FANDOM


İbrahim Hicr

2010 Kur'an Yılında Mersin Yenişehir Kaymakamlığı İlçe Müftülüğünün Dünyanın En Kapsamlı Kur'an Portali Projesidir.

Nahl
Ayet No
Ayet Metni
Elmalı Meali (Orijinali)
Fransızca [1]
İngilizce Meali Pickthall)
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın ismiyle.
Au nom d'Allah, le Tout Miséricordieux, le Très Miséricordieux.
In the name of Allah, the Beneficent, the Merciful
Elif, Lam, Ra, bu işte kitabın ve bir Kur'anı mübînin âyetleri.
Alif, Lâm, Râ. Voici les versets du Livre et d'une Lecture explicite.
Alif. Lam. Ra. These are verses of the Scripture and a plain Reading.
Bir zemân olur küfredenler arzu çekerler ki müsliman olsa idiler
[Le Jour du Jugement Dernier] les mécréants voudraient avoir été Musulmans [soumis].
It may be that those who disbelieve wish ardently that they were Muslims.
Bırak onları yesinler içsinler, zevketsinler, emel, kendilerini egliye dursun, sonra bilecekler
Laisse-les manger, jouir (un temps), et être distraits par l'espoir; car bientôt ils sauront!
Let them eat and enjoy life, and let (false) hope beguile them. They will come to know!
Biz hiç bir memleketi her halde ma'lûm bir yazısı olmaksızın helâk etmedik
Or Nous ne détruisons aucune cité sans qu'elle n'ait eu [un terme fixé en] une Ecriture connue.
And We destroyed no township but there was a known decree for it.
Hiç bir ümmet ecelini ne sebkeder ne de geriletebilirler
Nulle communauté ne devance son terme, ni ne le retarde.
No nation can outstrip its term nor can they lag behind.
Bir de ey o kendisine zikr indirilmiş olan, dediler: mutlaka sen mecnunsun!
Et ils (les mecquois) disent: «O toi sur qui on a fait descendre le Coran, tu es certainement fou!
And they say: O thou unto whom the Reminder is revealed, lo! thou art indeed a madman!
Getirsena o Melâikeyi sadıklardan isen!
Pourquoi ne nous es-tu pas venu avec les Anges, si tu es du nombre des véridiques?»
Why bringest thou not angels unto Us, if thou art of the truthful?
Biz o Melâikeyi ancak hakkile indiririz ve o vakıt onlara göz açtırılmaz
Nous ne faisons descendre les Anges qu'avec la vérité; et alors, il ne leur sera pas accordé de répit [à ces impies].
We send not down the angels save with the Fact, and that case (the disbelievers) would not be
Şüphe yok o zikri biz indirdik biz, her halde biz onu muhafaza da edeceğiz
En vérité c'est Nous qui avons fait descendre le Coran, et c'est Nous qui en sommes gardien.
Lo! We, even We, reveal the Reminder, and lo! We verily are it's Guardian.
Celâlim hakkı için senden önce evvelkilerin şîaları içinde de Resuller gönderdik
Et nous avons certes envoyé, avant toi, [des Messagers] parmi les peuples des Anciens.
We verily sent (messengers) before thee among the factions of the men of old.
Ve onlara hiç bir Resul gelmiyordu ki onunla istihza eder olmasınlar
Et pas un Messager ne leur est venu sans qu'ils s'en soient moqués.
And never came there unto them a messenger but they did mock him.
Biz ona mücrimlerin kalblerinde böyle bir sülûk veririz
C'est ainsi que Nous faisons pénétrer (la mécréance) dans les cours des coupables.
Thus do We make it traverse the hearts of the guilty:
Ona iyman etmezler, halbuki önlerinde evvelkilerin sünneti geçmiştir
Ils ne croiront pas en lui [le Messager ou le Coran] bien que se soit accompli le sort traditionnel des anciens.
They believe not therein, though the example of the men of old hath gone before.
Üzerlerine Semadan bir kapı açsak da orada urûc ediyor olsalar, diyeceklerdi ki her halde gözlerimiz döndürüldü, belki biz büyüye tutulmuş bir kavmiz
Et même si Nous ouvrions pour eux une porte du ciel, et qu'ils pussent y monter,
And even if We opened unto them a Gate of Heaven and they kept mounting through it.
Üzerlerine Semadan bir kapı açsak da orada urûc ediyor olsalar, diyeceklerdi ki her halde gözlerimiz döndürüldü, belki biz büyüye tutulmuş bir kavmiz
ils diraient: «Vraiment nos yeux sont voilés. Mais plutôt, nous sommes des gens ensorcelés».
They would say: Our sight is wrong nay, but we are folk bewitched.
Şanım hakkı için biz Semâda burclar yaptık ve onu ehli nazar için tezyin eyledik
Certes Nous avons placé dans le ciel des constellations et Nous l'avons embelli pour ceux qui regardent.
And verily in the heaven We have set mansions of the stars, and We have beautified it for beh
Hem onu her «şeytanir racîm»den hıfz ettik
Et Nous l'avons protégé contre tout diable banni.
And We have guarded it from every outcast devil,
Ancak kulak hırsızlığı eden olur, onu da parlak bir şihab ta'kıb etmektedir
A moins que l'un d'eux parvienne subrepticement à écouter, une flamme brillante alors le poursuit.
Save him who stealeth the hearing, and them doth a clear flame pursue.
Arzı meddettik ve ona ağır baskılar bıraktık ve onda mevzun her şeyden bitirdik' hem sizin için
Et quant à la terre, Nous l'avons étalée et y avons placé des montagnes (immobiles) et y avons fait pousser toute chose harmonieusement proportionnée.
And the earth have We spread out, and placed therein firm hills, and caused each seemly thing
hem sizin razikı olmadığınız kimseler için onda geçimlikler husule getirdik
Et Nous y avons placé des vivres pour vous, et (placé aussi pour vous) des êtres que vous ne nourrissez pas.
And We have given unto you livelihoods therein, and unto those for whom ye provide not.
Hiç bir şey yoktur ki bizim yanımızda hazineleri olmasın, fakat biz, onu ancak ma'lüm bir mıkdar ile indiririz
Et il n'est rien dont Nous n'ayons les réserves et Nous ne le faisons descendre que dans une mesure déterminée.
And there is not a thing but with Us are the stores thereof. And We send it not down save in
Bir de aşılayıcı rüzgârlar gönderdik de Semâdan bir kadrile bir su indirip sizi onunla suvardık, onu hazînelerde tutan siz değilsiniz
Et Nous envoyons les vents fécondants; et Nous faisons alors descendre du ciel une eau dont Nous vous abreuvons et que vous n'êtes pas en mesure de conserver.
And We send the winds fertilizing, and cause water to descend from the sky, and give it you t
Her halde biz, mutlak hem bir hayat veririz hem öldürürüz, hepsine vâris de biziz
Et c'est bien Nous qui donnons la vie et donnons la mort, et c'est Nous qui sommes l'héritier [de tout].
Lo! and it is We, even We, Who quicken and give death, and We are the Inheritor.
Kasem olsun ki içinizden öne geçmek istiyenler de ma'lûmumuz, geri kalmak istiyenler de ma'lûmumuz
Et Nous connaissons certes ceux qui parmi vous ont avancé et Nous connaissons ceux qui tardent encore.
And verily We know the eager among you and verily We know the laggards.
Ve hakıkat rabbın o, onları hep haşredecek, hakıkat o, hakîmdir, alîmdir
Certes, c'est ton Seigneur qui les rassemblera. Car c'est Lui le Sage, l'Omniscient.
Lo! thy Lord will gather them together. Lo! He is Wise, Aware.
Filhakika biz insanı bir «salsâl» den, mesnun bir balçıktan yarattık
Nous créâmes l'homme d'une argile crissante, extraite d'une boue malléable.
Verily We created man of potter's clay of black mud altered,
Cann, onu da bundan evvel «narissemum»dan yaratmıştık
Et quant au djinn, Nous l'avions auparavant créé d'un feu d'une chaleur ardente.
And the jinn did We create aforetime of essential fire.
Ve düşün o vaktı ki Rabbın Melâikeye: ben, demişti: salsâlden, mesnun bir balçıktan bir beşer halkedeceğim.
Et lorsque ton Seigneur dit aux Anges: «Je vais créer un homme d'argile crissante, extraite d'une boue malléable,
And (remember) when thy Lord said unto the angels: Lo! I am creating a mortal out of potter's
Binaenaleyh onu tesviye ettiğim ve içine ruhumdan nefheylediğim vakıt derhal onun için secdeye kapanın
et dès que Je l'aurai harmonieusement formé et lui aurai insufflé Mon souffle de vie, jetez-vous alors, prosternés devant lui».
So, when I have made him and have breathed into him of My spirit, do ye fall down, prostratin
Onun üzerine Melâike, hepsi toptan secde ettiler
Alors, les Anges se prosternèrent tous ensemble,
So the angels fell prostrate, all of them together
ancak İblîs secde edenlerle beraber olmaktan ibâ eyledi
excepté Iblis qui refusa d'être avec les prosternés.
Save Iblis. He refused to be among the prostrate.
Ya İblis, dedi: sen neye secde edenlerle beraber olmadın?
Alors [Allah] dit: «O Iblis, pourquoi n'es-tu pas au nombre des prosternés?»
He said: O Iblis! What aileth thee that thou art not among the prostrate?
Benim, dedi: bir salsâlden, bir mesnun balçıktan yarattığın bir beşere secde etmem kabil değildir
Il dit: «Je ne puis me prosterner devant un homme que Tu as créé d'argile crissante, extraite d'une boue malléable».
He said: Why should I prostrate myself unto a mortal whom Thou hast created out of potter's c
O halde, dedi: çık oradan çünkü sen racîmsin
- Et [Allah] dit: «Sors de là [du Paradis], car te voilà banni!
He said: Then go thou forth from hence, for verily thou art outcast.
Ve bu lâ'net ceza gününe kadar üzerindedir
Et malédiction sur toi, jusqu'au Jour de la rétribution!»
And lo! the curse shall be upon thee till the Day of Judgment.
Rabbım! dedi, öyle ise bana onların ba's olunacakları güne kadar mühlet ver
- Il dit: «O mon Seigneur, donne-moi donc un délai jusqu'au jour où ils (les gens) seront ressuscités».
He said: My Lord! Reprieve me till the day when they are raised.
Haydi dedi: sen vakti ma'lûm gününe kadar mühlet verilenlerdensin
[Allah] dit: «tu es de ceux à qui ce délai est accordé,
He said: Then lo! thou art of those reprieved
Haydi dedi: sen vakti ma'lûm gününe kadar mühlet verilenlerdensin
jusqu'au jour de l'instant connu» [d'Allah].
Till an appointed time.
Rabbım, dedi: beni azdırmana kasem ederim ki her halde ben onlar için Arzda tezyinat yapacağım ve hepsini iğvâ edeceğim
- Il dit: «O mon Seigneur, parce que Tu m'as induit en erreur, eh bien je leur enjoliverai la vie sur terre et les égarerai tous,
He said: My Lord, Because Thou has sent me astray, I verily shall adorn the path of error for
Ancak içlerinden ıhlâs verilen kulların müstesnâ
à l'exception, parmi eux, de Tes serviteurs élus.»
Save such of them as are Thy perfectly devoted slaves.
Bu, dedi: bir câdde «teahhüd ederim» dos doğru
- «[Allah] dit: voici une voie droite [qui mène] vers Moi.
He said: This is a right course incumbent upon Me:
Hakıkat o kullarım, senin onlar üzerine bir sultan yoktur, ancak azgınlardan sana uyanlar başka
Sur Mes serviteurs tu n'auras aucune autorité, excepté sur celui qui te suivra parmi les dévoyés.
Lo! as for My slaves, thou hast no power over any of them save such of the froward as follow
Elbet bunların da hepsinin mevıdleri şüphesiz Cehennem
Et l'Enfer sera sûrement leur lieu de rendez-vous à tous.
And lo! for all such, hell will be the promised place.
Onun yedi kapısı vardır, her kapıya onlardan bir cüz'i maksum
Il a sept portes; et chaque porte en a sa part déterminée».
It hath seven gates, and each gate hath an appointed portion.
Elbette müttekıyler, Cennetler, pınarlar içinde
Certes, les pieux seront dans des jardins avec des sources.
Lo! those who ward off (evil) are among gardens and water springs.
Girin onlara selâmetle emîn emîn
«Entrez-y en paix et en sécurité».
(And it is said unto them): Enter them in peace, secure.
Sinelerindeki kînleri soymuşuzdur da ıhvan olarak köşkler üzere karşı karşıya otururlar
Et Nous aurons arraché toute rancune de leurs poitrines: et ils se sentiront frères, faisant face les uns aux autres sur des lits.
And We remove whatever rancour may be in their breasts. As brethren, face to face, (they rest
Orada kendilerine hiç bir zahmet tokunmaz, onlar oradan çıkarılacak da değildirler
Nulle fatigue ne les y touchera. Et on ne les en fera pas sortir.
Toil cometh not unto them there, nor will they be expelled from thence.
Haber ver kullarıma ki hakıkat ben, benim öyle gafur, öyle rahîm
Informe Mes serviteurs que c'est Moi le Pardonneur, le Très Miséricordieux.
Announce, (O Muhammad) unto My slaves that verily I am the Forgiving, the Merciful.
Bununla beraber azâbım da azâbı elîm
et que Mon châtiment est certes le châtiment douloureux.
And that My doom is the dolorous doom.
Hem onlara İbrahimin müsafirlerinden bahs et
Et informe-les au sujet des hôtes d'Abraham
And tell them of Abraham's guests,
O vakıt ki yanına girdiler de, selâm dediler, biz dedi: sizden cidden korkuyoruz
Quand ils entrèrent chez lui et dirent: «Salâm» - Il dit: «Nous avons peur de vous».
(How) when they came in unto him, and said: Peace. He said: Lo! we are afraid of you.
Korkma, dediler: biz sana alîm bir oğul tebşir ediyoruz
Ils dirent: «N'aie pas peur! Nous t'annonçons une bonne nouvelle, [la naissance] d'un garçon plein de savoir».
They said: Be not afraid! Lo! we bring thee good tidings of a boy possessing wisdom.
Benimi, dedi: tebşir ettiniz? Bana ihtiyarlık gelib çatmışken, artık beni ne suretle tebşir edersiniz?
Il dit: «M'annoncez-vous [cette nouvelle] alors que la vieillesse m'a touché? Que m'annoncez-vous donc?»
He said: Bring ye me good tidings (of a son) when old age hath overtaken me? Of what then can
Seni dediler: emri hakkile tebşir ettik, onun için ümidi kesenlerden olma
- Ils dirent: «Nous t'annonçons la vérité. Ne sois donc pas de ceux qui désespèrent».
They said: We bring thee good tidings in truth. So be not thou of the despairing.
Rabbının rahmetinden, dedi: sapkınlardan başka kim ümidi keser?
- Il dit: «Et qui désespère de la miséricorde de son Seigneur, sinon les égarés?»
He said: And who despaireth not the mercy of his Lord save those who are astray?
Ey mürseller, dedi: bunu müteakıb me'muriyyetiniz nedir?
Et il [leur] dit: «Que voulez-vous, ô envoyés d'Allah?»
He said: And afterward what is your business, O ye messengers (of Allah)?
Haberin olsun dediler: biz mücrim bir kavme gönderildik
- Ils dirent: «En vérité, nous sommes envoyés à des gens criminels,
They said: We have been sent unto a guilty folk.
Ancak ali Lût müstesna biz onların hepsini behemehal kurtaracağız
à l'exception de la famille de Lot que nous sauverons tous
(All) save the family of Lot. Them we shall deliver everyone,
Ancak karısını takdir ettik o muhakkak kalacaklardandır
sauf sa femme.«Nous (Allah) avions déterminé qu'elle sera du nombre des exterminés.
Except his wife, of whom We had decreed that she should be of those who stay behind.
Bunun üzerine vaktâ ki Ali Lûta mürseller geldiler
Puis lorsque les envoyés vinrent auprès de la famille de Lot
And when the messengers came unto the family of Lot,
Siz, dedi: cidden ürkülecek bir kavmsiniz
celui-ci dit: «Vous êtes [pour moi] des gens inconnus».
He said: Lo! ye are folk unknown (to me).
Yok dediler biz sana onların şekkedip durduklarını getirdik
- Ils dirent: «Nous sommes plutôt venus à toi en apportant (le châtiment) à propos duquel ils doutaient.
They said: Nay, but we bring thee that concerning which they keep disputing,
Ve sana emri hakkile geldik, emin ol biz sadıklarız
Et nous venons à toi avec la vérité. Et nous sommes véridiques.
And bring thee the Truth, and lo! we are truth tellers.
Hemen gecenin bir kısmında ehlini yürüt ve sen arkalarından git ve içinizden hiç bir kimse ardına bakmasın, emrolunduğunuz yere geçin gidin
Pars donc avec ta famille en parie de nuit et suis leurs arrières; et que nul d'entre vous ne se retourne. Et allez là où on vous le commande».
So travel with thy household in a portion of the night, and follow thou their backs. Let none
Ona kat'î olarak şu emri vahyettik: sabaha çıkarlarken şunları arkaları kat'iyyen kesilecek
Et Nous lui annonçâmes cet ordre: que ces gens-là, au matin, seront anéantis jusqu'au dernier.
And We made plain the case to him, that the root of them (who did wrong) was to be cut at ear
Şehir ahalisi de haber alıb keyf içinde gelmişlerdi
Et les habitants de la ville (Sodome) vinrent [à lui] dans la joie.
And the people of the city came, rejoicing at the news (of new arrivals).
Amanın dedi onlar benim müsafirlerim, artık beni rüsvay etmeyin
- Il dit: «Ceux-ci sont mes hôtes, ne me déshonorez donc pas.
He said: Lo! they are my guests. Affront me not!
Allahtan korkun, beni utandırmayın
Et craignez Allah. Et ne me couvrez pas d'ignominie.»
And keep your duty to Allah, and shame me not!
Seni dediler, âlemden nehyetmedikmi?
Ils dirent: «Ne t'avions-nous pas interdit de [recevoir] du monde?»
They said: Have we not forbidden you from (entertaining) anyone?
Tâ şunlar kızlarım, eğer yapacaksanız dedi
Il dit: «Voici mes filles, si vous voulez faire [quelque chose]!»
He said: Here are my daughters, if ye must be doing (so).
Resulüm! ömrüne kasem olsun ki hakikaten onlar serhoşlukları içinde ne halt ettiklerini bilmiyorlardı
Par ta vie! ils se confondaient dans leur délire.
By thy life (O Muhammad) they moved blindly in the frenzy of approaching death.
Derken işrak vaktine girdikleri sırada bunları o sayha tutuverdi
Alors, au lever du soleil le Cri (la catastrophe) les saisit.
Then the (Awful) Cry overtook them at the sunrise.
Derhal şehirlerinin üstünü altına getiriverdik ve üzerlerine siccilden taşlar yağdırdık
Et Nous renversâmes [la ville] de fond en comble et fîmes pleuvoir sur eux des pierres d'argile dure.
And We utterly confounded them, and We rained upon them stones of heated clay.
elbette bunda fikr-u firaseti olanlara âyetler var
Voilà vraiment des preuves, pour ceux qui savent observer!
Lo! therein verily are portents for those who read the signs.
Hem o harabe yol üstünde duruyor
Elle [cette ville] se trouvait sur un chemin connu de tous.
And lo! it is upon a road still uneffaced.
elbette bunda iymanı olanlar için bir âyet var
Voilà vraiment une exhortation pour les croyants!
Lo! therein is indeed a portent for believers.
Hakikaten eshabı eyke de zalimler idi
Et les habitants d'al-Aïka étaient [aussi] des injustes.
And the dwellers in the wood indeed were evil doers.
Onlardan da intikam aldık, ikisi de ap açık önde bulunuyor
Nous Nous sommes donc vengés d'eux. Et ces deux [cités], vraiment, sont sur une route bien évidente [que vous connaissez].
So. We took vengeance on them; and lo! they both are on a high road plain to see.
Hakikaten eshabı hıcir dahi Peygamberleri tekzib ettiler
Certes, les gens d'al-Hijr ont traité de menteurs les messagers.
And the dwellers in Al-Hijr indeed denied (Our) messengers.
Ve biz onlara âyetlerimizi vermiştik de ondan i'raz ediyorlardı
Nous leur avons montré Nos miracles, mais ils s'en étaient détournés.
And We gave them Our revelations, but they were averse to them.
Dağlardan emniyetli emniyetli evler yontuyorlardı
Et ils taillaient des maisons dans les montagnes, vivant en sécurité.
And they used to hew out dwellings from the hills, (wherein they dwelt) secure.
Bunları da sabahleyin sayha tutuverdi
Puis, au matin, le Cri les saisit.
But the (Awful) Cry overtook them at the morning hour,
De o kesb ede geldikleri şeylerin kendilerine hiç faidesi olmadı
Ce qu'ils avaient acquis ne leur a donc point profité.
And that which they were wont to count as gain availed them not.
[[وَمَا خَلَقْنَا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلَّا بِالْحَقِّ ۗ وَإِنَّ السَّاعَةَ لَآتِيَةٌ ۖ فَاصْفَحِ الصَّفْحَ الْجَمِيلَ]]
Öyle ya biz Samavât-ü Arzı ve mabeynlerini ancak hakkile halkettik ve elbette saat muhakkak gelecek, şimdi sen safhı cemil ile muamele et
Et Nous n'avons créé les cieux et la terre, et ce qui est entre eux, que pour une juste raison. Et l'Heure [sans aucun doute] arrivera! Pardonne-[leur] donc d'un beau pardon.
We created not the heavens and the earth and all that is between them save with truth, and lo
Çünkü rabbın o öyle hallâk öyle alîm
Ton Seigneur, c'est Lui vraiment le grand Créateur, l'Omniscient.
Lo! Thy Lord! He is the All Wise Creator.
Celâlim hakkı için sana «sebul mesani»yi ve Kur'anı azımi verdik
Nous t'avons certes donné «les sept versets que l'on répète», ainsi que le Coran sublime.
We have given thee seven of the oft repeated (verses) and the great Qur’an.
Sakın o kâfirlerden bir takımlarını zevkıyap ettiğimiz şeylere göz atma ve onlara karşı mahzun olma da mü'minlere kanadını indir
Ne regarde surtout pas avec envie les choses dont Nous avons donné jouissance temporaire à certains couples d'entre eux, ne t'afflige pas à leur sujet et abaisse ton aile pour les croyants.
Strain not thine eyes toward that which We cause some wedded pairs among them to enjoy, and b
Ve de ki haberiniz olsun; ben o nezîri mübînin ben
Et dis: «Je suis l'avertisseur évident» (d'un châtiment),
And say: Lo! I, even I, am a plain warner,
Tıpkı indirdiğimiz gibi o taksimcilere
De même que Nous avons fait descendre [le châtiment] sur ceux qui ont juré (entre eux),
Such as We send down for those who make division,
O, Kur'anı kısım kısım tefrık edenlere
ceux qui ont fait du Coran des fractions diverses, (pour créer des doutes).
Those who break the Qur’an into parts.
Ki rabbın hakkı için, biz onların hepsine mutlak ve muhakkak soracağız
Par ton Seigneur! Nous les interrogerons tous
Them, by thy Lord, We shall question, every one,
Ki rabbın hakkı için, biz onların hepsine mutlak ve muhakkak soracağız
sur ce qu'ils ouvraient.
Of what they used to do.
Şimdi sen her ne ile emrolunuyorsan kafalarına çatlat ve müşriklere aldırma
Expose donc clairement ce qu'on t'a commandé et détourne-toi des associateurs.
So proclaim that which thou art commanded, and withdraw from the idolaters.
Her halde biz sana o müstehzîlerin haklarından geliriz
Nous t'avons effectivement défendu vis-à-vis des railleurs.
Lo! We defend thee from the scoffers,
Allah ile beraber diğer ilâh tutan o heriflerin yarın bilirler
Ceux qui associent à Allah une autre divinité. Mais ils sauront bientôt.
Who set some other god along with Allah. But they will come to know.
Celâlim hakkı için biliyoruz ki onların tevevvühatına senin cidden göğsün daralıyor
Et Nous savons certes que ta poitrine se serre, à cause de ce qu'ils disent.
Well know We that thy bosom is at times oppressed by what they say,
O halde Rabbına hamdile tesbih et ve secdekârlardan ol
Glorifie donc Ton Seigneur par Sa louange et sois de ceux qui se prosternent;
But hymn the praise of thy Lord, and be of those who make prostration (unto Him).
Ve Rabbına kulluk yap tâ sana o yâkîn gelene kadar
et adore ton Seigneur jusqu'à ce que te vienne la certitude (la mort).
And serve thy Lord till the inevitable cometh unto thee.
Hicr Suresi/NAKİLLER - Hicr Tefsiri/Hak Dini Kur'an Dili
Yenişehir..

Şablon:Sadeleştirilmiş ET


Sure Formülleri