FANDOM


Ruhul beyan tefsiri TAFSEER ROOHUL BAYAN - 15 Volumes 61354 std
Bakınız

Şablon:RBTbakınız d


Ruh-ul Beyan RBT Ruhul Beyan Tefsiri Rûh-u'l Beyan Tefsiri RBT/linkler
RBT/Giriş Fatiha Suresi/RBT Bakara Suresi/RBT Bakara SUresi/RBT/2 Enam Suresi/RBT Enfal Suresi/RBT Nas Suresi/RBT
Rûh-u'l Beyan Tefsiri/Arapça Nas Suresi/RBT/Arapça Felak Suresi/RBT/Arapça
Online RBT Türkçesi google döküman linki: [1] Maalesef Arabisi yok. Bir ilahiyatçı veya duyarlı bir mümin arabi ibareleri aşağıda geçen Ruhul Beyan Tefsirinin linklerinde doğrudan edit ederek bu sitede ekleyebilir. Bir İHL öğretmeni öğrencilerine de görev verebilir. En azından Arabi harfleri latince okunuşuyla ekleyebilir veya ek-le-te-bi-lir.
RBT/linkler

Hurma Velayet Ashabına İşarettir 4 Hikaye (Evliyalar Şehri) 4 Herkese Fazilet Verilmez 5 Yüce Meali: 5 Tefsîr-i Şerifi: 5 Sebebi Nüzul Mecûsîlerdir 5 Mecûsîler Bozuk İnançları 5 Onları ve Cinleri Allah Yarattı 6 Kızlar Uydurdular 6 Evlat İsnadı 6 Evlat Edinmekten Münezzehtir 6 Gökleri ve Yeri Yaratandır 7 Eş ve Çocuk Edinmekten Münezzehtir 7 Allâhü Teâlâ Hazretleri Peder ve Amca Değildir 7 Allâhü Teâlâ Her Şeyi Yarattı 7 Mutlak Yaratıcı 7 Alimdir Her Şeyi Bilir 8 Allah 8 Ondan Başka İlâh Yoktur 8 Vekil 9 Hikaye (Gerçek Tevekkül ve Kurtuluş) 9 İşârî Manâlar 10 Mekr 10 Günah ve Hatalar Bizimdir 10 Gözler 10 Görme 10 İdrâk ve Görmek Arasındaki Fark? 10 Görme ve İdrâk 11 Zât Bilinmez 11 Göklerin ve Yerin Nuru 11 -"Nûr üzerine nûr!" 11 Güneş Çıplak Gözle Görülmez 12 Rü'yetüllah Hadisi 12 Mü'tezilenin Rü'yetüllah görüşü 12 Mü'tezileye Cevâp 12 Mü'tezilenin Tereddüdü 13 Basiret Körlüğü 13 İdrâk Basar ve rüyet 14 Rüyetüllah Âhiret'te 14 Mi'râcta Rüyet 14 Te'vilât-i Necmiyye'den 14 Gözlerin görememe Sebebi 15 Dünyada Görmek 15 Ailâhü Teâlâ Hazretlerini Rüyada Görmek 16 Allah'a Giden Yol 16 Hamza el-Karî (k.s.) Hazretlerinin Rüyası 16 Rüyada Görmek 16 Rüya mı İlim mi? 17 Rüya (Görmek) 17 Rüya (görmek) Marifetten Yüksektir 17 Vuslat Mertebelere Göredir 17 Dünyada Görmek 17 Kalb Melekût Âlemindendir 17 Latîf Nedir? 18 Kulun Lütufkâr Olması? 18 Davetin Etkili Olması 18 Öğütlerin Etkili Olması? 18 Fiil Sözden Ağırdır 18 Fiilî Nasihat 19 Habîr Nedir? 19 Habİr Olmak 19 Rabbinizden Basiretler Geldi 19 Tefsîr-i Şerifi: 20 Basîret Nedir? 20 Gören ve Kör 20 İşârî Manâlar 21 Saadetin en büyüğü 21 Basireti Kapananlar 21 Hafız Allâhü Teâlâ Hazretleridir 21 Âyetleri Tasrif Ediyoruz 22 Bilenler 22 Vahye Tabi 01 22 Pişman Olmamak İçin 23 Murâkib Değildi 23 Vekili de Değildi 23 Hafız ile Vekilin Farkı? 23 Kâfirlerin iman Etmemeleri 23 Şakâvetin (bedbahtlık.mutsuzluk) Alâmetleri 23 Saadetin Alâmetleri 24 Hikaye (İnayet ve Muhabbet) 24 Güzel Sonuç Zahitliğe Bağlı Değildir 24 Kulun Üzerine Vacip Olanlar 24 Hikâye (Tul-i emel ve tevbe) 24 Tebliğ 25 Mürşid-i Kâmilin davet usûlü 25 Tevhid Kelimesi 25 Gayri Müslimlerle İletişim 25 Tefsîr-i Şerifi: 26 Gayri Müslimlere Hakaret 26 Allah'a Sövmelerine Sebep Olmayın 26 Taatın Terki 27 Emr-i Bii-Ma'rûfun Terki 27 Kendini beğenmek 27 Hakikî Suret 28 Hikâye (güzel amel-çirkin amel) 28 Tabiatı Islâh 28 Te'vîlât-ı Necmiyye'den... 29 Ne Ekersen Onu Biçersin 29 Hikâye (Kulluk Ve ibadet) 29 Ayrılık Acısı 30 Sebeb-i Nüzul 30 Âyet ve Mucizeler 30 mucizeleri Görseler 31 Gözleriyle Görseler Bile 31 Kalblerİn Çevrilmesi 31

Hurma Velayet Ashabına İşarettir

Hurma, diğer ağaçlardan daha yüksektir. Bundan dolayı. Hurma, velayet sahibine işaret olduğu söylenir. Onların velayetlerinin meyvesi, talebelere ve müritlere, yakın olanlar vardır. Yani onlardan kimi yakın olur ve onun velayetinin meyvelerinden faydalanmak mümkün olur. Onlardan (evliyadan) kimi uzlet (inzivayı) ve inkıtâ'ı (geri çekilmeyi) tercih eder; kendisine bağlanan kimselerden... Hepsinin işleri, Ailâhü Teâlâ hazretlerinin emirlerine ve iznine bakar... İşte bundan dolayı, onları (evliyâullah'ın değişik seyr-i sülük takip etmelerini) ancak câhiller ta'n eder, (dil uzatır ve yererler...) Evliyâullah halvetlerinde ve celvetiyyelerinde kalbler bahçesinde meyveler verirler ve gaybler habbelerinin lezzetleriyle lezzetlenirler. (Ve hem de bağlılarına lezzet verirler...) Onların işleri, halktan ve halkın gözlerinden örtülüdür...

Hikaye (Evliyalar Şehri)

(Meşâyih-i kiramın k.s. hazretlerinin) bazılarından rivayet olundu. Buyurdu: -"Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin mübarek kabr-i şeriflerinin (Ravza-i Muttahhara'nın) yanında evliyadan dokuz kişi gördüm. Kendilerine tabi olup peşlerine düştüm. Onlardan biri bana döndü: -"Nereye gidiyorsun?" diye sordu. Ben; -"Size olan sevgimden dolayı sizinle beraber yürüyorum," dedim. Zira ben sizin ziyaret ettiğiniz (Efendimiz s.a.v. hazretlerinden) işittim; -"Kişi sevdiğiyle beraberdir," buyurdular. (Bunun üzerine) onlardan biri; -"Bizim gitmeyi kastettiğimiz yere varmaya sen güç ve tâkât getiremezsin! Zira (bu gideceğimiz yere) yaşı ancak kırka ulaşmış olanlar varabilirler!" dedi. Bir başkası da; -"Bırak onu! (Bizimle gelsin) umulur ki Allâhü Teâlâ hazretleri, bunu ona da nasip eder!" buyurdu. (Bunun üzerine) ben onlarla beraber yürüdüm. Yeryüzü altımızda duruluyordu. Bizler hiç konaklamadık: ta ki altın ve gümüşten yapılmış bir şehre varıncaya kadar durmadık. Ağaçları kesif halindeydi. Nehirleri durmadan akıyordu. Meyveleri büyük ve çok değerliydi. Biz o şehre girdik ve meyvelerinden yedik. Üç elmayı beraberimde aldım. O evliyalar, bu üç elmayı yanıma almaktan bana mani olmadılar. Oradan ayrılırken bu şehirden kendilerine sordum. Onlar: -"Evliyalar şehridir! Evliyalar nezih olmayı murad ettiklerinde her nerede olurlarsa olsunlar bu şehir onlara zahir olur. Senden başka hiçbir kimse kırkından önce bu şehre girmiş değildir..." dediler. Her ne zaman acıksam, ondan yiyordum. Onlar hiç değişmediler. Ehlime döndüm. Aileme döndüğümde, nefsim için sakladığım elmadan başka bir şey kalmamıştı. Kız kardeşim beni kucakladı ve sordu: -"Hani nerede seferinde bize getirdiğin?" dedi. -"Ben dünyadan uzak (size hediye alacak bir imkanı yok iken) ve rahattan yoksun iken size ne getirebilirim!" dedim. Kız kardeşim: -"Hani elma?" dedi. Ben elmayı ondan gizledim ve ona; -"Ne elması?" dedim. Kız kardeşim: -"Ey miskin! Vallahi ben daha yirmi yaşında bir kız İken beni o şehre soktular. Sen ancak kovulduktan sonra orayı görebildin! Vallahi ben oraya cezbelerden bir cezbeye kapılınca ona (girmeye) hitaplardan bir hitap aldım...." dedi. (Kız kardeşimin bu açıklamaları üzerine) ben; -"Ey kız kardeşim! Onlardan büyük abdal (veli) bana; "senden önce hiçbir kimse kırkından önce buraya girmedi" dedi..." Kız kardeşim: -"Evet! "Muridler"den kırkından önce hiçbir kimse o şehre girmedi. Ama "murad" olunanlar ise o şehre girerler. Ve (hatta onunla da) razı olmaz ve yetinmezler... Sen dilediğin vakit ben o şehri sana gösterebilirim!" dedi. Ben atıldım: -"Hemen istiyorum!" dedim. Kız kardeşim: -"Ey şehrim! Yanımda hazır ol!" dedi. Vallahi (kız kardeşimin bu sesiyle) şehri aynen olduğu gibi gördüm. Şehir bize doğru salına salına ona yükselerek geldi. Bacım elini uzattı ve bana; -"Hani senin elman nerede?" diye sordu. (Şeyh hazretleri) buyurdu. -"Başımdan aşağıya elma yağmaya başladı... Bacım tebessüm etti ve sonra bana; -"Yanında bu mülkü olan (böyle manevî bir saltanata sahip olan kişi) senin bir elmana hiç muhtaç olur mu?" dedi. (Şeyh hazretleri) buyurdu: -"Vallahi bu hadise anında ben nefsimi çok hakir gördüm. O ana kadar kız kardeşimin onlardan (evliyadan) olduğunu bilmiyordum. Allâhü Teâlâ hazretleri, onlardan râzî olsun!

Herkese Fazilet Verilmez

Sadî (k.s.) buyurdular:

-"Her kes başa geçmeye layık değildir. Keramet fazilettir. Rütbe ise kaderledir..."

Yüce Meali:

Bir de tuttular, Allah'a cinleri (gizli mahlûkları) şerik koştular. Halbuki 0, onları yarattı. Bundan başka, Ona oğullar ve kızlar saçmaladılar; ne dediklerini bildikleri yok. O'nun zât-ı sübhânîsi onların vasıflandırmalarından çok münezzeh ve müteâlîdir.100 Göklerin ve yerin mübdii (mucidi). O'na veled nasıl tasavvur edilir ki, bir eşi bulunmak mümkün değil!? 0 her şeyi yaratmış ve her şeye alîm...101 İşte size bu evsaf ile işaret olunan zât-ı a'Iâdır; Allah Rabbınız... Başka ilah yok; ancak 0... Her şeyin halikı 0... O halde, O'na kulluk edin... Her şeye karşı dayanılacak vekil de O...102 O'nu gözler idrâk etmez, gözleri O idrâk eder. Öyle latîf, öyle habîrO...103

Tefsîr-i Şerifi:

"Bir de tuttular, Allah'a cinleri (gizli mahlûkları) şerik koştular."

Sebebi Nüzul Mecûsîlerdir

Kâşifi (r.h.) buyurdular: Sahih kavle göre bu âyet-i kerime "zındıklar" hakkında nazil oldu. Yani Mecûsîler hakkında nazil oldu. Onlara aynı zamanda h^ais "iki ilâha inanan kişiler" de denilir.

Mecûsîler Bozuk İnançları

-"Allâhü Teâlâ ve şeytan kardeştirler! Allâfcü .Teâlâ; 1- İnsanları, 2- Hayvanları, 3- En'âm (deve, sığır, manda, koyun ve keçi gibi) hayvanları 4- Ve bütün hayırları yarattı," dediler. Mecûsîler, Allâhü Teâlâ hazretlerine, "Yezdan" diye tabir ederler... Şeytan ise, 1 -Yırtıcı hayvanları, 2- Yılanlar, 3- Akrepler, 4- Ve bütün serleri yarattı... derler Mecûsîler, şeytanı "Ehremen" derler... Yine bu şekilde şu kavl-i şerif de bunu beyân eder: -"Bir de onunla cinler beyninde bir nesep uydurdular. Celâlim hakkı için, cinler bilirler ki onlar ihzar olunacaklardır. Münezzeh, sübhân o Allah onların isnat ettikleri vasıflardan!" İblis (şeytan) cindendir. Manâsı, onlar bâtıl itikatlarında cinleri, Allâhü Teâlâ hazretlerine şerik (ortak) ettiler, demektir.

Onları ve Cinleri Allah Yarattı

"Halbuki 0, onları yarattı," (3/75)

Bu kavİ-İ şerif, si "tahkik" kelimesinin takdiriyle, "Ve kıldılar, "fiilinin failinden hâl'dir. Yani, halbuki onlar çok iyi biliyorlar ki, Allâhü Teâlâ hazretleri, onların yaratıcısıdır; cinler değil... Halbuki yaratan ile yaratamayan (bir mahlûk) bir değildir. Zamir, yapanlara (cinlerden şirk kılanlara) rücu eder "cînne"râci olması da mümkündür. 0 zamanda kavl-i şerifin manâsı şöyle olur: Halbuki Allâhü Teâlâ hazretleri cinleri yarattı. Allâhü Teâlâ hazretlerinin mahlûku olan cinleri nasıl oluyor da ona şerik (ortak) koşuyorlar?

Kızlar Uydurdular

"(Bundan başka,) O'na saçmaladılar;" Yani yaptılar ve iftira ettiler; Allâhü Teâlâ hazretlerine... Bir kişi yafan söylediği zaman; "saçmaladı", "uydurdu," "yalan uydurdu," "İftira etti," denilir.

(Allâhü Teâlâ hazretlerine ne uydurdular?) "Oğullar ve kızlar..."  

Evlat İsnadı

Yahudiler: "Uzeyr Allah'ın oğlu" dediler. Nasrâniler de: "Mesîh Allah'ın oğlu." dediler. Araplardan bir taife (müşrikler)de; Melekler, Allah'ın kızlarıdır," dediler . "lümsiz olarak (ne dediklerini bildikleri yok)" Söyledikleri sözün hata mı yoksa doğru mu olduğunu bilmeden söylediler. Belki, tefekkür, görüş ve bilgileri olmadan, cahilane ve amiyane olarak (körü körüne kafadan) atarak söylediler. Be fa) harfi, "saçmaladılar;" kavi-i şerifinden hal olan bir mahzûfa taalluk etmektedir. Yani, bilgisizliğe sarılarak söylediler, demektir.

Evlat Edinmekten Münezzehtir

"O'nun zât-ı sübhân'dir..."

Allâhü Teâlâ hazretlerinin zatı ile münezzehtir, onların söylediklerine layık olmaktan tamamen münezzehtir... "Ve müteâlîdir (çok yücedir)" Bu kavl-i şerif, "yüce olmak"tan gelir. Yani isti'lâ etti, yücedir, demektir. Allâhü Teâlâ hazretlerinin sıfatlarında "Yüce oldu" (kelimesi ve müştakâtının) olması caizdir ... Ama "Yükseldi ve yükseğe çıktı," kelimesi (müştakâtlarının) bulunması caiz değildir. Zira, "yüce olmak" bazen iktidar ile olur. "İrtifa etmek, yükselmek," ise cihet ve mekândan yükselmeyi gerektirir. (Aliâhü Teâlâ hazretleri, mekândan ve cihetten münezzehtir...)

Sübhân (noksan sıfatlardan münezzeh olmak) ve" Müteâl (yüce olmak) uzaklaşma manâsı olduğu için Allâhü Teâlâ buyurdu:

"Onların vasıflandırmalarından çok münez¬zehtir..." Onların Allâhü Teâlâ hazretlerini vasıflandırdıkları; o; 1 - Şirk ve, 2- Çocuk edinmekten Allâhü Teâlâ hazretleri uzaktır. Münezzehtir....

Gökleri ve Yeri Yaratandır

"Göklerin ve yerin mübdî'i..." Allâhü Teâlâ hazretleri, daha önce bir misâli (örnek ve modeii) olmaksızın âlemin ulvî ve süflî taraflarını madde olmaksızın yarattı. Mutlak olarak yaptı. Defalarca yapmaktan münezzehtir. ytolerden öcedir. Sizden sözü Baba, evlâdın unsurudur. Kendi maddesinin ona intikâl etmesinden yapılmıştır. Allâhü Teâlâ hazretlerinin naşı! evlâdı olsun? (Allâhü Teâiâ hazretleri böyle bir şeyden münezzihtir...) Burada ki (yani ism-i fail)manâsinadır. "Elim" ve "Hakîm manâsına olduğu gibi... Izâfet-i hakikiyedir. Den/idi ki: Bu sıfat-ı müşebbehenin kendi failine izâfeti'dir... Yani, "göklerini ve yerini yarattı," demektir. Bediî olarak yaratmak, acâib bir hal, parlak bir şekil ve eşsiz bir güzellikle yaratmak, demektir

Eş ve Çocuk Edinmekten Münezzehtir

"O'na veled nasıl tasavvur edilir ki, bir eşi bulunmak mümkün değil!?" Yani, nereden? Veya nasıl çocuğu bulunsun? Halbuki çocuk olmanın sebepleri, yoktur. Zira anne olmadan çocuğun olması muhaldir. Her ne kadar babasız olarak çocuğun doğması mümkün ise de.... İsa Aleyhisselâm'ın babasız doğması gibi.

 "Sâhibe"den murad, eş'tir.  

Allâhü Teâlâ Hazretleri Peder ve Amca Değildir

Mesnevfde buyuruldu: -"Aİlâhü Teâlâ hazretleri, Doğurmadı ve doğmadı. O kadîm'dir. Allah, ne pederdir,Ne oğul Ve ne de amca...."

Allâhü Teâlâ Her Şeyi Yarattı

Tekvîn ve icâd ile mevcudattan intizâm etti. Onların çocuk diye isimlendirdikleri de Allâhü Teâlâ hazretlerinin yaratıklarının cümlesindendir. Bir mahlûk, nasıl halikının çocuğu olabilir???

Mutlak Yaratıcı

Ne güzel buyurmuşlar: -"Allâhü Teâlâ hazretleri, 1- Yüksek feleklerin ve yıldızların yaratıcısıdır. 2- 0, insanın, 3- Cinin, 4- Perinin, 5- Devin, 6- Kuşun 7- Ve her canlının yaratıcısıdır..."

Alimdir Her Şeyi Bilir

Ve 0, her şeye," Her ne olursa olsun her şeyi bilmek; Allâhü Teâlâ hazretlerinin şânındandır... Yaratılmış veya daha yaratılmamış olan her şeyi; "Alîm (hakkıyla bilen) dir" Allâhü Teâlâ hazretleri, ezelî ve ebedî ilimde mübâliğdir. Ona hiçbir gizlilik gizli kalmaz. Olanlardan ve olacak olanlardan.... Bunlar; 1- Bir şeyin zâtı, 2- Sıfat ve 3- Halleri olsun...... Allâhü Teâlâ hazretleri için caiz olan ve caiz olmayıp, muhal olan şeyler yani onların fertlerinden bir ferdin itikat ettiği şeyler de Allâhü Teâlâ hazretlerinin ilminin cümlesindendir.

Allah

"İşte size bu evsaf ile işaret olunan zât-ı âlâdır;" Ey müşrikleri Bu azametli (büyük) sıfatlarla mevsûf olan, "Allah," Hâseten ibâdete müstahak olan Allah... Bu kavl-i şerif mübtedâ'dır, şu da haberi: "Rabbımzdır..." İşlerinizin mâlikidir. Mesnevi-i şerifte buyuruldu: -"Kimse halikına mâlik olamaz. (Kimse yaratıcısına sahip olamaz...) Helak olacak olandan başkası da; Allâhü Teâlâ hazretlerine şirk koşamaz..."

Ondan Başka İlâh Yoktur


"Başka ilah yok; ancak 0..." Yani asla onun şeriki (ve ortağı) yoktur. ^Js. JS jJ&- "Her şeyin halikı O..." Olan ve olacak olan her şeyin halikı O'dur... Bu kav/-/ şerif, tekrar değildir. Bu müteradif olan bir ihbardır. "O'na kulluk edin..." içeriğinin sebebinin hükmüdür. Zira bütün bu vasıflan kendisinde toplayan (Yüce Halik Teâlâ hazretleri) hususiyetle ibâdete müstahaktır... Vekil Odur "Her şeye karşı dayanılacak vekil de o Aliâhü Teâlâ hazretleri bu sıfatlarla birlikte sizin işlerinizin mütevellisi (velisi ve yürütenedir. İşlerinizde onu vekil edinin. Onun ibâdeti sebebiyle dünyevî ve uhrevî kurtuluşunuza ve hacetlerinize vesile edinin. Aliâhü Teâlâ hazretleri, sizin amellerinizin üzerine murakıptır. O amellerinize göre size karşılık (ceza ve mükâfakat) verir....

Vekil

İmam Gazali (k.s.) hazretleri buyurdular: "Vekil," (iki) kısma ayrılır: 1 - Kendisine vekil edilen şeye tam ifâ ile kusursuz olarak vekil olmak; 2- Hepsine yeterince vekil olan.... Mutlak vekil, kendisine tevekkül edenlerin bütün işlerini ifâ eden, yerine getirendir. Onların işlerini ayakta tutar ve tamamen gereğini yerine getirir.... Bu ise sadece Aliâhü Teâlâ hazretleridir, işte bundan kulun bu mübarek isme dehaletini anlamış oldun. İmam Gazâlî Hazretlerinin sözleri bitti. (3/76)

Hikaye (Gerçek Tevekkül ve Kurtuluş)

Şeyh Ebû'l-Hamza el-Horasânî (k.s.) hazretlerinden rivayet olundu. Buyurdular: Senelerden bir sene haccettim. Ben yolda yürürken, bir kuyuya düştüm. Nefsim, yolda gidenlerden imdat istemek konusunda benimle münakaşa etti. Ben (kendi kendime); -"Yok! Vallahi imdat istemeyeceğimi" dedim. Bu benim hatırıma tamam olmadan; kuyuya iki adam uğradı. Biri diğerine; -"Şu yol üzerindeki kuyunun ağzını kapatalım ki, kazara bir kimse düşmesin," dedi. Odun, kamış ve bitkilerle kuyunun ağzını kapattılar. Yerle bir oluncaya kadar toprakla örttüler. Bu sırada feryat etmek aklına geldi. Ben kendi nefsime; -"Ey, şu adamlardan bana daha yakın olana iltica eti" dedim. Nefsim sustu. Ben, işimi ve hâlimi Allâhü Teâlâ hazretlerine ısmarladım. Birsaat sonra baktım bir şey (hayvanın biri) geldi. Kuyunun ağzını ayaklarıyla açtı. Sonra; -"Bana sarıl." der gibi iki ayağını aşağıya doğru sarkıttı. Onun beni kurtarmak için geldiğini ve benim için ayaklarını sarkıttığını anladım. Onun ayaklarına sarıldım. O hayvan beni kuyudan çıkarttı. Bir de baktım ki o arslan idi. Geçti gitti. O zaman gâibden bir ses işitim: "Ey Ebû Hamza! Seni kuyuda mahvolmaktan arslanla bir tehlikeden başka bir tehlike ile kurtarmamız güzel bir şey değil mi?" Allâhü Teâlâ hazretleri, kadirdir. O her şeye kadir ve gerçek vekîl'dir...

İşârî Manâlar

Bu âyet-i kerimelerde şu işaretler vardır: Muhakkak ki Allâhü Teâlâ hazretleri, erbabı için, kalbler toprağından, lütuf ve hidâyet suyu ile çeşit çeşit kemâlât (ve olgunlar) çıkarttı.... (Yine) Allahü Teâlâ hazretleri, ashabı (layık olanları) için, nefisler toprağından hazlân ve kahr suyu sebebiyle envâ-i çeşit dalâlet ve sapıklık çıkarttı. Hatta onlar, Allâhü Teâlâ hazretlerine şirk koştular. Ve o söyledikleri sözlerin en kötüsünü söylediler. Halbuki Allâhü Teâlâ hazretleri, zâtı, sıfatı ve efâli ile münferittir... . Mekr

Akıllı kişiye düşen vazife, Allâhü Teâlâ hazretlerinin mekrinden ve kahrından; Allâhü Teâlâ hazretlerine sığınmaktır. Taat ve ibâdeti sebebiyle Allâhü Teâlâ hazretlerinin rızâ ve rahmetini ziyadesiyle celbetmeye çalışmak gerekir. Gayriden (yani mâsivâdan) her hayır ve serden nazarı kesmektir. Çünkü hepsi Allâhü Teâlâ hazretlerindendir. Allâhü Teâlâ hazretleri, kulları için küfre razı olmaz.

Günah ve Hatalar Bizimdir

Hafız Şirâzî (k.s.) buyurdular: Ey Hafız! Gerçi günah bizim ihtiyarımız ile değildir. (Biz dileriz, kadiri mutlak da yaratır. O dilemezse biz dilemeyiz...) Yinede sen edep yoluna çalış ve "Günah benimdir" de..." Allâhim bizleri Senin mekrinden emin kılma! Zira mekrinden ancak kâfir olan kavimler, emin olurlar! Âmin!

Gözler

"O'nu gözler idrâk etmez," "Basar" nazar (bakma) hissidir. (Bu kelime) bazen de göz'e de kullanılır. Göz, görme mahalli olması cihetiyle basar kelimesi OyJi göz manasında da kullanılır. "Bir şeyi idrâk etmek," o şeye vasıl olmak, ve onu tamamen ihata etmekten ibarettir. Yani, gözler, Allâhü Teâlâ hazretlerine vasıl olmaz ve onu ihata edemezler, demektir. "Gözleri O İdrâk eder..." Allâhü Teâlâ hazretlerinin ilmi gözleri ihata eder. "Öyle latîf, öyle habîr 0..." Allâhü Teâlâ hazretleri, gözlerin idrâk etmediğini idrâk eder. Bundan dolayı, "Gözler," sadece Allâhü Teâlâ hazretlerinin idrâKına mahsus kılındı. Allâhü Teâlâ hazretleri, her şeyi idrâk eder... Zira "Gözler," kendi nefislerini (kendi kendilerini) idrâk edemezler (göremezler)... Allâhü Teâlâ hazretlerinin gayrisinde, gözün idrâk etmesi caiz olmaz. O (başkası) gözü idrâk edemez.

Görme

Bunda (bu kavl-i şerifte), "mahiûkat, gözün (ve görme) hakikatinin künhünü idrak edemezler," (hakikatına) delil vardır. "Basar," insanın kendisi sebebiyle gözüyle görür olduğu şeydir, tki gözün gayri diğer a'zalarıyla görmesi değil....

İdrâk ve Görmek Arasındaki Fark?

Bil ki: görmenin gayri bir şeydir. Zira İdrâk, bir şeyin künhüne (ve mâhiyetine) vakıf olmak ve onu ihata etmektir. görmek ise, (herhangi bir şeyi) ayânen (gözle) görmektir. Görmek bazen idraksiz olur. Zira; (bir kişi için), Onu gördü ama, idrâk etmedi" demek sahih olur. tdrâk, görmekten daha husûsîdir. Hususî olanı nefyetmek, umûmî olanı nefyetmeyi lazım kılmaz.

Görme ve İdrâk

Zira Allâhü Teâlâ hazretlerinin idrâk ve ihata etmeksizin görülmesi caiz olur. Dünyada bilindiği gibi... Allâhü Teâlâ ihatab edilmez. Yani marifetullah (Allâhü Teâlâ hazretlerini bilmek) ile kendisiyle halkın arasında irtibat ve âlemin yaratılmasının kendisinde olması cihetinde, beşeri takat nispetinde Allâhü Teâlâ'yı tanımak (ve bilmek) mümkündür. Çünkü (alem) beşeri tâkâtm nefyetmediği şeylerdendir.... O da kâmil insanları hayret uçurum ve, çıkmazına düşürendir. Onlar, hakikî marifeti anlamada aczlerini ikrar ettiler ve; -"Biz seni bilemedik, marifetinin hakkı ile..."

Zât Bilinmez

Allâhü Teâlâ hazretlerinin zâtı, nispetlerden ve izafetlerden tecerrüd etmesi cihetiyle asla idrâk olunmaz. Bundan dolayı Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine soruldu: -"Sen Rabbini gördün mü?" Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Nur'dur! Nasıl göreyim!?" Yani mücerred nurdur. Görülmesi mümkün değildir.

Göklerin ve Yerin Nuru

Yine Hak Teâlâ hazretleri kitabında buna işaret etti. Allâhü Teâlâ hazretlerinin nuru zahir olunan yerlerin mertebelerinde zahir olduğunda buyurdu: -"Allah semavât-u arz'ın nurudur? Nurunun temsili sanki bir mişkât, misbah bir sırçada sırça sanki bir kevkeb-İ dürrî (bir inci yıldız)? Mübarek bir ağaçtan tutuşturulur; bir zeytinden ki ne şarkîdir ne garbı yağı hemen hemen ateş dokunmasa bile ziya verir! Nûr üzerine nur! Allah nuruna dilediğini hidayet buyurur ve insanlar için meseleler darbeyler ve Allah her şeye alîm'dir." (Bu Âyet-i Kerime'de) temsilin mertebelerinden fariğ olduktan sonra, Allâhü Teâlâ buyurdu:

-"Nûr üzerine nûr!"

Bu iki nurdan biri;

1 - Zıya (ışık) diğeri de;
2-  Mutlak aslî nur'dur. B  (3/77)
aslî nurdur.... (3/77) Bundan dolayı tamam oldu ve Allâhü Teâlâ buyurdu:

-"Allah nuruna dilediğini hidayet buyurur..." en-Nur: 24/35, Bu konuda geniş bilgi için "Nur Sûresi" 35. âyet-i kerimeye bakınız. Allâhü Teâlâ hazretleri, zahirde görülen nurları ayânen görenleri hidâyete erdirir... Bu zahir olan şeylere sirayet eden, ahadî mutlak nurudur. Allâhü Teâlâ hazretlerinin zatının; mezâhir (zahirî görünen şeyler), nispetler ve izafetlerden tecerrüdü itibariyle Ancak, görmek ve idrâk etmek özürlüdür... Ama mezâhiri (zahiren görünen şeyler), (kendisini kaplayan) hicap ve perdelerinin kaldırılması ve mesafelerin kat edilmesiyle idrak etmek mümkündür.

Güneş Çıplak Gözle Görülmez

Buyurulduğu gibi: -"(Sevgilinin yüzü) güneş gibidir. Onun yüzü senden görünmez. Ancak ince bir bulut giydiği zaman; Görünmesi mümkün olur..."

Rü'yetüllah Hadisi

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, Cenabı Hakkın görülmesi hususunda, bunun misline işaret ettiler. Allâhü Teâlâ hazretlerinin görülmesini Güneş ve Ay'ın görülmesine benzetti. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, cennet ehlinden haber verdi. -"Muhakkak ki onlar, Rablerini kendileriyle Rablerinin arasında Adn cennetinde, yüzünde Kibriya ridâsınm hicabı olmaksızın görürler." Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, hicap (örtü) rütbesinin kaldığını tembih etti. 0 da mazhar rütbesidir.

Mü'tezilenin Rü'yetüllah görüşü

Bunun tahkiki şöyledir: Mü'tezile ehli, görmenin mümkün olmadığında mübalağa ettiler. Kendi mezheplerine göre, Ebû Musa (r.a.) hazretlerinden rivayet edilen ve iki sahih hadis kitabında (Sahih-i Buhârî ve Sahih-i Müslim'de) bulunan şu hadis-i şerifi delil getirdiler: -"İki cennet onların yerleri ve onlarda olan şeyler gümüştendir, iki cennette yerleri ve içinde olan şeyler altındandır. Kavimle Allâhü Teâlâ hazretlerine bakanların arasında ancak; yüzünün üzerinde Kibriya (büyüklük, azamet) ridâsı (kumaşı) vardır...." (Mü'tezile'nin iddiası:) "Ridâ." Ridâyı giyen ile bakanların arasında bulunan bir hicap örtü ve perdedir. Bundan dolayı, Allâhü Teâlâ hazretlerinin görülmesi mümkün değildir; dediler.

Mü'tezileye Cevâp

Onların (ehli sünnetin) cevaplan şöyledir: Onlar hicap olundular (perdelendiler) ama, giyinen bir kişi, hicaptan mahcup (örtülü) değildir. (Burada geçen); "yüz" kelimesinden murad, Allâhü Teâlâ hazretlerinin zâtıdır. "Kibriya ridâsf ndan murad, kâmil olan kul'dur. İmkânî ve ilâhî bütün hakikatleri içinde toplayan bir suret üzere yaratılan kâmil kul... en-Nur: 24/35, "Ridâ" ise kibriyâ'nın ta kendisidir. "Kibriya ridâsı" şeklinde) izafeti ise beyân içindir..... "Kibriya, onun ridâsıdır. Allâhü Teâlâ hazretlerini bilen âlimlerin akılları onu giyer...... Bu fakir (Musannif ve müfessir İsmail Hakkı Bursevî k.s. hazretleri) bu makamında şerhinde der ki: "Lakin onlar hicap olundular," ilh... Ve bu şundandır; çünkü ayna bakan kişiye hicap (perde) olmaz. Elbise bu şekilde bedene nispetle kendi nefsi gibi... Zira aralarında vasıta yoktur. Giyen kişiye nispetle ridâ, bakmaya nispetle ayna gibidir. Yine giyen ridâya nispetle bakanın aynaya nispeti gibidir. Zira, "yüz"den murad, zâtın kendisidir. Bu cüz, isminin kül üzerine itlâkı cinsindendir Ridâyı giyen, o zattır; kendi hicâbıyla örtülmez. Ancak kendi hicâbıyla gayrisinden mestur olup perdelenir. Bu geünin duvağı (peçesi) gibidir. Bu peçe, gelinin kendisine nispetle açıktır, ama başkasına nispetle hicap (yüzünü örten bir perdejdir. "Kibriya ridâsı" ilh... (sözünden murad), hakikati Muhammecfiyyedir. O da hakikatlerin hakikatidir... Bütün mevcudatın kendi kabiliyeti nispetinde hakikatten bir hissesi vardır. Lakin bu kendi nefsinde tek bir hakikattir. Ö da umumî ve şâmil olan vücuttur. (Meselâ) "Konuşan hayvan" gibi... Bu cümle, bütün efradını içine toplayan, umûmî ve şâmil bir manâdır. Fertlerine nispetle çokluğu, hakikatinin vahdetine asla zıt değildir... (İşte bu) Efendimiz {s.a.v.) hazretlerinin; -"Kavimle AHâhü Teâlâ hazretlerine bakanların arasında ancak; yüzünün üzerinde Kibriya ridâsı vardır...." Hadis-i şeriflerinin manâsıdır. Onlar her birinin hakikatidir. O ki zatın tecellisi onda, aynasının ve marifetinin saflığı ve berraklığı hasebiyledir. (Böylece) bu hakikat aslında kavim ile zât-ı ehadiyyetin arasında bir hicap (ve perde) değildir. Zira bu hakikatin ötesinde kati nazar ile beraber kendisinde tecelliler uzaktır. Kendisinin ona ayna olması itlâki sarf olundu. Hangisi olursa olsun, kendisine ridâ'nın görülmesi taalluk etmez. Her bakan kimseye kendi zatının hakikatmda Zatın cemâli keşif olunur. Bu hakikatte ona bakar. Bu ise nazar (bakmak) ve zat için bir hicap (perde) değildir. Zira bu ayna gibidir.... Zahiri nazar (bakma) mukayyet ve tamdır. Bu hakikatin ötesi ise zâttan mutlak bir sarftır. Vecihlerden hiçbir vecih ile ikisinin arasında (asla bir ilgi ve) münâsebet yoktur. Bu mukayyet ve mutlak hakikatin arasında ikisini toplayan "berzah" vardır. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdukları gibi; -"Nefsini tanıyan, gerçekten Rabbini tanır." Arif kişinin irfanı külliyen kendisine taalluk etmez. Onun camia (mukayyet ve mutlağı içine toplayan) hakikatından ise Rabbinin irfanı gelmez. Zira Rab mukayyetlerden, nispet ve izafetlerden mutlaktır. Bundan dolayı zâtı itibariyle Allâhü Teâlâ hazretlerine marifet taalluk etmez. Ama nefsi ve kendisinde Rabbin tecelli etmesi ise Allâhü Teâlâ hazretlerinin güzel isimleri (ve mübarek sıfatları) itibariyledir. İşte bu haysiyetle bu görme işi buna taalluk eder... Böylece onun nefsinin hakikati ve marifeti, Rabbinin marifetine bir ayna olmuş olur. Bu durumda giyinen ile ridâsı (giydiği elbisesi) arasında asla bir hicap olmamış olur. (3/78) Ancak (makamda) yanılan kişileri yanıltan yanılgıları, onların gaibi, Şahit üzere kıyâs yapmalarıdır. Bu ise memnudur. Yasaktır, Bâtıldır. Zira burada mâni bir ridânın olması lazım gelmez. Ve bakan ile ridâ giyinen arasında bir berzah (aralık)...Bundan dolayı buyurdu: "Kibriya, onun ridâsıdir. Allâhü Teâlâ hazretlerini bilen âlimlerin akılları onu giyer..."

Mü'tezilenin Tereddüdü

Tereddüt, ridânın ridâyı giyenle bakanların arasında bir hicap olduğu ve böyle rüyetin (Allâhü Teâlâ hazretlerinin görülmesinin) mümkün olmadığı hususundadır.... Ama bu (görüş) basireti kör olan kimsedendir... Bundan Allâhü Teâlâ hazretlerine sığınırız.

Basiret Körlüğü

(Bu körlük) üç eşyada olur: 1- Organları, Allâhü Teâlâ hazretlerine isyan etmede kullanmak, 2- Allâhü Teâlâ hazretlerinin taat ve ibâdetinde yapmacık olmak, 3- Allâhü Teâlâ hazretlerinin halkına (mahlukata) tama etmektir... Halbuki Hak Teâlâ hazretlerinin ihatası sabit olduğundan asla senden hicâplı {perdeli değildir. O basîrdir (gören.görücü) ve seni hakkıyla görür...) Mahcup (perdeli) olan ancak sensin. Senin basiretinin üzerine ânz olan ayıpların yığılmasıyla sen Ona bakmaktan hicâplısın. Senin basiretine lazım olan lazimî ayıp ise hissîfenâ olan; ve ancak âhirette kaldırılacak olandır... Bundan dolayı rüyet (Allâhü Teâlâ hazretlerini görmek) onun üzerine tevakkuf (durmaktadır) etmektedir. (Âhirete bağlıdır...) Yoksa Allâhü Teâlâ hazretleri hakkında hicap, mümtenidir. Tasavvur edilmez. Sen, Allâhü Teâlâ hazretlerini kendi nefsi için talep edenlerden olma! Nefsini Rabbi için talep etmeyenlerden de olma! Bu câhillerin hâlidir...

İdrâk Basar ve rüyet

Bazı müfessirler buyurdular: idrâk, "Basirete yakın olduğu zaman, kendisinden murad edilen görmek olur. Zira, gözümle idrak ettim," ve "gözümle gördüm," ikisi bir manâyadır.

Rüyetüllah Âhiret'te

Allâhü Teâlâ hazretlerinin; "O'nu gözler idrâk etmez..." kavl-i şerifinin manâsı şudur. Yani, ""Gözler, Allâhü Teâlâ hazretlerini dünyada göremezler. O âhirette Müminlerin görmelerine mahsustur..." Şu kavl-i şerifte buyurduğu gibi; -"Nice yüzler o gün, ışılar parlar; Rabbine nazır (bakar)..." . Şeyhayn (Buharı ve Müslimin rivayet ettiği) hadis-i şerifte buyuruldu: -"Muhakkak ki sizler, Rabbinizi göreceksiniz! Bedir (dolunay) gecesinde Ay'ı (apaçık) gördüğünüz gibi..." Burada rü'yetüllah'ın ayın görülmesine teşbîh edilmesi, açık ve parlaklıktadır. Yoksa görülenin görülene benzetilmesi değildir. Yani herhangi bir cihetten, demektir... Mü'minler, âhirette Allâhü Teâlâ hazretlerini görürler. Çünkü o dünyanın kalbidir. Buradaki (âhiretteki) basiret (Kalb gözü) dünyadaki basar (gözün görmesi) gibidir. Böylece basar (gözle görmek) dünyada zahir; âhirette ise Bâtınî olmuş olur. Bâtınî basîret ise zahirî olmuş olur. Herkes kendi halince, "rüyet1 e hazır olmuş olur. Ama dünyada rüyet (Allâhü Teâlâ hazretlerinin görülmesi) ise, gayet (büyükbir) keramettir...

Mi'râcta Rüyet

Hak Teâiâ hazretlerinin dünyada görülmeyi ikram ettiği en büyük keramet "Makâm-ı Mahmûd'un sahibi Efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) hazretlerine verdiği ikramdır. (O ikram ile) Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, miraç gecesi, başının gözleriyle Rabbini müşahede etti.... Yani (şekilden münezzeh olan) Allâhü Teâlâ hazretlerini sırrı ve ruhuyla gördü. O zaman Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin bütün vücûd-i şerifi birden göz oldular. . Zira Efendimiz (s.a.v.) hazretleri miraç gecesinde (önce), "Anâsır âlemi'ni geçmişti. Sonra da; "Tabiî âlenTden geçti. Sonra da, "Ruhlar âlem"ini geçti. Ta ki, "Âlem-i emr"e vasıl oldu. Cisimler alemindeki baş gözü, hepsinden insilâh edip (soyuldu). Ve böylece Efendimiz (s.a.v.) hazretleri Rabbini külli (bütün vücûd-i şerifıyle) gördü. Bunu (böyle) anla! Allâhü Teâlâ hazretleri sana hayırlı yollan hidâyet buyursun! Zira burada (bu makamda) ibareler bu açıklamalardan daha geniş olamaz....

Te'vilât-i Necmiyye'den

"O'nu gözler idrâk etmez/1 Yani mühaddesât (sonradan var olan hadiseler ve mahlukat) ona lahik (yanaşamaz) olamaz. Ne zahirî gözler ve ne de Bâtınî gözler, demektir. Allâhü Teâlâ hazretlerinin samadaniyyeti (hiçbir şeye muhtaç olmaması ve her şeyin kendisine muhtaç olması hakikati) bütün ilhak edilen şeylerden mukaddes, arınmış ve münezzehtir. İdrâk etmek, mahlukat ve sonradan yaratılan şeylere nispet edilir. Belki (işin doğrusu);

"Gözleri O idrâk eder..."

Ona tecelli etmekle... Yaratılan olan şeyler fânî olup; kendisiyle gördüğü o basarı (gözü) olurlar. Zahirî ve Bâtınî gözler, Allâhü Teâlâ hazretlerinin tecelli etmesi anında Rububiyet nuruyla görmede birbirine eşit (ve müsâvî) olurlar. "Öyle latîf, 0..." Mühaddesât (sonradan) var olan şeyler onu nereden idrâk edebilsinler? Veya mahlûkat ona nasıl ilhak edebilsin? Hakkın kendisine tecelli etmeye kimin müstahak olduğunu ve onun kendisinin üzerine muattalı1 olmasıyla gözlerinin onu idrâk edeceğini ve böylece rüyete hazır olduğundan Allâhü Teâiâ hazretleri haberdardır. Ve Allâhü Teâlâ hazretlerinin lütfundandır ki, rüyete hazır olan kişi, mevcudatın en şereflisidir. Kâinatın oluşu, Allâhü Teâlâ hazretlerinin bir fazlı ve keremidir. Allâhü Teâlâ hazretleri kainatı (ve içinde olan her şeyi) yaratılmaya müstahak olmaksızın yarattı... Te'vİlât-ı Necmiyye'nin sözleri bitti.

Gözlerin görememe Sebebi

Eğer insan, Allâhü Teâlâ hazretlerini dünya vatanında görmüş olsa; elbette onun üzerine şükretmek vacip olurdu. Eğer kişi şükretse elbette nimetin ziyâdesine müstahak olurdu. Fakat rüyete (Allâhü Teâlâ hazretlerini görmeye) ziyâdelik yoktur. İşte bundan dolayı gözlerin Allâhü Teâlâ hazretlerini "idrâk etmeleri haram kılındı. İşte bütün bu açıklamalar şu hadis-i şerifin manâsıdır: -"Sizler ölünceye kadar elbette Rabbinizi göremezsiniz. "

Dünyada Görmek

ni Ata (r.h.) buyurdular: -"Allâhü Teâlâ hazretlerinin kerim yüzünü celâliyle âhiret diyarında layıkı veçhiyle bakmak nimetiyle nimetlenmek hakkında, sadık vaat geldi; dünyada da olduğu gibi... Naslar bunun rnen edilmesini gerektirir. Belki dünyada Ailâhü Teâlâ hazretlerini görmek, icmâ ile vaki oldu. Bu vukuu şer'-î şerif menetti; her ne kadar aklen caiz ise de...." Ibni Atâ'nın sözleri bitti. (3/79)

Ailâhü Teâlâ Hazretlerini Rüyada Görmek

Ama dünyada Ailâhü Teâlâ hazretlerini görmek ise (caizdir...) Selef-i sâlihinin çoğundan hikâye edildi. İmam-ı Azam Ebû Hanife (k.s.) hazretleri gibi

Allah'a Giden Yol

Ebû Yezîd (k.s.) hazretlerinden rivayet olundu. -"Rabbimi rüyamda gördüm! Ailâhü Teâlâ hazretlerine sordum: -"(Ya Rabbiî) sana gelmenin yolu nasıldır?" Ailâhü Teâlâ hazretleri buyurdu: -"Nefsini terk et? Öyle gel!"

Hamza el-Karî (k.s.) Hazretlerinin Rüyası

Hamza el-Karî (r.h.) hazretlerinden rivayet olundu: Hamza el-Karî (r.h.) hazretleri. (Ailâhü Teâlâ hazretlerini rüyada gördü ve) rüyasında Ailâhü Teâlâ hazretlerine başından sonuna kadar (bütün) Kur'ân-ı kerimi okudu. -"Kullarının üstünde kaahir O, hakîm O, habîr O..." Âyet-i kerimesine geldiğinde; Ailâhü Teâlâ hazretleri; "Ey Hamza! Ve sen de kaahirsinl" buyurdu.


Rüyada Görmek

Hiç şüphesiz rüyada görmek, müşahedenin bir çeşidi olup; Kalb ile olmaktadır; gözle değil... Hadis-i şerifte buyuruldu: -"Ben Rabbimi emred bir genç suretinde gördüm!" Rubûbiyet sıfatına rağmen. Ailâhü Teâlâ hazretlerinin insaniyet suretinde tecelli etmesinin sırrı (ve hikmeti), insaniyet hakikatinin, bütün hakikâtleri içine toplamış olmasındandır.... Ailâhü Teâlâ hazretleri, insanı yer yüzünde kendisine halife kıldığında; onu dünya ve âhiret hazinelerinin üzerine bir mühür (hatim- sonuç) kıldı. Sureti îlâhiyyede bulunan bütün isimleri, insaniyetin neş'etine (yaratılışına) koydu, insaniyet, unsûrî ve ruhanî neş'etin arasını kendisinde cem etmektedir. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin şu hadis-i şerifi bu hakikate işaret etmektedir: -"Muhakkak ki Ailâhü Teâlâ hazretleri, Adem Aleyhisselâm'ı kendi sureti üzerine yarattı." Hak Teâlâ hazretlerine suret kelimesinin kullanılması, zahir ehli itibariyle mecazîdir... Zira suret, hakikatte ancak, hissî olan şeylerde kullanılır. Ma'kulâtta ise mecazîdir. Ama muhakkıkîn (hakikat ehlinin) yanında ise hakikattir. Çünkü bu büyük âlem bütün sırlarıyla Hazret-i İlâhiyyenin sureti ve güzel isimlerinin mezâhiri (zahir olduğu yerler)dir. Hazretiyle tafsîlî ve icmâliyle... Kâmil insan cemi olarak onun suretidir...

Rüya mı İlim mi?

Sual: Eğer sen desen ki: Rüya mı idrâk çeşitlerinin en kuvvetlisi yok ilim mi? Cevap: Derim ki: Gerçekten birincisinin (rüya ile görmenin) daha kuvvetli olduğu söylenildi. Bundan dolayı, Ailâhü Teâlâ hazretlerini marifetullahtan sonra onun fevkinde mü'minler, rü'yetüllah (Ailâhü Teâlâ hazretlerini) görmekle lezzetleniyorlar...

Rüya (Görmek)

İmam Gazâlî (k.s.) hazretleri, "İhyâ-u Ulûmiddin" isimli eserinde buyurdular: Muhakkak ki rüya (görmek), keşfin ve ilmin bir çeşididir. Ancak rüya (görmek), ilimden daha açık, daha net ve daha tamamlayıcıdır, ilmin kendisine taalluku caiz olduğu zaman, (bu durum) ciheti olmaksızın rüyanın taallukunun caiz olduğu bir cihetten (yönden) değildir. Meselâ keyfiyet ve sûretsiz olarak bilmenin caiz olması gibi; keyfiyet ve sûretsiz olarak görülmesi de caizdir...

Rüya (görmek) Marifetten Yüksektir

Bazıları buyurdular: rüya (görmek) marifetten daha yüksektir. Çünkü, arifler, visal menzillerine müştaktırlar. Vâsıl olanlar ise, marifetin menzillerine müştak değiller.... Bazıları da buyurdular: Marifet çok latîf; rüya (görmek) ise çok şereflidir...

Vuslat Mertebelere Göredir

Meşhur Üftâde Efendi (k.s.) hazretleri buyurdular: Âlimlerin vuslatı, ilimleri ve delilleri kaderincedir. Kâmil ve mükemmel evliyanın vuslatı ise, müşahedeleri ve ayan (aşikâr) görmeleri nispetindedir. Lakin bu müşahede, diğer eşyayı müşahede etme veçhi üzerine değildir... Zira Allâhü Teâlâ hazretleri, keyfiyet, mekân ve zamandan münezzehtir. Belki o (müşahede), zuhuru ve görülen fânî vücûdun yokluğu anında, hakikî vücûdun keşfinden ibarettir.

Dünyada Görmek

Ben (İsmail Hakkı Bursevî k.s. hazretleri) derim ki: Bundan (bu malûmattan) zahir oldu ki, kim, kendi; 1- Zâtından, 2- Sıfatlarından ve 3- Fiillerinden fena bulur, 4- Beşeriyetinden ve 5- Hüviyetinden izmihlale ve yokluğa ererse; 6- O kişinin tam bir insilâh (vücûdundan soyulmasryla) dünyada basîret gözüyle Allâhü Teâlâ hazretlerini görmesi caizdir.... Ne güzel buyurmuşlar: Evsâf-ı kadîm tecelli etti. Sonra vasfı hadis ile kelâm etti.

Kalb Melekût Âlemindendir

Bu açıklık ve parlaklıkta güneş gibidir. Ondan hiçbir kimse kibirlik edemez. Çünkü Kalb, melekût âlemindendir. Basîret ise Kalb için basar (göz) gibidir. Melekût âlemi vehmî işlerden kayıttan uzak mutlak bir âlemdir. Vehim, zaman, mekân, cihet, keyfiyet ve bunlardan başka işlerden uzaktır. Çünkü bunlar mülk âleminin hükümlerindendir. Bu nerede, o nerede? Bunlardan hiçbiri diğerine kıyâs edilemez? Bu (makamın) zevkinin hakikati, en yüksek matlûb'tur. Bu ancak seyr-i sülük (ve bir mürşid-i kâmilin yol göstermesiyle) bilinir.... Hafız (k.s.) buyurdular: -"Şükür halâvetini (tadını) riyazetten sonra buldu. Bu sebepten dolayı evvela dar kalıpta mekân tutar...

Latîf Nedir?

Sonra "Latîf1, maslahatların inceliklerini ve derinliklerini bilen, demektir. Onda en ince, en dakik ve latîf olanı bilir. Sonra onların rifk (yumuşak) yolu üzere onların kendilerine en elverişli olan kimselere vasıl olan yola yumuşaklıkla girer. Zorbalık ile değil... Bir işte rıfk ve idrâkta lütuf toplandığı zaman, "Latif, kelimesinin manâsı tamam olur. Bunun ilim ve fiilde kemâli; ancak Allâhü Teâlâ hazretlerinde tasavvur edilir.

Kulun Lütufkâr Olması?

Kulun bu vasıfta hazzı ve nasîbi ise, Allâhü Teâlâ hazretlerinin kullarına karşı; 1 - Rıfk (yumuşak) ile davranmak ve 2- Onları (Allah'ın kullarını) Allâhü Teâlâ hazretlerine ye âhiret saadetine davet ederken, kullara karşı lütufkâr davranmaktır. 3- Herhangi bir zorbalık eseri göstermeden onları (Allah ve âhirete davet etmektir...) (3/80) 4- Taassuba kapılmamak, 5- Husûmet beslememek en güzel şekilde onları davet etmektir.

Davetin Etkili Olması

Bunda lütfün en güzel veçhi ve yönü ise hakkı kabul etmeye 1 - Şemail (kişinin kendi hareketleri) 2- Râzî olunan seyr (ve davranış), 3- Salih amellerle (onu) cezp etmektir (hakka çekmektir...) Zira bu (kişinin davet ettiği şeyi kendi nefsinde yaşaması ve salih amel yapması) süslü lafızlardan daha ince, daha tesirli ve çok netice vermektedir...

Öğütlerin Etkili Olması?

Şeyhü'l-Ekber (Muhyiddin-i Arabî k.s. hazretleri) buyurdular: Efendimiz (s.a.v.) hazretleri; -"Namaz kılınız; benim namaz kılışımı gördüğünüz gibi (Ben nasıl namaz kılıyorsam sizde o şekilde kılın)... buyurdular. -"Size dediğim gibi namaz kılın," buyurmadı. Zira, fiil (bir işi emreden kişinin kendisinin o işi yapması) kendisine tabi olan kişilerin nefsinde daha çok tercih edilen ve daha çok tesir eden bir harekettir...

Fiil Sözden Ağırdır

Buyurulduğu gibi: -"Sözleri, fiillerle beraber tarttığımda; Fiiller ağır bastı. Ve bütün sözler hafif geldi..." Şeyhü'l-Ekberin sözleri bitti.

Fiilî Nasihat

Mesnevide buyuruldu: -"Fiilî öğüt, halka daha iyi tesir eder. Herkesin gönlünü daha iyi etkiler..."

Habîr Nedir?

"Habîr," 1 - Görülmeyen haberler kendisinden gizli kalmayan, 2- Mülkte cereyan eden, 3- Melekûtta hareket eden, 4- Hareket eden hiçbir zerre, 5-sükûnet eden, 5- Deprenen her nefis, 6- Tatmin olan, 7- Ve her bir şeyin mutlaka kendisinin yanında haberi olan, demektir. "Habîr," kelimesi, "alim" bilen manasınadır. Bâtınî gizliliklere izafe edildiği zaman, haber ismini alır ve sahibine de "Habîr," denilir.

Habİr Olmak

Kulun bundan (yani "Habîr," ism-i şerifinden) hazzı ve nasîbi, kulun kendi âleminde cereyan eden şeylerden haberdar olmasıdır. Kişinin âlemi, 1- Kalbi, 2- Bedeni, 3- Kalbin kendisiyle vasıflandığı gizlilikler, 4- Aldatma, 5- Hıyanet, 6- Dünyanın çevresinde dolaşmak, 7- Serleri kalbinde gizlemek, 8- Hayırları izhâr etmek. 9- Kendisini ihlâslı gösterdiği halde, iflâsta olmak... 10- İşte bunlara benzer şeyleri, Ancak, baliğ bir haber sahibi olanlar bilir... 1- Nefsinin, 2- Nefsinin yaptıklarını, 3- Nefsinin karıştırmalarını, 4- Hilelerini, 5- Aldatmalarını, 6- Haddini aşmaları, 7- inadına devam etmesini. 8- Tehlikeyi almasını. 9- Ve benzeri hareket ve davranışların hepsinin kuldan (sadır olduğunu) bildiği zaman kendisine ^JÜı "Habîr," denilmesi layık olur...

Rabbinizden Basiretler Geldi

Yüce Meali: Hakîkat, Rabbinizden size birçok basiretler geldi. Artık kim gözünü açar, görürse, kendi lehine... Kim de körlük ederse, kendi aleyhinedir. Ve o halde ben size karşı muhafız değilim.104 Yine âyetleri böyle şekilden şekle koyuyoruz ki, hem o körlük edenler sana "ders almışsın." desinler, hem onu ilim sânından olanlar için tebyîn (açık ifade ve beyan) edelim...105 Rabbinden sana ne vahiy olunuyorsa, ona tâbi ol... Başka ilâh yok; ancak 0... Müşriklere bakma.106 Allah dilese idi müşrik olmazlardı. Biz seni onların üzerine murâkıb (denetleyici) göndermedik, sen onlara vekilde değilsin.107

Tefsîr-i Şerifi:

"Hakîkat size geldi." Ey habibim Ahmedî Resulüm ya Muhammed (s.a.v.)! insanlara ve hususiyetle Mekke ehline de ki; j&L^.ÂJ "Hakikat, size geldi." (Ne geldi?) "Birçok basiretler..." Olan basiretler, (kimden?) "Rabbinizden. Yani, 1- Tevhîdin delilleri, 2- Peygamberliğin gerçekliği, 3- Ba'sin (yeniden dirilişin) delilleri, 4- Hesap, 5-Ceza, 6- Ve bunların gayri cennet ve cehennem hakkında deliller geldi....

Basîret Nedir?

"Basiretler..." kelimesi "basiret" kelimesinin cemiidir.. "basiret" nefsin (kalbin) kendisiyle gördüğü bir nûr'dur . "basar," gözün kendisiyle gördüğü bir nûr olduğu gibi... Ma'kûlâtı idrâk için Kalbte bulunan kuvvetleri idrâk için bulunan u "basîret" lafzı, açık hüccet (ve delil) manâsında istiare yapıldı. Zira hüccet ve delillerin her biri, idrâk için birer sebeptirler...

Gören ve Kör

"Artık kim gözünü açar, görürse..." Bu hakkı görür (hüccet ve delillere ibretle bakar) ve ona iman ederse; "Kendi nefsine (lehine) dîr..." O görüp iman ettiğinin menfaati kendisinedir. '"Ve kim de körlük ederse..." Kendisine zahir olduktan sonra hakkı görmedi. Bu açık ve beyan delillerinin zuhurunu görmedi ve ondan dolayı sapıttı. Dalâlete düştü. Bu kavl-i şerifte, imansızlık ve sapıklık "Körlük", ile tabir edildi. Dalâletin çirkinliğini ifâde etmek ve insanları ondan uzaklaştırmak için... "Kendi aleyhinedir." Vebali kendinedir.. . İşârî Manâlar

Muhakkak ki Allâhü Teâlâ hazretleri, her kulun kalbine bir basîret verdi ki, onun gizli olan hakikatleri ve Kalb erbabı için hazırlanmış olan kemâlâtını (mürşid-i kâmillerin olgunluğunu) görebilsin.... Kişinin kalıbına göz verdiği gibi; 1- A'yânı (eşyâ'yı), 2- Şahadeti (görülenleri) görmesi, 3- Kendileri için hazırlanan şeyleri, 4- Yenilen şeyleri, 5- İçilenleri, 6- Giyilenleri, 7- Nikahlananlan (kan-koca) 8- Ve benzeri eşyayı görmesi için kalıbına basar (göz) verdiği gibi...

Saadetin en büyüğü

Kim, 1 -Ulvî, uhrevî ve bakî olan mertebelere basîret gözüyle bakar; 2- Ve kurb (ilâhî rahmete yakınlık) mertebelerini görür... 3- Allâhü Teâlâ hazretlerinin hazırlamış olduğu; -"Hiçbir gözün görmediği, kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin kalbinin hatırına gelmeyen..." nimetlerin tahsili ile meşgul olmalıdır. 4- Yolunun sülûku ile Allâhü Teâlâ hazretlerine döner. 5- Hakka yönelir. 6- Dünyadan yüz çevirir. 7- Dünyanın ziynetini terk eder. 8- Dünyanın fâni şehvetlerini bırakır. işte bütün bu tahsiller, o kişinin nefsi için, büyük bir saadet ve keramettir. Muhakkak ki Allâhü Teâlâ hazretleri, âlemlerden ganî ve müstağnidir...

Basireti Kapananlar

Ve her kim, 1 - Basîret ile bakmaktan kör olur, 2- Bu kemâlâtı değiştirir; 3- Kalıbın gözüyle dünyaya bakar, 4- Dünyanın ziynetlerine takılır. 5- Dünyanın şehvetleriyle lezzet bulur, 6- Hayvanı meraları helal görür. 7- (Ve diğer günahlarla) basireti kapanırsa; işte o zaman onun basireti kör olur. Ve lakin sadırlar (gönüllerdeki) kablerinin gözleri kör olur. İşte bu durum (Kalb gözünün kör ve basîretinin kapanması) kendi nefsine karşı şekavet (ve ebedî) zarar ve hasarı tahsil eder. Te'vîlât-ı Necmiyye'de de böyledir.

Hafız Allâhü Teâlâ Hazretleridir

"Ve o halde ben size karşı muhafız değilim, Ben ancak, münzir (korkutucu) ve mübelliğim (Allah'ın emirlerini tebliğ edenim)... Sizin üzerinize Hafîz olan ise ancak Allâhü Teâlâ hazretleridir. Allâhü Teâlâ hazretleri, sizin amellerinizi muhafaza ediyor ve amellerinize karşılık sizlere ceza (ve mükâfat) verecektir.. .. Âyetleri Tasrif Ediyoruz

"Yine  âyetleri  böyle  şekilden  şekle koyuyoruz..."

Yani bediî şekilde âyetleri tasrif edip (açıklıyoruz.) (3/81) tnce manâlara delâlet eden ve seçkin manâları keşfeden âyetleri tasrif ediyor ve açıklıyoruz. O tasriften daha açık (tasrif) yoktur. O'da (sarf) bir şeyi bir hâlden başka bir hâle nakletmektir. "Ve (hem o körlük edenler sana) "ders almışsın." desinler," Mahzûficin illettir. Lam (j) âkibet içindir. "Ders," okumak ve ta'lîmdir. Yani, işlerinin sonunda, sen ders almışsın ve (onun için) bize açıklıyorsun, desinler, demektir. Yani, Seyyar ve Cübeyr gibi başkalarından okudun ve öğrendin... Bu ikisi Rum esirlerinden Kureyş köleleriydiler. Kureyş'liler, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine; -"Sen bu ikisinden haberleri öğrendin sonra da gelip; sanki bunları Allâhü Teâlâ sana göndermiş inancıyla bize okuyorsun!" diyorlardı... . Bilenler


"Ve hem onu tebyîn edelim..."

"Ve desinler," kavl-i şerifin üzerine atıftır. Lam (J) asıl üzeredir. Yani ta içindir...

Çünkü teybîn (beyân etmek) tasrifin (açıklamanın) asıl maksadıdır. Zamir, Kur'ân-ı kerim itibariyle "âyetler" içindir... "İlim şanından olanlar için..." Teybîn (beyan etmenin) bilenlere tahsis edilmesi; bu tasrif ve açıklamadan menfaat görenlerin onlar olmasından dolayıdır...

Vahye Tabi 01

Rabbinden sana ne vahiy olunuyorsa, ona tâbi ol." Yani Ey habibim Ahmed! Resulüm ya Muhammed (s.a.v.)! Senin üzerinde olduğun Kur'ân-ı kerime tabi olmaya devam eti Kur'ân-ı kerimin hükümlerinin ana dayanağı (asıl ekseni) tevhittir. Her ne kadar onlar, Kur'ân-ı kerime inanmazlarsa bile... "Başka ilâh yok; ancak 0..." Asla onun şeriki (ve ortağı) yoktur. "Ve müşriklere bakma..." Onların sözlerine aldırış etme ve onların görüşlerine iltifat etme. Zira câhillerin cehaleti yüzünden davetin ve risâletin tebliğinden fütur (gevşeklik etmek asla) caiz olmaz.

Pişman Olmamak İçin

Ne güzel buyurmuşlar: O bildiğin sözleri söyle, onlar fayda verir. Eğer hiçbiri sözünü kabul etmezse bile... Sonra da pişmanlık ridâsına büründüler. Haykırdılar: -"Ah! Neden hakk sözü tutmadım" diye söylendiler..." 'Allah dilese idi." Onların tevhitlerini ve müşrik olmamalarını dileseydi; "Müşrik olmazlardı..." Bu kavl-i şerif, Allâhü Teâlâ hazretlerinin kâfirlerin iman etmelerini dilemediğine işarettir. Lakin kâfirler imana yöneldikleri zaman da Allâhü Teâlâ hazretleri, kâfirlerin iman etmelerine mâni olmaz. Bu kavl-i şerifin manâsı, kâfirlerin kendi irâde-i cüz'iyyeleriyle iman etme tarafına tercih ve ihtiyar etmedikleri ve küfürde ısrar etmeyi (seçip tercih ettikleri) zaman, Allâhü Teâlâ hazretleri kendi katında onların iman etmelerini dilemez, (onları iman etmeye zorlamaz) demektir.

Murâkib Değildi

"Biz seni onların üzerine kılmadık.." Mâ ba'dine taalluk etmektedir. Gelecek olan "Onların ü-zerine" kavl-i şerifi de Öyledir... (Ne kılmadık?) Onların amellerini muhafaza için; bizim tarafımızdan murâkib ve müheymin (koruyucu ve gözetleyici) olarak göndermedik...

Vekili de Değildi

"Ve sen onlara vekil de değilsin." Onların tarafından, onların işlerini yürütmek ve onların maslahatına olan işleri tedbir edip yoluna koymak için tayin edilmiş bir vekil değilsin...

Hafız ile Vekilin Farkı?

Haddâdî(r.h.) buyurdu: (Bu âyet-i kerimede, Biz seni onların üzerine murâRıb göndermedik, sen onlara vekil de değilsin," kavl~i şerifleriyle) "hafîz" ve "vekîl" (ism-i şerif¬lerin) arasını topladı. Zira bu iki kelimenin manâsı birbirinden ayrıdır. Zira bir şeyin hafız'ı, onu zararlarından koruyan, demektir. ' Bir şeyin vekil'i ise, ona hayırları celbedendir.

Kâfirlerin iman Etmemeleri

Allah dilese idi müşrik olmazlardı.") Kavl-i şerifinde zahir oldu ki, kâfirlerin hakkı (ve imanı) kabul etmemeleri onların aslî şekâvetlerindendir. Bundan dolayı Allâhü Teâlâ hazretleri, onların saadet ve hidâyetlerini dilemedi.

Şakâvetin (bedbahtlık.mutsuzluk) Alâmetleri

Şakâvetin alâmetleri 1- Gözlerin donması (AUâh korkusundan dolayı gözlerden yaşın akmaması,) 2- Kalbin kasaveti (katılaşması), 3- Dünya sevgisi, 4- Tûl-i emeldir...(dünya arzuları)

Saadetin Alâmetleri

-"Saadetin alâmetleri şunlardır: 1- Sâllhleri sevmek, 2- Salih (ve evliyaya) yaklaşmak, 3- Kur'ân-ı kerim okumak, 4- Gecenin seher vaktini uyanık geçirmek, 5- Âlimlerin meclislerine katılmak, 6- Kalbin rakik (ince ve yumuşak) olmasıdır...

Hikaye (İnayet ve Muhabbet)

el- Muhallib es-Sâlih (r.h.) hazretleri'nden rivayet İbrahim olundu: Kabe'yi tavaf ediyordum. Kadının biri Kabe'nin örtülerine yapışmış ve şöyle diyordu: -"Bana olan sevgin aşkıyla; kalbimi bana geri ver!" diyordu. Ona: -"Ey kadın! Allâhü Teâlâ hazretlerinin seni sevdiğini nereden biliyorsun?" diye sordum. 0: -"Kadîm inânetiyle (biliyorum. Zira) beni bulmak için ordular dağıldılar. Mallar infak etti. Ta ki beni şirk beldelerinden çıkarttı ve beni tevhit şehrine koydu. Cehaletimden sonra (kendisini bana tanıttı ve beni) arif kıldı. Ey İbrahim bütün bunlar, ancak ya inayettir veya muhabbettir..."

Güzel Sonuç Zahitliğe Bağlı Değildir

Hafız (k.s.) buyurdular: -"Muhakkak ki güzel akıbet Yani iman ile vefat etmek... Rindelik ve zâhidlik ile değildir. Akıbet ancak işlerini; İnayet (i kadîmeye) ısmarlayanlarındır...."

Kulun Üzerine Vacip Olanlar

Kul'un üzerine vacip olan (sahih bir akâid ve gerçek bir imandan sonra) sâlih amellere koşmaktır. Çünkü sâlih ameller gerçekten saadetin alâmetlerindendir. Sâlih amelleri geciktirmek ve tûl-i emel ise şakâvetin aiâmetlerindendir...

Hikâye (Tul-i emel ve tevbe)

Hikâye olundu. Allah'ın (evliya) kullarından bazıları, kendisine iblisi göstermesini Allâhü Teâlâ hazretlerinden istediler. Ona; -"Allâhü Teâlâ hazretlerinden âfet iste!" dediler. O, kaçındı. Ancak bunu (şeytanı) görmeyi istedi. Allâhü Teâlâ hazretleri, ona şeytanı izhâr edip, gösterdi. 0 âbid, şeytanı gördüğünde, şeytanı dövmeye istedi. Şeytan ona; -"Eğer sen yüz yıl yaşamayacak olsaydın, elbette ben seni helak ederdim ve akıbetini bozardım!" dedi. Adam şeytanın bu sözüne aldandı. Kendi kendine; -"Benim ömrüm uzun ve ölümüm daha uzak; dilediğimi yapar ve sonra da Tevbe ederimi" dedi. O Âbid kişi böylece ibâdeti terk etti. Fışkın ve fücurun içine daldı. Ve (sonuçta) helak oldu. İşte bu hikâye seni tûl-i emelden sakındırmaktadır. Muhakkak ki tûl-i emel (uzun dünya arzulan) büyük bir âfettir... (3/82) Saib (r.h.) buyurdular: Gafillerin işlerinin başı ve bildikleri tûl-i emeldir. Onlar, evleri güvercin hâne yaptılar.

Tebliğ

Bil ki, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine düşen vazife sadece tebliğdir. Her kavmi, yaratıldıkları şeye delilleriyle davet eder. Avamı tevhide davet eder. Havâssı vahdaniyete davet eder, Havassui-havâssı ise vahdet'e davet eder.

Mürşid-i Kâmilin davet usûlü

olan velinin (mürşid-i Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin vârisi kâmilin) hâli de böyledir... . Lakin bu makamlara vâsıl olmak, Allâhü Teâlâ hazretlerinin hidâyeti ve meşîetiyle mümkün olur. Her isteyeni istediği makama çıkartmak mürşidin elinde ve imkânında değildir. Arada kalan kalır. Vahdet âlemine ulaşan ulaşır.

Tevhid Kelimesi

Kişiyi vahdete ulaştıran sebep, tevhittir. Kâfir kişi, ancak tevhit kelimesini söylemekle mümin olur. mümin kişi de tevhit kelimesini çok tekrarlamakla ihlas ehlinden olur. Zira ister gizli ve ister aşikâr olsun, mutlak şirk, ancak mutlak tevhit kelimesiyle giderilir. Nakıs (noksan) mümin, aşikâr şirk ile müşriklerin tarafına iltifat etmez. Ve onun hâli... Kâmil mümin de böyledir. Kâmil mümin! gizli şirk ile müşriklerin tarafına bakmaz. İşte bundan dolayı; -"Rabbinden sana ne vahiy olunuyorsa, ona tâbi ol... Başka ilâh yok; ancak O... Müşriklere bakma." Buyurdu. Lâkin hakikatte onlardan yüz çevirmek, zahirde onları islâm'a davet için onlara yönelmeye zıt değildir. Ta ki hüccet lazım gelsin ve susturmak hâsıl olsun diye... -"Allah dâr'us-selâm'a çağırıyor ve dilediğini bir doğru yola hidâyet buyuruyor." Selâm hidâyete tabi olanların üzerine olsun. Melâm (kötülük ve yerilme) hevâya tâbi olanların üzerine olsun Hafız (k.s.) buyurdular: -"Bu şehirde leziz şekerler vardır ki. Onlar kanaatkar olmuşlar, Şahbazanlar tarikatta Mekislik makamına saplanmışlar...."

Gayri Müslimlerle İletişim

Yüce Meali: Mamâfîh onların Allah'tan beride taptıklarına sebb de etmeyin -sövmeyin- ki, cehaletle tecâvüz ederek Allah'a sövmesinler. Her ümmete böyle amellerini tezyin etmişizdir. Sonra ise hep dönüp Allah'a varacaklar... 0 vakit kendilerine tamamen haber verecek ne yapıyorlardı!?108 Bir de olanca yeminleriyle Allah'a kasem ettiler ki: Eğer kendilerine bambaşka bir âyet gelirse imiş, her halde ona imân edeceklermiş... De ki: -"Âyetler ancak Allah'ın nezdinde..." Siz ne bileceksiniz ki... Doğrusu onlar, o âyet geldiği vakit de imân etmeyecekler. Biz onların Kalblerini ve gözlerini ters döndürürüz. İlkin buna imân etmedikleri gibi bırakıveririz kendilerini de, tuğyanları içinde körü körüne bocalar giderler.110

Tefsîr-i Şerifi:

Sövmeyin "Ve sövmeyin!" Ey müminler, küfretmeyin (sövmeyin)! "Onlara ki," Yani putlara... "Tapıyorlar..." İlâhlar olduğunu iddia edip, taptıkları şeylere... "Allah'tan beride..." Allâhü Teâlâ hazretlerine ibâdeti bırakanlar, demektir. İbadet edenlerden murad; kâfirlerdir ...

Gayri Müslimlere Hakaret

Mevlânâ Ebu's-Suûd (r.h.) buyurdular: Yani (gayr-i Müslimlerin) tapmakta oldukları ilâhlarına ibâdetleri cihetinde sövmeyin! Meselâ, sizin (onlara yüzlerine karşı) siz ve taptıklarınız helak olsun, demeniz gibi .

Allah'a Sövmelerine Sebep Olmayın

"(Haddini) tecâvüz ederek (düşmanlıkla) Allah'a sövmesinler." Haktan bâtıla tecâvüz ederek; sizin onlara söylediğiniz sözlerin bir mislini size söyleyerek (Allâhü Teâlâ hazretlerine sövmesinler) demektir. "Haddini aşmak ve düşmanlık" kelimesi masdariyet üzerine mensuptur. Çünkü bu onun (Allah'tan başkasına tapanların) yaptıkları işlerden bir çeşit iştir... Çünkü sebep düşmanlığın cinsindendir. l "Haddini aşmak ve düşmanlık" kelimesi mefûl-ü lehtir. Yani "Düşmanlıktan ve haddini aştığı için," demektir. "tlimsizlik (ve cehaletle)" Hâl'dir. Yani Allâhü Teâlâ hazretlerini bilmeyerek ona söverler ve Allâhü Teâlâ hazretlerini zikretmeleri vacip olan (saygı ve huşu ile) zikretmezler. Yani cehaletle sohbet ederler. Eğer onlar, Allâhü Teâlâ hazretlerinin hakkını gereğince takdir edebilselerdi, o şekilde davranmazlardı... Sual: Eğer sen desen ki: Onlar (müşrikler), Allâhü Teâlâ hazretlerini ve azametini ikrar ediyorlardı. Müşrikler, Allâhü Teâlâ hazretleri katında kendilerine şefaatçi olsun diye putlara tapıyorlardı. Nasıl Allâhü Teâlâ hazretlerine sövsünler? (Böyle bir şey olur mu?) Cevap: Derim ki: Onlar (müşrikler), bunu (Allâhü Teâlâ hazretlerine sövme işini) açıkça yapmıyorlardı. Fakat onların fiilleri, hareket ve eylemleri bunu ifâde ediyordu ve onları buna götürüyordu. Zira gayz ve gadap (nefret, kin ve kızgınlık) insanı akıl dışı bir şekilde konuşmaya götürür. Görmüyor musun, Müslüman kişi bile, gadabi şiddetlendiği zaman, kendisine küfre götürecek şeyleri konuşuyor. Bundan Allah'a sığınırız.

Taatın Terki

Bu âyet-i kerime, taat, bir ma'sıyete götürdüğü (ve günaha yol açtığı) zaman, o taatın terkinin vacip olduğuna, delildir... Zira, şerre götüren de serdir. Görmüyor musun, putlara sövmek, putları yermek, taatın usûlünden olduğu halde; Allâhü Teâlâ hazretleri, putlara (ve Allâhü Teâlâ hazretlerinden başka sövülen bütün şeylere) sövmeyi nehyetti... Çünkü (Allah'tan başka tapılan ma'budlara) sövmek; büyük bir ma'sıyete yol açmaktadır. O da başkalarının da Allâhü Teâlâ hazretlerine sövmeleridir. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine sövmeleri (ve mukaddesatımıza dil uzatmalarıdır...) Böyle bir sefahat kapısı açılmış olur....

Emr-i Bii-Ma'rûfun Terki

Haddâdî (r.h.) buyurdular: Bunda (bu âyeti-i kerimede) şuna delil vardır: İnsan, başkasına iyiliği emretmek (emr-i bi'1-ma'rûf) yapmak İstediği zaman; emredilen kişinin bundan daha şiddetli bir hale düşeceğini bildiği zaman (meselâ:) 1 -Sövmek, 2- Dövmek, 3- Öldürmek, 4- (Müslüman ise küfre girmek,) 5- (Taat ehliyse isyana girmek) 6- Ve benzeri şekilde daha büyük tehlike ve şiddetli tavır alacak ise; (Bütün bu durumlarda) evlâ olan o (kötü) kişiye bir şey emretmemek ve onu olduğu halde, hâli üzerine terk etmektir... Sa'dî (k.s.) buyurdu: -"Madem ki sözün mecal ve mahallini görmedin Söz söyleme! Sözü yerinde söyle! Meydanı görmeden sözü muhafaza eyle!"

Kendini beğenmek

"Böyle," Bu kuvvetli tezyîn ve süsleme gibi... Bu tezyîn, müşriklere Allâhü Teâlâ hazretlerine sövmek ve putlara ibâdet etme süsüdür. (3/83) "Her ümmete böyle amellerini tezyin et¬mişizdir..." 1 - Hayır ve şer, 2- iyi ve kötü, 3- Taat ve isyan, 4- Hidâyet ve dalâlet, 5- İman ve küfür. Bütün amelleri ne olursa olsun; yapması mümkün olan amelleri her ümmete süslü gösterildi... Amellerinin kendilerine süslü gösterilmesi (onları ya) tevfîk (ve başarıya) götürür veya yardımsızlığa (ve haktan ayrılmaya) götürür... "Sonra İse hep Rablerinedir," işlerinin mâlikinedir... "Onların dönüp varacakları..." Ölümden sonra dirilme ile onların dönüşleri Allâhü Teâlâ hazretlerinedir... vakit kendilerine haber verecek, O vakit hiç geciktirmeksizin kendilerine haber verecektir. "Onlar ne yapıyorlardı!? Dünyada onların yapa geldikleri ve üzerine devam ettikleri; kendilerine süslü gösterilen kötülüklerini kendilerine haber verecektir... Bu kavl-i şerif, ceza ve azabı (beyân eden bir) vaîdtir. Bir kişinin korkuttuğu kişiye; "Senin yaptıklarını yakında sana haber vereceğimi" demesi gibidir.

Hakikî Suret

Bunda bir nükte vardır. O nükte de, bu hayatta zahir olan bütün ayan ve arazların (somut ve soyut-madde ve madde olmayan şeylerin) hepsi, ancak, hakikî suretine muhalif olan müsteâr bir surette zahir olurlar. O suretinde Âhiret hayatında zahir olacaktır. (O zaman herkes amelini karşısında aslî ve hakîkî suretinde görecektir...) Muhakkak ki isyan, günah ve hatalar ve öldürücü zehirler, dünya hayatında en güzel surette görünüyor ve âsî olan nefisler, onları güzel ve hoş görüyorlar. Bu âyet-i kerimede ifâde edildiği gibi... Taat (ve ibâdet de) böyledir. Taat ve ibâdet güzellerin en güzeli olmasına rağmen, onların (taat ve ibâdetten yoksun kişilerin) yanında kerih (çirkin ve kötü) bir surette zahir olur. İşte bundan dolayı, Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Cennet mekruhlarla (nefsin hoşuna gitmeyen) şeylerle gizlendi. Cehennem ateşi de şehvetlerle kapatıldı.." Kâfirlerin amelleri, bu hayatta onlara süslü ve güzel bir surette görünmektedir. Onlar da amellerini güzel görüyorlar. Tuğyan ehli de o günahları güzel görürler. Onların bu amelleri Âhiret'te kendilerine münker ve korkutucu hakikî suretlerinde tezahür eder.... Onlar bu anda, bu amellerini tanırlar. Ameller, kendi hakikî suretlerinde izhâr edilmeyi kendilerinden haber vermek diye tabir edildi. Çünkü onlardan her biri amellerinin hakikatini ve mâhiyetini olduğu gibi bilmeye sebeptir... "İrşâd tefsîr" inde de olduğu gibi... Çirkin amellerin suretleri, dünyevî berzahta da seyr-i sülük ehline tezahür eder. (Kötü amelleri kendilerinin gözlerine çirkin görünür...) Ve onlar kötü olan amellerini düzeltmeye çalışırlar...

Hikâye (güzel amel-çirkin amel)

Şeyh Ebû Bekir ed-Darîr (r.h.) hazretleri'nden rivayet olundu. Buyurdular: Benim civarımda güzel yüzlü bir genç vardı. Gündüzleri hep oruç tutar ve hiç İftar etmezdi. (Bütün günleri oruçlu geçirirdi...) Geceleri, kıyam (İbâdet ve taat) ile geçirirdi. Geceleri uyumazdı. Bir gün bana geldi: -"Ey Üstaz! Gece virdimde (evrâd ve ezkârımda) uyudum... (Rüyamda) mihrabımın ikiye bölündüğünü gördüm. Sanki ben bazı câriye ( ve hurilerin) mihraptan çıktıklarını gördüm. Onlardan daha güzel yüzlü kadın görmedim. Onların içinden bir tanesi de çok çirkindi. Ondan daha çirkin görünüşlü bir kadın görmedim. Onlara; -"Siz kim içinsiniz? Bu (çirkin yüzlü) kim içindir?" dedim. Onlar: -"Bizler, senin geçen gecelerin içiniz! Bu ise senin uyuduğun gece içindir. Eğer sen bu gece ölecek olsan; senin nasîbin bu çirkin yüzlü olacakî" dediler. Sonra o çirkin yüzlü kadın şu beyitleri okudu: -"Mevlân'dan istel Beni hâlime çevirsin. Sen beni arkadaşlarımın arasında çirkin gördün. Eğer sen bizimle (bizim durumumuzdan) öğüt alırsan gerçekten hayır yapmış olursun. Müjdelen! Gerçekten sen Mevlâ'dan bir hâl üzeresin!" Güzel câriye (kadınlardan) biri de şöyle dedi: -"Bizler senin uyanık geçirdiğin (seher vaktinde), Döne döne ve yanık sesle Kurân-ı kerim geceleriniz..."

Tabiatı Islâh

Okuduğun Bazı büyükler buyurdular:

Nefsin ayıplarının keşfedilip açılması, melekûtun inkişâfından daha hayırlıdır. Zira maksat, 1-Tabiat 2- Nefs, 3- Yemek, 4- içmek, 5- Uyku, 6- Ve benzerî tabiatın gereği olan hayvanî sıfatları ıslâh etmektir.

Te'vîlât-ı Necmiyye'den...

"Her ümmete amellerini tezyin etmişizdir..." Makbul kişilere, kabul ehlinin amellerini ve red olunan kişilere de red ehlinin amellerini tezyin ettik... "Sonra İse hep dönüp Allah'a varacaklar..." Yani bu amellere adım atan fırkanın her biri Rablerine giderler. vakit kendilerine tamamen haber verecek ne yapıyorlardı!?" Ama kabul ehli, salih amelleri işleme yoluna girip adım atarlar... Lütuf yoludur. Allahü Teâlâ hazretleri, kendilerine fazl ve ihsanı ile onların güzel (ameller işlediklerini) haber verir. Ama red ehli ise, kahr ve helak vadilerinde, muhalefet adımlarını kat ederler. Onlara adalet ve hüsran ile yaptıkları kendilerine haber verilir... Te'vîlât-ı Necmiyye'nin sözleri bitti.

Ne Ekersen Onu Biçersin

Mesnevî'de buyuruldu: -"Hiç şüphesiz herkesin malûmudur ki: "Ne ekersen onu biçersin!"." (3/84)

Hikâye (Kulluk Ve ibadet)

Bazı sâlihlerden rivayet olundu. Buyurdular: Benim yakınlarımda acûz (yaşlı bir kadın) vardı. İbâdet etmekten zayıf ve güçsüz bir hale düşmüştü. Ondan nefsine (canına) acımasını istedim. O: -"Ey Şeyh! Nefsime acıdığım takdirde, Mevlâ Teâlâ hazretlerinin kapısından uzaklaştırılacağımı bilmiyor musun? Muhakkak ki kim, dünya ile meşgul olmakla Mevlâ Teâlâ hazretlerinin kapısından uzaklaşırsa; o kendi nefsini mihnet, sıkıntı ve belâlara arz etmiştir... Çalıştığım (büyük bir gayret sarf ettiğim) halde amelim ne ki, kusur ettiğimde amelim ne olsun?..." Sonra kadın dedi: -"Vay, yazıklar olsun bana! Yarışmanın hasretinden ve ayrılığın acısından..." dedi. Yarışmanın hasreti, kalkanlar, mezarlarından kalktıklarında ebrâr, nurânî bineklerine binecekler. İzzet ve Celâl'in kasrına (sarayına yani cennete) gidecekler. Kendilerini sevenlerin menzil ve mertebelerine yükseltilecek... Ve önlerine mukarrabînlerin hediye ve ihsanları sunulacaktır... Geride kalanlar ise o anda mahzun ve kederli bir şekilde kalırlar. O anda kendisinden bütün faydalan kesilir... Hasret ve teessüfe kapılır. Nedamet, keder ve pişmanlıktan eriyip gider. Ayrılık acısı ise, o anda insanları ve ayrılığı birbirinden ayırır. Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allâhü Teâlâ hazretleri bütün mahlûkatı, tek ve büyük bir sahrada topladığı vakit; nida eder: -"Ey mücrimler! Ayrılın! Muhakkak ki, ancak müttekîler kurtuluşa nail olurlar!" Bu şu kavl-i şeriftir: 619 -" Ve haydin ayrılın bugün ey mücrimler!" O anda; 1- Kişi, eşinden, 2- Çocuk babasından, 3- Çocuk annesinden, 4- Baba çocuğundan, 5- Sevgili sevgilisinden, 6- Dost, dostundan ayrılır.... Çünkü bu (yakınlardan bir kısmı) cennet bahçelerine gönderilir. Bu da (bir kısmı da) bağlanarak, cehennemin çukurlarına batılacaktır... Telef ve veda onların arasında uzun olacaktır. O anda onların göz yaşları nehirler gibi akacaktır. Ayrılık acısıyla...

Ayrılık Acısı 

Ayrılığın acısını ifâde ve beyân için şiir söylediler: -"Eğer sen o saat aramızda olsaydın; Aramızda olanları görseydin; Bizim defalarca vedâlaştığımızı görürdün. 0 zaman, bilirdin; Göz yaşlarımızın; Denizlere ulaştığını. Gözlerimizden yaşların aktığını elbette görürdün..." Yemin Ediyorlar

"Ve Allah'a kasem ettiler..."  

Sebeb-i Nüzul

Rivayet olundu: Kureyşliler, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine; -"Ey Muhammedi Sen bize Musa Aleyhisselam'dan haber vermektesin! Musa Aleyhisselam'ın beraberinde asâ'sı vardı. Musa Aleyhisselâm, asasını, taşa vurduğunda taştan on iki pınar kaynamaya başladı. Sen bize İsa Aleyhisselam'dan haber verdin. İsa Aleyhisselâm, ölüleri diriltiyordu. Salih Aleyhisselâm, dağdan deve çıkarttı. Sen de bize, böyle apaçık bir mucize getir! Eğer sen bunları yaparsan elbette biz seni tasdik eder ve sana iman ederiz!" Müşrikler bu konuda yemin ettiler. Hatta yeminlerinde mübalağa ile çok aşırı gittiler. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, onlara sordu: -"Ne istiyorsunuz?" Onlar; -"Sen bize Safa tepesini altın yap! Veya bize bazı ölülerimizi dirilt! Biz o Ölülerimizden, senin söylediklerinin hak mı veya bâtıl mı olduğunu soralım! Veya bize melekleri göster. Melekler, senin peygamberliğine şahadet etsinler!..." Efendimiz (s.a.v.) hazretleri onlara; -"Sizin istediklerinizin bazılarını yaparsam; beni tasdik eder misiniz?" dedi. Onlar: -"Evet! dediler. Eğer sen bunları yaparsan, elbette topluca sana tabi oluruz!" Müslümanlar, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinden, onların kendisini tasdik etmesi için üzerlerine indirmesini istediler... Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, bu konuda dua etmeyi düşündü. O anda Cebrail Aleyhisselâm geldi. Ve: -"Eğer sen bunların olması için dua edersen; Allâhü Teâlâ hazretleri bu mucizeleri ikram ederse; onlara köklerini kazıyan bir azap ile azap eder. Ama eğer sen tâ Tevbe edinceye kadar onları olduğu hal üzere terk edersen; belki ileride Tevbe ederler (ve imana gelirler)," dedi. İşte bu hadise üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu .

Âyet ve Mucizeler
- "Olanca yeminleriyle,"

Hâl mevkiinde masdardır. Yani yeminlerinde olanca gayretleriyle yemin ediyor ve en galiz ve

şiddetli yemin ile yemin ediyorlar ki
yy en şiddetli yemin ile yemin ediyorlar ki;

"Eğer kendilerine bir âyet gelirse..." Onların istedikleri, Mucizeler... "Her halde ona imân edeceklermiş... De ki: Onlara de ki: "Âyetler ancak..." Hepsi... "Allah'ın nezdinde..." Yani Allâhü Teâlâ onun üzerine kadirdir. Onlardan dilediğini izhâr eder. Onlardan herhangi bir şeyi izhâr etmek benim gücüm, kudretim ve elimde değildir... Ben, ancak bir nezîrim (korkutucuyum)'dir...

mucizeleri Görseler

Sonra Allâhü Teâlâ hazretleri, Müslümanlara hitaben onların istedikleri âyetleri niçin göndermediğini beyân etti: Siz ne bileceksiniz ki... Doğrusu onlar, o âyet geldiği vakit de imân etmeyecekler." Sana ne öğretti ki, onların istedikleri Mucizeler ve âyetler geldiğinde onlar, iman etmeyeceklerdir. Belki onlar üzerinde oldukları küfür üzere kalacaklardır. Yani siz bunu bilmiyorsunuz. Siz bunu bilmezsiniz; kâfirlerin imana gelmelerini arzulayarak onların istedikleri âyetlerin gelmesini temenni ediyorsunuz. Bu kavl-i şerif, sebebi inkâr etti. Yani müsebbibin nefyini mübalağa ile beyân etti. Yani şuur ile... Bunda onların iman etmeyeceklerini beyan vardır. Bundan ilâhî rahmet ve yardıma mazhar olmayan kimselere âyetlerin apaçık bir şekilde deliller gelse bile bu delillerin ve onların istedikleri harikulade şeylerin gelmesinin kendilerine fayda vermeyeceğini beyan vardır.

Gözleriyle Görseler Bile

"Ve biz onların Kalblerini ters döndürürüz..." Bu kavl-i şerif "Onlar iman etmezler," kavl-i şerifinin üzerine atıftır. Size ne bildirdi ki, belki biz o an onların Kalblerini haktan çeviririz; onlar anlamazlar... Onun açıklığını... Onu görmezler ve ona iman etmezler. (3/8S) ^ "Buna imân etmedikleri gibi..." Gelen âyetlere ve mucizelere "İlk defa..." Ayın ikiye bölünmesi ve benzeri şeyler gibi... "Ve bırakıveririz kendilerini," Onları terk ederiz. Bu kavl-i şerif "Onlar iman etmezler," kavl-i şerifinin üzerine atıftır. Ve bu kavl-i şerif, istifhâm-ı inkârînin hükmünün içine dâhildir... "Tuğyanları içinde,"..." Hayret içinde şaşkındırlar; m Dalâlet ve sapıklıkları içinde... " bırakıveririz kendilerini," kavl-i şerifine taalluk etmek¬tedir. "Körü körüne bocalar giderlerüminlerin hidâyetiyle onlara hidâyet vermediğimiz için... Bu kav/-/ şerif, " bırakıveririz kendilerini," kavl-i şerifinde bulunan mensup zamirinden hâldir...

Kalblerİn Çevrilmesi

Bu çevirme ve terkin yönü, onların istidatlarının fesadı ve külliyen haktan yüz çevirmeleridir. Muhakkak ki onların hakka yönelmeleri ve hakkı kabul etmeye istidatları olmasıyla beraber Allâhü Teâlâ hazretleri, bunu (onları haktan uzaklaştırma ve terk etme işini) asla yapmaz. Zira bu tamamen icbar olmuş olur. Eğer o kişi, kahr olunmuş ve kalbinin üzeri mühürlenmiş ise, iyi bilsin ki, muhakkak ki bu durum (kalbinin mühürlenmesi) kendisine lütfün tesir etmemesindendir. Allâhü Teâlâ hazretleri için hüccet-i bâliğa vardır. Hidâyet ve tevfîk Allah'tandır... Yedinci cüz tamam oldu. (Hicrî:) 1100 senesinin Rabîu'1-Âhir ayının sonlarında tamam oldu.

(Yedinci cüz'ün tercüme ve tahkiki. 11 Ramazan-ı Şerif, 1425 Milâdî 25 Ekim Pazartesi saat 01.30'da sona erdi...) Tashihin tamamlanması 26 Ramazan 1425 (9.11.2004)  


Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.