FANDOM


Hasen Güzel. Hüsünlü. Güzellik.

Güzel olmak

hüsün -snü isim, eskimiş Arapça §usn

Güzellik.

Birleşik Sözler

hüsnühâl

hüsnühâl

hüsnüzan

hüsnühat

hüsnütelakki

hüsnükabul

hüsnüteveccüh

hüsnüyusuf

hüsnükuruntu

HÜSN (HÜSN-KUBH)

Güzellik, çirkinlik Güzellik ve çirkinlik olgusunun belirlenmesi Bütün âlimler, şeriatın emrettiği şeyin güzel, yasakladığının ise çirkin olduğunda ittifak etmişlerdir Ancak güzellik ve çirkinlik işlenen fiilin bizatihi kendisinde mi mevcuttur? Yoksa şeriatın onu yasaklaması ya da emretmesi sebebiyle midir? Aklın bunu tesbit etmesi mümkün müdür? Akıl bunu tesbit edebiliyorsa bu tesbit her fiil için geçerlimidir? gibi konularda âlimler arasında ihtilaf vardır

Güzellik ve çirkinlik dört bölümde özetlenebilir:

1- Kemal sıfatlara güzel, noksan sıfatlara çirkin denir Mesela ilim güzel, cehalet çirkindir

2- Maksada uygun olanı güzel, olmayana çirkin denir Adalete güzel, zulme çirkin denmesi gibi

3- İnsan tabiatına uygun olan güzel, olmayanın çirkin kabul edilmesi Buna göre tatlı güzel, acı çirkindir

4- Dünyada övgüye, ahirette mükafata sebeb olan şey güzel, bunun aksine dünyada yerilmeye, ahirette cezaya sebeb olan şey de çirkindir

İlk üç kısımdaki güzellik ve çirkinlik akıl ile bilinebilir Burada İslâm âlimleri arasında ittifak vardır Dördüncü maddede belirtilen güzellik ve çirkinlik, şer'i açıklamalar olmadan acaba sırf akılla bilinebilir mi? Bunun cevabını almak için şu temel hususların bilinmesi lazımdır:

Cenab-ı Hakkın emrettiği her şey güzel, yasakladığı şeyler ise çirkindir Bunda İslâm alimleri arasında ittifak vardır Eş'arilerin çoğuna göre hüsün ve kubuh tamamen şer'idir Bir şeyin güzel olması, sırf şeriatın onu emretmesi: çirkin olması da sırf şeriatın onu yasaklaması sebebiyledir Mesela, kişinin bir kadınla zina olarak ilişkide bulunması ile nikahı altındaki kadınla ilişkide bulunması bizzatihi aynı fiildir Ama şeriat birini yasakladığı için çirkinlik, birini de mübah kıldığı için güzellik vasfım kazanır Ayrıca akıl, vahiy olmaksızın bir fiilin çirkin mi, yoksa iyi mi olduğunu idrak edemez Aksine, fiilin kendisinde böyle bir vasıf mevcut değildir ki, aklın onu idrak edebilip edemeyeceği sözkonusu olsun Mu'tezile, Hanefiye hatta bir kısım Eş'arilere göre ise hüsün ya da kubuh, fiilin kendisinde mevcuttur Şeriat bir fiili emretmeden ya da yasaklamadan önce de onda bu vasıflar vardı Bu sebeple Allah bir şeyi emrederken, o şey güzel olduğu için onu emretmiş: yasaklarken de, çirkin olduğu için onu yasaklamıştır

Ancak bir fiilin güzel mi yoksa çirkin mi olduğunu akıl idrak edebilir mi? Aklın idraki konusunda çerçeveyi en geniş tutan mezhep, Mu'tezile olmuştur Onlara göre akıl, güzel mi yoksa çirkin mi olduğunu bilemeyeceği bazı meseleler olsa bile, şeriat onu emrettikten ya da yasakladıktan sonra akıl onu idrak eder Böylece bu konularda şeriat sadece bir rehberlik yapmış olur Neticede yine akıl hükmünü verecektir İmam Maturudiye göre akıl, sadece Allah'ın varlığı ile Peygamberler gönderilmesini idrak edebilir Bu sebeple peygamberlerle muhatap olmamış insanlar da bununla sorumlu tutulacaklardır Bir kısım Hanefilere göre ise, akıl, bazı şeylerin güzel mi yoksa çirkin mi olduğunu bilir ama bilemeyeceği konular da vardır Mesela zulüm çirkin, adaletin ise iyi olduğunu akıl idrak edebilir ama namazın ve vakitleri ile rekatlarının güzel olduğunu idrak edemez Hatta bazı şeyler vardır ki, şeriatın o konuda rehberliği olduktan yani emir ve yasağını belirttikten sonra da aklı o konudaki güzellik ya da çirkinliği idrak edemeyebilir Ayrıca onlara göre güzelliğini ya da çirkinliğini idrak ettiği meselelerde bile, şeriatın emir ya da yasağı olmadan kişinin onları yapmaktan dolayı mükafat ya da ceza görmesi sözkonusu değildir Mutezileye göre ise, bu hususlarda da kişi mükafat ya da ceza görür Hüsn ve kubuh meselesi, kelâm ilmini ilgilendirdiği kadar fıkıh ilmini de ilgilendirmektedir Meseleye bu açıdan bakıldığında Mutezilenin görüşü aşırdır Çünkü Mutezilenin görüşü, Allah ve Rasûlü'nün hüküm vermediği konularda akıl din makamına yükseltme gibi bir sonuç doğurabilir

Konuyu bitirmeden önce su hususa dikkat çekmek isteriz: Bu konuda teferruatta çok farklı görüşler ileri sürülmüştür Hatta bir mezhebe bağlı âlimler bile çok farklı, görüşler ileri sürmüşlerdir Bu konuda genellemelere gitmek çoğu zaman sakıncalar doğurabilir

Kur'ân-ı Kerim'de Husn/Güzellik Kavramı

Kur'ân-ı Kerim'de hüsün kavramı, yani "h-s-n" kelimesi, türevleriyle birlikte toplam 194 yerde geçer. "Güzel olmak, güzel karşılık görmek, güzel davranmak, iyilik yapmak, Allah'a kulluk etmek, bolluk, genişlik, nimet, infak" gibi anlamlarda kullanılır. Kubuh ise sadece bir âyette yer almış, burada Firavun ile taraftarlarının kıyâmette kötülenmiş kimseler olacakları belirtilmiştir (28/Kasas, 42). Kur'an'da kubuh karşılığında daha çok "sû'" ve "seyyie" kelimelerinin kullanıldığı görülür. Kur'an'da hüsün kökünden türeyen "ihsân" ve "hasene" ile anlam yakınlığı içinde bulunan adl, ma'rûf, tayyibât vb. kavramların insanda objektif bir hüsün telakkisinin mevcûdiyetine işaret ettiğini söylemek mümkündür. Kur'an'da adâletli davranmanın, iyilik yapmanın ve yardımlaşmanın emredilmesi; buna karşılık kötülüğün, hayâsızlık ve ahlâksızlığın yasaklanması, dinin koyduğu bu hükümlere konu teşkil eden fiillere ait vasıfların, hükmün verilmesinden önce o fiillerde mevcut olduğuna ve bunların insanlarca aklen bilinebildiğine işaret etmektedir. Zira akıl bunları genel çerçevede bilmekten âciz olsaydı, insanların bu tür buyruklara muhâtap kılınmaları anlamsız kalır ve onların bu emirlere uymaları imkânsız hale gelirdi. Bununla birlikte Kur'an'da insanların kötü zannettiği (hoşlanmadığı, kerih gördüğü) bazı şeylerin iyi olabileceğinin açıklanması (2/Bakara, 216), kişinin yaptığı kötü işlerin -kendisine güzel gösterilmesi sebebiyle- güzel bulunacağının belirtilmesi (35/Fâtır, 8) ve peygamber gönderilmedikçe azap edilmeyeceğinin bildirilmesi (17/İsrâ, 15), insanın iyilik ve kötülüğe ilişkin bilgisinin mutlak bir kesinlik değeri taşımadığına işaret etmektedir. Kur'an'da hüsün vasfı ilâhî fiillere de nisbet edilmiştir. Buna göre Allah fiilleri en güzel yapmış, insanı en güzel şekilde yaratmış, kullarına ihsanda bulunmuş, iyilik yapanların sevabını (hüsn) arttırmıştır (12/Yusuf, 100; 23/Mü'minûn, 14; 32/Secde, 7; 40/Mü'min, 64; 42/Şûrâ, 23). Bazı insanların İlâhî irâde ve kudreti hiçe sayarcasına iyiliği kendilerinden bildikleri de Kur'an'da tenkidî bir üslûpla açıklanmıştır. Nitekim Firavun ve ashâbı iyiliği kendilerine isnat etmişler, başlarına gelen kötülükleri ise Hz. Mûsâ ve ashâbının uğursuzluğuna bağlamışlardır (7/A'râf, 131); aynı şekilde münâfıklar da iyilikleri Allah'a, kötülükleri Hz. Peygamber'e atfetmişlerdir (4/Nisâ, 78). Allah ise bir yandan iyilik ve kötülükleri kendisinin yarattığını bildirirken öte yandan insanın yaptığı iyiliklerin kendi lehine, kötülüklerin de kendi aleyhlerine olduğunu beyan etmiştir (4/Nisâ, 79; 17/İsrâ, 7). Kadın güzelliği (33/Ahzâb, 52), içeceğin lezzeti (16/Nahl, 67), kişinin mükemmel bir tarzda yetişmesi (3/Âl-i İmrân, 37), sonunda kâr sağlayacak bir borç veriş (2/Bakara, 245; 5/Mâide, 12; 57/Hadîd, 11), ideal bir örneklik (33/Ahzâb, 21; 60/Mümtehine, 4, 6), sosyal ilişkilerdeki nezâket (16/Nahl, 125, 17/İsrâ, 53; 2/Bakara, 83) vb. somut ya da soyut birtakım güzellikler "hüsn" ve türevleri ile anlatıldığı gibi, dinin öngördüğü güzel ameller de bu kavramla anlatılır. Güzel ve güzellik konusunda Kur'an'ın esas aldığı ilke şudur: Güzel ve güzelliği tasdikleyip hayatına sokana hayat kolaylaştırılır. Bunun aksine, güzele sırt dönen, onu tasdikleyip hayatına sokmayanlara hayat zorlaştırılır (92/Leyl, 6-9). Allah ile sürekli beraberlik bilincine erme halinin adı, "ihsân" (güzelleştirme, güzelleşme, güzelle kucaklaşma) olarak belirlenmiştir. Meşhur Cibrîl hadisinde ihsân, "Allah'ı her an görüyormuşsun gibi davranmak" şeklinde tanımlanmıştır. Bu da gösterir ki, Kur'an'ın dünyasında ahlâk gerçeği de güzelle iç içe bir gerçektir. Güzellikten nasipsiz ruhlarda ahlâk barınamaz. Hz. Peygamberimiz, ahlâkla ilgili tüm sözlerinde ahlâkı, "güzel" kelimesiyle nitelemiştir.

Hasen Altıncı babdan çekilen “hasune” kök fiilinden alınma sıfatı-ı müşebbehe olan hasen, sözlükte “iyi, güzel, hoş ve latif manalarına gelir. Çoğulu hisândır.

Terim olarak hasen, sahih ile zayıf arasında yer alan, ancak sahihe daha yakın olan bir hadis çeşididir.

Ahmed Naim Merhumun haklı olarak “tarifinde çok zahmet çekilmiştir” dediği gibi gerek isnadı, gerek ravileri, gerekse metni dikkate alınarak değişik şekillerde tarif edilmiş; her tarif üzerinde münakaşalar yapılmıştır.

Hasen hadisin ilk tarifi, hadisleri sahih, hasen ve zayıf diye üç kısma ayıran341, ve el-Câmi (Sünen) inde bol miktarda hasen hadis bulunan Tirmizî'ye aittir. Ona göre hasen, isnadında yalanla itham edilmiş bir ravi bulunmayan, şaz olmayan ve benzeri başka tanklardan rivayet edilmiş olan hadistir. 342

Tirmizî'nin bu tarifine hadis âlimleri değişik noktalardan itiraz etmişlerdir. Bu itirazların en dikkate değer olanı, tarifin hasen hadisi sahihten ayırt etmekten uzak olduğudur; zira Tirmizî'nin hasen tarifinde esas olan, ravilerin yalanla itham edilmemiş kimseler olması ile şaz olmaması noktalarıdır. Öte yandan bu tarif, Tirmizi'nin kitabında pek çok yerde kullandığı (ancak bu vecihten bildiğimiz hasen-garîb bir hadistir) hükmüne zıt düşer; çünkü hadisin garabet taşıması veya tek vecihten bilinmesi ile tarifte geçen benzerinin başka tariklardan rivayet edilmiş olması esasını bağdaştırmak mümkün değildir.

Bununla birlikte bazı hadisciler Tirmizî'nin tarifinde hasen hadisi sahihten ayırt eden bir özelliğin bulunduğunu ileri sürmüşler ve “ravilerinin yalanla itham olunmaması” kaydının, hasen hadis ravilerinin sahih ravileri derecesinde olmadığına delalet ettiğini söylemişlerdir. Onlara göre sahih hadis ravileri hakkında adalet ve zabt şartlarına delâlet etmek üzere kullanılan sika tabiri ile hasen hadis ravileri hakkında kullanılan “yalanla itham olunmamak” kaydı arasında belirli bir fark vardır. 343Şu hale göre hasen hadis ravilerinin yalancılıkla itham edilmemiş olmalan şartı, sahih hadis ravilerinin sika olmaları şartıyla bir değildir. Bunun sonucu olarak hasen ravileri, sahih ravilerinden mevsûkiyet yönünden daha aşağı derecededirler, öte yandan hasenin tarifinde esas olan, hadisin başka tarîklardan rivayet edilmiş olma şartı sahihte yoktur. Bu da haseni sahihten ayıran bir başka özelliktir.

İkinci meşhur hasen tarifi, Hamd b. Muhammed el-Hattâbî'ye aittir. Ona göre hasen, çıkış yeri (mahreci) bilinen, ravileri meşhur olan hadistir. Hadislerin çoğu hasen etrafında döner ve hasen, tüm alimlerin kabul ettikleri, ekseri fakihlerin kullandıklan hadistir. 344

el-Hattâbî'nin bu tarifindeki “çıkış yeri” nden maksat, hadisin rivayet edildiği beldedir. Tarifteki hadisin çıkış yerinin belli olması kaydı, munkatı ile tedlis yaptığı sabit olmamış müdellisin rivayet ettiği hadisi tariften hariç tutmak içindir; zira munkatı ve benzeri isnadında kopukluk olan hadislerin çıkış yeri belli değildir. Yukarıdaki kayıtla müdelles de öyledir. 345

el-Hattâbî'nin bu tarifine de itiraz edilmiştir. Nitekim İbnu's-Salâh, Tirmizî'nin tarifi ile bunun mübhem olduğunu, sadra şifa olmadıklarını söylemiştir. Ona göre her iki tarif de hasen ile sahih arasındaki farkı belirtmekten uzaktır.346

İbn Dakîki'1-İyd el-Hattâbî'nin tarifinin sahih için de doğru sayılabileceğini, bu takdirde sahihin hasen tarifine dahil olacağını söylemiştir. 347İbn Cemâ'a ise itirazında zayıf hadisin çıkış yerinin de bilinebileceğini, halbuki ravilerinin zayıf olarak tanındıklannı ileri sürmüştür. 348Bu itirazlar ayn ayn münakaşa edilmiştir. Söz gelimi, sahih hadislerin de çıkış yerlerinin bilindiği, ravilerinin meşhur olduğu itirazına karşı şöyle denilmiştir: el-Hattâbî, tarifindeki “çıkış yerleri belli” kaydiyle hasen hadislerin sahih hadisler derecesine çıkamadıklarına işaret etmiştir, onun tarifine eklediği “hasen, ekseri alimlerin kabul ettikleri, ekseri fakihlerin kullandıkları hadistir” ifadesi, yine hasen hadisin sahihten farklı olduğunu belirtmektedir; zira sahih hadisler fakihlerin ekseriyeti tarafından değil, bütün alimler ve fakihler tarafından kabul edilmiş ve kullanılmıştır.

İbn Dakîki'1-İyd'in, sahihin de hasene dahil olacağı itirazına cevap veren et-Tebrizî, sahihin hasenden ehass, binaenaleyh hâssın âmmın hududu içinde olmasının zaruret olduğunu söylemiştir. 349

Üzerinde durulan Tirmizî ile el-Hattâbî'nin tariflerini mübhem olduklarından sadra şifa görmediğini az önce söz konusu ettiğimiz İbnu's-Salâh, muhaddislerin hasen terimini kullandıklan yerleri etraflıca araştırması sonucu hasen hadislerin iki kısma ayrıldığının açığa çıktığına işaret eder. Bunlardan birincisi, isnadında ehliyeti tahakkuk etmemiş mestur raviler bulunmaktan hali olmayan hadislerdir. Ancak bu mestur raviler gaflet sahibi, rivayetlerinde fazla hata yapan kimseler değildirler. Bunun gibi hadiste kasden yalan söylemekle veya bir başka sebep yüzünden fıskla itham edilmiş kimseler de değildirler. Bu neviden olan hadisler aynı zamanda metni, ravisine mutâbaat hasıl olan, bir diğer ravi tarafından bir veya birkaç vecihten rivayet edilmekle veya şahidi olmakla bilinen ve böylece şâz ve münker olmaktan kurtulan hadislerdir. Tirmizî'nin tarifinden anlaşılan budur, ikincisi ise sıdk ve emanetle meşhur olmakla beraber hıfz ve itkan yönünden daha aşağı mertebelerde olduklarından sahih hadis ravileri mertebesine çıkamayan, ancak teferrüd ettiği hadisler münker sayılan ravilerden üstün olan ravilerin rivayet ettikleri hadislerdir. Bu hadisler, aynı zamanda şâz, münker ve mu'allel olmaktan da uzaktırlar, el-Hattâbî'nin tarifinde anlaşılan ise hasenin bu ikinci kısmıdır. 350

İbnu's-Salâh'ın hasen hadisleri iki kısma ayırarak tarif etmesi, hem Tirmizî'nin, hem de el-Hattâbî'nin tariflerini bir araya getirmesi bakımından önemlidir. Bu önem, iki meşhur imamın, aynı şeyin tarifini yaparken aradaki fark ne kadar az olursa olsun, ayrı ayn şeylerin tariflerini yaptıklarını ortaya çıkardığından önemi bir kat daha artmaktadır. Nitekim İbnu's-Salâh, gerek Tirmizî'nin, gerekse el-Hattâbî'nin tariflerinin sadra şifa vermediklerini söylerken, yine bu tariflere bağlı kalmış, onlara biraz daha açıklık kazandırmış ve neticede her iki tarifin birbirinden az çok farklı olduğu kanaatine vararak, yine bu iki tarife göre hasen hadislerin iki kısım olduğunu söylemiştir. 351

Hicri altıncı asır alimlerinden İbnu'l-Cevzî'ye göre ise hasen hadis, kendisinde zayıflık bulunan, çıkış yeri itibariyle sahihe yakın ancak yalan olma ihtimali bulunan hadistir. Böyle bir hadisle amel sahih olur.352 Bu tarifi açıklayan et-Tîbî, hasenin sahih ve zayıfın bilinmesine bağlı olduğunu söylemiş ve yalan olma ihtimalinin bulunmasını, ravilerinin Tirmizî'nin tarifinde söz konusu edildiği gibi yalanla itham edilmeyen mestur kişiler olmasiyle izah etmiştir. 353Her ne ise, İbnu'l-Cevzî'nin bu tarifi Hadis Usûlü alimlerince benimsenmemiştir.

İbn Cemâ'a'ya göre hasen, senedi muttasıl, illetten hali, ancak isnadında ya rivayet ettiği hadise şahidi olan mestur, ya da itkan derecesinden aşağıya rivayet ettiği hadise şahidi olan mestur, ya da itkan derecesinden aşağı derecedeki meşhur bir ravisi bulunan hadistir. et-Tîbî haseni ayrıca özlü bir şekilde “şaz ve illetten ârî olmakla birlikte birden fazla tarîktan rivayet edilen, sika derecesine yakın bir ravinin müsnedi veya sikanın mürseli” olarak da tarif etmiştir. 354

İbn Haceri'l-Askalâni'ye gelince o, ayn bir hasen tarifi vermemiş; bu hadis çeşidini âhad haberler içinde sahihle ilgi kurarak tarif etmiştir. Ona göre sahih haberin şartlarından biri olan ravisinin zabt şartı hafifler, yani azalırsa böyle hadislere hasen li-zâtihî denir. 355

Diğer taraftan bazı kusurlar sebebiyle kabul vasfının en üst derecesine şamil olmayan, ancak bu kusurları gideren bazı özelliklere sahip olan haber sahih li-gayrihî; eğer bu kusurları gideren bir özellik yoksa hasen li-zâtihîdir. İsnad yönünden tevakkuf edilen hadiste kabul tarafını tercih ettiren bir karine bulunursa buna da hasen li-gayrihî denir. 356

İbn Hacer'in tarifinde hasen, esas itibariyle bazı kusurlar sebebiyle sahihten bir mertebe aşağıda bulunan hadis olarak göze çarpmaktadır. Onun sahihin altında sayılmasının sebebi, ravisinin zabt bakımından sahih hadis ravisi derecesinde olmamasıdır. İbn Hacer'in bu tarifi hasenin en özlü ve makbul tarifi kabul edilmiştir. Nitekim Takiyyuddin Ahmed eş-Şumunnî haseni “şaz ve mu'allel olmamak şartiyle adalet sahibi ancak zabtı az, şu kadar ki rivayetinde teferrüd ettiği hadisler münker sayılanlardan üstün bir mertebede bulunan ravinin muttasıl olarak rivayet ettiği hadis” olarak tanımlamıştır. 357

es-Suyûtî ise “adalet sahibi ancak zabtı az ravinin şaz ve mu'allel olmayan muttasıl rivayetine hasen denir” demiştir. Her iki alim de tariflerinde İbn Hacer'e uymuşlardır.

Netice itibariyle değişik tarifleri yapılmış olan hasen, adalet şartını haiz olmakla birlikte zabt yönünden sahih hadis ravileri derecesine çıkamayan ravinin kesiksiz isnadla rivayet ettiği, şaz ve illetli olmayan hadislerdir. Aslında hasen Ii-zâtihînin tarifi olan bu tarif, muahhar hadis usulü alimlerinin de benimsedikleri hasen tarifi olmuştur.

Yukarıda da değinildiği gibi, hasen hadisler en çok Tirmizî'nin Sünen de denilen el-Cami'inde bulunur. Aslında Sünen Tirmizî. hasen hadisler için asıl mesabesinde kabul edilmiştir. Bazı şeyhlerinin ve Ahmed b. Hanbel ve Buhari gibi şeyhlerinden bir tabaka önceki bazı alimlerin sözleri arasında hasen lafzına rastlanırsa da bu ıstılahı yerleştiren ve çokça kullanan Tirmizidir. Tirmizî'nin yanısıra ebu Davud, Nese'î, İbn Mâce ve ed-Dârekutnî de Sunenlerinde hasen hadise yer vermişlerdir. Hasen hadisin en çok bulunduğu bir diğer kaynak da el-Huseyn b. Mes'ud el-Ferrâ' el-Beğavî'nin Mesâbîhu's-Sunne isimli kitabıdır, el-Beğavî bu eserinde topladığı hadisleri sıhâh ve hisân başlıkları altında iki kısımda vermiştir. Sıhâh başlığı altında verdikleri Buhârî ve Müslim'in gerek ittifakla gerekse münferiden rivayet ettikleri; hisân başlığıyla verdikleri ise Ebu Davud, Tirmizî ve öteki içinde hasen hadis bulunan kitaplardan naklettikleridir. (Bk. Hisân).

Hasen hadise örnek:

Behz b. Hakîm'in babası vasıtasiyle dedesinden rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir

“Ya Resulallah! Dedim; (en çok) kime iyilik edeyim? (Hz. Peygamber (s.a.s)

“Anana” buyurdu.

“So a kime?” dedim;

“Anana” dedi.

“So a kime” diye sordum; Yine

“Anana” cevabını verdi.

“Daha so a kime” dedim,

“So a babana, so a da derece derece akrabalarına” buyurdu.”358

Bu hadis, Tirmizi'ye göre hasendir; zira ravisi Behz b. Hakîm, cerh ve ta'dil âlimlerine göre sika olmakla birlikte Şu'be tarafından tenkid edilmiştir. İbn Hibbân'a göre hadisleri sahihlikten düşmüştür. Hıfz bakımından da sahih hadis ravileri ayarında değildir. 359

Hasen hadisler, yukarıda İbnu's-Salâh ve İbn Hacer'in tariflerinde söz konusu edildiği gibi, hasen li-zâtihî (veya li-aynihî) ve hasen li-gayrihî olmak üzere iki kısma ayrılırlar. Herbiri hakkında fazla bilgi almak için özel maddelerine bakılabilir.

Sıhhat bakımından sahihten aşağı bir mertebede bulunan hasen, dînî konularda delil olma açısından sahih gibidir. Hatta bazı alimlere göre rivayet tarîki çok olursa sahih bile sayılır. Nitekim Tirmizî, Ebu Davud, el-Hâkim, İbn Hibbân ve İbn Huzeyme gibi hadis alimleri, sahih hadisleri toplamak üzere tasnif ettikleri kitaplarına hasen hadisleri almakta bir mahzur görmemişlerdir. Bu alimler, her ne kadar hasen hadisleri kitaplarına almışlarsa da yine de onun sahih hadisle bir olmadığı, ondan aşağı seviyede bulunduğu görüşündedirler.

Hasen hadislerin ancak rivayet tankları çoğaldığı takdirde sıhhatine hükmedilebilmesi, ravilerin zabt yönünden sahih hadis ravilerinden aşağı mertebede olduklarındandır. Her biri yalnız başına kalsa hüccet olamıyacak iki tariktan gelen bir hadisi dinî bir konuda hüccet olarak almakta yadırganacak bir taraf yoktur. Nasıl ki başka vecihten müsned olarak gelen yahut o kuvvette bir diğer mürsel hadisle kuvvet kazanmış mürsel hadis bazı alimlere göre dini meselelerde delil kabul edilir. İki tarîktan gelen hasen de öyledir.360

Resûl-i Ekrem

Resûl-i ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) bütün âlemlere rahmet, canlı ve cansız her mahlûka peygamber olarak gönderilmiştir. (Abdülhak-ı Dehlevî)

Resûl-i ekremin mübârek gözleri uyur, kalb-i şerîfi uyumazdı. Aç yatıp tok kalkardı. Aslâ esnemezdi. Mübârek vücûdu nûrânî olup, gölgesi yere düşmezdi. Elbisesine sinek konmaz, sivri sinek ve diğer böcek mübârek kanını içmezdi. (İmâm-ı Ahmed Kastalânî)

Resûl-i ekremin güzel huyları pekçoktur. Her müslümanın bunları öğrenmesi ve bunlar gibi ahlâklanması lâzımdır. Böylece, dünyâda ve âhirette felâketlerden, sıkıntılardan kurtulmak ve O iki cihân efendisinin sallallahü aleyhi ve sellem şefâatine kavuşmak nasîb olur. (İmâm-ı Kastalânî)

Resûl-i ekrem nâzik idi. Cömerd idi. Fakat isrâf etmez, faydasız yere bir şey vermezdi. Herkese acırdı. Mübârek başı hep öne eğik idi. Kimseden bir şey beklemezdi. Seâdet, huzur isteyen O'nun gibi olmalıdır. (İmâm-ı Kastalânî)

Rivâyet olunur ki, Mekke'de bir ağaç, Resûl-üs-sakaleyn'in önüne gelip; "Yâ Resûlallah! Cinnîlerden bir cemâat sizinle görüşmeye gelmişler. Hüsûn denilen yerde bekliyorlar" dedi. Peygamber efendimiz buyurdu ki: "Ben bu gece cinnîler ile mülâkât etmeğe ve onlara dîn-i İslâm'ı ve Kur'ân-ı kerîmi öğretmeye emr olundum. Benimle gelecek kim vardır?" Eshâb-ı kirâm sustular. İbn-i Mes'ûd (r.anh); "Yâ Resûlallah! İzin buyurursanız ben gelebilirim" dedi. Kalkıp o yere gittiler. Resûlullah efendimiz mübârek parmağıyla bir dâire çizdi ve İbn-i Mes'ûd'a; "Bu dâire içine otur, sakın dışarı çıkma. Yoksa beni göremezsin" buyurdu. Sonra namaza durdu. Tâhâ sûresini okumaya başladı. Daha sonra cinnîler gelip Resûlullah'a uydular. Hepsi on iki bin cinnî idi. Namazdan sonra onları İslâm'a dâvet eyledi. Hepsi kabûl ettiler. (Molla Miskîn)

Resûl-üs-sakaleyn Muhammed aleyhisselâma tâbi olmak demek; O'nun gittiği yolda yürümektir. O'nun yolu, Kur'ân-ı kerîmin gösterdiği yoldur. Bu yola, dîn-i İslâm denir. O'na uymak için, önce îmân etmek, sonra müslümanlığı iyice öğrenmek, farzları yapmak, haramlardan kaçınmak, daha sonra sünnetleri yapıp mekruhlardan kaçınmak lâzımdır. Bunlardan sonra, mübahlarda (yapılması emir olunmayan ve yasak da edilmeyen şeylerde) da O'na uymaya çalışmalıdır. (Ahmed Fârûkî)

HASEN HADİS

Adalet ve zabt özelliklerini taşıyan râvîlerin, muttasıl isnadla birbirlerinden rivâyet ettikleri, şaz ve illetli olmayan ancak; râvîleri sahih hadisteki râvîlerin zabtından daha aşağı derecede olan hadise "hasen hadis" denir. Hasen hadis, sahih hadis ile zayıf hadis arasında yer alan, fakat sahih hadise daha yakın olan bir hadis çeşididir. Hasen hadiste de sahih hadiste aranan beş şartın bulunması gerekli olmakla birlikte, hasen hadis râvîlerinin zabtı, sahih hadis râvîlerinin zabt özelliğinden az aşağı derecededir. Sahih hadis râvîlerinde mükemmel bir zabt aranırken, hasen hadis râvîlerinde zabtın ana esasları aranır. Bundan dolayı hasen hadis râvîlerinde, hadise zarar verecek derecede bir zabt hatası görülmez. Aksi halde râvî mecruh, hadisi de zayıf olur. (bk. Sahih Hadis, Zayıf Hadis)

Hadisleri sahih, hasen ve zayıf diye ilk defa Hattabî (ö. 388) sınıflandırmıştır.

Hasen hadis, her ne kadar kuvvet itibariyle sahih hadisten aşağıda ise de, delil olma ve kendisiyle amel etmenin gerekliliği yönünden sahih hadis gibidir. Fıkıh bilginlerinin tamamı ve hadis bilginlerinin çoğunluğuna göre, hasen hadis, akâid esasları dışındaki bütün dinî hükümlerde delildir; hükmüyle amel edilir. Hasen hadis, sahih hadisle çakışırsa, sahih hadis tercih olunur.

Hasen hadis, hasen li-zâtihi ve hasen li-gayrihi olmak üzere iki kısma ayrılır: Hasen li-zâtihî; hasen hadis özelliklerini kendisinde doğrudan bulunduran hadise denir. Bu çeşit hadisin hasen olması için destekleyici bir isnada ihtiyacı yoktur. Hasen li-gayrihi; hasen hadis özelliklerini, kendisinde direkt olarak bulundurmadığından dolayı, aslında az zayıf olduğu halde, başka bir isnadla desteklendiği için hasen rütbesine yükselen hadise denir. Hadislerin bir üst dereceye yükselmeleri şâhid ve mütâbî denen destekleyici hadisler sayesinde olur. (A.G.)

KARZ-I HASEN:

Ödünç verme, çarşıda benzeri bulunan herşeyi, belirsiz bir zaman sonra, aynısı geri verilmek üzere verme. Bir adam Cennet'e girince, Cennet kapısının üstünde; "Sadaka veren, on katını alır; karz-ı hasen veren de, verdiğinin on sekiz katını alır" yazısını görür. (Hadîs-i şerîf-Câmi-us-sahîh, Müsned, Mu'cem-ül-Kebîr)

Karz-ı hasen verirken; şu gün ödeyeceksin şeklinde zaman tâyin etmemeli (bildirmemelidir). Çünkü zaman tâyin ederse, malı, misli yâni benzeri ile veresiye satmış olur ki, bu fâizdir. (Hamzâ Efendi)

Alm. Aus-. Verleihen (n); Darlehen (n), Fr. emprunt. İng. Lending; loan. Bir kimseye, çarşıda benzeri bulunan her şeyi, belli veya belirsiz bir zaman sonra geri almak üzere vermek. Daha çok para başta olmak üzere, ihtiyaç duyulan her cins mal ödüncün konusudur. Ödünçte esas olan, karşılıksız olmasıdır. Bununla berâber, ödünç vermenin menfaati düşünüldüğünde bir karşılık da sözkonusu edilmektedir. Ticârî hayattaki, menkul ve gayrimenkul kredisi, inşaat kredisi, her türlü banka kredileri ve anonim şirketlerin çıkardığı tahviller ödünç sözleşmesi niteliği taşımaktadır.

Ödünç, iki taraflı bir sözleşmedir. İnsanların, hayatta birbirine yardımcı, faydalı olmak düşüncesinden doğmuştur. İnsan birbirine muhtaç yaratılmıştır. Herhangi bir ihtiyâcını, kendi emeğiyle karşılayamayınca, başkasından satın alarak veya ödünç isteyerek gidermeye çalışmaktadır. Satın alma gücü olmayan kimse çok kere ihtiyâcını ödünç alarak giderir. Ödünç vermek ve almak, ekonomik hayâtın devamını sağlayan önemli bir husustur.

İnsanların muhtaç olduğu maddî ve mânevî ihtiyaçları, onları birlikte yaşamaya zorlar. Yaratılan varlıklar içerisinde, en muhtaç olan, hayâtını devam ettirebilmek için fazla şeye ihtiyaç duyan, yine insandır. İnsanın ihtiyaçları sonsuz, fakat ihtiyaçlarını elde edecek gücü sınırlıdır. Bu durum, insanı cemiyet hâlinde yaşamaya ve cemiyet hayâtında iş bölümü yapmaya sevk etmiştir. İnsanlar kendi menfaatları için birbirinden faydalanmaya, iyilik duygusu ile birbirlerine faydalı olmaya çalışmışlardır. Cemiyet hayâtındaki bu karşılıklı yardımlaşmayı sağlayan en etkili faktör, din olmuştur. İlâhî dinlerin hepsinde, bu tür yardımların karşılıksız olması, ödünç verenin bir menfaat beklememesi emredilmiştir. Bu ise, cemiyet hayâtında fertler arasında sevgi, hürmet ve karşılıklı saygının doğmasına sebep olmuştur. İnsanların, bir menfaat düşünülmeksizin birbirine yaklaşması ve yardımlaşması sağlanmıştır. Fertlerinin birbirine hürmet ve saygı duyduğu toplumlar sağlam temeller üzerine kurulmuş ve uzun ömürlü olmuştur. Menfaata dayanan toplumlar, çabuk yıkılmış, yok olmuşlardır.

Dîne bağlılığın zayıfladığı ve yok olduğu toplumlarda ödünç veren, ödünç alandan menfaatlanmak istemiş ve bundan da fâiz müessesesi doğmuştur (Bkz. Fâiz). Halbuki fâiz, yardıma muhtaç olup ödünç alanı daha zor durumlara sokmakta, ekonomik hayâtını felce uğratmaktadır. Bu durum ise, cemiyet hayâtındaki sosyal dengeyi sarsmaktadır. Bu zararların gözönünde tutularak günümüzdeki ticârî faaliyetlerde, ödünç verene, fâiz yerine kâr verilerek ekonomik işletmenin ortakları arasında yer alması çalışması yaygınlaşmaktadır.

Bugünkü Türk hukûkunda ödünç: Çeşitli özel kânunlarda düzenlenmiş olan ödünç verme işleri, fâiz sistemi esas alınarak uygulanmaktadır.

Borçlar Kânunu’nun 306-312’nci maddelerinde düzenlenmiştir. BK. 306’ya göre “Karz (ödünç) bir akittir ki, onunla ödünç veren, bir miktar paranın veya diğer bir misli (benzeri bulunan) şeyin mülkiyetini ödünç alan kimseye nakil ve bu kimse dahi buna karşı miktar ve vasıfta müsâvi (eşit) aynı neviden şeyleri geri vermekle mükellef olur” diye târif edilmektedir. Ödünç verilen şeyin ne zaman geri verileceği tâyin edilmemişse, ödünç verenin ilk talebinden sonra altı hafta içinde geri vermek lâzımdır.

Deniz ticâreti kânununda: “Deniz ödüncü, bir sözleşmedir ki, onunla kaptan, kânununun kendisine verdiği yetkilere dayanarak gemiyi, navlunu ve yükü rehnetmek (rehin vermek) sûretiyle ödünç alır” diye târif edilmektedir.

Para verme hakkında kânuna göre: Ödünç para verme işleriyle uğraşmak için hükümetten izin almak gerekir. Bankaların izin almaları gerekmez. Çünkü özel kânunlarında bu işi yapabilecekleri hükme bağlanmıştır. İzin alarak bu tür işlerle uğraşan şahıslar (bankerler), her türlü işlemlerini belgelemek mecbûriyetindedirler. Ödünç işleriyle uğraşan bankerlerin durumu, 1982 ve 1983 yıllarındaki bankerler krizinden sonra yeni esaslara bağlanmıştır.

İslâm hukûkunda ödünç vermek: Karz-ı hasen yâni ödünç vermek İslâmda bir ibâdet olarak kabul edilmiş olup, çok sevap olduğu bildirilmiştir. Çarşıda misli, yâni benzeri bulunan herşeyi, belirsiz bir zaman sonra, misli geri verilmek üzere vermeye, Karz-ı hasen denir. Ödünç vermek, îcâb ve kabul ile, “aldım, verdim” gibi sözleşme ile geçerli olur. Bir altın ödünç alan, bir altını öder. Değeri değişti diyerek önceki veya sonraki değerde gümüş veya kâğıt lira veremez. Bunlar yerine altın da veremez. Bir kimse gücü varken borcunu ödemezse, alacaklı veya başkası, mahkemeye başvurarak bundan zorla alabilir. Borç ödenince, senet, borç verenin mülkü ise, ödendiğini bildiren vesîka verir. Ölüm hastasının çok alacaklısı varsa, hepsine taksim eder. Ev, dükkan, hayvan, elbise gibi kıyemi olan, yâni misli bulunmayan şeyleri ödünç vermek fâsittir, geçersizdir ve hemen geri vermek lâzımdır. Kullanılması haram olur. Ödünç alınan kıyemi şeyin kıymetini ödemek lâzımdır. Ödünç verirken, zaman tâyin edilmez. Çünkü zaman tâyin ederse, malı, misli ile veresiye satmış olur. Bu ise fâiz olur. Sened’e ödeme târihi koymamakla, ödünç veren verdiğini geri almak hakkına her zaman mâlik olmakta, belli bir zamanı beklemek zorunda kalmamaktadır. Zaman tâyin etmeksizin ödünç verilir ve arzu edilen zaman da isteyip geri alınır.

Ödünç, verirken bir menfaat şart koymak fâiz olur. Haram olur. Şart koymadığı hâlde, öderken ayrıca bir şey fazla verilebilir.

Ödünç istemek ancak lâzım olunca câiz olur. Lâzım olmak üç türlüdür.

1. Lüzum-i îcâbî: Nafakası olmayanın nafaka almak için, ödünç istemesidir. Sertr-i avret için çamaşır parası da böyledir.

2. Lüzum-i aklî: Evi olmayan kimsenin, memleketin âdetine göre, kirâ veya satın almak için ödünç istemesidir. Soğuktan korunmak için, elbise parası da böyledir.

3. Lüzûm-i istihsâni: Mevki, vazifesi sebebiyle, âdete uygun giyinmek için, ödünç istemektir. Bu üç lüzûm için, fâizsiz ödünç istemek câiz olur. Yalnız bunlara ödünç verilir. Başkalarına zulmeden zâlimlere, fâsıklara ödünç verilmez. İhtiyâcı olana ödünç verilir. İhtiyâcı olmayana, malını lüzumsuz yerlere, harama harcayana verilmez. Başkasına ödünç vererek kendini sıkıntıya düşürmek doğru değildir. Nisâba mâlik olmayan kimsenin, kurban kesmek için ödünç istemesi câiz değildir.

"Her ümmetin bir fitnesi/imtihanı vardır Benim ümmetimin fitnesi/imtihanı ise dünya malıdır" (1) İslam'da KARZ-I HASEN


Dünya hayatı bir oyun ve oyalanmadan ibaret olduğu gibi, dünyalık mal da, bu oyun ve oyalanmanın bir parçası ve imtihanın bir ayağıdır Birçok ayet ve hadiste, dünya ve dünyalığın kınandığına şahit olurken; yine birçok ayet ve hadiste de, yetime, yolda kalmışa, komşuya, akrabaya vs yardımın, onların ihtiyaçlarını karşılamanın faziletinden bahsedilmektedir Bundan anlaşılmaktadır ki; dünya ve dünyalığı bir rahmet ya da bir felaket kılacak olan, onu nasıl ve nerede kullandığımızdır Zaten bunların "imtihan" olarak tavsif edilmeleri de, bunu göstermektedir Zira; imtihanı kazanmak da vardır, kaybetmek de


Bu imtihanı kazanmak için, Rabbimiz birçok vesileler halk etmiş ve birçok tavsiyelerde bulunmuştur İşte bu tavsiye ve vesilelerden biri "Karz-ı Hasen"dir

Karz-ı Hasen Nedir?

Karz-ı hasen, kelime anlamı olarak, güzel ödünç demektir Karz, geri almak üzere verilen demektir Karz-ı hasen ise; "hiçbir maddi çıkar düşüncesi gözetmeksizin, sırf Allah'ın (cc) rızasını kazanmak ve din kardeşinin sıkıntısını gidermek amacıyla borç vermeye denir(2)Bu güzel amel bir çok ayette övülmüş ve bu amelle âmil olanlar türlü mükafatlar ile müjdelenmişlerdir (3)

Karz-ı Hasen'in Vasıfları

İmam İbnu'l Cevzî (rha), karz-ı haseni 6 sıfatla vasıflandırır Birincisi; Allah(cc)için ihlâslı yapılan İkincisi; gönül hoşluğu ile verilen Üçüncüsü; helal olan Dördüncüsü; sevabı Allah'tan umulan Beşincisi; ardından eziyet edilip başa kakılmayan Altıncısı; en iyi mallardan verilen(4)

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır (rha) ise, bunlara dört tane daha ekleyerek, karz-ı hasene, on sıfatı cami' eyler (5)

Karz-ı Hasen'in Şartları

Karz akdinin sıhhatli olabilmesi için, tarafların akıllı ve mümeyyiz olması, piyasada misli olan malın bulunması, karz muamelesi esnasında herhangi bir menfaatin şart koşulmaması gereklidir (6)

Karz Muamelesi Nelerde Yapılır?

Nakit para, altın, gümüş, arpa, buğday, yağ, bal, yumurta ve ceviz gibi tartılabilir, ölçülebilir ve piyasada benzeri bulunabilir şeyler arasında karz muamelesi yapılabilir (7)

Karz-ı Hasen mi, Sadaka mı Efdaldir ?

Allah (cc) Rasulü (sas) şöyle buyurmaktadır:

"Bir malı/parayı borç/ödünç vermek, onu sadaka olarak vermekten hayırlıdır" (8)

Karz-ı hasen sadakadan efdaldir Zira sadaka muhatabı incitebilir Ancak ödünç vermek, onun geri dönüşü olduğu için, incitmez Ödünç veren (mukriz), ödünç alanı (mustakriz) zorlamayıp ödemesini kolaylaştırdığı oranda fazileti de katlanacaktır şüphesiz Rasulullah (sas) şöyle buyurmaktadır:

"Borcunu ödemekte zorluk çeken birisine mühlet veren veya borcunun bir kısmını bağışlayan kimseyi yüce Allah Cehennem ateşinden korur" (9)

Ancak; mukriz istediği anda mustakrizin borcunu ödemesi de gerekliliktir (10)

Ve yine, sadaka isteyen bunu ihtiyacı olmadan dilenebilir; ancak ödünç isteyen, sadece ihtiyacı olduğundan dolayı bunu ister (11)

Karz-ı Hasen'in Fazileti

Bir çok belayı def eden ve bilhassa Rasulullah (sas) tarafından muhtelif hadislerde -şiddetle- emir ve tavsiye edilen sadakadan daha faziletli olan "karz-ı hasen"e, günümüz İslam fertleri, maalesef gerekli ihtimamı göstermemekte ve imtihanı kazanmak için sunulan bu "kopya"yı değerlendirememektedirler Şeytanın; "sen zekâtını veriyorsun; artık yapman gereken bir şey yok" sesine kulak vererek, zamanla daha da onun adımlarına uyup, nihayetinde fakirlikten korkar hale gelebilmekte ve şeytanın ordusundaki yerlerini alabilmektedirler Bilmezler ki; "elindekini iyi kullanan, hiç muhtaç olup fakirleşmez!" (12)

Karz-ı hasenin faziletine dair onlarca rivayetten -birbirlerine bağlı olan- birer ayet ve hadisi aktarıp sözlerimizi bağlayacağız

Rasulullah'a (sas); "Nuh'dan (as) ümmetine kadar olan ümmetler içerisinde, kendi ümmetini nasıl tanıyacaksın?" sorusu sorulmuş ve şu cevabı vermiştir:

"Onları abdestin tesiriyle yüzlerinin parlamasından tanırım Bu parlaklık onlardan başka hiç bir millette yoktur Kitablarının sağ taraflarından verilmesiyle de tanırım Onları yüzlerinin görü­nüşünden de tanırım Onları önlerinde ve arkalarında koşan nûrlarıyla da tanırım" (13)

Allah (cc), hidayet kaynağı Kur'an'da mealen şöyle buyurmaktadır:

"Hani Allah'a güzel bir borç verecek kimse ki, Allah onu ona katlayıversin?! Hem onun için çok hoş bir mükâfat da vardır! O gün mümin erkeklerle, mümin kadınları önlerinden ve sağ taraflarından nurları koşarken göreceksin: "Bu gün müjdeniz altlarından ırmaklar akan cennetlerdir İçlerinde ebedi olarak kalacaksınız" (denir) İşte büyük kurtuluş budur!" (14)

Ayette zikredilen "nur"dan kastın, iman ve hidayet olduğu görüşü, tercih edilen görüştür Bununla birlikte, karz-ı hasende bulunan mü'minlerin iman ve hidayetle müjdelendikleri ve önceki hadis-i şerifle düşündüğümüzde de, karz-ı hasende bulunanların, kıyamet günü Rasulullah (sas) tarafından tanınacakları sonucuna ulaşabilmekteyiz

Bir Değerlendirme

Beşerî sistemlerin çarkında ezilen Müslümanlar, gün be gün ağırlaşan ekonomik şartları da dikkate alarak, "karz-ı hasen" kültürünü canlı tutmaya çalışmalıdırlar

Kardeşin kardeşe, akrabanın akrabaya sırt dönebildiği böylesi fitne ortamının en çetin fitnesi/imtihanı, sıla-i rahime gösterilen hassasiyet ölçüsüdür şüphesiz

Kimileri; sıla-i rahim ve akrabaya yardımın faziletini bildikleri halde buna yanaşmazlar Oysa bunu yapabilseler; sıla-i rahim, sadaka ve nefs ile mücadele sevaplarını kazanacaklar Bu kimseleri, bu sevaplardan mahrum eden, hiç şüphe yok ki şeytandır Rasulullah (sas) şöyle buyurmaktadır:

"Yoksul kişiye sadaka vermekte sadece sadaka sevâbı vardır, akrabaya tasaddukta bulunmanın ise iki sevâbı vardır Sadaka sevâbı ve akrabalık bağlarını kuvvetlendirme sevâbı" (15)

Kimileri de; ihtiyaç sahibi akrabaları olduğu ve hac farizasını da eda ettikleri halde, tekrar tekrar umre ve hacca giderler de, akrabalarının halini ve hakkını gözetmezler İşte bu gibilerin maksadı da riya, insanların övgüsünü kazanmak ve seyahatten başkası değildir (16)Bu şekilde, bunlar da şeytanın adımlarına uyar ve safında yerlerini alırlar

Ve Son Söz

"Karz-ı hasen"; Müslümanları faize bulaşmaktan alıkoyar ve sosyal yardımlaşma sayesinde ülfet ve muhabbeti artırarak Müslümanları cem edip, Vahdet'e kapı aralar Bugün, Müslümanlar için en büyük zenginlik bu değil mi zaten?


Dipnotlar:

1- Tirmizî, Zühd, 26(2336); Birgivî, Tarikat-ı Muhammediyye, 226

2- Şamil İslam Ansiklopedisi, 4/275

3- Bakara/245; Maide/12; Hadîd/11-18; Teğabun/17

4- Bkz: İbn Cevzî, Zadu'l-Mesîr fî İlmi't-Tefsîr, 1/286

5- Bkz: M Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, 7/386

6- Bkz: Yusuf Kerimoğlu, Emanet ve Ehliyet, 2/474; Şamil İslam Ansiklopedisi, 4/276; Yusuf Kerimoğlu, Fıkhî Meseleler, 2/269

7- Bkz: Şamil İslam Ansiklopedisi, 4/275

8- Ahmed bin Hanbel, 1/463; Suyutî, Câmiu’s-Sağîr, 2/86; el-Azizî, es-Sirâcu'l-Munîr Şerhu Câmiu's-Sağîr fî Hâdisi'l-Beşîri'n-Nezîr, 3/57; Suyuti, Camiu’s-Sağir ve Tercümesi İzahlı 2000 Hadis, 2/383

9- Buharî, Büyû', 17; Müslim, Zühd, 74; Tirmizî, Büyû', 67; İbn Mâce, Sadakat, 14; Ahmed bin Hanbel, 1/327, 2/359

10- Bkz: Ömer Nasuhi Bilmen, Hukûk-i İslamiyye Kamusu, 6/94-104; Şamil İslam Ansiklopedisi, 4/276

11- İbn Mace'nin Sünen'inde ve Suyutî'nin Cami'sinde yer alan rivayette, Rasulullah(sas) Cebrail'e(as) "Borç vermenin sadakadan üstün olmasının hikmeti nedir?" diye sorması üzerine, Cebrail(as) Rasulullah'a(sas) bu cevabı vermiştir el-Heysemî Mecmau'z-Zevâid'de, bu hadisin senedinin zayıflığını, Ahmed, İbn Main, Ebu Davûd, Ebu Zur'a, Darekutnî ve başkalarının ifâde ettiğini belirtmiştir; ancak "fezâil"le alakalı meselelerde, zayıf hadisle amel edilebilir ve "zayıflığı belirtilerek" rivayeti de caizdir Hadis için, bkz: İbn Mâce, Sadakat, 19(2431); Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercümesi İzahlı 2000 Hadis, 2/384

12- Hasan el-Basrî'nin(rha) sözü bkz: Abdullah b Mübarek, Kitabu'z-Zuhd ve'r-Rekaik, 135

13- İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, 17/7743; M Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, 7/387

14- el-Hadîd/11-12 (Elmalılı Sadeleştirilmiş Meali)

15- İbn Mâce, Zekat, 24; Nesâî, Zekat, 82; Tirmizi, Zekat, 26; Suyuti, Camiu’s-Sağir Ve Tercümesi İzahlı 2000 Hadis, 2/384

16- Birisi Bişr-i Hâfî'ye; "Hac için 2000 dirhem hazırladım" der Bişr; "Daha önce haccettin mi?" diye sorar O; "Evet" deyince, Bişr; "O halde hacca gitme, bir borçlunun borcunu öde" der O kişinin; "Nefsim sadece hacca gitmek istiyor" demesi üzerine Bişr-i Hâfî şu cevabı verir: "Senin kastın gidip gelmek (seyahat etmek) ve hakkında 'filan hacca gitti' dedirtmektir" [İbn Cevzî, Telbis-i İblis, 485]

Edit

Edit

Ico libri Anlamlar

[1] (eskimiş) Güzellik

Nuvola apps bookcase Köken

[1] Nuvola apps bookcase Köken

Edit

Edit

Ico libri Anlamlar

[1] Estetik bir zevk, coşku, hoşlanma duygusu uyandıran nitelik, hüsün
[2] Okşayıcı söz veya davranış, iyilik, yumuşaklık
[3] Ahlâk ve fikrî nitelikleriyle hayranlık uyandıran şey
[4] Güzel olan bir kimsenin niteliği

Nuvola apps bookcase Köken

[1] (Türkçe)


Books-aj.svg aj ashton 01f Kaynaklar

<p style="margin-bottom: 0.5em;" title="Maddeyle ilgili atasözleri">Crystal Clear app Community Help Atasözleri
Güzellik ondur, dokuzu dondur
Zorla güzellik olmaz
<p style="margin-bottom: 0.5em;" title="Maddeyle ilgili deyimleşmiş sözler">Crystal Clear app Login Manager Deyimler
göz alıcı güzellik
<p style="margin-bottom: 0.5em;" title="Diğer dillerdeki karşılıkları">Crystal Clear app internet Çeviriler

|} | width=1% | |bgcolor="#FFFFE0" valign=top width=48%|

|} |}</div></div>

Nuvola Turkish flag Türk Dilleri


|} | width=1% | |bgcolor="#FFFFE0" valign=top width=48%|

|}

|}</div></div>

Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.