FANDOM


Ta Ha Enbiya

2010 Kur'an Yılında Mersin Yenişehir Kaymakamlığı İlçe Müftülüğünün Dünyanın En Kapsamlı Kur'an Portali Projesidir.

Hac
Ayet No
Ayet Metni
Elmalı Meali (Orijinali)
Fransızca [1]
İngilizce Meali Pickthall)
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın ismiyle.
Au nom d'Allah, le Tout Miséricordieux, le Très Miséricordieux.
In the name of Allah, the Beneficent, the Merciful
Yaklaştı nâsa hisabları onlar ise hâlâ gaflette aldırmıyorlar
[L'échéance] du règlement de leur compte approche pour les hommes, alors que dans leur insouciance ils s'en détournent.
Their reckoning draweth nigh for mankind, while they turn away in heedlessness.
Rablarından kendilerine gelen her yeni ıhtarı mutlak eğlenerek dinliyorlar
Aucun rappel [de révélation] récente ne leur vient de leur Seigneur, sans qu'ils ne l'entendent en s'amusant,
Never cometh there unto them a new reminder from their Lord but they listen to it while they play.
[[لَاهِيَةً قُلُوبُهُمْ ۗ وَأَسَرُّوا النَّجْوَى الَّذِينَ ظَلَمُوا هَلْ هَٰذَا إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ ۖ أَفَتَأْتُونَ السِّحْرَ وَأَنْتُمْ تُبْصِرُونَ]]
Kalbleri hep oyunda hem onlar o zalimler şu gizli fısıltıyı sirleştiler: bu sırf sizin gibi, bir beşer artık göre göre sihere mi gidiyorsunuz?
leurs cours distraits; et les injustes tiennent des conversations secrètes et disent: «Ce n'est là qu'un être humain semblable à vous? Allez-vous donc vous adonner à la magie alors que vous voyez clair?»
With hearts preoccupied. And they confer in secret The wrong doers say: Is this other than a mortal like you? Will ye then succumb to magic when ye see (it)?
Dedi: rabbım söyleneni bilir: Gökte de Yerde de ve o öyle semî, öyle alîmdir
Il a répondu: «Mon Seigneur sait tout ce qui se dit au ciel et sur la terre; et Il est l'Audient, l'Omniscient».
He saith: My Lord knoweth what is spoken in the heaven and the earth. He is the Hearer, the Knower.
Dediler: adgâsü ahlâm, yok onu uydurdu, yok o bir şâir, yoksa bize evvelkilerin gönderildikleri gibi bir âyet getirsin
Mais ils dirent: «Voilà plutôt un amas de rêves! Ou bien Il l'a inventé. Ou, c'est plutôt un poète. Qu'il nous apporte donc un signe [identique] à celui dont furent chargés les premiers envoyés».
Nay, say they, (these are but) muddled dreams; nay, he hath but invented it; nay, he is but a poet. Let him bring us a portent even as those of old (who were God's messengers) were sent (with portents).
Onlardan evvel ihlâk ettiğimiz hiç bir karye iyman etmedi şimdi onlar mı iyman edecekler?
Pas une seule cité parmi celles que Nous avons fait périr avant eux n'avait cru [à la vue des miracles]. Ceux-ci croiront-ils donc?
Not a township believed of those which We destroyed before them (though We sent them portents): would they then believe?
Senden evvel de başka değil ancak kendilerine vahiy gönderdiğimiz bir takım ricâl gönderdik, haydin zikr ehline sorun bilmiyorsanız
Nous n'avons envoyé avant toi que des hommes à qui Nous faisions des révélations. Demandez donc aux érudits du Livre, si vous ne savez pas.
And We sent not (as Our messengers) before thee other than men whom We inspired. Ask the followers of the Reminder if ye know not?
biz onları hem yemek yemez bir cesed yapmadık hemde mühalled değildiler
Et Nous n'en n'avons pas fait des corps qui ne consommaient pas de nourriture. Et ils n'étaient pas éternels.
We gave them not bodies that would not eat food, nor were they immortals.
Sonra onlara olan va'de sadık olduk da kendilerini ve dilediklerimizi necata çıkarıp müsrifleri helâk ettik
Puis Nous réalisâmes la promesse (qui leur avait été faite). Nous les sauvâmes avec ceux que Nous voulûmes [sauver]. Et Nous fîmes périr les outranciers.
Then We fulfilled the promise unto them. So We delivered them and whom We would, and We destroyed the prodigals.
Şanım hakkı için size bir kitab indirdik ki bütün şanımız onda? hâlâ akıllanmıyacakmısınız?
Nous avons assurément fait descendre vers vous un livre où se trouve votre rappel [ou votre renom]. Ne comprenez-vous donc pas?
Now We have revealed unto you a Scripture wherein is your Reminder. Have ye then no sense?
Halbuki biz zulmetmekte olan nice memleket kırdık geçirdik, ve arkasından diğerlerini başka bir kavm olarak neşet ettirdik
Et que de cités qui ont commis des injustices, Nous avons brisées; et Nous avons créé d'autres peuples après eux.
How many a community that dealt unjustly have We shattered, and raised up after them another folk!
Be'simizi hissettikleri vakit, hemen oradan üzengi depiyorlardı,
Quand [ces gens] sentirent Notre rigueur ils s'en enfuirent hâtivement.
And, when they felt Our might, behold them fleeing from it!
yok, dedik: tepinmeyin, dönün o içinde şimartıldığınız şeylere ve meskenlerinize, ki sorguya çekileceksiniz
Ne galopez point. Retournez plutôt au grand luxe où vous étiez et dans vos demeures, afin que vous soyez interrogés.
(But it was said unto them): Flee not, but return to that (existence) which emasculated you and to your dwellings, that ye may be questioned.
Vay bizlere: bizler cidden zalimler idik dediler
Ils dirent: «Malheur à nous! Nous étions vraiment injustes».
They cried: Alas for us! Lo! we were wrongdoers.
Artık bütün davaları bu oldu kaldı, nihayet onları öyle yapdık ki biçildiler, söndüler
Telle ne cessa d'être leur lamentation jusqu'à ce que Nous les eûmes moissonnés et éteints.
And this their crying ceased not till We made them as reaped corn, extinct.
Biz o Göğü ve Yeri oyunculuk etmek üzere yaratmadık
Ce n'est pas par jeu que Nous avons créé le ciel et la terre et ce qui est entre eux.
We created not the heaven and the earth and all that is between them in play.
Eğer bir eğlence ittihaz etmiş olsa idik onu kendi ledünnümüzden ittihaz ederdik, yapacak olsa idik öyle yapardık
Si Nous avions voulu prendre une distraction, Nous l'aurions prise de Nous-mêmes, si vraiment Nous avions voulu le faire.
If We had wished to find a pastime, We could have found it in Our presence if We ever did.
Hayır biz hakkı bâtılın tepesine fırlatırız da beynini parçalar, bir de bakarsın o anda mahvolmuştur, vay sizlere de o ettiğiniz vasıflardan
Bien au contraire, Nous lançons contre le faux la vérité qui le subjugue, et le voilà qui disparaît. Et malheur à vous pour ce que vous attribuez [injustement à Allah].
Nay, but We hurl the true against the false, and it doth break its head and lo! it vanisheth. And yours will be woe for that which ye ascribe (unto Him).
Halbuki Göklerde Yerde kim varsa onundur, ve onun huzurundakiler ona ibâdetten ne çekinirler ne de yorgunluk duyarlar
A Lui seul appartiennent tous ceux qui sont dans les cieux et sur la terre. Ceux qui sont auprès de Lui [les Anges] ne se considèrent point trop grands pour L'adorer et ne s'en lassent pas.
Unto Him belongeth whosoever is in the heavens and the earth. And those who dwell in His presence are not too proud to worship Him nor do they weary;
Gece gündüz ona tesbih ederler, fütur getirmezler
Ils exaltent Sa Gloire nuit et jour et ne s'interrompent point.
They glorify (Him) night and day; they flag not.
Yoksa bir takım ilâhlar edindiler de Arzdan neşri onlar mı yapacaklar?
Ont-ils pris des divinités qui peuvent ressusciter (les morts) de la terre?
Or have they chosen Gods from the earth who raise the dead?
Yerde Gökte Allahtan başka ilâhlar olsa idi ikisi de fâsid olmuş gitmişti, rabbın o arşın rabbı Allah münezzeh sübhandır onların isnad ettikleri vasıflardan
S'il y avait dans le ciel et la terre des divinités autres qu'Allah, tous deux seraient certes dans le désordre. Gloire, donc à Allah, Seigneur du Trône; Il est au-dessus de ce qu'ils Lui attribuent!
If there were therein Gods beside Allah, then verily both (the heavens and the earth) had been disordered. Glorified be Allah, the Lord of the Throne, from all that they ascribe (unto Him).
O yaptığından mes'ul olmaz onlar ise mes'uldürler
Il n'est pas interrogé sur ce qu'Il fait, mais ce sont eux qui devront rendre compte [de leurs actes].
He will not be questioned as to that which He doeth, but they will be questioned.
[[أَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِهِ آلِهَةً ۖ قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ ۖ هَٰذَا ذِكْرُ مَنْ مَعِيَ وَذِكْرُ مَنْ قَبْلِي ۗ بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ الْحَقَّ ۖ فَهُمْ مُعْرِضُونَ]]
Yoksa ondan başka ilâhlar mı edindiler? De ki: haydi getirin bürhnınızı, işte benimle beraber olanların zikri ve benden evvelkilerin zikri, fakat çokları hakkı bilmezler de onun için ı'raz ederler
Ont-ils pris des divinités en dehors de Lui? Dis: «Apportez votre preuve». Ceci est la révélation de ceux qui sont avec moi et de ceux qui étaient avant moi. Mais la plupart d'entre eux ne connaissent pas la vérité et s'en écartent.
Or have they chosen other gods beside Him? Say: Bring your proof (of their godhead). This is the Reminder of those with me and those before me, but most of them know not the Truth and so they are averse.
Senden evvel hiç bir Resul göndermedik ki ona şöyle vahyetmiş olmıyalım: hakikat bu: benden başka ilâh yoktur, onun için hep bana ıbadet edin
Et Nous n'avons envoyé avant toi aucun Messager à qui Nous n'ayons révélé: «Point de divinité en dehors de Moi. Adorez-Moi donc».
And We sent no messenger before thee but We inspired him, (saying): There is no God save Me (Allah), so worship Me.
Böyle iken dediler ki: Rahman veled ittihaz etti, tenzih o sübhana, doğrusu onlar ikram olunmuş kullardır
Et ils dirent: «Le Tout Miséricordieux s'est donné un enfant». Pureté à Lui! Mais ce sont plutôt des serviteurs honorés.
And they say: The Beneficent hath taken unto Himself a son. Be He glorified! Nay, but (those whom they call sons) are honoured slaves;
Onun sözünün önüne geçmezler hep onun emriyle hareket ederler
Ils ne devancent pas Son Commandement et agissent selon Ses ordres.
They speak not until He hath spoken, and they act by His command.
O onların önlerindekini arkalarındakini bilir ve onlar onun rıza verdiği kimselerden başkasına şefaat etmezler, ve hepsi onun haşyetinden titrerler
Il sait ce qui est devant eux et ce qui derrière eux. Et ils n'intercèdent qu'en faveur de ceux qu'Il a agréés [tout en étant] pénétrés de Sa crainte.
He knoweth what is before them and what is behind them, and they cannot intercede except for him whom He accepteth, and they quake for awe of Him.
Ve içlerinden her kim ben ondan başka bir ilâhım derse biz ona Cehennemi ceza veririz, zalimleri biz böyle cezalandırırız
Et quiconque d'entre eux dirait: «Je suis une divinité en dehors de Lui». Nous le rétribuerons de l'Enfer. C'est ainsi que Nous rétribuons les injustes.
And one of them who should say: Lo! I am a God beside Him, that one We should repay with hell. Thus We repay wrong doers.
[[أَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا ۖ وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ ۖ أَفَلَا يُؤْمِنُونَ]]
Ya o küfredenler görmedilerdemi ki Semavât-ü Arz bitişik idiler de biz onları ayırdık, hayatı olan her şey'i sudan yaptık, hâlâ inanmıyorlar mı?
Ceux qui ont mécru, n'ont-ils pas vu que les cieux et la terre formaient une masse compacte? Ensuite Nous les avons séparés et fait de l'eau toute chose vivante. Ne croiront-ils donc pas?
Have not those who disbelieve known that the heavens and the earth were of one piece, then We parted them, and We made every living thing of water? Will they not then believe?
Arzda da onları çalkalar diye baskılar oturttuk, hem onda bol bol açıklıklar yaptık ki doğru gidebilsinler
Et Nous avons placé des montagnes fermes dans la terre, afin qu'elle ne s'ébranle pas en les [entraînant]. Et Nous y avons placé des défilés servant de chemins afin qu'ils se guident.
And We have placed in the earth firm hills lest it quake with them, and We have placed therein ravines as roads that haply they may find their way.
Semayı da mahfuz bir sakıf yaptık, onlar ise onun âyetlerinden yüz çeviriyorlar
Et Nous avons fait du ciel un toit protégé. Et cependant ils se détournent de ses merveilles.
And We have made the sky a roof withheld (from them). Yet they turn away from its portents.
Halbuki o, o hâlık ki geceyi, gündüzü ve Şems-ü Kameri yaratmış, bütün o ecram her biri birer felekte yüzüyorlar
Et c'est Lui qui a créé la nuit et le jour, le soleil et la lune; chacun voguant dans une orbite.
And He it is Who created the night and the day, and the sun and the moon. They float, each in an orbit.
Bir de biz senden evvel hiç biri beşer için huld nasîb etmedik, şimdi ser ölürsen onlar muhalled mi kalacaklar?
Et Nous n'avons attribué l'immortalité à nul homme avant toi. Est-ce que si tu meurs, toi, ils seront, eux, éternels?
We appointed immortality for no mortal before thee. What! if thou diest, can they be immortal?
Her nefis ölümü tadacak ve sizi bir imtihan olarak şer ve hayr ile mübtelâ kılacağız, hepiniz de nihayet bize irca' olunacaksınız
Toute âme doit goûter la mort. Nous vous éprouverons par le mal et par le bien [à titre] de tentation. Et c'est à Nous que vous serez ramenés.
Every soul must taste of death, and We try you with evil and with good, for ordeal. And unto Us ye will be returned.
[[وَإِذَا رَآكَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ يَتَّخِذُونَكَ إِلَّا هُزُوًا أَهَٰذَا الَّذِي يَذْكُرُ آلِهَتَكُمْ وَهُمْ بِذِكْرِ الرَّحْمَٰنِ هُمْ كَافِرُونَ]]
O küfredenler seni gördükleri vakıt da seni alaya tutuyorlar, bu mu ilâhlarınızı anıp duran diyorlar, halbuki onlar hep rahmânın zikrine küfrediyorlar
Quand les mécréants te voient, ils ne te prennent qu'en dérision (disant): «Quoi! Est-ce-là celui qui médit de vos divinités?» Et ils nient [tout] rappel du Tout Miséricordieux.
And when those who disbelieve behold thee, they but choose thee out for mockery, (saying): Is this he who maketh mention of your gods? And they would deny all mention of the Beneficent.
İnsan aceleden yaratıldı, yarın ben onlara âyetlerimi göstereceğim şimdi siz acele etmeyin
L'homme a été créé prompt dans sa nature. Je vous montrerai Mes signes [la réalisation de Mes menaces]. Ne me hâtez donc pas.
Man is made of haste. I shall show you My portents, but ask Me not to hasten.
Bir de bu va'd ne zaman? Doğru iseniz, diyorlar
Et ils disent: «A quand cette promesse si vous êtes véridiques?»
And they say: When will this promise (be fulfilled), if ye are truthful?
Bilseler o küfredenler ne yüzlerinden ne arkalarından ateşi men'edemiyecekleri, ve hiç bir taraftan yardım olunmıyacakları o demi
Si [seulement] les mécréants connaissaient le moment où ils ne pourront empêcher le feu de leurs visages ni de leurs dos, et où ils ne seront point secourus.
If those who disbelieved but knew the time when they will not be able to drive off the fire from their faces and from their backs, and they will not be helped!
Doğrusu o onları bağdeten gelecek de kendilerini dondura kalacak, artık ne reddini güçleri yetecek ne de kendilerine mühlet verilecek
Mais non, cela leur viendra subitement et ils seront alors stupéfaits; ils ne pourront pas le repousser et on ne leur donnera pas de répit.
Nay, but it will come upon them unawares so that it will stupefy them, and they will be unable to repel it, neither will they be reprieved.
Kasem olsun ki senden evvel bir çok Peygamberlerle istihzâ edildi de içlerinden alay edenleri o istihzâ ettikleri şey kuşatıverdi
On s'est moqué de messagers venus avant toi. Et ceux qui se sont moqués d'eux, se virent frapper de toutes parts par l'objet même de leurs moqueries.
Messengers before thee, indeed, were mocked, but that whereat they mocked surrounded those who scoffed at them.
De ki sizi: gece ve gündüz o rahmandan kim koruyabilir? Fakat onlar rablarının zikrinden sarfı nazar etmişlerdir
Dis: «Qui vous protège la nuit et le jour, contre le [châtiment] du Tout Miséricordieux?» Pourtant ils se détournent du rappel de leur Seigneur.
Say: Who guardeth you in the night or in the day from the Beneficent? Nay, but they turn away from mention of their Lord,
Yoksa onlar için kendilerini önümüzden men'edecek ilâhlar mı var? Onlar kendi nefislerini bile kurtaramıyacakları gibi bizden sahabet de olunmazlar
Ont-ils donc des divinités en dehors de Nous, qui peuvent les protéger? Mais celles-ci ne peuvent ni se secourir elles-mêmes, ni se faire assister contre Nous.
Or have they gods who can shield them from Us? They cannot help themselves nor can they be defended from Us.
[[بَلْ مَتَّعْنَا هَٰؤُلَاءِ وَآبَاءَهُمْ حَتَّىٰ طَالَ عَلَيْهِمُ الْعُمُرُ ۗ أَفَلَا يَرَوْنَ أَنَّا نَأْتِي الْأَرْضَ نَنْقُصُهَا مِنْ أَطْرَافِهَا ۚ أَفَهُمُ الْغَالِبُونَ]]
Doğrusu biz, onları ve atalarını yaşattık hettâ o ömür onlara uzun geldi, fakat şimdi görmüyorlar mı o Arzı etrafından eksiltip duruyoruz, o halde galip onlar mı?
Au contraire Nous avons accordé une jouissance [temporaire] à ceux-là comme à leurs ancêtres jusqu'à un âge avancé. Ne voient-ils pas que Nous venons à la terre que Nous réduisons de tous côtés? Seront-ils alors les vainqueurs?
Nay, but We gave these and their fathers ease until life grew long for them. See they not how we visit the land, reducing it of its outlying parts? Can they then be the victors?
De ki ben sizi ancak vahyile inzar ediyorum, amma ne kadar inzar edilseler sağırlar da'veti işitmezler
Dis: «Je vous avertis par ce qui m'est révélé». Les sourds, cependant, n'entendent pas l'appel quand on les avertit.
Say (O Muhammad, unto mankind): I warn you only by the Inspiration. But the deaf hear not the call when they are warned.
Maamafih kasem olsun rabbının azâbından onlara bir nefha dokunursa muhakkak diyeceklerdir ki vay bizlere! Bizler cidden zâlimler idik
Si un souffle du châtiment de ton Seigneur les effleurait, ils diraient alors: «Malheur à nous! Nous étions vraiment injustes».
And if a breath of thy Lord's punishment were to touch them, they assuredly would say: Alas for us! Lo! we were wrong doers.
[[وَنَضَعُ الْمَوَازِينَ الْقِسْطَ لِيَوْمِ الْقِيَامَةِ فَلَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْئًا ۖ وَإِنْ كَانَ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ أَتَيْنَا بِهَا ۗ وَكَفَىٰ بِنَا حَاسِبِينَ]]
Biz ise Kıyamet günü için mizanlara adâleti koruz da hiç bir nefis, zerrece zulm edilmez, bir hardel tanesi ağırlığınca da olsa onu getirir koruz, hisabcı da biz yeteriz
Au Jour de la Résurrection, Nous placerons les balances exactes. Nulle âme ne sera lésée en rien, fût-ce du poids d'un grain de moutarde que Nous ferons venir. Nous suffisons largement pour dresser les comptes.
And We set a just balance for the Day of Resurrection so that no soul is wronged in aught. Though it be of the weight of a grain of mustard seed, We bring it. And We suffice for reckoners.
Celâlim hakkı için biz Musâ ile Harûna fürkan ve bir zıya ve bir zikir vermiştik, müttekıler için
Nous avons déjà apporté à Moïse et Aaron le Livre du discernement (la Thora) ainsi qu'une lumière et un rappel pour les gens pieux,
And We verily gave Moses and Aaron the Criterion (of right and wrong) and a light and a Reader far those who keep from evil
O müttekıler için ki rablarına gıyabda haşyet beslerler ve o saatten titrer dururlar
qui craignent leur Seigneur malgré qu'ils ne Le voient pas, et redoutent l'Heure (la fin du monde).
Those who tear their Lord in secret and who dread the Hour (of doom).
İşte bu - Kur'an - da bizim indirdiğimiz mübarek zikirdir şimdi siz bunu mu inkâr ediyorsunuz
Et ceci [le Coran] est un rappel béni que Nous avons fait descendre. Allez-vous donc le renier?
This is a blessed Reminder that We have revealed: Will ye then reject it?
Şanım hakkı için bundan evvel de İbrahime rüşdünü vermiştik
En effet, Nous avons mis auparavant Abraham sur le droit chemin. Et Nous en avions bonne connaissance.
And We verily gave Abraham of old his proper course, and We were Aware of him,
O vakıt ki babasına ve kavmine ne bu başına toplanıb durduğunuz temasîl dedi
Quand il dit à son père et à son peuple: «Que sont ces statues auxquelles vous vous attachez?»
When he said unto his father and his folk: What are these images unto which ye pay devotion?
Atalarımızı bunlara ıbadet ediyor bulduk dediler
ils dirent: «Nous avons trouvé nos ancêtres les adorant».
They said: We found our fathers worshippers of them.
Kasem olsun ki dedi, siz de atalarınız da açık bir dalâl içindesiniz
Il dit: «Certainement, vous avez été, vous et vos ancêtres, dans un égarement évident».
He said: Verily ye and your fathers were in plain error.
Dediler: ciddi mi söylüyorsun yoksa sen şakacılardan mısın
Ils dirent: «Viens-tu à nous avec la vérité ou plaisantes-tu?»
They said: Bringest thou unto us the truth, or art thou some jester?
Doğrusu, dedi: rabbınız o Göklerin ve Yerin rabbıdır ki onları yaratmıştır ve ben buna şehadet edenlerdenim
Il dit: «Mais votre Seigneur est plutôt le Seigneur des cieux et de la terre, et c'est Lui qui les a créés. Et je suis un de ceux qui en témoignent.
He said: Nay, but your Lord is the Lord of the heavens and the earth, Who created them; and I am of those who testify unto that.
Ve tallahi siz dönüp gittikten sonra putlarınıza lâhüdd bir tedbir yapacağım
Et par Allah! Je ruserai certes contre vos idoles une fois que vous serez partis».
And, by Allah, I shall circumvent your idols after ye have gone away and turned your backs.
Derken onları parça parça etti, ancak bir büyüklerini bıraktı ki belki ona müracaat ederler
Il les mit en pièces, hormis [la statue] la plus grande. Peut-être qu'ils reviendraient vers elle.
Then he reduced them to fragments, all save the chief of them, that haply they might have recourse to it.
Bunu bizim ilâhlarımıza kim yapmış? Her halde o zalimlerden biri dediler
Ils dirent: «Qui a fait cela à nos divinités? Il est certes parmi les injustes».
They said: Who hath done this to our gods? Surely it must be some evil doer.
Bir delikanlı işittik bunları anıyor adına İbrahim deniyormuş dediler
(Certains) dirent: «Nous avons entendu un jeune homme médire d'elles; il s'appelle Abraham».
They said: We heard a youth make mention of them, who is called Abraham.
Haydin dediler: getirin onu nâsın gözleri önüne belki şehadet ederler
Ils dirent: «Amenez-le sous les yeux des gens afin qu'ils puissent témoigner.
They said: Then bring him (hither) before the people's eyes that they may testify.
Dediler: sen mi yaptın bunu ilâhlarımıza ya İbrahim
(Alors) ils dirent: «Est-ce toi qui as fait cela à nos divinités, Abraham?»
They said: Is it thou who hast done this to our gods, O Abraham?
Belki dedi şu büyükleri yapmıştır, sorun bakalım onlara eğer söylerlerse
Il dit: «C'est la plus grande d'entre elles que voici, qui l'a fait. Demandez-leur donc, si elles peuvent parler».
He said: But this, their chief hath done it. So question them, if they can speak.
Bunun üzerine vicdanlarına müracaat ettiler de dediler: doğrusu siz haksızsınız
Se ravisant alors, ils se dirent entre eux: «C'est vous qui êtes les vrais injustes».
Then gathered they apart and said: Lo! ye yourselves are the wrong doers.
Sonra yine tepeleri üstü ters döndüler, sen cidden bilirsin ki bunlar söylemez dediler
Puis ils firent volte-face et dirent: «Tu sais bien que celles-ci ne parlent pas».
And they were utterly confounded, and they said: Well thou knowest that these speak not.
O halde dedi: Allahı bırakıp da size hiç bir faide veremiyecek, zarar da edemiyecek nesnelere mi tapıyorsunuz?
Il dit: «Adorez-vous donc, en dehors d'Allah, ce qui ne saurait en rien vous être utile ni vous nuire non plus.
He said: Worship ye then instead of Allah that which cannot profit you at all, nor harm you?
Yuf size ve Allahdan başka taptıklarınıza! hâlâ akıllanmıyacak mısınız?
Fi de vous et de ce que vous adorez en dehors d'Allah! Ne raisonnez-vous pas?»
Fie on you and all that ye worship instead of Allah! Have ye then no sense?
Siz bunu, dediler: yakın da ilâhlarınızın öcünü alın, bir iş yapacaksınız
Ils dirent: «Brûlez-le. Secourez vos divinités si vous voulez faire quelque chose (pour elles)».
They cried: Burn him and stand by your gods, if ye will be doing.
Ey nâr, serin ve selâmet ol İbrahime dedik
Nous dîmes: «O feu, sois pour Abraham une fraîcheur salutaire».
We said: O fire, be coolness and peace for Abraham.
Ona bir dolab kurmak istediler, biz de daha ziyade kendilerini husrâna düşürdük
Ils voulaient ruser contre lui, mais ce sont eux que Nous rendîmes les plus grands perdants.
And they wished to set a snare for him, but We made them the greater losers.
Ve onu Lût ile beraber kurtarıp içinde âlemîne bereketler verdiğimiz Arza çıkardık
Et Nous le sauvâmes, ainsi que Lot, vers une terre que Nous avions bénie pour tout l'univers.
And We rescued him and Lot (and brought them) to the land which We have blessed for (all) peoples.
Ve ona İshakı ihsan ettik, fazla olarak Ya'kubu da ve her birini salihînden kıldık
Et Nous lui donnâmes Isaac et, de surcroît Jacob, desquels Nous fîmes des gens de bien.
And We bestowed upon him Isaac, and Jacob as a grandson. Each of them We made righteous.
[[وَجَعَلْنَاهُمْ أَئِمَّةً يَهْدُونَ بِأَمْرِنَا وَأَوْحَيْنَا إِلَيْهِمْ فِعْلَ الْخَيْرَاتِ وَإِقَامَ الصَّلَاةِ وَإِيتَاءَ الزَّكَاةِ ۖ وَكَانُوا لَنَا عَابِدِينَ]]
Ve hepsini emrimizle yol göteren imamlar ettik ve kendilerine hayırlar işlemeği, namaz kılmayı zekât vermeyi, vahyeyledik ve hep bize âbid idiler
Nous les fîmes des dirigeants qui guidaient par Notre ordre. Et Nous leur révélâmes de faire le bien, d'accomplir la prière et d'acquitter la Zakât. Et ils étaient Nos adorateurs.
And We made them chiefs who guide by Our command, and We inspired in them the doing of good deeds and the right establishment of worship and the giving of alms and they were worshippers of Us (alone).
[[وَلُوطًا آتَيْنَاهُ حُكْمًا وَعِلْمًا وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْقَرْيَةِ الَّتِي كَانَتْ تَعْمَلُ الْخَبَائِثَ ۗ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمَ سَوْءٍ فَاسِقِينَ]]
Lût, ona da huküm, bir ılim verdik ve onu habasetler işliyen o karyeden kurtardık, hakıkat onlar kötü, fasık bir kavm idiler
Et Lot! Nous lui avons apporté la capacité de juger et le savoir, et Nous l'avons sauvé de la cité où se commettaient les vices; ces gens étaient vraiment des gens du mal, des pervers.
And unto Lot We gave judgment and knowledge, and We delivered him from the community that did abominations. Lo! they were folk of evil, lewd.
Onu ise rahmetimize idhal eyledik, çünkü o cidden salihînden idi
et Nous l'avons fait entrer en Notre miséricorde. Il était vraiment du nombre des gens de bien.
And We brought him in unto Our mercy. Lo! he was of the righteous.
Nuhu da, zira mukaddemâ nidâ etmişti, biz de duâsını kabul ettik de kendisini ve ehlini büyük bir sıkıntıdan kurtardık
Et Noé, quand auparavant il fit son appel. Nous l'exauçâmes et Nous le sauvâmes, ainsi que sa famille, de la grande angoisse,
And Noah, when he cried of old, We heard his prayer and saved him and his household from the great affliction.
Ve âyetlerimizi tekzib eden kavmden öcünü aldık, hakikat onlar kötü bir kavm idiler, biz de hepsini birden gargettik
et Nous le secourûmes contre le peuple qui traitait Nos prodiges de mensonges. Ils furent vraiment des gens du Mal. Nous les noyâmes donc tous.
And delivered him from the people who denied Our revelations. Lo! they were folk of evil, therefor did We drown them all.
İsmaili de, İdrisi de, Zül'kıfli de; hepsi sabirînden Davud ile Süleymanı da, o vakit ki ikisi de hars hakkında huküm veriyorlardı, o vakıt ki ekinde geceleyin kavmin davarı yayılmıştı, biz de hukümlerine şâhid idik
Et David, et Salomon, quand ils eurent à juger au sujet d'un champ cultivé où des moutons appartenant à une peuplade étaient allés paître, la nuit. Et Nous étions témoin de leur jugement.
And David and Solomon, when they gave judgment concerning the field, when people's sheep had strayed and browsed therein by night; and We were witnesses to their judgment.
[[فَفَهَّمْنَاهَا سُلَيْمَانَ ۚ وَكُلًّا آتَيْنَا حُكْمًا وَعِلْمًا ۚ وَسَخَّرْنَا مَعَ دَاوُودَ الْجِبَالَ يُسَبِّحْنَ وَالطَّيْرَ ۚ وَكُنَّا فَاعِلِينَ]]
Derhal onu Süleymana anlattık, bununla berâber her birine bir huküm ve bir ılim vermiştik ve Davudun maıyyetinde dağları müsahhar kılmıştık, kuşlarla beraber tesbih ediyorlardı ve biz bunları yaparız
Nous la fîmes comprendre à Salomon. Et à chacun Nous donnâmes la faculté de juger et le savoir. Et Nous asservîmes les montagnes à exalter Notre Gloire en compagnie de David, ainsi que les oiseaux. Et c'est Nous qui sommes le Faiseur.
And We made Solomon to understand (the case); and unto each of them We gave judgment and knowledge. And We subdued the hills and the birds to hymn (His) praise along with David. We were the doers (thereof).
Bir de ona sizin için sizi harbinizin şiddetinden korusun diye giyecek san'atı ta'lîm etmiştik, şimdi siz şükrüne eda ediyor musunuz?
Nous lui (David) apprîmes la fabrication des cottes de mailles afin qu'elles vous protègent contre vos violences mutuelles (la guerre). En êtes-vous donc reconnaissants?
And We taught him the art of making garments (of mail) to protect you in your daring. Are ye then thankful?
Süleyman için de şiddetli rüzgârı ki o içine bereketler verdiğimiz Arza emriyle cereyan ediyordu ve biz her şeyi biliriz
Et (Nous avons soumis) à Salomon le vent impétueux qui, par son ordre, se dirigea vers la terre que Nous avions bénie. Et Nous sommes à même de tout savoir,
And unto Solomon (We subdued) the wind in its raging. It set by His command toward the land which We had blessed. And of everything We are aware.
Şeytanlardan da onun için dalgıçlık edenleri ve daha başka amel için çalışanları teshır etmiştik ve hep onları zabteden biz idik
et parmi les diables il en était qui plongeaient pour lui et faisaient d'autres travaux encore, et Nous les surveillions Nous-mêmes.
And of the evil ones (subdued We unto him) some who dived (for pearls) for him and did other work, and We were warders unto them.
Eyyubu da, zira «rabbehu enni messeniyed durru ve ente erhamur rahimîn» diye rabbına nidâ etti
Et Job, quand il implora son Seigneur: «Le mal m'a touché. Mais Toi, tu es le plus miséricordieux des miséricordieux»!
And Job, when he cried unto his Lord, (saying): Lo! adversity afflicteth me, and Thou art Most Merciful of all who show mercy.
[[فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَكَشَفْنَا مَا بِهِ مِنْ ضُرٍّ ۖ وَآتَيْنَاهُ أَهْلَهُ وَمِثْلَهُمْ مَعَهُمْ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا وَذِكْرَىٰ لِلْعَابِدِينَ]]
Biz de duâsını kabul ettik de hemen kendisindeki durru açtık ve tarafımızdan bir rahmet ve âbidler için bir muhtıra olmak üzere ona ehlini ve beraberlerinde onların bir mislini de verdik
Nous l'exauçâmes, enlevâmes le mal qu'il avait, lui rendîmes les siens et autant qu'eux avec eux, par miséricorde de Notre part et en tant que rappel aux adorateurs.
Then We heard his prayer and removed that adversity from which he suffered, and We gave him his household (that he had lost) and the like thereof along with them, a mercy from Our store, and a remembrance for the worshippers;
İsmaili de, İdrisi de, Zül'kıfli de; hepsi sabirînden
Et Ismaël, Idris, et Dûl-Kifl! qui étaient tous endurants;
And (mention) Ishmael, and Idris, and Dhul-Kifl. All were of the steadfast.
Bunları da rahmetimize idhal eyledik, çünkü cidden salihîndendirler
que Nous fîmes entrer en Notre miséricorde car ils étaient vraiment du nombre des gens de bien.
And We brought them in unto Our mercy. Lo! they are among the righteous.
[[وَذَا النُّونِ إِذْ ذَهَبَ مُغَاضِبًا فَظَنَّ أَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادَىٰ فِي الظُّلُمَاتِ أَنْ لَا إِلَٰهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ]]
Zennunu da; hani öfkelenerek gitmişti de biz kendisini aslâ sıkıştırmayız zannetmişti, derken zulmetler içinde «la ilahe illa ente subhaneke inni kuntu minezzalimîn» diye nidâ etti
Et Dû'n-Nûn (Jonas) quand il partit, irrité. Il pensa que Nous N'allions pas l'éprouver. Puis il fit, dans les ténèbres, l'appel que voici: «Pas de divinité à part Toi! Pureté à Toi! J'ai été vraiment du nombre des injustes».
And (mention) Dhun Nun, when he went off in anger and deemed that We had no power over him, but he cried out in the darkness, saying: There is no God save Thee. Be Thou glorified! I have been a wrong doer.
Biz de duâsını kabul ile icabet ettik de kendisini gamden kurtardık ve işte mü'minleri böyle kurtarırız
Nous l'exauçâmes et le sauvâmes de son angoisse. Et c'est ainsi que Nous sauvons les croyants.
Then We heard his prayer and saved him from the anguish. Thus We save believers.
Zekeriyyayı da; hani rabbına «rabbi la tezerni ferden ve ente hayrul varisin» diye nidâ etmişti
Et Zacharie, quand il implora son Seigneur: «Ne me laisse pas seul, Seigneur, alors que Tu es le meilleur des héritiers».
And Zachariah, when he cried unto his Lord: My Lord! Leave me not childless, though Thou art the best of inheritors.
[[فَاسْتَجَبْنَا لَهُ وَوَهَبْنَا لَهُ يَحْيَىٰ وَأَصْلَحْنَا لَهُ زَوْجَهُ ۚ إِنَّهُمْ كَانُوا يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَيَدْعُونَنَا رَغَبًا وَرَهَبًا ۖ وَكَانُوا لَنَا خَاشِعِينَ]]
Biz de duâsını kabul ile icabet ettik de kendisine Yahyâyı verdik ve onun zevcesini ıslâh eyledik, hakıkat bunlar hayrâtta müsaraat ve bize rağbet ve rehbetle duâ ederlerdi ve bizim için haşı'lerdi
Nous l'exauçâmes, lui donnâmes Yahya et guérîmes son épouse. Ils concouraient au bien et Nous invoquaient par amour et par crainte. Et ils étaient humbles devant Nous.
Then We heard his prayer, and bestowed upon him John, and adjusted his wife (to bear a child) for him. Lo! they used to vie one with the other in good deeds, and they cried unto Us in longing and in fear, and were submissive unto Us.
Ve o dişiyi de ki ırzını muhkem korudu da kendisine ruhumuzdan nefhettik, ve kendisile oğlunu âlemîne bir âyet kıldık
Et celle [la vierge Marie] qui avait préservé sa chasteté! Nous insufflâmes en elle un souffle (de vie) venant de Nous et fîmes d'elle ainsi que de son fils, un signe [miracle] pour l'univers.
And she who was chaste, therefor We breathed into her (something) of Our spirit and made her and her son a token for (all) peoples.
İşte bu sizin ümmetiniz bir tek ümmet, rabbınız da bir benim onun için hep bana kulluk edin
Certes, cette communauté qui est la vôtre est une communauté unique, et Je suis votre Seigneur. Adorez-Moi donc.
Lo! this, your religion, is one religion, and I am your Lord, so worship Me.
Onlar kumandalarını beyinlerinde parçaladılar, fakat hepsi bize rücu' edecekler
Ils se sont divisés en sectes. Mais tous, retourneront à Nous.
And they have broken their religion (into fragments) among them, (yet) all are returning unto Us.
İmdi her kim mü'min olarak salihattan bir amel işlerse onun sa'yine küfran yok ve her halde biz onun hisabına yazarız
Quiconque fait de bonnes ouvres tout en étant croyant, on ne méconnaîtra pas son effort, et Nous le lui inscrivons [à son actif].
Then whoso doeth good works and is a believer, there will be no rejection of his effort Lo! We record (it) for him.
İhlâk ettiğimiz karyeye dahi haramdır ki rücu' etmiyecek olsunlar
Il est défendu [aux habitants] d'une cité que Nous avons fait périr de revenir [à la vie d'ici-bas]!
And there is a ban upon any community which We have destroyed: that they shall not return,
Nihayet Ye'cûc ve Me'cûc açılıb da her tepeden saldırdıkları
Jusqu'à ce que soient relâchés les Yâjûj et les Mâjûj et qu'ils se précipiteront de chaque hauteur;
Until, when Gog and Magog are let loose, and they hasten out of every mound.
[[وَاقْتَرَبَ الْوَعْدُ الْحَقُّ فَإِذَا هِيَ شَاخِصَةٌ أَبْصَارُ الَّذِينَ كَفَرُوا يَا وَيْلَنَا قَدْ كُنَّا فِي غَفْلَةٍ مِنْ هَٰذَا بَلْ كُنَّا ظَالِمِينَ]]
ve hak va'd yaklaştığı vakıt, o zaman işte o küfredenlerin derhal gözleri belerecek «eyvah bizlere biz bundan gaflet ettik, hayır kendimize zulmetmiş olduk» diyecekler
c'est alors que la vraie promesse s'approchera, tandis que les regards de ceux qui ont mécru se figent: «Malheur à nous! Nous y avons été inattentifs. Bien plus, nous étions des injustes».
And the True Promise draweth nigh; then behold them, starring wide (in terror), the eyes of those who disbelieve! (They say): Alas for us! We (lived) in forgetfulness of this. Ah, but we were wrong doers!
Haberiniz olsun ki siz ve Allahdan başka taptığınız nesneler hep Cehennem mermisisiniz, siz, ona vürud edeceksiniz
«Vous serez, vous et ce que vous adoriez en dehors d'Allah, le combustible de l'Enfer, vous vous y rendrez tous.
Lo! ye (idolaters) and that which ye worship beside Allah are fuel of hell. Thereunto ye will come.
Onlar ilâh olsalardı ona vürud etmezlerdi, halbuki hepsi onda muhalled kalacaklar
Si ceux-là étaient vraiment des divinités, ils n'y entreraient pas; et tous y demeureront éternellement.
If these had been Gods they would not have come thither, but all wilt abide therein.
Öyle ki onların orada bir zefîri var, bunlar da orada iken işitmiyecekler
Ils y pousseront des gémissements, et n'y entendront rien.
. Therein wailing is their portion, and therein they hear not.
Şübhe yok ki haklarında bizden husnâ sebkedenler, bunlar, ondan uzaklaştırılmışlardır
En seront écartés, ceux à qui étaient précédemment promises de belles récompenses de Notre part.
. Lo! those unto whom kindness hath gone forth before from Us, they wilt be far removed from thence.
ve bunlar canlarının istediğinde muhalled kalacaklardır
Ils n'entendront pas son sifflement et jouiront éternellement de ce que leurs âmes désirent.
. They will not hear the slightest sound thereof, while they abide in that which their souls desire.
O fezeı ekber bunları mahzun etmiyecek ve bunları Melekler şöyle karşılayacaklar: bu işte sizin o gününüz ki va'dolunuyordunuz
La grande terreur ne les affligera pas, et les Anges les accueilleront: «voici le jour qui vous a été promis».
. The Supreme Horror will not grieve them, and the angels will welcome them, (saying): This is your Day which ye were promised;
[[. يَوْمَ نَطْوِي السَّمَاءَ كَطَيِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ ۚ كَمَا بَدَأْنَا أَوَّلَ خَلْقٍ نُعِيدُهُ ۚ وَعْدًا عَلَيْنَا ۚ إِنَّا كُنَّا فَاعِلِينَ]]
O gün ki Semâyı kitablar için defter dürer gibi düreceğiz evvel başladığımız gibi halkı iade edeceğiz, uhdemizde bir va'd, şübhe yok ki biz yaparız
Le jour où Nous plierons le ciel comme on plie le rouleau des livres. Tout comme Nous avons commencé la première création, ainsi Nous la répéterons; c'est une promesse qui Nous incombe et Nous l'accomplirons!
. The Day when We shall roll up the heavens and a recorder rolleth up a written scroll. As We began the first creation, We shall repeat it. (It is) a promise (binding) upon Us. Lo! We are to perform it.
Şanım hakkı için zikirden sonra Zeburda da yazmıştık: ki her halde Arz, ona benim salih kullarım vâris olacaktır
Et Nous avons certes écrit dans le Zabûr, après l'avoir mentionné (dans le Livre céleste), que la terre sera héritée par Mes bons serviteurs».
. And verity We have written in the Scripture, after the Reminder: My righteous slaves will inherit the earth:
Şübhe yok ki bunda âbid bir kavm için kâfi bir öğüd vardır
Il y a en cela [ces enseignements] une communication à un peuple d'adorateurs!
. Lo! there is a plain statement for folk who are devout.
Ve seni sâde âlemîne rahmet olarak göndermişizdir
Et Nous ne t'avons envoyé qu'en miséricorde pour l'univers.
. We sent thee not save as a mercy for the peoples.
De ki: bana sade vahyolunuyor ki: ilâhınız ancak bir ilâhdır, şimdi siz müsliman oluyor musunuz?
Dis: «Voilà ce qui m'est révélé: Votre Dieu est un Dieu unique; Etes-vous Soumis?» [décidés à embrasser l'Islam]
. Say: It is only inspired in me that your God is One God. Will ye then surrender (unto Him)!
Bunun üzerine aldırmazlarsa o halde de de ki: size düpedüz ı'lân ettim, ve bilmem bu size edilen va'd-ü vaîd pek yakın mi, yoksa uzak mı?
Si ensuite ils se détournent dis alors: «Je vous ai avertis en toute équité; je ne sais si ce qui vous est promis est proche ou lointain.
. But if they are averse, then say: I have warned you all alike, although I know not whether nigh or far is that which ye are promised.
Şübhe yok ki o, söylenenden, açığa vurulanı da bilir gizlediğinizi de bilir
Il connaît ce que vous dites à haute voix et ce que vous cachez.
. Lo! He knoweth that which is said openly, and that which ye conceal.
Ve bilmem belki bu-mühlet-sizin için bir imtihan ve vakta kadar bir istifadedir
Et je ne sais pas; ceci est peut-être une tentation pour vous et une jouissance pour un certain temps»!
. And I know not but that this may be a trial for you, and enjoyment for a while.
Dedi: ya rabb! hakka hukmet ve rabbımız rahmandır ancak isnadlarınıza karşı sığınılacak müstean
Il dit: «Seigneur, juge en toute justice! Et Notre Seigneur le Tout Miséricordieux, c'est Lui dont le secours est imploré contre vos assertions».
. He saith: My Lord! Judge Thou with truth. Our Lord is the Beneficent, whose help is to be implored against that which ye ascribe (unto Him).
İEnbiya Suresi/NAKİLLER - İEnbiya Tefsiri/Hak Dini Kur'an Dili
Yenişehir..

Şablon:Sadeleştirilmiş ET


Sure Formülleri