FANDOM


FATLHA 4 0 buyurulmuştur. Ve buraca inzar biraz tasrih edilmiştir. Çünkü din kelimesi lisanı arapta ceza’ hisap, kaza’ siyaset, taat, adet, hal, kahr, nihayet bütün bunlarla alkadar ve hepsine mebn ve mi’yar olan millet ve şeriat manalarına gelir ve bunun doğrudan doğru kıyamet mnası yoktur ve burada evvelki ceza, sonuncu dini maruf mnalarile iki tefsiri muteber vardır: Evvela ceza, tide mes’uliyet, hissi mes’uliyet tatbikı mes’uliyet mnalarını da tazammun eder. Bunun için «yevmiddin» in lisanımızda bir ismi de «ruziceza» dır. Lakin şunu unutmamalıdır ki aslında ceza kelimesi şimdi mütearef olduğu gibi yalnız ıkap ve ukubet dimek olmayıp iyi veya kötü yapılan bir işin tatlı veya acı karşılığını, ecrini vermek mnasına masdardır ve isim olarak bu ecre dahi ıtlk olunur. Mesela « ‘LUi ±3 ..,r » demek, Allah sana çok hayırlı ecirler, mükfatlar versin demektir. Ancak mükfat ve mücazat kelimeleri küfüv ve müşareket mnalarını ifham ettiğinden lisanı şeride Cenabı Allaha isnad olunmaz da sevap ve ıkap, ecir ve ceza gibi tabirler kullanılır. Binaenaleyh yevmi din, ruziceza, her işin karşılığı verilip bitireleceği son gün, tabiri aharle istikbalde mükfat ve mücazatın tevzi olunacağı yakıt demektir ki lisanı şeride buna yevmi hir dahi denilir ve bunda kaza ve hüküm mnası da münderiçtir. Gerek arapçada ve gerek lisanımızda olsun bu gibi yerlerde yevm ve gün kelimelerinin alelıtlk vakit mnasına kullanıldığı da malümdur. Bugün ne bir gündüz, ne bir gece ve ne bir gündüzle gece mecmuu olan yirmi dört saat manalarına olmayıp gerek gün, ay, yıl, asır, devir ilah... Gibi bildiğimiz ve gerek bilmediğimiz zaman mikyaslarından herhangi biri olabilir. (MüddetT devri felek bir gündür adem bir nefes). Bugün Dünya, yarın Ahiret deriz ve bunun için Dünya günlerine nazaran Ahiret günleri (bir sene) veyahut (elli bin sene) gibi mikyaslarla ifham oluna gelmiştir. Bu izahtan anlaşılır ki yevmiddin bütün ümitlerin veya meyusiyetlerin ileride mizanı haktan geçerek son tahakkukunu bulduğu ve birbirlerinden tamamen ayrıldığı son demi yakTndır. Bundan sonrası artık ya gayei ümmit olan ebedT rıdvanı ekber veya gayei yeis olan ebedT hüsranı ekberdir ve bugün kıyamet gününün son lahzasıdır ve bu suretle yevmiddin kıyamete işarettir. Fakat bunun yevmi kıyamet olması dolayısiyle bir tenavülüdür. Yoksa din kıyamet demek değildir. Yevmi kıyametin, kıyamet yani ölmüşlerin dirilmesi demek olan bas ( ) haşrücemi, vakfe yani tevakkuf ve intizar, sual, hisap, mizan, sırat, nihayet bütün amellerin iyiye iyi sevabının, kötüye kötü ıkabının tevzii ile ceza gibi ahval ve meratıbı mütezammindir ki diğerleri bu son devrei cezanın mebadı ve mukaddimatı olduğundan burada (yevmiddin) nazmiyle bu gaye tasrih edilerek tergip ve terhibe kuvvet verilmiştir. Bi nae naleyh yevm id d in makamında yevmi kıyamet, yevmi sual, yevmi hisap denilmesi hem terceme değildir, hem de bu kuvveti ve sevki kelmı ihlal eder ve daha ziyade tehvil ve terhip ifade eyler. Yevmiddin cezanın tahakkuk edeceği son gün demek olduğundan bu sureti beyanda dinin usulünden, akaidinden birini teşkil eyliyen Ahıret akidesini bir cüz’i mühmeliyle takrir ediyor ise de din kelimesini mnai marufunde kullanmamış ve ona dolayısiyle işaret ve ima etmiştir. Çünkü ceza yerine din gelmesinde lfzT bir Tma, sevap ve ıkap mnasında da mekasıdı dine bir işaret bulunduğu aşikrdır. Manai marufuna gelince: Din zevilukulü hüsni ihtiyarlariyle bizzat hayırlara sevkeden bir vaz’ı ilhTdir. Burada biraz tevakkuf ede lim. Bu evvela dini hakkın bir tarifidir. Çünkü bizzat hayra sevki hakıkT ancak ondadır. Edyanı batılada ise bu sevk vehmT olur. Onlar şerre, olsa olsa zatında hayrolmiyan iddiaT veya izafT bir hayra saik olabilir. Mesela kendi noktai nazarına göre bir hayır gibi yalana, yalancılığa ve hırsızlığa teşvik edebilir, çünkü hak ve hakikati akaidinin başına koymuş değildir. Binaenaleyh bu tarif, dolayisiyle edyanı batılanın dahi mahiyetini göstermiştir. Yani hakikatte böyle bir saiki ilhT değil iken öyle tevehhüm olunan dinler de dini batıldırlar saniyen, dinin mahalli, şeraiti, semeresi, erkanı, yani cinsi ve faslı mümeyyizi gösterilmiştir ve bu mnai şer’T din kelimesinin bütün menaii lüğaviyesini cmidir. Dini hakkın mahallı, akıl sahipleridir. B inae naleyh ce me d at, ne b atat, hayva nat, mecnunlar, gayrikıller, çocuklar, matuhlar gibi kasırin tecelliyati diniyeye mahal değildir. Çünkü akıldan mahrum olanlar sahibi ihtiyar olmadıklarından kendilerinden bir hayır sadır olursa bilihtiyar olur ki buna da cebir denilir. Binaenaleyh hayvanatta din vardır demek, nihayet mecazT bir tabirdir. Demek ki dinin şartı akıl ve ihtiyardır. Bunlar dinin şartı, diyanetin, rüknüdürler. Akıl bulunmayınca dinin taallük ve teklifi bulunamıyacağı gibi ihtiyar bulunmadıkça da dinin sevk—ü te’siri tabiri aharla diyanet bulunamaz. Bundan nşidir ki dinde ilim mes’elesinden başka bir de irade mes’elesi vardır. Filvaki lTm ve kil olmak mütedeyyin olmağa kafi değildir. Dindar olmak için dini hem bilmek ve hem sevmek lzımdır. Binaenaleyh ilm—ü irade, akI—ü ihtiyar zati dinin mücerret kendisinde dahil bir rükün değilse de diyanet ve tedeyyünün rüknüdürler. Bunun için ismolan din kelimesile, diyanet manasına masdar olan din kelimesinin manalarını karıştırmamalıdır. Diyanet insanın sıfatı ve nefsT bir mefhumdur. Din ise onun mevzu ve mütealleki olan hakik? ve nefsel’emrT bir mefhumdur. Aralarındaki fark, bir hdisei nefsiye ile, mebadisi ve kanunları arasındaki farktır. Tabiri aharle din vaz’ıilhT, diyanet kesbi beşerTdir. Bunu tefrik edemiyenler ilim namına hatalara düşe rle r. Dinin semeresi bizzat hayrolan amellerdir. Yani sahibinin kendi zannına ve kendi noktainazarına göre değil nefsel’emirde ve mizanı hakta hayır ve nafi olan işlerdir. Binaenaleyh asıl dindarlık hayrı nazarı hakta hayrolduğu için ihtiyar edip yapmaktır. Hayır ise hakikatte umumT olsun, hususT olsun ahara halen veya istikbalen nafi olandır. Hayrı hakikaten hayr olduğu için yapmak demek, onu Allahteal namına yapmak demek olduğu aşıkrdır. Çünkü şu iş hakikaten bir hayırdır demek, sade sana, bana nisbetle değil, zatında ve Hakteal nazarında hayırdır demenin tabiri aharidir ve Hakteal indinde hayrolan her işin de bir ecri, bir sevabı, bir mükfatı muhakkaktır. Ve bunun en büyüğü onun rızasıdır. Zira Cenabıhak her hayrın, her mükfatın, her nimetin menbaı ve zmanıdır. Rızayı Hakkın en büyük vesilesi de hakka rızadır. Ve hakka razı olmıyan hayrı sade hayrolduğu için sevip yapamaz, kendine ait peşin bir menfaat arar. Gerçi hayrın behemehal meccanT olması şart değildir. Ve nezdi Hakta zayi ve heba olan hiçbir hayır yoktur. Fakat bir hayrın filhal böyle bir end işei menfaatle yapılması halka nafi olmak için değil, halktan müntefi olmak için yapılan ve binaenaleyh ecrini. Halktan istiyen peşin bir muavazadır. Bu ise hayrı hayrolduğu için yapmak ve Hak ile bir muamele icra etmek değildir. Ecrini haktan istiyerek yapmak ise, her halde hak ile bir muamele yapmak ve hakk-u hayrı tanıyarak yapmaktır. Bu da hayrı hakikaten hayır olduğu için yapmak demektir. Çünkü hayr zaten ve hakikaten böyledir. Fakat bu ecri sade Ahırette mülhaza ederek yapmak daha yüksek bir mertebei kemaldir. Demek olur ki hakkı tanımıyan ve hakperest olmıyanların hayrı bihakkın tanımak ve hayrı hakikaten hayr olduğu için yapmak ihtimalleri yoktur ve hübbi hayrın başı hübbi haktır ve samimiyet ve ihlsın şartı evveli ha kp e re stli kti r. İşte bunun içindir ki dini hakkın hakikati cinsiyesi vaz’ı ilhT olmasıdır. Çünkü mevzuatı saire zati Hakka muzaf değildir ve ağrazı şahsiye ile malüldür. Bu ise bizzat hayra değil, bizzat şerre ve şirk—ü cidale sürükler ve hele hüsni ihtiyar ile hayra sevk gayesini hiç tazammun etmez. Çünkü ağrazı şahsiye şaibesi hissedilen her hangi bir sevkte ihtiyarı beşer derhal bulanır ve fesada uğrar. Ve zaten garazı şahsT hayrın bile hayriyyetine manidir. Fakat vaz’ıilhT nasıl anlaşılır? Bu nokta dinin en mühim bir mes’elesini teşkil eder. Şüphesiz vaz’ı ilhT bizzat haktealnın ilm—ü irade ve rızasını gösteren delil ile anlaşılır ki bunların en kuvvetlisi kur’an gibi hıtabullhtır. Kalp ve akıl bu hıtabı bizzarure veya bilistidll fehım—ü telkki eyler, Esasında ruhun bütün mevcudiyetile onu vaz’ıilhT olarak anlaması lzımd ır. Bu noktada bazı feylesoflar, zevki vicdanı kafi görmüşler. Fakat alelitlk zevki vicdan pek şahsT bir sebeptir. Ve alemde her şahsın kendine mahsus bir zevki vicdani vardır. Ve o halde ferdler kadar da din vardır demek lazım gelir. Halbuki hak bir olduğu gibi dini hak ta birdir. Ve hakkı bulmak için maverai vicdane de bir nazar atfetmek icab eder. Şu halde vicdani küllü veya bunu temsil eden bir ruhi küllü bulmak ve o ruhi küllün kalbini miyar olarak ahzetmek zarurT olur. Diğer bazıları yalnız akla müracaat etmişler ve aklın hakk-u hayırda hkimi yegane olduğunu zannetmişlerdir. Çünkü akıl şahıs değildir. Nitekim hak bir olduğu gibi akıl içinde tank birdir deriz. Fakat akıl en iyi bir vasıtai idrk olmakla beraber ahvali kalbde hakim olmadığından ruhun bütün mevcudiyetine intıbak edemez ve binaenaleyh vaz’ı ilhTyi fehmü telkkide mebadiye muhtaç ikinci derecede bir aleti gayri hakime olmaktan ileri geçemez. 0 halde vaz’ı ilhT evvel’emirde ruhi insaniye bütün mevcudiyetiyle muntabık şuhud? ve bedihT bir ilmi zarurT ile tecelli etmelidir ki bu tecelli bizzat Hakkın vaz’-ü hıtabı olduğu kendi kendine mütebeyyin ve aşikr olsunda bilhare akıllar tecribe ve istidll ile kalpler zevk ve inşirah ile bundan ahzı feyz etsinler. İşte bu ilmi zaruriyle lisanı şeride ( ,-‘- = vahiy) ve bu mazhariyete (nübüvvet) itlak olunur. Şunu bilmelidir ki vaz’ı ilhT ile vaz’ı beşerTnin en mühim farkı o mevzuun tecellisinde iradei beşe rin miI olup olmamasına racidir. Yoksa vaz’ı ilhTnin behemehal harici beşeriyette tecellisi şart değildir. Ve filvaki ruhi insanTdeki tecelliyatın bir kısmı mühimmi vaz’ı beşerT değildir. Binaenaleyh dini hakkı teşkil eden hıtap ve vaz’ı ilhT evvela levhi mahfuzi fıtratte kesbT olmiyan ve iradetullahı gösteren bir iztırar ile sabit olur da bizzat nisbeti hak ile ruhi küllü temsil eden bir ruhi kudsTde bütün mebadii bürhani muhtevi şuhudT ve zarurT bir ilmi yakin ve bir vahyi mübin ile tebeyyün eder. Ve sonra bu ilmi zarurT ve mutayatı bir taraftan tevsiki tecribT ve tarihT, diğer taraftan istidlltı akliye ve ezvakı kalbiye ile tariki kesbden inkişaf ve teammüm eder gider. Vahyin daima vicdanda bir misali, akılda da bürhani vardır. Fakat vürudi vahi bütün meşairi istil ettiğinden o anda ruh bütün mevcudiyetiyle şuhude müstağrak olarak kabili mahız kesilir ve failiyeti iradiyesi ve kuvanın hususiyetleri muvakkaten münkatı olur da aklın yetişemediği ledunniyeti vücudu görür ve bilhare ihtiyar ve iradesini ona tatbik eder. İşte dini hak bidayette nübüvvet denilen böyle bir vaz’ı ilhT ile sabit olur ve bu tecelli beşerde zuhur eder de vaz’ı beşerT olmaz. Doğrusu, ruhi beşer ilmi hakta fail değil kbildir. Malümat uydurulmaz, alınır ve bunun için ilimde nefs ile hariç arasında bir hak nisbeti vardır ki bu bir vaz’ı ilhTdir. Ruhun kendinde ihtiyarını karıştırarak ımal ettiği fikirlerde ise ilim gh bulunur, gh bulunmaz, bu da bir vaz’ı beşerT olur. Demekki her ilmT yakin, bir vaz’i ilhTdir. Böyle bir hak tasd iki de ihtiyar ve iradei beşerden tecrit ile mülhaza edilmeğe mütevakkıftır. Alelhusus din gibi doğrudan doğru ef’al ve ahvali beşeriye ile alkadar ve ihtiyarı beşere mebde olan kavanini harekatta bu lüzum daha kat’Tdir. Garaz, hırs, teşehhi, kalb—ü aklı sislendirir, çeşmi basıreti şaşı yapar. Ya hiç göstermez veya çatal gösterir. Bunun için ilmi dinde teşehhiden tecerrüt şartıazamd ır. « - - - 0 iç = kur’anı re’yi ile tefsir eden kfir olur» had?si şerifi de bunu natıktır. Vehi ise söylediğimiz gibi bütün meşairi kaplıyarak ve kuvvei iradiyeyi o anda tatil oderk gelen ve binaenaleyh hiçbir şaibei kesbü imal ve hiçbir nişanei teşehhi olmaksızın ruhun kabiliyeti sirfesi üzerinde zhir ve btınından tam bir telkini zarurT ile vaz’ı ilhiyi veren en bedihT, en zarurT bir ilmi yakin olduğu cihetle ad? olan ulümi yakiniye fevkinde vaz’ı ilhTnin şahidi ekmeli olan ve mazmunundaki berahini akliye ve akibindeki muasir tecribelerle dahi hakkiyeti teeyyüt eden bir müşahedei hitaptir. Ve bu suretle her müşahede gibi kalp ve aklın failiyeti ihtiyariyesi fevkinde olmakla beraber kabiliyeti fitriyesinden de hariç değildir. Bunun için dini hak badelhiz bilhassa usul noktai nazarindan aklın tariki istikra ile idraktı cümlesine dahil olur ve yalnız istintaç bu idrake kafi gelmez ve ilimde olduğu gibi bunda da keşif nazariyeye mukaddemdir. Şu fark ile ki bunda tecribei ferdiye hepsini ihataya kafi değildir. 0 ancak aslülüsul olan tevhidi hak da mümkin olabilir. Hakaiki diniye ve mesaili teşriiyede tekerrür müşahedesi, tecribesi asırlara mütevakkif nice metalibi mühimme vardir. Ve bunun için ilmi dinde dahi akıl ve naklin ehemmiyeti derkrdır. Ve filhakika islmda da vaz’ı ilhTyi bildiren delil dörttür. Kitap, sünnet, icmai ümmet, kiyastir. Ve bunlardan evvelki üçü müsbit ve dördüncüsü muzhirdir. Dini hakkin faslı mümeyyizi zevilükulü hüsni ihtiyari ile bizzat hayrata sevketmektir. Tabiri aharle dini hak zorla değil seve seve hayir yapan filimuhtar insanlar yetiştiren bir kanuni terbiyedir ve bütün saadetlerde hayrin filidir. Demek dinin hayra şevki zarurT ve cebr? değildir. 0 evvela, ihtiyari teşvik eder. Ve ona hüsni ihtiyarin miyarini verir: Akibeti hasene ile akibeti seyyieyi göstererek intibaha getirir, ve hayra sevki bu gönül hoşluğu ile yaptirmak ister. Bunun için dinde cebir yoktur denilir. «  >-‘ » zira hayra cebredildiği zaman o hayrın jIjA mecbur olan değil amiri mücbir olandır. Halbuki din, insanı insanı kamil, hayırhah, hayırkr bir filimuhtar yapmak içindir. Bu ise sade dinin zatinde değil insanın ihtiyarında ve onunla diyanetinde ve bunun isticlp ettiği tevfik haktadır. Din ne kadar hak olursa olsun chilinde bu suretle müessir olamıyacağı gibi limTnde bile ihtiyar munzam olmaksızın, tabiri aharle diyanet tahakkuk etme ksizin icrayı te’sir etmez. «  bu hüsni ihtiyara, bu diyanete sahip olmıyanlar, ya diğerlerinin cebrile hayra sürüklenen ve hürriyetine malik olamıyarak onların aleti icraiyesi olan bir faili mecbur kalır veya bir amili şerrü fesat olur gider. Bu münasebetle şunu temyiz etmek lzımgelir ki dinin sevki başka dine sevk yine başkadır. İlim gibi dinin de sevki cebrT değildir. Çünkü vücubi akIT vücubi filTye illet değildir. Onun illeti irade ve kudrettir. Fakat dini hakka sevk zatinde bir hayrı küllTdir. Bunun için velyeti hassa veya velyeti amme ile tam diyanetin hayrata sevkı cebrT yaptığı, tabiri aharle cebren hayır yaptırdığı mevaki vardır. Ezcümle ebeveynin evladı sevk ve terbiyesi, emribil’maruf ve nehyi anilmünker mesaili bu kabildendir. Bu farkın menşei şudur: İhtiyar ve irade dinin bir cüz’i değildir de te’sirinin bir şartıdır. Fakat diyanetin cüz’üdür, demin söylediğimiz gibi kanunı mücerret ile faili muhtarın tesirleri beyninde farkı azTm vardır. Hasılı din, iman ve amel mevzuu olarak akıl ve ihtiyara teklif olunacak hak ve hayır kanunlarının heyeti mecmuasıdır ki millet ve şeriat dahi tabir edilir. Diyanet te bu kanunların hüsni ihtiyar ile tatbikatıdır. Gerçi amelin imandan cüzolup olmadığı münakaşa edilmiş ve doğrusu amel imanın cüz’ü değil, bir semerei müterettibesi olduğu tahkik olunmuş ise de gerek imanın ve gerek amelin diyanette, ahkmı iman ve ahkmı amelin de zati dinde dahil birer rükn olduklarında asla ihtilf edilmemiştir. Dini hakkın bu fasli mümeyyizini iyice tasavvur ettiğimiz zaman anlarız ki tecribe ve istidlli akIT noktai nazarından bir dinin hakkiyyeti diyaneti kmile şartile umuma vaadettiği hayırların, saadetlerin tahakkuku ile tebeyyün edecektir. Dini batılın vadleri, diyanetile maküsen müte nasip ikne dini hakkın vadleri diyanetile mebsuten mütenasip olur. Filvaki tarihi islma baktığımız zaman da dini islmı böyle buluyoruz. Ta asrı saadetten beri müslümanlar ne zaman dinlerine diyaneti sdıka ile sarılmışlarsa hayrı hakikTyi anlamışlar ve yapmışlar, feyizleri, hayırları saadetleri o nisbette tezayüt etmiş, mes’ut yaşamışlar, mes’ut mes’ut yaşatmışlar « - LJL fi0 Fakat zamanımızda Avrupalılardan bazıları diyorlar ki «asrı hazır insanları saadeti nef—ü hayırda değil intifada görüyor. Bizzat bir hak ve bizzat bir hayır tanımıyor ve bunun için vaz’ı ilhT olan dini hak artık onların şevklerini, iradelerini tehyiç etmiyor. Şimdiki insanları ancak şehveti intifa zabt ve idare ederse edecektir. Binaenaleyh onlara vaz’ı beşerT olan dinler tatbik etmeli ve iradeleri buluncaya kadar bir taraftan mücadeleye sürüklemeli, diğer taraftan sırf mihanik? kanunlarla cebrü kuvvet içinde tutup götürmelidir. Tabiatte merhamet yok zor vardır. Hürriyet değil, cebr—ü ıztırar hkimdir». Bunlara göre beşeriyeti hazıra intifaı şahsT hırsile çarnaçar böyle sonsuz bir mücadeleye atılmakta ve muhabbet yerine husumet çoğalmaktadır. Böyle demek dini hak doğru imiş, haksızlar onun sevabına değil ıkabına lyıkdırlar demeğe müsavidir ve dini hakkın şirkde gösterdiği netaici elimeye istihkakı itiraf - -o etmektir. Ve «  L L - J - J J » ayetinin mazmumunu tasdik eyIerrektir. Bu da tevhidi Hak ile rahmanirahime sarılmıyan insanların hakkı zatTleri ve binaenaleyh rabbüllemTnin bir eseri celal bir rububiyeti ceberutiyesidir. Hakteal insanlara bu suretle de görünür. Bu hırsı intifaı yenerse ancak hldeki iptilyi cidal ile istikbaldeki yevmiddinin mükfat ve mücazatını duymak yenecektir. Nitekim Alman feylesofu Kant bile Cenabıallahın vücubi vücudun aklı amelT ile Ahıretin vücubi vücudünden istintaç etmiştir. Bu suretle yevmi Ahıret dinin ve ona iman diyanetin bir aslı mühimmini teşkil eder. Ve o günün dine böyle bir ıhtisası vardır. « L,UL4 » ayetinde bu tebşir ve inzarın tasrihi bu haysiyetle de pek beliğ olmuştur. Dinin böyle bir günü vardır. Buna binaen İbnicerir tefsirinde nakledildiği üzere bazı müfessirin buradaki dini sade mükfat ve mücazat manasına değil, millet ve şeriat dahi denilen manayı marufuna hamlederek tefsir etmişlerdir ki bu suretle «yevmiddin» manayı marufi şer’Tsile dinin malüm olan mühim günü demek olur ki bundan da bizzat Ahıret ve yevmi kıyamet anlaşılır. İptidai hıtabe nazaran evvelki zahir, intihai hitabe nazaran da ikinci mütebadirdir. Bunun için biz de bu iki mefhumu zayi etmemek için mealinde «din gününün maliki» deme liyiz. KIRAET — Burada iki kıraet vardır. Aşereden «  • • • • • » yani Nafi, İbnikesir, Ebuamr, İbnimir, Hamza, Ebu Cafer kıraetlerinde elifsiz olarak « okunur ( ) yeni Asım, KisaT, Yakup, Halefi Aşir, kıraetlerinde de «  y-’ » okunur ki bizim kıraetimiz de budur. Ve Fatihada mana ile alkadar vücuhi kıraet ancak buradadır. Evvelki, mimin zammile mülk masdarından sıfatı müşebbehe sigası, ikinci de mimin kesrile milk masdarından ismi fail sigasıdır. Bu kelimeler kuvvet manasile alkadardır, Biri evvelen ve bizzat nüfusi ihsaniye üzerinde tasarruf, diğeri de evvelen ve bizzat emvalin yan ve menafii üzerinde tasarruf kuvvetidir. Melıkiyyet nef’iam için re’yü tedbir, emr—ü nehi, vad—ü vaid, taltif ve tahrim gibi hukuk ve salhiyet ile zevil’ukul nüfusi insaniye üzerinde tasarruf ve icrayı hükmederek bir hey’eti içtimaiyeyi rabtu zabt ve şahsiyeti vahide misalinde temsil eden Müstakil bir velyeti amme kudretini ifade eder. Mlikiyyet ise, mal olan yan ve hıssei yan üzerinde ferdin nef’i hassı için bilistikll zabt—u tasarruf hakk—u salhiyeti demek olan velyeti hassa kudretini ifade eyler. Bunlardan her birinin yekdiğerine bir ciheti irtibatı vardır. Gerek malikiyyeti mutlaka ve gerek melikiyyeti mutlaka ikisi de bil’asele rabbüllemTne mahsustur. Çünkü hayatı kendi yedinde olmıyan beşerin bu sıfatlarla ittisafı bittabi izafT, niyabT ve müstaar olduğu aşikrdır. Maamafih Dünyada ve zamanı halde, beşeriyetin yegane hodkmlığını, gururunu teşkil eden de bu izafT ve niyabT olan milk ve mülktür çünkü bunlar Dünyada hayat ve saadetin en mühim şeraıti esasiyesindendirler. Filhakika hayat ve saadeti hayat evvela bir memlekete mütevakkıftır. Memleket ise milk ve mülk yeri demektir ki buna lisanı avam ile (vatan), lisanı şeri ile daha kıymetdar olarar (dar) denilir. Bir memlekette hayat ve menfaati hassa milk ve malik ile yani milkiyyeti ferdiye ile kaimdir. Bunun zamanı olan hayat ve menfaati amme de melik ve mülk ile yani inzıbatı içtimaTyi temin eden devlet ve reisi devlet ile kaimdir. Bunların kıvamı da her ikisinin zatT ve asilT olmayıp yekdiğerinin zmanına muhtaç olduklarını bilmek ve aralarında nisbeti hakka intıbak eden ahengi tenasübü bulmakla mümkindir. Ferdi ve milkiyyeti ferdiyyeyi boğan içtimaiyeti mutlaka, zasının bütün havassı felce uğrıyan ve yalnız gönlü basit ve fakat heyecanlı bir hatıra ile kıvranan bir bedene benzer. Cemiyeti, mülkiyeti içtimaiyeyi boğan ferdiyyeti mutlaka da uzviyyeti münhal olup canı boğazına gelmiş ve gözleri cevvi havaya dikilmiş bir muhtadarın demi vapesinindeki sekerat buhranını yaşıyan hulkumunu andırır. Bunun için milk ve mülkten her birinin zayaı bir felkettir. Mülk ve hükümetin kısmen veya tamamen fıkdanı bizzat nef’i ammın o nisbette inkıtaıdır. Milk ve malikiyyetin bazan veya küllen fıkdanı da nef’i hassın veya nef’i küllün inkıtaıdır. Ve ekseriya birinin zevali, diğerinin zevalini istizam eder. Bunların ikisinin birden fikdanı ise el’iyazebillh musıbeti kübra ve felaketi uzmadır. Her birinin zayaını tasavvurda bile beşeriyet bu kıbeti elimenin fecaatini duyar ve duyduğu içindir ki bütün bedahet karşısında kendisinin filhal izafT değil hakikT ve mutlak bir melik veya malik olduğu vehminden kurtulamaz. Vücud —ü nimet nokta inaza rınd an melikiyet şüphesiz daha cazibelidir lakin adem-ü nıkmet noktai nazarından da zevali malikiyyet daha müthiş ve daha korkunçtur. İşte bu ayeti celile beşeriyetin zamanı haldeki bu hissei izafetini selbetmiyerek, istikbalde alelhusus Ahırette bunun dahi meslüp olacağını ve o zaman yalnız Cenabı rabbüllemTnin ezelT ve ebedT olan mlikiyyeti hakikiye ve melikiyyeti mutlkası kalacağını beyan b uyu r u y o r « LLJ fi 0 — -+ 4-ii L° fi4%, L » ilk naarda bu inzar ne kadar rrüthiştir. Benim benim derken, memleket, hükümet zayi etmenin ne felaket olduğunu idrak edenler, kimseye vermem derken ve 1ev habbei vahide olsun milksiz kaldığını görenler bu dehşetin azametini ne çabuk hissederler. Lakin faide onu sonradan değil, önceden hissetmektedir. Bununla beraber ayeti celile ye’saver değildir. İzafT ve niyabT olan malikiyyet veya melikiyetin zail olup sahibi asIT ve hakikisine rücu eylediği o günde yine fakri külIT olan ademi külIT yüz göstermiyor, ne milki mutlak ne mülki mutlak hiçbiri mefkut olmuyor. Bütün me cud iyetle riyle sahibi ha ki kTle ri olan rabbüllemTnin rahmaniyet ve rahimiyetiyle yedi kud retind e toplanmış bulunuyor. Bi nae naleyh memleketi rabbaniyenin tbiiyetini taşiyanlar o gün hıssei saadetlerini mertebelerine göre baligan mabelğ alacaklar ve o tbiiyeti haiz olmıyanlar da hırmani müebbede katlanıp gideceklerdir. Çünkü o gün tebdili tabiiyete artık imkan kalmıyacak, başka memleket, başka hükümet bulun m ıyaca ktı r, bugün fe nalık yaparken, nihayette yokluğa güvenen, ademi, nimet sayanlar, o gün ondan da mahrum olacaklardır. Mizanı hakkın muktazası budur. İşte mlik kıraeti bu inzar—ü tebşiri milkiyeti ferdiye noktainazarından, melik kıraeti de mulkiyeti içtimaiye noktainazarından ifham ve tebliğ etmektedir. İki inzarın bir kıraette cem’ine Fatiha de rahmaniyeti ilhiye müsaade etmemiş ve en büyük belgat bunların iki kıraete tevziinde tecelli etmiştir. TELH ISI İLMT TELH ISI İLMT — Fatihada ilk vakfı tammın mutazammın olduğu bu üç ayet bir matlüp ile beş delilinden mürekkep bir kaziyedir şöyle ki: Hamd, Allaha mahsustur. Çünkü Allah buna zaten ve sıfaten müstahiktir. Zaten müstehıktır, çünkü rabbüllemTndir ve çünkü rahmandır ve çünkü rahimdir ve çünkü maliki yevmidindir. Birinci delile nazaran «elhamdülillh» kaziyesi «dört adedi, çifttir» kaziyesi gibi kazaya kıyasatüha maaha veyahut fıtriyat denilen kaziyeler cümlesindendir. Diğerleri de enfüs—ü afakın mülhazasile nizami lemden müstanbat mebde—ü maad delillerinin icmalidir ki kur’anda tafsıl olunacaktır. Vücuh ve esbabı tazimin hepsini tazammun eden, bu ihbar ve isbattan sonra da ayni kaziye ve deliller bir inşaye ve bir icabı teklife dahi işarettirler. Sanki Cenabıallah şöyle buyuruyor: «Ey insanlar, Ey zevil’ukul siz hüsni mahza, kemali mutlaka tazim edenlerden iseniz, ben Allahım, her kemal benimdir ve eğer kudret ve ihsana tazim edenlerden iseniz ben rabbüllemTnim ve eğer istikbale tamaan tazim edenlerden iseniz ben rahmanırahimim ve eğer havf—ü haşyet ile tazim edenlerden iseniz ben maliki yevmidinim. Binaenaleyh esbabı tazimin hepsini cami olan bir mabudi hakkım». Bunu duyan akıl sahibi muhataplar da «acaba Allahtealya nasıl ve ne suretle hamdedelim» diye elbette kendi kendilerine soracaklardır. İşte buna cevaben bir üslübi iltifat ile:

Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.