FANDOM


Mehmet Âkif Ersoy'un Çocuğa Bakışı

Çocuklar, insan yavrusu olarak her devirde ve her cemiyette alâka ile takip edilmesi gereken yaratıklardır. Doğduğu günden itibaren çocuğa alâka göstermeyen ana-babalar, aileler, cemiyetler ve devletler daima hüsranla karşılaşmak mecburiyetindedirler.

Cemiyetler gibi eğitimciler, filozoflar, şairler, edipler de çocuklara zaman zaman alâka duymuşlardır. Çocukların hayatına ve duygu dünyasına girebilmek aslında hiç de kolay değildir.

Biz de Cumhuriyetten önce çocuklar için, şiir yazanlar ve çocuk edebiyatının da gelişmesine yardımcı olan şairlerimiz arasında Muallim Naci’yi, Tevfik Fikret’i, Ziya Gökalp’i saymak mümkündür. Fakat çocuklara özel bir ilgi gösteren Mehmed Akif’i zikretmek lâzımdır.

Mehmed Akif’in çocuklarla ilgilenmesi, bir ideal içindir. Hem “Asım’ın Nesli” dediği idealindeki gençliği hazırlamak, hem de cemiyetin geleceğini teminat altına almak için onun çocuklarla ilgilendiğini söylemek yanlış olmaz. Çocuklarla daha doğrusu üç sınıf halkla ilgilenmesinin esas sebebini ise kendisi beyan ediyor:

İnsanlığı anlamanın yolu çocuklara merhamet, sevgi göstermekten ve onlara yüz vermekten geçer.

Şöyle diyor:

“Üç sınıf halka içim parçalanır, hem ne kadar ihtiyarlar, karılar, bir de küçükler, bunlar merhamet görmeli, yüz görmeli insanlardan; yoksa insanlığı bilmem nasıl anlar insan?

İnsanlığı anlamak için hakikaten insanın doğmadan önceki hayatından itibaren dikkatle ve şefkatle takip edilmesi lâzımdır. Çocuklar ilâhi bir emanet ve lütuftur. İnsan onu yakından tanımazsa, kendi çocukluğunu, acizliğini, nasıl himayeye, sevgiye ve alâkaya muhtaç olduğunu anlayamaz. Aynı zamanda öksüzü, yetimi, kimsesiz ve yoksul çocukların durumlarını hiç anlayamaz. Daha da mühimi hayatı iyi anlayamaz; çoğu zaman da insanı hayata bağlayan çocuktur.

Şairimiz bu bakımdan çocukların çeşitli halleri ve durumları ile ilgili şiirler yazarak istikbaldeki nesillere mesajlar vermiştir.

“Küfe”, “Hasta” gibi çarşıda, pazarda ve okulda alâkasız kalan çocukların cemiyet hayatında ne gibi yaralar açabileceğini, ne gibi sosyal çalkantılara zemin hazırlayacağını anlatmaktadır.

Ayrıca “Selma” adlı manzumesi dört yaşında ölen hemşiresinin kızını anlatır. Çocukların hastalanmasına, öksüz, yetim, aç kalmasına hiç tahammülü yok; nerdeyse isyan edecek. Hastalığın çocuğu bırakmamasını bir zulüm olarak görüyor; buna dayanamıyor, kendisi onun yerine hasta olmak istiyor. Ne kadar şefkatli bir bakış!..

“Ne zâlim illetmiş: bir çocukla uğraşıyor... O olmasaydı da ben keşke hasta olsaydım” Akif’in nazarında çocuklar, “ruhtan daha sâfi olan yürekler”dir, “Kuş kadar uçan melek”lerdir. Bayramda onların masum çocukluk yüzleri güler ve gülmelidir, ümit ancak çocukların yüzünde apaçık görünür.

“Bebek yahut haklı karar” isimli manzumesi ise iki kızına getirdiği iki bebeği ile kız çocuklarının nasıl oynadıklarını onların kendi aralarındaki kıskançlığı, çocukların bu husustaki ruhî durumlarını anlatır.

Ona göre yetim sevindirenin ömrü uzundur. Dolayısıyla yetimlere ayrı bir alâka göstermelidir.

“Hürriyet” manzumesinde yine, babaları Yemen’de kalan beş ve altı yaşlarında iki kardeşin “vatan şarkısı” okuyan çocuk alayına kavuşmasını, hürriyetin, bilmeden nasıl tadını çıkardıklarını anlatır.

“Kocakarı ile Hz. Ömer” manzumesinde bir taraftan Halife Hz. Ömer’in İslam cemiyetini gece-gündüz nasıl kolaçan ettiğini, nasıl adalet dağıttığını anlatırken; bir taraftan da çocukların açlığını anlatarak Hz. Ömer’in aç kalan çocukları sevindirebilmek için nasıl sıkıntı çektiğini ve çocuklara üfleyerek nasıl yemek yedirdiğini dile getirir, dolayısıyla çocuklarla devletin en büyük makamındaki kimsenin bile nasıl ilgilenmesi gerektiğini de mesaj olarak vermiş olur.

“Hüsran-ı Mübin” başlıklı kısa manzumesi ise ana ve babaların ideallerinin çatışmasından ve fikir ayrılığına düşmelerinden dolayı çocukların ara yerde daima harap olduklarını dile getirir.

Öyle anlaşılıyor ki M. Akif çocuklarla özel olarak ilgilenmekte ve onların her cephesine ayrı bir önem vermektedir. M. Akif “Asım’ın Nesli” dediği gençlik grubunu, örnek ve model olarak gösterdiğine göre bu örnek ve model gençlik nereden ve nasıl yetişecektir? Elbette ki rastgele büyümüş çocuklardan değil, belli bir eğitim görmüş, bir takım mânevî değerlerin kendilerine kazandırıldığı çocuklar arasında imanlı, dindar, bilgili, çalışkan, vatansever Asım’lar çıkacaktır.

Bu hususta M. Akif çok dikkatli ve şuurlu bir şekilde çocuk hâtıralarından birisini naklederek yarınlara mesajlar vermektedir. Hem de Safahat’ın ilk kitabında ve ilk şiirinde:

Safahat’ın birinci kitabı şairin kısa mukaddimesini saymazsak, “Fatih Camii” adlı şiirle başlar. Bu şiirde Fatih Camii’ni öven şair, onu dinsiz ve inkârcı fikirlere karşı, iman ve ikrarın devirleri yarıp gelen müthiş bir heykeli olarak tasvir eder. Bu kutsi mabedin üstünde grup grup ruhlar uçuşurken kubbenin altında da dalga dalga nurlar coşmaktadır. Bu ilâhî ve semavî haliyle o mâbed, adeta Mabud’a yükselmiş bir ibadettir ve asırlarca bâtılın hücumlarına yılmadan, usanmadan karşı koyarak İslam’ın mânâsını anlatmaktadır. Herkesin karanlığa bürünüp uyuduğu bir saatte yani seher vaktinde bu mabed uyanıktır. Çünkü hem düşmana karşı, hem de Mabud huzurunda daima uyanık bulunmalıdır. Bu ilâhi mabed bunun şuurundadır.

İşte Fatih Camiinin böyle bir seher vaktinde ihtişamlı görünüşü şairimizi çocukluk yıllarına götürür:

Sekiz yaşlarında kadarken bir gün babası gece, kardeşiyle kendisini erkenden camiye götürmek ister; ve şöyle bir tenbihte bulunmayı da ihmal etmez:

“Giderseniz gelin amma namazda uslu durun, Meramınız yaramazlıksa işte ev, oturun”

Burada bazı hususlar dikkatimizi çekiyor: 1. Çocukların zaman zaman küçükken camilere götürülerek, mabedin, namazın, cemaatin, ruhları coşturan haşmetini görmelerini, o ruhu tatmalarını temin etmek. 2. Bir diğeri ise “Bu gece camiye gitsek çocuklar”, “Giderseniz gelin” gibi ifadelerde olduğu gibi çocukları böyle manevî havası yüksek yerlere zorlamadan teşvik ederek, heves uyandırarak götürülmeleri gerektiği hususu. 3. Çocukları serbest bırakmakla beraber, gidince de namaz kılmaya zorlamamak gerektiği hususu, nitekim kendisinden birkaç yaş küçük olan kardeşi ile birlikte, babası namaz kılarken serbest kaldığı için hasırlar üstünde koşmaktadırlar. Buna rağmen başında yeşil sarığı olduğu halde koşarken bile 55 lik babasının nasıl edeple namaz kıldığını gözden kaçırmayacak kadar dikkatli o kadar “âşıkâne” koşmaktadır ki sarığının bozulmasına bile aldırdığı yok.

Bundan öyle anlaşılıyor ki çocuklar babalarının baştaki ikazına aldırmamışlar, baba da onları herhangi bir şekilde azarlamamıştır. 4. Bir başka husus, kız çocuğunun gece karanlığında hem de fenerle camiye götürülmesi. Bu da dikkati çekmektedir. 5. Belki hepsinden mühim olan bir husus ise, günümüzde 7–8 yaşında camiye götürüldüğü zaman çocukların mutlaka namaz kılmalarına karşılık, ipekli Tahir Efendi’nin M. Akif’i ve kardeşini namaza zorlamamış, hatta kılmalarına dair en küçük bir telkinde bulunmamış olmasıdır.

Çocuklarımızın yedi yaşında namaza başlatılacağına dair hadis-i şerif var; hatta bu hadis, namaz kılmayan çocuğa on yaşında hafifçe vurmaya müsaade etmektedir. M. Akif bunun farkındadır fakat yine de camide çocuğu cemaate katılmaya zorlamamıştır. Çünkü zorlamadan tabii seyri içinde çocuğa bu değerleri tanıtarak, sevdirerek hele hele soğutmamaya dikkat ederek vermek lazımdır. M. Akif’in bu hatırayı nakletmesinde zamanının bir eğitim noksanını göstermek, yanlışını düzeltmek, geleceğe de böyle bir mesaj vermek emeli yatmaktadır.

Küçüklükten gerek evde, gerek camide ve benzeri yerlerde manevî havayı teneffüs ederek, iman ve değerler kazanarak gelişen çocuk, Kur’an okumasını iyi öğrenir, kaidelerine uygun bir şekilde, yeri-göğü titreten ilâhî kelamı babasının kabrinde ezbere okur. Ona göre çocuk hayatı, yani bir gayeye göre yaşamayı, canlılığı, hareketi, çalışmayı temsil eden bir levhadır. “Mezarlık” adlı manzumenin son kısımları bu fikirlere yer veriyor: “Gözüm uzaktaki bir madfenin ayak ucuna Çöküp ziyaret eden, bir çocukla bir kadına

İlişti. Sonra biraz yaklaşınca iyiden iyi Tezahür eyledi: Baktım, çocuk “Tebareke”yi Kemâl-i vecd ile ezber tilâvet eylemede; Yanında annesi gözyaşlarıyla dinlemede.”

M. Akif’in buradaki mesajı, Fatih Camii’ndeki mesajının adeta bir devamıdır. Çocuk bu ruh ile yetişmelidir. Ama bu kadar değil.

Artık Mehmet Akif’in anlayışında çocuk 10–11 yaşlarında cemiyetin problemleriyle haşır-neşir olmalı, hatta yolsuzluk ve haksızlıklara karşı mücadele etmelidir. Bu hususta o, hem kafa, hem talâkat (güzel konuşma) bakımından iyi yetiştirilmelidir. Şairimiz, bu hususta bir çocuk kahramanı anlatarak bize rehber olmaktadır.

Bu kahraman çocuk, Emevî Halifesi Hîşam’a kıtlıktan dolayı yardım istemeye gelir ve haksızlıklarını, kendi malı bilinen emlâkin millete dağıtılması gerektiğini çok mantıkî ve veciz bir şekilde hem de on bir yaşında bir heyet başkanı olarak anlatmaktadır. M. Akif’in manzumesinin bu adı “Dirvas” tır. Dirvas on bir yaşındaki kahramandır. Yalnız bir nokta daha dikkati çekiyor: Beş-on kabilenin baş temsilcisi olarak Halife Hişam’ın huzuruna dalan Dirvas, korkusuzca söze başlamadan evvel “Dua eder” onu çocuk diye Halife susturmak isterken Dirvas hemen cevap verir:

“......Nedir bu âzâr

Mikyası mıdır zekâvetin sin?

Dirvas’ı çocuk mu zannedersin?”

Zekiliğin ölçüsünün yaş olamayacağını, böylece çocuğun, yaşı küçük olmasına rağmen, zekasıyla kendini ortaya koyabileceğini anlatan Dirvas Halife Hişam’ın ihtişamlı ve lüks hayatını fakirlerinki ile şöyle kıyaslar:

“Yok sendeki ihtişâmâ pâyân

Bizlerse alay alay sefîlân

Bir yanda demek ki fazla var, çok;

Hayfâ ki öbür tarafta hiç yok.

Öyleyse biraz tevâzün ister

Evvel beni dinle, sonra hak ver.

Nerden buldun bu ihtişamı?

Halkın mı, senin mi, Hâlıkın mı?

Her üç halde de halka dağıtılması gerektiğine, dördüncü şıkkın yani hırsızlık eseri olsa bile yine de dağıtılması icap ettiğine Halife’yi inandıran Dirvas’ı sonunda Hişam takdir eder ve isteğini yerine getirir:

“Mebhut ederek bu söz Hişam’ı,

Huzzâra demiş: “Görün Kelâmı”

Yok bende cenâb-ı redde kudret...

Hayret bu civan dehâya hayret!

İcap ediyor ki şimdi insaf:

Mes’ulu hemen olunsun is’af.”

Böylece kabiliyetli çocukların iyi yetiştiği takdirde neler yapabileceğini anlatmaya çalışan M. Akif; çocuğu tabii seyrinden, aileden, cemiyetten, realiteden uzak yetiştirmenin, dolayısıyla onları telef etmenin de karşısında olduğunu ortaya koymuştur. Hayat çocuklarla mânâlıdır, hayatın neşesi, sevinci, ailenin ve cemiyetin huzuru onlarladır; çocuk hayatı sevdiren harika bir yaratılış tablosudur; ama canlıdır. Aile, devlet, onlar için vardır; din ve devlet onlarla istikbâlden emindir.

Batıdaki bir kısım terbiyeci ve filozof gibi, Akif çocuğa ne aileyi, ne cemiyeti, ne tabiatı, ne mezarlığı, ne bayramı, ne eğlenceyi, ne dini, ne imanı, ne mabedi, ne siyaseti yabancı görmüştür. Aksine onu hayatın, hâdiselerin, acının, elemin, kederin, sevincin, neşenin, oyunun, şefkatin, merhametin, yardımlaşmanın, sevginin, açlığın, sıkıntının, meşakkatin tadılarak yetiştirilmesini istemiştir. Ama bu yetişme tarzında en büyük örnek, fiili ama sözsüz öğretmen ana babadır; İpekli Tahir Efendi’nin oğlunu yetiştirdiği gibi.

Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.