FANDOM


Ramazan Ayının Başlangıcının ve Sonunun Tesbit Edilmesi

Farz olan orucun vakti Ramazan ayıdır. Bu sebeple Ramazan ayının başlangıcı ile bayram gününün doğru olarak belirlenmesi büyük önem taşımaktadır.

Ramazan ayı ile bayramları, hilali gözleyerek tesbit etmek esas olmakla birlikte bunlar, astronomi ilminden yararlanılarak hesapla da tesbit edilebilir. Maksat, Ramazan ve bayramların doğru olarak belirlenmesidir.

Nitekim, namaz vakitleri de Kitap ve Sünnette güneşin hareketi ile (daha doğrusu dünyanın güneş etrafında dönmesi ile) meydana gelen ışık ve gölge durumlarına bağlanmışken bugün, bunlar dikkate alınarak namaz vakitleri hesapla belirlenerek takvimlerde gösterilmektedir.

Günümüzde yapılan bütün gözlemler de astronomik hesapların doğruluğunu kanıtlamaktadır.

1978 yılında 19 İslam ülkesinden 40 Din ve Astronomi bilgininin katılmasıyla İstanbul'da toplanan "Rü'yet-i Hilâl" konferansında; Kamerî aybaşlarının tesbitinde, hilâlin rü'yeti (ister çıplak gözle, isterse modern ilmin rasat metotlarıyla olsun hilâl'in görülmesi) esas olmakla beraber, astronomların hesapla tesbit ettikleri aybaşlarına dinen itibar edileceği kararına varılmıştır.

Konu hakkında yeterli bilgi edinmek isteyenlerin yararlanması için, sözü edilen konferansa Diyanet İşleri Başkanlığı'nca sunulan ilmi tebliğin bazı bölümlerini özetleyerek buraya alıyoruz:

"İslâmî hükümlere göre namaz vakitlerinin belirlenmesinde Güneşin hareketlerinin (daha doğrusu, Dünya'nın kendi ekseni etrafındaki günlük hareketi ile Güneş etrafındaki yıllık hareketlerinin); oruç, hac, zekat, fıtır sadakası,kurban, bayram gibi ibadetlerin zamanlarının tespitinde ise, Ay'ın aylık ve yıllık hareketlerinin esas alınması gerekmektedir. Söz konusu ibadetlerin zamanlarının isabetle tayin edilebilmesi ise; Kamerî aybaşlarının, özellikle Ramazan, Şevval ve Zilhicce aylarının ilk günlerinin doğru olarak tespitine bağlıdır. Fıkhî eserlerin incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, İslam müctehid ve fakihlerinin büyük çoğunluğu, Rasulullah (S.A.S.) Efendimizin, "Ramazan hilâlini görünce, oruca başlayın; Şevval hilâlini görünce bayram yapın. Hava kapalı olur da, hilâl görülemezse (Şaban ve Ramazan Aylarını) 30 güne tamamlayın"el-Buhari, el-Camiu's-Sahih,ıı,279,İstanbul,1315 hadis-i şerifi ile istidlal etmişler, Kameri aybaşlarının tespitinin, bu aylara ait ilk hilâllerinin görülmesi, bu mümkün olmadığı takdirde, ayın 30 güne tamamlanması ile olacağını, bu konuda hesapla ve müneccimlerin sözleriyle amel etmenin dinen caiz olmayacağını savunmuşlardır.

Buna karşılık, sayıca az olmakla birlikte Kamerî aybaşlarının (Ramazan, Şevval ve Zilhicce hilallerinin) hesapla da tayininin mümkün, caiz ve hatta zaruri olduğunu ifade eden muhakkik fakihler de her asırda bulunmuştur.

Kamerî aybaşlarının tayininin de, mutlaka Rü'yet'in esas olduğunu, hesapla amel etmenin caiz olmadığını savunan fakihlerin belli başlı delilleri şunlardır:

1. Hadis-i Şerifte: "Hilâli görmedikçe oruca başlamayın. Hilâli görmeden orucu bırakıp bayram yapmayın. Hava kapalı olur da, hilâli göremezseniz, ayı 30 gün takdir edin."en-Nevevi,Şerhu Sahihi Müslim,vıı,188-189,Beyrut,1392/1972 buyurulmuş, hesaptan ve müneccimlerin verecekleri bilgiden söz edilmemiştir. Aksine hilalin görülmesi, görülemediği takdirde ayın 30 güne tamamlanması emredilmiştir. Hesapla amel edilmesi caiz olsaydı, Hz. Peygamber (S.A.S.) 30'a tamamlamayı emretmez, "Hesap bilenlere başvurunuz" buyururdu.


2. Peygamberimiz (S.A.S.) müneccimlere inanmayı ve ilm-i nücum ile ile meşguliyeti yasaklamış, "Kim bir kahine veya müneccime gider de (ondan gaibe ait haber sorarsa) Mulıammed'e indirileni inkâr etmiş olur."et-Terğib ve't-Terhib,C.4 S.34(Hadisi Bezzar rtivayet etmiştir.)buyurmuştur.

3. İlm-i nücum hayal ve tahminden ibarettir. Ne kesin bilgi, ne de galib zan ifade eder. Bu sebepledir ki, kameri aybaşlarının tayininde bu ilme itimat edilemez.

4. Dinî vazifelerin vakitlerini hesapla tayin etmek, hesap bilenlerin azlığı sebebiyle, dinî hükümlerin ifasını zorlaştırır. Din kolaylıktır. Bu sebeple ibadet zamanlarının tayini, âlimin de, câhilin de kolaylıkla tatbik edebileceği basit esaslara bağlanmıştır.

Kamerî aybaşlarının, özellikle Ramazan, Şevval ve Zilhicce hilallerinin Rü'yet'ten başka astronomik hesaplarla da tayin edilebileceği görüşünü benimseyen âlimler, hesabı kabul etmeyenlerin ileri sürdükleri itirazlara şöyle cevap veriyorlar:

1. "Ramazan hilâlini görünce oruca başlayın. Şevval hilâlini görünce orucu bırakın. Hava kapalı olursa, ayı 30 güne tamamlayın" anlamındaki hadis-i şerifler, kameri aylara ait hilallerin hesapla tayin edilmesini yasaklamamakta;Müslümanların oruç, hac, kurban, fıtır sadakası, bayram gibi ibadetlerini ifa için, Ay'ın hareketlerine ait ince hesapları öğrenmekle mükellef kılınmadıklarını, bu iş için avamın da, havasın da bilip tatbik edebileceği Rü'yet yolunun kullanılabileceğini göstermektedir.

2. Hadis-i şerifte yasaklanan ilm-i nücum, günümüzün müspet ve modern astronomi ilmi değildir. Bugünün müsbet ilmi olan astronomiyi, İslam’ın yasaklamış olması muhaldir. Burada işaret edilen ve yasaklanan şey; yıldızların hareketlerinden geleceğe ait haber ve hükümler çıkarmağa ve bir takım hurafî bilgiler elde etmeğe çalışılmasıdır. Nitekim alimler, bu ve benzeri hadis-i şeriflerde geçen "Müneccim" terimini, "yıldızların doğup batmasından geleceğe ait haber veren kimse; "Kâhin" terimini ise, "Bir şeyi vukuundan önce haber veren veya gayb hakkında hüküm veren kimse" diye tarif etmişlerdir.İbn Abidin,Mecmuatu'r-resail,ı,245

3. Mütekaddim fakihlerin zan ve tahminden ibaret sayarak, galib zan bile ifade etmeyeceğini söyledikleri hesap ve ilm-i nücum, günümüzün hesabı ve astronomisi değil, belki bu ilme ait ilk ve çok sınırlı bilgilerdir. Günümüzde astronomi ilminin elde ettiği sonuçlar ve hesaplar kesindir.

4. Ramazan, Şevval ve Zilhicce aylarına ait hilallerin hesapla tayin ve tespiti için bütün Müslümanların astronomi ve ince hesapları öğrenmeleri gerekmez. Nitekim herkes hilâl aramakla da sorumlu tutulmamış, toplum içinden birkaç kişinin, hatta bir-iki kişinin hilâli arayıp görmesi ile diğerlerinden sorumluluk kalkmıştır. Özellikle günümüzde hesap, artık rü'yetten daha kolay, toplumlar için çok daha pratik hale gelmiştir. Bu itibarla, hesapla hilâlin tayini, Müslümanlar üzerine külfet ve meşakkat değil, bilakis kolaylıktır.

Bilindiği üzere Cenab-ı Hak, bütün kâinatı bir düzen içinde yaratmıştır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de:

"Güneşi ışıklı ve Ay'ı nurlu yapan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için Ay'a konak yerleri düzenleyen O'dur. Allah bunları ancak gerçeğe göre ya ratmıştır. Bilen millete ayetleri uzun uzadıya açıklıyor"Yunus;5 buyurulmaktadır.

Bir başka ayet-i celilede ise

"Güneş ve Ay (belli ve sabit) bir hesaba göre hareket ederler."er-Rahman:5 buyurulmuştur. Görüldüğü üzere, bu ayetlerin ilkinde, insanların ay ve yılları hesaplayabilmeleri için kamerî menziller tayin edildiği açıklanmaktadır. Ayrıca ilahî kudret ve azametin anlaşılabilmesi için Güneş ve Ay' ın hareketlerinin öğrenilmesi, gök bilime önem verilmesi teşvik edilmiştir.

İkinci âyet-i celilede ise, Güneş ve Ay'ın gelişi güzel değil, sabit bir düzen ve hesap uyarınca hareket etmekte oldukları beyan buyurulmuştur.

Ayet-i kerimelerdeki bu açıklık karşısında, Güneşin ve Ay'ın hareketlerini sâlisesine kadar tesbit edebilen günümüz astronomisine karşı menfi tavır almak, istiğna göstermek ve dini günlerin tayininde bu unsurdan yararlanmayarak, yalnız Rü'yet üzerinde ısrar etmek. kanaatimizce Kur' an' ın ve sünnet' in ruhuna aykırı davranmaktır.

Rasulullah (S.A.S.) Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde: "Biz ümmî bir milletiz, Ne yazı biliriz, ne de hesap yapmayı. Bize gerekli olan, ayın bazen 29, bazen da 30 gün olduğunu bilmekten ibarettir."el-Buhari, buyurmuştur.

Bu hadis-i şerifle yukarıda geçen "Ramazan hilâlini görünce, oruca başlayın; Şevval hilâlini görünce iftar edin. Hava ve atmosfer şartları dolayısıyla hilâl görülmediğinde ayı 30 güne tamamlayın" anlamındaki hadis- i şerif birlikte incelenecek olursa, Rasulullah (S.A.S.)'ın kamerî ayların başlangıçlarını tayinde Rü'yet'i esas almasındaki sebebin, o günkü toplumda yazının ve Ay'ın hareketleri ile ilgili hesapların bilinmemesi olduğu görülür.

O günkü toplumun içinde bulunduğu şartlara ve imkanlara uygun olarak gösterilen bilgi yolu üzerinde bu gün de ısrar göstermek ve İslam'ın her vesile ile teşvik ettiği müspet bilimin sonuçları karşısında müstağni davranmak, doğru olmasa gerektir.

Kamerî aybaşlarının tespitinde, fakihlerin "Hilâli gördüğünüzde oruca başlayın..." ve benzeri hadis-i şeriflere istinaden rü'yet'i esas almaları, o devirlerde yapılabilen astronomik hesapların aybaşlarını tespitte yeterli olmadığındandır. Bu illet Hz. Peygamber (S.A.S.)'in daha önce zikrettiğimiz "Biz ümmî bir milletiz. Ne yazı biliriz, ne de hesap yapmayı..." mealindeki hadis-i şerifinde açıkça görülmektedir. Aybaşlarının tayininde hilâl gözleme yolunun seçilmiş olması, hesapla bunu yapmanın o gün için mümkün olmadığındandır. Özellikle günümüzde ise, artık Ay'ın bütün hareketleri, en ince teferruatına kadar hesaplanabilmekte, gerek kavuşum (ictima), gerekse yeryüzünden hilâl halinde ilk defa görülebileceği yer ve zaman kesinlikle bilinebilmektedir.

Esasen-daha önce de işaret edildiği üzere-tabii ve müspet ilimlerin İslam Dünyasında gelişmeğe başladığı Tabiûn devrinden itibaren her asırda -sayıca az da olsalar-bir kısım muhakkık fakihler. Ramazan. Şevval ve Zilhicce hilâllerinin tespitlerinde hesapla ,amelin caiz olduğu içtihadında bulunmuşlardır. Nitekim, Aynî'nin naklettiğine göre Tâbiûn'un büyüklerinden bazı kimseler, hesap yolu ile kamerin menzillerinin tespîtine itibar edilebileceğini kabul etmişlerdir. İbn Süreyc'in rivayetine göre, Mutarrıf b. Abdillah b. Şıhhîr ile İbn Kuteybe bunlardandır. Bu zatlar, yukarıda çeşitli vesilelerle zikredilen hadis-i şerifteki "hava kapalı olursa, takdir yoluna başvurun" cümlesini, cumhurun anladığı "sayıyı 30 güne tamamlayarak takdir edin" şeklinde değil, "ayın menzillerini hesapla tayin ve takdir edin" diye tefsir ve izah etmişlerdir.

Ahmed b. Hanbel ise, bu sözü "hava kapalı olduğu zaman, hilali bulutların altında varmış gibi kabul edin" şeklinde anlamıştır. O'nun içtihadına göre, Şaban'ın 29'uncu günü havanın kapalılığı sebebiyle hilal görülmezse, ertesi günü Ramazan'ın l.günü itibar edilerek oruca başlanması gerekir. Abdullah b. Ömer'in görüşü de budur.

Hadis-i şerifteki "onu takdir ediniz" tabirinin, "hesapla tayin ve takdir ediniz" şeklinde anlaşılması, özellikle yılın çoğu günlerinde havanın kapalı olduğu, güneşin bile ayda ancak bir kaç gün görülebildiği coğrafi bölgeler için de, uygulamada kolaylık sağlayıcı niteliktedir. Aksi halde, bu bölgelerde Ramazan hilâlini görmek çoğu zaman mümkün olmadığı gibi, Şaban hilâli için de aynı durum söz konusu olduğundan, önceki ayı 30 güne tamamlamak da genellikle mümkün olmayacaktır.

İbn Süreyc'in nakline göre, İmam Şafii de ayın hilâl durumunun astronomik hesaplarla tayin edilebileceği kanaatini benimseyen kimselerin, hesapla amel etmelerinin caiz olduğunu söylemiştir.

Yedinci Hicrî asrın ictihad derecesine ulaşmış fakihlerinden Takıyyûddin b. Dakıkî'l-îd ise şu görüşleri ileri sürmüştür:

"Ay'ın kavuşum zamanını hesapla tespitine göre Ramazan orucuna başlanamaz. Çünkü, Ay'ın hilâl halinde yeryüzünden görülebilmesi kavuşum zamanından 1-2 gün daha sonra vaki olur. Şeriat, Ay'ın kavuşum (ictima) anını değil, hilâl halini aybaşına esas almıştır. Fakat, bulut, toz, sis vs. gibi görüşe mani bir sebeple görülemeyen hilâlin ufuktaki varlığı hesapla tayin edilebilirse, şer'i sebep meydana geldiği için, yeni ayın başlaması gerçekleşmiş olur. Çünkü yeni ayın başlamasında şart olan, hilâlin bizzat görülmesi değil, Ay'ın hilâl halinde ufukta mevcut olmasıdır. Görülmüş olsa da, olmasa da ilk hilâl hali ile dinen yeni ay başlamıştır. Bu durum, kesinlikle bilindiğinde, bu bilgi ile amel vacip olur."

Konu ile ilgili hadis-i şerifler gereğince, dinen Ramazan ayının başlaması,bu aya ait ilk hilalin, güneşin batmasından sonra yeryüzünden görülebilecek bir halde, ufukta mevcut olmasıdır.

8'inci hicrî asırda yaşayan Şafiî fakihlerinden es-Sübkî de hesap ile amel etmeği benimseyen ve bu konuda uğradığı tenkidlere rağmen görüşünü ısrarla savunan alimlerden biridir. Bu konuda kaleme aldığı müstakil risalesinde Sübkî: "Ay'ın otuzuncu gecesinde Hilâlin görüldüğüne şahadet edenlere karşı, astronomi ve hesap uzmanları, hesaba göre bu gece hilâlin görülmesi mümkün değildir" deseler, astronomi ve hesap uzmanlarının sözü ile amel edilip, şahitlerin şahadeti reddedilir. Çünkü riyazi hesap kati’dir. Şahadet ise zannî dir." demektedir.İbn Abidin,Reddü'l-Muhtar,II,251-252 İst.1307

Hesapla amel etmeyi gerekli kılan sebeplerden biri de, yeryüzünde kutup bölgelerine yaklaşıldıkça, güneşin ard arda iki doğuşu veya batışı arasındaki sürenin 6 aya kadar uzamış olmasıdır. Bu bölgelerde bugün insanlar yaşamakta ve bunlar arasında Müslümanlar da bulunmaktadır. Bu bölgelerdeki Müslümanların, guruptan sonra rü 'yetle oruç tutmaları mümkün olmadığına ve "bu Müslümanlara oruç farz değildir" de denilemeyeceğine göre, Ramazan ayını ve hatta oruç saatlerini hesapla takdir etmek zarureti vardır.

Çünkü oruç, gerçekte hilalin rü 'yeti sebebiyle değil, Allah'ın emri olduğu için farzdır. Hilâlin görülmesi, oruç tutulması farz olan Ramazan ayının başladığına alamettir. Bir ibadetin vakti için alamet olarak tayin edilen şeyin bulunmaması ile, bu ibadet ortadan kalkmaz. Bu alametin bulunmayışı sebebiyle, vakit de ortadan kalkmış olmaz. O halde bu vakit başka bir alametle tayin edilir. Nitekim, akşam vaktinin girdiğini, güneşin batması ile, ikindi vaktinin girdiğini bir şeyin gölgesinin bir veya iki katı uzaması ile, yatsı vaktinin girdiğini, şafağın kaybolması ile anladığımız gibi, saatle de tayin ve tespit edebiliriz. Havanın kapalı olması dolayısıyla, gölge, fecir, şafak veya gurubun görülememiş olması, nasıl bu namazlara ait vakitleri ortadan kaldırmazsa, hilalin görülmemiş olması sebebiyle de Ramazanın başlamaması gerekmez. Hilâl görülmediğinde hesap rü'yetin yerini tutar.

Aslında rü 'yeti savunan âlimleri, kendi asırlarının sınırları içinde haklı görmek mümkündür. Çünkü, onların güvenemedikleri hesap, günümüzün kompütürlerle yapılan hesabı ve yine onların bel bağlayamadıkları ilm-i nücum Ay'ın hareketlerini, salisesine kadar bilebilen, günümüzün astronomisi değildir. Anlaşılması güç olan, hesaba karşı çıkan bu eski alimlerin tutumu değil, günümüzde hesaptan istiğna gösterip dini günlerin tayin ve tespitinde, rü'yetten başka metot kabul etmeyen kişilerin tutumudur.

Bilindiği üzere hilal, ayın ilk ve son günlerinde, yeryüzünden ince bir kavs halindeki görüntüsüne denir. Kavuşum (içtima) zamanında Ay, dünyanın hiç bu yerinden görülemediğinden kavuşum durumundaki Ay'a hilal denilemeyecektir. Gerek ayet-i celilede, gerekse hadis-i şerifte ayın başlangıcını tayin için hilalden ve rü 'yetten söz edildiğine göre, ayın kavuşum (içtima) halinin, aybaşlarına mebde' olarak alınması söz konusu olamayacaktır. Ay'ın kavuşum halinin, aybaşlarına mebde' kabul edilmesi, kanaatimizce ayet-i celile ve hadis-i şeriflerin sarahatine aykırı düşmektedir. Kamerî aybaşlarının hesapla tespitinde, hilâlin yeryüzünden görülme ölçüsüne uyulması halinde, gözlem yaparak hilal arayanların elde edecekleri sonuçlarla, hesabın ortaya koyduğu sonuçlar arasında tam bir uygunlukta meydana gelecektir. Böylece, hesabı kabul etmeyenlerle, hesap taraftarları arasındaki ayrılık ta, uygulama açısından son bulmuş olacaktır.

Hesapların kavuşum anı ölçüsüne dayandırılması halinde ise, dini günlerin tayin ve ilanı, genellikle bir gün önce olacak, rü'yet üzerinde ısrar edenlerin "hilâl görülmeden oruca başlandı veya iftar edildi" şeklindeki iddiaları, toplumları huzursuz etmeğe devam edecektir.

O halde, şer’an ayın başlaması, Kamerin hilâl halinde yeryüzünden görülebilecek duruma gelmesi ile sabit olacaktır.

Burada dikkate alınması gereken husus, dünyanın herhangi bir bölgesinde ayın ilk hilali görüldüğünde, yeryüzünün bütün bölgelerinde vakit ve saatin aynı olmadığıdır. Sözgelimi, 1398 H./1978 M. Yılı Şevval hilâli ilk defa 3 Eylül günü (pazarı-pazartesiye bağlayan gece) Avustralya’nın güney-doğu deniz bölgesinde, Greenwich saati ile 07.17'de görülmüştür. Bu anda, söz konusu bölgede Güneş batmış durumda iken, mesela daha batıda bulunan Mekke'de gündüz mahalli saat henüz IO.17'yi göstermektedir. Bu duruma göre, 3 Eylül Pazar günü hilalin görüldüğü bölgenin gecesine iştirak eden yerlerde bayram ilan edilmesi mümkün iken, böyle olmayan yer ve ülkelerde (Meselâ, Türkiye, Suudi Arabistan, Suriye, Mısır, Cezayir, Tunus, Fas gibi hemen bütün İslam ülkelerinde) bayram ilânı mümkün değildir. O halde meselenin çözümünde uygulanacak hal tarzı kanaatimizce şöyle olacaktır:

Kavuşum anını takibenden guruptan (güneşin batışı) sonra, hilâlin görüldüğü ülkenin gecesine iştirak eden, (yani hilâl sabit olduğunda henüz imsak vakti girmemiş olan) diğer bütün ülkelerdeki Müslümanlar, bu sübûta uyacak, o geceyi takip eden günü, yeni ayın ilk günü olarak kabul ve ilan edeceklerdir.

Ancak, nadir hallerde de olsa, bu ölçünün İslam dünyasını böldüğü durumlar olacaktır. İmsaka yetişebilen ve daha çok batıda olan ülkeler, Ramazana ve bayrama girerken, doğuda olup imsaka yetişememiş olanlar bir gün gecikmiş olacaklardır .

Günümüzde artık Ay'ın bütün hareket ve menzilleri en ince teferruatına kadar bilinip kolaylıkla hesap edilebildiği ve dini ölçülere uygun olarak, hilalin ilk görüleceği yer ve zamanın kesinlikle bilinebildiği cihetle, kameri aybaşlarının tespit ve ilanında astronomiye itibar edilmelidir. Ancak, dini bir geleneğin yaşatılması düşüncesinden hareketle de ayrıca yetkili ve sorumlu merciler tarafından, hilâlin usulüne göre gözlenmesi de mümkündür. Hesaplar, hilâlin yeryüzünden görülebilme ölçüsüne dayandırıldığı takdirde,- ihtilaf-ı metalı'a itibar etmemek şartı ile - hesap ile bu gözlem arasında bir mübayenet de olmayacaktır.

Kamerî ayların başlamasına esas alınacak sınır, kavuşum (içtima) zamanı değil, Ay'ın hilâl halinde yeryüzünden ilk defa görülebileceği zaman olmalıdır. Çünkü, bu konudaki ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerde Rü'yet ve Hilâl lafızları kullanılmıştır. Bilindiği üzere içtima halinde, Ay'ın yeryüzünün hiçbir yerinden rü'yeti mümkün değildir. Hilal ise, Ay'ın yeryüzünden ince bir kavs halindeki görüntüsü demektir.

-Kamerî aybaşlarının tesbiti için, hilâlin yeryüzünün herhangi bir bölgesinden görülmesi (veya bu durumun hesapla bilinmesi) yeterli görülmeli, bu bölgenin İslam Ülkeleri sınırlan içinde bulunması şartı aranmamalıdır. Çünkü artık asrımızda dünyanın her noktasında çok sayıda Müslümanlar vardır. İslam Ülkeleri sınırlan dışındaki rü 'yete itibar edilmediği takdirde, bu bölgelerde yaşayan Müslümanlarla İslam Ülkeleri arasında Ramazan ve Bayram birliği sağlanamayacaktır .

-İçtima anını takibenden guruptan (güneşten batışı) sonra hilâlin ilk defa görüldüğü ülkenin gecesine iştirak eden diğer bütün ülkelerde bu rü'yete uyularak, o geceyi takibenden gün, yeni kamerî ayın ilk günü sayılmalıdır." Başkanlığın tebliği burada bitti.

Orucun Kazası

Ramazandan bir gün veya daha fazla oruç tutmayan kimselerin, bunları kazâ etmeleri gerektiğinde görüş birliği vardır. Tutmama hastalık, yolculuk, hayız, nifas ve benzeri özürler sebebiyle, yahut kasten veya yanılarak niyeti terketmek suretiyle olabilir. Her ne sebeple olursa olsun gününde tutulamamış ramazan orucunun kazâ edilmesi gereklidir. Aynı şekilde kefâret, adak veya başlanıp bozulmuş nâfile oruçların kazâsı da gereklidir. Başlanıp tamamlanmamış nâfile oruç meselesinde, Şâfiîler hiçbir şekilde kazâyı gerekli görmezken, Mâlikîler sadece kasten bozma durumunda kazâyı gerekli görmüşlerdir.

Ramazan orucunun kazâsı yasak günler dışında her zaman yapılabilir. Şâfiîler’e göre ise bir ramazanda kazâya kalmış orucun, gelecek ramazana kadar kazâ edilmesi gerekir. Bir ramazanın kazâ borcu yerine getirilmeden, öteki ramazan gelecek olursa, kazâ borcuna ilâveten bir de fidye ödeme yükümlülüğü ortaya çıkar.

B) KEFÂRET ORUCU

Ramazanda özürsüz olarak oruç tutmamak büyük günahtır. Müslüman kişinin mazeretsiz olarak oruç yemesi son derece uzak ihtimaldir. Bununla birlikte ramazanda mazeretsiz olarak kasten oruç yemek, ramazanın saygınlığını ihlâl etmek anlamına geleceği için kefâret ödemek gerekir. Kefâret için genel olarak önerilen üç seçenekten sadece ikisinin günümüzde tatbik imkânı vardır ki bunlardan birisi iki ay peş peşe oruç tutmak, ikincisi 60 fakiri doyurmaktır. Toplumsal şartlar gereği ve bir anlamda köleliğin kaldırılması hedefine yönelik olarak önerilen köle âzat etme seçeneği köleliğin ortadan kalkmasıyla uygulama dışı kalmıştır.

Hanefîler, kefâret seçeneklerinde sıra gözetmenin gerekli olduğunu savundukları için öncelikle iki ay peş peşe oruç tutmayı, bu mümkün olmazsa diğer seçenek olan altmış fakiri doyurma seçeneğinin uygulanabileceğini ileri sürmüşlerdir. Mâlikîler ise, sıra gözetmeksizin herhangi bir seçeneğin yerine getirilmesini yeterli görmüşlerdir.

Araya hayız ve nifas gibi doğal mazeretlerin girmesi durumu kefâret orucunun peş peşe oluş özelliğine zarar vermez. Bu haller geçtikten sonra yeniden niyet edilerek kalınan yerden devam edilir.

Ramazanda oruç bozmanın kefâretle cezalandırılmasının altında, ramazanın saygınlığına karşı işlenmiş bir suç bulunması yatar. Ramazanda oruç bozmak, ramazan ayına ve ramazan orucuna yapılmış bir hürmetsizlik olduğu için böyle yapan kimseler için kefâret öngörülmüştür. Bu espriyi dikkate alan bazı fakihler, kefâreti oruç tutmamanın değil, orucu bozmanın cezası olarak değerlendirip, ramazan ayında ramazan orucuna niyet edilmediği takdirde oruç yemenin kefâreti gerektirmediğini söylemişlerdir. Fakat bu görüş, pek anlamlı ve isabetli görünmemektedir. Çünkü, niyet etsin veya etmesin, ramazanda mazeretsiz olarak oruç yiyen/tutmayan kişi, ramazan orucuna olmasa bile ramazan ayına saygısızlık etmiş olmaktadır. Öte yandan bir ramazanda birden fazla oruç yemek durumunda sadece bir kefâretin öngörülmesi, kefâret konusunda tek başına orucun değil, bir bütün olarak ramazanın göz önünde tutulduğunu göstermektedir. Şayet kefâretin sebebi ramazan orucu olacak olsaydı, bozulan her bir ramazan orucu için kefârete hükmedilmesi gerekirdi.

Esasen ramazan ile ramazan orucunu birbirinden ayırmak da gerçekte mümkün değildir. O halde Hanefîler’in ortaya attığı bu görüşün anlamı nedir? Öyle sanıyoruz ki, ramazan ayı ile ramazan orucunun birbirinden ayrılması zihnen mümkün olsa bile gerçekte böyle bir şeyin mümkün olmadığını elbette onlar da bilmekteydiler. Fakat hukuk tekniği bakımından kendi görüşleri arasındaki tutarlılığı kaybetmemek ve bu yönden tenkide mâruz kalmamak için bu ayırımı yapmak durumunda kalmışlardır. Bu bakımdan teknik bir ayrıntının sonucu olan bu görüşü, aslî bir görüş gibi değerlendirip, “canım, niyet etmediğimiz zaman kefâret gerekmiyormuş” düşüncesiyle, işi hafife indirgeyerek, ramazanda oruç tutmamak yanlış olduğu gibi, böyle yapan kişi, kendi kendini kandırmış olur. Bu kimse ayrıca, dinin temel vecîbelerinden birini hafife aldığı, gerek ramazana gerek oruca saygısızlık ettiği için büyük günah işlemiş olur. Kefâretin gerekip gerekmemesi teknik bir konudan ibaret olup, mazeret olmadıkça, ramazan orucu konusunda titiz davranmak gerekir. Ramazanda özürsüz olarak oruç tutmayan kimse günahkârdır. Peygamberimiz mazeretsiz olarak ramazanda bir gün oruç yiyen kimsenin ömür boyu oruç tutsa da o günün borcunu gerçekten ödemiş olmayacağını ifade etmiştir.

C) FİDYE

Fidye konusunu içeren âyetteki “ve ale’llezîne yut¢k?nehû” ifadesinin (el-Bakara 2/184), dil açısından oruca güç yetiremeyenler anlamına gelebileceği gibi zorlukla güç yetirenler anlamına da gelebileceği dile getirilmiştir. Hatta kimi rivayetlerde, “Sizden ramazan ayına yetişenler o ayda oruç tutsun” (el-Bakara 2/185) meâlindeki âyet nâzil oluncaya kadar, fidye âyetinden hareketle, ashaptan dileyenin oruç tuttuğu, dileyenin de tutmayıp fidye verdiği, bu âyet nâzil olduktan sonra ise oruç tutmaya gücü yetenler hakkında fidye hükmünün kaldırılıp sadece hasta ve yaşlılar için bir ruhsat olarak devam ettirildiği belirtilmektedir (Müslim, “Sıyâm”, 149-150). Hz. Peygamber ve sahâbenin uygulamasının da bir sonucu olarak âyetteki “oruç tutmakta zorluk çekenler” ifadesiyle, şeyh-i fânî (düşkün ihtiyar) denilen yaşlı kimselerin kastedildiği yaygın olarak benimsenmektedir. Buna göre âyet, oruç tutmaya gücü yetmeyen yaşlıların tutamadıkları oruç için fidye vermesi hükmünü getirmiş olmakta ve fidyenin miktarını “bir fakir doyumluğu” olarak belirlemektedir. Ağır bir hastalığa yakalanan ve iyileşme umudu bulunmayan hasta, orucu ileride kazâ etme ihtimali çok düşük olduğu için, bu ihtimal yok sayılarak şeyh-i fânî gibi değerlendirilmiş ve fidye hükmü kapsamına alınmıştır. Bu kimselerin, tekrar sağlıklarına kavuşup oruç tutabilir hale gelmeleri ümit edilmediğinden tutulamayan orucun, aynı cinsten bir ibadetle telâfisi talep edilmemiş, ibadet şevkinden mahrum kalmamaları için, bunun yerine “her bir oruç için bir fakiri doyurma” şeklinde, orucun mahiyetiyle alâkalı olması yanında sosyal amacı da bulunan bir telâfi şekli önerilmiştir.

Her geçen gün bünyesi zayıflayan hasta ve yaşlılar, tutamadıkları her bir oruç için bir yoksulu doyurabilecekleri gibi, bir fakir doyumluğu fidyeyi ramazanın başında veya sonunda, nakit para veya mal olarak da verebilirler. Bu fidyeyi sağlıklarında ödeyemezlerse, fidyenin ödenmesini vasiyet etmeleri gerekir. Böyle bir vasiyetin mevcudiyeti ve terekenin üçte birinin de yeterli olması halinde mirasçıların bu fidyeyi ödemeleri dinî bir vecîbedir. Vasiyeti yoksa veya terekenin üçte biri fidyeyi karşılamaya yeterli değilse, mirasçıların teberru kabilinden bunu ödemeleri tavsiye edilmiştir.

Fidye yoluyla telâfi biçimi, devamlı hastalık ve yaşlılık sebebiyle oruç tutamayanlara mahsus olup bu iki durumun dışındaki mazeretler (bk. “Orucun Şartları”), oruç tutmamaya veya başlanmış bir orucu bozmaya ruhsat teşkil etse de, tutulamayan oruçlar için fidye ödenmesini câiz kılmaz. Fakat bu kimseler kazâ edemeden vefat etmişlerse, mirasçıların aynı şekilde bu oruçlar için de fidye vermesi İslâm âlimlerince câiz, hatta mendup görülmüştür. Çünkü kazâ borcunu geciktirmemek gerekli ise de, burada söz konusu olan terk, başlangıçta mazerete, devamında ise ileride kazâ etme ümidi taşınan hoş görülebilir bir ihmale dayalıdır. Ayrıca vefat, bu kimsenin orucunu kazâ etme imkân ve ihtimalini ortadan kaldırdığından yaşlı ve hasta için söz konusu olan acz halinin bunlar için de söz konusu edilmesi mümkündür. Orucu sağlığında kasten terkeden kimseler için ölümden sonra fidye verilip verilmeyeceği, aşağıda ıskat-ı savm konusunda açıklanacağı üzere, tartışmalıdır.

Ağır işlerde çalışanların da oruç yerine fidye vermelerini câiz görenlere göre âyetin hükmü kaldırılmamıştır. Bu durumda olanlar her orucu için bir fidye ödemekle yükümlüdürler.

Tutulamayan oruçların fidyesi birçok yoksula verilebileceği gibi toplam tutar topluca bir yoksula da verilebilir. Ebû Yûsuf’a göre ise tek fidyenin birkaç yoksul arasında bölüştürülmesi de mümkündür.

Fidye olarak bir yoksulu fiilen doyurma, genellikle pratik olmadığı için, başlangıçta yoksul doyumluğunun gıda maddesine çevrilmesine ihtiyaç duyulmuştur. Buğday, hurma, arpa gibi gıda maddelerinin başlıca tarımsal üretimi oluşturması ve bu maddelerin yaygın olarak bulunması sebebiyle yoksul doyumluğu için başlangıçta getirilen oldukça pratik olan bu çözüm, ileriki dönemlerde, tarımsal üretim anlayışının değişmesine bağlı olarak üretim biçim ve ilişkilerinin değişmesi sebebiyle sıkıntı doğurmuş ve ülkemizde olduğu gibi fakir doyumluğu nakde çevrilmeye başlanmıştır. “Bir fakiri bir gün doyurma” şeklindeki ölçü sabit ve değişmez olmakla birlikte, bunun tekabül edeceği nakit veya mal, toplumunun üretim biçim ve ilişkilerine, geçim şartlarına ve ekonomik seviyesine göre değişebilir. Hanefî fakihlerin o dönemlerde belirledikleri ölçüye göre bir fakir doyumluğu olan fidye miktarının, buğday cinsinden karşılığı ve dengi yarım sâ`; arpa, hurma veya kuru üzümden karşılığı ise 1 sâ`dır. Oruç fidyesinin tutarı, fıtır sadakası tutarına denktir. Günümüzde fitrenin (sadaka-i fıtr) miktarı, mükellefe kolaylık olsun diye her yıl para olarak duyurulur. Fakat “bir fakir doyumluğu” esprisi gözden kaçırılıp, fıkıh mekteplerinin büyük ölçüde kendi dönemlerinin üretim biçimlerini ve geçim standartlarını dikkate alarak tesbit ettikleri buğday, arpa, hurma miktarları esas alınarak her yıl, fitre miktarının buğdaydan şu kadar, hurmadan şu kadar diye açıklanması yanlış anlamalara yol açabilmektedir. “Fakir doyumluğu”nun ne demek olduğu herkes tarafından anlaşılmakla birlikte, bu doyumluğun, paraya çevrildiği vakit, hesabın yapıldığı yiyecek maddesine göre değişmesi mâkul karşılanmamaktadır. Bir fakir doyumluğunun, günümüzde, asgari geçim ve hayat standardı, asgari geçim endeksi gibi ekonomik verilerden hareketle bölgelere göre ayrı ayrı hesaplanması mümkün ve daha sağlıklı olmakla birlikte, hiç değilse, hesapta esas alınan buğday, arpa, hurma ve üzümün tekabül ettiği ortalama miktarın asgari tutar olarak açıklanıp, ötesinin mükelleflerin ortalama aylık veya yıllık geçim standartlarına göre ayarlamasına bırakılması daha uygun görünmektedir (bk. Fıtır Sadakası).

D) ISKAT-ı SAVM

Iskat-ı savm, birinin sağlığında iken yerine getirmediği oruç borcunun fidye yoluyla telâfi edilmesi, düşürülmesi anlamına gelmektedir. Bir önceki bölümde ibadetlerde ıskat ve devir konusu hakkında yeterince bilgi verilmişti. Zaten ıskat-ı savm ile, ölen kimsenin namaz borcunun fidye ödenerek düşürme girişiminin adı olan ıskat-ı salât arasında sıkı bir bağ vardır.

İbadetler anlam ve amaç yönüyle, öncelikle bireysel ve kişisel fenomenler oldukları için, kural olarak niyâbet ve vekâlet kabul etmezler. İslâm dini her alanda olduğu gibi ibadetlerin ifasında da sadeliği, kolaylığı ve güç yetirilebilir olmayı esas almış; bu ilkenin gereği olarak, ibadetin ifasında sıkıntı doğuracak durumlar için bazı kolaylıklar tanıdığı gibi, ibadetin öngörülen ilk ve aslî biçimiyle yerine getirilemediği durumlarda birtakım telâfi mekanizmaları ve nâdiren de olsa alternatif ifa biçimleri önermiştir. Bazı istisnaî durumlarda niyâbete izin verilmesi (bedel haccı), söz konusu durumun ibadet içeriğinin dışında kalan başka mülâhazalarla açıklanabilmektedir. Kural, ibadetlerin özellikle ve sadece mükellef tarafından ve öngörülen biçimlere uyularak yerine getirilmesidir.

Esasen, tekrar sağlığına kavuşup oruç tutabilir hale gelmeleri ümit edilmeyen hasta ve yaşlı kimseler için ilgili âyette önerilen fidye yoluyla telâfi şekli, sonraları hükmün konuluş amacına uygun görülmeyebilecek zorlama yorumlarla ıskat-ı savm (ve arkasından ıskat-ı salât) anlayış ve tatbikatına dönüşmüştür.

Fidye hükmü, ilk olarak bir mazeret sebebiyle oruç tutamayan ve bunu kazâ etmeden ölen kimseleri içine alacak şekilde genişletilmiş ve mirasçıların bu oruçlar için de fidye vermesi câiz, hatta mendup bir davranış olarak görülmüştür. Bu meselede, fakihler kazâ etmemenin nedenleri üzerinde durarak, kişinin ölmeden önce orucu kazâ etme imkânına sahip olması durumu ile bu imkâna sahip olmasına rağmen ihmal sebebiyle tutmamış olması durumu arasında ayırım yapma eğilimi göstermişlerdir. Kimi fakihler, orucunu kazâ etme imkânı bulamadan vefat eden kimseyi yaşlı ve sürekli hasta kimselerin durumuna kıyas ederek, mirasçılarının fidye vermesini vâcip görmüşse de, fakihlerin çoğunluğu mazeret sebebiyle bu kimseden mükellefiyetin ve kazâ borcunun sâkıt olduğu ve mirasçıların da fidye vermesinin gerekmediği görüşündedir. İmkân bulduğu halde orucunu kazâ etmeden vefat eden kimse hakkında ise, fakihlerin çoğunluğu, Hz. Peygamber’in oruç borcuyla ölen kimse adına her bir gün için bir fakirin doyurulmasını emreden hadisinin (İbn Mâce, “Sıyâm”, 50; Tirmizî, “Savm”, 23) genel ifadesinden hareketle mirasçılarının fidye ödemesini gerekli görürler. Bir grup fakih de, Hz. Peygamber’in, oruç borcuyla ölen kimse adına velisinin oruç tutmasını tavsiye etmesini veya buna izin vermesini (Buhârî, “Savm”, 42; Müslim, “Sıyâm”, 152; Ebû Dâvûd, “Savm”, 41) esas alarak ölenin yakınlarının onun adına oruç tutmasının câiz olduğunu söylerken, Zâhirîler bunun câiz değil vâcip olduğunu ileri sürmüşlerdir. Fakihlerin çoğunluğu ise, ölen adına fidye verilmesini emreden hadisi ve kimsenin bir başkası namına namaz kılamayacağı ve oruç tutamayacağı yönündeki sahâbî görüşlerini (Muvatta, “Savm”, 43) esas alarak ve namaz, oruç gibi bedenî ibadetlerde hiçbir şekilde -mükellefin hayatında veya ölümünden sonra- niyâbetin geçerli olmayacağı genel kaidesini işleterek, ölen adına yakınlarının veya üçüncü şahısların oruç tutmasını, namaz kılmasını uygun görmemişlerdir. Bunlar mezkûr hadisteki “yerine oruç tutma” ifadesiyle oruç yerine geçecek olan fidye vermenin kastedildiğini, Hanbelîler başta olmak üzere fakihlerin bir kesimi de bu istisnaî hükmün ramazan orucu için değil de ölenin adayıp da yerine getiremediği adak oruç borcu için geçerli olabileceğini söylerler.

Mükellefin oruç borcunun vefatından sonra fidye ödenerek düşürülmesi (ıskat-ı savm) arzu ve teşebbüsünün, sürekli mazereti sebebiyle oruç tutamayan veya geçici mazereti sebebiyle oruç tutamayıp daha sonra da bu orucunu kazâ edemeden vefat eden kimselerin durumuyla sınırlı kalması beklenirken hangi dönemde başladığı tam olarak bilinemeyen fakat hicrî II. asrın sonlarına doğru ortaya çıkmış olması muhtemel olan bir yorum ve kıyaslama ile, sağlığında mazeretsiz olarak oruç tutmamış ve kazâ da etmemiş kimse adına vefatından sonra fidye verilebileceği ve bu fidyenin ölenin oruç borcunu ıskat etmesinin muhtemel olduğu görüşü gündeme gelmiş ve uygulama alanına girmeye başlamıştır. Bu görüş, sağlığında mazeretsiz olarak oruç tutmayıp kazâ da etmeyen kimsenin vefat etmekle kazâ etme imkânını yitirdiği için, mazerete binaen oruç tutamayan kimsenin durumuna kıyasen bu kimse adına da fidye verilebileceği, vasiyeti varsa kıyasın daha güçlü olacağı gerekçelerine sahiptir.

Hanefî kaynaklarında, İmam Muhammed’in ölenin vasiyeti olmasa bile mirasçıların onun oruç borcu için fidye vermesinin Allah’ın dilemesine bağlı olarak yeterli olacağını söylediği rivayet edilir. Ölen adına yakınlarının oruç tutabilmesinden söz eden hadisin ve İmam Şâfiî’nin bu yöndeki eski görüşünün daha sonraki dönem Şâfiî literatüründe geniş bir yoruma tâbi tutulup kasten terkedilen ve kazâ da edilmeyen oruçlar dahil her türlü oruç borcu için söz konusu edildiği, ölen kimse adına oruç tutacak kimsenin onun yakını olmasının şart görülmediği, yakınların bilgisi olsun olmasın üçüncü şahısların da ücretli-ücretsiz böyle bir oruç tutabileceği görüş ve tartışmalarının yer aldığı görülür. Sonuç itibariyle, âyette sadece oruç tutmaya gücü yetmeyen sürekli mazeret sahibi kimseler için öngörülen fidye yoluyla telâfi mekanizması, konuluş amaç ve anlamını aşarak, mazeretli veya mazeretsiz olarak orucu terkedip, kazâ edemeden ölen herkese teşmil edilmiştir.

Her ne kadar içerisinde mâsum ve insancıl duygular barındırdığı iddia edilebilirse de ıskat-ı savm ve ıskat-ı salât anlayışının yeşerip, her türlü mantıkî ve dinî ölçüler zorlanarak oldukça geniş bir kullanım alanına kavuşturulması, ibadetlerin aslî fonksiyonlarının göz ardı edilip, nasıl birtakım şeklî şart ve gösterilere indirgenmiş “borçtan kurtulma törenleri”ne dönüştüğünün bir göstergesi mesabesindedir. Ruhun Allah’a yükselişini sembolize ettiği gibi, kişinin kendini geliştirip ispat etmesine katkı sağlayan ve insan için daha birçok mânevî ve derunî yararlar içeren ibadetlerin sıradan bir borç ödeme çerçevesinde değerlendirilmesi, ibadetlerin ruh ve amacına aykırı olduğu gibi, insanların sağlıklarında ibadetleri ifada tembellik etmesine ve ihmalkâr davranmasına da yol açabilmektedir.

Vefat eden kimsenin yakınlarının müteveffanın uhrevî mesuliyetini azaltacak bir şeyler yapabilme yönündeki iyi niyeti anlaşılabilir bir durumdur; fakat bu niyetin doğru kanalize edilerek şâri` tarafından öngörülmüş genel ölçüleri aşmayacak biçimlerde gerçekleştirilmesi gerekir. Şâri`, mevcut biçimlerin saptırılması neticesinde oluşan biçimlere göre değil, kendi önerdiği ölçülere göre davranılmasını ister.


Diyanet İşleri Başkanlığı - İLMİHAL I İMAN VE İBADETLER

Orucu bozup yalnız kazayı gerektiren haller

1- Çiğ pirinç yemek, Çiğ et yenirse, keffâret te lâzım gelir. 2- Sade un yemek, 3- Sade yoğurulmuş hamur yemek, İster buğday, arpa, darı, mısır, çavdar unu olsun; ister pirinç unu olsun; bunlar, sade olmayıp da yağ veya bal veya pekmez veya şekerle karışık olursa, keffaret te lâzım gelir. 4- Bir defada çokça tuz yemek, Eğer birkaç defada yenecek olursa, ilk defasıyla oruç bozularak kaza ve keffaret lâzım gelir. 6- Kiraz ve zeytin çekirdeği yemek, Kayısı ve şeftali çekirdeği yenirse, ayrıca keffaret te lâzım gelir. 7- Pamuk ve kâğıt gibi yenmesi âdet olmayan şeyi yutmak, 8- Ayva gibi olgunlaşmadan yenmeyen şeyi ham ve çiğ olarak, tuzlamadan yemek, 9- İçlenmemiş taze cevizi yutmak, Badem çağlasının içlenmiş olanını yutmağa ayrıca keffâret te lâzım gelir. İçlenmemişse, ister tazesi, ister kurusu olsun, yalnız kaza lâzım gelir. 10- Kuru cevizi, kuru fındık, fiştik ve bademi kabuğu ile yutmak, Eğer oruçlunun karnına kabuk önce varırsa, kefîâret lâzım gelmez, içi önce varırsa, kefîâret lâzım gelir denilmiştir. 11- Altın, gümüş, zümrüt, taş, demir, bakır veya toprak yutmak 13-Burna ilaç çekmek. Buruna yalnız ilâç değil, şiddetlice su da çekilip genize erişecek olursa, oruç bozulur. 14- Boğaza honi ile bir şey akıtmak, 15- Kulak içine yağ damlatmak, 16- Ağıza alınan boyalı bir şeyin boyasıyla bozulmuş, değişmiş olan tükrüğü yutmak, 17- Boğaza kaçan yağmur veya karı elde olmayarak yutulması, 18- Ağzı çalkarken suyu boğaza, buruna çekerken de genize kaçırmak, 19- Oruçlu uyurken, herhangi bir kimse tarafından ağzına su akıtılmak, 20- Herhangi bir kimse tarafından, herhangi bir suretle zorlanarak orucun bozdurulması, 21- Kadın, uyurken veya geceden oruca niyetlenmişken gündüzün kendisine delilik geldikten sonra temasla orucunun bozdurulması ve iyileşince, durumdan haberdar olmak, 22- Hizmetçinin, çalışmaktan hastalanacağı korkusuyla orucunu bozması, 23- Dişlerin arasında kalan nohut tanesi büyüklüğündeki şeyi yemek, 24- Ağız dolusu kusmak, 25- Ağız dolusu gelen veya getirilen kusuntuyu mideye geri çevirmek, 26- Bile bile içe veya genize duman çekilmesi, (Elde olmayarak içe duman gitmesi orucu bozmaz.) 27- Tan yeri ağarmışken, ağarmadı sanılarak sahur yemek veya cinsî münasebette bulunmak, 28- Güneş batmadığı halde battı sanılarak orucun açılması, 29- Uyluğa veya karına el sürmekle veya dokunmakla veya öpmekle veya elle oynamakla bel gelmek, 30- Oruçlu olduğu unutularak yedikten ve içtikten sonra, bile bile yemeye ve içmeye devam etmek, 31- Oruçlu olunduğu unutularak cinsî münasebette bulunduktan sonra bile bile tekrar münasebette bulunmak veya yiyip içmek, 32- Ramazan orucuna niyetlenmeyerek orucu yemek, Bunda, başlanmış Ramazan orucunu bozmak suçu olmadığı o için keffaret lâzım gelmezse de bunu âdet haline getirmemek de gerekir. 33- Ramazan orucuna geceden niyetlenilmemiş olmakla beraber, gündüz niyet vakti içinde niyetlendikten sonra orucu bozmak, 34- Ramazan orucuna niyetlendikten sonra gündüzün onu bozup sonra da hastalık veya hayız ve nifas gibi meşru bir mazeret vaki olmak, 35- Yolculukta, geceden oruca niyetlenilip gündüzün ikamete elverişli bir yerde ikamete niyet edildikten sonra orucun açılması, 36- Oruçlunun, mukim iken yolculuğa niyetlenip sonra, bir şey yemek veya cinsî münasebette bulunması, 37- Ne oruca, ne de orucu açmağa niyetlenmeksizin Ramazan gündüzünü bir şey yemeden, içmeden geçirmek, 38- Ramazan orucundan başka bir oruca başlayıp bozmak, 39- Şırınga yapılacak yere parmak veya başka bir şeyle su veya yağ koymak veya bez veya pamuk sokmak, 40- Kadınlar tenasül uzuvlarının içine birşey damlatmak, parmaklarıyla yaşlık salmak veya bez tıkamak, 41- Karın yarasına veya başın tepesindeki yarığa ilâç salmak, gibi hallerde yalnız gününe gün oruç tutulur.

Ramazanda orucu bozulan kimsenin,

Tan yeri ağardıktan sonra hayz ve nifastan temizlenen kadınların, Yolcu iken ikamet edenlerin, Hasta iken sıhhat bulanların, Delilikten kurtulanların, Erginlik çağına basan çocukların, Müslüman olan gayr-i müslimlerin o günün kalan kısmını oruçlu imiş gibi geçirmeleri ve orucu bozan şeylerden sakınmaları vaciptir. Bunlardan erginlik çağına basan çocuklarla müslüman olan gayr-i müslimlerden başkalarının o günün orucunu kaza etmeleri de gerekir. ...

Oruçlu için müstehap olan şeyler

Orucun geçerliliği ile doğrudan ilgili olmamakla birlikte, oruç tutmayı biraz daha kolaylaştırmak üzere Peygamberimiz’in bazı tavsiyeleri olmuştur. Bunların başında sahur yapmak gelir. Sahur, ikinci fecirden az önceki vakit olan seher vaktinde yenilen yemek demektir. Sahura kalkmakla hem bir şeyler yenilerek oruç için enerji toplanmış, hem de bir sünnet yerine getirilmiş, seher vaktinin feyiz ve faziletinden yararlanılmış olur. Bu bakımdan bir yudum su ile de olsa sahur yapmak ve sahur yemeğini mümkün olduğunca, gecenin son vaktine denk getirmeye çalışmak uygun olur. Peygamberimiz’in sahura kalkmayı teşvik ve tavsiye eden birçok hadisi bulunmaktadır: “Oruç tutmak isteyen sahurda bir şeyler yesin” (Müsned, III, 367, 379), “Sahura kalkın, çünkü sahur yemeğinde bereket vardır” (Buhârî, “Savm”, 20; Müslim, “Sıyâm”, 45), “Sahur yemeği ile gündüz tutacağınız oruca; ve öğle üzeri uykusuyla da (kaylûle) teheccüt namazına kuvvet kazanın” (İbn Mâce, “Sıyâm”, 22).

Peygamberimiz, sahuru mümkün olan son vakte denk getirmeyi teşvik ettiği gibi iftarın da vakit girer girmez yapılmasını teşvik etmiştir. Bu iki teşvikten çıkarılabilecek anlam, ibadetin mümkün olduğunca kolay hale getirilmesidir. İftar vakti girdiğinde yemeğe oturmadan namaz kılınmak isteniyorsa yine de biraz su veya bir hurma ile orucu açıp, ondan sonra namaz kılmak yerinde olur.

Oruç açılırken dua edilmesi sünnettir. Herkes içinden geldiği gibi zikrini, şükrünü ve yakarışını ifade edebilir. Örnek olması bakımından öteden beri yaygın olarak yapılan bir duayı buraya alalım: “Allahım! Senin rızanı kazanmak için oruç tuttum, senin verdiğin rızıkla orucumu açtım. Sana inanıp güvendim. Ey lutuf ve ikramı geniş olan Rabbim! Beni bağışla.”

Varlıklı kimselerin, özellikle durumu iyi olmayan kimselere iftar yemeği yedirmesi güzel ve sevaplı bir davranıştır. Peygamberimiz, “Oruçluya iftar ettiren kimse, oruçlunun sevabında bir eksilme olmaksızın, oruçlunun alacağı kadar sevap alır” (Tirmizî, “Savm”, 42, İbn Mâce, “Sıyâm”, 45) buyurmuştur. İftar yemeklerini, zenginler arasında bir lüks ve gösteriş yarışı haline getirmekten kaçınmak gerekir. Yine varlıklı kimselerin, her zamankinden daha fazla olarak, ramazanda ihtiyaç sahiplerine yardımda bulunması beklenir. Varlıklı kimselerin bulunduğu bir bölgede akşam ne ile iftar edeceğini düşünen insanların kalmamış olması gerekir. Bu hem Müslümanlığın yüksek bir amacı hem de oruç ibadetinin verdiği kalp inceliğinin bir gereğidir. Aksi bir durum elbette ki varlıklı kimselerin vicdanını rahatsız edecektir. Sabah namazının vaktini geçirmemek kaydıyla cünüp sabahlamak câiz ise de ibadete başlarken temiz olmak düşüncesiyle daha önce gusletmek uygundur. Hayız ve nifastan temizlenen kadınlar için de aynı durum geçerlidir. Bununla birlikte cünüp olarak sabahlayan kimsenin gerekli dikkati göstermek şartıyla, banyo yapması câizdir. Âişe vâlidemizin bildirdiğine göre Peygamberimiz, bazı kereler cünüp olarak sabah namazı vaktine girmiştir.

Oruç, kişinin Rabbiyle gönül bağını güçlendiren, ona mânevî ve derunî bir haz tattıran, irade eğitimine ve kalp inceliğine yol açan ibadetlerden olduğu için oruç tutan kişi zaten dilini kötü, çirkin, başkalarını rencide edecek boş ve gereksiz sözlerden koruyacaktır. Oruç bu tesiri tam meydana getiremiyorsa, oruç tutan kimsenin bu sonucu ve etkiyi elde etmek için çalışması, oruçlu iken söz ve davranışlarına daha çok dikkat etmesi gerekir. Hele insanların birbirleri hakkında kötü kanaate sevkedecek ve ilişkilerini bozacak dedikodu ve söz taşıma gibi dinimizce hiçbir zaman hoş görülmeyen davranışlar, orucun mânevî haline taban tabana zıt şeylerdir. Peygamberimiz orucun bu yönünü anlatmak üzere “Yalan konuşmayı bırakmayan, yanlış davranışlardan kaçınmayan kimsenin kendini aç ve susuz bırakmasına Allah’ın ihtiyacı yoktur” (Buhârî, “Savm”, buyurmuştur. Aslolan ibadeti amacına uygun yapmak, ibadetin zevkini tatmaktır. İbadetlerin hakkı verilmeye çalışıldığı takdirde bunun önce kişinin kalp ve vicdanındaki olumlu etkileri, sonra da toplumdaki olumlu sonuçları çok belirgin bir şekilde ortaya çıkacaktır. Peygamberimiz bu noktaya işaretle “Hiçbiriniz oruçlu iken kötü laf söylemesin; bağırıp çağırmasın, hatta kendisine ağır sözler söyleyen (küfreden) birine dahi sadece ‘Ben oruçluyum’ demekle yetinsin” (Buhârî, “Savm”, 2; Müslim, “Sıyâm”, 160) buyurmuştur.

Ramazanın mânevî atmosferini daha iyi hissedebilmek için Kur’an okumak, eksikliğini hissettiği bilgileri öğrenmeye çalışmak yerinde olur. Ayrıca, her ramazanda mutlaka Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe anlamı, mukabele okur gibi bir defa okunmalı, genel hatlarıyla Kur’ân-ı Kerîm’in içeriği hakkında bilgi sahibi olunmalı, daha derin ve detaylı bilgiye ihtiyaç hissedilen konularda, o alanda yazılmış eserlere veya bizzat ehliyetli hocalara başvurulmalıdır.

Diyanet İşleri Başkanlığı - İLMİHAL I İMAN VE İBADETLER

Kazayı ve kefareti gerektiren haller

Kaza, bozulan orucu, gününe gün tutmak; kefaret te, orucu bozmaktan doğan günahı sildiren, arıtan cezadır. Özürsüz yere ve bile bile oruç yemenin günahı tevbe ile giderilmez, kefarete de ihtiyaç vardır. Kefaret, ramazan orucu tutulurken özürsüz olarak bozulunca lâzım gelir. Ramazan’da meşru bir mazeretle orucunu bozan kimsenin, sonradan o günün orucunu kaza ederken, meşru bir mazeret olmadan onu bozsa, kefaret lâzım gelir.

Kefaret lâzım gelmesi için de birtakım şartlar vardır:

l- Oruçlunun mükellef olması, 2- Oruca, niyet vakti içinde niyetlenmiş olmak, 3- Oruçluya, orucunu bozduktan sonra hastalık veya orucunu bozmadan önce yolculuk gibi oruç bozmayı mübahlaştıran bir mazeretin gelmemiş olması, 4- Oruçlunun, orucunu, zorlanarak değil, kendi isteğiyle; yanı-larak değil, bile bile; dermansız düşerek değil, dermanlı olarak bozmuş olması, 5- Oruçlunun, orucunu bozduğu şeyde eksiklik bulunmamak. Bunun içindir ki: Ramazan orucunu tutmağa başlayan ve fakat mükellef olmayan çocuğa, bunağa, yahut mükellef olmakla beraber geceden niyetlenmeyen veya niyetlenmekle beraber, orucu yedikten sonra kendisine o gün güneş batmadan önce hastalık gibi bir özür gelen, yahut yolculuğa çıkan, yahut zorlanarak orucu yedirilen veya bile bile, isteye isteye değil de yanılarak orucunu bozan, yahut dermansız düşerek orucunu yiyen… kimseye keffaret lâzım gelmez.

Orucu bozup hem kazayı, hem de şartlarının gerçekleşmesinden dolayı keffareti gerektiren hallerden başlıcaları şöyle sıralanabilir:

l- Cinsî münasebette bulunmak, İki tarafa da kefaret gerektirir. Meni gelmesi şart değildir. 2- Yenilecek şeylerden bir şey yemek, 3- İçilecek şeylerden bir şey içmek, Yenilecek, içilecek şeylerin gerek besin, gerek yemiş, gerek tedavi, gerek eğlence için yenilmiş veya içilmiş olmaları, hükmü değiştirmez. 4- Ağıza giren yağmuru, karı, doluyu yutmak, Halbuki, ağzı biraz yummakla, bunlardan korunulabilir. 5- Tütün içmek, öd veya anberle tütsülenip dumanı içe veya genize çekmek, 6- Enfiye çekmek, 7- Çiğ et yemek, 8- İç yağı yemek, 9- Buğday tanesini ve kavrulmuş, yahut başağından taze çıkarılmış arpa tanesini yutmak veya çiğneyip tadını almak, Eğer, ağızda dişlenerek yavaş yavaş kaybolur ve tadı kalmamış bulunursa, ağız içinde yok olup susam tanesi gibi tükrükten sayılır. Bundan kefaret lâzım gelmez; değil, oruç bile bozulmaz. 10- Arpanın kuru tanesini yemek de âdet olmadığından kefareti gerektirmez. 11- Susam tanesinin veya yenilecek şeylerden olan o büyüklükteki başka bir şeyi ağız dışından alıp yemek, Bu, gerek yutmak, gerek çiğnemek suretiyle olsun birdir, kefareti gerektirir. Taş ve toprak gibi şeyler, yenmesi âdet olmadığından orucu bozarsa da kefareti gerektirmez. Fakat, pekmez mayası ve çömlekçi çamuru gibi toprakları yemeyi âdet edinenler, aş yerip kömür gibi yenmeyecek şeyleri seve seve yiyen kadınlar, bunlarla Ramazan orucunu bozdukları takdirde kefaret te yüklenirler. 12- Azıcık tuz yemek, Çok miktarda, tuz seve seve yenilemeyeceğinden bir defa da çok miktarda tuz yiyen kimsenin orucu bozulur, kaza lâzım gelirse de kefaret lâzım gelmez. 13- Karının, kocanın veya sevdiği kimsenin tükrüğü yutulmak, Başkasının tükrüğünü yutmaktan insan nefsi hoşlanmadığı, iğrendiği için, kefaret lâzım gelmez. 14- Gıybet ettikten, adam çekiştirdikten sonra, oruç bozuldu diye isteyerek oruç yemek, 15- Hacamat olduktan, kan aldırdıktan veya sürme çektikten sonra oruç bozuldu diye isteyerek oruç yemek, 16- Son derece istekle ve fakat, meni gelmeksizin dokunduktan veya öptükten sonra oruç bozuldu diye isteyerek oruç yemek, 17- Bıyıklara yağ sürdükten sonra bıyık yağlamanın orucu bozacağını sanarak orucu yemek, 18- Ramazan gündüzünde cinsî münasebette bulunması için zorlanan kişiye, kadının, oruçlu olduğu halde, kendisini teslim edip aldırış etmemesi, Tan yeri ağardığını bildiği halde bundan haberi olmayan kocasının arzusuna boyun eğen kadına da kefaret lâzım gelir.

Oruçluya Mekruh Olan ve Olmayan Şeyler

Oruçluya Mekruh Olan Şeyler

1. Herhangi bir şeyi tatmak,

Bunda, nafile bile olsa, orucu, bozmağa yol açma vardır. Yemeğin tuzu yüzünden huysuzluk eden kocasından dolayı kadın, yemeğin tuzuna bakabilir. Tabiî ki ağıza alınan yemeğin veya suyunun yutulmayıp dışan bırakılması gerekir. İşçi, hizmetçiler hakkında da hüküm, böyledir. Tadına bakılabilecek yiyecekler satın alınırken, aldanmamak için tadına bakmanın mekruh olduğu da, olmadığı da söylenmiştir. 2. Gereksiz yere ağızda bir şey çiğnemek, Çocuğuna çiğneyerek yedirilecek bir şeyi çiğnemek zorunda kalan anne, çocuğunu korumak için onu çiğneyebilir. 3. Sakız çiğnemek, Sakız çiğnemek, sakızdan bir şeyin tükrükle birlikte mideye inmemesi kaydıyla mekruhtur. Çiğnenince, eriyip mideye inen kara sakızla henüz hiç çiğnenmemiş veya çiğnenmekle beraber daha olgunlaşmamış, özleşmemiş olan beyaz sakızı çiğnemek, mekruh olmakla kalmaz, orucu da bozabilir. Kadınların oruçluluk dışında, misvak tutunma yerine, sakız çiğnemeleri müstehap ise de erkeklerin, misvak tutunmak yerine, sakız çiğnemeleri mekruhtur. 4. Nefsden emin olunmadığı, halde, ağız dudak emecek veya bel gelecek derecede öpüşmek, kucaklaşmak, 5. Tükrüğü, ağızda biriktirip yutmak, 6. Kan aldırmak, hacamat olmak, meşakkatli işlerde bulunmak gibi kendini zayıf düşüreceği sanılan şeyi yapmak… oruçluya harama yakın mekruhdur.


Oruçluya Mekruh Olmayan Şeyler

1. Misk veya gül gibi şey koklamak, 2. Nefsinden emin olmak, ağız dudak emme veya bel gelme derecesine vardırmamak şartıyla öpüşmek, kucaklaşmak, 3. Göze sürme çekmek, 4. Bıyığa yağ sürmek, 5. Zayıf düşürmediği takdirde kan aldırmak veya hacamat olmak, 6. Misvak kullanmak, 7,8. Abdest, gusül veya bunların dışında, boğaza ve genize su kaçırmamak şartıyla ağızı su ile çalkalamak, buruna su çekmek, 9. Harareti gidermek ve serinlemek için ıslak bir şeye sarınmak…oruçlulukta mekruh değildir.

Fitre

Sözlükte “yaratmak, icat etmek; Kes­mek, yarmak, ikiye ayırmak” mânaları­na gelen fatr kökünden türeyen fıtr ke­limesi oruca son vermeyi, orucu açmayı (iftar) ifade eder. Bundan dolayı rama­zan bayramına îdü’1-fıtr denildiği gibi ramazan ayını yaşamanın, onun mükâ­fat ve bereketinden faydalanmanın bir şükran belirtisi olarak verilen sadakaya da sadakatü’1-fıtr (sadaka-i fıtr) veya ze-kâtü’1-fitr denilir. Bu tamlama kısaltıl­mış olarak fıtra ve Türkçe’de fitre şek­linde kullanılmaktadır.

Ramazan orucunun farz kılındığı 2. yılın Şaban ayında[1] fıtır sada­kasına dair varit olan hadis onun öden­mesinin gerektiğini bildiriyorsa da bu sadakanın hükmü fakihler arasında tar­tışmalıdır. Şâfıî, Mâliki ve Hanbelîler’e göre fitre vermek farzdır. Çünkü bir ha­diste Resûlullah’ın hür, köle, erkek, ka­dın her müslümana fıtır sadakası ver­meyi farz kıldığı belirtilir[2]. Diğer bazı ka­rineleri de göz önüne alan bu üç mez­hebin imamları bu hadiste geçen “fara­za” ve bazı rivayetlerde yer alan “emere”[3] kelimelerine “farz kıldı” mânasını vermişlerdir. Haneffler ise fitrenin vacip olduğu görüşündedir. Çünkü onlara göre bu konudaki hadis­ler gerek sübüt gerekse delâlet bakı­mından farziyet ifade etmez. Ancak bu mezhepte farz ile vacip arasında uygu­lama açısından fark yoktur. Mâlikîler’-den Eşheb el-Kaysî ve bazı Zahiriler fit­renin müekked sünnet olduğunu söy-lemişlerse de bu zayıf bir görüş olarak kalmıştır. Ebû Bekir el-Esam gibi bir kısım âlimler de zekâtın farz kılınmasıyla fitrenin hükmünün neshedildiğini söy­lemişlerdir.

Ergenlik çağına erişen müslüman er­keğin fitre vermesi gereklidir. Evli olma­yan müslüman kadınlar fitrelerini ken­dileri öderler. Evli kadınların fitresi Ebû Hanîfe’ye göre yine kendileri, diğer üç mezhebe göre ise fitre borcu nafakaya dahil olduğu için koca tarafından öde­nir. Çocukların malları varsa velileri fit­relerini bu maldan öder; mallan yoksanafakalarını temin etmekle yükümlü olan kimse çocuklara ait bu borcu kendi ma­lından ödemek zorundadır. Ancak İmam Muhammed çocukların fitrelerinin ba­balan tarafından ödeneceği, dolayısıyla babası olmayan çocuğun fitre yükümlü­lüğünün de bulunmayacağı görüşünde­dir. Fakihlerin büyük çoğunluğu, kişinin fitre mükellefi sayılabilmesi için âkil ba­liğ olmasının, ramazanı oruçlu geçirme­sinin veya şehirde oturmasının şart ko-şulmadığını kabul ederken aksi görüşte olan fakihler de vardır.

Bütün ibadetlerde olduğu gibi fitrede de ferdî-içtimaî, maddî-manevî hikmet­ler vardır. Bu konuda İbn Abbas şöyle der: “Resûlullah fitreyi, oruç tutanı an­lamsız ve çirkin davranışlardan temizle­sin, fakirlere de yiyecek bir lokma olsun diye farz kılmıştır”[4] Bazı âlimler, bu sözdeki mânanın ilhamıyla fitreyi namazın eksiklerini te­lâfi eden sehiv secdesine benzetmişler­dir. Öte yandan mahiyetinde sevinç ve neşe bulunan bayramı toplumdaki her ferdin ortak şekilde yaşayabilmesi İçin muhtaç kimselerin kısmen de olsa ihti­yaçları giderilerek sosyal dayanışmanın güzel bir örneği verilmiş olur. Bu daya­nışmayı âzami seviyeye çıkarmak ve da­ha çok insana yardım etme zevkini ve­rebilmek İçin fitre miktarı asgari Ölçüde tutulmuş ve ödeme kolaylıkları sağlan­mıştır.

Fitre yükümlülüğünün ne zaman doğ­duğu ve ne zaman yerine getirilmesi ge­rektiği konusunda fakihler arasında fark­lı görüşler vardır. İmam Şafiî. Ahmed b. Hanbel ve bir rivayette İmam Mâlik’e gö­re fitre yükümlülüğü ramazanın son gü­nü güneşin batmasıyla. Ebû Hanîfe’ye ve diğer bazı müctehid imamlara göre ise bayram günü tan yerinin ağarmasıy-la doğar. Birinci gruba göre oruçla ilgili olan bu sadaka ikinci gruba göre bay­ramla ilgilidir ve kurban kesiminde ol­duğu gibi fitre de vaktinden önce vacip olmaz. Bu görüş aynlığının uygulamadaki sonucu, bir mükellefin ramazanın son günü güneş batımından sonra ölmesi ve­ya bir çocuğun bayram sabahı doğması gibi nâdir durumlarda ortaya çıkar.

Fitrenin ödeme zamanına gelince, bu konudaki hadisler ve sahabe uygulama­ları, bu vaktin bayramın birinci günü sa­bah namazıyla bayram namazı arası ol­duğunu göstermektedir. Ancak fakih­ler, yoksulun lehine olacağını düşünerek fitrenin bayramdan birkaç gün ön­cesinden verilebileceğini söylerler. Hat­ta İmam Şafiî bir ay, Ebû Hanîfe bir yıl. Zeydiyye mezhebi ise iki yıl öncesinden ödenebileceği görüşündedir. Fakihlerin çoğunluğuna göre fitrenin ödenmesinin bayramdan sonraya bırakılması mekruh olmakla birlikte yapılan ödeme kaza de­ğil edadır. Bazı fakihler ise fitreyi bay­ram sonrasına bırakmayı haram sayar ve yapılan ödemeyi kaza olarak nitelen­dirir. Fitreden maksadın fakir mümin­lerin bayram günlerinde ihtiyaçlannı kar­şılamak olduğu düşünülür ve ilgili hadis­lerle sahabe tatbikatı da göz önüne alı­nırsa Önemli bir mazeret bulunmadıkça bu ibadeti bayram gününden sonraya bırakmanın uygun olmadığı anlaşılır.

Fitre verecek kimselerin sahip olma­ları gereken malî güç hakkında da iki farklı görüş vardır. Hanefîler’in dışında­ki üç mezhebe göre, zekâtın vacip ol­ması için gerekli görülen nisab mikta­rı bir mala sahip bulunma şartı fitrede aranmayıp mesken, ev eşyası ve temel ihtiyaç maddelerinden başka kendisi ve bakmakla yükümlü olduğu kimseler için bayram günü ve gecesinin (yirmi dört sa­atlik! yiyeceğinden fazlasına sahip olan her müslüman fitre ile mükelleftir. Za­hirî ve Hanefî mezhebinde ise fitre sa­dece zekât vermekle yükümlü olan müs-lümanlara vaciptir. Çünkü Hz. Peygam­ber bazı hadislerinde sadakanın ancak zenginliğin gereği olduğunu ifade etmiş­tir.[5]

Fitrenin, o dönemde Medine’de en çok tüketilen gıda maddelerinden 1 sâ’ mik-tan olduğu hususunda kaynaklar hemen hemen ittifak halindedir. Nitekim saha­beden Ebû Saîd el-Hudri şöyle demiş­tir: “Peygamber devrinde fitreyi yiyecek maddelerinden 1 sâ’ olarak verirdik. O zaman bizim yiyeceğimiz arpa, kuru üzüm, hurma ve keş (yağı alınmış pey­nir) idi”[6]. Ancak yiye­cek maddelerinden buğdayın miktarın­da ihtilâf vardır. Haneffler, buğdaydan verilecek fitre miktarının yarım sâ’ ol­duğunu ileri sürerken diğer üç mezhep buğdayın da 1 sâ’ olarak verilmesi ge­rektiği görüşündedir. Başka bir ihtilâf ise fitrenin hangi tür yiyecek maddeleri esas alınarak ve ne şekilde ödeneceği konusundadır. İbn Hazm’a göre fitre sa­dece hurma ve arpa üzerinden ödene­bilir. Hanefîîer’e ve Hanbelîler’de ağırlıklı görüşe göre fitre hadiste zikredilen dört gıda maddesinden biri esas alına­rak ödenir. Şafiî ve Mâlikî mezhepleriy-le bazı Hanbelîler’e göre ise hadislerde geçen buğday, arpa, kuru üzüm ve hur­ma o devrin yaygın gıda maddeleri olup fitre bir kimsenin kendi bölgesindeki mahsulden, kendi yediği gıda madde­lerinden de verilebilir. Fakihlerin çoğun­luğu fitrenin sadece aynî olarak öden­mesini gerekli görürken başta Ebû Ha-nîfe olmak üzere bazı fakihler fitrenin bu mahsullerin değeri üzerinden nakit olarak da verilebileceği görüşünü be­nimsemiştir. Hatta bazı Hanefî kaynak­larında, özellikle bolluk zamanlarında nakit olarak vermenin daha faziletli ola­cağına dikkat çekilmiş ve Hz. Peygam­berin, “Fakirleri istemekten müstağni kılın”[7] mealindeki ha­disinin de bu görüşü kuvvetlendirir ma­hiyette olduğu belirtilmiştir. Özellikle alışverişin mübadele usulüyle değil na-kitle yapıldığı çağımızda fitrenin para olarak verilmesi daha çok önem kazan­mıştır.

Günümüzde fitrenin tesbiti konusun­da iki ölçünün esas alınması teklif edil­miştir.

1- Hadislerde geçen yiyecek mad­delerinin 1′er sâ’ının (yaklaşık 3 kg.) pa­ra cinsinden ortalamasının alınması. Bu uygulama İle ramazan ayında üzüm, hur­ma, buğday, arpa gibi maddelerin çe­şitli kaliteleri göz Önüne alınarak fitre için birçok değişik rakamın ortaya çık­ması ve müslümanların bu durum kar­şısında tereddüde düşmesi önlenmiş ola­caktır,

2- Bir fakirin ekmek ve normal bir katıkla bir günlük yiyeceğini sağla­yacak meblağın tesbit edilmesi. Bu usul takip edildiği takdirde, belirlenen meb­lağın hadislerde adı geçen en ucuz mad­denin -meselâ arpanın- bedelinden da­ha düşük olmaması gerekmektedir. Eğer ortaya çıkan meblağ daha fazla olursa naslara aykırılık söz konusu değildir. Çünkü fazla verilen miktar nafile sada­ka yerine geçer. İkinci teklif İmam Şa­fiî’nin, herkesin ortalama olarak tüket­tiği yiyecek maddelerinden fitre verme­si gerektiği şeklindeki içtihadına da uy­gundur[8]. Bu iki usulün ya­nında, fitre miktarını belirlemede mü­kellefin şahsen veya aile olarak günlük gıda tüketim ortalamasının ölçü alınıp hadislerde zikredilen en ucuz maddenin bedelinden de aşağı düşmeyecek şekilde bir miktar tesbitine gidilmesi de müm­kün olabilir. Yemin kefâretiyle ilgili ola­rak Kur’ân-ı Kerîm’de. “ailenize yedirdiğiniz yemeğin orta hallisinden on faki­re yedirmek” ifadesinin yer aldığı[9], bazı fakihlerin fitrenin mü­kellefin kendi yediğinden verilmesini uy­gun gördükleri[10], hadis­te de daha çok o dönemin temel ve yay­gın gıda maddelerinin zikredildiği göz önünde bulundurulursa bu son usule gö­re yapılacak bir miktar tesbiti de yanlış olmaz.

Fitre vermekle mükellef olanların fit­re almaları fakihlerin çoğunluğuna gö­re caiz değildir. Ayrıca mükellefin fakir olsalar bile anne. baba, dede, nine gibi usulü ile çocukları ve torunları gibi fü-rûuna ve karısına fitre vermesi caiz gö­rülmemiştir. Çünkü sadakayı bakmakla yükümlü bulundukları kimselere vererek kendileri için dolaylı bir menfaat sağla­mış olurlar. Öte yandan fitrenin zimmî statüsünde olmayan gayri müslim fa­kirlere verilemeyeceğinde ittifak vardır. Zimmîlere gelince İmam Şafiî, Mâlik. Ah-med b. Hanbel. Ebû Sevr ve Leys gibi müctehidlerden oluşan cumhura göre bunlara da fitre verilmez. Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed gibi müctehidle-re, Seyyid Sabık ve Yûsuf el-Kardâvî gi­bi çağdaş âlimlere göre ise fakir zimmî­lere fitre verilmesinde bir mahzur yok­tur. Kuranda müellefe-i kulûb’a ze­kâttan pay ayrıldığı[11], müs-lümanlarla fiilî savaş ve çekişme içinde olmayan muhaliflere iyilik yapmanın ya­saklanmadığı[12]] göz önünde bulundurulursa ikinci görüşün İslâm’ın genel ilke ve amaçlarına daha uygun olduğu söylenebilir.

İslâm âlimlerinin genel kabulüne gö­re, fitre verecek kimselerin zekâtta ol­duğu gibi öncelikle bulundukları yerde­ki fakirlerden ve fitre verilmesi caiz olan akrabalarından başlamaları daha uygun­dur. Fitre verilecek kişilerden dindar ve güzel ahlâklı olanlarının tercih edilmesi mümkün olduğu gibi bu konuda yok­sulluk derecesi de ölçü alınabilir. Diğer taraftan fitre bir kişiye de verilebilir, bir­kaç kişi arasında da bölüştürülebilir. Bu­nunla birlikte fitrenin bir ihtiyacı karşı­layacak miktarda olmasına da özen gös­terilmelidir. Ayrıca bir ailenin fitreleri­nin tamamını bir fakire vermesi caiz ol­duğu gibi birkaç fakire bölüştürülmesi de mümkündür. Fitre fakirlerin dışında borçlular, yolda kalanlar, kalpleri İslâm’a ısındırılmak istenenler gibi zekâtın veri­leceği yerler olarak Kur’an’da belirtilen[13]diğer kimselere de ve­rilebilir.


Bibliyografya: Lisânü’l-’Arab, “ftr” md.; Müsned, II, 277, 501; V, 432; Dârimî, “Zekât”, 18; Buharı. “Ze­kât”, 18, 74; Müslim. “Zekât”, 12, 15; İbn Mâce, “Zekât”, 21; Ebû Dâvûd. “Zekât”, 17-20; Nesâî, “Zekât”, 30-46; Dârekutnî. es-Sünen, Beyrut, ta, lÂlemü’l-kütüb), II, 153; Mâlik b. Enes. ei-Mü-deuuenetul-kübrâ, Kahire 1321. II, 118, 119; Şafiî, el-üm, II, 59; Serahsî, el-Mebsüt, III, 102, 103. 108, 109; Kâsânî. Bedâ’f, II, 49; İbn Rüşd. Bidâyetü’l-müctehid, I, 253-256; Mutarrizî, e(-Muğrib fî tertibi7-mu’rib, Beyrut, ts. (Dârü’l-Kİ-tâbi’l-Arabî), s. 362-363; İbn Kudâme, el-Muğni, II. 645 vd.; İbn Hacer, Fethu’t-bârî, Beyrut, ts. (Dârü’l-Ma’rife), İV, 112; Aynî. ‘Umdetü’l-kârî, İstanbul 1308, 1, 471; İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-kadir (Kahire), II, 39; Abdurrahman Şeyhîzâde, Mecma’u'i-enhür, İstanbul 1321, I, 229; Şevkâ-nî. Neytü’l-eutâr, Kahire 1357, IV, 195; İbn Âbi-dîn, Reddü7-muhtar, İstanbul 1303, III, 99, 106, 108; Seyyid Sabık. Fıkhü’s-sünne, Beyrut 1969, I, 415; Yûsuf el-Kardâvî. Fıkhü’z-zekât, Beyrut 1389/1969, II, 950, 957; Hüseyin b. Ali es-Sa-dâ. Zekâtü’t-fttr, Kuveyt 1404/1984. TDV İslam Ansiklopedisi

Ramazan Orucuna Niyet

Niyetin Vakti: Ramazan orucunda niyetin vakti, Hanefî Mezhebine göre, her gün güneş battıktan sonra başlar ve ertesi günün yansından az ön­cesine -kaba kuşluk vaktine- kadar devam eder; Şafiî Mezhebine göre, imsak vaktine kadardır. Böylece, her Ramazan gecesinde ni­yetini yapanın orucunun tam olduğunda icma oluşmuştur.


Niyetin Şekli:

a) Ramazan orucunda niyet mutlak olarak, yani “Niyet ettim oruç tutmaya” diyerek yapılabildiği gibi, “Ramazan orucunu tut­maya” cümlesi ilave edilerek de yapılabilir; hatta böylesi daha iyi­dir.

b) Ebu Hanife’ye (Hanefî Mezhebine) göre, Ramazan’da yolcu dışındaki mükelleflerin her türlü oruca niyetleri, Ramazan orucu yerine geçer; ancak, yolcuların niyeti, hangi oruca niyet edildiyse onun yerine geçer. Çünkü, yolcu esasen orucunu tutup tutmamakta serbesttir, tuttuğu orucu açıkça tespit etmesi gerekir. Ebu Yusuf veeş-Şeybani’ye göre, yolcuların Razaman’daki niyetleri -oruç türü ne olursa olsun- Ramazan orucu yerine geçer.

c) Sahura kalkmak, niyet yerine geçer. Niyet ettikten sonra imsakten az önce niyetten vazgeçmekle niyet edilmiş olmaz. Çünkü henüz orucun vakti girmemiştir. Vakti girdikten sonra ise özürsüz olarak niyetten dönülmez. Bu her türlü oruç için böyledir.

Şafiî Mezhebine göre, fecir doğunca uyanan kimsenin ken­dini yemek içmekten alıkoyması niyet yerine geçer.

d) ÜM’e göre, eş-Şafiî ve Ahmed b. Hanbel’e göre, Ramazan’da nafile oruca niyet edenin orucu, Ramazan orucu yerine geçmez. Ramazan orucunda her gün için ayrı ayrı niyet yapmak gereklidir; Malikî Mezhebine göre, aralıksız tutulan her gün için niyet etmek şart değildir.


Diğer Oruçlarda Niyet:

Niyetin Vakti:

a) Muayyen adak oruçları ile nafile oruçların niyet vakti,Ramazan orucu gibidir.

b) Kaza ve keffaret oruçları ile muayyen olmayan adak oruç­ları için niyetin vakti, imsake kadardır. Bu vakitten sonraki niyet sahih değildir. Tutulan oruç nafile yerine geçer.

Niyetin Şekli:

a) Muayyen adak ve nafile oruçlar için mutlak olarak niyet yapılabilir. Fakat orucun çeşidini belirterek niyet yapmak dahaiyidir.

b) Ramazan orucunun kazası, keffaret oruçları ve muayyen olmayan adak oruçları ile diğer oruçlar için, hangi orucun tutu­lacağı açıkça belirtilerek niyet yapılır.

Mukayeseli İbadetler İlmihali – Doç.Dr. Vecdi AKYÜZ

Orucun Vakti

Orucun vakti ikinci fecirden başlayarak güneşin batışına kadar olan müddettir. Orucun başlangıcının ikinci fecir yâni tanyeri ağarmadan olduğu Bakara suresinin 187, âyeti ile sabittir. Mealen; “(Bütün gece) fecri (sadık) olan ak iplik kara iplikten seçilinceye kadar yiyin için.” Orucun bitmesinin güneşin batması olduğu da Allah’ın (c.c) kavli ile sabittir. Bakara 187’de mealen; “Sonra geceye (güneş batıncaya) kadar orucu tamamlayınız.” Orucun gece değil de gündüz tutulmasının sebebi bu geçen âyet-i kerimedir. Kaldı ki gece ile gündüzden, oruca gündüz daha uygundur. Çünkü gece uyku zamanı olduğu için geceleyin yiyip içmek zaten adettir. Adet olan bir şey ise ibadet olmaz. Bunun için oruç zamanı ancak gündüz olup gece oruç tutulamaz.

Fecrin doğuşunda şüpheye düşen kimse için faziletli olan yiyip içmeyi bırakmasıdır. Bununla beraber yiyip içse, orucu yine tamamdır. Ancak fecirden sonra yediği anlaşırsa, o zaman kaza etmesi gerekir. Fecirden sonra sahur yapıldığında zan kuvvetli olsa ve başka bir delil de bulunmasa, buna itibâr edilmez. Fakat bu halde tutulan orucun kaza edilmesi ihtiyaten uygundur.

Oruçlu kimse güneşin batışından şüphe etse, iftar etmesi helâl olmaz. İftar edip de gerçek durum anlaşılmazsa üzerine kaza gerekir. Fakat batıştan önce iftar ettiği anlaşılırsa üzerine kazadan başka kefâret lâzım gelir. Araştırma yaparak hem sahur hem iftar yapmak câizdir. Şöyle ki; oruç tutacak kimse başka bir vasıta bulamayınca galip zannına göre sahur yemeği yer ve fecrin doğduğuna kanaat getirince oruca başlar. Güneşin batışını da araştırarak yine galip zanna göre orucunu açabilir. Bununla beraber fecrin doğuşunu iyice kestiremeyen için bir an önce oruca başlamak ve güneşin battığını kestiremeyen için de hemen orucu bozmamak ihtiyat gereğidir.

Davul, top sesi veya kandil yakılması ile oruca başlamak veya iftar edebilmek için de, bunların güvenebilecek şekilde muntazam olmasına ve her taraftan görülüp işitilir bir halde bulunması gerekir. ...

Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.