Yenişehir Wiki
Advertisement

http://tr.yenisehir.wikia.com/wiki/B
Öncesine Gitmek için Üstteki Linke Tıklayınız...

Bi

  • Bizmut'un kısaltması.

bîaman

  • Hoşgörüsüz, amansız, gaddar, zalim.

biat

  • Bir kimsenin egemenliğini tanıma.
  • Osmanlıİmparatorluğunda padişah ölünce tahta geçecek oğlunun devlet yönetimindeki etkili gruplarca

kabul ve tasdik edilmesi. biat edilmek

  • birinin egemenliği tanınmak.

biat etmek* birinin egemenliğini tanımak, kabul etmek. bîbaht

  • Bahtsız, kadersiz, kötü talihli.

bîbehre

  • Payıolmayan, pay almamış.

biber

  • Patlıcangillerden, yurdumuzda çok yetişen bir bitki (Capsicum annuum).
  • Bu bitkinin, tazeyken sebze olarak yenilen veya kurutulup baharat olarak yararlanılan ürünü.

biber atmak

  • içine biber koymak.

biber gibi

  • çok acı.

biber gibi yanmak

  • (deri, göz vb.) çok acımak.

biber salçası

  • Kırmızıbiberden yapılmışsalça.

biber turşusu

  • Yalnızca uzun yeşil biberden yapılmışturşu.

biberiye

  • Ballıbabagillerden, Akdeniz çevresinde çok yetişen, güzel kokulu yapraklarınıdökmeyen, çiçekleri soluk

mavi renkli, çok yıllık bir bitki (Rosmarinus officinalis). biberleme

  • Biberlemek işi.

biberlemek

  • Biber serpmek, biber katmak.

biberli

  • İçine biber katılmış.
  • Acı.

biberlik

  • Biber konulan küçük kap.
  • Biber yetiştirilen yer.

biberon

  • Genellikle süt çocuklarına süt ve sulu yiyecekleri içirmekte kullanılan emzikli şişe.

bibersiz

  • İçine biber katılmamış.
  • Acısız.

bibi

  • Babanın kız kardeşi, hala.

bibliyofil

  • Kitapsever.

bibliyograf

  • Bibliyografya uzmanı, kaynaklarıbilen uzman.

bibliyografi

  • Bibliyografya.

bibliyografik

  • Kaynakla ilgili.

bibliyografya

  • Kaynaklar, kaynakça.

bibliyoman

  • Bibliyomanisi olan (kimse).

bibliyomani

  • Hastalık derecesine varan kitap sevgisi, kitap düşkünlüğü.

bibliyotek

  • Kitaplık, kütüphane.

bibliyotekçi

  • Kütüphaneci.

biblo

  • Çeşitli maddelerden yapılan heykel, vazo gibi zarif küçük süs eşyası.

biblo gibi

  • ufak tefek, zarif (kız).

bici

  • Bkz. cici bici.

bicik

  • Meme, meme başı.

bicili

  • Bkz. cicili bicili.

bîçare

  • Çaresiz, zavallı(kimse).

bîçare olmak

  • çaresiz kalmak.

bîçarelik

  • Biçare olma durumu, zavallılık, çaresizlik.

biçem

  • Üslûp.

biçenek

  • Her yıl belirli bir süre otlatıldıktan sonra yeniden gelişen bitkilerin biçilerek değerlendirildiği tabiî çayır.

biçerbağlar

  • Ekini hem biçen, hem de bağdurumuna getiren makine.

biçerdöver

  • Ekin biçen, döven, taneleri ayıran, samanıbağlam veya balya durumuna getiren makine.

biçici

  • Biçmek işini yapan (kimse).

biçicilik

  • Biçicinin işi veya mesleği.

biçilme

  • Biçilmek işi.

biçilmek

  • Biçmek işine konu olmak.

biçilmişkaftan

  • bütünü ile uygun, elverişli (iş).

biçim

  • Dışgörünüş, şekil.
  • Yakışık alan şekil, uygun şekil.
  • Herhangi bir şeyin benzeri.
  • Sanat ve edebiyat eserlerinde dışgörünüş, form.
  • Tarz.
  • Manzumelerin kuruluşve uyak düzenlerine göre olan dışgörünüşü, şekil.

biçim

  • Biçmek işi.

biçim almak

  • biçimlenmek, belli bir biçime girmek, şekillenmek.

biçim bilimi

  • Yapıbilimi, morfoloji.

biçim birimi

  • Kelimelere gramer bakımından biçim veren, çoğu ek durumunda olan öge, morfem.

biçimci

  • Biçimcilik yanlısıolan (kimse).
  • Alışılmışkural, tutum, davranışveya belli biçimin dışına çıkmayan (kimse), şekilci, formaliteci, formalist.

biçimcilik

  • Biçime sıkısıkıya bağlılık.
  • Özü, içeriği yeterince önemsemeden, yalnız biçim üzerinde duran, biçime ağırlık veren görüş.

biçime sokmak (veya biçim vermek)

  • bir şeyi biçimlendirmek.

biçimine getirmek

  • sırasını, fırsatınıbulmak, punduna getirmek, en uygun durumunu yakalamak.

biçimleme

  • Çeşitli maddelerin biçimsel imkânlarıile birbirleri arasındaki düzen ilişkilerini araştırma işi.

biçimlendirilme

  • Biçimlendirilmek işi.

biçimlendirilmek

  • Bir şeye biçim verilmek.

biçimlendirme

  • Biçimlendirmek işi, şekillendirme.

biçimlendirmek

  • Bir şeye belirli bir biçim vermek, şekillendirmek.

biçimlenme

  • Biçimlenmek işi, şekillenme.

biçimlenmek

  • Bir şey belli bir biçim kazanmak, şekillenmek.

biçimli

  • Biçimi güzel olan, mevzun.
  • Ortamına uygun düşen, yakışık alan.

biçimsel

  • Biçime dayanan, biçimle ilgili, şekle ait, şeklî, formel.

biçimselleştirme

  • Biçimselleştirmek işi.

biçimselleştirmek

  • Biçimsel duruma getirmek.
  • Bir kuramıbiçimsel bir kurama dönüştürmek.

biçimsellik

  • Biçime uygun olma durumu.

biçimsiz

  • Kendine özgü bir biçimi olmayan, biçimi bozuk, şekilsiz.
  • Kötü, hoşolmayan, yakışıksız.
  • Kendine özgü billûrlaşmışbir biçimi olmayan (madde), amorf.

biçimsizleşme

  • Biçimsizleşmek işi.

biçimsizleşmek

  • Biçimsiz duruma gelmek, biçimi bozulmak.

biçimsizlik

  • Biçimsiz olma durumu.
  • Çirkinlik, yakışıksızlık.

biçiş

  • Biçmek işi veya biçimi.

biçki

  • Dikilecek kumaşıbelli bir modele ve ölçüye göre kesme sanatı.

biçki dikişkursu

  • Terzilik mesleğini öğretmek amacıyla verilen kurs.

biçki dikişyurdu

  • Halka açık terzilik mesleğini öğretme ve uygulama yeri.

biçki yapmak

  • dikilecek kumaşıbelli bir modele ve ölçüye göre kesmek.

biçki yurdu

  • Biçki ve dikişokulu.

biçkici

  • Kumaşıbelli bir modele göre biçen (kimse).

biçme

  • Biçmek işi.
  • Alt ve üst tabanlarıbirbirine paralel ve eşit iki çokgenden, yanal ayrıtılarıda eşit ve paralel doğrulardan

oluşan çok düzlemli cisim, menşur, prizma.

  • Yontulmuşyapıtaşı.

biçmek

  • Belli bir biçim vererek kesmek.
  • Dikilecek kumaşıbelli bir ölçüye ve modele uygun olarak makasla kesmek.
  • Ekini, otu orakla, tırpanla, makine ile kesmek.
  • Yaylım ateşiyle öldürmek.
  • (değer, paha, fiyat) Koymak.

biçtirme

  • Biçtirmek işi.

biçtirmek

  • Biçmek işini yaptırmak.

bîdar

  • Uyanık, uyumayan.

bid'at

  • İslâm dininde Hz. Muhammed zamanından sonra ortaya çıkan değişik yargılar ve ilkeler.
  • Sonradan türeyen şey.

bidayet

  • Başlama, başlangıç.

bide

  • Bedenin belden aşağıbölümlerini yıkamakta kullanılan tuvalet aracı.

bidon

  • İçine sıvımaddeler konulan, sac, plâstik veya çinkodan yapılmış, çoğunlukla silindir biçiminde kap.

bidoncu

  • Bidon satan kimse.

bienal

  • Yıl aşırı, iki yılda bir olan.

biftek

  • Izgara veya tavada pişirilen dana eti dilimi.

bîgâne

  • Yabancı.
  • İlgisiz.

bîgânelik

  • Bîgâne olma durumu.

bigudi

  • Kadınların saçlarınıkıvırmak için kullandıkları, metal veya plâstikten, boru biçiminde küçük araç.

bîgünah

  • Suçsuz, günahsız.

bîhaber

  • Habersiz, bilgisiz.

bihakkın

  • Hakkıile, hakkıolarak, gerçekten.

bîhuş

  • Şaşkın, sersem, aklıbaşında olmayan, deli.

bîilâç

  • İlâçsız, çaresiz, umutsuz.

bijon anahtarı

  • Araba tekerleklerinin somunlarınısökmek için kullanılan alet.

bijuteri

  • Kuyumcunun yaptığıdeğerli takıların tamamı.
  • Değerli olmayan maden veya taşlardan yapılmıştakı, süs eşyası.

bîkarar

  • Kararsız, tereddütlü.

bikarbonat

  • Hidrojen karbonatların genel adı.

bîkes

  • Kimsesiz.

bîkeslik

  • Bîkes olma durumu.

bikini

  • İki parçalıkadın mayosu.

bikir

  • Kızlık, erdenlik.

bilâder ağacı

  • Amerika elması.

bilâhare

  • Sonra, sonradan, daha sonra, sonraları.

bilâistisna

  • İstisnasız, ayrıksız, ayrım yapılmadan.

bilâkaydüşart

  • Kayıtsız ve şartsız olarak, herhangi bir kısıtlama olmaksızın.

bilâkis

  • Tersine olarak, tam tersine, tersine, aksine.

bilânço

  • Bir kuruluşun veya bir ticarethanenin belirli bir dönem sonundaki veya belirli bir gündeki taşınır ve

taşınmaz varlıklarıile bunlarısağlamak için kullanılan öz ve yabancıkaynaklarıdengeli olarak gösteren çizelge.

  • Girişilen herhangi bir işte, belirli bir süre sonunda elde edilen iyi ve kötü sonuçların karşılıklıdurumu.

bilâr

  • Katranlıkıldan yapılan ve kalafat işlerinde kullanılan bir tür macun.

bilârdo

  • Yeşil çuha kaplıbir masa üzerinde, fil dişi toplarla ve isteka ile oynanan bir oyun.

bilârdocu

  • Bilârdo oynayan veya oynatan kimse.

bilârdoculuk

  • Bilârdo salonunu işletme veya oynama işi.

bilâvasıta

  • Vasıtasız, araçsız, aracısız, dolaysız, doğrudan doğruya.

bilcümle

  • Bütün, hep ...-in hepsi.

bildiğinden şaşmamak (veya kalmamak)

  • hiçbir etkiye aldırışetmeyerek doğru bildiği davranışısürdürmek.

bildiğini okumak

  • herkes ne derse desin bildiği, istediği gibi davranmak.

bildiğini yapmak

  • verilen öğütleri dinlemeyerek tutumunu sürdürmek.

bildiğini yedi mahalle bilmez

  • bir kimsenin çok kurnaz, çok bilmişolduğunu anlatır.

bildik

  • Tanıdık.

bildik çıkmak

  • birbirlerini eskiden bildiklerini veya ailece tanıştıklarınıanlamak.

bildim bileli (veya bildik bileli)

  • öteden beri, eskiden beri.

bildirge

  • Bir kimsenin resmî bir kuruluşa herhangi bir durumu bildirmek için verdiği çizelge, beyanname.
  • Vergi yükümlülerinin belli zamanlarda, bağlıolduklarıvergi dairelerine verdikleri gelir bildirme belgesi,

beyanname. bildiri

  • Resmî bir makam, kurum veya bir topluluk tarafından herhangi bir durumu ilgililere duyurmak için yazılan

yazı, tebliğ, tebligat.

  • Bilimsel bir konu üzerine yazılan açıklama, tebliğ.

bildirilme

  • Bildirilmek işi veya durumu.

bildirilmek

  • Bildirmek işine konu olmak, duyurulmak, haber verilmek.

bildirim

  • Yazılıolarak yapılan açıklama, tebliğ.
  • Bu açıklamanın yapıldığıkâğıt, ihbarname.

bildirim ödencesi

  • Süresi belli olmayan sürekli işsözleşmelerinin daha önce bildirim yapılmaksızın yürürlükten kaldırılması

sebebiyle yükümlü olanlarca karşıtarafa verilmesi zorunlu olan ödence, ihbar tazminatı. Bildiriş

  • Bildirmek işi veya biçimi.

bildirişim

  • İletişim, haberleşme, komünikasyon.

bildirişme

  • Bildirişmek işi veya durumu.

bildirişmek

  • Bir duygu veya düşünceyi işaretle veya sesler dizgesiyle bildirerek anlaşmak.

bildirme

  • Bildirmek işi, beyan.

bildirme cümlesi

  • Yüklemi bildirme kiplerinden biriyle kurulan cümle.

bildirme kipleri

  • Belli zaman kavramıveren, belirli geçmiş, belirsiz geçmiş, şimdiki zaman, genişzaman, gelecek zaman

kipleri: Gel-di, gelmiş, gel-iyor, gel-ir, gel-ecek gibi. bildirmek

  • Herhangi bir şeyi haber vermek.
  • Herhangi bir konuda bilgi vermek.
  • Anlatmak, ifade etmek.

bile

  • Birlikte.
  • Aynızamanda, da, de, dahi.
  • Üstelik.

bile bile

  • Bilerek, isteyerek, önceden tasarlayarak, düşünülerek, kasten.

bile bile lâdes

  • Kötü bir durumu öyle gerektiği için kabullenmişgörünme, bilerek aldanmışgörünme.

bilecen

  • Her şeyi bilen, her şeyden anlayan.
  • Bilgiçlik taslayan, ukalâ.

bilecenlik

  • Bilecen olma durumu.

bileği

  • Kesici araçlarıbilemek için kullanılan alet.

bileği taşı* Bıçak, çakı, makas gibi kesici araçlarıbilemekte kullanılan ince taneli sarışist. bileğinde altın bileziği olmak

  • Bkz. kolunda altın bileziği olmak.

bileğine güvenmek

  • gücüne veya hünerine güvenmek.

bileğine kadar (veya bileklerine kadar)

  • (çamur, kar için) ayaklarıiçine gömülecek biçimde.
  • (giysi eteği için) yalnız ayaklar görünecek kadar (uzun).

bileğinin hakkıile

  • kendi gücü ve kendi çalışmasıile.

bilek

  • Elle kolun, ayakla bacağın birleştiği bölüm.
  • Güç, kuvvet.

bilek damarı

  • Nabız.

bilek gibi

  • (saç veya akarsu için) gür, kalın.

bilek gücü

  • Kol kuvveti.

bilek güreşi

  • Karşılıklıiki kişi dirseklerini dayayarak birbirlerinin bileğini bükmek.

bilek kuvveti

  • Beden kuvveti, kol kuvveti.

bilek saati

  • Bileğe takılan küçük saat.

bileklik

  • Oyunlarda bileğin incinmesini önlemek için bileğe takılan meşin sargı.

bileme

  • Bilemek işi.

bilemedin (veya bilemediniz)

  • en çok, en fazla.

bilemek

  • Kesici aletleri zımpara veya bileği taşında keskinleştirmek, keskin duruma getirmek, keskinleştirmek.
  • Güçlendirmek, etkisini artırmak.

bilenme

  • Bilenmek işi.

bilenmek

  • Bilemek işine konu olmak, keskin duruma getirilmek.
  • Bir işe yoğun bir biçimde hazırlanmak, konsantre olmak.
  • Hırslanmak, aşırıderecede istemek.

bilerek

  • isteyerek, kasten.

bileşen

  • Bir bileşke oluşturan kuvvetlerin her biri.

bileşik

  • Birleşerek oluşmuş, basit olmayan, mürekkep.
  • Kimyasal tepkimeler sonucu iki veya daha çok elementten oluşan ve bunlardan bağımsız fiziksel, kimyasal

nitelikler gösteren (madde).

  • Ses ve görüntünün birlikte yer aldığıfilm parçası.

bileşik faiz

  • Süre tarihine dek birikmişfaizlerin ana paraya eklenmesiyle elde edilen toplam üstünden ödenen faiz,

mürekkep faiz. bileşik kap

  • Birleşik kap.

bileşik kaplar

  • Birleşik kaplar.

bileşik kesir

  • Payıpaydasına eşit veya payıpaydasından büyük olan kesir.

bileşik önerme

  • En az iki önermeden oluşan yeni önerme.

bileşikgiller

  • Bitişik yapraklıiki çeneklilerden, çiçekleri kömeç durumunda toplu olarak bulunan, bazıcinsleri uçucu yağ

veya süt taşıyan bir familya. bileşim

  • İki veya daha çok öge bir araya gelerek yeni bir öge oluşturma, terkip.
  • Bir maddenin hangi kimyasal türlerden oluştuğunu belirleyen verilerin tamamı.
  • Bileşme sonucu oluşan cisim.
  • Bileşmek işi veya durumu.

bileşke

  • Bir cisme uygulanan birkaç kuvvetin toplam etkisine eşit olan tek kuvvet, muhassala.

bileşme

  • Bileşmek işi, terekküp.

bileşmek

  • İki veya daha çok öge bir araya gelerek yeni bir öge oluşturmak, terekküp etmek.

bileştirici

  • Bileştirmek işini yöneten kimse.

bileştirme

  • Bileştirmek işi.

bileştirmek

  • Bileşmesini sağlamak.
  • İki veya daha çok vektörün, paralel kenar kuralına uygun olarak geometrik toplamınıalmak, geometrik

toplam. bilet

  • Para ile alınan, konser, sinema, tiyatro gibi eğlence yerlerine girme, ulaşım araçlarına binme veya bir talih

oyununa katılma imkânınıveren belge. bilet kesmek

  • bileti koparıp alıcıya vermek, bilet satmak.

biletçi

  • Bilet satan görevli.

biletçilik

  • Bilet satma işi.

biletli

  • Bileti olan.

biletme

  • Biletmek işi.

biletmek

  • Bilemek işini yaptırmak.

biletsiz

  • Bileti olmayan.

bileyici

  • Kesici aletleri bilemeyi işedinmişolan kimse, zağcı.

bileyicilik

  • Bileyicinin yaptığıiş, zağcılık.

bilezik

  • Bileğe süs için takılan halka.
  • İki borunun ucunu birleştirmeye yarayan halkaya benzer parça.
  • Motor pistonlarına, yağlama, soğutma, özellikle sızıntıyıönleme gibi amaçlarla yerleştirilmiş, genel olarak

dökme demirden yapılmış, uçlarıaçık ve esnek halka.

  • Kelepçe.
  • Mobilyaların ayak altlarına takılan kare, dikdörtgen, silindir, kesik koni ve benzeri şekilli, pirinç veya nikel

kaplıdemirden yapılmış, iki ucu delik gereç. bilezikli

  • Bileziği olan.
  • Bilezik takmışolan.

bilfarz

  • Tutalım ki, sayalım ki, söz gelişi, diyelim ki.

bilfiil

  • İşolarak, işedinerek, gerçekten.

bilge

  • Bilgili, iyi ahlâklı, olgun ve örnek (kimse), hakim.

bilgece

  • Bilgeye yaraşır (biçimde), hâkimane.

bilgelik

  • Bilge olma durumu ve niteliği.
  • Bilgi, hikmet.
  • (İlk Çağfelsefesinde) Kendini tanımanın bilgisi, vukuf.

bilgi

  • İnsan aklının erebileceği olgu, gerçek ve ilkelerin bütününe verilen ad, malûmat.
  • Öğrenme, araştırma veya gözlem yolu ile elde edilen gerçek, malûmat, vukuf.
  • İnsan zekâsının çalışmasısonucu ortaya çıkan düşünce ürünü, malûmat, vukuf.
  • Genel olarak ve ilk sezi durumunda zihnin kavradığıtemel düşünceler, malûmat.
  • Bilim.
  • (bilişimde) Kurallardan yararlanarak kişinin veriye yönelttiği anlam.

bilgi edinmek

  • öğrenmek, bilgi almak.
  • Bir durumu öğrenmek.

bilgi işlem

  • Özellikle bilgisayar vb. makinelerle yapılan işlemlerin düzenli biçimde yürütülmesi.

bilgi kuramı

  • Bilginin temelini, bilim alanında uygulanan yöntemleri, sınır ve güvenilirlik bakımından inceleyip araştıran

felsefe dalı, epistemoloji. bilgi şöleni

  • Belli bir konunun tartışıldığıbilimsel toplantı, sempozyum.

bilgi toplamak

  • değişik yer ve kaynaklardan sağlanan bilgileri bir araya getirmek.

bilgici

  • Sofist.

bilgicilik

  • Antik Yunan felsefesinde eleştiri akımı, sofizm.
  • Başkasınıyanıltmak için doğru olmadığıbilinerek yapılan uslamlama ve çıkarsama, safsatacılık.

bilgiç

  • Bilgili kimse.
  • Bilgisiz olduğu hâlde bilgili görünmek isteyen, bilgili geçinen kimse.

bilgiç bilgiç

  • Bilgisi olduğunu göstererek, bildirerek.

bilgiçlik

  • Bilgiç olma durumu.

bilgiçlik satmak (veya taslamak)

  • bilmediği hâlde bilir görünmek, bilgin geçinmek.

bilgilendirme

  • Bilgilendirmek işi veya durumu.

bilgilendirmek

  • Bir konuda bilgi sahibi olmasınısağlamak, haberdar etmek.

bilgilenme

  • Bilgilenmek işi veya durumu.

bilgilenmek

  • Bilgi sahibi olmak, öğrenmek.

bilgili

  • Bilgi sahibi olan, malûmatlı, haberli.
  • Bilerek.

bilgilik

  • Ansiklopedi.

bilgin

  • Bilimsel bir konuda çok bilgisi olan (kimse), âlim.

bilgince

  • Bilgine yakışır, bilgin tavrında, bilgin gibi.

bilginlik

  • Bilgin olma durumu.

bilgisayar

  • Çok sayıda aritmetiksel veya mantıksal işlemlerden oluşan bir işi, önceden verilmişbir programa göre

yapıp sonuçlandıran elektronik araç, elektronik beyin, kompüter. bilgisayarcı

  • Bilgisayar alım satımcısı.
  • Bilgisayar programcısı, yapımcısıveya mühendisi.

bilgisayarcılık

  • Bilgisayar ticareti veya uzmanlığı.

bilgisayarlamak

  • Bilgisayara geçirmek.

bilgisayarlaşmak

  • Bilgisayar düzeniyle donatılmak.

bilgisiz

  • Bilgi sahibi olmayan, malûmatsız, cahil.

bilgisizlik

  • Bilgisiz olma veya bilgi yokluğu durumu, cehalet.

bilgiyazar

  • Elektronik sistemle dizgi yapan alet.

bilhassa

  • Hele, her şeyden önce, başta, özellikle, en çok, mahsus.

bili

  • Bilgi, malûmat.

bili bili

  • Tavuk gibi kümes hayvanlarınıçağırmak için çıkarılan ses.

bilici

  • Bilen.

bililtizam

  • Bile bile, bilerek ve isteyerek.

bilim

  • Evrenin veya olayların bir bölümünü konu olarak seçen, deneye dayanan yöntemler ve gerçeklikten

yararlanarak yasalar çıkarmaya çalışan düzenli bilgi, ilim.

  • Genel geçerlik ve kesinlik nitelikleri gösteren yöntemli ve dizgesel bilgi.
  • Belli bir konuyu bilme isteğinden yola çıkan, belli bir amaca yönelen bir bilgi edinme ve yöntemli araştırma

süreci. bilim adamı

  • Bilimsel çalışmalarla uğraşan kimse, bilgin, âlim.

bilim dışı* Bilime aykırı, bilime uymaz, gayriilmî. bilim kadını

  • Bkz. bilim adamı.

bilim kuramı

  • Bilimlerin koyduklarıdüşünsel sorunlarıinceleyen ve tek tek bilimlerin yöntemlerini, ilkelerini,

varsayımlarınıaraştıran felsefe dalı. bilim kurgu

  • Çağdaşbilim verileriyle düşgücünden oluşan film, roman vb.

bilim kurgusal

  • Biyoloji ve elektrikle ilgili olan, biyonik.

bilimci

  • Bilgin.

bilimcilik

  • Bilginin, temeli olarak yalnız bilim yöntemine önem verme, ilimcilik.

bilimsel

  • Bilimle ilgili, bilime dayanan, ilmî.

bilimsel deneycilik

  • Her bilginin deneyle veya gözlemle doğrulanabileceğini, sınanabileceğini savunan felsefe akımı.

bilimsel düşünce

  • Bilim temeline dayanan özgür eleştirici, araştırıcıve bağımsız düşünce.

bilimsel sosyalizim

  • İhtilâlci sosyalizm, Marxçılık.

bilimsel toplantı

  • Uzmanların katılımıile gündemi bilimsel konuların oluşturduğu toplantı.

bilimselleştirme

  • Bilimselleştirmek işi.

bilimselleştirmek

  • Bilimin metotlarına uygun duruma getirmek.

bilimsellik

  • Bilimsel olma durumu.

bilimsiz

  • Bilime, bilim yöntemlerine uygun olmayan gayriilmî.

bilimsizlik

  • Bilimsiz olma durumu bilimsizce iş.

bilincine varmak

  • anlamak, kavramak.

bilincini yitirmek

  • bilincini herhangi bir sebeple yitirmek.

bilinç

  • İnsanın kendisini ve çevresini tanıma yeteneği, şuur.
  • Algıve bilgilerin zihinde duru ve aydınlık olarak izlenme süreci, şuur.
  • Temel bilgi, temel görüş.
  • Bir toplumdaki ruhî etkinliklerin veya ruhî durumların bütünü.
  • Dimağ.

bilinç akışı

  • Düşüncelerin arka arkaya birbirini izlemesi.
  • Kişinin aklından geçenlerin birinci kişi ağzından yansıtılması.

bilinç dışı* Bilinçsizce yapılan işve etkinliklerin bütünü gayrişuur.

  • İnsan ruhunun, baskıaltında tutulan isteklerle bunlara bağlıdüşüncelerden oluşan ve bilince ulaşamayan

bölümü. bilinç kaybı

  • Hafıza yitimi.

bilinçaltı* Bilinç dışıolmakla birlikte, dilendiği zaman kapsamındakilerin bilince çağrılabildiği zihin bölgesi, şuuraltı tahteşşuur. bilinçlendirme

  • Bilinçlendirmek işi.

bilinçlendirmek

  • Bilinçli duruma getirmek.

bilinçlenme

  • Bilinçlenmek işi.

bilinçlenmek

  • Bilinçli duruma gelmek, şuurlanmak.

bilinçli

  • Bilinci olan, bilinçle yapılan, şuurlu.
  • Eleştirmeli bir biçimde, kendi etkinliğinin farkında olan, şuurlu.

bilinçlilik

  • Bilinçli olma durumu şuurluluk.
  • Nesne, olay ve edimlere uyanık bulunma durumu, şuurluluk.

bilinçsiz

  • Bilinci olmayan, bilinçle yapılmayan, şuursuz.
  • Kendi etkinliğini eleştirmeli bir biçimde sezmeyen, şuursuz.

bilinçsizlik

  • Biliçsiz olma durumu, şuursuzluk.
  • Nesne, olay ve işlere karşıuyanık bulunmama durumu, şuursuzluk.

bilindik

  • Bilinen.

bilinemez

  • İnsan aklıyla bilinemeyen şey.

bilinemezci

  • Bilginin bağıntılı_____olduğuna inanan (kimse).
  • Tanrı'nın ve evrenin nereden türediğinin bilinmediğini ve bilinemeyeceğini ileri süren öğretiyi benimseyen

(kimse), lâedri, agnostik. bilinemezcilik

  • Bilginin bağıntılıolduğuna ve bundan dolayısalt olmadığına inanan öğreti.
  • Tanrı'nın ve evrenin nereden türediğinin bilinmediğini ve bilinemeyeceğini ileri süren öğreti, lâedriye,

agnostisizm. bilinen

  • Değeri belli olan nicelik, bilindik, malûm.

bilinme

  • Bilinmek işi.

bilinmedik

  • Bilinmeyen.

bilinmek

  • Bilmek işine konu olmak, anlaşılmak, öğrenilmek.

bilinmeyen

  • Değeri belli olmayan, bilinmeyen (nicelik), bilinmedik, meçhul.

bilinmez

  • Anlamıgizli ve anlaşılmasıgüç olan, muğlâk.
  • Belli olmaz, kuşkulu, meçhul.

bilinmezlik

  • Bilinmez olma durumu.

bilir

  • "Anlar", "sayar", "yapar" anlamlarıile isimlerle birleşerek birleşik sıfat kurar.

bilir bilmez

  • yarım bilgi ile, bilip bilmediğini göz önüne almadan.

bilirkişi

  • Belirli bir konudan iyi anlayan ve bir anlaşmazlığıçözümlemek için kendisine başvurulan kimse, uzman,

ehlihibre, ehlivukuf, eksper.

  • Çözümlenmesi özel veya bilimsel bilgiye dayanan konularda oyuna veya düşüncesine başvurulan kimse,

ehlihibre, ehlivukuf. bilirkişi raporu

  • Bilirkişinin hazırlamışolduğu rapor.

bilirkişilik

  • Bilirkişinin yaptığıiş.

bilisiz

  • Öğrenim görmemiş, cahil.

bilisizlik

  • Bilisiz olma durumu, cahillik.

bilistifade

  • Yararlanarak.

biliş

  • Canlının, bir nesne veya olayın varlığına ilişkin bilgili ve bilinçli duruma gelmesi, vukuf.
  • Bildik, tanıdık, dost.

bilişçıkmak

  • tanımak, önceden tanışolmak.

bilişim

  • Teknik, ekonomik ve toplumsal alanlardaki iletişimde kullanılan ve özellikle elektronik aletler aracılığıile

düzenli bir biçimde işlenmeyi ön gören bilim, informatik, sibernitik. bilişim ağı

  • Teknik, ekonomik ve toplumsal alanlardaki iletişim sistemi.

bilişim teknolojisi

  • Bilişimde kullanılan bütün araç ve gereçlerin oluşturduğu sistem.

bilişimci

  • Bilişim alanında uzman kişi.

bilişme

  • Bilişmek işi.

bilişmek

  • Karşılıklıolarak birbirini tanımak, muarefesi olmak.
  • Öğrenmek.

billâhi

  • Tanrı'ya ant içerim" anlamında bir ant.
  • "İnan olsun" anlamında kullanılır.

billûr

  • Bazıcisimlerin aldıklarıgeometrik biçim.
  • Duru ve temiz kesme cam, kristal.
  • Billûrdan yapılmış.
  • Koç yumurtası.

billûr cisim

  • Gözde, irisin arkasında, mercek görevini yapan, mercimek biçim ve büyüklüğündeki saydam cisim.

billûr gibi

  • çok duru, çok temiz (su).
  • çok beyaz ve pürüzsüz (kol, gerdan, göğüs).
  • (ses için) pürüzsüz.

billûrî

  • Billûra benzer, billûr gibi.

billûriye

  • Billûrdan yapılmışveya billûrla ilgili.
  • Genellikle billûrdan yapılmışeşya satan dükkân.

billûrlaşma

  • Billûr durumuna gelme.
  • Herhangi bir cisim moleküllerinin bazıfizik ve kimya değişmeleriyle geometrik biçim alması, kristalleşme.

billûrlaşmak

  • Billûr durumuna gelmek, billûr durumunda yoğunlaşmak, kristalleşmek.
  • Belirgin duruma gelmek, netlik kazanmak.

billûrlaştırma

  • Billûrlaştırmak işi.

billûrlaştırmak

  • Billûr durumuna getirmek.

billûrlu

  • İçinde billûr bulunan.
  • Bol ışıklı, pırıl pırıl parlayan (yer).

billûrsu

  • Billûra benzeyen, billûru andıran, kristaloit.
  • Diyalize uğrayarak çözümlenen madde, koloit karşıtı.

bilme

  • Bilmek işi.
  • Bir şeyin ne olduğunun bilincine varma.
  • Bilgi edinmenin gaye ve sonucu.

bilmece

  • Bir şeyin adınıanmadan, niteliklerini üstü kapalısöyleyerek o şeyin ne olduğunu bulmayıdinleyene veya

okuyana bırakan oyun, muamma.

  • Bilinmeyen şey, muamma.

bilmece çözmek

  • bilmecenin cevabınıbulmak.

bilmece gibi konuşmak

  • açık, anlaşılır biçimde konuşmamak.

bilmeden

  • bilmeyerek.
  • sonucun ne olacağınıkestiremeden.

bilmediği beşvakit namaz

  • her şeyi pek iyi bilir, anlamında bir söz.

bilmek

  • Bir şeyi anlamışveya öğrenmişbulunmak.
  • Bir bilim veya sanat dalında yeterli olmak.
  • Bir işyapmaya alışmışolmak, elinden gelmek.
  • Tanımak, hatırlamak.
  • Sanmak, var saymak, farz etmek.
  • Anlamak.
  • Sorumlu tutmak.
  • İnanmak.
  • Bazen "işine gelmek", "uygun bulmak" anlamında da kullanılır.
  • -a/-e ekli fiillerle yeterlik bildiren birleşik fiiller oluşturur.
  • Saymak.
  • Genişzamanın olumsuz birinci tekil kişisi olarak bilmem biçiminde kullanılınca duraksama, şaşma,

tereddüt anlamınıverir. bilmem hangi (veya bilmem kaç, kim, nasıl, ne)

  • önemli veya anlatılmasıgerekli görülmeyen şeyler için kullanılır.

bilmemek

  • birlikte kullanıldığıfiilin bir türlü gerçekleşemediğini anlatır.

bilmemezlik

  • Bilememe durumu, bilmezlik.

bilmez

  • Anlamaz, kavramaz, hatırbilmez, kadirbilmez gibi sözlerle "yapamaz", "edemez" anlamlarında kullanılır.

bilmezleme

  • Bilmezlemek işi, teçhil.

bilmezlemek

  • Bir kimseyi, bir şey bilmez göstermek, teçhil etmek.

bilmezlenme

  • Bilmezlenmek işi.

bilmezlenmek

  • Bilmiyor gibi görünmek, bilmezlikten gelmek, tecahül etmek.

bilmezlik

  • Bilmez olma durumu, cehalet.

bilmezlikten gelme

  • yazarın, bildiği belli olan bir şeyi bilmez veya başka türlü bilir görünecek yolda bir anlatışsanatı,

tecahülüarifane. bilmezlikten gelmek

  • bilmiyor görünmek.

bilmiş

  • Her şeyi bilir geçinen, bilgiçlik taslayan.
  • Bkz. çok bilmiş.

bilmukabele

  • Karşılıklıolarak, karşılık olarak.
  • (davranıştöresinde) Ben de, size de, sizlere de.

bilmünasebe

  • Sırasıgelince, sırasıdüşünce.

bilsat

  • Kuruluşlar, şirketler arasında bilgi satma, bilgileşim, bencmarking.

bilumum

  • Bütün, hep, kamu, ... -in hepsi.

bilvasıta

  • (birinin) Aracılığıile, araçla; doğrudan doğruya olmayarak, dolaylı.

bilye

  • Taş, maden, toprak, cam gibi şeylerden yapılmışküçük yuvarlak, misket.
  • Motorlu taşıtlarda dönme veya sürtünme etkilerini azaltmak, aşınmayıve enerji yitimini önlemek için,

göbeklerdeki yataklara yerleştirilen, çoğunlukla çelikten, küçük yuvarlak. bilyeli

  • Bilyesi olan.

bilyeli yatak

  • Bisiklet, otomobil gibi taşıtların tekerleklerinde sürtünmeyi azaltmak amacıyla içine çelik bilye yerleştirilmiş

bölüm. bilyon

  • Milyar.

bin

  • On kere yüz, dokuz yüz doksan dokuzdan bir artık.
  • Bu sayının adıve bu sayıyıgösteren rakam, 1000, M.
  • Bir isimden önce geldiğinde aşırılık ve çokluk bildirir.

bin bilsen de bir bilene danış

  • bir insan bir şeyi ne kadar iyi bilirse bilsin, gene de onu kendisinden daha iyi bilen bulunabilir.

bin bir

  • Pek çok, çok sayıda.

bin bir ayak bir ayak üstüne

  • herkesin ayakta olduğu kalabalık.

bin can ile

  • çok isteyerek, gönülden.

bin dallı

  • Çoğunlukla mor kadife üzerine sırma ile kabartma dal, yaprak ve çiçek işlenmişgiysi veya örtü.

bin derde deva

  • pek çok işe yarayan; her sıkıntıyıgideren.

bin dereden su getirmek

  • birini kandırmak için birçok sebep ileri sürmek, dil dökmek.

bin işçi, bir başçı

  • her işe, başolacak bir kimse gerekir.

bin kalıba girmek

  • birbirine benzeyen birçok işyapmak, sürekli olarak düşünce değiştirmek.

bin kat

  • Pek çok, kıyaslanmayacak ölçüde.

bin nasihatten bir musibet yeğdir

  • yaşanmışolaylar, öğütlerden çok daha etkilidir.

bin pişman olmak

  • çok pişman olmak.

bin tarakta bezi olmak

  • birçok işle uğraşmak.

bin türlü

  • Birbirinden çok farklı, çok değişik.

bin yaşa!

  • (memnunluk bildirmek için kullanılan söz) çok yaşa!.

bin zahmetle

  • çok zor, büyük zorlukla.

bina

  • Yapı.
  • Arapça fiil çatısınıkonu edinen bilim ve kitap.
  • Çatı.

bina etmek

  • yapmak, kurmak, inşa etmek.
  • (bir düşünce sistemine göre) kurmak, dayamak, yapmak.

binaen

  • -den dolayı, -den ötürü, -diği için.
  • Dayanarak.

binaenaleyh

  • Bundan dolayı, bundan ötürü, bunun için, bunun üzerine.

bînamaz

  • Bkz. beynamaz.

binbaşı

  • Rütbesi yüzbaşıile yarbay arasında bulunan ve asıl görevi tabur komutanlığıolan subay.

binbaşılık

  • Binbaşırütbesi veya binbaşının görevi.

binde bir

  • çok seyrek olarak.

bindi

  • Destek, hamil.

bindiği dalıkesmek

  • (kendisine gerekli ve yararlıolan şeyi) farkında olmadan yararsız duruma getirmek, kendi eliyle yok etmek.

bindirilme

  • Bindirilmek işi veya durumu.

bindirilmek

  • Bindirmek işi yapılmak.

bindirilmişkuvvetler

  • Motorlu taşıtlara bindirilmişasker birlikleri.

bindirim

  • Fiyat artırma, zam.

bindirimli

  • Fiyatıartırılmış, zamlı.

bindirme

  • Bindirmek işi.
  • Birbiri üzerine gelerek eklenen levha, kiremit, ahşap parçalarının durumu.
  • Çıkarma harekâtına katılacak birliklerin, çıkarma yerine gitmek için kendilerine ayrılan deniz araçlarına

binmeleri. bindirme kilit

  • Gövdesi kutu biçiminde olan, kapak veya kapının arkasına doğrudan vidalanan, basit mekanizmalıkilit.

bindirmek

  • Bir kimseyi bir şeyin üzerine çıkartmak, oturtmak veya içine yerleştirmek, binmesini sağlamak.
  • (taşıt) Baştarafından başka bir taşıta çarpmak veya bir yere vurmak.
  • Eklemek, katmak.

binek

  • Binmeye ayrılmışşey ve daha çok at.
  • Üzerine binilen, binmeye yarayan.

binek atı* Sadece binmek, gezmek veya binicilik sporu için yetiştirilen at. binek taşı* At veya arabaya binmek için üstüne çıkılan yüksekçe taş. biner

  • Bin sayısının üleştirme biçimi, her birine bin, her defasında bini bir arada olarak.

bingi

  • Kemerler üzerine oturtulmuşkubbe ile kemerlerin arasınıkapatan üçgen biçimindeki kubbe parçalarından

her biri. bini

  • Binme işi.
  • Kapı, dolap gibi şeylerin, kanatlarıkapanınca kalan aralığıörtebilmek için bu kanatların kenarına çakılan

çıta. bini aşmak

  • çok fazla olmak.

bini bir paraya

  • pek çok ve ucuz.
  • pek çok yapılan, pek çok olan.

binici

  • Binen.
  • Ata iyi binen kimse.

binicilik

  • Ata binme ustalığı.
  • Ata binilerek yapılan spor.

binilme

  • Binilmek işi.

binilmek

  • Binmek işi yapılmak.

binin yarısıbeşyüz (o da bizde yok)

  • çok düşünceli görünen birine şaka yollu "aldırma!" anlamında söylenir.

bininci

  • Bin sayısının sıra sıfatı, sırada dokuz yüz doksan dokuzuncudan sonra gelen.

biniş

  • Binmek işi veya biçimi.
  • Atlıalay.
  • Atlıalayda giyilen giysi.
  • Yüksek aşamalıbilginlerin ve yeniçeri subaylarının giydikleri cübbe.
  • Üniversite öğretim üyelerinin giydikleri cübbe.

binişme

  • Binişmek durumu.

binişmek

  • İki parçadan biri, öbürünün üstünde olmak.
  • Kas kirişleri birbiri üstüne binmek.
  • Kırık bir kemiğin iki parçasıbirbiri üstüne gelmek.

binit

  • Üstüne binilen hayvan, binek atı.

binit

  • Hamur durumundaki ekmeklerin, fırına atılmadan önce, içine konulduğu oyuk gözlü tahta.

binlerce

  • Birçok bin; pek çok.

binlik

  • Bin liralık kâğıt para.
  • Yaklaşık olarak üç litrelik büyük şişe.
  • Bin tanesi bir arada olan.

binme

  • Binmek işi.

binmek

  • Yüksek bir şeyin veya bir hayvanın üstüne çıkıp ayaklarınısallandırarak oturmak.
  • Bir yere gitmek için tren, vapur, uçak, otomobil gibi bir taşıtta yer almak.
  • (bisiklet motosiklet, binek hayvanıiçin) Kullanmak.
  • İşistenilmeyen veya beklenilmeyen bir biçim almak.
  • Bir şey sıkışarak yanındakinin üstüne çıkmak.
  • Fiyat artmak.
  • Eklenmek, katılmak.

binnetice

  • Sonuç olarak, nihayet.

binyıl

  • Bin yılıiçine alan zaman dilimi.

biokütle

  • Belirli zamanda sınırlarıbelirli bir biyotopta bulunan canlıorganizmaların toplam kütlesi.

biomedikal

  • Hem biyoloji hem de tıpla ilgili olan.

biomekanik

  • Biyoloji, fizyoloji ve tıp konularınımekanik kanunlar yöntemiyle irdeleme.

biomikroskop

  • Kendine özgü bir ışık ile kullanılan çift göz mercekli mikroskop.

bîperva

  • Çekinmez, sakınmaz, korkusuz, gözü pek.
  • Çekinmeden, korkmadan.

bir

  • Sayıların ilki.
  • Bu sayıyıgösteren rakam 1, I.
  • Bu sayıkadar olan.
  • Herhangi bir varlığıbelirsiz olarak gösterir.
  • Tek.
  • Birleşik.
  • Eş, aynı, bir boyda.
  • Ortaklaşa olan, müşterek.
  • Değer, önem bakımlarından birbirinden farksız, birbirine eşit, birbirine benzer.
  • Sıfat veya zarf durumunda başına geldiği kelimelere kuvvet, istek veya kesin olmayan anlamlar katar.
  • (tekrarlanarak) Bir kez.
  • Sadece.
  • Ancak, yalnız.

bir (veya sağ) elinin verdiğini öbür (veya sol) elin duymasın

  • yapılan bir iyilik gizli tutulmalı, onunla övünülmemelidir.

bir (veya tek başına)

  • yalnız olarak, yanında kimse bulunmadan.
  • başka birinin yardımıolmaksızın.

bir ..., bir (veya bir de)

  • hem .... hem.

bir abam var atarım, nerede olsam yatarım

  • tek başına bulunan kimsenin istediği yerde barınıp rahat edebileceğini anlatır.

bir acıkahvenin kırk yıl hatırıvardır

  • Bkz. bir fincan kahvenin kırk yıl hatırıvardır.

bir ağızdan

  • hep birlikte, beraberce, hep birden.

bir ağızdan çıkıp bin dile yayılır

  • ortaya atılan bir söz çok çabuk yayılır.

bir alay

  • Birçok, bir sürü, pek çok.

bir âlem

  • Kendine özgü bir niteliği olan.

bir an

  • Çok kısa bir süre için kullanılır.

bir an önce

  • Bir ara, olabildiği kadar tez.

bir ara

  • Kısa bir süre.
  • Geçmişte bir zaman.

bir araba

  • Odun, kömür gibi bazışeylerin ölçü birimi.
  • Pek çok, fazla.

bir arada

  • Toplu bir durumda, birlikte, toplu olarak.

bir aralık

  • Bir ara.

bir araya gelmek

  • bir yerde toplanmak, buluşmak.

bir araya getirmek

  • toplamak.

bir arpa boyu (gitmek veya yol almak)

  • çok az.

bir aşağıbir yukarı

  • amaçsız olarak gidip gelmeyi anlatır.

bir atımlık barutu olmak (veya kalmak)

  • bir konuda yapabileceği çok az şeyi bulunmak.

bir avuç

  • Bir avuç dolduracak kadar.
  • Az, çok az.

bir ayağıçukurda olmak

  • yaşayacak çok az zamanıkalmışolmak; çok yaşlanmışolmak.

bir ayak önce (evvel)

  • bir an önce.

bir ayak üstünde bin yalan söylemek (veya bir ayak üstünde kırk yalanın belini bükmek)

  • çok kısa sürede pek çok yalan söylemek.

bir baba dokuz evlâdıbesler, dokuz evlât bir babayıbeslemez

  • çok çocuğu olan baba, her çocuk babasına bakılmasınıötekinden beklediği için sıkıntıda kalır.

bir bakıma

  • Başka bir görüşle, başka bir düşünüşle.

bir baltaya sap olmak

  • belirli bir işsahibi olmak.

bir bardak suda fırtına koparmak

  • önemsiz, küçük bir sorunu büyütmek.

bir başına

  • Tek başına.

bir baştan (veya uçtan) bir başa (veya uca)

  • bir yerin bir sınırdan öbür sınırına kadar.

bir ben, bir de Allah bilir

  • sıkıntılıdurumlarda söylenilen bir deyim.

bir biçimine getirmek

  • çözüm yolu bulmak.

bir bir

  • Bkz. hepyek.

bir bir

  • Birer birer, ayrıayrı.
  • Olduğu gibi, tam tamına, eksiksiz.

bir boy

  • Bir kez.
  • Hele.

bir boyda

  • Boylarıeşit.

bir boydan bir boya

  • Bir yerin bir ucundan öbür ucuna kadar, baştan başa.

bir bu eksikti

  • sıkıntılıbir durum varken bir yenisinin çıkmasıüzerine söylenir.

bir çatıaltında (olmak veya bulunmak)

  • aynıyapıiçinde.

bir çekirdek geri kalmamak

  • bütünüyle denk olmak.

bir çenekliler

  • Oğulcuğu bir çenekten oluşmuş, kapalıtohumlulardan bir bitki sınıfı.

bir çenetli

  • Kapsüllü yemişlerin tek parçalıolanları.

bir çırpıda* bir ele alışta, ele alır almaz, çabucak. bir çiçekle bahar (veya yaz) olmaz

  • küçük, güzel bir belirti ile doyurucu sonuca ulaşılmaz.
  • çapkın kimseler için kullanılır.

bir çift

  • Bir takım.
  • Biraz, bir iki.

bir çift söz

  • Bir iki söz.

bir çift sözü olmak

  • söyleyecek bir şeyleri bulunmak.

bir çokları

  • çok sayıda olan (kimse veya şey).

bir çöplükte iki horoz ötmez

  • bir yerde iki kişi başolmaz.

bir çuval inciri berbat etmek

  • düzelmekte olan bir durumu yersiz, yanlışdavranışlarla bozmak.

bir daha

  • bir kez daha.
  • hiçbir zaman.

bir daha yüzüne bakmamak

  • darılıp ilgiyi kesmek.

bir dalda durmamak

  • sık sık işveya düşünce değiştirmek.

bir damla

  • Çok az.
  • (çocuk için) Çok küçük.

bir de

  • ve olana katarak, fazladan.
  • umulanın veya beklenilenin dışında bir durumu anlatan cümlelerin başına gelir.

bir dediği bir dediğini tutmamak

  • söyledikleri birbirine uymamak, tutarsız konuşmak.

bir dediği iki olmamak

  • her istediği yapılmak.

bir dediğini iki etmemek

  • her istediğini hemen yapmak.

bir defa

  • Olup bitti anlatan cümlelere katılır.
  • "ilk önce", "hele" anlamında da kullanılır.

bir defada

  • ara vermeksizin.

bir defalık

  • Bir kere yapmaya yetecek kadar.
  • Bir kereye özgü olan, bir kereye özgü olarak.

bir deli kuyuya bir taşatar, kırk akıllıçıkaramazmış

  • bazen bir kimsenin yaptığıyersiz bir iş, birçok kimse tarafından düzeltilemez.

bir derece (veya bir dereceye kadar)

  • biraz.

bir deri bir kemik (kalmak)

  • çok zayıflamak.

bir dikili ağacıolmamak

  • evi veya mülkü olmamak.

bir dirhem* Çok az, birazcık. bir dirhem bal için bir çeki keçiboynuzu çiğnemek

  • verimi az, zahmeti çok olan bir işle uğraşmak.

bir dirhem et bin ayıp örter

  • biraz kilo almak bazen insanıgüzelleştirir.

bir dokun bin ah işit (dinle) kaseifağfurdan

  • insanlarıkonuşturmak için biraz dertlerini deşmek yeter.

bir dolu

  • Birçok.

bir don bir gömlek

  • yarıçıplak.

bir dostluk kaldı!

  • az bir mal kalınca satıcıların kullandığıbir özendirme deyimi.

bir dudağıyerde bir dudağıgökte

  • masallardaki dev gibi korkunç ve çirkin.

bir düziye

  • Sürekli olarak.

bir el

  • (ateşli silâh için) bir kez atım.

bir el bir eli yıkar, iki el bir yüzü yıkar

  • bazıdurumlarda yardımcısız işyapılmayacağınıanlatır.

bir elden

  • aynıkimse tarafından.
  • bir merkezden.

bir eli yağda bir eli balda (olmak)

  • varlık ve bolluk içinde olmak.

bir elin sesi çıkmaz

  • bir davanın bir kişi tarafından savunulmasıetkili ve yeterli değildir.
  • yardımlaşarak işler daha kolay başarılır.

bir elini bırakıp ötekini öpmek

  • aşırısaygıgöstermek.

bir elle verdiğini öbür elle almak

  • yapar göründüğü bir iyiliği, sağladığıbir çıkarla ödetmek.

bir elmanın yarısıo, yarısıbu

  • birbirlerine çok benzeyen kimseler için kullanılır.

bir evcikli

  • Mısır, ceviz, fındık gibi erkek ve dişi organlarıayrıçiçeklerde, ancak aynıkök üzerinde bulunan (bitki).

bir fende kazık kakmak

  • bir bilgi veya bilim dalında saplanmışkalmak.

bir fincan (veya bir acı) kahvenin kırk yıl hatırıvardır

  • iyilik küçük de olsa unutulmaz.

bir gecelik

  • Bir gece için, bir gece içinde olup biten, bir geceye ait.

bir gömlek aşağı

  • bir derece daha düşük (birinden).

bir gömlek fazla eskitmişolmak

  • birinden daha yaşlıve daha görmüşgeçirmişolmak.

bir göz ağlarken öbür göz gülmez

  • keder veya sıkıntıvarken dostlar, akrabalar eğlenmemelidir.

bir göz gülmek

  • hem gülüp hem ağlamak.

bir gözeli

  • Yapısıtek bir hücreden oluşan (hayvan veya bitki), tek hücreli.

bir gözeliler

  • Yapısıtek bir hücreden oluşan hayvanlar veya bitkiler.

bir gün evvel

  • olabildiği kadar çabuk.

bir günden bir güne

  • hiç, hiçbir zaman.

bir günlük beylik beyliktir

  • hoşa giden bir durum, kısa da sürse çekici ve güzeldir.

bir güzel

  • Çok iyi, iyice.

bir hâl olmak

  • bir şeyin çok tekrarlanmasıyüzünden bitkin duruma gelmek, usanmak, bezmek, fenalık gelmek.
  • huyu değişmek.
  • kazaya uğramak, ölmek.

bir hamlede

  • Çabucak, bir atılışta.

bir hayli

  • Epey, çok.

bir hoş

  • Tuhaf bir şekilde, garip.

bir hoşeylemek

  • hüzünlendirmek.

bir hoşolmak

  • şaşırmak.
  • hüzünlenmek.

bir hoşluğu olmak

  • bir rahatsızlığı, bir neşesizliği olmak.

bir hücreli

  • Bkz. bir gözeli.

bir içim su (gibi)

  • (kadın için) çok güzel.

bir iğne bir iplik olmak

  • Bkz. iğne ipliğe dönmek.

bir iki

  • Birtakım, bazı, bir parça, biraz, çok az sayıda, birkaç kez.

bir iki demeden (demeye kalmadan) (veya bir iki derken)

  • duraksamadan, karşısındakine vakit bırakmadan, duraksamadan.

bir işaretine bakmak

  • bir işi yapmak için hazır beklemek.

bir iştir oldu

  • istenmeyen, kötü bir durum karşısında söylenir.

bir kafada

  • aynıdüşüncede.

bir kalem

  • Bir an için.
  • Aynı, benzer, tek tür.

bir kalem geçmek

  • boşvermek, bir an için göz ardıetmek.

bir kalemde

  • birden ve toptan.

bir kapıya çıkmak

  • aynısonuca varmak.

bir karar

  • Aynıdurumunu koruyarak, belli durumunu değiştirmeden.

bir kararda bir Allah

  • insan talihinin her an değişebileceğini ve bunun olağan karşılanmasınıöğütler.

bir karış

  • Çok kısa.
  • Çok az.

bir karışbeberuhi

  • çok kısa boylu kimse.

bir karıyla bir koca, dırdır eder her gece

  • sıkıntıveya yalnızlık yüzünden iki dost (bile) birbiriyle dalaşır, anlamsız konuşur.

bir kaşık suda boğmak

  • bir kimseye çok kızmak veya çok öfkelenmek.

bir kazanda kaynamak

  • anlaşmak, uyuşmak, bağdaşmak.

bir kenarda durmak

  • gerektiği zaman kullanmak üzere hazırda tutmak.

bir kere

  • Aslında.
  • Bir kez, bir defa.

bir kerecik

  • Bir defaya mahsus olarak.

bir kıyamettir gitmek (veya kopmak)

  • çok fazla gürültü, patırtı, telâşolmak.

bir kızıbin kişi ister, bir kişi alır

  • güzel şeyi herkes ister, ama o, ancak bir kişiye kısmet olur.

bir kol çengi (olmak)

  • şen sözler ve davranışlarla çevresine neşe saçanlar için söylenir.

bir koltuğa iki karpuz sığmaz

  • aynızamanda birden çok işle ilgilenmek başarıiçin sakıncalıdır.

bir koşu

  • Koşarak, koşa koşa, çabucak.

bir koyundan iki post çıkmaz

  • birinden, gücünün yetmediği bir özveriyi beklememek gerekir.

bir Köroğlu, bir Ayvaz

  • bir karıkocanın çocuklarının, yakınlarının yanlarında bulunmadığınıveya hiç çocuklarıolmadığınıanlatır.

bir köşeye atmak

  • gerektiğinde kullanılmak için bir yere koymak.

bir köşeye koymak

  • saklamak, biriktirmek.

bir kulağından girip öbür kulağından çıkmak

  • söylenen söze önem vermemek.

bir kurşun atımı

  • kurşunun gidebileceği uzaklık.

bir lokma bir hırka

  • hayatta azla yetinmeyi, dervişçe geçinmeyi anlatır.

bir mum al da derdine yan

  • başkalarıyla uğraşacağına kendi durumunu düşün.

bir nebze

  • Çok az, bir parça.

bir nefeste

  • (söz ve içecekler için) Ara vermeden.

bir nice

  • Bir hayli, birçok.

bir numara

  • Tek, birinci.

bir numaralı

  • Birinci, başta gelen.

bir o kadar

  • Ne kadar varsa o kadar daha, bir katı, bir misli.

bir o yana, bir bu yana

  • rastgele, birçok yerlere, çeşitli yönlere.

bir olmak

  • bir araya gelmek, işbirliği yapmak.

bir ölçüde

  • Biraz, belli oranda.

bir örnek

  • Aynıbiçimde olan, yeknesak.

bir papel etmemek

  • hiç bir işe yaramamak, değeri olmamak.

bir paralık etmek

  • çok utanacak, işe yaramaz bir duruma düşürmek.

bir parça

  • Biraz, azıcık, çok az.

bir parmak

  • Parmak ucuyla alınan miktar veya parmak ucuyla alarak.
  • Çok küçük (çocuk).

bir postum var atarım, nerede olsa yatarım

  • istediğim yere gider, istediğim biçimde davranırım.

bir pul etmemek

  • hiç değeri olmamak.

bir pula satmak

  • bir kimseyi bir çıkar uğruna harcamak.

bir sıçrarsın çekirge, iki sıçrarsın çekirge, sonunda yakalanırsın çekirge (veya üçüncüsünde avucuma düşersin çekirge)

  • birkaç kez saklanabilen bir suç günün birinde ortaya çıkarak yapanıkötü bir duruma düşürür, suçlu cezasız

kalmaz. bir sıkımlık canıolmak

  • çok cılız ve güçsüz olmak.

bir sıra

  • Üst üste, ardıardına.

bir solukta

  • Çabucak, çarçabuk, çok kısa bir sürede, hemen.

bir söyle on dinle

  • az konuşup çok dinlemek yaralıolur.

bir söyledi pir söyledi

  • uzatmadan, gereği gibi söyledi.

bir sözünü iki etmemek

  • birinin her istediğini hemen yerine getirmek.

bir sürü

  • Çok sayıda, pek çok.

bir şey sanmak

  • (bir kimseyi, bir şeyi, bir yeri) gerçeğinden, olduğundan başka türlü düşünerek hayal kırıklığına uğramak,

değerlendirmede yanılmak. bir şey söylemek

  • konuşmak.
  • belirtmek, anlatmak, ifade etmek.

bir şeye benzememek

  • işe yarar durumda olmamak.

bir şeyin şuyuu vukuundan beterdir

  • söylenti veya dedikodu olayın gerçekleşmesinden daha kötüdür.

bir şeyler (veya bir şey) olmak

  • huyu, durumu, tutumu değişmek, yeni huylar edinmek.
  • bayılır gibi olmak, birden fenalık gelmek.
  • ölmek.

bir şeyler, bir şeyler

  • daha fazla açıklamamak, kısa kesmek gerektiğinde söylenir.

bir tahtada

  • bir defada, yekten.

bir tahtasıeksik

  • akılca eksik, yarım akıllı.

bir tane

  • Biricik, yegâne.

bir tanem

  • Sevgi sözü.

bir tarafa bırakmak (veya koymak)

  • önemsememek, benimsememek, ertelemek.

bir taşla iki kuşvurmak

  • bir davranışla birden çok yararlısonuca ulaşmak.

bir tek atmak

  • bir kadeh içki içmek.

bir temiz

  • Adamakıllı.

bir terimli

  • Aralarında yalnız çarpma, bölme, kuvvete yükseltme, kök alma işlemleri yapılacak olan (nicelikleri gösteren

terim). bir torba kemik

  • çok zayıf.

bir tuhaflığıolmak

  • kendini iyi hissetmemek.

bir tutmak (veya bir görmek)

  • eşit saymak, eşit görmek.

bir türlü

  • (tekrarlıkullanıldığında) işin yapılmasının da, yapılmamasının da aynıderecede kötü olduğunu belirtir.
  • hiçbir biçimde, hiçbir yolla.

bir vakitler

  • Geçmişzamanda, eskiden, vaktiyle.

bir varmışbir yokmuş

  • bir masala başlarken, "eskiden" anlamında söylenen bir tekerleme.
  • masal gibi geçip gitmiş, artık hayal olmuş.

bir yakadan başçıkarmak

  • bir çatıaltında dirlik düzenlik içinde yaşamak.

bir yana

  • -den başka, sayılmazsa, hariç tutulursa.

bir yana dünya bir yana

  • bir varlığa çok değer verildiğini anlatmak için kullanır.

bir yandan (yanda)

  • bir taraftan (tarafta), hem ... hem.

bir yastığa başkoymak

  • (karıkoca) evli bulunmak.

bir yastıkta kocamak

  • (karıkoca birlikte) uzun bir ömür sürmek.

bir yaşına daha girmek

  • şimdiye değin görmediği şaşılacak yeni bir şeyle karşılaşmak.

bir yığın

  • birçok, pek çok, bir sürü.

bir yiyip bin şükretmek

  • kötü durumda olanlara bakarak kendi durumunun değerini bilmek.

bir yol

  • Bir kez.

bir yol tutturmak

  • bir davranış, bir tutum biçimi belirlemek.

bir yolunu bulmak

  • bir işi sonuçlandırmak için çare bulmak.

bir zaman

  • Geçmişzamanda, eskiden, vaktiyle.
  • Belirli bir süre, biraz.

bir zamanlar

  • Zamanında, vaktiyle, eskiden.

bira

  • Arpa ile şerbetçi otunu mayalandırarak yapılan bir içki, arpa suyu.

bira bardağı

  • Bira içmek için yapılmışözel bardak.

bira mayası

  • Mayalanmışdurumdaki biranın yüzünden alınan bir tür mantar.

biracı

  • Bira yapıp satan kimse.
  • Çok bira içen (kimse).

biracılık

  • Bira yapma ve satma işi.

birader

  • Erkek kardeş.
  • "Yahu, dost, arkadaş" anlamında seslenme olarak kullanılır.
  • Masonların birbirlerine verdikleri ad.

birahane

  • Genel olarak sadece bira içilen, aynızamanda da çabuk hazırlanan bazısıcak veya soğuk yemeklerin

yenildiği yer. birahaneci* Birahane işleten kimse. biralık

  • Bira yapmakta kullanılan.

biraz

  • Kısa bir süre için.
  • Yeterince değil, yeter ölçüde değil.
  • Az miktarda, çok değil.

birazcık

  • Pek az, çok az.

birazdan

  • Az sonra.

birazı

  • Bir parça.

birbiri

  • Karşılıklıolarak biri ötekini, öteki de onu.
  • Biri diğerinin yanısıra.

birbiri için yaratılmışolmak

  • birbiriyle çok iyi anlaşmak.

birbiri üstüne gelmek

  • arkasıarkasına, ara vermeden.

birbirine düşmek

  • aralarıaçılmak, aralarında anlaşmazlık çıkmak.

birbirine girmek

  • kavga etmek, dövüşmek.
  • karışmak.
  • (iplik vb. için) dolaşmak, çözülmeyecek duruma gelmek.

birbirine katmak

  • aralarınıaçmak, aralarınıbozmak, olay çıkarmak.

birbirini tutmaz

  • birbiriyle ilgisi olmayan, tutarsız.

birbirini yemek

  • iki veya daha çok kimse birbiriyle uğraşmak, birbirine kötülük etmek.

birbirinin ağzına girmek

  • birbirine çok düşkün olmak.

birbirinin ağzına tükürmek

  • bir sorunda, bir olayda sözleşmişgibi, ağız birliği yapmak.

birbirinin gözünü çıkarmak

  • kıyasıya dövüşmek.

birbirinin gözünü oymak

  • aralarında aşırıgeçimsizlik olmak.

birci

  • Tekçi, monist.

bircilik

  • Tekçilik, monizm.

birçoğu

  • Çok sayıda olan kimse veya şey.

birçok

  • Oldukça çok, sayısıbelirsiz, bir hayli, müteaddit.

birden

  • Bir defada, hepsi bir arada.
  • Ansızın, hemencecik.
  • Birlikte, beraberce.

birdenbire

  • Ansızın, hemencecik, beklenmedik bir sırada.

birdirbir

  • Oyuncuların birbirinin üstünden atlayarak oynadıklarıbir oyun.

bire ... vermek

  • (buğday, arpa, nohut, fasulye gibi ürünler için) toprak, kullanılan tohumun belli bir katıkadar ürün vermek.

bire beşkatmak

  • eklemek, abartmak, bire bin katmak.

bire bin katmak

  • çok abartmak.

bire bir

  • Verilen ölçüdeki karşılık, miktar.

bire bir eşleme

  • İki kümenin elemanlarıarasında, bir elemana karşı, bir eleman alınarak yapılan eşleme.

birebir

  • Etkisi kesin olan.
  • İstenildiği gibi, uygun.

birebir gelmek

  • etkisini hemen ve kesin olarak göstermek.

birer

  • Bir sayısının üleştirme sayısıfatı, her birine bir.

birer birer

  • Her biri ayrıolarak.

birer ikişer

  • Tek veya birkaçıbirlikte olarak.

bireşim

  • Parçaların veya ögelerin bir araya getirilip bir bütün olarak birleştirilmesi.
  • Bu biçimde oluşan bütün.
  • Element veya başka maddeleri bir araya getirerek, sun'î olarak bileşik cisimler oluşturma, sentez.
  • Yalından karmaşık olana, küllîden cüz'îye, zorunludan olasıya, ilkeden onun uygulanmasına, genel yasadan

bireysel duruma, nedenden etkiye, öncülden varılan sonuca giden düşünme biçimi, terkip, sentez. bireşimli

  • Bireşim yolu ile elde edilen, sentetik.

birey

  • Kendine özgü nitelikleri yitirmeden bölünemeyen tek varlık, fert.
  • Bir türün kapsamıiçine giren somut varlık.
  • Doğa bilgisinde türü oluşturan tek varlıklardan her biri.
  • Toplumlarıoluşturan ve düşünsel, duygusal, iradeyle ilgili nitelikleri toplum içinde belirlenen insanların her

biri, fert.

  • İnsan topluluklarınıoluşturan, insanların benzer yanlarınıkendinde taşımakla birlikte, kendine özgü ayırıcı

özellikleri de bulunan tek can, fert. birey oluş* Yumurtanın döllenmesinden bireyin yetkin duruma gelmesine kadar geçirdiği gelişim evrelerinin bütünü, ontogenez, soy oluşkarşıtı. birey üstü

  • Tek bir bireyi aşan.
  • Genellikle fertlerin çevresini aşan, bireylerin bilincinden bağımsız olan.

bireyci

  • Kişi haklarınısavunan.
  • Bireycilikten yana olan, ferdiyetçi.

bireycilik

  • Bireylerin yararlarınıtoplumsal yararlardan daha üstün veya daha önemli sayan öğreti, tutum veya

politikaların genel adı, ferdiyetçilik, individüalizm.

  • Bütüne, genele değil de, bireye, tek olana üstünlük tanıyan görüş, ferdiyetçilik, individüalizm.

bireyleşme

  • Türle ilgili bir örneğin bireyde gerçekleşmesi.
  • Bağımsız kişiliğe varan gelişme süreci.

bireyleştirme

  • Bireye özgü kılma.

bireyleştirmek

  • Bireye özgü kılmak, başkalarından ayırmak.

bireylik

  • Bir kimseyi dışgözlemciler gözünde benzersiz, tek kılan özellikler veya bunların tek biçimi, ferdiyet.
  • Bireyi benzerlerinden ayıran niteliklerin bütünü.

bireysel

  • Bireyle ilgili olan, bireye özgü olan, ferdî.

bireyselleştirme

  • Bireysel duruma getirme.
  • Ancak ortaklaşa ve genel olarak var olan şeyi bireylere uygulama ve yayma.
  • İnsanların doğal, toplumsal ve tarihî gelişmesinden; kendine özgü olan şeylerin, özelliklerin, bireysel olanın

çekilip çıkarılması. bireyselleştirmek

  • Bir şeyi ayrıolarak, bireysel olarak göz önüne almak.

bireysellik

  • Birey olma olgusu.
  • Bir kişiyi benzerlerinden ayıran özelliklerin bütünü, ferdiyet.

biri

  • Bir tanesi.
  • Bilinmeyen bir kimse.
  • Tamlanan olarak kullanılan bazıisim tamlamalarında tamlayanın küçümsendiğini, hor görüldüğünü anlatır.
  • Yüklem durumunda olan bir isim takımının belirtileni olarak kullanıldığında, belirtenin hor görüldüğünü

anlatır. biri çok olmak

  • haddini aşarak karşısındakini usandırmak.

biri eşikte biri beşikte

  • ufak cocuğu çok olan kimseler için söylenir.

biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar

  • bir şeyden yalnız bir veya birkaç kişi yararlanır da başkalarına yararlanma imkânıverilmezse bundan büyük

sorunlar çıkar. birice

  • En fazla, tek.

biricik

  • Eşi, benzeri, ikincisi olmayan ve çok sevilen, tek, yegâne.

birikim

  • Birikme, bir yerde toplanıp yığılma.
  • Gözlemler, deneyler sonucu elde edilmişşeylerin bütünü.
  • Toplumların kültürel varlıklarının gelişip genişlemesi ve uygarlık düzeyinin yükselmesi süreci.
  • Mal ve paranın toplanıp çoğalma süreci.
  • Herhangi bir aşınma sürecinde veya taşıma işi yapılırken alüvyonlu maddelerin bırakılması.

birikinti

  • Bir yerde kendi kendine birikmişolan şey.

birikinti konisi

  • Dağlık bölgelerden veya yamaçlardan suların getirdiği kum veya taşparçalarının bir düzlükte oluşturduğu

yelpaze biçimindeki yığın. birikiş

  • Birikme işi veya biçimi.

birikişme

  • Birikişmek işi.

birikişmek* Bir yere toplanmak, bir araya gelmek. birikme

  • Toplanıp yığılma.

birikme havzası

  • Kar ve yağmur sularının biriktiği bölge.

birikmek

  • Toplanıp yığılmak.
  • Birbirine eklenip çoğalmak.

biriktirim

  • Biriktirme.

biriktirme

  • Biriktirmek işi, tasarruf.

biriktirmek

  • Toplayıp yığmak.
  • Bir şeyi, parayıölçülü kullanarak artırmak, tasarruf etmek.
  • Öğrenme, yarar sağlama gibi sebeplerle bazınesneleri bir araya getirmek, koleksiyon yapmak.

birileri

  • Bazıkimseler.

birim

  • Bir kümenin her elemanıveya bir çokluğu oluşturan varlıkların her biri, ünite.
  • Bir niceliği ölçmek için kendi cinsinden örnek seçilen değişmez parça, vahit.
  • Herhangi bir kuruluştaki alt bölümlerden her biri.
  • Dilin, oluşturduğu yapıiçinde, belli bir düzlemde yer alan öbür ögelerle kurduğu bağıntılarla tanımlanan

ayrınitelikli öge, ünite. birimci ekonomi

  • Birime bağlıekonomi.

birimler bölüğü

  • Birden dokuz yüz doksan dokuza kadar olan sayılar bölüğü.

birincasıf

  • Birleşikgillerden hekimlikte kullanılan bir bitki.

birinci

  • Bir sayısının sıra sıfatı.
  • Zaman, yer, sıra bakımından başkalarından önce gelen.
  • Sırada, önem sırasında en üstün olan kimse.
  • (ulaşım araçlarında) Mevki, sınıf, orun.

birinci çağ* Yeryüzünün yaklaşık üç yüz milyon yıllık çağı, paleozoik. birinci gelmek (veya çıkmak)

  • birçoklarıarasında en iyi olarak seçilmek.

birinci olmak

  • başta gelmek, önde gelmek.

birinci orun

  • (tren, vapur, uçak vb.) Birinci mevki.

birinci zar

  • Yemişlerin derisi, dışkabuk, meyve dışı.

birincil

  • Sırada, önemde ilk yeri alan, ana, temel, esas.

birincil grup

  • İçten, samimî, yüz yüze ilişkilere dayanan iki veya daha çok insandan meydana gelen topluluk.

birincilik

  • Birinci olma durumu.
  • (çoğul durumda) Şampiyonluk için yapılan yarışmalar.

birincivasıf

  • Birleşikgillerden, hekimlikte kullanılan bir bitki.

birinden) buz gibi soğumak

  • birinden tiksinmek.

birinin başına dikilmek

  • birinin yanından uzaklaşmamak, onu denetim altında bulundurmak.
  • bir işi yaptırmak için yanında ayakta durmak.
  • bir şeyin yanında ve ayakta beklemek.

birinin çanına ot tıkmak (tıkamak veya tıkanmak)

  • sesini çıkaramayacak, kötülük edemeyecek bir duruma getirmek (getirilmek), susturmak.

birisi

  • Bilinmeyen bir kimse.

birisinden biri

  • içlerinden biri, birkaç kişiden herhangi biri.

birkaç

  • Çok olmayan, az sayıda, az.

birkaçı

  • Az sayıda olan kimse veya şey.

birleme

  • Bir etme, tek duruma getirme.
  • Tanrı'nın birliğini dile getirme, tevhit.

birlemek

  • Bir etmek, tek duruma getirmek.
  • Tanrı'nın birliğini dile getirmek, zikretmek.

birler

  • Ondalık sayısistemine göre yazılan bir tam sayıda sağdan sola doğru ilk sayının bulunduğu basamak.

birleşen

  • Birbirini kesen, bir noktada kesişen (doğru, yay).

birleşik

  • Bir araya gelmiş, birleşmişolan, müttehit.

birleşik cümle

  • Birkaç yan cümle veya ara cümle ile bir temel cümleden kurulan cümle.

birleşik fiil

  • İsim soyundan bir kelime ile biçim veya anlam bakımından kaynaşıp bütünleşen fiil: Reddetmek,

hissetmek, kaybolmak, bakakalmak, hasta olmak, tedavi etmek gibi. birleşik isim

  • Birleşik kelime biçiminde belirli kurallar içinde kalıplaşmışisim: Aslanağzı, başşehir, kaptıkaçtı, gecekondu

gibi. birleşik kap

  • Alt tarafından birleştirilmişkaplardan her biri.

birleşik kaplar

  • Alt taraflarından değişik boyut ve kesitlerde borularla birleştirilmişsistem.

birleşik kelime

  • Ses düşmesi, ses türemesi, kelime türünün değişmesi, üzerindeki ekin görevini kaybetmesi veya anlam

kaymasıdolayısıyla aralarına ek girmeyerek kalıplaşmışiki veya daha çok sözden oluşan kelime: pazartesi (< pazar ertesi), hissetmek (< hiss etmek), ayakkabı(< ayak kabı), delikanlı(<deli kanlı), kaptıkaçtı(< kaptıkaçtı) gibi. birleşik oturum

  • Bir arada yapılan oturum.

birleşik oy pusulası

  • Seçime katılan bütün partilerin adaylarınıayrıayrıgösteren oy pusulası.

birleşik zaman

  • Yalın zamanlıve çekimli bir fiilin -di (i-di), -miş(i-miş,), -se (i-se) gibi ek fiil eklerinden birini alarak

bildirdiği zaman: Sevdiydi (sevdi-y-di <sevdi+i-di), sevecekmiş(sev-ecek-miş< sev-ecek + i-miş) sev-er-se (sev-erse < sev-er + ise) gibi. birleşilme

  • Birleşilmek işi veya durumu.

birleşilmek

  • Birleşmek işi yapılmak, bir araya gelinmek, buluşulmak.

birleşim

  • Birleşmek işi.
  • Bir meclisin bir gün içindeki toplanmaları, inikat.
  • Döllenmek için erkekle dişi hayvanın bir araya gelmesi.

birleşme

  • Birleşmek işi.

birleşme değeri

  • Basit bir cismin bir atomu ile birleşebilecek olan hidrojen atomlarının en yüksek miktarı.

birleşmek

  • Ayrıiken tek bir bütün durumuna gelmek.
  • Buluşmak, bir araya gelmek.
  • Uyuşmak, aynıgörüşte olmak.
  • Aynıamaç çevresinde toplanmak.
  • Kaynaşmak.
  • Cinsel ilişkide bulunmak.

birleştirici

  • Birliği sağlayan.
  • Uzlaşmayısağlayan.
  • İki veya daha çok nesnenin birleşmesini sağlayan.

birleştirme

  • Birleştirmek işi veya durumu.

birleştirmek

  • Bir araya getirmek.

birli

  • İskambil, domino gibi oyunlarda bir işaretini taşıyan kâğıt veya pul, as.

birlik

  • Tek, bir olma durumu, vahdaniyet.
  • Bir taneden oluşmuş, bir tane alabilen.
  • Birleşmiş, bir arada olma durumu, vahdet.
  • Bağlılık, benzerlik, bağlantı, vahdet.
  • Belli bir topluluğun yararlarınıkorumak için kurulmuşdernek.
  • Askerlikte bölük, tabur, alay gibi bir bütün sayılan topluluk.
  • Konunun bir ana düşünce çevresinde toplanması.
  • Bölünmezliği içeren yalın bütün.
  • En büyük değerdeki nota, dört dörtlük.

birlik olmak

  • bir işi yapmak için anlaşmak.

birlikte

  • Bir arada, beraberce.
  • Yanında, beraberinde.

birliktelik

  • Birlikte olma durumu.

birlikten kuvvet doğar

  • toplu veya beraber davranmak daha büyük güç sağlar.

birsam

  • Sanrı, halüsinasyon.

birtakım

  • Belirsiz olarak çokluğu anlatır (nitelediği isim çokluk biçimde olur), kimi, bazı.

birun

  • Osmanlısarayında Harem dairesinin ve Enderun'un dışında kalan bölüm.

biryan

  • Tandırda susuz pişirilen kebap.

biryan pilâvı

  • Biryan yağıile pişirilen pilâv.

biryan yağı

  • Tandırda susuz pişirilerek yapılan kebaptan çıkan yağ.

biryancı

  • Biryan yapan veya satan kimse.

bisiklet

  • Tekerleğin ayakla çevrilmesiyle hareket eden iki tekerlekli taşıt, çiftteker.

bisiklet yolu

  • Trafikte bisikletlerin geçmesine ayrılmışdar yol.

bisikletçi

  • Bisikletle spor yapan kimse, çifttekerci.

bisikletçilik

  • Bisikletle yapılan spor, çifttekercilik.
  • Bisiklet satma, onarma işi.

bisikletli

  • Bisikleti olan.

bisikletsiz

  • Bisikleti olmayan.

bisküvi

  • Un, süt, şeker veya tuzla yapılan ince, gevrek kuru pasta türü.

bismillâh

  • "Allah'ın adıile" anlamında, bir işe başlarken söylenen veya şaşırma, korku gibi duygularıbelirten söz.

bismillah demek

  • bir işe uğurlu olmasıdileği ile başlamak.

bistro

  • İçkili kahve, küçük lokanta.

bisturi

  • Neşter.

bisülfat

  • Hidrojenli sülfatlara verilen ad.

bisülfür

  • Molekülünde iki kükürt atomu bulunduran birleşik.

bişek

  • Yayık dövmede kullanılan araç.

bişi

  • Çörek, tatlıbir ekmek türü.

bit

  • Yarım kanatlılar alt takımına giren, insan ve memeli hayvanların vücudunda asalak olarak yaşayan böcek,

kehle (Pediculus). bit kadar

  • en küçük, en ufak, çok küçük.

bit otu

  • Sıracagillerden, birçok çeşitleri bulunan ve kuzey yarım kürede yetişen bir bitki.
  • Bitlere karşıkullanılan bir madde.

bit yeniği

  • Bir işin gizli kalmışkötü ve aksak yanı, kuşkulu bir nokta.

bîtap

  • Bitkin, yorgun.

bîtap düşmek

  • çok yorulmak, yorgun düşmek.

bîtaraf

  • Yansız, tarafsız.

bîtaraflık

  • Yansız olma durumu, yansızca davranış.

bitek

  • Bol ve iyi bitki yetiştiren, verimli (toprak), mümbit.

bitelge

  • Toprağın bitki yetiştirme gücü.

bitevi

  • Bkz. biteviye.

biteviye

  • Aynıbiçimde, sürekli olarak.

biteviyelik

  • Aynıbiçimde sürüp gitme durumu.

bitey

  • Bitki örtüsü, flora.

biti kanlanmak

  • sıkıntıiçinde yaşayan bir kişi para ve varlık yönünden güçlenmek.

bitik

  • Yorgunluk veya hastalıktan gücü kalmamış.
  • Durumu kötü, fena.
  • Yapışık, dolaşık,ekli.

bitiklik

  • Bitik olma durumu.

bitim

  • Bitmek işi.
  • Son, nihayet, münteha.

bitimli

  • Sonu olan, sonlu.

bitimsiz

  • Sonu olmayan, sınırlandırılıp belirlenmeyen, namütenahi.

bitirilme

  • Bitirilmek durumu.

bitirilmek

  • Bitirmek işine konu olmak.

bitirim

  • Çok hoşa giden (kimse, yer).
  • Barbut oynatılan yer, kahve, kumarhane.
  • Yaman, zeki, çok beğenilen.

bitirim yeri

  • Kumarhane.

bitirimci

  • Barbut kahvesi işleten, barbut oynatan kimse.

bitirimhane

  • Kumar oynanan yer, kumarhane.

bitirişyemi

  • Et üretimi için beslenen hayvanlara belirli bir devreden itibaren besi sonuna kadar yedirilen ve enerji değeri

daha yüksek olan karma yem. bitirme

  • Bitirmek işi, itmam, mezuniyet.

bitirme fiili

  • Etmişbiçimindeki sıfat-fiille ve olmak yardımcısıyla yapılan ve fiilin, yardımcıfiilin işaret ettiği zamandan

önce olup bittiğini anlatan birleşik fiil. bitirmek

  • Bitmesini sağlamak,sona erdirmek, tüketmek, tamamlamak, sonuçlandırmak.
  • Güçsüz düşürmek, bitkin duruma getirmek, yormak.
  • Onulmaz duruma getirmek, mahvetmek.

bitirmiş

  • Bir bilim dalında veya başka bir alanda bilginin doruğuna ulaşmış(kimse).
  • Bilgili, açıkgöz.

bitiş

  • Bitmek işi veya biçimi, bitme, sona erme.

bitişik

  • Birbirine dokunacak kadar yakınlaşmışveya yan yana olan.
  • Yandaki ev, komşu.
  • Yan, yandaki.

bitişik çanak yapraklılar

  • Çanak yapraklarıbirbirine bitişmişbulunan bitkiler.

bitişik taç yapraklılar

  • Taç yapraklarıbirbirleriyle yandan bitişik olan bitkiler.

bitişiklik

  • Bitişik olma durumu.

bitişimli

  • Bitişken.

bitişken

  • Kelime üretim ve çekiminde ekler getirilirken kökü veya gövdesi değişikliğe uğramayan (dil), iltisakî.

bitişken dil

  • Kelime kökleri değişmeyen, eklerle türetilen dil.

bitişkenlik

  • Bitişken olma durumu.
  • Yeni bir kelime türetmek için köklere ek getirme özelliği.

bitişme

  • Bitişmek işi, ittisal.

bitişmek

  • Birbirine dokunacak kadar yanaşmak.

bitiştirme

  • Bitiştirmek işi.

bitiştirmek

  • Bitişmesini sağlamak.

bitki

  • Bulunduğu yere kökleriyle tutunup gelişen, döl veren ve hayatınıtamamladıktan sonra kuruyarak varlığı

sona eren, yosun, ot, ağaç gibi canlıların genel adı, nebat. bitki bilimci

  • Bitki bilimiyle uğraşan, bitki bilimi uzmanı, botanikçi.

bitki bilimi

  • Bitkileri inceleyen bilim kolu, botanik.

bitki bitleri

  • Bitkiler üzerinde yaşayan, kırmız böceği, ağaç biti, çiçek veya fidan biti gibi böceklerin ortak adı.

bitki coğrafyası

  • Yeryüzünün bitki örtüsünü ve bu örtünün çevreyle ilgisini inceleyen coğrafya bilimi.

bitki örtüsü

  • Bir bölgede yetişen bitkilerin topu, bitey, flora.

bitki patalojisi

  • Bitki hastalıklarınıinceleyen bilim dalı.

bitki sütü

  • Süt görünüşünde bitki öz suyu.

bitki topluluğu

  • Benzer doğal olaylara ve yaşama koşullarına uymuş, belirli bir görünüşalmışbitkilerin bir araya gelmiş

durumu. bitkici

  • Bitki yetiştiren kimse.

bitkicilik

  • Bitki yetiştirme işi.

bitkileşme

  • Bitkileşmek işi veya durumu.

bitkileşmek

  • Bitki durumuna gelmek.

bitkimsi

  • Bitkiye benzer, bitkiyi andırır.

bitkimsi hayvanlar

  • Mercan, sünger gibi bitki görünümünde olan hayvanlar.

bitkin

  • Gücü tükenmişolan, çok yorgun.

bitkinlik

  • Bitkin olma durumu.

bitkisel

  • Bitki ile ilgili, bitki cinsinden olan; bitkiden elde edilen, nebatî.

bitkisel hayat

  • Hastalık veya kaza sebebiyle bilinçsiz ve hareketsiz duruma gelen kişinin hayatı.

bitkisel kazein

  • Küspe ve sıvıyağartıklarından elde edilen azotlu madde.

bitkisel yağ

  • Bitkilerden değişik yöntemler kullanılarak elde edilen yağ.

bitleme

  • Bitlemek işi.

bitlemek

  • Birinin bitlerini ayıklamak.

bitlenme

  • Bitlenmek işi.

bitlenmek

  • Üzerinde bit üremek.
  • Kendi bitlerini ayıklamak.

bitler

  • Kanatlılar alt sınıfına giren, ağız yapılarısokup emmeye elverişli, memelilerde yaşayan ve kanla beslenen bir

böcek takımı. bitli

  • Üstünde bit bulunan.
  • Cimri.

bitli (veya kurtlu) baklanın da kör alıcısıolur

  • işe yaramaz da olsa, her şeyin isteklisi bulunduğunu anlatır.

bitli kokuş

  • üstü başıkirli, vücut temizliğine bakmayan (kadın).

Bitlis köftesi

  • Yağsız kıyma, köftelik bulgur, pirinç, yağ, nar, yumurta ve baharat kullanılarak hazırlanan ceviz

büyüklüğünde bir yemek. bitme

  • Bitmek işi.

bitmek

  • Tükenmek.
  • Sona ermek.
  • Çok yorulmak, güçsüz kalmak, çok zayıflamak.
  • Çok sevmek, bayılmak, beğenmek.

bitmek

  • Bitki, tüy, saç gibi şeyler için, çıkıp yetişmek.
  • Beklenmedik zamanda ortaya çıkmak.

bitmek tükenmek bilmemek

  • bir türlü sonu gelmemek, eksilmemek.

bitmez tükenmez (veya bitip tükenmez)

  • hiç bitmeyen, sonu gelmeyen, uçsuz bucaksız.

bitmişi

  • pazarlıkta bir şeyin son fiyatı.

bitnik

  • Genel davranışlarıve hırpanî giysileri ile toplum hayatından kopma eğilimi gösteren ve toplum dışında bir

yaşantısıolan genç. bitpazarı* Eski eşyanın alınıp satıldığıpazar. bittabi

  • Doğal olarak, tabiatıile, tabiî, elbette.

bitter

  • Bir çeşit acıbira.
  • Bir çeşit ardıç rakısı.
  • Acıçikolata.

bitüm

  • Keskin bir koku, alev ve koyu duman çıkararak yanan, karbon ve hidrojen bakımından çok zengin tabiî

yakıt maddelerinin genel adı, yer sakızı.

  • Yol kaplamasında, kâğıt ve çatıların su geçirmez duruma getirilmesinde, kömür tozundan briket yapımında

vb. kullanılan, tabiî ısıda katı, yoğunluğu bire yakın, koyu kestane renginde madde. bitümleme

  • Bitümlemek işi.

bitümlemek

  • Belirli bir kalınlıkta bitüm ile örtmek.

bitümlü

  • İçinde bitüm bulunan veya bitümün bütün özelliklerini gösteren.

bîvefa

  • Sevgisine bağlıolmayan, vefasız.

biyaprak

  • Yapraklarıhalka dizilişli, daha çok akvaryumlarda bulundurulan su bitkisi.

biye

  • Genellikle giysinin yaka, kol, etek çevresine kendi kumaşından veya başka kumaştan geçirilen ince şerit.

biyel

  • Makinelerde, bir ucu pistona, öbür ucu volanıçeviren kaldıraca geçirilmişbulunan hareketli çubuk.

biyelcik

  • Küçük biyel, küçük hareketli çubuk.

biyeli

  • Biye geçirilmiş, biyesi olan.

biyesiz

  • Biyesi olmayan, biye geçirilmemişolan.

biyoelektrik

  • Canlıvarlıkların ürettiği elektrik.

biyoelektronik

  • Moleküler biyolojinin hücrelerin yapısına giren moleküller arasında geçerli elektrostatik güçlerini inceleyen

bölümü. biyoenerji

  • Biyokütlenin kimyasal dönüşümüyle elde edilen enerji.

biyofizik

  • Fizyolojide geçen fiziksel olayların bilimi, biyolojik fizik.

biyogaz

  • Ahır gübresinden elde edilen yanıcıgaz, gübre gazı.

biyograf

  • Hayat hikâyesi yazarı.

biyografi

  • Hayat hikâyesi, tercüme-i hâl, hâl tercümesi.

biyografik

  • Biyografi ile ilgili.

biyojeografi

  • Bitki ve hayvanların yeryüzü üzerindeki dağılımınıve bunun sebeplerini inceleyen bilim, biyoloji

coğrafyası. biyokatalizör

  • Canlıdokuların hepsinde çok az bulunan ve hayat için gerekli kimyasal tepkimeleri uyandıran veya

kolaylaştıran madde. biyokimya

  • Hücreden en gelişmişorgana kadar canlıdokularıinceleyen ve bunlarıoluşturan maddeleri araştıran bilim

dalı. biyolog

  • Biyoloji ile uğraşan kimse, biyoloji uzmanı.

biyoloji

  • Bitki ve hayvanların doğma, gelişme, üreme gibi yaşayışevrelerini inceleyen bilim, dirim bilimi.

biyolojici

  • Okulda biyoloji dersini veren öğretmen.

biyolojik

  • Biyoloji ile ilgili, dirimsel, dirim bilimsel.

biyometeoroloji

  • Canlılar üzerinde hava olaylarının etkisini inceleyen bilim.

biyonik

  • Biyoloji ve elektronikle ilgili olan.
  • Dirim kurgu.

biyopsi

  • Mikroskopta yapısınıincelemek amacıyla canlıdan bir doku parçasıalma.

biyopsi yapmak

  • parça almak.

biyosfer

  • Üzerinde hayat olan yeryüzü bölgesi.

biyoşimi

  • Organ dokularındaki kimyasal olaylarıinceleyen kimya kolu.

biyotit

  • Bir çeşit kara renkli mika.

biz

  • Çoğul birinci kişi zamiri.
  • Resmî konuşmada, bazen teklik birinci kişi zamiri ben yerine kullanılır.
  • (bazıyazarlar için) Ben zamirinin yerine kullanılır.

biz

  • Katıbir şeyi dikerken iğne geçirecek yeri delmek için kullanılan, çelikten yapılmış, sivri uçlu ve ağaç saplı

araç, tığ.

  • Maraşişinde kalın karton parçalarının iğneyi kırmamasınısağlamak ve delik delmek işleminde kullanılmak

üzere hazırlanmıştahta saplı, ince sivri uçlu bir tür çuvaldız. biz

  • Ülkemiz sularında yaşayan bir mersin balığıtürü, şip (Acipenser nudiventris).

biz attık kemik diye, el kaptıilik diye

  • bizim işe yaramaz diye vazgeçtiğimizi başkalarıdeğerli buldu.

biz bize

  • Yalnız biz, aramızda yabancıbir kimse olmaksızın.

biz bize benzeriz

  • aramızda fark yok, özelliklerimiz veya tutum ve davranışlarımız aynıdır.

biz kırk kişiyiz, birbirimizi biliriz

  • birbirimizi çok yakından tanırız; onun öyle bir üstün durumu olmadığınıbiliriz.

bîzar

  • Tedirgin, bezmiş, usanmış, bezginlik getirmiş.

bizar etmek

  • tedirgin etmek, usandırmak.

bizar olmak

  • usanmak, bıkmak.

bizatihi

  • Kendiliğinden, kendinden, özünden, kendisi.

bizce

  • Bize göre.

bizcileyin

  • Bizim gibi.

bizden

  • Bizim tarafımızda olan (kimse).

bizdenlik

  • Bizden olma durumu.

bize de mi lolo?

  • işin içinde bir işolduğunu bilmez miyiz sanıyorsunuz?.

bizim gelin bizden kaçar, tutar ellere başınıaçar

  • bize yabancıduran yakınımız, dostumuz, akrabamız başkalarına rahatça içtenlikle, yardım eder.

bizimki

  • Bizim olan, bizimle ilgili olan.
  • Kadınların kocalarından, kocaların karılarından söz ederken kullandıklarısöz.
  • Yakın çevremizde olan bir kimseden söz ederken kullanılır.

bizleme

  • Bizlemek işi.

bizlemek

  • Ucu çivili değnekle hayvanıdürtmek.

bizlengiç

  • Ucu çivili değnek.

bizmut

  • Atom sayısı83, atom ağırlığı209 olan, 271,3° C de eriyen, yoğunluğu 9,8 olan, kızılımsıbeyaz renkli,

kırılgan ve katıbir element. KısaltmasıBi.

  • İlâç olarak kullanılan ve asıl maddesi bizmut olan karışım.

bizon

  • Amerika'da yaşayan bir cins hörgüçlü yaban öküzü.

bizzat

  • Kendi, kendisi, şahsen.

blâstulâ

  • Yumurta hücresi embriyon olurken morulânın gelişerek içi boşyuvarlak biçime girmesi durumu, morulâ.

blender

  • Pişirmeden önce malzemeyi kesip karıştıran elektrikli alet.

blok

  • Kocaman ve ağır kitle.
  • Birden çok bölümü bir araya getirilmişolan, bir bütün oluşturan.
  • Politik çıkarlarısebebiyle birlik kuran devletler topluluğu.
  • İçine resim veya yazıkâğıtlarıkonulan karton kap.
  • Birbirine bitişik büyük yapılar.
  • Voleybolda, file üstünde karşıoyuncunun topu sert vururken, önünde iki veya üç kişinin elleri ile

oluşturduklarıperde.

Advertisement