FANDOM


http://www.aksiyon.com.tr/yazarlar/edebiyatin-eyupu_503750

Wikipedia-logo-tr
'den Edebiyatın Eyüp'ü/ Aksiyon ile ilgili bir şeyler var

Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayınına 1969 yılında başlanan 1000 Temel Eser dizisinin ilk kitaplarından biri de Yahya Kemal'in İstanbul hakkındaki yazılarının bir araya getirildiği Aziz İstanbul'du. İstanbul'a duyduğum büyük sevginin temelinde bu kitap ve hemen ardından çıkan Kendi Gök Kubbemiz vardır. Hiç görmediğim İstanbul'a bu iki pencereden bakarak âşık olmuştum; hayallerimde âdeta tayy—ı mekân ederek Yahya Kemal'in işaret ettiği semtleri, Fatih'i, Kocamustafapaşa'yı, Üsküdar'ı, Eyüp'ü, Erenköy'ü, Hisar'ı, Kanlıca'yı, İstinye'yi vb. gezerdim. Özellikle Bir Rüyada Gördüğümüz Eyüp yazısını bir başka gözle ve duyarlıkla okumuş olmalıyım; yazıda tasvir edilen uhrevî atmosfer, muhtemelen o tarihte Sivas'ta yaşadığım çevreye hakim olan derin dinî ve tasavvufî hassasiyetle örtüşmüştü ve Ulucami, Çifteminare, Gökmedrese gibi Selçuklu âbideleri hakkında Yahya Kemal'in yazdıklarına benzer denemeler yazmaya başlamıştım.

Eyüp Belediyesi'nden Eyüp Sultan Sempozyumu için "Edebiyatımızda Eyüp" konulu bir bildiri hazırlayıp hazırlayamayacağım sorulunca, aklıma ilk gelen elbette Yahya Kemal'in bir zamanlar hayal dünyamı kuşatan güzel yazısıydı. Kabul ettim, çünkü Eyüp gibi her bakımdan büyük önem taşıyan bir semtin edebiyatımızdaki akislerini araştırmak heyecan verici olabilirdi. Hayal kırıklığına uğrayacağımı bilseydim, hiç böyle bir işe girişir miydim? Elbette önce eski edebiyatımızı gözden geçirmem gerekirdi. Önce Lâtifî'nin (ö.1582) hemen elimin altındaki Evsâf—ı İstanbul'una baktım; evet, Eyüp'le ilgili bir bölüm vardı, hazret—i sultân—ı enbiyânın ashâb—ı kibârından ve a'vân ü ensârından" Eba Eyyub'un İstanbul önlerinde nasıl şehid olduğu anlatıldıktan sonra hakkındaki bazı rivayetlerden ve kabrinin nasıl keşfedildiğinden söz ediliyordu. Güzel bir metindi; eski edebiyatımızda belki de Eyüpsultan hakkında ciddiye alınması gereken tek metin budur. Ve tabii bir de Evliya Çelebi...

Evsâf—ı İstanbul'dan sonra şehrengizleri gözden geçirmek gerekirdi ve bu iş yıllar önce Agâh Sırrı Levend tarafından yapılmıştı; Türk Edebiyatında Şehr—engizler ve Şehr—engizlerde İstanbul (1958). Baktım, Eyüp'ten sadece Tâcizâde Cafer Çelebi'nin (ö.1514) Hevesnâme adlı şehrengizinin "Sıfat—ı kabr—i Eyyûb—i Ensârî" başlıklı bölümünde Ebu Eyyûb'un bilinen macerası manzum olarak anlatılıyordu ve kayda değer bir özelliği yoktu. Elbette divanları da taramak gerekirdi, ama bu altından kolay kalkılacak iş değildi. En iyisi Âsaf Halet Çelebi'nin Divan Şiirinde İstanbul Sevgisi (1953) adlı antolojisiyle İsmail Hami Danişmend'in "Destan ve divan edebiyatlarında İstanbul sevgisi" adlı makalesini taramaktı. Birçoklarına tuhaf gelecek ama, divan şairleri için sanki Eyüp diye bir semt yok; kıyısında köşesinde dolaşıyor, fakat Eyüp'e uğramıyorlardı. Bunun sebebini Hasırcızâde Mehmed Ağa'nın (ö. 1837) Kasîde—i teferrüciye'sindeki beyti okuduktan sonra keşfettim: "Ziyâretgâhdır Eyyub—ı Ensârî beğim amma / Halâvet bahşider bir nesnesi yok tab'—ı insâne". Öyleyse hiç duraklamayıp Kağıthane yolunu tutmak gerekirdi.

Divan şairlerinden ümidimi kesince Tanzimat sonrasına yöneldim. Kısa bir sürede bütün bir edebiyatı taramak imkânsız olsa da kimin hangi eserlerinde Eyüp'ten söz etmiş olabileceğini tahmin etmek zor değildi. Bu gözle bakılabilecek bütün eserlere baktım: Sonuç daha büyük bir hayal kırıklığı. Sadece Halit Ziya'nın Kırk Yıl'ında bir paragraf buldum. Aşk—ı Memnu yazarı Eyüp'te, Balcılar Yokuşu'ndaki bir evde doğmuş ve Halit adını doğduğu semte damgasını vuran sahabiden almış.

En iyisi Safahat'a bakmaktı, böyle bir semtin Mehmed Âkif'in ilgi alanı dışında kalması düşünülemezdi; fakat Eyüpsultan etrafında oluşan efsanelerin ve türbeye izafe edilen kudsiyetin, İslam'ı efsanelere, türbelere, mezarlıklara hapseden anlayışa karşı düşmanlık hisleriyle dolu olan Âkif'i rahatsız etmiş olabileceği aklıma gelince Safahat'a ümitsizce baktım. Tahminimde yanılmamıştım; merhum, sadece Mezarlık adlı şiirinde Eyüp'ün mezarlıklarını ve uhrevî atmosferini tasvir ediyordu, o kadar. Anlaşılan, Eyüp'ü Yahya Kemal kadar derinliğine hisseden başka şair yoktu. Mütareke devrinde Tevhîd—i Efkâr'ın 5 Mart 1922 tarihli nüshasında yayımlanan Bir Rüyada Gördüğümüz Eyüp adlı ünlü yazısında, Ebâ Eyyûb el—Ensârî'nin Hazreti Peygamber'i evinde misafir edişinden başlayarak İstanbul surları önünde şehit düşüşüne kadarki macerasını, ardından kabrinin Akşemseddin tarafından keşfini ve semtin uhrevî bir "ölüm şehri" olarak nasıl oluştuğunu anlatan Yahya Kemal şöyle diyor:

"Bütün o kabirlerin aralarından geçtiğimiz bir gün sahabi Halid'in yanında fetih askerlerinden birinin burma kavuklu taşına vecdle uzun uzun baktım; tiryaki bir ocak ihtiyarının vücudunu haber veren o metin taş, ölümün ortasında kavuğu yıkmış, hâlâ o fetih rüyasını görüyor gibi dalgın duruyordu. Zaten Eyüb, o rüyanın toprakta mücessem bir devamı değil mi?"

Bu cümlelerini yeniden okurken birden Sezai Karakoç'un Yahya Kemal'i "bozgunda fetih düşü" diye tarif ettiğini hatırladım. Aynı düşü, aynı tarihlerde, aynı tarzda gören biri daha vardı: Ruşen Eşref. Eyüp Sultan ve Eyüp Sultan'da Ramazan Gecesi başlıklı kısa yazılarında milletimizi bütün felâketlere rağmen ayakta tutan değerleri vurguluyor ve diyordu ki: "Kavuklu bir taşa yaslanıp İstanbul'u seyrettim. Eyüp'ten Sultanahmet'e kadar yüzlerce minare ve birçok mahya! Bütün sefalet manzaralarını, içindeki bütün acıları, yabancı varlıkları örten; yalnız Türk'ün ve İslam'ın şânını, zaferini karanlıklarda ışıktan birer dağ heybetinde göklere doğru ilan eden İstanbul!"

Yahya Kemal'in ve Ruşen Eşref'in yazıları, öyle sanıyorum ki, mütareke devrinde işgal acısını yaşayan aydınlarda İstanbul'a Türk kimliğini kazandıran değerlere yöneliş ihtiyacını ifade ediyordu. İstanbul'un büsbütün kaybedilebileceği endişesiyle fetih devirlerine özellikle işaret eden aydınların amacı, bu yolla halkın kendine güven duymasını sağlamaktı. Fetihten hemen sonra teşekkül etmiş bir semt olan Eyüp bu bakımdan çok önemliydi. Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi, Mehmet Âkif ve Ahmed Naim Baban gibi bazı aydınlar farklı düşünüyorlardı. Nitekim Yahya Kemal ile Dârülfünûn'da birlikte çalıştığı Buharî mütercimi Ahmet Naim Bey arasında Bir Rüyada Gördüğümüz Eyüb yazısı yüzünden bir tartışma çıkmıştır. Naim Bey, bu yazısından bahisle şairi, İslâm'ı efsaneler üzerine kurulmuş bir din olarak göstermekle suçlar. Yahya Kemal aralarında geçen ilginç tartışmayı Siyasî ve Edebî Portreleri'nde anlatmıştır.

Aynı nesilden bir başka şairin 1928 yılına kadar Ebâ Eyyûb el —Ensârî adını hiç duymamış olduğunu söylesem inanır mısınız? Ahmet Haşim, 10 Mayıs 1928 tarihli İkdam'da yayımlanan "Bu ne biçim veli?" başlıklı kısa fıkrasında Eyüp'te yatan şahsiyetten Halid bin Velid diye söz etmiştir ve bu bir kalem sürçmesi değildir. Fıkrayı okuyanlar, derhal gazeteyi arayarak hatayı düzeltirler. Bunun üzerine Haşim ertesi gün şu tavzihi neşreder: "Dünkü yazıda Halid bin Zeyd Ebâ Eyyûb el—Ensârî ile Hâlid bin Velid birbirine karıştırılmıştır. Maalitizar tashih olunur". Bu yazılarında, mesela "Müslüman Saati"nde eski hayatımıza ve İstanbul'a Yahya Kemal'in duyarlığıyla bakan Haşim'in Eyüpsultan hakkında bilgisinin ve fikrinin olmaması çok tuhaftır. Eyüp'e defnedilmesi kaderin garip bir cilvesi olmalı!

Eyüpsultan semtini daha sonra da Yahya Kemal gibi hissedip yazanlar olmuştur. Mesela İsmail Habib Sevük İstanbul Fetih Derneği tarafından yayımlanan Fâtih ve İstanbul dergisinin 29 Mayıs 1953 tarihli birinci sayısında yayımlanan "Fatih'in İstanbul'daki ilk eseri: Eyyûb Sultan Sitesi" başlıklı makalesinde, Yahya Kemal gibi, Medine'ye hicret eden Hazreti Peygamber'in devesinin Halid'in evinin önünde diz çökmesinden başlayıp Akşemseddin'in keşfini, ve o günden günümüze kadar Eyüp macerasını anlatır. Ahmet Hamdi Tanpınar da Eyüp'e ve bütün İstanbul'a Yahya Kemal'den devraldığı duyarlığıyla yaklaşmış, Beş Şehir'in İstanbul bölümünde Eyüp'e de değinerek bu semte karakteristik görüntüsünü kazandıran serviler üzerinde durmuştur; ona göre Haliç manzarasında asıl üslubunu veren Eyüp servilikleridir. Samiha Ayverdi'nin İstanbul Geceleri (1971)'ndeki Eyüp'ü de Yahya Kemal'in yazısını göz önünde bulundurarak okumak gerekir.

Peki başka? Anne tarafı Eyüplü ve Eyüp'teki aile mezarlığında yatan Ziya Osman Saba çocukluk hatıralarında önemli bir yeri bulunan Eyüpsultan'ı Toprağım adlı şiirinde anlatmıştır. İstanbul adlı şiirinde de "Anamın toprağı Eyüpsultan" der. Eyüp'te yatan bir başka şair de Necip Fazıl'dır, Canım İstanbul adlı şiirinde Eyüp'ün öksüzlüğünden söz eder. Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın Haliç adlı şiirinde önemli bir yer tutan Eyüp, İlhan Berk'in aynı adı taşıyan şiirinde de zikredilmiştir: "Ve Eyüp'e bakıyorum. Eyüp'de su suya benziyor / Bir ev bir eve. Bir yaprak bir yaprağa".

Tesbit edebildiğim kadarıyla Sunullah Arısoy ve Edip Ayel'in Eyüp, Behçet Kemal Çağlar'ın Eyüp'te Akşam ve İbrahim Minnetoğlu'nun Eyüp Sultan adlarında birer şiiri var. Birçok şairin İstanbul'a dair şiirlerinde Eyüp'ten de söz edilmiştir, ama.. aslında edebiyatımızda Eyüp yok!

Eyüp deyince hâlâ aklımıza gelen ilk ismin Pierre Loti olması utanç vericidir.

Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.