Mustafa Kemal İstanbul’a geldikten sonra Ankara siyasetinden bir hayli uzak kalmıştı. Hayatı sıkıcı bir rutin almıştı. Bu durum Paşa’yı geriyor ve hastalığına rağmen içkiye olan meylini artırıyordu.

Bu durumu Hasan Rıza Soyak’a şöyle anlatacaktı;

Bunalıyorum çocuk, bunalıyorum. ... Ben burada bir nevi mahpus hayatı yaşıyorum. Çünkü gündüzleri ekseriyet yalnızım.

Herkes işinde gücünde ... Benim ise çoğu günler, bütün günümü değil, bir saatimi dahi dolduracak işim yok. Şu hâlde ya uyuyabilirsem uyuyacağım yahut bir şeyler yazacağım.

Arada biraz dinlenmek ve hava almak ihtiyacını duyarsam şehir içinde ve dışında ancak otomobiller ile gezintiler yapacağım. Ya sonra?

Sonra gene bu hapishaneye döneceğim. Ve kendi kendime bilardo oynayıp, sofra zamanını bekleyeceğim.

Bari sofrada bir değişiklik olsa ... Ne gezer... Bu sofra nerede kurulursa kurulsun karşımda aşağı yukarı hep aynı insanlar. Aynı yüzler... Hasılı bıktım, usandım çocuk ...


Mustafa Kemal Paşa günden güne eriyordu. Etrafındakiler Paşa’nın yüzündeki tebessümü çoktan unutmuştu. Hastalık öyle bir noktaya gelmişti ki güleç ve naif Mustafa Kemal Paşa gitmiş, onun yerine sürekli sinir buhranları içinde etrafındakilere öfkelenen bir Mustafa Kemal gelmişti.

Yakın arkadaşı Falih Rıfkı Atay durumu şöyle anlatıyor;

Bilhassa 1937'den sonra sinir dengesinin gitgide bozulduğunu görüyorduk. Pek alıngan olmuştu. Devamlı bir boşanma ihtiyacı içinde olan sinirlerini güç tuttuğunu hissederdik.

1937 sonbaharında uzun bir Almanya seyahatinden dönmüştüm. Florya'da beni kabul etti. Hâl hatır sordu. Bir müddet sonra da misafirler geldi, sofraya geçtik.

İçki aleminde sabahlara kadar kalsa hafızasının bulandığına pek az pek rastladığımız Atatürk, henüz ilk kadehi tamamladıktan biraz sonra, iki gece önce sofrada geçen bir vakayı ele alarak bana döndü.

'O akşam sen de buradaydın. Haklı mıyım, değil miyim' diye sordu.

İçim ıstıraptan burkuldu. Yarım saat öncesi bile hafızasından silinip gitmişti... Ve nihayet 56 yaşında idi.


Yakın koruması Kılıç Ali ise Paşa’daki değişimi şöyle naklediyor;

Sportmen denilecek kadar zinde, kabına sığmayacak kadar cevval olan Atatürk'te son 2 sene içinde, o zamana kadar hiç görülmemiş olan kırıklıklar, baş ağrıları birtakım halsizlikler ve yavaş ya yavaş da düşkünlükler arız olmaya başlamıştı.

O heykel gibi duran heykel gibi kükreyen güzel adamın mavi gözleri solmaya başlamış altın saçlarına kır düşmüştü. Günden güne halsizlikler daha da ziyadeleşiyordu.


Mustafa Kemal’in rahatsızlığı günden güne artıyor ve tam teşhis bir türlü konulamıyordu. Hatta rahatsızlığı karınca ısırmasından kaynaklı olduğu söylenmiş ve yaşadığı yer baştan aşağıya ilaçlanmıştı; ama gerçek teşhis Doktor Nihat Reşat Belgeler tarafından konuldu: Hastalık Paşa’nın ciğerlerindeydi.

Mustafa Kemal son günlerini İstanbul’da geçirdi. Halk, Mustafa Kemal’in hastalığının her evresini radyodan canlı olarak dinliyordu. Memleketteki en önemli mesele Paşa’nın rahatsızlığı olmuştu.

Ölümünden yaklaşık iki hafta kadar önce Paşa ağır bir komaya girdi. Doktorlar büyük bir çaresizlik içinde Paşa’yı hayatta tutmak için birçok yeni tedaviyi devreye soktu. Paşa 21 Ekim günü gözlerini açmayı başardı.

Uyandığında kız kardeşi Makbule Hanım vardı. Kız kardeşi mütemadiyen Kur'an-ı Kerim okuyor ağabeyinin iyileşmesi için çaresizce dua ediyordu; fakat olmadı Paşa 10 Kasım 1938 yılında saat 9 sularında hayata veda etti.

Makbule’nin çaresiz feryatları olmasaydı Paşa’nın cenaze namazı kılınmayacaktı

Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.