FANDOM


http://tr.yenisehir.wikia.com/wiki/B
Öncesine Gitmek için Üstteki Linke Tıklayınız...

bu

  • Yerde, zamanda veya söz zincirinde en yakın olanıgösterir.
  • En yakında bulunan bir varlığıveya biraz önce anılan bir şeyi işaret yolu ile belirtmek için kullanılır (Çekim

sırasında bunu, buna, bunda, bundan, biçimlerine girer. Çokluk biçimi bunlar). bu (veya şu) kadar

  • bir sayıdan sonra gelerek o sayıdan artık miktarıbildirir.

bu abdestle daha çok namaz kılınır

  • bir tutum veya davranışın etkisinin sürekli olacağınıanlatır.

bu arada

  • Bu süre içinde.
  • Birlikte, beraber.

bu cümleden

  • bunlar arasında, bunlar gibi.

bu gidişle

  • bu biçimde, bu tarzda.

bu gözle

  • bu anlayışla.

bu günlerde

  • içinde bulunduğumuz zamanda, bu birkaç gün içinde.

bu haysiyetle

  • bu bakımdan.

bu kabil

  • bu gibi, bu türlü.

bu kabilden

  • gibi, çeşidinden.

bu kadar

  • bu denli.

bu kadar kusur kadıkızında da bulunur

  • üzerinde durulmaya değmeyecek kadar küçük bir kusurdur.

bu meyanda

  • Bkz. bu arada.

bu meyanda

  • Bu arada.

bu ne perhiz bu ne lâhana turşusu!

  • sözleri ve davranışlarıbirbirini tutmuyor, çelişiyor.

bu sefer

  • Bu defa, bu kez.

bu sıcağa kar mıdayanır?

  • aşırıharcamalarla eldeki imkânların tükeneceğini anlatır.

bu türlü

  • böyle, bu biçimde.

bu yüzden

  • bundan dolayı, bunun için.

buat

  • Elektrik akımıdevrelerinde birleştirme yapmak veya akımıbir veya daha fazla kollara ayırmak için

kullanılan araç, kutu. bubi

  • Küçük bir dokunma ile patlayan, kamufle edilmişbombadan oluşan bubi tuzağıteriminde geçer.

bucak

  • Kenar, köşe, yer.
  • İlçelerin, bir müdürle yönetilen bölümlerinden her biri, nahiye.

bucak bucak

  • Her yerde, her yanda, her tarafta.

bucak bucak aramak

  • her yerde aramak.

bucak bucak kaçmak

  • bir olay, bir durum veya bir kimseyle karşılaşmamaya çalışmak.

buçuk

  • (sayıve üleştirme sıfatlarından sonra gelir, tek başına kullanılmaz) ... ve yarım.

buçuklu

  • Kesirli.

budak

  • Ağacın dal olacak sürgünü.
  • Dal.
  • Dalın gövde içindeki başlangıç yeri olan ve tahtalarda görülen yuvarlak koyuca renkte sert bölüm.

budak deliği

  • Tahtalardaki budak yerinin çıkarılmasından sonra açılan boşluk.

budak özü* Taze sürgün. budaklanma

  • Budaklanmak işi.

budaklanmak

  • Budak sürmek, dallanmak.

budaklı

  • Budağıolan.

budala

  • Zekâca geri.
  • Bir şeye aşırıölçüde düşkün.
  • Zekâca geri olan kimse.

budala budala

  • budala gibi, budalaca.

budalaca

  • Budalaya yakışır (biçimde).

budalacasına budalalaşma

  • Budalalaşmak işi.

budalalaşmak

  • Budala duruma gelmek, budala gibi davranmak.

budalalık

  • Budala olma durumu.
  • Budalaca yapılan iş.

budalalık etmek

  • akılsızca davranmak.

budama

  • Budamak işi.

budamak

  • Daha çok ürün almak veya düzgün bir biçim vermek amacıyla ağaç, asma gibi bitkilerin dallarınıkesmek,

dallarınıkısaltmak.

  • Yeni filiz sürmesi için bir bitkinin dallarınıkesmek.
  • (güreşte) Rakibinin ayaklarınıbir ayak oyunu veya vuruşu ile yerden kesmek.
  • Bir şeyi eksiltmek, azaltmak.

budanış

  • Budanmak işi veya biçimi.

budanma

  • Budanmak işi.

budanmak* Budamak işine konu olmak. budatma

  • Budatmak işi.

budatmak

  • Budamak işini yaptırmak.

Buddhist

  • Buddhizm dininden olan kimse.

Buddhizm* Tabiatüstü kişileşmişbir tanrıdüşüncesi yerine, salt varlığıkoyarak onun insanda arzu biçiminde belirdiğini, bundan da ıstırabın doğduğunu, ıstıraptan kurtulmak için var olmaktan vazgeçmek gerektiğini ileri süren, Hindistan ve Çin'de yaygın olan, Buddha'nın ileri sürdüğü mistik dünya görüşü ve din. Budist

  • Bkz. Buddhist.

budun

  • Aralarında töre, dil ve kültür ortaklığıbulunan, boy ve soy bakımından da birbirine bağlıinsan topluluğu,

kavim.

  • Ulus, millet.

budun betimci

  • Etnograf.

budun betimi

  • Etnografya, kavmiyat.

budun bilimci

  • Budun bilimi uzmanı, etnolog.

budun bilimi

  • Etnoloji, ırkiyat.

budun bilimsel

  • Etnolojik.

budunsal

  • Kavmî, etnik.

bugün

  • İçinde bulunduğumuz gün.
  • İçinde bulunduğumuz çağ, zaman.
  • İçinde bulunduğumuz günde.

bugün bana ise yarın sana

  • bugün birinin başına gelen kötü bir durumun, daha sonra başkasının da başına gelebileceğini hatırlatmak

için söylenir. bugün yarın

  • çok yakında, nerede ise.

bugünden tezi yok

  • hemen şimdi, derhal.

bugünden yarına

  • az zaman sonra.
  • bugün yaşayanlardan gelecek kuşaklara.

bugüne bugün

  • "unutma ki", "şunu iyi bil ki" anlamında kullanılır.
  • bugüne değin.

bugünkü

  • Bugüne özgü, bugün olan, bugün yapılan.

bugünkü günde

  • şimdi, içinde bulunduğumuz zamanda, şimdiki şartlarda.

bugünkü tavuk yarınki kazdan iyidir

  • sağlanmışbir kazancın umulan daha büyük bir kazanca feda edilmemesini öğütler.

bugünlük

  • Bugün için.

bugünlük yarınlık

  • çok yakında olmasıbeklenen şeyler için söylenir.

buğday

  • Buğdaygillerin örnek bitkisi (Triticum).
  • Bu bitkinin başaktan ayrılmıştanesi.

buğday başak verince orak pahaya çıkar

  • ihtiyaç duyulan şey değer kazanır.

buğday benizli

  • Açık esmer.

buğday biti

  • Yarım kanatlılardan, vücudu yeşil, başısiyah, ekinlere zararlıbir böcek, ekin biti (Sitophilus granarius).

buğday güvesi

  • Tahıla zarar veren küçük bir kelebek (Tinea granella).

buğday pası

  • Pas mantarıgillerden asalak bir mantar (Puccinia graminisi).
  • Bu mantarın buğday ve benzeri bitkilerin yapraklarında oluşturduğu hastalık.

buğday rengi

  • (ten için) Açık esmer.

buğday sürmesi

  • Buğday başaklarından oluşan ilkel mantar (Tilletia tritici).
  • Bu mantarın yol açtığıhastalık.

buğday unu

  • Yabancımaddelerinden temizlenmişve tavlanmışbuğdayların tekniğine uygun olarak öğütülmesiyle elde

edilen bir ürün. buğdaycıl

  • Bataklık yerlerde, patates, pancar tarlalarında yaşayan göçücü bir kuş(Luscinia svecica cyanecula).

buğdaygiller

  • Bir çeneklilerden, örneği buğday, yulaf, arpa, pirinç, çavdar, mısır, ayrık ve çayır otları, kamış, bambu olan,

çiçekleri başak durumunda büyük bir bitki familyası. buğdaysı* Buğdayıandıran. buğdaysımeyve

  • Çok ince olan kabuğu, zarından ayrılmayacak derecede kaynaşmışolan tohum izlenimi veren bir kuru

meyve. buğdaysıtane

  • Bkz. buğdaysımeyve.

buğdaysıtohum

  • Bkz. buğdaysımeyve.

buğra

  • Erkek deve, iki hörgüçlü deve.

buğu

  • Isıetkisiyle gaz durumuna geçen sıvı.
  • Soğuk bir cisim üzerinde ince bir tabaka durumunda yoğunlaşmışsıvı.

buğu evi

  • Hastalık dolayısıyla mikroplu sayılan eşyanın sıcak buğu ile temizlendiği yer, tephirhane.

buğu kebabı

  • Et, arpacık soğanı, domates, sarımsak, kekik ve baharat kullanılarak hiç su konmadan hazırlanan bir et

yemeği. buğul buğul

  • Buğu çıkararak.

buğulama

  • Buğulamak işi.
  • Buğuda pişmiş(yemek).

buğulamak

  • Buğudan geçirmek, buğuya tutmak.
  • Bazıyemekleri buğu ile pişirmek.

buğulandırma

  • Buğulandırmak işi.

buğulandırmak

  • Buğulanmasına yol açmak.

buğulanış* Buğulanmak işi veya biçimi. buğulanma

  • Buğulanmak işi.

buğulanmak

  • Üzerinde buğu oluşmak, buğu ile kaplanmak.

buğulaşma

  • Buğulaşmak işi, buharlaşma.

buğulaşmak

  • Buğu durumuna gelmek, buharlaşmak.

buğulaştırıcı

  • Suyu buğu durumuna getirmek için kullanılan (araç).

buğulu

  • Üzerinde buğu bulunan, buğulanmış.
  • Süzgün, dalgın bakışlıolan (göz).

buğulu buğulu

  • Nemli, dolu dolu, yaşlı.

buğur

  • Buğra.

buğusu üstünde

  • sıcak sıcak, sıcaklığıazalmamışdurumda.

buhar

  • Isıetkisiyle sıvıların ve bazıkatıların dönüştükleri gaz durumu.

buhar kazanı

  • Buhar elde etmekte kullanılan kazan.

buhar kurutucusu

  • Buhar içerisindeki su damlacıklarınıayıran ve kuru buhar elde edilmesini sağlayan araç.

buhar makinesi

  • Buhar basıncıyla işleyen makine.

buhar olmak

  • yok olmak, kaybolmak.

buhar valfı

  • Buharlıısınma sisteminde, kalorifer dairelerinde buhar akışınıkesmeye ve dengelemeye yarayan alet.

buharlaşma

  • Buharlaşmak işi, buğulaşma, tebahhur.

buharlaşma noktası

  • Bir sıvının kaynatılma sonucunda buhar durumuna geçme derecesi.

buharlaşmak

  • Buhar durumuna dönüşmek, buğulaşmak, tebahhur etmek.
  • Dalgınlaşmak, hayaller içinde kalmak.

buharlaştırıcı

  • Buharlaşma işlemini gerçekleştiren alet.

buharlaştırma

  • Buharlaştırmak işi.

buharlaştırmak

  • Bir sıvıyıkaynatarak buhar durumuna getirmek.
  • Bir sıvıyıince damlacıklar durumunda damıtmak.

buharlayıcı

  • Buhar hâline getiren (makine vb.).

buharlı

  • Buharıolan.
  • Buhar gücü ile çalışan.

buharlıgemi

  • Buhar gücüyle çalışan gemi.

buharlıısıtma

  • Buharın taşıdığıısıdan yararlanarak yapılan ısıtma.

buharlımakine

  • Buharla çalışan makine.

buharlıtren

  • Buhar gücüyle çalışan tren.

buharlıütü

  • Çıkardığıbuharla kuru çamaşırlarıütülemeye hazır duruma getiren ütü.

buhran

  • Bunalım, bunluk, kriz.

buhran geçirmek

  • bunalım geçirmek.

buhrana tutulmak

  • buhran geçirmek.

buhranlı

  • Bunalımlı.

buhur

  • Dinî törenlerde yakılan kokulu ağaç vb. maddeler, tütsü.

buhurdan

  • Buhurluk.

buhurdanlık

  • Buhur yapmak için kullanılan araç.

buhurluk

  • İçinde tütsü için kullanılan maddeler yakılan kap.

buhurumeryem

  • Tavşankulağı, siklâmen.

buji

  • Patlamalımotorlarda gazıtutuşturmaya yarayan elektrikli araç.

bukağı

  • Ağır cezalıların ayaklarına takılıp ucuna pranga bağlanan demir halka.
  • Kaçmamasıiçin hayvanların ayağına takılan zincir, demir köstek.

bukağıvurmak

  • bukağıtakmak.

bukağılama

  • Bukağılamak işi.

bukağılamak

  • (hayvan için) Ayağa bukağıtakmak.

bukağılı

  • Ayağında bukağıbulunan.
  • Bilekleri beyaz olan (hayvan).

bukağılık

  • Hayvanların ayağına bukağıtakılacak yer, bilek.

bukalemun

  • Bukalemungillerden, 20-30 cm boyunda, renk değiştirmesiyle ünlü sürüngen türü, kaya keleri (Chamaeleo

chamaeleon).

  • Çıkarına göre davranışını, görüşünü değiştiren kimse.

bukalemun gibi renkten renge girmek

  • sürekli düşünce değiştirmek.

bukalemungiller

  • Sürüngenler sınıfının renklerini bulunduklarıyerin rengine uyduran, hareketleri yavaş, bukalemun türlerini

içine alan bir familyası. bukanak

  • Ayak.

buke

  • Güzel koku, rayiha.

buket

  • Çiçek demeti.

bukle

  • Küçük lüle durumunda, kıvrımlısaç.

bukle bukle

  • Kıvrım kıvrım, bukleli (saç).

bukleli

  • Kıvrımlarıolan (saç).

buklesiz

  • Kıvrımlarıolmayan (saç).

buklet

  • Bükülmüşiplik.
  • Bu iplikten dokunmuş(giyecek).

bukran

  • Saraçların kullandığıyün kırpıntısı.

bul

  • Yalnız iki genişyüzü testere ile düzeltilmiştahta.

bula

  • Yenge, amca veya dayıkarısı.

bula bula bunu (onu, bir şeyi, bir kimseyi) bulmak

  • var olanların en değersizini seçmek.
  • kötü bir raslantıyıanlatmak için kullanılır.

bulada

  • Büyük piliç.

bulak

  • Kaynak, pınar.

bulama

  • Bulamak işi.
  • Genellikle üzümşırasının kaynatılmasıile yapılan koyu pekmez.

bulamaç

  • Sulu, cıvık hamur.
  • Bu koyulukta yapılan çeşitli hamur yemekleri.
  • Karışık, oradan buradan toplanmış.

bulamak

  • Bir nesnenin her yanınıbir şeye değdirerek üstünü onunla kaplamak, bir nesneyi başka bir maddeye

batırmak.

  • Kirletmek.

bulandırıcı

  • Bulantıveren.
  • Tiksindirici, nefret uyandıran.

bulandırılmak

  • Bulandırmak işi yapılmak.

bulandırmak

  • Bulanmasına yol açmak, bulanmasınısağlamak.
  • İki veya daha çok şeyi birbirlerinden fark edilmeyecek biçimde karıştırmak.

bulanık

  • Bulanmışolan, duru olmayan.
  • Bulutlu, kapalı.
  • Açık seçik görünmeyen, net olmayan.
  • (bakış) için, Donuk, anlamsız; fersiz.
  • Niteliği tam anlaşılmayan.

bulanıkça

  • Biraz bulanık olan, çok duru olmayan.

bulanıklaşma

  • Bulanıklaşmak işi veya durumu.

bulanıklaşmak

  • Bulanık olmak.

bulanıklaştırmak

  • Bulanık duruma getirmek.

bulanıklık

  • Bulanık olma durumu.

bulanış

  • Bulanmak işi veya biçimi.

bulanma

  • Bulanmak işi.

bulanmak

  • Bulamak işine konu olmak, her yanıbir şeyle kaplanmak.
  • Duruluğunu yitirmek.
  • Parlaklığınıve açıklığınıyitirmek.
  • (iç, mide içi) Bulantısıolmak.
  • Karışmak.

bulantı

  • Midede duyulan ve insana kusacak gibi bir duygu veren durum.

bulantıvermek

  • (içini, midesini) bulandırmak.

bulaşıcı

  • Birinden başkasına geçen, bulaşan, sri.

bulaşıcıhastalık

  • Mikrop yolu ile yayılan hastalık.

bulaşık

  • Yiyecek veya içecekte kullanılan yıkanmamışmutfak eşyasıveya kap kacak.
  • Bulaşmışolan.
  • Yapışkan, sulu.
  • İz, etki, kalıntı.

bulaşık adam

  • Yolsuz, uygunsuz işler yapan, sataşma alışkanlığıolan kimse.

bulaşık bezi

  • Bulaşıklarıyıkamak için kullanılan bez.

bulaşık deniz

  • Mayın tehlikesi olan deniz.

bulaşık deterjanı

  • Bulaşık tozu.

bulaşık eldiveni

  • Bulaşık yıkarken kullanılan plâstikten yapılmışgeçirimsiz eldiven.

bulaşık gemi

  • Tayfalarında veya içindeki yolcular arasında bulaşıcıhastalık bulunan gemi.

bulaşık iş* Yolsuz, uygunsuz, kirli iş. bulaşık makinesi

  • Bulaşık yıkamaya yarayan alet.

bulaşık makinesi tuzu

  • Bulaşık makinelerinde suyun içinde veya yıkananların üzerinde kireç kalıntılarınıyok eden kimyasal

bileşim. bulaşık suyu

  • Bulaşık yıkarken kullanılan su.

bulaşık suyu gibi

  • (sulu yiyecek ve içecekler için) kötü hazırlanmış, tadıtuzu olmayan.

bulaşık tozu

  • Bulaşıklarıyıkarken kullanılan, temizleme ve arıtma özelliği bulunan toz.

bulaşıkçı* İşi kirli kaplarıyıkamak olan kimse. bulaşıkçılık

  • Bulaşıkçının işi.

bulaşıkhane

  • Kışla, okul, otel gibi yerlerde bulaşık yıkamaya ayrılan özel bölüm.

bulaşıklık

  • Bulaşık olma durumu.

bulaşılma

  • Bulaşılmak işi veya durumu.

bulaşılmak

  • Bulaşmak işine konu olmak.

bulaşkan

  • Bulaştığıyerden kolay temizlenemeyen, yapışkan.
  • Sataşma, kavga etme alışkanlığıolan.

bulaşkanlık

  • Bulaşkan olma durumu.

bulaşma

  • Bulaşmak işi.

bulaşmak

  • Bir nesne, üzerine sürülen bir şey yüzünden kirlenmek.
  • İstenilmeyen bir madde bir şeye sürülmek.
  • (hastalık) Geçmek, sirayet etmek.
  • Çatmak, sataşmak, tedirgin etmek.
  • İstemeden veya rastlantısonucu bir işe karışmak.

bulaştırılma

  • Bulaştırılmak işi veya durumu.

bulaştırılmak

  • Bulaştırmak işine konu olmak.

bulaştırma

  • Bulaştırmak işi veya durumu.

bulaştırmak

  • Bulaşmasına yol açmak.

bulatmak

  • Bulaştırmak.

buldok

  • Köpekgillerden, burnu basık, alt çenesi üsttekinden uzun, iri ve güçlü bir köpek türü (Canis familiaris

molosus hibernicus). buldozer

  • Önündeki genişbıçakla toprağısıyırıp engebeleri kaldıran, tekerlekli veya tırtıllıbir yol makinesi.

buldukça bunar (veya bulmuşda bunuyor)

  • bulduğuyla yetinmiyor da daha çoğunu istiyor.

buldumcuk

  • Sonradan görme.

buldumcuk olmak

  • bir şeye sonradan ulaşınca şımarmak.

buldurma

  • Buldurmak işi.

buldurmak

  • Bulmak işini yaptırmak.

buldurtma

  • Buldurtmak işi.

buldurtmak

  • Bulmasınıveya buldurmasınısağlamak.

Bulgar

  • Slâvların güney kolundan olan bir halk veya bu halkın soyundan olan kimse.
  • Bulgaristan'a özgü olan, Bulgaristanla ilgili olan.

Bulgarca

  • Bulgar dili.

bulgari

  • Dört telli bağlama.

Bulgaristanlı

  • Bulgaristan halkından olan ( kimse).

bulgu

  • Var olduğu hâlde bilinmeyeni bulup ortaya çıkarma işi ve bu işin sonunda elde edilen şey.
  • Araştırma verilerinin çözümlenmesinden çıkarılan bilimsel sonuç, netice.
  • Vücuttaki işlevsel bir bozukluğun, hastalığın belirlenmesine yarayan olgu veya olay, araz, semptom.

bulgulama

  • Bulgulamak işi.
  • Yeni olaylarıve bilgileri bulma yöntemi ve öğretisi.

bulgulamak

  • Yeni olaylarıve bilgileri bulmak.

bulgur

  • Kaynatılıp kurutulduktan ve kabuğu çıkarıldıktan sonra kırılan buğday.
  • Sert ve ufak taneler durumunda yağan kar, ebe bulguru.

bulgur bulgur

  • Bulgur tanesi gibi.

bulgur çorbası

  • Domates, bulgur, taze biber, soğan, tereyağıve salça kullanılarak hazırlanan bir çorba türü.

bulgurcu

  • Bulgur yapan ve satan kimse.

bulgurcuk

  • Güneşyüzeyinde teleskopla seçilebilen küçük, dairesel görünüşlü parçacıklardan her biri.

bulgurculuk

  • Bulgurcunun işi veya mesleği.

bulgurlama

  • Bulgurlamak işi.

bulgurlamak

  • Bulgur tanaleri gibi küçük parçalara ayırmak.

bulgurlanma

  • Bulgur taneleri gibi küçük parçalara ayrılma.
  • Güneşyüzeyinde bulgurcuk denilen taneciklerin kaynaşmasıolayı.

bulgurlu köfte

  • İnce bulgurla yoğrulmuşköfte.

bulgurlu pilâv

  • Bulgurla pişirilen pilâv.

bulgurluk

  • Bulgur yapmaya elverişli.

Bulgurlu'ya gelin mi gidecek?

  • gereği yokken ivedi ve sürekli olarak dikiş, nakışgibi işlerle uğraşanlara şaka yollu söylenir.

bulgusal

  • Bulguyla ilgili, bulguya ait.

bulgusal yöntem

  • Öğretilmek istenen şeyi, öğrencilerin kendilerinin bulmasınısağlayan öğretim yöntemi.

bullak

  • Bkz. allak bullak.

bulma

  • Bulmak işi.

bulmaca

  • Çeşitli biçimlerde düzenlenen ve düşündürerek, aratarak buldurmayıamaç edinen oyun.

bulmak

  • Arayarak veya aramadan, bir şeyle, bir kimse ile karşılaşmak; bir şeyi elde etmek.
  • Kaybedilen bir şeyi yeniden ele geçirmek.
  • Varlığıbilinmeyen bir şeyi ortaya çıkarmak, keşfetmek.
  • İlk kez yeni bir şey yaratmak, icat etmek.
  • İstenilen şeye kavuşmak, nail olmak.
  • Bir yer, bir noktaya erişmek, ulaşmak.
  • Herhangi bir görüşe, bir yargıya varmak.
  • Seçmek, uygun saymak.
  • Sağlamak, temin etmek.
  • (kabahat, suç, kusur için) Yüklemek.
  • Erişmek.
  • Cezaya uğramak.
  • Hatırlamak.

bulucu

  • Bir şeyi bulan, bir buluşyapan kimse, kâşif.
  • Gazları, mayınları, radyoaktif mineralleri, manyetik dalgalarıbulmaya yarayan araç, detektör.

bulûğ

  • Erin olma, baliğolma, erinlik.

bulûğçağı

  • Ergenlik çağı.

bulûğa ermek

  • erinleşmek.

bulundurma

  • Bulundurmak işi.

bulundurmak

  • Var olmasını, hazır bulunmasınısağlamak.
  • Eksik etmemek.

bulunma

  • Bulunmak işi.

bulunmak

  • Bulmak işine konu olmak.
  • Herhangi bir durumda olmak.
  • (bir yerde) Olmak.
  • Bulunmaz, eşsiz, benzersiz, güç bulunan.

bulunmaz Hint kumaşı

  • çok az bulunduğu ve çok değerli olduğu sanılan şey.

buluntu

  • Kazıveya araştırmalarla ortaya çıkarılmışolan, bazen de rast gelinerek bulunan eski çağlardan kalma eşya.
  • Sokakta bulunup alınan çocuk.

bulup buluşturmak

  • çaba göstererek sağlamak, yaratmak.

buluş

  • Bulmak işi veya biçimi.
  • İlk defa yeni bir şey yaratma, icat.
  • Bilinen bilgilerden yararlanarak daha önce bilinmeyen yeni bir bulguya ulaşma veya yöntem geliştirme, icat.
  • Konu, duygu, düşünce ve hayalde başkalarının etkisinden sıyrılarak, bunların işlenişinde yeni bir yol tutma.

buluşhakkı

  • Bir buluşun veya o buluşu uygulama alanında kullanma hakkının bir kimseye ait olduğunu gösteren belgeye

karşılık kazanılan hak. buluşma

  • Buluşmak işi.

buluşma yeri

  • Buluşulacak yer.

buluşmak

  • Bir araya gelmek; karşılaşmak.
  • Önceden belirlenmişbir yer ve zamanda bir araya gelmek.
  • Kavuşmak.

buluşturma

  • Buluşturmak işi.

buluşturmak

  • Bir araya gelmelerini sağlamak, bir araya getirmek.

buluşulma

  • Buluşulmak işi.

buluşulmak

  • Buluşmak işi yapılmak.

bulut

  • Atmosferdeki su damlacıklarıve buz taneciklerinin görülebilir yoğunluk kazanmasıyla oluşan, biçimleri,

yükseklikleri ve yol açtıklarıhava olaylarıyla birbirinden ayrılan yığınlar.

  • Herhangi bir şeyden oluşan yoğun yığın.
  • Keder, endişe.

bulut gibi

  • çok sarhoş.

bulutçuk

  • Küçük bulut.

bulutlanma

  • Bulutlanmak işi.

bulutlanmak

  • Bulutlarla kaplanmak.
  • Kederlenmek, hüzünlenmek.

bulutlu

  • Bulutlarla kaplanmış, bulutlanmış.
  • Üzerinde bulut varmışgibi bulanık görünen.
  • (bellek için) Karışık, net olmayan.

bulutsu

  • Uzayda ekseni çevresinde yavaşça dönen, kızgın gaz ve tozlardan oluşmuşgök varlığı, nebülöz.

bulutsuz

  • Bulutu bulunmayan, açık, berrak.

buluttan nem kapmak

  • en küçük bir şeyden alınmak, çok alıngan olmak.

bulvar

  • Şehir içinde ağaçlı, genişcadde.

bumbar

  • Büyükbaşve küçükbaşhayvanların kalın bağırsağı.
  • Bu bağırsağa ciğer, kıyma, pirinç veya bulgur doldurularak yapılan yemek.
  • Soğuğun girmesini önlemek için kapıve pencere aralıklarına takılan, içi pamuk dolu, uzun bez kılıf.

bumburuşuk

  • Çok, iyice buruşmuşolan.

bumbuz

  • Çok soğuk.

bumerang

  • Kıvrık bir sopaya benzeyen ve fırlatıldığında geri dönen, ağaçtan yapılma bir av aracı.

bumlama

  • Bumlamak işi.

bumlamak* Lâstik tırnaklarının janta iyi oturmamasından dolayıjantın iç lâstik üzerine basmasısonucu lâstik patlamak. bun

  • Sıkıntı.

buna

  • Bu zamirinin yönelme eki almışdurumu.

buna değdi (idi) buna değmedi (idi) diyerek

  • birçok şey arasından, iyilerini seçmeye başlamışken önce beğenmeyip bıraktıklarınıda sonradan, yeniden

seçip alarak. bunak

  • Bunamışolan (kimse), ateh getirmişolan (kimse), matuh.

bunakça

  • Bunağa benzer, biraz bunak.
  • Bunağa yakışır (bir biçimde), bunak gibi.

bunaklık

  • Bunak olma durumu.

bunalım

  • Doğal bir süreçte birdenbire oluşan aykırılık, bunluk, buhran, kriz.
  • Tehlikeli sonuç doğurabilecek gerginlik, buhran.
  • Bir hastalıkta iyileşme veya ölümle sonuçlanan, birdenbire olan fizyolojik değişiklik, kriz.
  • Çoğunluğa ilişkin satın alma gücünün durması, satışdeğerlerinin düşmesi, çalışma gücünün azalmasıgibi

sebeplerle ortaya çıkan iktisadî durum, kriz.

  • Ruhî yönden sonucu tehlikeli olabilecek durum.

bunalım geçirmek

  • herhangi sebeple oluşan bunalımıyaşamak.

bunalıma düşmek

  • ruhî bakımdan gerginlik veya sıkıntıiçine girmek.

bunalımlı* Gerginlik, sıkıntıveren, gerginliği olan. bunalış

  • Bunalmak işi veya biçimi.

bunalma

  • Bunalmak işi.

bunalmak

  • Soluk almasıgüçleşmek.
  • Çok sıkılmak, çok tedirgin olmak.

bunaltı

  • Sıkıntı, iç sıkıntısı.

bunaltıcı* Boğucu, sıkıcı, sıkıntıveren. bunaltılma

  • Bunaltılmak işi veya durumu.

bunaltılmak

  • Bunalmasına yol açılmak.

bunaltma

  • Bunaltmak işi.

bunaltmak

  • Bunalmasına yol açmak.

bunama

  • Frengi, alkolizm gibi dışsebeplerden veya yaşlılık, damar tıkanmasıgibi iç sebeplerden ileri gelen, zihnî

bağıntının kopması, ateh. bunamak

  • Frengi, alkolizm gibi dışsebeplerden veya yaşlılık, damar tıkanmasıgibi iç sebeplerle zihnî bağıntıkopmak,

ateh getirmek. bunayış

  • Bunamak işi veya biçimi.

bunca

  • Epey, çok.
  • Bu kadar, bu denli.

buncağız

  • Bunun gibi.

bunda

  • Bu zamirinin kalma durumu.

bunda bir işvar

  • olayın bir iç yüzü, durumun gizli bir yönü var.

bundan

  • Bu zamirinin çıkma eki almışdurumu.

bundan böyle

  • bundan sonra.

bundan iyisi can sağlığı

  • bu en iyisidir, daha iyisi olamaz.

bungalov

  • Hindistan'da tek katlı, genellikle tahtadan yapılmış, veranda ile çevrili ev.
  • Genellikle tahtadan yapılmış, tek katlıev.

bungun

  • Sıkıntılı.

bungunlaştırmak

  • Bungun hâle getirmek.

bunlar

  • Bu zamirinin çoğul eki almışdurumu.

bunlu

  • Sıkıntılı.

bunluk

  • Bunalım, sıkıntı.

bunmak

  • Beğenmemek, azımsamak, küçümsemek.

bunu

  • Bu zamirinin belirtme eki almışdurumu.

bunun

  • Bu zamirinin tamlayan durumu.

bunun burası

  • dikkati çekmek için "burası" anlamında kullanılır.

bununla birlikte

  • Buna ek olarak.
  • Bunun böyle olduğuna bakmayarak.

bura

  • (bu ve ara kelimelerinden) Bu yer.
  • Kalma ve çıkma durumlarında orta hecenin düştüğü ve burda, burdan biçimlerinin kullanıldığıda görülür.

buracıkta

  • Çok yakın ve belirli bir yeri gösterir.

burada

  • Bu yerde.

buradan

  • Buradan.

buradayım diye bağırmak

  • göze çarpacak bir yerde bulunmak.

burağan

  • Güçlü esen rüzgâr.

buralar

  • bu yerler.

buralı

  • Bu memleketli, bu yerin halkından.

buram buram

  • (duman, koku gibi havada yayılan şeyler için) Pek çok.

burası

  • Bu yer, bura.

burcu

  • Güzel koku, ıtır.

burcu burcu

  • (koku için) Güzel güzel, pek güzel.

burcumak

  • Güzel koku yaymak.

burç

  • Kale duvarlarından daha yüksek, yuvarlak, dört köşe veya çok köşeli kale çıkıntısı.
  • Zodyak üzerinde yer alan on iki takım yıldıza verilen ortak ad.

burç

  • Ökse otu.

burçak

  • Baklagillerden, taneleri hayvan yemi olarak kullanılan yıllık bir yem bitkisi (Vicia ervilia).
  • Bu bitkinin mercimeğe benzeyen tanesi.

burçlar kuşağı

  • Gök küresinde tutulma çemberinin geçtiği ve üzerinde on iki burçun (Koç, Boğa, İkizler, Yengeç, Aslan,

Başak, Terazi, Akrep, Yay, Oğlak, Kova, Balık) eşit aralıklarla dağıtıldığıkuşak. \343 Zodyak. burdurma

  • Burdurmak işi.

burdurmak

  • Burmak işini yaptırmak.

burgacık

  • Bkz. kargacık burgacık.

burgaç

  • Anafor, girdap.

burgata

  • Tel ve bitkisel halatların pus (2.54 cm) olarak çevresini belirten birim.

burgu

  • Tahtada belirli delik açmaya yarayan delgiye takılısarma, yivli, keskin, çelik alet.
  • Tıpa çekmeye yarayan, ucu sivri ve helis biçiminde demir alet, tirbuşon.
  • Yerin orta ve derin katmanlarına inebilmeyi sağlayan delici alet.
  • Telli sazlarda, telleri germeye yarayan mandal.

burgu makarna

  • Burgu biçiminde dökülmüşve fırınlanmışmakarna.

burgulama

  • Burgulamak işi.

burgulamak

  • Burgu ile delmek, delik açmak.

burgulanma

  • Burgulanmak işi.

burgulanmak

  • Burgulamak işine konu olmak, burgu ile delinmek.

burgulu

  • Burgusu olan.
  • Burgulanmışolan.

burgusuz

  • Burgusu olmayan.
  • Burgulanmamışolan.

burhan

  • Kanıt.
  • Belgit.

burjuva

  • Şehirlerde yaşayan, özel imtiyazlardan yararlanan şehirli.
  • Orta sınıftan olan kimse, kent soylu.

burjuva edebiyatı

  • Orta sınıf halk kesimine hitap eden edebiyat.

burjuvaca

  • Burjuva gibi, burjuvaya yakışan biçimde.

burjuvalık

  • Burjuva olma durumu.

burjuvazi

  • Burjuva sınıfı, kent soyluluk.

burkma

  • Burkmak işi.

burkmak

  • Burarak çevirmek.
  • Burkulmak.
  • Acıvermek, üzmek.

burkucu

  • Burkma işini yapan.
  • Üzücü.

burkulma

  • Burkulmak işi.

burkulmak

  • Burkmak işine konu olmak.
  • Vücuttaki organlardan biri birdenbire kendi eklemi üzerinde dönmek.
  • Üzüntü duymak.

burlesk

  • Sanat alanında ve özellikle edebiyatta rastlanan, komikliğe dayanan bir tür.

burma

  • Burmak işi.
  • Sarığıburma tatlısının bir adı.
  • Burularak yapılmışbilezik.
  • Burulmuş, burularak yapılmış, kıvrılmış.
  • Hadım etme, iğdişetme.
  • Musluk.
  • Eğrilmek için bükülmüşyün.
  • Yaşiken burularak kurutulan ot.
  • Kuru incir.

burmak

  • Bir şeyi iki ucundan tutup ekseni çevresinde çevirerek bükmek.
  • Hadım etmek, iğdişetmek.
  • Ağza kekre tat vermek.
  • (mide, bağırsak) Sancımak.
  • Üzmek, sıkıntıvermek.

burnaz

  • İri ve uzun burunlu.

burnu bile kanamamak

  • tehlikeli bir durumdan yara bere almadan kurtulmak.

burnu büyük

  • kibirli.

burnu büyümek

  • kibirlenmek, büyüklenmek.

burnu havada

  • kendini çok beğenmiş(olmak).

burnu havada (veya kaf dağında) (olmak)

  • çok kibirli (olmak).

burnu kırılmak

  • büyüklenemez duruma gelmek.

burnu sürtülmek (veya burnu sürtmek)

  • sıkıntıçektikten sonra daha önce beğenmediği bir durumu kabul etmek, gururundan vazgeçmek.

burnu yere düşse almaz

  • kendini beğenmiş, kibirli.

burnuna girmek

  • birine çok sokulmak.

burnunda (veya gözünde) tütmek

  • çok özlemek.

burnundan (fitil fitil) gelmek

  • elde ettiği güzel şey, sonradan gelen üzüntüler üzerine kendisine zehir olmak.

burnundan ayrılmamak

  • yanından gitmemek, uzaklaşmamak.

burnundan düşen bin parça olmak

  • çok asık suratlıolmak.

burnundan kıl aldırmamak

  • kendisine hiç söz söyletmemek, çok huysuz olmak.

burnundan solumak

  • çok öfkelenmişolmak.

burnundan yakalamak

  • birini yönetimi altına almak, kaçamak bulamayacağıduruma getirmek.

burnunu çekmek

  • sümüğünü çekmek.
  • umduğunu bulamamak, amacına ulaşamamak.

burnunu kırmak

  • birini güç durumda bırakarak büyüklenmesini veya direnişini yok etmek.

burnunu sıksan canıçıkacak

  • çok zayıf ve güçsüz kimseler için kullanılır.

burnunu sokmak

  • gerekmediği hâlde her işe karışmak.

burnunun dibi

  • çok yakını.

burnunun dibine sokulmak

  • çok yaklaşmak, iyice yaklaşmak.

burnunun dikine (veya doğrusuna) gitmek

  • öğüt dinlemeyerek kendi bildiği gibi davranmak.

burnunun direği kırılmak

  • çok pis bir koku duyarak tedirgin olmak.

burnunun direği sızlamak

  • (maddî veya manevî) çok acıduymak, çok üzülmek.

burnunun ucundan ötesini (veya ilerisini) görmemek

  • kıt düşünceli olmak.

burnunun ucunu görmemek

  • çok sarhoşolmak.

burnunun yeli harman savurmak

  • büyüklenmek, kibirlenmek.
  • çok öfkelenmek.

burs

  • Bir öğrencinin öğrenimini yapmasıveya bir kimsenin bilgi ve görgüsünü artırmasıiçin belli bir süre devlet

veya özel kuruluşlarca, ödenen aylık para.

  • Bu amaçla vakfedilmişparanın veya malın geliri.

burslu

  • Burs alan, bursu olan.

burssuz

  • Burs almayan, bursu olmayan.

burtlak

  • Taşlık, çalılık yer.

buru

  • Sancı, buruntu.

buruk

  • Burulmuşolan.
  • Tadıkekre olan.
  • Alınarak küskünlük gösteren, gücenmiş(kimse).
  • Uygun olmayan şartlar sonucu dönerek büyüyen ağacın kerestesi.

buruk buruk

  • Buruk bir biçimde.

burukça

  • Tadıbiraz buruk olan.

buruklaşma

  • Buruklaşmak işi veya durumu.

buruklaşmak

  • Buruk durum almak.

burukluk

  • Buruk olma durumu, kekrelik.
  • Küskünlük, gücenmişlik.

buruksu

  • Buruğa benzer, buruk gibi.

burulma

  • Burulmak işi.

burulma dayanımı

  • Elyafınıbükerek kırmaya çalışan kuvvete karşıağacın gösterdiği direnç.

burulmak

  • Ekseni çevresinde döndürülmek.
  • Sancımak, ağrımak.
  • Alınarak küskünlük göstermek, gücenmek.

burum burum

  • Burulmak fiili ile birlikte "çok fazla burulmak" anlamında kullanılır.

burun

  • Alınla üst dudak arasında bulunan, çıkıntılı, iki delikli koklama ve solunum organı.
  • Bazışeylerin ön ve sivri bölümü.
  • Karanın, özellikle yüksek ve dağlık kıyılarda, türlü biçimlerde denize uzanmışbölümü.
  • Kibir, büyüklenme.

burun boşlukları

  • Burun deliklerinden yukarıdoğru açılan, mukozayla kaplıboşluklar.

burun buruna

  • Birbirine çok yakın ve yüz yüze.

burun buruna gelmek

  • beklenmedik bir anda karşılaşmak, birbirlerine çok yaklaşmak.
  • karşısında hissetmek.

burun bükmek

  • beğenmemek, önem vermemek.

burun deliği

  • Burnun iki boşluğundan her biri.

burun kanadı

  • Burun deliğinin yan tarafındaki kabarık bölüm.

burun kıvırmak

  • önem vermemek, küçümsemek, beğenmemek.

burun otu

  • Burna çekilen tütün, enfiye.

burun perdesi

  • Burun boşluğunu ikiye ayıran bölme.

burun şişirmek

  • kibirlenmek.

burun yapmak

  • üstünlük taslamak.

Burundili

  • Burindi halkından olan (kimse).

burunduruk

  • Hayvanlarınallarken ısırmamasıiçin dudaklarınıkıstırmaya yarayan kıskaç, yavaşa.

burunlamak

  • Dışlamak, aşağılamak.

burunlu

  • Herhangi bir biçimde burnu olan.
  • Çıkıntısıolan.
  • Kendini beğenmiş, onurlu, kibirli.

burunluk

  • Burunsak.

burunsak

  • Hayvan yavrusunun anasından süt emmesini önlemek için burnuna geçirilen başlık.
  • Hayvanların burunlarına geçirilen ip.

burunsalık* Burunsak. buruntu

  • Buru, sancı, bağırsak bozukluğu.

buruşburuş

  • Çok buruşmuş.

buruşma

  • Buruşmak işi.

buruşmak

  • Düzgünlüğü bozulmak, üzerinde kırışık ve katlamalar olmak.
  • (ağızda) Kekrelik duymak.
  • Tiksinmek, hoşlanmamak.

buruşturma

  • Buruşturmak işi.

buruşturmak

  • Buruşuk duruma getirmek.

buruşuk

  • Gerginliği, düzgünlüğü kalmamışburuşmuşolan.

buruşukça

  • Biraz buruşuk olan, pek düzgün olmayan.

buruşukluk

  • Buruşuk olma durumu.
  • Ciltte oluşmuşkırışık.

buruşuksuz

  • Buruşuğu olmayan.

busbulanık

  • Çok bulanık.

buse

  • Öpücük, öpme, öpüş.

buselik

  • Klâsik Türk müziğinde on üç basit makamdan biri.

buselikaşiran

  • Klâsik Türk müziğinde birleşik bir makam.

busines klas

  • İşlik orun.

but

  • Vücudun kalça ile diz arasındaki bölümü.
  • Hayvanların, bacaklarının gövdeye bitişik olan dolgun, etli bölümü.

butafor

  • Oyun için gerekli sahne eşyası.

butaforcu

  • Oyun için gerekli sahne eşyasınıyapan uzman.

butik

  • Giyim ve süs eşyasısatılan dükkân.

butikçi

  • Butik işleten kimse.

butikçilik

  • Butik işletme işi.

butlan

  • Batıl olma durumu.
  • Geçersizlik, hükümsüzlük.
  • Yanlışlık, haksızlık.

buton

  • Çalıştırmaya yarayan düğme.

buut

  • Boyut.
  • Uzunluk.

buydurmak

  • Dondurmak, çok üşütmek.

buyma

  • Buymak işi.

buymak

  • Soğuktan donarak ölmek.
  • Çok üşümek.

buyot

  • Yatakta ısınmak için kullanılan sıcak su torbası.

buyruğu altına girmek

  • bir kimse başka bir kimsenin isteklerini ister istemez yerine getirmek zorunda olmak.

buyruk

  • Belirli bir davranışta bulunmaya zorlayıcısöz, emir, ferman.
  • Egemenlik.

buyruk kulu

  • Emir kulu.

buyrukçu

  • Buyuran, emreden (kimse).

buyrulma

  • Buyrulmak işi.

buyrulmak

  • Buyurmak işi yapılmak.

buyrultu

  • Sadrazam, vezir, beylerbeyi gibi yüksek devlet görevlilerince yazılan buyruk.
  • İrade.

buyur

  • Buyurun anlamında bir hitap sözü.

buyur etmek

  • "buyurun" diyerek konuğu saygıile içeri almak veya sofraya çağırmak.

buyur?

  • anlamadım, sözünüzü tekrarlar mısınız?.
  • söyleyiniz, emrediniz.

buyurgan

  • Sık sık buyruk veren, buyruk verir gibi konuşan.

buyurganlık

  • Buyurgan olma durumu.

buyurma

  • Buyurmak işi.

buyurmak

  • Bir şeyin yapılmasınıveya yapılmamasınıkesin olarak söylemek, emretmek.
  • Söylemek, demek, düşüncesini bildirmek.
  • Gelmek, gitmek, geçmek, girmek.
  • Almak.
  • 'Etmek, eylemek' anlamında yardımcıfiil olarak kullanılır.

buyuru

  • Buyruk, emir.

buyurucu

  • Buyruk, emir veren.

buyurun cenaze namazına!

  • hiç beklenmedik kötü bir durum karşısında, şaka yollu üzüntü anlatır.

buz

  • Donarak katıduruma gelmişsu.
  • Çok soğuk bir etki uyandıran şey veya kimseleri anlatmak için kullanılır.

buz alanı* Buzla. buz bağlamak

  • (sıvılar için) yüzeyi donmak.

buz dağı* Kutup bölgelerinde buzullardan koparak akıntılarla yer değiştiren büyük buz parçası, aysberg. buz duvarı

  • Samimî olmamaktan ortaya çıkan, arzu edilmeyen, arada soğukluk yaratan durum.

buz gibi

  • çok soğuk.
  • (kötü nitelikler için) kesin bir gerçeği belirtir.
  • (et için) temiz ve yağlı.

buz kalıbı* Suyun belli biçimlerde donmasınısağlayan özel kap. buz kesilmek

  • buz gibi soğumak; buz durumuna gelmek.
  • çok üşümek, donmak.
  • şaşılacak, üzülecek bir durum karşısında donakalmak.

buz kesmek

  • çok üşümek.

buz torbası

  • Tedavi amacıyla kullanılan ve içinde buz parçalarıbulunan plâstik bir torba.

buz tutmak

  • (sıvıiçin) üstünde buz oluşmak, buzla kaplanmak.

buz üstüne yazıyazmak

  • süresi, etkisi çok az olacak bir işyapmak.
  • bir kimseye etki yapmayan sözler söylemek.

buz yalağı

  • Yüksek dağlarda kalıcıkar ve buzulun birlikte oluşturduğu, arkasıve yanlarıdik, önü açık, çember biçimli

çukurluk. buzağı

  • Sütten kesilmemişsığır yavrusu.

buzağılama

  • Buzağılamak işi.

buzağılamak

  • (sığır için) Yavrulamak.

buzağılaşma

  • Buzağılaşmak işi.

buzağılaşmak

  • Buzağıdurumuna gelmek.

buzağılı

  • Buzağısıolan.

buzağısız

  • Buzağısıolmayan.

buzcu

  • Buz satan kimse.

buzculuk

  • Buzcunun işi veya mesleği.

buzçözer

  • Buzu çözen, donmayıönleyen alet, defroster.

buzdolabı* Yiyecek ve içecek gibi şeyleri soğuk olarak saklamaya yarayan, motorla çalışan dolap. buzhane

  • Buz yapılan yer.
  • Soğuk hava deposu.

buzkıran

  • Donmuşdeniz, göl veya ırmaklarda ulaşımıöteki gemilere kolaylaştırmakta kullanılan, buzlarıkırarak yol

açmak için yapılmışgemi. buzla

  • Deniz suyunun donmasıyla kutup bölgelerinde oluşan buz alanı, bankiz, aysfild.

buzlanma

  • Buzlanmak işi.

buzlanmak

  • Buzla kaplanmak, buz tutmak.

buzlar çözülmek

  • buzlar erimeye ve kırılmaya başlamak.
  • aradaki soğukluk, dargınlık, gerginlik ortadan kalkmak.

buzlaşma

  • Buzlaşmak işi.

buzlaşmak

  • Buz durumuna gelmek.

buzlu

  • Buz tutmuş, buz bağlamışolan.
  • Buz içinde tutularak, içine buz katılarak soğutulmuş.
  • Buğulanmışgibi olan, saydam olmayan.

buzlu cam

  • Saydamlığıgiderilmişcam.
  • Televizyon ekranı.

buzluğan

  • Üzerinde buz eksik olmayan yüksek dağtepesi.

buzluk

  • Yiyecek ve içecekleri soğutarak saklamak için kullanılan, buzla soğutulan kap veya dolap.
  • Buzdolabının içinde buz yapan bölme.

buzuki

  • Bağlamaya benzer, bozuk düzen çalınan bir Yunan çalgısı.

buzul

  • Kutup bölgelerinde veya dağbaşlarında aşağıya doğru ağır ağır yer değiştiren büyük kar ve buz kütlesi,

cumudiye. buzul bilimci

  • Buzul bilimi uzmanı, glâsyolojist.

buzul bilimi

  • Fizikî coğrafyanın buzullarıve yeryüzündeki işlevlerini konu alan bölümü, glâsyoloji.

buzul çağı

  • Dördüncü zamanın, yeryüzünün bugünkünden daha büyük bölgelerinin buzullarla örtülü bulunduğu

dönemi, pleistosen. buzul dönemi

  • Buzulların yayıldığıdördüncü zaman.

buzul kar

  • Bir buzulun oluşmasında temel olan katılaşmışkar kümesi.

buzul kaynağı

  • Buzulun eriyerek toprağın altına inen suyunu dışarıya veren kaynak.

buzul masası

  • Çevresindeki buzlar erirken, altına rastlayan bölümü erimekten koruyan ve böylece buzdan bir ayak

üzerinde kalan kütle. buzul seli

  • Buzulun erimesiyle oluşan sel.

buzul taş* Buzulların taşıyıp biriktirdikleri, üzerleri çok kez parıltılıveya çizikli taşlar, moren. buzullaşma

  • Buzul durumuna gelme.
  • Geçmişçağlarda ve şimdi genişveya dar bir bölgenin buzullarla örtülmesi olayı.

buzullaşmak

  • Buzul durumuna gelmek.

buzullu

  • Buzulu olan.

buzulsuz

  • Buzulu olmayan.
Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.