Zuhruf Duhan

2010 Kur'an Yılında Mersin Yenişehir Kaymakamlığı İlçe Müftülüğünün Dünyanın En Kapsamlı Kur'an Portali Projesidir.

Casiye
Ayet No
Ayet Metni
Elmalı Meali (Orijinali)
Fransızca [1]
İngilizce Meali Pickthall)
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın ismiyle.
Au nom d'Allah, le Tout Miséricordieux, le Très Miséricordieux.
In the name of Allah, the Beneficent, the Merciful
Hâ, mîm.
H'â, Mîm.
Ha. Mim.
Hem kitabı mübîn hakk için
Par le Livre (le Coran) explicite.
By the Scripture that maketh plain
Elhak biz onu bir mübârek gecede indirdik, çünkü biz nezîr gönderiyorduk
Nous l'avons fait descendre en une nuit bénie, Nous sommes en vérité Celui qui avertit,
Lo! We revealed it on a blessed night. Lo! We are ever warning.
Bir gece ki her hikmetli emir onda ayırd edilir
durant laquelle est décidé tout ordre sage,
Whereupon every wise command is made clear
Tarafımızdan emir, çünkü biz Resul gönderiyorduk
c'est là un commandement venant de Nous. C'est Nous qui envoyons [les Messagers],
As a command from Our presence. Lo! We are ever sending
Rabbından bir rahmet olarak, hakikat o, öyle semî' öyle alîmdir
à titre de miséricorde de la part de ton Seigneur, car c'est Lui l'Audient, l'Omniscient,
A mercy from thy Lord. Lo! He is the Hereafter, the Knower,
O Göklerin ve Yerin ve bütün aralarındakilerin rabbıdır ehli yakîn olsanız
Seigneur des cieux et de la terre et de ce qui est entre eux, si seulement vous pouviez en avoir la conviction.
Lord of the heavens and the earth and all that is between them, if ye would be sure.
Ondan başka Tanrı yoktur, hem diriltir hem öldürür, hem sizin rabbınız hem de evvelki atalarınızın rabbı
Point de divinité à part Lui. Il donne la vie et donne la mort, et Il est votre Seigneur et le Seigneur de vos premiers ancêtres.
There is no God save Him. He quickeneth and giveth death; your Lord and Lord of your forefathers.
Fakat onlar şekk içinde oynuyorlar
Mais ces gens-là, dans le doute, s'amusent.
Nay, but they play in doubt.
O halde gözet o Semânın açık bir duman ile geleceği günü
Eh bien, attends le jour où le ciel apportera une fumée visible
But watch thou (O Muhammad) for the day when the sky will produce visible smoke
Ki nâsı saracaktır, bu bir elîm azâbdır
qui couvrira les gens. Ce sera un châtiment douloureux.
That will envelop the people. This will be a painful torment.
Rabbenâ! bizden bu azâbı aç, çünkü biz mü'minleriz diyecekler
«Seigneur, éloigne de nous le châtiment. Car, [à présent] nous croyons».
(Then they will say): Our Lord relieve of the torment. Lo! we are believers:
Onlara düşünmek, ıbret almak nerede? Kendilerine ap açık anlatan bir Resul geldi de
D'où leur vient cette prise de conscience alors qu'un Messager explicite leur est déjà venu,
How can there be remembrance for them, when a messenger making plain (the truth) had already come unto them,
Sonra ondan döndüler, öğretilmiş dediler, bir mecnun dediler
Puis ils s'en détournèrent en disant: «C'est un homme instruit [par d'autres], un possédé».
And they had turned away from him and said: One taught (by others), a madman?
Biz o azâbı biraz biraz açacağız, fakat siz yine döneceksiniz
Nous dissiperons le châtiment pour peu de temps; car vous récidiverez.
Lo! We withdraw the torment a little. Lo! ye return (to disbelief).
Amma o büyük satvetle sıkıvereceğimiz gün her halde biz intikam alacağız
Le jour où Nous userons de la plus grande violence et Nous Nous vengerons.
On the day when We shall seize them with the greater seizure (then), in truth We shall punish.
Celâlım hakkı için onlardan evvel Fir'avnin kavmını fitneye düşürdük, onlara da kerîm bir Resul gelmişti
Et avant eux Nous avons déjà éprouvé le peuple de Pharaon, quand un noble Messager leur était venu,
And verily We tried before them Pharaoh's folk, when there came unto them a noble messenger,
Şöyle diye: Allahın kullarını bana teslim edin, çünkü ben size emîn bir Resulüm
[leur disant]: «Livrez-moi les serviteurs d'Allah! Je suis pour vous un Messager digne de confiance.
Saying: Give up to me the slaves of Allah. Lo! I am a faithful messenger unto you.
Ve Allaha karşı baş kaldırmayın, çünkü ben size açık bir bürhan ile geliyorum
Ne vous montrez pas hautains vis-à-vis d'Allah, car je vous apporte une preuve évidente.
And saying: Be not proud against Allah. Lo! I bring you a clear warrant.
Ve haberiniz olsun ki ben sizin beni recminizden rabbım ve rabbınıza sığınmışımdır
Et je cherche protection auprès de mon Seigneur et votre Seigneur, pour que vous ne me lapidiez pas.
And lo! I have sought refuge in my Lord and your Lord lest ye stone me to death.
Onun için eğer bana iyman etmezseniz bari benden çekilin
Si vous ne voulez pas croire en moi, éloignez-vous de moi».
And if ye put no faith in me, then let me go
Sonra rabbına duâ etti: bak bunlar mücrim bir kavim dedi
Il invoqua alors son Seigneur: «Ce sont des gens criminels».
And he cried unto his Lord (saying): These area guilty folk.
Hemen; buyurdu; kullarımı geceleyin yürüt, çünkü siz ta'kıyb olunacaksınız
«Voyage de nuit avec Mes serviteurs; vous serez poursuivis.
Then (his Lord commanded) Take away my slaves by night. Lo! ye will be followed,
Ve denizi açık bırak, çünkü onlar ordu halinde gelip gark olunacaklar
Laisse la mer calme; [telle que tu l'as franchie] ce sont, des armées [vouées] à la noyade».
And leave the sea behind at rest, for lo! they are a drowned host.
Neler terketmişlerdi: ne Cennetler, ne kaynaklar,
Que de jardins et de sources ils laissèrent [derrière eux]
How many were the gardens and the water springs that they left behind,
ne çiftlikler, ne kerîm makam
que de champs et de superbes résidences,
And the cornlands and the goodly sites
Ve içinde zevk sürdükleri ne ni'met ve refah
que de délices au sein desquels ils se réjouissaient.
And pleasant things wherein they took delight!
Evet öyle ve hep onları başka bir kavma miras kıldık
Il en fut ainsi et Nous fîmes qu'un autre peuple en hérita.
Even so (it was), and We made it an inheritance for other folk;
Binnetice ne Gök ağladı üzerlerine ne Yer ne de imhal olundular
Ni le ciel ni la terre ne les pleurèrent et ils n'eurent aucun délai.
And the heaven and the earth wept not for them, nor were they reprieved.
Celâlım hakkı için, Beni İsraîli kurtarmıştık: o ihanetli azâbdan
Et certes, Nous sauvâmes les Enfants d'Israël du châtiment avilissant
And We delivered the Children of Israel from the shameful doom
Fir'avinden, çünkü o üstün müsriflerden idi
de Pharaon qui était hautain et outrancier.
(We delivered them) from Pharaoh. Lo! he was a tyrant of the wanton ones.
Ve şanım hakkı için: biz onları bir ılim üzere âlemîne karşı ıhtıyar eylemiştik
A bon escient Nous les choisîmes parmi tous les peuples de l'univers,
And We chose them, purposely, above (all) creatures.
Ve onlara âyetlerden öylesini vermiştik ki onda açık bir ni'met ile imtihan vardı
et leur apportâmes des miracles de quoi les mettre manifestement à l'épreuve.
And We gave them portents wherein was a clear trial.
Fakat şu berikiler diyorlar ki:
Ceux-là (les Mecquois) disent:
Lo! these, forsooth, are saying:
ilk ölümümüzden ilerisi yok ve biz yeniden neşrolunacak değiliz
«Il n'y a pour nous qu'une mort, la première. Et nous ne serons pas ressuscités.
There is naught but our first death, and we shall not be raised again.
Haydi getirin babalarımızı doğru iseniz
Faites donc revenir nos ancêtres, si vous êtes véridiques».
Bring back our fathers, if ye speak the truth!
Ya onlar mı hayırlı? Yoksa Tübbain kavmı ve onlardan evvelkilermi? Hep onları helâk ettik, çünkü mücrim idiler
Sont-ils les meilleurs ou le peuple de Tubba' et ceux qui les ont précédés? Nous les avons fait périr parce que vraiment ils étaient criminels.
Are they better, or the folk of Tubba and those before them? We destroyed them, for surely they were guilty.
Ve biz o Göklerle Yeri ve aralarındakileri oyunculukla yaratmadık
Ce n'est pas par divertissement que Nous avons créé les cieux et la terre et ce qui est entre eux.
And We created not the heavens and the earth, and all that is between them, in play.
İkisini de ancak hak sebebiyle yarattık ve lâkin pek çokları bilmezler
Nous ne les avons créés qu'en toute vérité. Mais la plupart d'entre eux ne savent pas.
We created them not save with truth; but most of them know not.
Haberiniz olsun ki o fasıl günü hepinizin mikatıdır
En vérité, le Jour de la Décision sera leur rendez-vous à tous,
Assuredly the Day of Decision is the term of all of them,
O gün ki yar yardan bir şey def'edemez ve bir taraftan yardım da olunmazlar
le jour où un allié ne sera d'aucune utilité à un [autre] allié; et ils ne seront point secourus non plus,
A day when friend can in naught avail friend, nor can they be helped,
Ancak Allahın rahmetiyle yarlıgadığı başka, çünkü o öyle azîz öyle rahîmdir
sauf celui à qui Allah fera miséricorde. Car c'est Lui, le Puissant, le Très Miséricordieux.
Save him on whom Allah hath mercy. Lo! He is the Mighty, the Merciful.
Şübhesiz o zakkum ağacı çok vebal yüklenenin yemeğidir
Certes l'arbre de Zakkûm
Lo! the tree of Zaqqum,
Pota gibi karınlarında kaynar
sera la nourriture du grand pécheur.
The food of the sinner!
Hamîm kaynar gibi
Comme du métal en fusion; il bouillonnera dans les ventres
Like molten brass, it seetheth in their bellies
Tutun onu da yaka paça doğru Cehennemin ortasına sürükleyin
comme le bouillonnement de l'eau surchauffée.
As the seething of boiling water.
Sonra da başının üstüne hamîm azâbından dökün
Qu'on le saisisse et qu'on l'emporte en plein dans la fournaise;
(And it will be said): Take him and drag him to the midst of hell,
Dat bakalım deyin: çünkü sen azîzdin, kerîmdin
qu'on verse ensuite sur sa tête de l'eau bouillante comme châtiment.
Then pour upon his head the torment of boiling water.
İşte o sizin şekk ve mücadele edip durduğunuz bu
Goûte! Toi [qui prétendait être] le puissant, le noble.
(Saying): Taste! Lo! thou wast forsooth the mighty, the noble!
Elbette müttekiler emîn bir makamda
Voilà ce dont vous doutiez.
Lo! this is that whereof ye used to doubt.
Cennetlerde pınar başlarında
Les pieux seront dans une demeure sûre,
Lo! those who kept their duty will be in a place secure
Sündüs ve istebraktan elbiseler giyerek karşı karşıya
parmi des jardins et des sources,
Amid gardens and water springs,
Evet böyle, hem onları iri gözlü hurîlerle tezvic de etmişizdir
Ils porteront des vêtements de satin et de brocart et seront placés face à face.
Attired in sin and silk embroidery, facing one another.
Orada emniyyetler içinde her türlü yemişi çağırır getirdiler
C'est ainsi! Et Nous leur donnerons pour épouses des houris aux grands yeux.
Even so (it will be). And We shall wed them unto fair ones with wide, lovely eyes.
İlk ölümden başka ölüm datmazlar
Ils y demanderont en toute quiétude toutes sortes de fruits.
They call therein for every fruit in safety.
Korumuştur da onları o Cahîm azâbından
Ils n'y goûteront pas à la mort sauf leur mort première. Et [Allah] les protègera du châtiment de la Fournaise,
They taste not death therein, save the first death. And He hath saved them from the doom of hell,
Hepsi rabbından bir fadl olarak, işte budur ancak fevzi azîm
c'est là une grâce de ton Seigneur. Et c'est là l'énorme succès.
A bounty from thy Lord. That is the supreme triumph.
Biz onu sâde senin dilinle müyesser kıldık gerek ki iyi düşünsünler
Nous ne l'avons facilité dans ta langue, qu'afin qu'ils se rappellent!
And We have made (this Scripture) easy in thy language only that they may heed.
O halde gözet çünkü onlar gözetiyorlar
Attends donc. Eux aussi attendent.
Wait then (O Muhammad). Lo! they (too) are waiting.

Duhan Suresi/NAKİLLER - Duhan Tefsiri/Hak Dini Kur'an Dili

Yenişehir...jpg

Şablon:Sadeleştirilmiş ET


Sure Formülleri