FANDOM


Harb

İki veya daha çok devletin birbirleriyle siyasi alâkaları keserek silahlı kuvvetlerle çarpışmaları, vuruşmaları.

Harb (C.: Hırbân) Toy kuşunun erkeği.

Yarmak.

"Delmek" mânasına mastar.

Yeryüzündeki Savaşların Sebebi

Yeryüzündeki Savaşların Sebebi Yeryüzündeki Savaşların Sebebi: Âdem (a.s.)’in yeryüzüne inmesinden ve çocuklarının gitgide çoğalmaya başlamasından bu yana, insanlar arasındaki savaş kesintisiz sürüp gelmiştir. Öyle görünüyor ki, savaş, hayatın kaçınılmaz bir kanunudur. Kabul edilmesi ve ister istemez boyun eğilmesi gereken bir yasa... Kur’an bu değişmez gerçeği, çok önce ilân etmiş ve şeytanla Âdem (a.s.)’in yeryüzüne inişlerini şöyle anlatmıştır: “Bir kısmınız diğerine düşman olarak inin, sizin için yeryüzünde barınak ve belli bir zamana kadar yaşamak vardır.” (2/Bakara, 36). İblis yeryüzünü iğfâl ve ifsâd etme silâhıyla silâhlanmış ve bunu kullanacağını, insanı tahrik edici bir tavırla şöyle demişti: “Onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini, mutlaka azdıracağım. Ancak onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların müstesnâ.” (15/Hıcr, 39-40). İşte iyi ile kötü arasında devam edegelen savaşın nedeni... Yeryüzüne inen insan, bu kandırma sonucu, kan dökme isteğini içinde duymuş oldu. Artık bu, onda bir içgüdüydü. Bu durumun ortaya çıkacağını tahmin eden melekler, Allah’ın dünya egemenliğini (yeryüzünde halifeliğini) insanoğluna vermeye karar verdiği zaman, boyunlarını bükerek şöyle demişlerdi: “Biz Seni hamdinle tesbih ve Seni takdis edip dururken orada fesat çıkaracak, bozgunculuk edecek, kan dökecek kimse mi yaratacaksın?’ Demişlerdi. Allah (da): ‘Sizin bilemeyeceğinizi Ben bilirim’ demişti.” (2/Bakara, 30). Allah, sonsuz hikmeti ve ilmiyle bilmekteydi ki, egemenlik, iktidar hırsına kapılanların eline geçtiğinde, bu, ister istemez kan dökülmesine yol açacaktı. Ayrıca bu hırs dizginlenmezse, insanları gerek din gerekse diğer idealler adına savaşa ve öldürmeye sürükleyebilirdi. Elbette bütün bunlar Allah tarafından bilinmekteydi. İyi ile kötü arasındaki savaş, hiç şüphesiz kişiler, gruplar ve hatta milletler arasındaki savaşları ve mücâdeleleri zorunlu bir duruma sokmuştur. Bu hal, insanoğlunun tabiatında bizzat mevcuttur ve koparılıp atılması imkânsızdır. Her ne zaman, kötü saldırıya geçerse; iyi ona karşı koyacak; zulüm hâkim olmaya doğru giderse, adâlet onu ezip hükümranlığı elde etmeye çalışacaktır. İnsanoğlunun karakteri ve ruh yapısı bu şekildedir. Zaten Allah kullarına değişmez bir hürriyet vermiş ve kâinatta kurallar koymuştur: “Allah’ın sünnetinde (evrendeki yasalarında) asla değişiklik bulamazsın.”(48/Fetih, 23) “Eğer Allah insanların bir kısmını diğer bir kısmı ile önleyip savmasaydı yeryüzü muhakkak fesâda uğrardı. Fakat Allah, âlemlere/bütün insanlığa lütuf ve keremi ile muâmele etmiştir.” (2/Bakara, 251) Kötülüğün diktatoryasına karşı savaşabilmek için, erdemin gerekli araçları elinde bulundurması zorunludur. Eli kolu bağlı bir erdem neye yarar?! Evet, işte bunu göz önüne alan Hak din, erdemi, imanı ve İlâhî mesajı savunabilmek ve koruyabilmek için, savaşa, meşrû savunma aracı olarak izin vermiştir. “Kendileriyle savaşılanlara (mü’minlere) zulme uğramış olmaları sebebiyle, (savaş konusunda) izin verildi. Şüphe yok ki Allah, onlara yardıma mutlak sûrette kadirdir. Onlar, başka değil; sırf ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah, bir kısım insanları diğer bir kısmı ile defetmeseydi, mutlak sûrette, içlerinde Allah’ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılır giderdi. Allah, kendisine (kendi dinine) yardım edenlere muhakkak sûrette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, güçlüdür, gâliptir.” (22/Hacc 39-40) Allah tarafından gönderilen hak din, dâvâlarını savunmak ve korumak ihtiyacında iseler -ki buna kimse itiraz edemez- Hak habercisi peygamberlerin de, insanların doğrulukla yargılanabilmeleri ve âdil hükümler çerçevesi içinde yollarına devam edebilmeleri için, bazen savaş yapmaları kaçınılmaz olur. Çünkü peygamberler, erdem idealini alçaklığa karşı başarılı kılmak için gönderilmişlerdir. Peygamberlerin giriştikleri bütün savaşlarda, iyiliği üstün kılmak ve kötülüğü yere sermek için insanların nasıl hareket etmeleri gerektiğini aydınlatan örnekler vardır. Peygamberler, her şeyde olduğu gibi, savaşlarda da insanlığa örnek olmuş ve savaşın hangi amaçla ve ne şekilde yapılması gerektiğini öğretmişlerdir. Barış zamanlarında gerçeğe ulaşmak daha kolaydır. Çünkü ruhlar sâkin, akıl hâkim, hırs ve istekler az-çok dizginlenmiştir. Fakat savaş esnâsında insanın hak üzere kalması ve hak duygusuyla yoluna devam etmesi oldukça güçtür. Savaşın sebepleri her ne kadar meşrû olsa da, erdemin sınırlarını aşmamak gerekir. Böyle anlarda bile erdemden uzaklaşmamak, düşmandan gelebilecek kötülüklere aynı şekilde karşılık verdiren şeylerden uzak durmak gerekir. Doğrusu, kan dökmenin, servetleri yağma etmenin meşrû görüldüğü ve insan öldürme sanatı olan savaş esnâsında erdemin gerçek ölçülerine uymak oldukça zordur. İnsanlar, savaş ile aynı zamanda erdeme saygı göstermenin imkânsız olduğunu ve bunların iki zıt ucu oluşturduklarını zanneder. “Bu, ya savaştır, ya erdem; ikisi birden yürümez” derler. Savaş alanlarında, savaş ile erdemin kol kola yürüyebilmesi için, işin başında bir “rehber”in bulunması zorunlu oluyordu. Ayrıca, bu rehberin, direktiflerini hata yapmaz bir zâttan (Allah’tan) alması gerekiyordu; Dünyaya âit hırslar, din dışı isteklerle de dolu bulunan kendi hevâsından değil. Çünkü bu bencil duygular ağır bastığı zaman, adâlet yerini derhal zulme ve baskıya bırakacak, işin sonunda erdemden hiçbir eser kalmayacaktır. İlâhî kaynaklardan yoksun kalan insanoğlu, her kumandanın şu sloganı prensip edinmesi gerektiğini sanır: “Başkasını ezmeyen, ezilecektir!” Peygamberlerin bizzat savaşa katılmış olmaları, ölüm ve mücâdelenin hüküm sürdüğü savaş alanlarında bile, erdem ve adâletin görevlerine devam etmelerinin mümkün olduğunu ispat etmiştir. Zaten savaş prensiplerinin Allah tarafından vahyedilmiş kitaplarda ayrıntılarıyla anlatılmış olması da insanlığa bu yolu öğretmek içindir. Savaş, merhamet ve şefkat kavramlarına zıt düşebilir. Fakat hangi hal ve şartlar altında çıkmış bulunursa bulunsun, bir savaşta, erdem ve adâlete sırt dönmek, ne peygamberliğin şânına ve de İlâhî mesajın rûhuna uygundur. Dünya tarihinde görebileceğimiz en güzel ve en insanî savaş örnekleri, Peygamberimiz ile onun yetiştirdiği halifelerin yapmış olduklarıdır. Bu savaşlarda erdem, adâlet ve insanî değerlere saygı, savaş meydanlarında bile hep kol kola yürümüş ve âdetâ birbirleriyle kaynaşmışlardır. Silâhların konuştuğu, kılıçların tokuştuğu, ölüm saatinin tik taklarının duyulduğu o amansız çarpışmalarda bile, ne adâlete leke sürülmüş, ne erdem bir kenara itilmiş ve ne de insana insan olduğu için duyulması gereken saygı ayaklar altına alınmıştır. “Size karşı savaş açanlara, Allah yolunda olarak savaşın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırıları (haddi aşanları) sevmez.” (2/Bakara, 190). Kur’ân-ı Kerim’den ve Peygamber’in sünnetinden çıkarılan savaşla ilgili hükümler yakından izlenir ve incelenirse, savaşa götüren sebebin ve savaş amacının hiçbir şekilde istemeyenlere İslâmiyeti zorla kabul ettirmek isteği olmadığı ve savaşın zorunlu bir sosyal sistem olarak ortaya çıkmadığı görülür. Hz. Peygamber’in, daha çok, saldırıyı önlemek için savaşa girdiği açıkça ortaya çıkar. İslâm’da savaş, asla dini zorla kabul ettirmek için yapılmaz. Bu konuda Allah’ın hükmü açıktır: “Dinde zorlama yoktur. Hakikat, iman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır.” (2/Bakara, 256). Kur’an, dinî itaatsizliği yasaklar. İnanca sataşmak, bir şahsa sataşmaktan daha kötüdür. “Fitne, katilden beterdir.” (2/Bakara, 191). Savaş, saldırıyı püskürtmek için yapılır. “Kim size saldırırsa siz de ona mukabele bilmisil olacak kadar saldırın (ileri gitmeyin). Allah’tan korkun. Bilin ki Allah muttakîlerle/takvâ sahipleriyle beraberdir.” (2/Bakara, 194). Kur’an, mü’minlere saldırmayanları “kendileriyle iyi geçinilmesi gereken kimseler” olarak görür. Ama müslümanlara saldırdıkları anda düşman saflarında yer alırlar: “Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve âdil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adâletli olanları sever. Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa, işte zâlimler onlardır.” (60/Mümtehıne, 8-9) Saldırıyı önlemek söz konusu olduğu zaman, savaşın meşrû görülmüş olmasına rağmen, Kur’an, saldırının ilk işareti görülür görülmez, hemen savaşa girilmesine izin vermez. Hatta saldırı bilfiil başladıktan sonra bile, savaşa meydan vermeden, mümkünse onu durdurmaya çalışmayı tavsiye eder: “Eğer herhangi bir cezâ ile mukabele edecek olursanız ancak size revâ görülen cezânın misillemesiyle yapın. Sabrederseniz, andolsun ki bu, tahammül edenler için elbet daha hayırlıdır.” (16/Nahl, 126). İşte oldukça açık yargılar taşıyan bu âyetler ispat etmektedir ki, Peygamber (s.a.s.) ve ondan sonra gelen erdem sahibi yüce sahâbeler tarafından açılan savaşların sebebi, bir dâvâyı, bir düzeni veya bir dini, başkalarına zorla kabul ettirmek değil; aksine, bir saldırının önünü almaktı. Bir de, karşımıza, önemi hiçbir zaman küçümsenemeyecek bir mesele çıkmaktadır: İmanı ve kişisel hürriyeti savunan ulu bir dâvânın adamı için, insanların bu dâvânın varlığından haberdar olmaları çok önemlidir. Evet! Her insan, çeşitli doktrinler arasında kendisine en uygun geleni, aklına en çok yatanı, delilleri en kuvvetli olanı seçmekte tam bir hürriyete sahip olmalıdır. Eğer bir kral veya despot yönetici, halkına baskı yapar, hakkın/gerçeğin onlara ulaşmasına engel olursa, ulu bir dâvâyı ortaya atan kimse -şâyet yeterli bir kuvveti varsa- inansınlar veya inanmasınlar bu yeni mesajı benimseme ve kabul imkânına sahip olabilmeleri için, mesaj ile baskı altında tutulan insanlar arasında dikilen engelleri kaldırmak yetkisini taşır. Peygamberimiz, dost ve düşmanların, ileride “insanlara dinini empoze etmek veya onları bu dinde birleşmeye zorlamak için savaştı” gibi suçlamalarda bulunmasına fırsat vermemek için, başlangıçta şiddete başvurmak istememişti. Meseleyi çözümlemek için iki yol izlemişti: 1- O devirde yaşayan kral ve yöneticilere mesajlar göndermiş ve onları İslâm’a çağırmıştı. Bu dâvete olumlu cevap vermezlerse kendi suçlarıyla birlikte emirleri altında bulunan insanların suçlarını da yüklenmiş olacaklarını ve ileride bundan dolayı sorumlu tutulacaklarını hatırlatıyordu. İşte bütün bunları aydınlatmak üzere Bizans İmparatoru Herakliyus’a şöyle mektup göndermişti: “Müslüman ol, selâmet bulursun. Eğer yüz çevirirsen yönetimin altında bulunan halkın sorumluluğu sana âittir. Ey Kitap ehli! Hepiniz bizimle sizin aranızda eşit bir sözde birleşin; (şöyle) diyerek: Allah’tan başkasına tapmayalım. O’na hiçbir şeyi şirk/eş tutmayalım, Allah’ı bırakıp da birbirimizi rab edinmeyelim.” 2- Resmî dâvetten sonra, Peygamberimiz (s.a.s.), bu toplumların yeni mesajdan haberdar olmaları ve isteyenlerin doğru yolu seçip hakkın ışığı altında yürüyebilmeleri için İslâmî prensipleri açık bir şekilde onlara anlatıyor ve iletiyordu. Gerçekten de, bu prensipler, İslâm’ın getirdiği bu mesaj, o sıralarda Bizans’ın egemenliği altında yaşayan Suriye’de, pek çok insan tarafından kabul edilmiş ve benimsenmişti. Öteki milletler gibi Mısırlılar da bu gerçekleri öğrenmiş bulunuyordu. Çünkü yeni ve kurtarıcı gerçekler, onu bilmek isteyenlere sunulmuştu. Ve Araplara komşu milletler hep bundan söz etmeye başlamışlardı. Peygamberimiz, ancak iki olaydan sonra İran ve Bizans’a karşı savaş açmak zorunda kaldı: a) Bizanslılar, Suriye’de, İslâm’ı seçmiş olan yeni mü’minlere eziyet etmeye ve onları dinlerinden döndürmek için zorlamaya başlamışlardı. İmana karşı yapılan bu saldırıyı ve dini topluca redde yönelen bu baskıyı gördükten sonra Rasûlullah, kayıtsız ve ilgisiz kalamazdı. Mâdem ki O, İslâm’ı zorla empoze etmeye çalışmıyordu; O halde gerçekleri görerek, anlayarak, kendisine bağlanmış olan kimselerin zor ve şiddete başvurularak inançlarından döndürülmelerine rızâ gösteremezdi. Kışkırtıcılığa, meydan okumaya karşıydı. Bu sebeple Bizans’ın tutumunu, dinine ve kendisine karşı apaçık bir saldırı olarak gördü. Çünkü İslâm’ın kurtuluş haberinden sorumlu olan O idi ve bunun için de isyanı bastırmak, şer kuvvetlerini dize getirmek zorundaydı. b) İran şâhı Kisrâ, Peygamber (s.a.s.)’in mesajını getiren elçiyi öldürtmüş; bununla da yetinmeyerek bizzat Peygamberimizi öldürtmek için hazırlıklara girişmişti. İranlı savaşçılar arasından Hz. Muhammed (s.a.s.)’in başını getirmekle görevli kimseler seçmişti. Ama Kisrâ ve onun karakterindekiler, Allah’ın koruyuculuğu altında bulunan Büyük İnsana darbe indirebilirler miydi? Neticede Hz. Peygamber, çok kısa bir zamanda komployu öğrendi. Bu âdî zorbanın böyle bir cinâyet işlemesini bekleyecek değildi elbet. Rasûlullah, Kisrâ’yı ve ordusunu, hayatına dokunmadan önce, saf dışı etmek zorundaydı. İşte sözünü ettiğimiz bu iki olaydan ötürü, yani Bizans ve İran ordularının İslâm’a yönelik komplo ve bozgunculuğunu önlemek amacıyla, Rasûlullah, Bizans ve İran İmparatorluklarına karşı meşrû savaş ilân etmişti. Ayrıca müşriklere/puta tapanlara karşı da aynı sebeplerden ve aynı zorunluluklardan ötürü savaş açmıştır. Kur’an’da şöyle buyurulmaktadır: “Fitne tamâmen yok oluncaya ve din de Allah için tatbik edilinceye kadar onlarla savaşın. Fitne çıkarmaktan vazgeçerlerse zâlimler (ve aşırılar hâriç hiç kimseye) düşmanlık ve saldırı yoktur.” (2/Bakara, 193). İbn Teymiye, Peygamberimizin Bizanslılarla yaptığı savaşları ve bunların nedenlerini şu şekilde açıklamaktadır: “Hz. Muhammed (s.a.s.), Herakliyus’a, Kisrâ’ya, Mukavkıs’a, Necâşî’ye, Suriye ve Doğu krallarına ayrı ayrı elçiler gönderdikten sonra savaş açmak zorunda kalmıştır. Elçilerin getirdiği gerçekleri görerek hıristiyanlardan ve diğer dinlerden bazı insanlar İslâm’a katıldılar. Bu durumdan endişelenen hıristiyanlar, Suriye’de müslümanları öldürmeye başladılar. Aralarında İslâm’a gönül verenleri kılıçtan geçirmeye başlamakla müslümanlara karşı ilk defa savaş ilân edenler hıristiyanlar olmuştu. O zaman, Peygamberimiz, hıristiyanların müslümanlara açıkça baskı yaparak işi zulme kadar vardırdıklarını görmüştü. Bu haksız davranışları durdurmak için, Bizans’a karşı büyük bir ordu hazırladı. Kumandanlığa Zeyd İbn Hârise’yi getirmişti. Zeyd şehid olursa kumandayı Câfer alacak, ona da bir şey olursa görevi İbn Ravâha yürütecekti. Bu, müslümanlarla hıristiyanlar arasında açıkan ilk savaştı. Suriye’de, Mûte denilen yerde oldu. Büyük bir hıristiyan ordusu Peygamberimizin sahâbelerine karşı çıkmış ve kumandanlar dahil, birçok müslüman şehid olmuştu. İslâm ordusunun kumandanları birbiri ardınca şehid düşünce ordunun yönetimini Hâlid bin Velid üzerine almıştı.” Bütün bunlardan anlaşılacağı üzere Peygamber (s.a.s.)’in savaşları, saldırıları geri püskürtmekten ileri gitmiyordu. Hz. Peygamber zamanında bu saldırılar iki şekilde olmaktaydı: 1- Düşmanlar, saldırılarını doğrudan doğruya Peygamber’e yöneltiyordu. O da bunları geri püskürtüyordu. 2- Müslümanları inançlarından döndürmeye zorluyorlardı. Bu durum karşısında, Peygamberimiz, düşünce ve inanç hürriyetine dokunulmasına her ne pahasına olursa olsun engel olmaya çalışıyordu. Her iki şekilde de Rasûlullah’ın İslâm’ı empoze edip dayatmadığını, bunun için kimseyi zorlamadığını, tam aksine, yeni mesajın prensiplerinden en önemlisini, yani “inanç hüriyyeti” prensibini korumaya çalıştığını görmekteyiz. İnanç hürriyeti ilkesini Kur’an şöyle belirtir: “Dinde zorlama yoktur. Hakikat, iman ile küfür, apaçık meydana çıkmıştır.” (2/Bakara, 256). Gerçekten de, Peygamberimizin girdiği savaşların tümü, düşünce hürriyetini kurtarmak ve mü’minleri inançlarından döndürmeye çalışan kimselere karşı savunmak içindi. Peygamberimizin dünya hayatına vedâ ettiği zaman, komşu devlet ve halkların birçoğu, müslümanları imanlarından döndürmek için harekete geçmişlerdi. İlk ayaklananlar Bizanslılar oldu. Bunlara sert bir cevap vermek için seferber olmak gerekiyordu. Nitekim Rasûlullah da, sağlığında kendisini öldürmeye yeltenen Kisrâ’ya karşı bir ordu hazırlamamış mıydı? Hz. Ömer ve Hz. Ebû Bekir (r.a.) gibi büyük insanların da içinde bulunduğu İslâm kahramanlarını Hz. Üsâme İbn Zeyd kumandasında İran’a göndermemiş miydi? Hz. Ebû Bekir ve ardından Hz. Ömer devlet başkanı oldukları zaman, önce zayıf bir imana sahip olmaları nedeniyle dinden dönen halkları yola getirdiler. Sonra da Kisrâ ve Herakliyus’a karşı ordu gönderdiler. Artık Arap memleketlerinde söz, Allah’ın, O’nun Peygamberinin ve mü’minlerin olmalıydı. Dört halife devri boyunca verilen bütün savaşlar işte bu ilkelere bağlı olarak yürütülmüştü. İranlılara ve onların doğudaki imparatorluklarına, Herakliyus’a ve Suriye’ye karşı yönelen savaşlar, artan bir şiddetle, uzayıp gitmiştir. Aralıksız devam eden ve daima zaferle biten bu savaşlar, müslümanlara tam bir güven ve huzur getirmiştir. Bu güven ve huzurdan yararlananlar yalnız müslümanlar değildi. Onların yanında, meselâ, Romalıların zorla katolik yapmak için eziyet edip durdukları Ya’kubîler de büyük bir rahata kavuşmuştu. Memleketlerine ordu ordu gelen müslümanları, Ya’kubîler, sonsuz bir sevinçle, kurtuluş çığlıklarıyla karşılamış ve bağırlarına basmışlardı. Müslümanlar, mâsum halka dokunmaksızın sadece Romalılara karşı savaşıyor ve her defasında da onları yenik düşürüyorlardı. Müslümanlarla Mısırlılar arasında çıkan savaş ise kısa süren birkaç çarpışmayla kalmış ve İslâm adâleti gönülleri fethettiğinden zaferle sonuçlanmıştı. Çünkü İslâm, dâima hürriyetleri ve özellikle inanç ve fikir hürriyetini savunuyordu. İslâm hukukçularının büyük bir çoğunluğu, savaş sebebinin “saldırıyı püskürtmek” olduğu fikrinde birleşmişlerdir. Bu çoğunluk, Kur’an’ın bazı âyetlerinde açıkça belirtildiği üzere “savaş”ın “saldırı”ya bir cevap olduğu konusunda görüş birliğine vardılar. “Müslüman değildir” diye hiç kimse öldürülemez. İnançsızlığı, kâfirliği yüzünden kimsenin hayatına kıyılamaz. Bir insan, yalnız ve yalnız İslâm’a ve müslümanlara saldırıda bulunması sebebiyle öldürülebilir. Bu prensip kesindir. Bazı Şâfiî hukukçular, “savaş sebebi”nin “inançsızlık” olduğunu iddia etmişlerdir. Fakat elimizde bu fikri çürütecek çok kesin ve oldukça açık deliller bulunmaktadır. Meselâ Kur’an’ın çok kesin yargılar taşıyan şu âyetlerine bir göz atalım: “Size karşı savaş açanlara, Allah yolunda olarak savaşın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırıları (haddi aşanları) sevmez. Onları (size karşı savaşanları) yakaladığınız yerde öldürün. Sizi çıkardıkları yerden (Mekke’den) siz de onları çıkarın. Fitne çıkarmak adam öldürmekten daha kötüdür. Onlar sizinle savaşmadıkça, Mescid-i Haram’da siz de onlarla savaşmayın. Eğer onlar (orada)size karşı savaş açarlarsa, derhal onları öldürün. Böyledir kâfirlerin cezâsı. Eğer onlar (savaştan) vazgeçerlerse (şunu iyi bilin ki) Allah ğafûr ve rahîmdir. Fitne tamâmen yok oluncaya ve din de Allah için tatbik edilinceye kadar onlarla savaşın. Fitne çıkarmaktan vazgeçerlerse zâlimler (ve aşırılar hâriç hiç kimseye) düşmanlık ve saldırı yoktur.” (2/Bakara, 190-193). Bu âyetler “İslâm’ın savaş tüzüğü” olarak kabul edilmektedir. İbn Teymiye, bunlardan, savaşın ancak ve ancak “saldırıyı püskürtmek” için yapılabileceği sonucunu çıkarmış ve bu yargıyı aşağıdaki mantıkî zincire bağlamıştır: 1- Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır: “Size karşı savaş açanlara, Allah yolunda olarak savaşın.” Şu halde, müslümanlara savaş izninin verilişi, “düşmanların saldırısı” şartına dayanmaktadır. 2- Bunun ardından, Rabbimiz “Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırıları (haddi aşanları) sevmez” demektedir. Âyete göre, savaşamayan kimselere ve savaş meydanında hiçbir fonksiyonu bulunmayan ve asla savaşa katılmayan insanlara saldırmak yasaktır. Çünkü böyle bir davranış, açık bir saldırı olacağından haram kılınmıştır. 3- Savaşın gerçek amacı; zulmü, haksızlığı, adâletsizliği, fitneyi ortadan kaldırmaktır. Çünkü âyette şöyle denilmektedir: Fitne tamâmen yok oluncaya ve din de Allah için tatbik edilinceye kadar onlarla savaşın. Fitne çıkarmaktan vazgeçerlerse zâlimler (ve aşırılar hâriç hiç kimseye) düşmanlık ve saldırı yoktur.” İşte, savaşın hem sebebine, hem de amacına işaret eden âyet. Sebebi, azgınlık ve sapıklığı (fitneyi) ortadan kaldırmaktır. Amacına gelince; amaç, azgınlık ve sapıklığı resmen yok etmek... Bu mantıkî sonuçlardan başka, bu âyetler, bir de İslâm’daki “savaş kanunu”nu belirlemektedir. Bu, “Karşılıklı Davranış Kanunu”dur: Düşmana, davranışının aynıyla karşılık vermek gerekir. Fakat saldırganlar ahlâk kurallarından uzaklaşmışlarsa, meselâ erdemi ayaklar altına alıyorlarsa, İslâm savaşçısı bu yolda düşmanı izleyemez. Ahlâk dışı konularda “karşılıklı davranış kanunu” uygulanamaz. Onlar kadınlarımızı lekelemeye kalkışırlarsa biz de aynı şekilde davranamayız. Ölülerimizin cesetlerini parçalamaya, bazı organlarını kesmeye (müsle) kalkışırlarsa, biz hiçbir zaman onları yolda taklit edemeyiz. Bir din tarafından yönetilen ve İlâhî kanunlara boyun eğenlerle böyle olmayanlar arasındaki fark işte buradadır. 4- Peygamber Efendimizin savaşlarda düşmandan esir aldığı bir gerçektir. Bu esirlerden (daha önce İslâm’a ve müslümanlara büyük zararları dokunmuş) bazıları öldürülmüş, bir kısmından fidye/kurtuluş parası alınmış, bazıları ise serbest bırakılmıştır. Eğer harpler, inançsızlık ve müşrikliğe karşı açılmış veya sırf bu amaçla başlatılmış olsalardı, bu müşrik esirlerin tümünün öldürülmesi gerekirdi. Düşmanlar saldırılarından vazgeçerlerse Kur’an, ordu kumandanının iki şıktan birini seçmesini ister: Esirlerden kurtuluş parası (fidye) almak veya onları, hiçbir şey almaksızın salıvermek: “(Savaşta) İnkâr eden kâfirlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onlara iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (esir alın). Savaş sona erince de artık ya karşılıksız veya fidye karşılığı salıverin. Durum şu ki, Allah dileseydi, onlardan intikam alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek ister. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmaz.” (47/Muhammed, 4) Rasûlullah ve O’nu izleyenler tarafından yapılmış olan savaşlar tarihlerde en ince ayrıntılarına, en küçük özelliklerine kadar anlatılmış ve bu savaşlarda izlenilen yollar net bir şekilde gösterilmiştir. Peygamberimizden önce gelip geçmiş peygamberlerin nasıl savaştıkları ayrıntılı ve açık bir şekilde bilinmiyorsa, bu onların, insanlığın karanlık çağlarında ve tarihin çözülmez kıvrımları arasında kalmış oldukları içindir. Buna karşılık, Son Peygamberin savaşları, insanlığa rehberlik etmek ve onlara gerçek ve yaşanmış örnekler vermek üzere sonsuzluk kitabının sayfalarına kaydedilmiştir. Bu savaşlar, en değerli, en erdemli ve en âdil mücâdele örnekleridir. Efendimiz Muhammed (s.a.s.) gelmeden önceki yüzyıllarda, yani câhiliyye dönemlerinde cereyan etmiş savaşları incelemek ve daha yakından görmek için birazcık olsun gerilere göz atmazsak, Peygamberimizin gerek savaş, gerekse barış zamanlarında kendisiyle diğer toplumlar arasında kurmuş olduğu insanî ilişkilerin gerçek değerini tam anlamıyla anlayamaz ve bunlar hakkında doğru bir hükme varamayız. Onun gelişinden önceki savaşlar, sadece savaşanlara değil; kalabalıklara, halklara karşı yapılıyordu. Savaşan toplumlar, düşmanlık devam ettiği sürece, sadece savaş meydanında değil, her yerde ve savaş başlamadan önce ve bittikten sonra da hiçbir kanuna, hiçbir insanî prensibe hürmet göstermemekteydi. Bir antlaşma, aksine bir hüküm getirmedikçe aralarında savaş cereyan eden taraftan tüm halk, birbirine düşman olarak görülürdü, bu genel bir kuraldı. Birbirine düşman olmak da, her türlü zorbalığı hoş göstermeye yeterdi. İnsanî ilişkilerin temeli barış değil; sadece savaştı. Savaş, yalnız krallara, şeflere, kumandanlara ve böyle bir savaşa katılanlara karşı yapılacağı yerde; bütün bir topluma, suçsuz insanlara karşı da yürütülüyordu. Bir insan dikkatsizlik veya yanlışlıkla yabancı bir milletin topraklarına ayak basacak olursa ve eğer bu iki memleket arasında önceden yapılmış bir barış antlaşması da bulunmuyorsa, o devrin kanunlarına göre, bu adam, yakalandığında köle olarak kabul edilir ve çarşılarda satılığa çıkarılırdı. Filozofların prensi Eflâtun da o çağların zâlim kanunlarının eline işte bu şekilde düşmüş ve tâlihin kendisini kurtaracağı günü, köle ve hizmetçi olarak bekleyip durmuştu. Aynı olay, İslâm öncesi devirde Ömer İbn Hattâb’ın da başına gelmişti. Suriye’de, bir Romalı onu köle edinmişti. Ömer, sahibine güven vermek için tam bir köle gibi uysal davrandı. Fakat bir süre sonra, onunla baş başa kaldığında sahibini öldürerek bu belâdan yakasını kurtarabilmişti. Hz. Ömer dev bir fiziğe sahipti. Karşı konulmaz, yenilmez bir güreşçiydi. Neticede bu güçlülük ona hürriyetini yeniden kazandırmıştı. İşte olaylar, Muhammed (s.a.s.) gelinceye kadar, dünyanın hemen her yerinde bu şekilde cereyan edip gitmekteydi. Peygamberimiz sadece sözlerle değil, bizzat davranışlarıyla ilân etti ki, savaş, ancak harp meydanlarından yapılır. Dışarıda kalanlar öldürülmez. Savaş, yalnız bu savaşı yönetenlere ve buna katılanlara karşı olur. Hiçbir şekilde suçsuz halk kitlesi öldürülmez. Bir kral veya bir toplumun şefi veya bir ordu kumandanı saldırıya geçerse, halkın da saldırıya geçmiş olduğu kabul edilemez. Saldırıya geçen ve saldırıyı yürüten, ancak kendine yardım edecek kuvvetlere dayanarak ve bunlara emir vererek sınırı aşan ve bu işi düzenleyen kimsedir. Peygamberimizin savaşları çok açık ve net bir özellik taşır. O, halk kitlelerine karşı saldırıya geçmezdi. Sadece saldırıyı yöneten kumandanlara ve onlara uyan askerlere karşılık verirdi. Bunun için de Rasûlullah harbe girmeyenleri, savaşa katılmayanları öldürmeyi kesinlikle yasaklıyordu. Savaşta hiçbir rol ve fonksiyonları bulunmayan kadınların, çocukların, işçilerin, çiftçilerin ve ihtiyarların öldürülmesini kesin olarak men ediyordu. Rahmet Peygamberinin sünnetine/tatbikatına göre, müslüman savaşçı, iyiliği ve kötülüğü, bir ayırım yapmaksızın, vurup kırmak için değil; fakat sadece kötülüğü ortadan kaldırmak için kılıç kuşanabilir. Yüce Peygamber, bir gün savaşta öldürülen bir kadını görünce âniden öfkelenir ve ordu kumandanı Hâlid bin Velid’e şöyle der: “Bu kadın savaşmak için gelmemişti buraya!”[1] [1] Muhammed Ebu Zehre, a.g.e. s. 10 vd.


DÂRÜLHARB İslâm dîninin hükümlerinin tatbik edilmediği ülke, islâm ülkesinin siyâsî hâkimiyet sınırları dışında kalan yer, siyâsî ekonomik ve sosyal düzenlemelerin İslâm dîninin hükümlerine göre yapılmadığı ülke.

Dârülharbde yasama, yürütme ve yargı yetkileri Müslümânların elinde değildir. Dârülharb terimi Müslüman olmayan ülkelerin hepsini ifâde eder. Bu sebeple o ülkede yaşayan insanların Müslüman olup olmaması önemli değildir.

Darülharb olan bir ülke belli şartlarda İslâm ülkesine dönüşür. Birincisi; dârülharb olan ülke halkının tamamen Müslüman olmasıdır. Bu durumda İslâmiyetin hükümlerine göre yapılan kanunlar yürürlüğe girer, dolayısıyla bu ülke darülharb olmaktan çıkıp İslâm ülkesi olur. İkincisi de Müslümanların dârülharb olan ülkeyi feth ederek İslâm hükümlerini yürürlüğe koymasıdır. Halkının çoğunluğu Müslüman olmasa bile İslâm hâkimiyetinin tanındığı, siyâsî, hukûkî, ekonomik ve idârî düzenlemelerin İslâm dîninin hükümlerine göre yapıldığı bir ülke dârülharb olmaktan çıkıp İslâm ülkesi olur.

İslâm ülkesiyle harb (savaş) durumunda olan ülke bu duruma son vererek barış antlaşması yaparsa dârüssulh (barış ülkesi) olarak adlandırılır. Bu andlaşma geçici olabileceği gibi devamlı da olabilir. Bu andlaşmanın devamlı olabilmesi için barış ülkesi halkının İslâm devletine cizye ve haraç ödemeyi kabul etmesi lâzımdır.

İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe’ye göre bir yerin dârülharb olması için; dârülharb olan bir memleketle sınır olması, içerisinde İslâmiyetin hükümlerinden başka küfür ahkamının icrâ edilmesi, daha önceki emân (güven) andlaşmalarına bağlı olan bir Müslüman ve zimmînin kalmamış olması lâzımdır. İmâmeyne yâni İmâm-ı Ebû Yûsuf ve İmam-ı Muhammed’e göre; herhangi bir İslâm beldesinde küfür ahkâmı icrâ edilmeye başlandığı, küfür ehli bir hükümdarın istilâsına uğradığı takdirde o belde dârülharb hâline gelir. Hükümdarı harbî yâni müslüman olmayan herhangi bir ülke dârülislâm olan bir memlekete bitişik olsa dahi dârülharb olur.

Bir İslâm ülkesinde bulunan zimmîler yani İslâm devletinin himâyesindeki gayr-i müslim vatandaşlar, İslâm hükûmetine isyân edip bâzı İslâm şehirlerini istîlâ etseler ve Müslümanlarla harb etmeye teşebbüs etseler bu insanların yerleştiği yerler dârülharb olur.

Kendilerine Müslüman dedikleri halde harama helâl diyen, güneşe tapan, İblise (şeytana) tâzim (hürmet) eden, İslâm hükûmetine isyân edip bulundukları yerde, başkalarıyla birlikte İslâmiyetin dışındaki hükümleri uygulayan kimselerin bulundukları yer darülharb olur. İslâm askeri bunlarla harb eder, harbîlere uygulanan hükümler uygulanır.

Dârülharbde İslâmın vekârını, şerefini korumak ve fitneden sakınmak Müslümanlara vaciptir. Düşman ordusu kuvvetli ise sulh yapmak, mal vermek bile câiz olur. Mürtedler (dinden dönenler) kuvvetli olup şehirleri alırlar ve oraları dârülharb olursa hükümetin zarûret hâlinde onlarla da sulh yapması câiz olur.

Dârülharbde îmâna gelen kimsenin farzı, haramı işitince, dârülislâmda îmâna gelen veya bâliğ olan kimsenin o anda farzları yapması, haramlardan kaçınması lâzım olur. Dârülharbde îmâna gelen kimse, farz olduğunu işitinceye kadar kılmadığı namazları kazâ etmez.

Dârülharbde bulunan Müslümanların işlerini, İslâmiyetin hükümlerine uygun yapması, İslâm dîninin emirlerini yapıp, yasaklarından kaçınması lâzımdır.

DÂRÜ'L-HARB

Harp ülkesi, küfür ülkesi, savaş alanı. İslâm'ın siyasî otoritesnin dışında kalmış olup, yönetim tarzı ve yürürlükteki hukuku İslâmî olmayan bölgeler. Genel olarak İslâm hukukunda kâfir ve İslâm düşmanı yöneticilerin hâkimiyet ve yönetimleri altındaki toprakları anlatmada kullanılır. Bu terim, Kur'ân-ı Kerim'de zikredilmemekte, ancak hadis-i şeriflerde geçmektedir. Hz. Peygamber'in "darü'l harb'te hadler tatbik edilmez" buyurduğu rivayet edilmiştir. Bu ibâre Sahihayn'da ve Sünen'lerde geçmemektedir. Hanefîler bu hadisi delil kabul ederken, diğer mezhepler delil olarak almamışlardır. İleri gelen Hanefi fakihlerden ez-Zeylaî de bunun garib hadis olduğunu belirtir (Nasbu'r Râye, III, 343).

İslâm hukukçuları, ülkeleri, İslâmî hükümlerin uygulanıp uygulanmamasına göre tasnif etmişlerdir. Dârü'l harb'te ikamet edenlere genel olarak harbî denir. Harbîler, dârü'l-İslâm yönetimi ile bir emân anlaşması yapmadıkları müddetçe, kanları ve malları mübah sayılır. Kâfir bir insanın malının ve canının masun olabilmesi için müslüman olması veya İslâm devleti ile anlaşma yapmış olması gerekir. Bir harbî gizlice ve emân dilemeden darü'l-İslâm'a girip de yakalandığında kanı ve malı mübah sayılır. Darü'l harb'te müslüman olan bir kimsenin ise hicret etmeden evvel, bulunduğu bölge fethedildiğinde, elindeki mallar kendisine kalır, ancak gayr-i menkul malları ganimet hükmündedir. (Maverdî, el-Ahkamu's-Sultaniyye, Çev: Ali Şafak, İstanbul 1976, 57 vd; W.W.Hunder, İA, Dârü'l-Harb md.).

Dârü'l-harb'te ikamet edip İslâm ülkesine gelmemiş olan müslümânlar İslâm ülkesinde yaşayan bir fert gibi görülürdü. Dârü'l-İslâm'a hicret etmek istediğinde engellenmezdi. İmam-ı Azam'a göre sadece müslüman olmakla masun sayılmıyor; İslâm devletinin otoritesine girmekle can ve malını emniyete alabiliyordu. Bir müslüman, Dârü'l-harb'te işlediği suçlarından dolayı cezaya çarptırılamaz. Çünkü İslâm devletinin otoritesi oralarda geçerli değildir. Dünyada had cezası verilmemesine rağmen, o suçların cezası Allah'a aittir. (AbdulKadir Udeh, İslam Ceza Hukuku ve Beşeri Hukuk, çev. A. Nuri, İstanbul 1976, I, 520). Ancak bu hususlarda çeşitli ictihadlar vardır. Meselâ İmâm Şâfiî'ye göre, "Dârü'l-İslâm'da helâl olan şey Dârü'l-harb'te de helâldır; haram olan orda da haramdır. Bir suçun Dârü'l-harb'te işlenmesi cezayı düşürmez." (es-Serahsî, el-Mebsut, IX, 100; İmâm Şâfiî, el-Umm, VII, 322).

İmâm-ı A'zam ise "Dârü'l-harb'te hadler uygulanmaz" hadisine göre amel etmiştir. Dârü'l-harb'te bulunan askerlerden biri haddi gerektiren bir suç işlese, Ebu Hanîfe'ye göre oradaki kumandanın haddi uygulama yetkisi olamaz, ancak dârü'l-İslâm'a dönülünce devlet başkanı veya kadı'nın vereceği hüküm geçerli olur. İmâm Mâlik ve İmâm Şâfiî ise haddin hemen uygulanabileceğini savunmuşlardır. (İbn Kudame, el-Muğnî, IV, 46).

Bir müslümanın Darü'l-harb'te bulduğu define kendisine aittir. Ancak İslâm devleti adına Dârü'l-harb'e girmiş bir heyet veya askerî birlik bir define bulacak olursa, bunun humus'u Beytü'l-Mâl'e aittir. (Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk-ı İslâmiyye Kamusu, IV, 103).

İslâmî hükümler kesin nass ile sabit ise bunlar hakkında ihtilaf sözkonusu değildir. Cumhur-ı fukahâ'ya göre müslümanların dârü'l-harb'te harbîlerle veya kendi aralarında faizle alış-veriş yapmaları haramdır. Faiz, kesin nass ile haram kılınmıştır. Ebu Hanife ile İmâm Muhammed bu konuda dârü'l-harb'te müslüman ile harbî arasında faiz muamelesini caiz görerek Cumhur'dan ayrılırlar. Onlara göre, faizi müslümanları almalıdır; ama harbîye faiz verilmesi haramdır. (İbn Abidin, Bulak 1272, IV, 188) Bu ictihada rağmen, müslümanların takvaya sarılmaları ve bundan kaçınmaları evlâdır. Cumhur, "Dârü'l-harb'te müslüman ile harbî arasında faiz yoktur" hadisini delil almaz. Onlar, böyle mürsel* ve garib* derecesinde bir hadisle amel edilemeyeceğini söylemişlerdir. Harhî'nin malı ancak ganimet yoluyla helâl olup, alış-veriş akidleri yolu ile helâl olmaz. (İbn Kudame, IV, 46).

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Ey iman edenler, mümin kadınlar muhâcir olarak geldikleri zaman onları imtihan edin. Allah onların imanını daha iyi bilir. Fakat sizde mümin kadınlar olduklarına bilgi edinirseniz onları kâfirlere döndürmeyin. Bunlar onlara helâl değildir. Onlar da bunlara helâl olmazlar..." (el-Mümtehine, 60/10). Bu ayetten nikâh akdinin bozulmasında ülke ayrılığı değil de din ayrılığının etkili olduğu anlaşılmaktadır. Hanefîlere göre ise, karı veya kocadan birisi dârü'l-harb'ten dârü'l-İslâm'a müslüman veya zimmî olarak hicret edecek olursa, aralarında nikah ayrılığı sözkonusu olur.

İslâm'ın önemli bir ibadeti ve vazgeçilmez bir prensibi olan Cuma namazı konusunda Hanefî fukahası "Cuma namazı ulu'l-emr'in iznine bağlıdır" der. İzin, Cuma'nın edasının şartlarından sayılmıştır. Ulu'l emr'in bulunmaması halinde Cuma namazı farz değildir. Dârü'l-harb'te Cuma namazının kılınıp kılınmayacağı hususunda diğer mezheplerin görüşü, "Cuma'nın hiçbir surette terkedilemeyeceği" doğrultusundadır. Zira bu, Kur'anî bir nass ile sabittir. Diğer taraftan hanefîler, ulu'l-emr'in bulunmaması halinde, müslümanların, aralarından birini tayin ederek Cuma kılabileceklerini de söylerler. (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, VII, 4983 vd.)

Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Nefislerine yazık eden kimselere canlarını alırken melekler: "-Ne işte idiniz?" dediler. (Bunlar): "-Biz, yeryüzünde aciz Düşürülmüştük"diye cevap verdiler. Melekler dediler ki: "-Peki Allah'ın arzı geniş değil miydi ki onda göç edip İslâm'ı rahatça yaşayabileceğini;, bir yere hicret edeydiniz." İşte onların durağı Cehennem'dir, ne kötü bir gidiş yeridir. " (en-Nisa, 4/97) Bu ayetten anlaşıldığına göre müslümanın öz yurdu, İslâm'ın yaşandığı ve Allah'ın hükümlerinin hâkim olduğu -dârü'l-İslâm'dır. Müslüman, dârü'l harb'te küfrün zulmü ve işkenceleri altında sıkıntılı bir hayat sürüyor, dininin emirlerini yerine getiremiyor, farzlarını ifa edemiyor ve kendisinin veya neslinin küfre girmesi için zorlanıyor ya da zorlanmaktan korkuyorsa böyle bir yerden hicret etmesi farzdır: Bu genel hükme göre Hanefiler hangi durumda olursa olsun, bir müslümanın mutlaka dârü'l-harb'ten dârü'l-İslâm'a hicret, etmesinin farz olduğunu öne sürerken; Şâfiîler, müslümanın bulunduğu yerde açıkça dinini yaşayabiliyor ve tebliğini yapabiliyorsa orada kalmasının gerektiğini savunmuşlardır. (Said Havva, İslâm, I, 309)

Ancak yeryüzünün muhtelif diyarlarında, küfür ülkelerinde yaşayan müslümanların hicret edebilecekleri bir dârü'l-İslâm mevcut değil ise veya mevcut olsa bile Halife bunların hicretlerine gerek görmeyip orada kalmalarını isterse, artık, bulundukları bölgelerde İslâm'ı hâkim kılmak için gerekli çalışmaları yapmak onların önemli bir görevi olacaktır. Çünkü müslümanların İslâm devletini kurmaları, toprakları İslâmîleştirmeleri, zâlim ve kâfir yöneticilerle mücadele etmeleri, yeryüzünde fitne ve zulüm kalmayıncaya kadar gayret sarfetmeleri farz-ı ayndır. Bu görüşleri savunan İslâm fukahası, Mekke'de kâfirlerin zulmüne uğrayan müslümanların gidecekleri bir dârü'l-İslâm'ın olmadığını belirtmektedirler. Necaşî'nin ülkesi Habeşistan'a veya Medine'ye yapılan hicrette Hz. Peygamber'in emri belirleyici olmuştur. Bu da müslümanların yaşadıkları bir dârü'l harb'ten daha rahat bir şekilde İslâm'ı yaşayabilecekleri bir başka dârü'l harb'e hicret etmeleri hususunda yol gösterici bir sünnettir. Kur'ân-ı Kerim'deki âyetlerden birtakım belirleyici nitelikler tespit etmekle, bir ülkenin nasıl dârü'l-harb olabildiğini ortaya koyabiliriz. Ülkenin zalim yöneticileri, mustaz'afları baskı ve zulüm altına alır, gayr-i müslimler her fırsatta müslümanlara eziyet eder, inançları yüzünden yurtlarından Çıkarılırlar ve müslümanların dârü'l-İslâm dışında bir yerde güvenlik içinde bulunmaları sözkonusu olmayıp, düzen onlara rahat vermez ise, o zaman hicret etmek zorundadırlar. (en-Nisa, 4/75, 91, 92).

Demek ki İslâm hukukçularının savunduğu gibi, dârü'l-harb'te yaşayan müslümanların orada kalıp mücadele etmeleri, orayı dârü'l-İslâm haline getirmeye çalışmaları gerekmektedir. Ancak böyle bir durumda kâfir yönetimin müslümanlara eziyet ve zulümde bulunacağı, onları şehid edeceği ve bunun çok zulümlere neden olacağından hicret yolu daha uygun olmuştur. Zaten nasslardan ve tarihi gelişmelerden de bu anlaşılmaktadır.

Dârü'l-harb terimi, müslümanlarla savaş halinde olan ülkeye denildiğinden; harb ülkeleri, Allah'ın otoritesi yerine başka otoriteye bağlanıp bu batıl otoritelere itaat ettiklerinden ve her zaman müslümanlara karşı savaş durumunda bulunduklarından dolayı bu adı alırlar. İslâm'ın sürekli savaşı temel aldığı şeklinde ileri sürülen yanlış kanaatin aksine, onlar eğer barış istiyorlarsa müslümanlar bazı şartlara bağlı olarak anlaşma yapabilirler. Böyle ülkelere, o zaman, anlaşmalı ülke anlamında darü'l-ahd* denilir ki, bu ülkeler harb ülkelerinden ayrı bir hukuka tabi olur. İslâm'da zorlama yoktur, ama din yalnız Allah'ın oluncaya kadar cihat vardır. Kâfirler emân dilerse, ülkeleri cizye karşılığında dârü'l-İslâm'a dahil edilir ve kendilerine hak ve hürriyetleri verilir. İslâm devleti yeryüzünden fitneyi kaldırmak için cihadı temel siyaset yaptığı gibi, barış isteyenlere de şartlarına uydukları müddetçe asla dokunmaz.

İmâm Kâsânî, "Dâr'ul İslâm ve küfre izafesinden kasıt, bizzat İslâm veya küfrün mahiyeti değildir. Kasıt, emniyet ve korkudur. Eğer emniyet mutlak surette müminlere, korku da mutlak surette kâfirlere aitse o belde dârü'l-İslam'dır. Korku mutlak surette müminlere aitse orası da dârü'l küfür'dür. Hükümler, emniyet ve korkuya bağlıdır" demektedir. (İmam Kâsâni, el-Bedâiü's-Sanâyi, Beyrut 1974, VII. 131).

Dârü'l-İslâm'ın dârü'l-harb'e dönüşmesi meselesi, ilk müctehidler zamanında teorik plânda tartışılırken; Haçlıların Filistin ve Moğolların diğer İslâm ülkelerini istila etmeleriyle birlikte İslâm fukahası bu meseleyi geniş olarak ele almıştır. Ebu Yusuf ile İmam Muhammed, bir İslâm ülkesinde İslâm dışı hükümlerin hâkim olması durumunda oranın darü'l-harb olacağını söylemişlerdi. Ebu Hanîfe de, İslâm ülkeşinin dârü'l-harb'e dönüşmesi için üç şartın gerçekleşmesi gerektiğini belirtmişti. Bunlar, 1) Ülkede açıkça İslâm dışı kanunların icrası, 2) Ülkenin, aralarında bir başka İslâm ülkesi olmaksızın harb ülkesine bitişik hale gelmesi, 3) Müslüman ve zimmîlerin can ve mal güvenliğinin kalmaması.

Bu hususta İbn Kayyim el-Cevziyye şöyle demektedir: İslâm hükümlerinin uygulanmadığı sürece hiçbir yer dârü'l-İslâm'a bitişik de olsa dârü'l-İslâm olmaz. İşte Tâif şehri. Çok yakın olmakla birlikte darü'l-İslâm olmadı. Kızıldeniz sahilinde olan bölgeler de öyle... Yemen'e gelince; zaten orada İslâm yayılmış bulunuyordu. Yemen'in bütün bölgeleri ise, ancak Hz. Peygamber'in vefatından sonra halîfelerinin döneminde İslâm'a sarılmışlardır... "Bir ülke, coğrafî bakımdan İslâm ülkesine yakın olmakla ya da halkı arasında İslâm dinini kabul etmiş kimseler vardır diye "dârü'l-İslâm" olarak nitelendirilemez." (İbn Kayyım el-Cevziyye, Ahkâmu Ehli'z zimme, I, 366). İslâm'ın egemen olmadığı her yer -daha önceleri istediği kadar uzun dönemler İslâm'ın egemenliği altında kalmış olsun ve bu egemenliğin maddî. ve beşerî belgeleri istediği kadar çok bulunsun- İslâm diyarı olarak nitelendirilemez. Olsa olsa buralarda bir zamanlar İslâm egemen olmuştu, şu gördüğümüz maddî eserler ve onların soyundan gelen müslüman ismini taşıyan bu kimseler de onların kalıntılarıdır, denilebilir... İmâm A'zam'ın üç şartından yola çıkılarak bugün îçin hiçbir İslâm ülkesinin dâru'l-harb şartlarını taşımadığını savunanlara karşı, bir zamanlar İslâm diyarı olan beldelerin küfür diyarına dönüşüp dönüşmediklerini şöyle sıralamak mümkündür: 1) Bu ülkelerde İslâm ahkâmı değil, beşerî kanunlar ve hükümler yürürlüktedir. 2) Dârü'l-harb'e hem siyasal ve ekonomik paktlarla, antlaşma ve sözleşmelerle, hem de coğrafi olarak bitişik ve iç içedir; 3) Bir zamanlar İslâm diyarı olan bu ülkelerde insanlar, yani hem müslümanlar ve hem de kâfirler İslâm'ın emanı ile mi emindirler; yoksa tâğutların İslâm'ı yaşamayı yasak kılan ve en büyük cürüm sayan kanun ve hükümleriyle mi tehdit altındadırlar? Soru, ayrıca cevap vermeyi gerektirmeyecek kadar açıktır. (bk. M. Beşir Eryarsoy, İslâm Devlet Yapısı, İstanbul 1988, 67 vd.)

İslâm ülkeleri Doğu'dan gelen barbar saldırılarıyla yıkılınca, imamlar şöyle diyordu: "Bugün kâfirlerin elinde bulunan ülkeler İslâm ülkeleridir. İdareciler kâfirse de cuma ve bayram namazlarını kılmak caizdir. İlletin bir parçası kaldıkça, ona bağlı olan hüküm de kalır. Herkes açıkça namaz kılıyor, fetvalar veriliyor... Bu ülkelere harb ve küfür ülkesi demenin mesnedi ve delili yoktur. Ezan ve cemaatle namaz gibi ibadetler icra edilebildikleri sürece, yönetim kâfirlerde de olsa böyle bir ülke dârü'l-İslâm'dır..." İmameyn, kıyasa başvurarak "dârü'l-harb, İslâm ahkâmının icrâsiyle İslâm ülkesi oluyorsa, İslâm ülkesinde küfür hükümlerinin ve küfrün hâkimiyeti ile dârü'l-harp olması lazımdır, demektedir. İmameyn'i destekleyen müctehidler, müslümanlar emniyette olsalar da, bunun o ülkenin darü'l-harb olmasını engellemediğini, hâkimiyet ile emniyet kavramlarından önceliği hâkimiyete tanımak gerektiğini söylemişlerdir.

İmam Azam Ebu Hanife ise, hükmün bir illetle sabit olması durumunda, illetten bir şey kaldığı müddetçe hükmün de onunla birlikte kalmaya devam edeceğini söylemek istemiştir. Onun görüşünü benimseyen fakihler; "İslâm üstündür, ona üstünlük olmaz. " şeklindeki hadisi (Buharî, Cenâiz 79) delil almışlar; hâkimiyeti "itibarî" bir tarzda yorumlamışlardır. Onlara göre, istila edilmiş bir dârü'l-İslâm'da mal ve can emniyetine sahip müslim ve zimmîler bulunabilir ve o durumda orası dârü'l-harb olmaz. Bu görüşe karşı çıkan fukaha ise; istila edilmiş, hâkimiyeti elinden alınmış bir ülkede müslümanların mal ve can emniyetinin var olabilmesini imkansız görmüşlerdir. Kuşkusuz, müctehidlerin bu görüşlerine tesir eden tarihi şartlar mevcut olmuştur. Ondokuzuncu yüzyıldan sonra meydana gelen dünya ülkeleri konjonktüründe, iki büyük dünya savaşı ardından oluşan dengelerden sonra, İslâm hukukunun bazı içtihatlarının aynen geçerli olması mümkün görülmemektedir. Nitekim, Ebu Hanîfe'den bir-iki asır sonra bile bu ictihadlar şöyle değerlendirilmiştir: "Zannediyorum ki, Ebu Hanîfe'nin bu şartı (Dârü'l-harb'e bitişiklik) kendi zamanında müslümanların ehl-i şirkle cihadlarındaki vaki duruma dayanarak söylenmiştir. Dârü'l-İslâm ortasında bir ülke halkının irtidad edip de, vatandaş ve sultan tarafından orduların kuşatması olmaksızın orada kendilerini korur halde kalabilmeleri ona imkânsız görünmüştür. Ama bu zamanda olanları; halkın cihâda karşı "isteksizliğini" ve geri kalmaları onların işlerini yüklenen idarecilerin fesadını İslâm ve "müslümanlara düşmanlıklarını", cihad ve cihadın gereklerine önem vermemeleri gibi durumları görseydi, böyle bir ülke hakkında Ebu Yusuf ve Muhammed'in görüşünü benimserdi."

İmam Ebu Hanîfe'nin, ictihadında "emân" kavramına yüklediği anlam çok geniştir. Ancak itibari olarak bir ülkede İslâmî hükümlerin yaşıyor olması, o hükümlerin kaynağının ve icrasının esas dayanağı olan hakimiyet anlayışını geçersiz kılamaz. Müslümanların sadece ibadet bölümünde muhtar kaldıkları, ukubat ve muamelat konularında karşı düşüncenin hukuk kurallarına bağlandıkları bir düzen görüşü, bu hususta laik-demokratik ve aynı zamanda da İslâmî ülke anlayışını çağrıştırmaktadır. "Şekk ile yakin zail olmaz" kuralından hareketle, "Bir şeyin bulunduğu hal üzere kalması asıldır" denilerek, belirli tarihi şartlarda hüküm verilebilse de, aynı ictihadın bugüne uygulanması mümkün görünmemektedir: Aksine; İmameyn, Maliki ve Hanbeli âlimlerinin görüşleri tutarlıdır ve yukarda zikredilen çelişkiyi de ortadan kaldırmaktadır. Yani eğer bir dârü'l-harb'te İslâm uygulandığında orası dârü'l-İslâm oluyorsa bunun tersi de geçerlidir. Yani bir dârü'l-İslâm'da küfür ahkâmı uygulanıyorsa artık orasının da dârü'l-harb sayılması gerekmektedir. Diğer taraftan yeryüzünde istilâ ve işgal altında birçok İslâm ülkesi bulunmaktadır ve böyle ülkelere hâlâ dârü'l-İslâm diyebilen yerli ve yabancı (müsteşrik) hukukçular bulunmaktadır. Şu bir gerçektir ki; eğer bir İslâm ülkesinde İslâm ahkâmı yürürlükten kaldırılmışsa, o ülkedeki müslümanların muhayyer bırakılmalarını beklemek en azından saflık olur. Yaşananların gösterdiği gerçek şudur: Hangi çağda olursa olsun, eğer ülkelerinde İslâmî hükümlerin tatbik ve kontrolü müslümanların ellerinden alınıp yerine beşerî ahkâm geçirildiyse ve iktidar İslâm'ın dışındaki bir güce verildiyse, artık o ülkede müslümanların rahat etmeleri, yani dinlerini bütün yönleriyle yaşamaları imkânsızdır. Yani onlar asla karşı düşünce tarafından rahat bırakılmazlar. Ya zulüm görürler, ya yurtlarından çıkarılırlar, yahut kendileri de düzene uyumlulaştırılırlar. Oysa İslâm'ın, başka herhangi bir hukuk düzeniyle uyuşması mümkün değildir. Bir başka deyimle,

"Siyer" adı altında kurumlaştırılan İslâm devletler hukuku ile, çağdaş devletler hukuku arasında herhangi bir benzetme de yapılamaz. Dârü'l harb kavramına bu bağlamda bakmak ve diğer İslâmî kavramlarla birlikte mütâlaa etmek lâzımdır. (Ayrıca bk. Dârü'l-İslâm).

Edit

Edit

Durum Tekil Çoğul
Yalın savaş savaşlar
Belirtme (-i) savaşı savaşları
Yönelme (-e) savaşa savaşlara
Bulunma (-de) savaşda savaşlarda
Çıkma (-den) savaşdan savaşlardan
Tamlayan savaşın savaşların

Ico libri Anlamlar

[1] Bir amaç veya çıkar uğruna kavga veya mücadele.

Nuvola apps bookcase Köken

[1] Nuvola apps bookcase Köken savmak

Balance icon Eş Anlamlılar

[1] cenk
Şablon:Karşıt Anlamlılar
[1] barış
<p style="margin-bottom: 0.5em;" title="Maddeyle ilgili deyimleşmiş sözler">Crystal Clear app Login Manager Deyimler
soğuk savaş

Nuvola Turkish flag Türk Dilleri


|} | width=1% | |bgcolor="#FFFFE0" valign=top width=48%|

|} |}</div></div>

<p style="margin-bottom: 0.5em;" title="Diğer dillerdeki karşılıkları">Crystal Clear app internet Çeviriler
Bakınız

AF - Afv - af


AFFETMEK Affetmek
Af/Sözlük Af/WP Af/VP
Kur'an'da af Hadiste af Tefsir'de af Türk kültüründe af Oryantalistlerin eserlerinde af
Kanuni Sultan Süleyman ın oğlunun babasından affedilme talepli şiiri. Affetmekle ilgili güzel yazılar AFF-I HUSUSİ

: [1] [[oorlog#
20160207 071955

[ D]. 3/134- 3/133-3/135- 3/136- Af- öfkesini yutmak

Bakınız

AF - Afv - af


AFFETMEK Affetmek
Af/Sözlük Af/WP Af/VP
Kur'an'da af Hadiste af Tefsir'de af Türk kültüründe af Oryantalistlerin eserlerinde af
Kanuni Sultan Süleyman ın oğlunun babasından affedilme talepli şiiri. Affetmekle ilgili güzel yazılar AFF-I HUSUSİ

|oorlog]] (af)

|} | width=1% | |bgcolor="#FFFFE0" valign=top width=48%|

: [1] háború (hu)

|} |}</div></div>


<p style="margin-bottom: 0.5em;" title="Maddenin düzenlenmesinde yararlanılan kaynaklar">Books-aj.svg aj ashton 01f Kaynaklar

  • Türk Dil Kurumu: "Harbe"
  • Sözlerin Soyağacı: Harbe


Edit

Edit

Ico libri Anlamlar

[1] gayret, çaba, efor

Nuvola apps bookcase Köken

[1] Nuvola apps bookcase Köken sav
<p style="margin-bottom: 0.5em;" title="Diğer dillerdeki karşılıkları">Crystal Clear app internet Çeviriler
  • (İngilizce): [1] [[effort#(İngilizce)|effort]] (en)

|} | width=1% | |bgcolor="#FFFFE0" valign=top width=48%|

|} |}</div></div>

<p style="margin-bottom: 0.5em;" title="Maddenin düzenlenmesinde yararlanılan kaynaklar">Books-aj.svg aj ashton 01f Kaynaklar

ru:savaş

Disambig Bakınız: Harp

Edit

Edit

Ico libri Anlamlar

[1] (eskimiş) savaş


Nuvola Turkish flag Türk Dilleri


|} | width=1% | |bgcolor="#FFFFE0" valign=top width=48%|

|} |}</div></div>

Edit

Edit

Ico libri Anlamlar

[1] (müzik) harp, müzik enstrümanı


Edit

Edit

Ico libri Anlamlar

[1] harf

Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.