buyurmuştur: Yaş ve kuru ne varsa apaçık bir kitaptır ”. “Şimdi kim bu sözleri anlamadı, kendisini dahi bilmedi. Her ne kadar insan suretinde olsa da insan mertebesinde değildir. Henüz endişeleri ve malları çokluğu içinde boğulmuşlardır. Hayvanlar gibidirler, lâkin bu konuda tasarruf sahipleri de vardır ki onlar bilirler. Yetmiş yıldır yaptığımız dedikodu bir saat münacat ile eşit geldi. Zîrâ halkın dedikodu etmesi şüpheden ileri gelir. Zâhidin ibadeti aslını bilmeden işini yapmasıdır. Ârifin tefekkürü Allah’ın ilâhi sanatına bakarak iş yapmasıdır. Muhibbin yalvarıp yakarması ise sevgiliyle muamele etmesidir. Ancak bütün bunları yaparken riya ve tamahkârlık kişiyi kendi haline bırakmaz. Öyle olunca kişinin daima gönül şehrini araması gâfil olmaması gerekir ”.

Üçüncü eseri, “Makâlât-ı Gaybiyye ve Kelimât-ı Ayniye” adını taşımaktadır. Bu eserin kütüphanelerde birisi Farsça, diğeri Türkçe olan iki nüshasına ulaşılmıştır. Genellikle dinî, tasavvufî ve ahlâki konularda, soru-cevap şeklindedir. Daha ziyâde Makâlât’ın açıklaması şeklindedir. Hacı Bektaş Velî’nin kendi kaleminden çıktığı konusu kesin değildir. Dervişleri tarafından kaleme alınmış olma ihtimali yüksektir. Bu eser daha önceki kaynaklarda varlığından söz edilmekte fakat nerede olduğu belli değildi. Ankara Gazi Üniversitesi Hacı Bektaş Araştırma Merkezi tarafından bir nüshası İran’da bulununca, bir nüshasına da Taksim Atatürk Kitaplığı’nda olduğu tespit edilmiş ve yayın hayatına kazandırılmıştır. Bu eserdeki bazı sözler aşağıdadır. “Zühd (yol ehli) dünyayı terk etmektir. Dünya’yı terk etmek bütün ibâdetlerin, dünyayı sevmek ise bütün günahların başıdır. Takva Yüce Allah’tan başka her şeyi terk etmektir”. Hadis-i Kudsî: “Kullarımdan en çok öfkelendiğim kişi, bana cehennem korkusuyla ve cennet arzusu ile ibâdet edendir”. (Makâlât-ı Gaybiyye s. 17) “Ey derviş tövbe nedir? Tövbe Allah’ın emrine dönüştür. “Ey insanlar yürekten tövbe ederek Allah’a dönün” “dedim ki: Rabbinizden bağışlanma dileyin; doğrusu O, çok bağışlayandır”. Bir hadiste “Günahından tövbe eden hiç günahı yokmuş gibi olur”. O halde derviş, tövbenin şartlarını yerine getirerek geçmiş günahlarından tövbe etmelidir. Büyük ve küçük günahlarından arınmalı, yedi organına günah işletmemeli ve yedi organını bir çoban gibi korumalıdır”. “Ey derviş bil ki, Allah’ın Velîsi, kendi zamanın Nuh’udur. Onun yardımı, Allah’ın kullarını tufan belâsından koruyan gemidir. Su tufanında her ne kadar su belâ ise de, vücutlara yönelik olduğu için ondan kurtulmak kolaydır. Ancak cehalet tufanı ondan daha zordur, daha kötüdür. Çünkü onda boğulan kimse ilelebet kurtulamaz”. “Nitekim peygamberlerin sultanı “Müminin kalbi Allah’ın arşıdır”. Zahidin yetmiş yıllık ibâdeti arifin bir saatlik tefekkürüne eşittir”. “Bil ki, dervişlik ezelî bir saadet ve ebedî bir devlettir. Her kim sır sahibi olursa Yüce Allah on sekiz bin alemi kendisine sunar ve on sekiz bin âlem onun emrinde olur” “Şeyhin kerâmetleri vardır ki, müritleri ondan yararlanır. Onun görüşünün etkisiyle onların gözleri açılır, yürekleri saflaşır ve aydınlanırlar. Beden tutsağından çıkıp ecel kılıcından kurtulurlar. Şeyhten bu bu kerâmeti gören kimse faydası olmayan başka dünyevi kerâmetlere yönelmez. Bir mürid bir şey yer ve uyur veya başka bir şey yapar da şeyh kendisine: “Sen şunu yedin, böyle uyudun” derse onun kerâmetinin ne yararı olur? Çünkü mürid bunları zaten bilmektedir, şeyhin bu söyledikleri onun bilmediği bir şey değildir. Ancak müridin bilmediği, gaibe ait sırlarla onu bilgilendirirse, çok büyük faydası olur. O halde şeyhten böyle büyük kerâmet gören kİmse daha değersiz olan bir kerâmete ilgi göstermez.( Makâlât-ı Gaybiyye s.55)” “Sanat ve meslek öğretmen veya usta olmadan öğrenilemez. Allah’ı tanıma ise bunlardan daha zordur ve işlerin en değerlisidir, her şeyin üzerindedir. Bu işin de bir usta olmadan kendiliğinden öğrenilmesi mümkün olmaz. Yüce Allah büyüklüğü ile bu önemli iş için de ustalar buldu, öğretmenler gönderdi. Peygamberler ve evliyalar bu işin öğretmenleridirler. Demek ki o hazretler olmadan bu iş başarılamaz. Öğretmensiz öğrenmek pek nadir mümkün olur. Nadir ise hüküm taşımaz. (Makâlât-ı Gaybiyye s. 57)” “Soya sopa rağbet etme. Daima ismin az söylensin. İlk önlerde kendi adını yazma(Makâlât-ı Gaybiyye s. 64

Dördüncü eseri Kitabü’l Fevaid (Hacı Bektaş Velî’nin Vasiyetnâmesi) adındaki çalışmadır. Bu kitapta Ahmet Yesevî ile Hünkâr Hacı Bektaş Velî ilişkileri ve pek çok nasihat içerikli değerli sözler bulunmaktadır. Bunlardan birkaç örneği aşağıya aktarıyoruz: “Eğer daima cennette olmasını istersen herkesle dost ol ve kimseye karşı gönlünde kin tutma”. “Ve buyurdu ki, Hakiki derviş odur ki, kimsenin rencinden kırılmaz ve civanmerd odur ki, kırılmağa müstahak olanı da kırmaz”

“Hacı Bektaş Velî’den tasavvuf nedir? diye sordular. Buyurdu: odur ki, her ne kafanda varsa bırakırsın ve her ne ki, elinde varsa verirsin. Ve kuyuya düşen ne yaparsa onu yaparsın”. “Sema’ hakikat ehline müstehapdır, ilim ehline mübahdır (yapılmasında mahsur olmayan). Fısk ve fücur ehline (günah işleyenlere) haramdır”. “Padişah ‘dile benden ne dilersen’ der. Hacı Bektaş Velî cevap verir; “Sineği benden uzaklaştır. Padişah cevap verir, ‘Ben sineğe hükmetmeğe kadir değilim’. Hacı Bektaş : ‘Sen bir sineğe hükmedemezken bize ne verebilirsin 2 ” Beşinci eseri “Fatiha Tefsiri”: Hacı Bektaş Velî’ye ait bu isimde bir eser yakında bulunup yeni yazıya çevrilmiştir. Fakat eserdeki bütün sözlerin ona ait olduğuna kesin gözle bakmak yanlış olabilir. Bu eserdeki bazı sözler diğer eserlerdeki sözlerle çelişmektedir. Dolayısıyla yazan kişi Hacı Bektaş’ın sözlerini yazdığı gibi kendi şahsi düşüncelerini de ona aitmiş gibi gösterme ihtimali bulunmaktadır. Diğer eserleri, “Şathiyye, Üss-ül Hakika, Hurda-nâme" adlı bir eserlerdir, fakat şu ana kadar hiçbir nüshasına rastlanılmamıştır. Bu isimleri başka kitapların içindeki notlardan bilmekteyiz. Hacı Bektaş Velî’nin sözlerinden bir kısmı aşağıdadır. “Karşısında ki insanın iyi olmasını isteyen, önce kendisi iyi olmalıdır" “Kendini tanımayan, Çalab'ı da bilmez" "İyiliğe karşı kötülük; hayvanlıktır." "Biz dile ve söze bakmayız; öze ve hale bakarız" "Ayağa kalkacaksan; hizmet için kalk. Konuşacaksan hikmetli konuş. Oturacağın zaman da edeple otur" "Hakikatın ilk makamı, toprak olacağımızın bilinmesidir" "İnsanın cemali, sözünün güzelliğidir. Kemali ise işinin dürüstlüğüdür" "Âlimin sohbeti, cahilin ibâdetinden daha faydalıdır." "Özünle, gözünle, sözünle işinde ol" "Daima iyiyi, güzeli, doğruyu öğrenebilmek için okuyunuz, okutunuz" “ Edep urbasını, sırtınızdan ölünceye kadar çıkarmayınız." "Az konuşan, az yanılır" "Âdem suretinde olan herkes adem değildir" "Gönül kabesini, üstün tutmak gerekir" "İnsanın olgunluğu; davranışlarının doğruluğundadır" "Kimsenin ayıbını arama; kendi ayıbını görür ol" "Konuşmada acele etme; doğruyu söylemekten geri durma" "Alınmayacak eşyayı satma" "Çağırılmadan gitme" "Sevgi ve acıma insanlık; hiddet ve şehvet ise hayvanlık vasfıdır" "Ara bul" "İlimden gidilmeyen yolun sonu; karanlıktır" "Murada ermek; sabır iledir" "Araştırma, açık bir sınavdır" "Biliniz ve görünüz" "İlim açıklıktır" "İlmi ve bilgiyi yüce tutan kimse hiçbir zaman alçalmaz"

2 Fevâid s. 41


"Âlimlere ve kendini bilenlere alçak gönüllülük yaraşır" "Allâh'ı özümüzde; özümüzü Allah'ta bildik" "Mü'min'in gönlü Hakk’ın Kâbesi'dir. Gönül ile Hakk Tealâ arasında hicap yoktur" "İslâm'ın temeli güzel ahlâk; ahlâkın özü bilgi; bilginin özü akıldır" "Aşkın ateşinde yananlar; bir daha yanmazlar" "Yolumuz, ilim, irfan ve insanlık sevgisi üzerine kurulmuştur" " Kur'ân senin içinde olup; sen onun dışında kalmayasın" "Bizim, meclisimizin tarafı yoktur" "Gerçek farz, Allâh'a muhabbettir" “Bizim erkânımız; ahlâk-ı Muhammedî ve edeb-i Alî'dir" "Aşk meydanı, erenlerin ve bilenlerindir" "İmanın kemâli; ahlâk güzelliğidir" "Hakk’a erişebilmek için, büyüklere ve doğrulara yaklaşın" "Maddeden Allah sırrına kadar her ne varsa, kişi kendinde bile ve bula" "Çalap, mü'min kulunun gönlündedir” "Özünde ve sözünde temiz olmayanların, imanı tam değildir" "Şükredenin yardımcısı Allah'tır" "Allah ile gönül arasında perde yoktur"


HACI BEKTAŞİ VELİ SOY ZİNCİRİ


1. SEYYİD MUHAMMED HACI BEKTAŞİ VELİ 2. BABASI SEYYID İBRAHİMİ SANİ 3. “ “ MUSA 4. “ “ İSHAK 5. “ “ MUHAMMED 6. “ “ İBRAHİM 7. “ “ HASAN 8. “ “ İBRAHİM 9. “ " MEHDİ 10. “ “ MUHAMMED 11. “ “ HASAN 12. “ “ İBRAHİM EL MÜCAP 13. “ " İMAM MUSA-İ KAZIM 14. “ “ CAFER-İ SADIK 15. “ “ MUHAMMED BAKIR 16. “ “ ZEYNEL ABİDİN 17. “ “ HÜSEYN-İ KERBELA 18. “ “ ALİ EL MÜRTEZA DEDESI MUHAMMED MUSTAFA



Kaynakça:

1- Makalât-ı Gaybiyye, Ankara Gazi Üniversitesi Hacı Bektâş Araştırma Merkezi 2- Hazret-i Hünkâr Hacı Bektaşi Velî'nin Vasiyetnâmesi: Kitabü'l-fevâid, Dize Konca Matabaası 1959 3- Sefer Aytekin 1954, Makâlât-ı Hacı Bektaş Velî, Ankara Ayyıldız Yayınları, 4- Rüştü Şardağ 1984, Şerh-i Besmele, Karınca Matbaacılık 5- Abdülbaki Gölpınarlı 1990, Vilâyetnâme- Menâkıb-ı Hünkâr Hacı Bektaş Velî” İstanbul İnkılap Kitabevi 6- Bedri Noyan 1985, Bektaşîlik Ve Alevîlik Nedir? Ankara


ORJİNAL METİN : http://www.refikengin.com/




" DURSUN GÜMÜŞOĞLU " " FUTUHİ MÜTEEHHİL DERVİŞ ERENLER "Yaklaşık 3 ay önce yazıldı · Yorum Yap · BeğenSultan Gümüşoğlu, Ali Akbar Kangarani, Gazi Ayaz ve 3 kişi daha bunu beğendi. ŞAKİR KEÇELİ BABA - BEKTAŞİ MÜRŞİDLERİ MAAŞ ALABİLİRLER Mİ ? - ORJİNAL METİN : http://www.refikengin.com/

04 Mayıs 2010 Salı, 08:13

Dedeler, Babalar ve Hatta Sünnî Din Adamlarının Maaş Almaları İslam Dinine Uygun mu?

Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde, yüce ulusumuz tarafından kurulan Türkiye Cumhuriyetini, adım adım tasfiye ederek, emperyalizmin güdümünde Müslüman Cumhuriyeti (bilerek İslâm demiyoruz) kurmak isteyen AKP, Alevî Dedelerine, onların hatırı için de belki Bektâşî babalarına maaş vermeye ve onları “elma şekeri ile uslandırmaya kalkışmaktadır.

Acaba Dede ve Babaların Devletten Maaş Almaları İslâma Uygun mudur?

Önce Babalardan başlayalım: Babagân Bektaşîlği, Ehl-i beyt’in Yolu’na soyunan her insanı, Bektâşîlikle ilgili konularda aydınlatan, yani irşâd eden olarak kabul eder. Hz. Peygamber, kendi Yolu’na (İslâmiyete) soyunan Selmân-ı Fâris’e : “ Benim Ehl-i beytim’dendir (yani Ev halkımdan dır)” diye buyurmuştur. Oysa ki Selman Arap soylu değildir ve Hz. Peygamber’le uzak yakın kan bağı bulunmamaktadır. Bektâşîlik (Babagân), aydınlatıcılarının (mürşidlerin) Selmân-ı Faris’in açtığı çığırdan yürüdüklerinden hareketle,onları Ehl-i beyt’ten sayar. Babalar Ehl-i beyt’ten sayıldıkları için de taclarının (başlıklarının) alt kenarlarında yeşil bir kuşak vardır. Bu yeşil kuşak onların seyyit olduğunu gösterir. Bu Babagân için bir inançtır. Babagân olmayanların buna inanmak gibi bir zorunluluğu yoktur. Gelelim dedelere: Alevî inançlı canların aydınlatıcılarının (mürşidlerinin ) adları dededir. Bir insan Hz. Peygamber soyundan, yani Ehl-i beyt’ten gelmiyorsa dede, yani aydınlatıcı olamaz. Dedeler Hz. Peygamber soyundan geldikleri için seyyid diye anılırlar. Buraya kadar yaptığımız açıklamaları özetlersek: Bektâşî/ Alevî mürşidleri (aydınlatıcıları) Ehl-i beyt’tendirler. Görevleri, İslâmın hakikatlarını, hakkı ve adaleti insanlığa öğretmek ve başka bir anlatımla insanları melekleştirmektir. Acaba bu insanlar, düşünsel çalışmalarından dolayı bir ücret alabilirler mi? Yada İslâmî deyimi ile beyt-ül- mal’den yani devletten maaş alabilirler mi ?

Kur’ân-ı Kerîm Ehl-i beyt’in gelirinin ne olduğunu açıkça saptamıştır: Kur’ân 8. Enfal Sûresi 42. âyetinin sözleri şöyledir: “ Eğer yüce Tanrı’ya inandınızsa candan/ Gerçekle uydurmanın ait olduğu andan/ O günde kulumuza indirilen âyette/ İnandınızsa, bilin harpte ne geçse ele (yani ganimet)/ Beşte biri (Kur’ân sözü ile humus) Tanrı’nın, Yalvac’ın, yakınlarının (İslâmi deyimle Ehl-i beyt’in)/Öksüzlerin, yoksulun, yolcunundur inanın/ Tanrı’nın bilin sizler/ Her şeye gücü yeter”.1 Tüm İslâm dünyasında, bu arada da Alevî Dedeleri arasında humus (beşte bir) 2 diye adlandırılan bu kurumun dayanağı bu ayettir. Âyetin sözlerinden açıkça anlaşılacağı üzere,


1 Âyetin Arapça aslının sözleri şöyledir; “Va’lemû ennemâ ganimtün min şey’in fe’enne lillâhi humusehû ve lirresûli (Hz. Peygamber) ve liziylkurbâ (yakınları- ailesi) velyetâmû velmesâkiyni vebaissebiyli in küntüm âmentüm billâhi ve mû enzelnâ alâ abdinâ yevmelfürkaâni yevmettekalcem’an, vallâhü alâ külli şey’in kadiyr”. Âyetin Türkçe şiirsel yorumu; Doç. Dr. Bedri Noyan Dedebaba, Kur’ân-ı Kerîm (Manzum Meâl), Ardıç Yayınları, Ankara 2007’den aktarılmıştır. Bundan böyle aktardığımız âyetlerin tümü bu yapıttan aktarılacaktır. 2 Yurdumuzun Doğu ve Güney Doğu bölgesinde yaşayan Kürt Kökenli canlarımız Humus adı altında, bu gün bile soyulup soğana çevrilmektedir. İnsan haklarını savunmadan anladıkları “Kürtlere özgürlük” olan ve başka bir şey bilmeyen bazı “ aydınlar”, halkı ezen humus üzerine tek bir söz etmemektedirler. Bölgede toprak reformu yapılması gerektiğini savunmamaktadırlar. Humus ve halkın yoksulluğu için bakınız: İsmail Beşikçi, Doğu Anadolu’nun Düzeni, Acar Matbaası, Ankara 1965, s 218 ve devamı ile, s 270 Vd. Halil Aytekin, Doğuda Kıtlık Vardı, Toplum Yayınevi, Ankara 1965


Hz. Peygamber ve Ehl-i beyt, Kur’ân’ın sözleri ile “ …lirresûli ve liziylkurbâ” , ancak ve ancak, ganimet yolu ile elde edilen malların 5/1’ini alabilirler, Bunun dışında toplumdan (cemaattan) ve devletten başka bir şey alamazlar. Bu gün ganimet olmadığına ve olması da olanaksız bulunduğuna göre, kendisine “ben Ehl-i beytten geliyorum”diyenler toplumdan tek bir kuruş bile alamazlar. Hz. Peygamber v e Alî sağlıklarında ganimetten 1/5 oranında pay alırlardı. Ama bunları yoksullara, yetimlere ve tutsaklara dağıtırlardı.3 Bu nedenle yaşamlarını yoksullukla sürdürmüşlerdir. Gerek Alevî ve gerekse Bektâşî mürşidlerinin içinde, servet sahibi olan insan sayısı parmakla sayılacak kadar azdır. Bu gerçek te onların Hz. Peygamber’in sünnetine, Hz. Alî’nin uygulamalarına uygun olarak yaşadıklarını göstermektedir. Peki Dede ve Babalar Zekattan Pay alabilirler mi ? Veya Onlara Sadaka Verilebilir mi? İslâm devlet ve cemaatlarının en önemli gelirlerinden birisi de zekattır. Kur’ân-ı Kerîm 9. Tevbe Sûresi 61 âyeti toplanan zekatın ve sadakanın kimlere dağıtılacağını birer birer saymıştır: “ sadakalar yalnız, yoksullara, hastaya/ Sadaka toplamaya görevli olanlara,/ Yürekleri Tanrı’ya ısınana verilir 4 / Bir de âzâd olacak köleler veya esir/ Borçlulara verilir. / Bir de Tanrı Yolu’nda hayır ıssı olanla, yollarda kalanlara “ . Ayrıca, 51. Zâriyat ( Gerçeği S avunup Yayanlar) Sûresi 19. âyeti de bir düzenleme getirmiştir. Burada da şunlar söylenmektedir: “Onların mallarında dilenen, dilenmeyen/ Yoksullar için bir hak var idi bol keseden” . Görülüyor ki, her iki âyetin ikisinde de Ehl-i beyt’e zekat ve sadaka verilemeyeceği açıkça buyurulmuştur. Kur’ân’ın buyruğu bu olduğu için Hz. Peygamber, dağlar gibi yığılı zekat hurmasının bir tanesini yemeye kalkışan. Çocuk yaştaki Hz. Hüseyin’e : “Sen bilmez misin ki, Tanrı Ehl-i beyt’e zekatı haram etmiştir” diye kızmış ve canı kadar sevdiği torununun ağzından hurmayı çekip çıkartmıştır. Çünkü, 2. Bakara Sûresi 215. âyetinde de sadaka ve zekatın kimlere verileceği tek tek sayılmıştır. Sayılanlar arasında Ehl-i beyt yoktur.

Kûr’ân-ı Kerîm İrşad (Aydınlatma) Faaliyetlerinin Bir Karşılık Beklenmeden Yapılması Gerektiğini Israrla Buyurmuştur:

Kur ân; hem Hz. Peygamber’in ve gerekse O’ndan önce gelen tüm Peygamber ve nebilerin, asırlar boyunca bir maddi karşılık beklemeden, insanlara dosdoğruluk yolunu gösterdiklerini buyurmuştur. Bu âyetlerin bazılarını şöyle sıralarız: • 6. En’am Sûresi90. âyeti, Hz. Peygamber’in en ufak bir çıkar gözetmeden halkı irşad ettiğini şöyle anlatır: “ Bunlar Hakk’ın hidâyet verdiği kimselerdir/ Sen de bunlara uy da kurtuluş yoluna gir/ De ki: “ Ben sizden bana istemem bir mükâfat/ Bu ancak, tüm evrene bir öğüt ve irşad”. • 11. Hud Sûresi 29. âyeti de şunları açıklar: “……..Ey kavmim! Buna karşı sizden bir mal istemedim/ Mükâfatım yalnız Tanrı’ya ait dedim”. • Aynı Sûre 51 âyetinde şunlar buyurulmuştur: “ …..Buna ücret, mükâfat istemedim ki kavmim/ Yaratanıma ait bütün ödülüm benim……”


3 Bu yargımızın gerçeğe uygun olup olmadığı için bakınız: Dr. Ali Şeriatı, İslâm ekonomisi, Dünya Yayınları, İstanbul 1994. Hz. Alî, Nehcü’l- Belâga, Hazırlayan Abdülbâki Gölpınarlı, Der Yayınları, İstanbul (Baskı Tarihi Yok). Kur’ân-ı Kerîm 76, Dehr (İnsan) Sûresi 8-9 âyetleri,Üç gün üst üste aç yaşayan, Hz. Fâtıma ve Alî için inmiştir. Bektâşî/ Alevîler lokma dualarında bu âyeti okurlar. 4 Yürekleri Tanrı’ya ısınanlar sözü ile, Muaviye ve yakınlarından oluşan ve çoğu Mekke’nin fethinden sonra Müslüman olan olanlar kastedilmektedir. Bunlar bir anlamda rüşvetle İslâmı özümsemişlerdir.


• 12. Yusuf Sûresi 104. âyet sözleri de şöyledir: “ Sen onlardan bir ücret istemiyorsan buna / Bu (Kur’ân) bir öğüttür bütün insanlığa”. Âyet Hz. Peygamber’in insanlığa müjdeci ve aydınlatıcı olarak gönderildiğini ve çalışmalarının karşılığında bir şey istemediğini anlatmaktadır. • 25. Furkan Sûresi 57. âyet Hz. Peygamber’e hitap etmektedir: “De ki: “Sizden bir ücdet, bir çıkar istemedim/ İsteyenin Hakk Yolu tutmasını istedim”. Kur’ân 26. Şuarâ Sûresi126. âyeti, 34. Sebe Sûresi 47. âyeti, 38. Sad Sûresi 86. âyeti, 42 Şurâ Sûresi 23. âyeti, 51 Tur Sûresi 40 âyeti, irşad eylemlerinin ücret veya maddi, manevi çıkar karşılığında yapılmadığını ve de yapılamayacağını buyurmaktadır. Alevî dedeleri ile Bektâşî babaları Hz. Peygamber’in varisleridir. Çünkü Peygamberimiz “ benim varislerim bilginlerdir” diye buyurmuştur. Eğer mürşidler Peygamberimizin varisi iseler, O’nun ahlâk ve uygulamalarına aynen uymak zorundadırlar. Bu noktada en ufak bir sapma onların mirasçılık iddialarını ortadan kaldırır. İşte bu nedenlerle Bektâşî babaları, irşad faaliyetlerinden dolayı, kimseden tek bir kuruş bile alamazlar. Alırlarsa babalık sıfatları kaybolur. Alevîlerin dedelerine gelince, onların da bu kurala aynen uymaları gerekir. Burada Fakîr’e - Baba erenler, Sünnîlerin din adamlarının durumu nedir? diye soracaksınız, - Eğer onlar halkı irşad ediyorlarsa, yani mürşid iseler, Hz. Peygamber’in mirasçısıyız diyorlarsa, sünnete de uyup maaş almamaları gerekir. Sözü Ulemânın son sözü ile kapatalım: - Doğrusunu Tanrı bilir. “Cehennemin yakıtı yoktur/ Herkes yakıtını buradan götürür” Kur’ân bir bütünse, O’nun tek bir sözcüğü bile yürürlükten kaldırılmayacaksa, bizim mürşidlerimize maaş verilemez, verilse bile onlar o maaşı alamaz. Vermeye kalkışanların adına da “münâfık” denir Dosdoğruluk Yolu’nda gidenlerin Hakk Erenler Yardımcısı Olsun Aşk-ı niyazlarımla. Şakir Keçeli Baba

ORİJNAL METİN : http://www.refikengin.com/

Yaklaşık 3 ay önce yazıldı · Yorum Yap · BeğenAli Akbar Kangarani, Osman Nuri Dinçtürk ve Kamil Zulfikar bunu beğendi. Tarik-i Nazenin " ALLAH EYVALLAH " 16 Mayıs, 05:17 · Şakir Keçeli: Bektâşî Erkânnâmesi ORİJİNAL METİN : http://kanalkultur.com/de/content/view/134/42/

04 Mayıs 2010 Salı, 02:42

Şakir Keçeli: Bektâşî / Alevî Erkânnâmesi ve Bu Konuda İnternet Aracılığı ile Yapılan Tartışmalar 08 02 2008


Türkiye’de kimilerine göre otuz; Amerikalılara göre on - on iki milyon Alevî / Bektâşî yaşamaktadır. Üzülerek söyleyeyim, bu kadar insanın içinde iki bin adet okur yazar bulunmamaktadır... Bizim Alevî / Bektâşî inançlı yazarlarımız sık sık, “Hallac-ı Mansûr’un Ene-l-Hakk sözüne gönderimde bulunur”. Ama merak edip de Hallac-ı Mansûr kimdir, yaşamı nedir, onu kimler şehid etmiştir vb. okuyup araştırmaz. Koskoca Nâzım, halkımız için boşa dememiş: Kitapsız bilen...

Son günlerde bazı “dostlarımız”, Ardıç Yayınları tarafından yayına hazırlanan Bektâşî ve Alevî Erkânnâmesi, daha doğrusu Doç. Dr. Bedri Noyan Dedebaba’nın kaleme aldığı Bütün Yönleriyle Bektâşîlik ve Alevîlik adlı, 13 veya 14 cildi bulacak eserin 8 ve 9 . ciltleri ile çok yakından ilgilenir oldu.

Bir kısım dostlar, “korkma arkanda biz varız” diye Fakîr’e moral verirken, bazıları da “İşte size erkânnâme… Daha ne arıyorsunuz?” diyerek meydana atıldı.

Erkân ve Erkânnâme sözcüklerinin anlamı

Erkân sözcüğü Osmanlıcaya Arapçadan geçmiş bir sözcüktür. Osmanlıca sözlükler bu sözcüğü şöyle tanımlamaktadır:

Erkân: “1- Esaslar, destekler, direkler, sütunlar; 2- Reisler (İleri gelenler)”.

Bektaşilik / Alevilik terimbiliminde; Yolun ibadet, inanç ve ahlâka ilişkin kurallarına erkân adı verilir. Bu kuralların yazıldığı kitapçıklara (risâlelere) de erkânnâme denir.

Bedri Noyan Dedebaba, erkânnâme sözcüğünün gençler tarafından kolaylıkla ve somut olarak anlaşılması için, ona tüzük (Bektâşîlik ve Alevîlik tüzüğü) adını vermektedir.

Erkânnâmeyi yayımlamak (herkesin bilgisine sunmak) Yolun kurallarına uygun mudur?

Bu konu, 20. yüzyılın başından itibaren, özellikle Bektâşîler arasında, şiddetli tartışmalara sebep olmuştur.[1]

Erkânnâmenin halka sunulmasına karşı çıkanlara göre, Bektaşilik / Alevîlik sırrı (gizi) asla açıklanamaz. Çünkü bu gizi ancak ehliyetli olanlar taşıyabilir. Bu nedenle, Yol sırrını saklamayı buyurur. Yolun sırrını açıklamak bir düşkünlük nedenidir. Bu yüzden de Bektâşîlğe ihanettir.

Erkânnâmenin halka açıklanmasını savunanlar ise bu teze şu gerekçelerle karşı çıkmaktadırlar:

“İnsanlığın ulaştığı teknolojik olanaklar karşısında, giz (sırr) diye bir şey kalmamıştır, Bizim sır diye sakladığımız erkânnâme İngiliz, Fransız vb. için sır değil ama, Türk halkı için sır. İngilizce, Fransızca veya Almanca bilen bir Türk bizim sır diye sakladığımız kuralları rahatlıkla öğrenmektedirler. Kaldı ki, Bektâşîliğin dışarıya kapanması Yol hakkında yanlış, zaman zaman da çok haksız yargıların oluşmasına neden olmaktadır. Öyleyse Erkânnâme yayımlanmalıdır”.

Bu tartışmalar Bedri Noyan Dedebaba’nın sağlığında noktalanmış ve Yolun aydınlatıcıları (mürşidleri) erkânnâmenin yayımlanmasına karar vermişlerdir. Bu kararın verilmesinde Girit Kandiye Horasanlı Ali Baba Dergâhı Post-nişini Mücerret Halife Sâdık Bektâş Baba’nın çok büyük katkısı olmuştur.

Fakîr bu konu noktalanmış diyor ama, günümüzün mürşidleri zaman zaman Fakîr’i ; “erenler sakın erkânnâmeyi yayımlama, bunun manevi sorumluluğu ağırdır” sözleri ile, uyarmakta, bir anlamda da tehdit etmektedir.

Alevîlerde durum nedir?

Alevî erkânı, örneğin İmam Ca’fer Buyrukları, istekliye (tâlibe) sır saklama yükümlülüğü yüklemektedir. Buyruklar ve Dedeler tarafından kabul edilen ahitnâmeler,[2] Yolun sırrının açıklanmasını düşkünlük sebebi saymaktadırlar. Ama, Bektâşîlerin meydanları nasipli olmayanlara kapalı iken; kentlerde yaşayan Alevîlerin Ayn-ül-cemlerinin kapıları, herkese sonuna kadar açıktır. Bu durumda erkânnâmeyi yayımlamak Yolun kurallarına aykırıdır demenin hiçbir dayanağı bulunmamaktadır.

Yayımlayacağımız Erkânnâmenin temel özellikleri nelerdir?

Bugün her Bektâşî dervişinin ve babasının elinde erkânnâme vardır. Bazılarının elinde ise, birkaç erkânnâme bulunmaktadır. Örneğin Fakîr’in kütüphanesinde Isparta Senirkent Veli Baba Dergâhı Erkânnâmesi’nin bir kopyası bulunmaktadır. Ayrıca Kâzım Aslantüre Halifebaba’ya ait birkaç erkânnâme de vardır.

Bu nedenle, elimize geçirdiğimiz her erkânnâmeyi kitap yapmak, bilgi kirliliğine neden olmak demektir. İnsanların yalan yanlış bilgilerle donatılmasının, çok büyük manevi sorumluluğu olduğu da bilinen bir gerçektir.

Bedri Noyan Dedebaba bu konudaki titizliğini şöyle açıklamaktadır:

«Fakîrleri, bu kitabımı hazırlarken elimde bulunan, kırk adet erkânnâmeden yararlandım. Bu erkânnâmeleri birbirleri ile karşılaştırarak farkları ortaya koydum. Bu karşılaştırmadan sonra da farklı uygulamaların doğrusunu ortaya çıkarttım. Örneğin; Çerâğ uyarma sırasında çerâğcı, aydınlatıcıdan (mürşidden) delîl adı verilen mumu alır, bunu uyarır (yakar), bundan sonra da (onunla), uyarılması gereken çerâğları uyarır. Acaba çerâğcı bu delîli nereden uyarır? Bazı dergâhlar bu delîli; Kûre (Ocak) makâmı çerâğından, bazıları Horasan postu çerâğından, bazıları Kanûn-u evliyâ çerâğından, bazıları ise Baba çerâğından uyarırlar diyor. Bu farklılığı gördükten sonra, aslını (doğrusunu) saptamak amacı ile; önce erkânnâmelerin tümünü karıştırdım ve onların farklı farklı uygulama önerdiklerini görünce, bu kez de erkânnâmeleri dergâhlarda uygulamış olan mürşidlere (aydınlatıcılara) yüzlerce mektup yazarak başvurdum.[3] Ayrıca sorup soruşturdum ve sonunda en doğrusunu bulmak için gayretlerimi sonuna dek zorladım.

Elimdeki erkânnâmeleri numara sırasıyla burada sunuyorum. Çünkü ileri sayfalarda bu numaralarla zikredilecektir.

No 1: Aydınlatıcım (Mürşidim) Alî Naci Baykal Dedebaba ve Yolgöstericim (rehberim) Kâzım Arslantüre Baba erenler tarafından Fakîr’e lutfedilmiş olan, Hz. Pîr Dergâhı’ndaki nüshanın kopyası olan erkânnâme.[4]

No 2: İsmet Erkal erenler tarafından Fakîr’e verilen Salih Erkânnâmesi [5]

No 3: Mehmet Alî Hilmi Dedebaba'nın kendi elyazısı ile yazılan ve şahsına ait olan erkânnâmesi.[6]

No 4: Dervîş Câvid Kadırğan (Karaabbdal) el yazısı ile yazılan erkânnâme.[7]

No 5: Mücerred Halîfe Ca'fer Sâdık Bektâş Baba erenler tarafından, Fakîr’e armağan edilen erkânnâme.[8]

No 6: Yine Sadık Baba erenler tarafından armağan edilen, kapağında erkân yazılı ciltli yazma defter.

No 7: Yine Sadık Baba erenlerin armağanı olan, Kisvenâme ve Makaalât bulunan bir yazma içinde, 48. yaprakta başlayan erkânnâme.[9]

No 8: Erkân-ı Hilâfet; Sadık Baba armağanı 21x15 boyutlarında, cönk içinde, 48-5l yapraklarında bulunan, 1239 H. (1823 M) tarihli erkânnâme (yazma).

No 9: Yine Halîfe Sadık Bektâş Baba armağanı, baş bölümünde Risâle-i Sultan Vîrânî sözleri bulunan yazma nüsha. Bu nüshanın 112-118 sayfaları erkâna ayrılmış ve Derviş Alî tarafından 1175 H. (1761 M.) yazılmıştır.

No 10: Aydınlatıcım Alî Naci Baykal Dedebaba tarafından armağan edilen, kırmızı deri cildli 302 sayfalık yazmada bulunan erkânnâme.[10]

No 11: Yine aydınlatıcım Alî Naci Baykal Dedebaba armağanı olan, büyük boyutlarda, kahverengi deri kaplı, yaldızlı cildli yazma; ta'lik yazı ile yazılmış 30 ve 43. sayfalarda Risâle-i Şeyh Eb-ül- Hasan-il-Harkanî ('ye ait) tamamen erkânıdır.

No 12: Yine Alî Naci Baykal Dedebabamın Fakîr’e teslîm buyurdukları özel evrâk ve kitaplar arasında, Kurtuluş Savaşına ait posta telgraf işlemlerini (muamelâtını) kayıt buyurdukları bir cildli defterin boş kalan sayfalarına yazılmış olan erkânnâme.

No 13: Deri ciltli, ufak sığır dili cönk içinde çerâğ ve rehberlik hakkındaki erkânnâme.

No 14: Mehmet Alî Hilmî Dedebaba'ya ait olup Dedebaba'nın kardeşinin torunu, akrabamdan Naci Eren tarafından Fakîr’e armağan edilen ve Esseyyid Turâbî Abdullah Baba mührü ile mühürlü, Seyrânî- el- Manastırî tarafından yazılan yazmanın 148. sayfasında yazılı olan Erkân-ı Mücerred.

No 15: Fakîr’de bulunan kırmızı deri ciltli 18x12,5 cm boyutunda, şemseli ve klapetli 134 sayfalık yazmanın, 12 ve 134 sayfalarında yer alan erkânnâme.

No 16: Arkası P. E. işaretli 16, 5x12,5 boyutunda, içinde Silsilenâme, Şerh-i Havâss-ı Nâd-ı Alî, Delîl-i Budalâ bulunan yazmanın son sayfalarında yer alan erkânname.

No 17: Burdur-Yeşilova-Niyâzlar (Yaprakkaya) Dergâhı'na ait erkânnâme. Bu erkânnâme 13x10 cm boyutunda çok güzel bir nesih ile yazılmış ve 44 yapraktan ibarettir. Her sayfada on iki satır yer almaktadır. 22 Muharrem. 1312 (1894 M) tarihli bir ketebesi var 14. yaprakta. Daha eski tarihli bir nüshadan kopya edilmiştir.[11]

No 18: Yukarıda No 14'te sözü edilen yazma içinde s. 159’da kayıtlı Der beyân-ı Erkân-ı kemer-beste başlıklı bölüm.

No 19: 345 no’lu yazmanın son tarafındaki erkânnâme.

No 20: Terzî Mustafa Alî Zorluoğlu armağanı büyük yazma. Sığır dili cönkte, yaprak 330/b'de başlayan erkânnâme.

No 21: Turgutlu Bektâşî Dergâhı Post-nişîni Mücerred Alî Rızâ Baba erenlere ait yazmanın 113-132 sayfalarında yazılı bulunan erkânnâme.[12]

No 22: İzmir'de oturan Ahmet Cevdet Aşkii (Şimşir) Babaerenler'in el yazıları ile yazılan erkânnâme.[13]

No 23: Aydınlı Nûrî efendi armağanı olan ve güzel bir nesih ile kaleme alınan erkânnâme. Bu erkânnâmenin içinde, erkânla birlikte, tercümânlar ve salâvâtnâmeler yer almıştır.[14]

No 24: Denizli'de oturan Asım Kıritoğlu Baba erenlere ait erkânnâme. Bu erkânnâme eski bir yazma yapıttır.[15]

No 25: Halîfe Faiz Tuncer Baba'da bulunan ve Hüseyin Hüsnü Erdikut Baba'dan kalan erkânnâme. Bu yapıt Şemsî Baba evlâdı Deraliyyeli Hâfız İsmail Hakkı mührü ile mühürlü ve 15 Rebiulevvel l331’de (1912 M) kopya edilmiş bir erkânnâmedir.[16]

No 26: Faiz Tuncer Baba'da bulunan ve Ahmed Cevded Aşkî Baba'ya aid bir yazma içinde yer alan erkânnâmenin s. 35-54 arası.

No 27: Denizli'de bulunan merhûm Şeref Küçüker Baba'ya ait yazma erkânnâmenin yaprak: 8/b- 15/a bölümleri.[17]

No 28: Halîfe Faiz Tuncer Baba'da bulunan Bahrî Baba evlâdı Hüseyin Zâtî Karahisârî yazması içinde yer alan erkânnâme.

No 29: Yakova Bektâşî Dergâh'ında bulunan yazma erkânnâme ve hilâfet erkânını anlatan yapıt.[18]

No 30: Tire Horasanlı Alî Baba Dergâhı'nda, eski bir yazma erkânnâmenin çerâğ uyarma bölümü.

No 31: Haydar Ölmez erkânnâmesi (Bu Erkânnâme Yunus Ölmez Halifebaba’ya aittir. Dedebaba oğlundan aldığı için öyle yazmıştır.)

No 32: Sadık Baba armağanı P. E. işaretli silsilenâme, Şerh-i havâss-ı nâd-ı Alî yazmasının 155 ve 169 sayfaları arasında yer alan erkânnâme.

No 33: Sabahaddin Noyan Baba'da bulunan yazma erkânnâme.

No 34: Alî Melek bey armağanı yazmadaki erkânnâme.

No 35: Veli Dağlı ve Yahya Dağlı Babaerenler'e ait erkânnâme.[19]

No 36: Alî Naci Baykal Dedebaba armağanı E. E. V. S. işareti bulunan yazmada yer alan erkânnâme.

No 37: Çok eski, bu yüzden baş ve son yaprakları yitmiş erkânnâme.

No 38: Hüseyin Uyanık erenlere ait cönkte bulunan erkânnâmenin 270 ve 272 sayfalarında bulunan tıraş erkânı.

No 39: Mücerred Alî Rızâ Özbektâş Baba'ya ait eski bir yazmanın 227. sayfasında bulunan tıraş erkânı.

No 40: Hıdır Çokçeken Baba'nın verdiği yazmanın s.111 ve sonrasında yer alan erkânnâme. [20]

Gördüğüm ve incelediğim erkânnâmeler sadece bunlar değildir. Bunların dışında daha birçok erkânnâme elime geçti ve onları inceledim. Ama, isimlerini sunmadığım bu yapıtlarda farklı bir anlatım yoktu, onlarda ayrı özellik ve bir değişiklik göremediğimden isimlerini burada söylemedim.

Bir yapıta “Bektâşî erkânnâmesidir” diyebilmek için, tüm Bektâşîlerin paylaşacağı kaynaklara, örneğin Pîr Evi’ne dayanması gerekir. Yoksa bir babaya ait erkânnâme tüm Bektâşîlerin değil, o babanın erkânnâmesi olur.»

Yayımlayacağımız 8. cildin içinde neler vardır?

Erkkânnâmeyi anlatan bölümü, 600 veya yedi yüz sayfa olmak üzere ikiye ayırdık. Sekizinci ciltte (yani birinci kitapta) şunlar yer almaktadır:

Genel açıklamalar

Meydan (Cem’) Evi ve döşenişi

Nasib alma (İkrar) töreni (Bektâşîlerde ve Alevîlerde)

Dervişlik töreni

Babalık töreni

Halifebabalık töreni

İcazetnâmeler ve örnekleri

Yayınlanacak 9. ciltte yer alacak konulara gelince:

Baş okutma (Hizmet görme erkânı)

Muharrem ve Aşure

Nevruz erkânı

Nişan yapma erkânı

Nikâh yapma erkânı

Çocuğa ad verme erkânı

Ölüm ve cenaze erkânı vb.

Ardıç Yayınlarının katkısı

Doç. Dr. Bedri Noyan Dedebaba Erkânnâme konusunda iki ayrı çalışma yapmıştır. Bunlardan birincisi Osmanlıca aslına bağlı kalarak erkânı açıklamak; ikincisi ise, Osmanlıca metinleri, bu arada gülbengleri (tercüman- hayırlıları) yine şiir şeklinde ve hece vezni ile bu günün diline çevirmek.

Bu iki çalışmayı ayrı ayrı yayımlamanın anlamsızlığını düşündük ve her bir erkânın önce arı dille Türkçesini yazdık. Hemen bunun altında veya dip notta Osmanlıca veya Arapça aslını verdik. Böylece Yolumuzun kurallarının herkesçe ve özellikle gençler tarafından anlaşılmasını sağladık. Bu konuda bir örnek vermek istiyorum:

Çerağlar uyarılırken (yakılırken) rehber şu tercümanı okur:

“Şem’-i tevfik-i hidâyettir yüzün / Sûret-i Hakk’tan işârettir yüzün / Ehl-i tevhîde beşârettir yüzün / Hacc ü Ehrâm ü ziyârettir yüzün / Kıble-i erbâb-ı tâ’attir yüzün / Mağz-ı Kur’ân’dan ibârettir yüzün / Bî- bidâyet, bî-nihâyettir yüzün. Ber cemâl-i Muhammed, kemâl-i İmâm Hasan ve İmâm Hüseyn Alî râ bülende salâvât...”

Bu tercümanın Türkçesini, bırakınız tâlibi (istekliyi), tercümanı okuyan çoğu rehber veya baba bile bilemez. Oysa ki Peygamberimiz “anlamını bilmeden ibadet eden kişi, değirmen döndüren eşeğe benzer” diye buyurmuştur.

Dededebaba bu tercümanı (gülbengi-hayırlıyı) şiir şeklinde ve hece vezni ile Türkçeleştirmiş ve herkesin anlayacağı hale, şu şekilde getirmiştir.

Doğru Yola gidişin ışığındadır yüzün Hakk’a benzer sûretin yapısındadır yüzün Birlik yolcularına sevinç vermededir yüzün Ehram giymiş de hacc’a yönelmededir yüzün Boyun eğmiş kişiler kıblesidir de yüzün Tüm Kur’ân’ın kısalmış hecesidir de yüzün Hem başlangıç, hem de bir sondur sanki yüzün Hem başsız, hem de sonsuz hâldedir şimdi yüzün. Muhammed’in güzelliği, Alî ile İmâm Hasan ve Hüseyin’in olgunluğuna Tanrı’dan yüksek sesle salât ve selâm olsun.

Erbabı bilir, Cem’lerde sık sık Kurân’dan âyetler okunur. Bu âyetlerin de anlamı bilinmez. Üstelik doğru dürüst de okunamaz. Sözcükler çarpıtılır durulur. Biz bu âyetleri de Dedebaba’nın Kur’ân-ı Kerîm Manzum Meâl adlı eserinden yararlanarak Türkçeleştirdik. Tabii Arapça aslını da Türkçenin hemen yanına veya dip notta koyduk.

Çalışmalarımız devam etmektedir.

Gelelim işin malî boyutuna

Türkiye’de kimilerine göre otuz; Amerikalılara göre on - on iki milyon Alevî / Bektâşî yaşamaktadır. Üzülerek söyleyeyim, bu kadar insanın içinde iki bin adet okur yazar bulunmamaktadır. Çünkü biz her cildi iki bin adet bastık. Bastığımız kitapların yarıya yakını elimizdedir.

Eğer her ciltten iki bin adet satsak, biz zengin oluruz ve yayımladığımız kitapların fiyatını da en az yüzde otuz ucuzlatırız.

Okuyucuma iki örnek daha vermek istiyorum:

Bilindiği üzere Hallac-ı Mansûr Alevî / Bektâşîlerin gözbebeğidir. Ayrıca Alevîliği İslâmdan koparmak isteyenlerin en önemli malzemesidir.

Dünyada Hallac-ı Mansûr’un tek uzmanı vardır o da; Fransız Massignon’dur. Yayınevimiz Massignon’un kitabının birinci cildini Türkçeye çevirtip okuyucuya sundu (ikinci cilt çevirisi sürmektedir). Bu cilt bu güne kadar bin kadar sattı ama, alanların büyük çoğunluğu Alevî/Bektâşî inancında olmayanlardır.

Bizim Alevî / Bektâşî inançlı yazarlarımız sık sık, “Hallac-ı Mansûr’un Ene-l-Hakk sözüne gönderimde bulunur”. Ama merak edip de Hallac-ı Mansûr kimdir, yaşamı nedir, onu kimler şehid etmiştir vb. okuyup araştırmaz.

Koskoca Nâzım, halkımız için boşa dememiş: Kitapsız bilen…

Bize yardım etmek istiyorsanız, hemen yarından itibaren Bedri Noyan Dedebaba’nın kitaplarını, Hallac-ı Mansûr’u, büyük İslâm bilgini Goldziher’in İslamda Fıkıh ve Akaid’ini, sabahtan akşama kadar ağzınızdan düşürmediğiniz Şah İsmail’i anlatan tek kitap olan Ahsenü’t-Tevarih’i alın. Alın okuyun, bizim de çarkımız dönsün.

Hakk Erenler başta ihvanımıza ve ardından tüm insanlığa gönül huzuru versin. Dosdoğruluk (Sırat-ı mustakıym) Yolundan kimseyi ayırmasın.

Notlar

[1] Bu tartışmaların öyküsü Doç. Dr. Bedri Noyan Dedebaba’nın Bütün Yönleriyle Bektâşîlik ve Alevîlik adlı yapıtının 5, 6 ve 7. ciltlerinde ve okuyucuya sunulacak 8. ciltte bulunur.

[2] Bu ahitnâmelerden birisi Bütün Yönleriyle Bektâşîlik ve Alevîlik adlı eserin yedinci cildinde yayımlanmıştır. Bundan sonraki dipnotları Bedi Noyan Dedebaba’ya aittir.

[3] Bu mektupları alanlardan bazıları, “Noyan Dedebaba bu hususu bilmiyor da bana sordu ve öğrendi" dedi. Ama, bu türlü yanlış ve çocukça böbürlenmelerden yılmadım, aldırmadım, güldüm ve geçtim. Zirâ, Fakîr işin burasında değildim, bir noktanın gerçeğini araştırmakta idim.

[4] Pîrevi’nde Uygulanan Erkânnâme, Doç. Dr. Bedri Noyan Dedebaba Özel Kütüphanesi.

[5] İmâm Mûsâ-er-Rızâ kulu Sâlih imzalı ve 12 Muharrem sâl-i arâbî 14 (Bu tarih 1314 mü? yoksa 1214 mü? bunu bilemem) tarihli erkânnâme.

[6] Fakîre, M. Alî Hilmi Dededebaba'nın kardeşinin torunu olan, akrabam Naci Eren armağan etmiştir.

[7] Eski bir nüshadan Dervîş Câvid Kadırgan tarafından kopya (istinsah) edilmişbir nüsha olup, notları alındıktan sonra kendilerine i'ade edilmiştir.

[8] Mersin'de oturan Mücerred Halîfe Sâdık Bektâş Baba erenler orada Hakk'a yürümüştür. Fakîre armağan ettiği bu erkânnâme büyük sığır dili cönk içinde, Yaprak 6-8’de güzel bir ta'lik yazı ile yazılmıştır.

[9] Bu Erkânnâme, ufak sığır dili bir cönk olup siyah, rutubetten buruşmuş ve deri ciltlidir. (Yapıt) 1239 hicrî (1823 M) tarihlidir.

[10] Bu yazma içinde: Erkânnâme, Esrâr-ı Şâh Alî-yyel- Murtazâ, Vücûdnâme, Tercüman, Gülbank, Silsilenâme, Ankaa-yı maşrik risâlesi yer almıştır.

[11] Bu yapıt Fakîr tarafından incelendi, gerekli notlar alındı ve yerine iade edildi.

[12] Yunus Ölmez Baba'dan alınmış, okunup gerekli notlar çıkartıldıktan sonra kendisine geri verilmiştir.

[13] Bu erkânnâme Öğretmen Hilmi Pakkan erenlerimiz tarafından Fakîrlerine verilmiştir.

[14] Bu erkânnâmenin 47. sayfasında 1287 H.(1870 M.) de daha eski bir nüshadan kopya edildiği yazılıdır.

[15] Bu yapıt tarafımdan incelendi, gerekli notlar alındı ve kendisine geri verildi.

[16] Fakîr bu yapıtı inceledi, gerekli notları aldı ve Faiz Baba'ya iade etti.

[17] Bu erkânnâmeyi Fakîr'e Şeref Baba oğlu, sayın meslektaşım Dr. Reyhân Küçüker lutfettiler.

[18] Bu iki erkânnâmeyi, 1966 Ekiminde bu dergâhı ziyâretimde görmüş ve bir gece içinde hilâfet erkânının kopyasını çıkartmıştım. Post-nişîn Kâzım Bakaklı Baba “Bu kadar yazıyı ben bir yılda yazamam" diye şaşırmıştı.

[19] Bu erkânnâme Adalet Fuat Mörel armağanıdır.

[20] Hıdır Çokçeken Baba Yogoslavya'dan İstanbul'a göçmüştür. Bana lutfettiği yazma 1326 H. (1910 M.)'de yazılmıştır.


ORJİNAL METİN : http://kanalkultur.com/de/content/view/134/42/ Yaklaşık 3 ay önce güncellendi · Yorum Yap · BeğenAli Akbar Kangarani, Ömür Altınbilek ve Osman Nuri Dinçtürk bunu beğendi. " SELİM RUHİ BABA ( k.s.) ERENLER " ORIGINAL MATERIAL : http://www.bektashi.net/bio-babaselim.html

03 Mayıs 2010 Pazartesi, 15:24

Selim Ruhi Baba 1869-1944

Selim Ruhi Baba was born in the central Albanian city of Elbasan in 1869CE. His family had very deep connections to the Bektashi Order. His mother was the sister of Ali Hakki Baba and his father, Xhemal, was the brother of Mustafa Qefshi Baba. Like his two uncles, Selim studied in the main medrese (Islamic theological college) of Elbasan until the age of sixteen. In 1885CE, his father took him to the tekke of Asim Baba in Gjirokastër to take the hand of his uncle Ali Hakki Baba. Selim remained to Gjirokastër from then on. He continued to take courses in the town’s famous medrese and he acquired not only a knowledge of Islamic theology but was able to master the Turkish, Arabic and Persian languages. In 1887CE, he received his diploma (ijazah) from the medrese, and then he made his solemn pledge (bey'at) to Baba Ali. Three years later, in 1890CE, Selim donned the garb of a Bektashi dervish.

Selim Ruhi Baba was an avid scholar and he absorbed himself in the books that arrived at the tekke every year from Istanbul. The subjects that he studied were not only religious in nature, but covered history, geography, literature, the sciences, and philosophy. He was considered by many to be the most cultivated Bektashi of his time. He later became an accomplished poet and he wrote three divans containing mystical verse; one in Turkish, another in Persian and a third in Arabic. Baba Rexheb (who was his dervish) said that Selim Ruhi Baba was a tender, loving and wise man. He was as certainly unpretentious and humble, because he himself told one Italian journalist in 1939CE that the pre-eminence of a baba over his disciples depended more on doctrine, ritual and mystical exaltation than on personal qualities, whereas the journalist had noted that Baba Selim was famous through all Albania, and that he exercised great personal magnetism over his followers.

Because the threatening political climate in the Ottoman Empire made travel to the Pirevi impractical, Selim Baba took his mücerredlik (vows of celibacy) at the hands of Ali Hakki Baba. He also later received the rank of dede from him as well. Before Ali Hakki Baba left this world in 1907CE, he appointed Selim Ruhi Baba to look after the tekke. Around this time, Baba Selim offered aide to various Albanian nationalist guerillas and to other patriots who tried to organize an independence movement.

After independence in 1912CE, Selim Ruhi Baba and his tekke faced a most trying period. When the Greeks occupied southern Albania during the Balkan Wars of 1912-1913CE they laid waist to the countryside, burned many Bektashi tekkes and murdered scores of dervishes and babas. Baba Selim only narrowly escaped death himself. The tekke was encircled by Greek irregulars but Selim Ruhi Baba succeeded in escaping to Gjirokastër. However an old dervish was found in the tekke and beaten. The Greeks robbed the tekke and used it as a barracks over the next three years.

Between 1913CE and 1916CE, Baba Selim lived in Gjirokastër at his sister's house which was transformed into a tekke. In 1914CE, the Greek administrators of occupied Gjirokastër wanted to send Baba Selim into exile on the island of Ithaca along with many patriotic inhabitants of the city. Nevertheless the Albanian Orthodox priests of the town intervened and convinced the Greeks that the baba was a man of outstanding character and he was subsequently released.

As soon as the Greeks pulled out of Albanian lands following the end of the First World War, the tekke of Asim Baba was rebuilt with the help of the local population and the financial contributions made by Albanians living in America.

In 1923, according to Hasluck, there were seven dervishes living in the tekke with Baba Selim. He preserved the strict rule of discipline introduced by his predecessor and he barred the use of alcohol. The occupants of the tekke also continued to wear the taj of four terks, in to remembrance of events of 1826 when Sultan Mahmud II outlawed the Bektashi Order.

After the reorganization of the Bektashi Order in 1930, the Asim Baba Tekke became the center of one of the six dedeliks of the country. Its zone of jurisdiction was the extreme south part of Albania. As with his uncle Ali Hakki Baba, Selim Baba had many muhibs. It is even said that at one time eighty and one hundred students of the medrese of Gjirokastër had taken his hand. During muhabets, it was not unusual to see 40 to 50 people meeting in the tekke.

Baba Selim’s tekke was a very welcoming place: pilgrims could lodge there and live for several days. There was an immense kitchen that cooked meals daily to feed any who came, rich or poor. The tekke was also known as a place where one could relive nervous tension and stress thanks to the tranquility and serenity that reigned there.

One day a local man of note came to visit Baba Selim. He brought with him his teenage son named Enver. The man asked the baba to bless the lad as he was about to go off to France to further his studies. The baba was never one to refuse the request of a petitioner and blessed the boy. However he told the father, "One day this boy will return and he will be the ruin of this tekke." The boy was none other than Enver Hoxha.

It was in the tekke of Asim Baba that one of Selim Baba’s nephews took his hand and became a dervish. This young lad’s name was Rexheb. In 1929, at the age of eighteen, Dervish Rexheb represented the elderly Selim Baba at the Bektashi convention in Korça. In 1942, when the new dedebaba, Ali Riza, was installed in Tirana, Baba Selim again sent Dervish Rexheb as his representative. In fact Dervish Rexheb was to be Baba Selim’s successor but the events of the Second World War ended that.

During the Italian occupation of Albania, Baba Selim gave his support and sympathies to those who sought to liberate Albania from all foreign occupation and exploitation. Dervish Rexheb actually joined the anti-communist Balli Kombëtar. In 1944, Baba Selim left this world, and soon after Dervish Rexheb fled the country in the wake of the communist takeover of Albania.

ORIGINAL MATERIAL : http://www.bektashi.net/bio-babaselim.html





Yaklaşık 3 ay önce yazıldı · Yorum Yap · BeğenÖmür Altınbilek, Wesley Joyner ve 2 kişi daha bunu beğendi. " YUNUS EMRE " ORIGINAL MATERIAL : http://www.bektashi.net/bio-yunus.html

03 Mayıs 2010 Pazartesi, 15:18

Yunus Emre ca. 1240-1320

God permeates the whole wide world, Yet his truth is revealed to none. You better seek Him in yourself, You and He aren't apart - you're one. ---Yunus Emre

Hacı Bektaş, Tapduk Emre & Yunus Hacı Bektaş’ fame had spread in every direction, and from all sides mürids and muhibs had started to come. The sema’ and enjoyment were being carried out and the meclis was held. The destitute were coming and becoming rich, and those who wanted to obtain a wish were appealing to him and finding their wish.

In the south of Sevrihisar there was a village they called Sarıgök. There was a man called Yunus Emre who had been born in that village. The tomb of this eren is also near the place where he was born. He was making a living by cultivating crops, and was an impoverished man. One year there had been a famine and the crops had not grown. Yunus Emre heard of Hacı Bektaş’ standing and he said, “I will go to him and ask for a little something.” He loaded an ox with medlar berries, and came to Karahüyük. He said to the Hunkar, “I am a penniless man; I did not get anything from my crops. Take my fruit, and in return please me with its value. My family and my relatives and I will eat from your payment in love of you.” The Hunkar gave the order, and they ate the medlar berries.

After one or two days Yunus decided to return to his home. The Hunkar sent for his dervishes and said, “Ask him, shall we give wheat or a nefes?” They asked Yunus and he said, “What will I do with a nefes? I have need of wheat!” The dervishes informed the Hunkar. He decreed, “We will give ten nefes for every medlar seed.” They told Yunus this and he said, “But I have a family and relatives, I have need of wheat!” In agreement with this, they loaded wheat upon his ox, and he set out on the road.

When Yunus came to the lower side of the village, just as he crossed the slope on the other side of the hamam, he said to himself, “What kind of useless deed I have done? I went to the eren, and he offered the nesib to me and would give ten nefes for each medlar seed, but I did not accept. This wheat which was given to me shall be eaten in a few days and it will be finished. Was it for this that I was deprived of my nesib? I will turn back and go again, and perhaps he will sanctify me again.” With this he turned back and came again to the tekke. He unloaded the wheat and said, “Let the Eren give the nesib which he offered me, I have no need of wheat.”"

The halifes went and notified the Hunkar. The Hunkar said, “I am sorry. Such an act can not be repaired like this, for I gave the key to that lock to Tapduk Emre. Have Yunus go to him, and receive his nesib from him.” The halifes related the words of the Hunkar to Yunus Emre. He traveled to Tapduk Emre and related the Hunkar's greeting, and explained what had happened. Tapduk received the greeting and said, “Your coming is a delight, for you brought good fortune. Your situation was revealed to us. Serve and work for me, and then you will receive your nesib.” Yunus started to gather wood and carry it on his back to Tapduk Emre' s tekke. He would not cut green wood, nor bring crooked wood. He served like this for forty years.

One day a joy came to Tapduk Emre and he became ecstatic. In the meclis there was a poet named Guyende and Tapduk said to him, "Sing!" But he was reluctant and did not sing. Tapduk said, "Speak! We are eager to listen." Again Guyende did not sing. This time Tapduk turned to Yunus Emre and completed the nefes of the Hunkar. He said, “Your time has come and we have opened the lock of your treasury. We gave you the nesib! Sing!” The curtain of the unseen immediately rose from Yunus Emre's eyes and he began to sing. The nefes which he sang have since formed a large compilation.

(from the Vilateyname of Haji Bektash Veli)

All original material on this website is ©2003 Bektashi-Net and may not be reproduced in any manner without written permission.


ORIGINAL MATERIAL : http://www.bektashi.net/bio-yunus.html

Yaklaşık 3 ay önce yazıldı · Yorum Yap · BeğenÖmür Altınbilek, Omer Sehu II ve Osman Nuri Dinçtürk bunu beğendi. " KAYGUSUZ ABDAL SULTAN ( k.s.) ERENLER " ORIGINAL TEXT : http://www.bektashi.net/bio-kaygusuz.html

03 Mayıs 2010 Pazartesi, 08:30

Kaygusuz Abdal Sultan d. ca. 1445

Lord, I humbly beg of You, hear my reverend request, These are words straight from the heart, they are not spoken in jest.

First, a hundred thousand loaves, also fifty thousand pies, One hundred sixty thousand buns, profusely buttered on both sides.

A thousand piglets should suffice, if added to a thousand sows, With sixty of their young, some fifty thousand water buffaloes.

Ten thousand cows, a thousand oxen for a mustard stew, The trotters separately served in vinegar, with garlic too.

A thousand sheep in casserole, an equal sum of goats at most, But fifty thousand lambs and kids to grill upon the spit, or roast.

Innumerable chickens, ducks, and in the the same proportion, geese, Some to make succulent kebabs, and others to be fried in grease.

Pray let there be dish after dish of pigeons and of tender quail, Partridge and pheasant caught in nets, arriving in an endless file.

Fifty thousand pots of rice, and saffron puddings are inferred, A thousand pots of porridge, the butter with a drum-stick stirred.

Soups with pleasant flavouring, meatballs gently made, I beg, Ducklings, and on trays of brass, sweetmeats made of starch and egg.

Fifty thousand pasties and the same amount of baklava, Honey and almond cakes galore, and countless plates of fresh okra.

Helva fit for conquerors, served on trays and heaped in bowls, For eager fingers to scoop up, making quite enormous holes.

Forty thousand, fifty thousand pecks of apricot and cherry, Apple, pear and vintage grape, will be enough to make us merry.

Kaygusuz Abdal began his life known as Gaybi. He was born in the in the late 14th century into a noble and aristocratic family of the Anatolian province of Teke.

One day, when the prince had reached his 18th year, he went out hunting with a group of his courtesans. During the hunt he spied a beautiful gazelle grazing on a low hilltop and immediately let an arrow fly which pierced the gazelle below its left hind leg. Wounded, the animal took flight with Gaybi Bey in hot pursuit.

The gazelle ran straight through the gates of a large Dervish convent. Following behind, Gaybi Bey likewise entered and inquired after the deer. The dervishes took Gaybi to the head of the tekke, Abdal Musa Sultan (who was a khalifah of Haji Bektash Veli), who asked him what he was looking for. Gaybi said he was looking for the gazelle he had shot. Abdal Musa asked him if he would be able to make out the arrow if he saw it. Gaybi responded that he could. Abdal Musa then lifted up his arm and said, “Look! See if this is your arrow!” Gaybi saw that it was indeed his arrow stuck in Abdal Musa’s side. He understood that what he had shot the saint who was wandering in the guise of a gazelle. And with that he fainted.

On recovering from his shock, Gaybi kissed the hand of Abdal Musa Sultan and implored him to be allowed to take the nasib (initiation). Abdal Musa said that the young man would first have to obtain permission from his father. Gaybi declared that from that day forward he would not leave the tekke even if permission to stay there is not granted. On hearing his devotion, Abdal Musa accepted him into his service.

Gaybi’s father was upset when he heard that his son had become a dervish. He would not stand for it and dispatched a complaint about Abdal Musa to Teke Bey, the ruler of the province. On reading the complaint Teke Bey desired that the young Gaybi be removed from the tekke. He chose an emissary by the name of Kilagali Isa to travel to the tekke of Abdal Musa to escort Gaybi back to his father. When Kilagali Isa arrived he went straight to Abdal Musa and met with him face to face. However he received from the saint a blunt response. After threatening Abdal Musa with the use of force Kilagali Isa the tekke. While trying to mount his horse Kilagali Isa’s foot became entangled in the stirrup. He fell to the ground and the startled horse trampled him to death underfoot.

As soon as word of this reached Teke Bey, he gathering up his warriors and proceeded to Abdal Musa. This is revealed to Abdal Musa and with four hundred of his dervishes set off on the road to confront Teke Bey, all the wile performing the sema. Teke Bey came upon the band of dervishes while they were in sema and order all the surrounding bushes and trees set alight in order to burn Abdal Musa and his followers. But dancing the sema they pass right through the flames unscathed and extinguish them completely. On seeing this miracle Teke Bey's soldiers fled and he himself fell from his horse and died.

After all this has taken place, Gaybi’s father consented to give his son into care of Abdal Musa. Afterwards, Abdal Musa gave Gaybi the name “Kaygusuz” which meant “Carefree”. Kaygusuz stayed and worked in the tekke for forty years achieving a high spiritual rank.

One day Kaygusuz Sultan resolved to go on the pilgrimage to Mecca and Abdal Musa wrote an ‘ijazah (document of authorization) for him. In order to keep the document secure, Kaygusuz tore the paper into small pieces, put in into a cup of ayran and drank it down. Abdal Musa was told about this and summoned Kaygusuz to see whether this was true or not. On receiving affirmation, he blessed Kaygusuz and with this blessing he began to compose poetic verses and have the power of seeing the Truth.

He stayed on at Abdal Musa’s tekke for many years, devoting his life to service. After the death of Abdal Musa Sultan, Kaygusuz traveled throughout the Middle East and eventually came to Cairo where he founded his own tekke and where his grave is to be found.

“Here mention must be made of Kaygusuz Abdal, a Bektashi mystic who lived in the fifteenth century, probably in the European provinces of the Ottoman Empire. He is said to have settled in Cairo to found a Bektashi convent; according to tradition, his tomb is on the Muqattam Hill, where many saints of Cairo are buried. Kaygusuz may have been one of the abdalan-i Rum, dervishes who wandered through the Ottoman Empire covered with animal skins and wearing a silver earring. A model case of this kind of dervish was a certain Barak Baba in the fourteenth century, who went around shouting like a bear and dancing like a monkey, according to the sources. The abdalan-i Rum were also notorious for their use of hashish. One finds reminiscences of these groups in the paintings ascribed to the fifteenth-century painter known as Siyah Kalam, which show strange, wild people who form almost perfect illustrations for the poetry of Kaygusuz.

Kaygusuz's poetry is among the strangest expressions of Sufism. He does not hesitate to describe in great detail his dreams of good food - God is asked to grant him hundreds of plates, filled with halvah, roast lamb's leg, all kinds of soups, vegetables, and even roast pork! Nor does he shrink from singing about his love adventures with a charming young man, who tries to get rid of this crude dervish with his old fur cap and his stick, this nuisance who wants to kiss his peachlike face and his honey lips - a lively parody of the numberless love lyrics praising the attractive youth as a manifestation of divine beauty. Most amusing is Kaygusuz's poem on the goose that he tries to cook with the help of the Seven and the: Nine (groups of the mystical hierarchy): "I cooked it forty days, and yet it was not done," and even the bulghur that he throws into the broth says "Allah" and flies away, while the goose lifts its head from the pan and grins. This stubborn, die-hard animal is probably the lower soul, which the poet found difficult to tame.

A tekerleme by Kaygusuz sounds like a perfect translation of a nursery rhyme: kaplu kaplu bağalar kanatlanmiş uçmağa The turturturtles have taken wings to fly

It is difficult to decide whether verses like this contain some deeper mystical wisdom or whether they belong to a secret language known to exist in certain dervish circles. Hellmut Ritter has discovered a Turkish vocabulary in which kitchen expressions are equated with mystical terms-"martyr son of a martyr" is lamb, biryani, the "Highest Judge" is halvah, etc. These verses may also express a simple joy in nonsensical poetry, which is, in a way, closer to the mystical reality than other poetical forms, the paradox being the most legitimate form of guiding the seeker toward the goal. Such poems may as easily be interpreted as results of “trips,” and this possibility, at least in the case of Kaygusuz Abdal, cannot be excluded, since the word kayğusuz, "sans souci," has been used as a secret name for hashish, as Gölpınarlı has shown. The use of drugs was - and still is - quite common in the lower levels of some mystical fraternities, particularly among the musicians.

---Annemarie Schimmel Mystical Dimensions of Islam

ORIGINAL MATERIAL : http://www.bektashi.net/bio-kaygusuz.html




Yaklaşık 3 ay önce yazıldı · Yorum Yap · Beğen " SALİH NİYAZİ MÜCERRET DEDEBABA ( k.s.) ERENLER " ORIGINAL TEXT : http://www.bektashi.net/bio-salihniyazi.html

02 Mayıs 2010 Pazar, 16:33

Salih Niyazi Dedebaba 1876-1941

Salih Niyazi Dede was one of the most important figures in Bektashi history. He was born in the year 1876CE/1292AH near the town of Kolonjë, located on the great coastal plain of central Albania. It was there that he completed his elementary education. In his youth he left for Istanbul and then to Anatolia where he took up residence in the Grand Tekke of Haji Bektash Veli. He returned for the first time to Albania in 1908, the year of the Young Turk revolution. It was in that year that he obtained the grade of Baba. In 1913 he succeeded Haji Feyzullah Dedebaba as the postnisin of the Tekke of Haji Bektash. In the chaotic years following the collapse of the Ottoman Empire, Salih Niyazi Dede became a keen supporter of the Nationalist movement headed by Mustafa Kemal Pasha. He was a man of great intellectual depth and he even personally financed the construction of the only school in sacred town of Hacibektas in the 1920's.

Nevertheless, Atatürk's reforms brought an end to the open practice of Sufism. On November 30th, 1925 all Sufi orders were outlawed and all tekkes were ordered closed. The Tekke of Haji Bektashi was no exception. Salih Niyazi Dede vacated the tekke and left to Ankara where he stayed for a few years managing a hotel. He constantly aroused the ire of authorities since he tried to use his new location as a clandestine tekke.

Salih Niyazi Dede grew weary of the hostile environment of Republican Turkey and left for his homeland of Albania on the 17th of January, 1930. Since the abolition of the Sufi orders in Turkey, the Bektashi of Albania began restructuring themselves to continue their survival under the latest state of affairs. Shortly after Salih Niyazi Dede's coming to Albania he was selected to lead the country's Bektashi community which numbered at the time well over 100,000. He also held jurisdiction over the few remaining tekkes in Kosova, Macedonia, Greece and Egypt. For nearly a decade he successfully directed the reorganization of the Bektashi Order by which he earned a grand reputation enriched though the many other distinguished personalities. He was responsible for strengthening the Bektashi community both in Albania and in neighboring lands.

In 1939 the Italians invaded and annexed Albania. It is unclear as to whether the dede took an active or passive stance against the foreign occupiers. Salih Niyazi Dedebaba was murdered in November of 1941, during the height of the struggle between the Italians and the Albanian resistance (both communist and non-communist). The various accounts of his death are contradictory as far as responsibility is concerned. Some point to an assassination by the Italians for alleged anti-occupation sympathies, while others blame the communist partisans, since it was known that most Bektashis supported either the royalists or the anti-communist Nationalists. One report stated that he was simply murdered by brigands intent on stealing the tekke funds. Allah knows best! Al-Fatiha for the soul of Salih Niyazi Dede.


All original material on this website is ©2003 Bektashi.Net and may not be reproduced in any manner without written permission.


ORIGINAL TEXT : http://www.bektashi.net/bio-salihniyazi.html

Yaklaşık 3 ay önce yazıldı · Yorum Yap · BeğenAlaaddin Dede, Ali Akbar Kangarani, David Σπάρτακος Arslan ve 6 kişi daha bunu beğendi.

Önceki12345SonrakiSonBu Notlara Abone Ol Tarik-i Nazenin'in Notları Üyelik Yardımı » Facebook © 2010 · TürkçeMobil · Arkadaşlarını Bul · Kartlar · Hakkımızda · Reklamlar · Geliştiriciler · Kariyer Olanakları · Gizlilik · Koşullar · Yardım

Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.