FANDOM


Köprüden çok geçerim; hem ne kadar geçtimse, 
Beni sevk etmedi bir kerrecik olsun ye’se, 
Ne Halîc’in o yosun çehreli miskin suları; 
Ne onun hilkate küsmüş gibi durgun kenarı! 
Herkesin hissi bir olmaz. Meselâ karşıdaki, 
Sâhilin, başbaşa vermiş, düşünen, pis, eski. 
Ağlamış yüzlü, sakîl evleri durdukça, sizin, 
İçinizden acı şeyler geçecek hep... Lâkin, 
Bak benim öyle değil... Siz de biraz şâir olun: 
Meselâ, geçtiğiniz yalpa yapan tahta yolun, 
Cedd-i merhûmu aceb sal mı demekten ne çıkar?
Geliniz farz edelim biz bunu: Sâbih bulvar! 
Köprüler asma imiş Avrupa âfâkında... 
Varsın olsun, o da bir şey mi? Bizim Şark’ın da, 
Böyle daldırma olur... Hem açınız âsârı, 
Köprünün nerde görülmüş, hani, tahte’l-bahrı ? Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz: 
Gelmişiz dünyâya milliyyet nedir öğretmişiz! 
Kapkaranlıkken bütün âfâkı insâniyyetin, 
Nûr olup fışkırmışız tâ sînesinden zulmetin; 

“Bekâyı hak tanıyan, sa’yi bir vazîfe bilir;  Çalış çalış ki, bekâ sa’y olursa hakkedilir. “

Dilenci mevki’i, milletlerin içinde yerin!  Ne zevki var, bana anlat bu ömr-i derbederin?  Şimâle doğru gidersin: Soğuk bir istikbâl,  Cenûba niyyet edersin: Açık bir istiskâl!  “Aman Grey! Bize senden olur olursa meded...  Kuzum Puankare! Bittik... İnâyet et, kerem et!”  Dedikçe sen, dediler karşıdan: “İnâyet ola!”  Dilencilikle siyâset döner mi hey budala?  Siyâsetin kanı: Servet, hayâtı: Satvettir ,  Zebûn-küş Avrupa bir hak tanır ki: Kuvvettir.  Donanma, ordu yürürken muzafferen ileri,  Üzengi öpmeğe hasretti Garb’ın elçileri!  O ihtişâmı elinden niçin bıraktın da,  Bugün yatıp duruyorsun ayaklar altında?  “Kadermiş!” Öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru;  Belânı istedin, Allah da verdi... Doğrusu bu.  Taleb nasılsa, tabî’î, netîce öyle çıkar,  Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimâli mi var?  “Çalış!” dedikçe Şerîat, çalışmadın, durdun,  Onun hesâbına birçok hurâfe uydurdun!  Sonunda bir de “tevekkül “ sokuşturup araya,  Zavallı dîni çevirdin onunla maskaraya!

Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden,  Yorulma, öyle ya, Mevlâ ecîr-i hâsın iken!  Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini;  Birer birer oku tekmîl edince defterini;  Bütün o işleri Rabbim görür: Vazîfesidir...  Yükün hafifledi... Sen şimdi doğru kahveye gir!  Çoluk çocuk sürünürmüş sonunda aç kalarak...  Hudâ vekîl-i umûrun değil mi? Keyfine bak!  O’nun hazîne-i in’âmı kendi veznendir!  Havâle et ne kadar masrafın olursa... Verir!  Silâhı kullanan Allah, hudûdu bekleyen O;  Levâzımın bitivermiş, değil mi? Ekleyen O!  Çıkıp kumandası altında ordu ordu melek;  Senin hesâbına küffârı hâk-sâr edecek!  Başın sıkıldı mı, kâfî senin o nazlı sesin:  “Yetiş!” de, kendisi gelsin, ya Hızr’ı göndersin!  Evinde hastalanan varsa, borcudur: Bakacak;  Şifâ hazînesi derhal oluk oluk akacak.  Demek ki: Her şeyin Allah... Yanaşman, ırgadın O;  Çoluk çocuk O’na âid: Lalan, bacın, dadın O;  Vekîl-i harcın O; kâhyan, müdîr-i veznen O;  Alış seninse de, mes’ûl olan verişten O;  Denizde cenk olacakmış... Gemin O, kaptanın O;  Ya ordu lâzım imiş... Askerin, kumandanın O;  Köyün yasakçısı; şehrin de baş muhassılı O;  Tabîb-i âile, eczâcı... Hepsi hâsılı O. Elimde bir koca değnek, onunla yoklayarak, 
Önüm adaysa basıp, yok, denizse atlayarak, 

Eski sevdâları, kâbilse, unutsun Ruslar...  – Ne dedin? Anlamadım! Hey gidi hülyâcı Tatar! Sanıyorlar kafa kesmekle, beyin ezmekle, 
Fikr-i hürriyyet ölür. Hey gidi şaşkın hazele ! 

Dediler. Yoklayayım şimdi avâmın da biraz,  Nedir efkârı, dedim. Hey gidi vurdum duymaz!  Bir zamanlar yine İstanbul’a gelmiştim ben. 
Hâle baktıkça fakat, ümmetin âtîsinden 

Bir de İstanbul’a geldim ki: Bütün çarşı, pazar  Na’radan çalkanıyor! Öyle ya... Hürriyyet var!  Kimse farkında değil, anlaşılan, yaptığının; 
Kafalar tütsülü hülyâ ile, gözler kızgın. 

Şüphesiz yıktı o hülyâları meşhûdâtım...  Ama ben kendimi bir müddet için aldattım:  Ne seher-pâre-i san’at ki ezelden mahmûr... 
Leb-i deryâdan uçan bir ebedî hande-i nûr! 

Bir tekâmül, o kadar hârika nerden doğacak?

Mütefekkirleriniz, anlaşılan, pek korkak,  Bizim çocuk yaramaz, evde dinlenip durmaz; 
Geçende Fâtih’e çıktık ikindi üstü biraz. 

Anladım: Ben ne kadar şi’re özensem de, demek,  Seni ey sevgili kâri’, bu telâkkî , pek pek,  -Ki ezmek istedi görmekle reh-güzârında - 
İlel’ebed çekecek dûş-i ıztırârında ! 
O, yük değil, kaderin bir cezâsı ma’sûma... 
Yazık, günâhı nedir, bilmeyen şu mahkûma!

22 Zilhicce 1337  18 Eylül 1335 (1919)

(*1) (Sandıkburnu:) Yenikapı’daki târihî meyhânelerin olduğu yer.

(*2) Hadîs-i Şerîf: “Öyle şiir vardır ki hikmettir; öyle beyan vardır ki sihirdir.” (Buhârî, Edeb 90)

(*3) abdala çıkmak: Ortaoyunu’nda abdal oyununu oynamaktır.

(*4) “Ödül” güreşlerde, yarışlarda gâlip tarafa verilen mükâfat. İmlâ-yı kadîmi: Öndül.

(*5) Sığırların burunları üstündeki ıslak, nişâne-i sıhhattir. Geviş getirmeleri de öyledir.

(*6) “Bâd-ı hevâ” kelimesini söylendiği gibi okuyacağız: Bedâva.

(*7) düş yormak: rü’yâ tâbir etmek

(*8) lâle: boyuna vurulan zincir

(*9) çuk oturmak: aşık oyununda aşık kemiğinin ayakta durmasıdır. Aşığı çuk oturmak, işi yolunda gitmekten kinâye olur.

(*10) Nazm-ı Celîl’deli “lâ havfe” fâ’nın fethiyle -Ya’kûb kırâ’atine göre- okunmalıdır. (“Onlara korku yoktur.”; “İnanan ve iyi işler yapanlara ahirette korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”)

(*11) İmam Ali’den rivâyet olunan bir hadîs-i şerîfin meâlidir. (İbni Mâce, Sadakât 17)

(*12) hasmın yâni menfa’at

(*13) “İyiliği et, denize at, balık bilmezse Hâlik bilir” diye bir meselimiz vardır.

(*14) Pehlivanların güreşte dizlerine çektikleri, tamâmiyle meşin ise adına “kıspet”, yarı yelken bezi yarı meşin ise “pırpıt” derler.

Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.