FANDOM


HİL'AT Yüksek makamdaki zatların beğendiği kimseye ve takdir edilen zevata giydirdiği kıymetli, süslü elbise. Kaftan.

HİL'AT-İ FÂHİRE Çok kıymetli ve değerli olan kaftan.

HİL'AT-İ HASS-ÜL HAS Tar: En değerli kumaştan yapılan hil'atler için kullanılan bir tâbirdir. Bu türlü kaftanlar şeyh- ül İslâm, sadrazam ve Mekke şerifi gibi en yüksek derecedeki devlet memurlarına giydirilirdi.

HİL'AT-I VEDÂ Tar: Osmanlılar zamanında saraya misafir edilen kimselere ayrıldıkları zaman giydirilen hil'at.

HİL'AT-I VÜCUD Vücud elbisesi. Ruhun,içinde bulunduğu ten elbisesi. Cesed.

HİL'AT-DUZ f. Kaftan diken, terzi.

Hilkat Doğuştan gelen vasıf. Yaratma. Yaratılış.

HALK (YARATMA)

Yaratma, doğru takdir etme, yoktan varetme, bir şeyi başka bir şeyden meydana getirme. "Allah gökleri ve yeri altı günde yaratmıştır" (el-Hadîd, 57/4)

Halk, masdar olmasına rağmen ism-i mef'ûl anlamında da kullanılır. O takdirde yaratılan manasındadır. Kelime yoktan varetme "ibdâ" ile eş anlamlı olduğunda, yalnızca Allah (c.c) için hâlık denilir. Bir başka şeyden meydana getirme, takdir etme anlamıyla hâlık Allah'tan başka varlıklar için de hâlık kelimesi kullanılabilir.

Râğıb el-İsfahânî insanlar için hâlık kelimesi kullanıldığında şu iki anlamdan birisi kasdedilmiştir der: "Düzenleme, belirleme, takdir anlamında kullanılır: Şu şiirde olduğu gibi: "Sen düzenlersin halk ettiğin şeyi / Bazıları ise halk eder, ama düzenleyemezler"

2- Yalan söylemek ve gerçek olmayan şeyi iddia etmek: "Allah'ı bırakıp putlara tapıyorsunuz ve yalan uyduruyorsunuz (halk), doğrusu Allah'tan başka taptığınız şeyler size rızık veremezler" (Sâd, 38/7).

Kur'ân-ı Kerimde halk kelimesi, fıtrat yaratılan anlamında ism-i mef'ul anlamı dikkate alınarak kullanılmıştır: "Allah'ın (halk) yarattığıyla değiştirme yoktur" (er-Rûm, 30/30); "Onlara emredeceğim... Allah'ın yarattığını (halkını) değiştirecekler" (en-Nisâ, 4/119).

Birinci ayet Allah'ın halkının tebdil edilemeyeceği, değiştirilemeyeceği, O'nun takdir ve meşietinin önüne geçilemeyeceği gerçeğini ifade ederken; ikinci âyet, Allah'ın verdiği temel şekilde sûrette, fıtratta iblis'e uyanların bir takım tağyirlerde, değiştirmelerde bulunacaklarını dile getirmektedir. Buradaki değiştirme, tağyir, Kur'ân yorumcuları tarafından sözgelimi erkeğin fıtratından olan sakalın kesilmesi, yüzlerin boyanması, erkeğin hadımlaştırılması, vücut organlarının fıtrî fonksiyonlarının dışında kullanılması, temiz olanın bırakılıp pis olanların tercih edilmesi, kaşların yolunması, dişlerin değiştirilmesi ve benzeri durumlar olarak tefsir edilmiştir.

Halk Kelimesi Kur'ân'da görünüş, hey'et, sûret, şekil, tavır anlamlarında "halk" kuvvet seciye, ahlak, davranış biçimi anlamlarında da "hukuk" şekliyle de kullanılır. Bütün bu kullanımların yaratma ile de ilişkisi vardır. İnsanların yalanı "olmayan bir şeyi ileri sürme, kendinden çıkarma"dır ki yukarıda açıklandığı gi bi "yaratma" anlamındaki "halk" da böyledir. Ne var ki Allah'ın halk'ı hak'tan, gerçekten kaynaklanırken; insanların halk'ı böyle değildir. İnsanların halk'ı hem gerçeği, aslı ve hem de görüntüsü itibariyle batıldır. Bu anlam, Allah'ın halkı ile ortaya çıkan varlıkların gerçek ve özleri bakımından bir değil, fakat görünüş ve şekilleri bakımından yalandan ibaret bulunduklarım da çağrıştırmaktadır. Yani evrendeki varlıklar bir bakıma yalandırlar, gölgedirler, aldatıcı birer hayaldirler.

Öyleyse Kur'ân görünen evrenle ilgili olarak "halk" kelimesini kullanırken; onun âdeta bir yalan, bir gölge, gerçeğin aldatıcı bir görüntüsü, ama aynı zamanda bir aynası olduğunu ve gerçeğin, hakikatin bu görüntülerin ötesinde bulunduğunu da anlatmak istemektedir.

Yukarıda değinildiği gibi "hukuk" kelimesi insanın davranış biçimini, yaşayışını, seciye ve tavırlarını ifade eder. Yine, "halk" kökünden gelen "halâk" kelimesi ise, insanın "hulûk"u sonucu kazandığını yani nasîbini ifade eder. Sözgelimi, Kur'ân, "kâfirler için âhirette halâk olmadığını" yani, onların hulûkunun hep yanlış ve kendilerine günahtan başka bir şey kazandırmadığını açıklar. Yaratma kelimesi Türkçede yoktan varetmek anlamında olduğu için Allah'tan başkalarına nispet edilmesi doğru değildir.

Edit

Lupa Eylem Edit

Ico libri Anlamlar

[1]yoktan var etmek,halk etmek.Meydana getirmek,ibda etmek
[2]sebeb olmak,doğurmak

Nuvola apps bookcase Köken

[1]

Balance icon Eş Anlamlılar

[1]

Nuvola Turkish flag Türk Dilleri


|} | width=1% | |bgcolor="#FFFFE0" valign=top width=48%|

|} |}</div></div>

en:yaratmak fa:yaratmak fr:yaratmak io:yaratmak ku:yaratmak ky:yaratmak ro:yaratmak

HÂLİK (Hallâk, Ahsenü'l-Hâlikîn)

Tahmin etmek, ölçmek, bir şeyi yaratmak, örneksiz meydana getirmek, yalan uydurmak, bir şeyi düzeltmek, yumuşatmak, elbise eskimek, güzel huylu olmak, yumuşak olmak, düz olmak anlamlarındaki "h-l-k" kökünden türeyen hâlik Allah'ın sıfatı olarak; yaratıcı demektir.

Allah'ın hâlik sıfatı, Kur'ân'da sekiz âyette geçmiş ve her şeyi yaratanın Allah olduğu bildirilmiştir: "De ki, Allah, her şeyin yaratıcısıdır. O tektir, kahhardır." (Ra'd, 13/16); "O Allah yaratan, var eden, şekil verendir..." (Haşr, 59/24).

Kur'ân'da Allah'ın bütün varlıkları yaratmasıyla ilgili olarak bu kökten fiil, isim ve mastar şeklinde pek çok kelime kullanılmıştır. Bütün bunlar, yaratmanın sadece Allah'a özgü olduğunu ifade etmektedir. "Allah'tan başka yaratıcı mı var?..." (Fâtır, 35/3) "Allah, dilediğini yaratır."; "Her canlıyı sudan yaratmıştır." (Nûr, 24/45)

İki âyette "hâlik" kelimesinin çoğulu olan "hâlikûn" geçmiştir ki bu, yaratıcıların çokluğu anlamına gelmez. Bu, azamet çoğuludur. "Attığınız meniyi gördünüz mü? O'nu siz mi yaratıyorsunuz yoksa yaratan biz miyiz?" (Vâk'ıa, 56/58- 59)

Hallâk sıfatı, hâlik kelimesinin mübalâğa ifade eden şeklidir. Devamlı yaratan, mükemmel bir şekilde yaratan demektir. Kur'ân'da iki âyette geçmiştir: "Gerçekten senin Rabb'in hallaktır, alîmdir." (Hicr, 15/86; bk. Yâsîn, 36/81)

Ahsenü'l-hâlikîn, yaratanların, takdir ve tasvir edenlerin en güzeli, en iyisi demektir. Bu vasıf, Allah'ın mutlak ve mükemmel yaratıcı, takdir edici olduğunu ifade eder. Kur'ân'da iki âyette geçmiştir: "Yaratanların en güzeli Allah ne yücedir." (Mü'minûn, 23/14; Bk. Sâffât, 37/125). Âyetlerde geçen "hâlikîn" kelimesi takdir ve tasvir ediciler demektir. "...İyi bilin ki yaratma ve emir O'nundur..." (A'râf, 7/54) (İ.K.)

Alm. Philosophie (f), Fr. Philosophie (f), İng. Philosophy.Yunanca “philos” (sevgi) ve “sofia” (hikmet) kelimelerinden meydana gelmiş bir terim. “Philosophie” kelime mânası îtibâriyle “hikmet sevgisi” demektir.Madde-hayat-yaratılış-kâinât-ruh-ölüm-ölüm sonrası gibi konularda insan gayretinin akla dayanarak ortaya koyduğu düşünce ve görüşlerin tamâmına “felsefe” denir. Felsefeden maksadın, “herşeyin aslını aramak” olduğu kabul edilir.

İlk ve ortaçağ filozofları felsefeyi “varlıkların, prensiplerin ve sebeplerin ilmi” şeklinde târif etmişlerdir. Günümüzün genel târifi ise; “Madde ve hayâtı, kâinât, cemiyet, rûh gibi varlıkları din ve tanrı konularını inceleyen düşünce gayreti ve bunun netîceleri.” şeklindedir.

Eski Yunanistan’da bütün ilimler, felsefe içinde incelenirdi. Filozoflar, ahlâk, mantık, metafizik gibi asıl konularının yanısıra; astronomi, fizik, tabiat târihi gibi bilim dallarıyla da uğraşırlardı. Çünkü felsefenin temeli olan “düşünme”, ancak “bilgi” ile mümkün olabilirdi. Fen bilgilerine, İslâm âlimlerinin çalışmaları netîcesinde zamanla müşâhede (gözlem), tedkik (inceleme), tecrübenin (deneyin) girmesiyle, bu bilgiler felsefeden ayrıldı.

M.Ö. 600 yıllarında yaşayan Tales(Thales), ilk filozof olarak kabul edilir. Mensubu olduğu İyon felsefe okulu; “Dünyâ neden yapılmıştır?” sorusuna cevap aramıştır. Bu soruya, çeşitli görüşler öne sürerek cevap verenlere; “Nereden biliyorsunuz?” suâli soruldu ve bunlara “sofistler” denildi ve bunlar eşyânın hakîkatini de inkâr ettiler. Sokrates ise sofistlerin düşüncelerini gülünç bularak, her şeyden önce “Neye yarar?” sorusuna cevap verilmesini, felsefenin temeli yaptı. Daha sonra gelen filozoflar bu sorulara “İnsan ve dünyâ niçin vardır?”, “Kim var etmiştir?”, “Ne zaman var olmuştur?”, “Varlığı nasıldır?”, “Sonunda ne olacaktır?”, “Rûh nedir?”, “Tanrı nedir?”, “Ahlâk nedir?”, “İdeal ahlâk nedir, nasıl olmalıdır?”, “Toplumun düzeni ve irâdesinin prensipleri nelerdir?”, “Eğitim ve eğitimden beklenenler nelerdir?”... gibi pekçok sorular bulup sordular ve bunlara kendi görüş ve anlayışlarına dayanarak cevap verdiler.

Her çağda gelen filozoflar, bir öncekilerin görüşlerinin eksik ve yanlışlarını göstererek kısmen veya tamâmen reddettiler ve bu sorulara yeni baştan cevaplar aradılar. Eski Yunan filozoflarından Eflâtun ve Aristo’nun, daha sonra gelen filozoflar üstündeki tesirleri daha uzun ömürlü oldu. Bugünkü felsefeyi İngiliz filozofu Froncis Bacon ile Fransız filozofu René Descartes’in kurduğu kabul edilir. Bu iki filozofun felsefede “metod” üstüne görüşleri kendilerinden sonra gelenleri de etkilemiştir.

Felsefenin tek dayanağı akıldır. Filozoflar, çeşitli bilgilerini akıllarıyle bir düzene sokarak, yukarıdaki sorulara cevap vermek istemişlerdir. Fakat, gerek zamanla tecrübî bilgilerin değişmesi ve gerekse bir başka insanın aklının bir önceki filozoftan daha farklı bir yapıya sâhib olması sebebiyle kurdukları felsefik sistemler şu veya bu oranda ve bâzan tamâmen değişmiştir. Böylece ortaya çıkan çeşitli felsefe okulları birbirini devamlı reddetmişlerdir. Felsefecilerin tek bildiği, hakikati, tekte değil, çokta; nihâyet hakta değil, bâtılda aramanın sanatıdır.Ancak bunlar akılları ile her şeyi çözmeye çalıştıkları için bir sonraki filozof, bir öncekini kötüleyerek yükselmektedir. Bunlar arasında târih boyuca stoacılık, epikurosçuluk, şüphecilik, yeni Eflâtunculuktan başka amprzim, doğmatizm, pragmatizm, pozitivizm, materyalizm, iskolatizm, transandantalizm, determinizm, realizm, idealizm, nihilizm, egzistansiyalizm, mistisizm gibileri de parlayıp söndü. Bu arada eski Çin ve Hind’de de çeşitli bakımlardan batı filozoflarına yaklaşan veya aynı felsefî görüşler öne sürenler oldu.Târih boyunca yaşamış filozoflar içinde Sokrates,Aristo, Eflâtun (Platon), Demokritos, Epikuros, Fârâbi, İbn-i Rüşd,Thomas, Montaigne,Bacon, Descartes, Spinoza, Berkeley, Kant, Hegel, KarlMarx, Schopenhauner, Ogüst Compte,Bergson,Hüsserl, Sartre meşhur olmuşlardır. Bunların hiçbiri zamânı ve coğrafyayı aşacak, yanlış ve eksikleri bulunamayacak sistemler kuramamış ve îzâhlar da yapamamıştır.

Gelmiş geçmiş bütün filozoflar, îmân bakımından üç sınıfta toplanır. Birincisi Dehriyyûn olup, Allahü teâlânın varlığına inanmayanlardır. Bunlar, bu âlem böyle kendiliğinden gelmiş ve böyle gidecektir. Bunu yaratan yoktur. Canlılar da böyle birbirlerinden üreyip sonsuz olarak sürecektir, diyorlar. İkinci kısımdakiler, Tabîiyyeciler olup, canlılarda ve cansızlardaki akıllara hayret veren intizâmı (düzeni) ve incelikleri görerek,Allahü teâlânın varlığını söylemişlerse de, tekrar dirilmeyi, âhireti, Cennet’i, Cehennem’i inkâr etmişlerdir.Üçüncü kısımdan olanlara İlâhiyyûn adı verilmiş olup, bunlar ilk ikisinin görüşlerini reddederek, yanlışlarını ve eksiklerini çok açık ve ağır şekilde bildirdiler. Fakat, peygamberlere ve peygamberlerin bildirdiklerine inanmadılar. Her üç kısımdakiler de gerçek ilim adamlarının inanacakları şekilde inanamadılar. Ebedî saâdetten mahrûm kaldılar.

İslâm dîninde felsefe yoktur. Çünkü felsefenin cevap aradığı soruların hepsine hiç değişmez ve aksi iddia ve isbat edilemeyecek bir mükemmellikte Allahü teâlâ tarafından cevap verilmiştir. Kur’ân-ı kerîm, yaratanı (Hâlık’ı) ve yaratılmışı (mahlûku) birbirinden kesin bir şekilde ayırarak, her şeyin aslını haber vermektedir. İnsan, ruh, yaratılış, hayat, ölüm, ölümden sonrası, ahlâk, cemiyet düzeni ve idâresi ve felsefecilerin akıllarına dayanarak îzâh etmeye çalıştıkları her şey,Allahü teâlâ tarafından, Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma âyetler hâlinde bildirilmiş ve O da bütün insanlara, kıyâmete kadar değişmemek üzere, tebliğ etmiştir. Îmânın altı esâsı içinde bütün bunlar vardır ve kaynağı akıl değil vahiydir. Bunlar, insan aklından çıkmadığı için, fen bilgisinin, tekniğin, zamânın, coğrafyanın ve insanların akıllarının değişmesiyle değişmez. Kıyâmete kadar bâkidir, devamlıdır. Îmânın altı esâsını iyi öğrenen, Muhammed aleyhisselâmın bildirdiği gibi inanan bir Müslümanın, felsefecilerden soracağı bir şey ve felsefe yapacağı bir konu kalmaz. Asırlar önce yaşamış bâzı büyük İslâm âlimlerinin felsefeyle meşgûl olduklarına dâir gelen haberlerin iki mânâsı vardır:Biri Yunan felsefesine cevaplar verdiği, diğeri de o zamanlar felsefe kelimesinin içinde yer alan matematik, mantık, fen ve tabiat bilgileri gibi ilimlerle meşgul olduklarıdır.

Batı âleminde ve bilgileri tamâmen batıya dayananlar nazarında, İslâm dünyâsındaki tasavvuf, felsefe zannedilmiş ve tasavvuf büyüklerinin (evliyâların) pek çoğu haksız ve yanlış olarak filozof olarak isimlendirilmiştir. “İslâm felsefesi” tâbiri de bu yanlışlıktan doğmuştur.

Ayrıca, İslâm felsefesi denilen bilgiler öne sürenler Ehl-i sünnetin dışındaki 72 sapık fırkanın (grupların) mensuplarıdır.Zâten bu fırkaların ortaya çıkışında yüksek din bilgilerine eski Yunan, Hind ve Acem felsefesinin kısmen de olsa karıştırılmasının veya bu fırkalara mensup din adamlarının, din bilgilerinde kendi akıllarına uymasının çok büyük tesiri olmuştur.

Tasavvuf, felsefe değildir. Mutasavvıflar da filozof değildir. Tasavvufun, İslâmî ilimler içindeki adı; “kalb ilmi” veya “ilm-i ahlâk”tır.Mutasavvıf; îmânın ve İslâmın şartları üstünde fikir yürüten, aklına dayanarak görüş açıklayan kimse değil, bunları Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) bildirdiğine uygun olarak, aklı ve vicdanı ile tam ve doğru anlayıp, insanlara açıklayan ve bunlara eksiksiz uyan Müslüman demektir. Bu zâtların ilmî ismi, “ulemâ-i râsihîn”dir. Tasavvuf ve mutasavvıf kelimeleri sonradan konulmuş kelimelerdir.Ayrıca, filozoflar akıllarına geleni söylemiş, bu âlimler ise Peygamber efendimizin bildirdiklerini, yâni Allahü teâlâ tarafından vahyedileni tekrarlamış ve açıklamışlardır. (Bkz. Tasavvuf, Ehl-i Sünnet)

İslâm dîninde “tefekkür” vardır ve çok kıymetli bir ibâdet olduğu bildirilmiştir.Tefekkür “Fikri, bâtıldan hakka çevirmek.” olarak târif edilmiştir.Tefekkür eden kimseye “mütefekkir” denir. Tefekkürden maksat iki şeydir. Birincisi:Allahü teâlânın azametini (büyüklüğünü), kudretini düşünerek, insanın bu azamet karşısındaki acz ve zayıflığını anlayarak, O’na yönelmek ve sığınmak, eşyâdan, olaylardan, kâinattan ibret alarak, eserden müessire (o eseri yaratana) yol bulmak.İkincisi:Günlük hayatta karşılaşılan güçlük ve sıkıntıları yenmek, eşyâyı, ilmi ve tekniği İslâm dîninin bildirdiklerine uygun, insanların râhat ve huzûrunu temin etmek maksadıyla kullanmak için akıl ve fikir yormak. Her iki türlü tefekkürün de çok mühim olduğu ve birincisinin ikincisinden daha kıymetli olduğu bildirilmiş olup, her ikisi de Müslümanlara emredilmiştir. Bu yolda çalışanların en üstünü ve büyüğü olan hazret-i Ebû Bekr günler ve geceler boyu süren tefekkürden sonra:“İdrâkin aczini idrâk etmekten daha büyük idrâk olmaz.” diyerek insanın Allahü teâlâyı anlamakta âcizliğini ve O’na teslim olmanın şart olduğunu belirtmiştir.

Yine İmâm-ı Gazâlî de; “Gördüm ki akıl izmihlâl (yıkılma) içindedir. Akıl daha kendisinden bile habersizdir.Her şey peygamberlik gerçeğindedir. Bu gerçeğe yapıştım ve kurtuldum.” demiştir.

Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin; “Hocam Şems-i Tebrîzî’yi tanıyınca ona tâbi oldum. Aklıma uymadım, kurtuldum.” sözü meşhurdur. İslâm âlimlerinin yüz binlerce cilt kitaplarında bu konu ile ilgili her söz, aynı şeyi tekrarlamaktadır. Dolayısıyla İslâm dünyâsında aklı temel alan bir felsefe olmamış, vahyin bildirdiklerine uygun tefekkür (düşünme, fikir yorma) olmuştur. Böylece akıl, yerinde kullanılmıştır.Hiçbir Müslüman, peygamberlik makâmının ve peygamberlerin bildirdiklerinin yerine aklını koymamıştır(Bkz. Akıl). Fârâbî,İbn-i Rüşd ve İbn-i Sînâ gibi bâzı filozoflar ve bid’at fırkaları, Yunan filozoflarının tesirinde kalıp, akla çok güvendikleri, nakli değil, aklı esas aldıkları, Kur’ân-ı kerîmi ve hadîs-i şerîfleri kendi akıllarına göre açıkladıkları için, doğru yoldan ayrılarak îmânlarını tehlikeye atmışlardır.

Akıl konusunda, felsefede kuru akılcılığı yıkan Bergson’a: “Siz akılcılık mesleğini yıktınız, ama metodunuz yine aklîdir!” denildiğinde, cevap olarak söylediği; “İşte aklın atacağı en nihâî (son) adım kendi aczini ve hiçliğini anlamasıdır!” sözü de pek mânâlıdır.

Kuranda kainatın yaratılışı Güzel Kurani kerimimizde geçen kainatın yaratılışı ile ilgili ayetler. Kuranda geçen kainatın yaratılışı ile ilgili ayetler tarafmizca seçilip otomatik listelenmekte.

Kuranda kainatın yaratılışı ile alakali tahmini 21 ayet geçiyor 6:101 - Gökleri ve yeri yoktan var eden O'dur. Eşi de olmadığı halde, nasıl olur da çocuğu olur? Her şeyi yaratan O'dur. Ve O, herşeyi bilendir.

7:54 - Şüphesiz Rabbiniz Allah, gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arş üzerine hükümran oldu. O, geceyi durmadan onu kovalayan gündüze bürüyüp örter; güneş, ay ve yıldızlar emrine âmâdedir. İyi biliniz ki yaratma ve emir O'nundur. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir.

10:3 - Rabbiniz o Allah'dır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra arş üzerine istiva etti (onu hükmü altına aldı), işi tedbir eyliyor. O'nun izni olmaksızın hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte Rabbiniz olan Allah budur. O'na ibadet ediniz! Hâlâ düşünüp ibret almayacak mısınız?

10:5 - O Allah'dır ki, senelerin sayısını ve hesabını bilesiniz diye güneşi bir ışık, ayı da bir nur yaptı. Ve aya menziller tayin etti. Allah bunu hak olarak yarattı. O, bilecek olan bir kavim için âyetlerini ayrıntılı olarak açıklar.

11:7 - O, öyle bir Allah'dır ki, hanginizin daha güzel amel işleyeceğini imtihan etmek için gökleri ve yeri altı günde yarattı. Arşı da su üstündeydi. Onlara "öldükten sonra tekrar dirileceksiniz" dersen, o kâfirler de kesinlikle sana: " Bu apaçık bir sihirden başka birşey değildir." diyecekler.

14:19 - Gökleri ve yeri gerçekten Allah'ın yarattığını görmedin mi? O dilerse sizi yok edip yepyeni bir halk getirir.

15:85 - Biz gökleri, yeri ve aralarındaki varlıkları ancak hak ve hikmetle yarattık ve elbette ki, kıyamet kopacaktır. (Ey Peygamber!) Şimdi sen onlara yumuşak davran ve güzel muamele et.

16:3 - Allah gökleri ve yeri hikmeti ile yarattı. O, kâfirlerin ortak koştukları şeylerden çok yücedir.

21:30 - O kâfir olanlar, görmediler mi ki, göklerle yer bitişik bir halde iken biz onları ayırdık. Hayatı olan her şeyi sudan yarattık. Hâlâ inanmıyorlar mı?

25:59 - Gökleri yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde yaratan, sonra Arş'a hükmeden Rahmân'dır. Haydi ne dileyeceksen o her şeyden haberdar olan (Rahmân)dan dile.

29:44 - Allah gökleri ve yeri hak olarak yarattı. Şüphesiz bunda, iman edenler için bir nişane bulunmaktadır.

30:8 - Kendi içlerinde hiç düşünmediler mi ki, Allah göklerde, yerde ve bu ikisi arasında bulunan her şeyi ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre için yaratmıştır? Gerçekten insanların çoğu, Rablerine kavuşmayı inkâr etmektedirler.

32:4 - Allah O'dur ki, gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yaratmış, sonra Arş üzerine istivâ buyurmuştur (hakim olmuştur). Sizin için O'ndan başka ne bir dost vardır, ne de bir şefaatçi! Artık düşünmeyecek misiniz?

39:5 - O, gökleri ve yeri hak ile yarattı, geceyi gündüzün üstüne sarıyor, gündüzü de gecenin üstüne sarıyor. Güneşi ve ay'ı emrine âmade kılmış,her biri belli bir süreye kadar akıp gitmektedir. İyi bil ki, çok güçlü ve çok bağışlayıcı olan ancak O'dur.

41:11 - Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi. Ona ve yerküreye: "İsteyerek veya istemeyerek buyruğuma gelin." dedi. Her ikisi de: "İsteyerek geldik" dediler.

41:12 - Böylece Allah onları iki günde yedi gök olmak üzere yerine koydu. Her göğe kendi işini bildirdi. Biz en yakın göğü kandillerle süsledik ve koruduk. İşte bu çok güçlü ve her şeyi bilen Allah'ın takdiridir.

44:39 - Biz onları hak ve hikmetle yarattık. Fakat onların çoğu bunu bilmezler.

46:3 - Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri ancak hak ile ve belirli bir süre için yarattık. İnkâr edenler uyarıldıkları şeyden yüz çeviriyorlar.

50:38 - Andolsun ki biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yarattık, Bize hiçbir yorgunluk da dokunmadı.

57:4 - O'dur ki gökleri ve yeri altı günde yarattı. Sonra arş üzerine istivâ etti (hükümran oldu). Yere gireni, ondan çıkanı, gökten ineni, ona çıkanı bilir. Nerede olsanız O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görmektedir.

65:12 - Allah O'dur ki yedi göğü ve yerden de onlar kadarını yarattı. Emir bunlar arasında iner ki Allah'ın her şeye kâdir olduğunu ve Allah'ın bilgisinin, her şeyi kuşattığını bilesiniz.


Edit

Edit

Ico libri Anlamlar

[1] (din) dinbaşkanı (İslamda)
[2] ardıl (lonca ve tarikatlarda)

Nuvola Turkish flag Türk Dilleri


|} | width=1% | |bgcolor="#FFFFE0" valign=top width=48%|

|} |}</div></div>

ky:halife

Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.