Yenişehir Wiki
Advertisement

KELİME-İ TEVHİD

Tevhid-i İlahîyi ifade eden "Lâilahe illallah Muhammedür Resulullah" cümle-i kudsiyesidir. (Bak: Tevhid)(Bütün esmâ-i hüsnânın ifâde ettiği mânalar ile bütün sıfât-ı kemaliyeye, Lâfza-i Celâl olan "Allah" bil'iltizam delâlet eder. Sair ism-i haslar yalnız müsemmâlarına delâlet eder. Sıfatlara delâletleri yoktur. Çünki sıfatlar müsemmâlarına cüz olmadığı gibi aralarında lüzum-u beyyin de yoktur. Bu itibarla ne tazammunen ve ne iltizamen sıfatlara delâletleri yoktur. Amma Lâfza-i Celâl bil'mutâbakat Zât-ı Akdese delâlet eder. Zât-ı Akdes ile sıfât-ı kemaliyye arasında lüzum-u beyyin olduğundan, sıfatlara da bil'iltizam delâlet eder. Ve keza, Uluhiyet ünvanı sıfât-ı kemaliyeyi istilzam etmesi ism-i has olan "Allah"ın da o sıfâtı istilzam ettiğini istilzam ediyor. Ve keza, "Allah" kelimesi de, nefiyden sonra sıfatlar ile beraber düşünülür. Binaenaleyh "Lâilâhe illâllah" kelâmı, esmâ-i hüsnânın adedince kelâmları tazammun ediyor. Bu itibarla, şu kelime-i tevhid kelâmı, delâlet ettiği sıfatlar itibariyle bin kelâm iken bir kelâm oluyor. "Lâ Hâlika İllallah", "Lâ Fâtıra, Lâ Râzıka, Lâ Kayyume İllâllah" gibi... Binaenaleyh, terakki etmiş olan zâkir bir zât, bu kelâmı söylerken içindeki binlerce kelâmları söylemiş oluyor. M.N.)

KELİME Gr: Mânası olan en küçük söz veya cümlenin yapısını teşkil eden unsurlardan birisidir. Kelime, isim, fiil ve harf olmak üzere dilbilgisinde üç kısma ayrılmıştır. "Bir tek söze" kelime denir.

KELİME-İ HAMKA Ahmakça söz.

KELİME-İ MENHUTE Aslı iki kelime olan bir tâbirin bir kelime ile söylenişi: "El Hamdüllilâh" yerine "Hamdele" söylenmesi gibi. "Bismillâh" yerine "Besmele" denmesi gibi.

KELİME-İ ŞEHÂDET şehâdet ifâdesini hülâsa eden (Eşhedü en Lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resuluh) cümlesi.

KELİME-İ TAYYİBE Allah ve Resulullah kelâmı. Dua, niyaz ve salâvatlar gibi kelâmlar. Meselâ (Sübhânallah velhamdülillah ve Lâilâhe illâllah vallahü Ekber) kelime-i tayyibedir.

KELİMULLAH "Cenab-ı Hakk'ın hitab eylediği zat" (meâlindedir). Hazret-i Musa'nın (A.S.) bir ünvanıdır. Çünkü O, Tur-u Sina'da Cenab-ı Hakk'ın kelâmını, hitabını duymak mazhariyetine erişmiştir. * Resul-i Ekrem (A.S.M.) mi'rac-ı şerifinde Cenab-ı Hak ile tekellüme mazhar olduğundan bir ismi de Kelimullah'tır.

İlah

Kendine ibadet edilen, Allah (C.C.) Her şeyden çok sevilen, tâzim ve tesbih edilen Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri. (Eğer her şey Cenab-ı Hakk'a isnad edilmezse, bir an-ı vâhidde, gayr-ı mütenahî ilahların isbatı lâzım gelir; ve bütün zerrat-ı kâinattan daha çok olan şu ilahların herbirisi, bütün ilahlara hem zıd hem misil olması lâzım geliyor. Ve aynı zamanda, herbirisi, bütün kâinata elini uzatmış tasarrufatta bulunuyor gibi bir vaziyet alması lâzım gelir. Meselâ: Bal arısının bir ferdini yaratan bir kudretin hükmü bütün kâinata câri ve nâfiz olması lâzımdır. Zira o bal arısı, kâinatın unsurlarına nümunedir; eczasını kâinattan alıyor. Halbuki, vücud sahasında mahal ve makam, yalnız ve yalnız Vacib-ül Ehad'a mahsustur. Eğer eşya kendi nefislerine isnad edilirse, herbir zerreye bir uluhiyet lâzımdır. Meselâ: Ayasofya'nın bânisi inkâr edildiği takdirde, herbir taşı bir Mimar Sinan olması lâzım geliyor. Öyle ise, kâinatın Sânia olan delâleti, kendi nefsine olan delâletinden daha vâzıh, daha zâhir, daha evlâdır. M.N.)

İlah Arabçadaki "ilâ âhir" kelimesinin kısaltılmışı. "Sonuna kadar, böylece devam eder" demektir.

İLÂH

İbadet etmek anlamındaki "e-l-h" kökünden türeyen ilâh ma'bud demektir. Çoğulu âlihedir. Hak veya batıl her ma'buda ilâh denir.

Kur'ân'da ilâh kelimesi 111 defa tekil, 2 defa ikil, 15 defa çoğul olarak geçmiştir.

Allah'tan başka ilah olmadığı, Kur'ân'da;"Lâ ilâhe illâllâh", Allâh'tan başka ilâh yoktur (Muhammed, 47/19) cümlesi ile ifade edildiği gibi;

"Lâ ilâhe illâ ene", benden başka ilah yoktur (Nahl, 16/2),

"Lâ ilâhe illâ ente", senden başka ilah yoktur (Enbiyâ, 21/87),

"Lâ ilâhe illâ hû", O'ndan başka ilah yoktur (Duhân, 44/8),

"Hüvallâhü'l-vâhid", O Allah tektir (Zümer, 39/4),

"İlâhüne ilâhun vâhid", ilahımız bir tek ilahtır (Nahl, 16/22),

"İlâhüküm ilâhün vâhid", ilahınız bir tek ilahtır (Bakara, 2/163),

"İnne ilâheküm levâhid", gerçekten ilahınız elbette tektir, (Sâffât, 37/4),

"Ennemâ ilâhüküm ilâhün vâhid", ilahınız ancak bir tek ilahtır (Fussilet, 41/6),

"İnnemâ hüve ilâhün vâhid" O, ancak bir tek ilahtır (Nisâ, 4/171; En'âm, 6/19),

"İnnemallâhü ilâhün vâhid" gerçekten Allah, ancak bir tek ilahtır (Nisâ, 4/171),

"Mâ min ilâhîn illâ ilâhün vâhıd" bir tek ilahtan başka ilah yoktur, (Mâide, 5/73),

"Mâ leküm min ilâhîn ğayruhû" sizin için O'ndan başka ilah yoktur (A'râf, 7/73),

"Mâ min ilâhîn illâllâh" Allah'tan başka ilah yoktur (Âl-i İmrân, 3/62),

"E ilâhün ma'allah", Allah ile birlikte başka ilah mı var? (Neml, 27/63),

"Allahü lâ ilâhe illa hû", Allah'tan başka ilah yok sadece O vardır (Teğâbun, 64/13),

"Hüvallâhüllezî lâ lâhe illâ hû", O Allah ki O'ndan başka ilah yoktur (Haşr, 59/23),

"Hüvellezî fissemâi ilâhün ve fi'lardı ilâhün", gökte tek ilah O'dur, yerde tek ilah O'dur" (Zuhruf, 43/84), cümleleriyle de ifade edilmiştir.

Hamdi Yazır, "lâ ilâhe illâ hu" mukallitlerin tevhîdi, "lâ ilâhe illâ ente" âriflerin tevhîdi, "lâ ilâhe illâ ene" Allah'ın tevhîdi olduğunu söylemiştir.

"İlâh" kelimesi; Kur'ân'da; Allah'ın isim-sıfatı olarak kullanılmış ve "ilâh" kelimesi hep nekre olarak zikredilmiş "el-ilah" şeklinde marife olarak geçmemiştir. Yerde ve göklerde Allah'tan başka tanrılar bulunsaydı, yer ve göklerin fesada uğrayacağı (Enbiyâ, 21/22) bildirilmiş, Allah'tan başka tanrı edinenlerden söz edilmiş (En'âm, 6/74) ve bu kimseler kınanmıştır. (İ.K.)

İLAH Kendine ibadet edilen, Allah (C.C.) Her şeyden çok sevilen, tâzim ve tesbih edilen Allah Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri.(Eğer her şey Cenab-ı Hakk'a isnad edilmezse, bir an-ı vâhidde, gayr-ı mütenahî ilahların isbatı lâzım gelir; ve bütün zerrat-ı kâinattan daha çok olan şu ilahların herbirisi, bütün ilahlara hem zıd hem misil olması lâzım geliyor. Ve aynı zamanda, herbirisi, bütün kâinata elini uzatmış tasarrufatta bulunuyor gibi bir vaziyet alması lâzım gelir. Meselâ: Bal arısının bir ferdini yaratan bir kudretin hükmü bütün kâinata câri ve nâfiz olması lâzımdır. Zira o bal arısı, kâinatın unsurlarına nümunedir; eczasını kâinattan alıyor. Halbuki, vücud sahasında mahal ve makam, yalnız ve yalnız Vacib-ül Ehad'a mahsustur. Eğer eşya kendi nefislerine isnad edilirse, herbir zerreye bir uluhiyet lâzımdır. Meselâ: Ayasofya'nın bânisi inkâr edildiği takdirde, herbir taşı bir Mimar Sinan olması lâzım geliyor. Öyle ise, kâinatın Sânia olan delâleti, kendi nefsine olan delâletinden daha vâzıh, daha zâhir, daha evlâdır. M.N.)

İLAH Arabçadaki "ilâ âhir" kelimesinin kısaltılmışı. "Sonuna kadar, böylece devam eder" demektir.

İLAHE Müşriklerin kadın heykeli şeklindeki putları. Bâtıl mâbud.

İLAHÎ Cenâb-ı Hak ile alâkalı, Allah'a dâir. Cenab-ı Hakk'a aid ve müteallik.

  • Ey Allahım, ey İlâhım! (meâlinde duâ içinde söylenir).
  • Edb: Tasavvufî şairler tarafından dinî ve İlâhî fikirleri havi olmak üzere yazılmış olan ve makamla okunan şiirler.

İLAHİYAT Hikmet ilminin dinden ve sadece Cenab-ı Hak'tan bahseden kısmı. Filozoflarca fikir olarak ileri sürülen dine dâir nazariyeler, düşünceler.

İLAHİYYUN İlâhiyatçılar.

  • Fls: Sadece Allah'ın varlığından bahseden filozoflar. Sadece akıllarına güvenerek Cenab-ı Hak'tan bahseden bir kısım filozoflar. (Bak: Feylesof)

İLÂH Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyuruyor ki:

Onlar, (kâfirler, müşrikler) o kimselerdir ki, Allah ile berâber başka bir ilâh tanırlar. Onlar, yakında (başlarına gelecek âkıbeti) bileceklerdir. (Hicr sûresi: 96)

Onlar, âlimlerini ve râhiplerini Allah'tan başka ilâhlar edindiler. Meryem'in oğlu Mesîh'i de (ilâh edindiler). Hâlbuki onlar da ancak bir olan Allah'a ibâdet etmekle emrolunmuşlardı. Allahü teâlâdan başka hiçbir ilâh yoktur. O, müşriklerin ortak koştuğu şeylerden tamâmen münezzehtir. (Tevbe sûresi: 31)

Kim Allahü teâlâdan başka ilâh olmadığına, Muhammed aleyhisselâmın Allahü teâlânın Resûlü olduğuna (gözüyle görmüş gibi) şehâdet ederse, Allahü teâlâ ona Cehennem'i haram kılar. (Hadîs-i şerîf-Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî)

Îmânın altı şartından birincisi, Allahü teâlânın vâcib-ül-vücûd ve hakîkî ilâh ve bütün varlıkların yaratıcısı olduğuna inanmaktır. (Kemahlı Feyzullah)

RAB/ILÂH/IBADET:

"Rab" terbiye etmek kökünden gelir. Kur'ân-ı Kerîm'de "Rab": Terbiye eden-geliştiren, kefil-koruyucu, boyun eğilmeye lâyık varlık, sahip ve efendi anlamlarında kullanılır. Allah'ın isimlerinden biri de Rab'dir. Dolayısı ile kendisinde bu anlamlar var kabul edilerek boyun egilen her sahis, bilim, ya da otorite, rab yapılmış demektir. Bu yüzden Allah (c.c.) Yahudi ve Hiristiyanlar için: "Allah'ı bırakıp, hahamlarm, rahiplerini ve Meryem'in oğlu Isa'yi rabler edindiler..." (K. Tevbe (9) 31) buyurur. Allah'tan başka rabler edinenler müşriklerdir.

Ilâh: Isınma ve alışma anlamındaki kökten gelir. Ihtiyaçları gideren, amelin karşılığını veren, sakinlik sunan, yüce, hükmü altına alıp koruyan anlamlarını ifade eder. Böyle olan birisine itaat edilir ve dediği kayıtsız şartsız yapılır. Bu yüzden Allah (c.c.), nefsinin arzularına boyun eğenden, "nefsini ilâh yapan" ( Furkân (25) 43; Câsiye (45) 23) diye söz eder. A1lah'tan başka rab ve ilâh edinen, mü'min ve müslüman adını alamaz.

Ibadet (kulluk): Kalbiyle ve bedeniyle boyun eğerek itaat etmek. Yüksek ve iktidar sahibi birine karşı başegmek, kendi hürriyet ve bağımsızlığından feragat edip, ona karşı her türlü karşı koyma ve isyanı terketmek ve tam bir bağışıklıkla ona boyun eğmek demektir. Bu yüzden Kur'ân-ı Kerîm, âmirlerinin yasaklarını yasak, emirlerini emir sayan, yani haram ettiğini haram, helâl kıldığını helâl görenleri, onlara kulluk edenler diye nitelemiştir. ( bk. Tevbe (9) 31 Tefsiri için br. Suyûtî, ed-Dürrü'l-mensûr IV/174. ) Ibadet sadece Allah'a yapılır(Hûd (11) 2, 26; Yûsuf' (12) 40; Isrâ (17) 23; Fussilet (41) 14) ve insanlarla cinler sadece ibadet etmek için yaratılmışlardır. (Zûriyat (51) 56.) Yemeye, içmeye, bunlar için çalışmaya, evlenmeye ve uyumaya muhtaç olan birisi; nasıl olur da sadece ibadet etmek için yaratılmış olur? Bunun cevabı: Allah rızası için yapılan, yani temelinde sağlam niyyet olan her meşru davranış ibadet olur. Bir örnek verelim: Insanın kendisini haramdan korumak ve başkasının ırzına göz dikmemek için hanımıyla cinsel ilişkide bulunması ibadettir. Zevki de yanında cabasıdır. Bu yüzden âlimin uykusu ibadettir denilir.

Din: Otorite sahibinin üstünlüğü, ona gösterilen tapınma ve itaat, uyulan âdet, kanun ve yol, muhasebe etme, yargılama, cezalandırma ya da mükafatlandırma. Aynı anlamlarla Allah'ın dini yerine konan uygulamalar da din haline getirilmiş demektir.

Tevhid/Şirk: Tevhid'in kelime anlamı birlemektir. Allah'ı, zati, sıfatları ve fiilleriyle bir bilmek, tek ilâha, tek Rab'ba ve tek dine inanmak, yani Allah'ın koyduğu hükümler, çizdiği yol ve gösterdiği doğrularla çatışan her fikri, her ideolojiyi ve her dini reddetmek demektir. Yapana, birleyen anlamında "muvahhid", "tevhidçi","tevhid ehli" denir. Zıddı ise müşriktir. Birden çok ilâh , rab, ya da din tanıyan demektir. Müslümandan ilk istenen şey, şirkten kaçınmak ve tam anlamıyla tevhid ehli olmaktır.

Fisk/Fasık: Fiskin kelime anlamı, çerçevesinden dışarı çıkmaktır. Sürüden ayrılan koyuna ve deliğinden çıkan fareye, kendilerini tehlikeye attıkları için "fâsık" denir. Dinde fisk:

1. Günahı çirkin saymakla beraber açıkça işlemek,

2. Günaha düşkünlük göstermek,

3. Günahı, çirkin olduğunu inkâr ederek yapmak anlamlarında kullanılır. Çünkü böyle olan insan, dinin çerçevesinden çıkıp kendini tehlikeye atmıştır. Bu üçüncü anlam küfürle eşteştir. Fisk eylemini yapana ise "fâsık" denir.

Küfür/Kâfir: Küfrün kelime anlamı "örtmek" demektir. Arapçada gecenin bir adı da kâfir'dir, çünkü karanlığı, gündüzü örter. Aynı kelimeden olmak üzere bazı ibadetlere ve tevbeye de "keffâret" denir, çünkü günahlan örter ve kaybederler. Allah'ın nimetlerini görmezlikten gelip şükretmeyenlere "küfrân-ı ni'met etti", yani nankörlük etti denilir. Allah'ın insanlığa en büyük nimeti olan peygamberleri ve onların getirdiklerini kabul etmeyenler ise, gerçek anlamda nankörlük eden; yani tam kâfir olan kişilerdir. Islam âlimleri bu anlâmdaki küfrü dörde ayırmışlardır:

1. Inkârdan ötürü küfür: Allah'ı, Peygamberi ve onun getirdiklerini, kalpten de, dilden de inkâr edenin küfrü böyledir.

2. Cuhûddan ötürü küfür (küfr-i cuhûdî): Allah'ı kalpten kabullendigi halde, dilden inkâr ettiğini söyleyenin küfrü.

3. Inattan ötürü küfür: Hakka kalben inandıgi ve zaman zaman da bunu dilden söyledigi halde haset, kin, şöhret gibi engeller yüzünden Islâm'i kabul etmeyenin küfrü.

4. Nifaktan ötürü küfür: Hakka kalbten inanmadığı halde dilden inandığını söyleyenin küfrü. Bütün bu küfür çeşitlerine bulaşan insana da "kâfir" denir. Çünkü gerçekleri örtmüş ve gizlemiştir. Allah'ın emirlerinin tümü bir bütündür. Sadece birisini kabul etmeyen, hepsini kabul etmeyen gibidir, ikisi de kâfirdir.

9- Nifak/Münafik: "Nifak"in kelime anlamı, yeraltından gitmek, gizlenmek... demektir. Bu anlamdan ötürü Arapçada tünele "nefâk" denilir. Kâfirlerin bir önceki maddede verdiğimiz dördüncü türü de, müslümanlara karşı hep sinsi davrandığı, saman altından su yürüttügü ve kalpten inanmadığı halde, dilden inandığını söyledigi için, münafik adını almıştır. Çünkü yaptığı iş sinsi düşmanlık, yani "nifâk"tır. Bu tür kâfir, müslümanlar için, diğerlerinden daha zararlıdır.

İlâh Nedir; Putlaştırıp İlâhlaştırma Nasıl Olmaktadır?

Şirki ve tevhidi, yalnız Allah’a kulluk/ibâdet ve putlara tapmayı tam değerlendirmek için iyi bilinmesi gereken kavramlardan biri de “ilâh” kavramıdır. Bu kavram iyi bilinmeden şirk de yeterince anlaşılmaz. Tevhid Kelimesinin içinde yer alan bu kavram, iman ile şirk (ortak koşma) arasındaki farkı ortaya koyar. Sözlük anlamı; ısınmak, alışmak, birisine aşırı sevgi ile yönelinen, kulluk edilen, ma’bûd haline getirilen, alışılan, düşkün olunan demektir. Kendisinden türediği ‘elihe’ fiili; yönelmek, düşkün olmak, kulluk yapmak, örtmek, gizlemek, alışmak gibi anlamlara gelmektedir.

Kavram olarak; “kendisine İbâdet edilen, ma’bûd sayılan her şey, her şeyden çok sevilen, ta’zim edilen kutsal varlık” anlamında kullanılmaktadır. Tapınılan, kendisine İbâdet edilen, üstün sayılan bütün ma’bûdların ortak adı “ilâh”tır. Türkçede bunu “tanrı” kelimesi ile karşılarız. İslâmî istılahta ilâh; tapınılan, kendisine İbâdet edilen demektir. İlâh; İbâdet edilmeye lâyık, yani kudret ve kuvveti önünde huşû ile boyun eğip İbâdet ve itaat etme gereği duyulan, herşeyin O’na muhtaç olduğu bir varlık demektir. İlâh kelimesi, gizlilik ve esrârengizlik mânâlarına da gelir ki, böylece ilâh, görülmez ve ulaşılmaz bir varlıktır. İlâh, İslâmî ıstılahta şu anlamlara gelir: “Otorite sahibi, kanun koyan, İbâdet edilen, rızık veren, hesaba çeken, kendisine ihtiyaç duyulan.” İlâhlık ve otorite birbirini gerektirir. İlâh denildiğinde, aklımıza, hayatımız için kanun koyan, nizam ve hukuk belirleyen ve kayıtsız şartsız hâkimiyet sahibi Allah (c.c.) gelmelidir.

İnsanın fıtratında kendinden üstün bir varlığa yalvarma ve tapınma ihtiyacı yatar. Her insan bir şeye tapar. İnsanlar fıtrattan gelen ilâh edinme ihtiyacını sadece Allah’a yöneltmezse, başka ilâhlara tapar ki, bu da insanı şirke ve küfre sokar. Kur’ân-ı Kerim’de öncelikle Allah’ın ilâhlığı üzerinde durulur. Tek ilâh Allah’tır, yani kendinden başka kulluk edilecek, tapınılacak, yönelinecek başka bir ilâh yoktur. Câhiliyye döneminde, gerek Mekke müşrikleri gerek yahûdi ve hristiyanlar Allah’a inanıyorlardı; fakat Allah’ın ilâhlık vasıflarını başkalarına da vererek, Allah’a karşı en büyük yalan olan şirke düşmüşlerdi. İlâh tektir ve O da Allah’tır. Allah; her şeyi yaratan, insanları bir gün bir araya toplayacak olan, öldüren ve dirilten, kendisine güvenilen, yalvarılan, sığınılan, kendisi için zaman ve mekân sınırı olmayan ve varlıkların eksikliklerinden bütünüyle uzak olandır. O halde, sadece bütün bunlara gücü yeten “ilâh” tır ve O da bir tanedir. Birden fazla ilâh olması mümkün değildir. Birden fazla ilâh inancı, kâinatın var oluşu ve işleyişindeki nizam ile ters düşer. Evrenin varlık ve nizamındaki mükemmellik, Allah’ın tek ilâh olmasının bir delilidir. Allah bu konuda şöyle buyurur: “Allah hiç evlât edinmemiştir. O’na ortak hiç bir ilâh da yoktur. Aksi takdirde her ilâh kendi yarattığını sevk ve idâr eder ve bir gün mutlaka onlardan biri diğerine gâlip gelir, üstün çıkıp büyüklenirdi. Allah Onların (müşriklerin) bütün isnatlarından münezzehtir.” (23/Mü’minûn, 91) Yani, her ilâh başka bir şey dilerdi. Her ilâh diğerinden farklı bir şey yapmak, bağımsız olduğunu ve egemenliğini göstermek isterdi. Bunun sonucunda da bütün kâinat yerle bir olurdu. Halbuki kâinatta muazzam bir düzen vardır. Öyleyse bütün kâinata hükmeden ilâh tekdir ki, O da Allah’tır. Bütün evren, içindeki varlıklarla birlikte, gücü her şeye yeten, bilgisi her şeye ulaşan bir İlâh’ın kontrolündedir. İnsanlar bu İlâh’a yönelirler, O’na duâ ederler. Korkuları bu İlâh’tandır, güvenleri de bu İlâh’adır. Bu İlâh’a her şeyiyle bağlıdırlar, O’nu her şeyden çok severler. Elbette bu ilâh âlemlerin Rabbı olan Allah’tır. “Lâ ilâhe illâllah” kelimesinde belirtildiği gibi, Allah’tan başka hiç bir ilâh yoktur. İlâhlık vasıflarının en önemlisi, Allah’ın hayatımız için kanun koyan, nizam ve hukuk belirleyen olmasıdır. Eğer kanun koyma, insanlar için hukuk belirleme Allah’tan başkalarına verilirse, bu onlara ilâhlık vasıflarını da vermek olur ki, bu da şirktir. Bu mânâda kanun koyucu olarak ilâhlık taslayan tâğutlar tarih boyunca çıkmıştır ve çıkacaktır. Günümüzde ve tarihte en çok görülen şirk çeşiti budur. “Kim tâğutu reddedip Allah’a iman ederse, muhakkak ki, kopması mümkün olmayan sapasağlam kulpa yapışmış olur.” (2/Bakara, 256) Kur’ân-ı Kerim bize bütün Peygamberlerin tevhid akidesiyle gönderildiğini bildirir. Âyet-i kerimede şöyle buyurulur: “Ey Muhammed! Senden önce gönderdiğimiz her Peygambere; Benden başka ilâh yoktur, Bana İbâdet/kulluk edin diye vahyetmişizdir.” (21/Enbiyâ, 25) İnsanoğlu her zaman bir ilâha inanma, sığınma ve ondan yardım istemeye muhtaçtır. İnsan, bazı şeylerden korkar, bazı şeylere gücü yetmez de başkalarından yardım ister, bazı şeylere sığınır, bazı şeyleri kendinden üstün görür. Bütün ümitlerinin bittiği yerde, görmediği, tanımadığı, hayal etmediği bir gizli ‘ilâh’tan yardım ister. Çevresinde gördüğü bütün olayların kendi gücünün dışında olduğunun farkındadır. Bu olayları bir gücün yaptığına inanır. Bunlara benzer daha birçok sebepten dolayı insan sığınacak bir melce, sığınak arar. Peygamberlerin tebliğ ettiği Allah inancından uzaklaşan topluluklar ve insanlar, yaratılışlarında ve pratik hayatlarındaki bir ilâha bağlanma ihtiyacını başka şekillerde giderirler. Tarihte ve günümüzde gerçek anlamda dinsiz insan olmadığı gibi, ilâhsız insan da yoktur. Kimileri, hiç bir tanrıya inanmadığını söylese bile onun içerisinde, sığındığı, bağlandığı, yardım istediği, her şeyden çok sevdiği, her şeyden çok büyük saydığı bir ‘şey’ mutlaka vardır. İşte o ‘şey’ onun için bir tanrıdır. Kur’ân-ı Kerim çok ilginç bir örnek veriyor: Bir takım insanlar kendi görüşlerini, kendi isteklerini, kendi emirlerini en üstün ve doğru görürler. Bırakın bir dinin emrine uymayı, toplumda geçerli olan hiç bir kural onları bağlamaz. Bu tip insanlar, kendi keyiflerine uyarlar. Kendi hevâlarından (arzularından) başka kutsal, kendi isteklerinden ve görüşlerinden üstün güç ve doğru kabul etmezler. İşte bu tür insanlar için Kur’ân-ı Kerim; “Gördün mü o kendi hevâsını (istek ve arzularını) ilâh/tanrı edinen kimseyi. Şimdi onun üzerine sen mi bekçi olacaksın?” (25/Furkan, 43) demektedir. İlâh zannedilen şey, insan üzerinde var sayılan ‘güç’tür. Bu kimilerine göre ateş, kimilerine göre güneş, kimilerine göre gökler, kimilerine göre yıldızlar, kimilerine göre madde, kimilerine göre ataların ruhu, kimilerine göre tabiat (doğa), bazılarına göre devlet erki, kimilerine göre iyilik ve kötülük tanrılarıdır. Hatta kimi insanlar ve toplumlar, başlarındaki yöneticileri, kralları ilâh, ya da yarı ilâh saymışlardır. Nitekim Firavun, elinin altındakilere “ben sizin en büyük rabbinizim/ilâhınızım” (79/Nâziât, 24) diyordu. Japon kralları, güneşin/tanrının oğlu, bir çeşit Budist dini olan Lamaların büyüğü Dalay Lama yarı tanrı sayılıyor. Bir çok ülkede diktatörler, tanrı gibi algılanmış, karşı konulmaz üstün güce sahip, her dedikleri yapılması gereken, kızdığı zaman gazâbıyla herkesi cezalandırabilen tanrılar gibi düşünülmüştür. Hatta birçok yerde bu diktatörler adına dikilen heykellere insanlar secde edercesine saygı göstermektedirler. Tarihte, Tevhid Dininden uzaklaşmış bütün toplumlarda farklı ilâh düşünceleri gelişmiştir. Kimileri inandıkları ilâhlar adına putlar ve mâbetler/tapınaklar yapıp o putlara tapınmışlardır. Bu putların taştan, tunçtan veya ahşaptan yapılmasının fazla bir önemi yoktur. İnsanlar, ilâhları adına kendi elleriyle heykeller yapıp, sonra da buna, ilâhımız veya bizi ilâhımıza götürecek aracımız diyorlar ve o heykellere tanrı diye tapınıyorlardı. Kur’ân-ı Kerim’e göre, yer, gök ve ikisinde olan her şey, bir olan Allah’ındır. Yoktan var eden yalnızca O’dur. Bütün nimetler O’nun elindedir. Sonsuz güç ve kuvvet yalnızca O’nundur. Bütün işler yani kader O’nun elindedir. Yerde ve gökte olan her şey isteyerek veya istemeyerek O’na boyun eğer. Her şey O’nu tesbih eder (O’na İbâdet eder, O’nu zikreder). Yerde ve gökte yalnızca O’nun hükmü geçer. O’nun bir benzeri ve eşi yoktur. Hiç bir şey O’nun dengi olamaz. O’nun Rabliğinin, ilâhlığının, hükmünün, yaratıcılığının ortağı ve yardımcısı yoktur. O hiç bir şeye muhtaç değildir. Mutlak anlamda yardım edici O’dur, mutlak anlamda ceza verici yine O’dur. O, gerçek ve mutlak olan yegâne ‘ilâh’tır ve O’ndan başka ilâh yoktur. İslâm, bu sıfatları taşıyan Rabbe, Allah demiştir. Bu isim ilâh kavramından farklıdır. Benzeri, eşi, ortağı, çoğulu, olmayan bir Allah kavramı. Bu, kâinatın sahibi, mutlak yaratıcı ve azamet sahibi ‘ilâhın’ özel adıdır. İnsanlar bir çok ilâhlar düşünmüşlerdir, düşünebilirler de; ama ‘Allah’ birdir ve O’nun hakkında başka türlü düşünmek de mümkün değildir. Allah, hem ilâhlık (ulûhiyet), hem rablık (rubûbiyet), hem hâkimlik (hâkimiyet), hem de meliklik (mülûkiyet) sıfatlarına, işlevine sahiptir.

KELİME

Yaralamak anlamındaki "kelm" kökünden türeyen "kelime" sözlükte; bir ma'nâ ifade eden tek bir lafız ve söz anlamına gelir. Kelime; isim, fiil ve harf olabilir. Dil bilimcilerine göre kelime, müfret bir ma'nâ için konulmuş bir lafızdır. Çoğulu kelim ve kelimâttır.

Bu lafız Kur'ân'da, tekil, çoğul, yalın ve terkip olarak 46 defa geçmiş ve farklı anlamlarda kullanılmıştır:

"Kelimetu'llah", Allah'ın sözü (Tevbe, 9/40),

"Kelimetün tayyibetün", güzel söz (İbrâhim, 14/24),

"el-Kelimü't-tayyib", güzel sözler (Fâtır, 35/10),

"Kelimetün bâkiyetûn", kalıcı söz (Zuhruf, 43/28),

"Kelimetü't-takva", takva sözü (Fetih, 48/26),

"Kelimet sevâ", eşit / doğru söz (Âl-i İmrân, 3/64), kelime-i tevhid (Allah-ı birleme sözü = lâilahe illallâh);

"Kelimetün habîsetün", kötü / çirkin söz (İbrâhim, 14/26),

"Kelimetü'llezine keferû", kâfirlerin sözü (Tevbe, 9/40), şirk ve küfür ilkesi;

"Kelimetü'l-fasl", hüküm sözü (Şûrâ, 42/21,

"Kelimetün sebekat min Rabbike", Rabbin'den geçen söz (Hûd, 11/110) ilâhî ve ezelî prensipleri Allah'ın insanlar hakkındaki hüküm ve cezasını âhirete bırakma kararı;

"Kelimetü Rabbike", Rabb'ın sözü (Hûd, 11/119) Allah'ın hükmü, bilgisi;

"Kelimetü'l-azâb", azap kelimesi (Zümer, 39/71),

"Kelimetü Rabbike", Rabbinin sözü (Mü'min, 40/6) Allah'ın kâfirleri cezalandırma kararı;

"Kelimâtullah", Allah'ın sözleri (En'âm, 6/34; Yûnus, 10/62-64) Allah'ın Peygamber ve mü'minlere dünya ve âhirette yardım va'di;

"Kelimetü Rabbike", Allah'ın sözü, (Yûnus, 10/33)

"Kelimâtihi", sözler (En'âm, 6/115, Kehf, 18/27) Kur'ân ve ahkamı, emir ve yasakları, Allah'ın mükadderatı;

"Kelimât", sözler (Bakara, 2/37) Adem (a.s.)'ın Allah'tan alıp nasıl tevbe edeceğini öğrendiği sözler;

"Kelimetü'l-küfr", Küfür sözü (Tevbe, 9/74), Münafıkların Hz. Muhammed (a.s.) hakkında söyledikleri ve kendilerini küfre götüren sözler;

"Kelimetün minallah", Allah'ın sözü, İsâ (a.s.);

"Kelimetüllah" Allah sözü Allah'ın geniş ilmi (Lokmân, 31/27);

"Kelimât", sözler, Allah'ın emirleri (Bakara, 2/124) ve ilâhî kitaplar (A'râf, 7/158) anlamında kullanılmıştır. (İ.K.)

TEVHİD

Sözlükte "bir şeyin tek olduğuna hükmetmek ve onun böyle olduğunu bilmek" anlamına gelen tevhîd, ıstılahta, Allah'ın zatını bütün tasavvurlardan, zihinlerdeki hayal ve evhamdan tecrid etmek (soyutlamak)tir. Tevhid üç şekilde olur; Yüce Allah'ın ulûhiyetini tanımak, birliğini tasdik etmek ve O'na hiç bir eş ve ortak kabul etmemektir.

Bütün peygamberlerin ilk daveti tevhiddir. Çünkü o, Hak yoluna girmenin başlangıcı ve Allah'a inanmanın ilk basamağıdır. Cenab-ı Hak gönderdiği her peygambere ilk hareket tarzının ümmetini tevhide davet olduğunu bildirmiştir: "Senden önce hiç bir Rasûl göndermedik ki ona: "Benden başka ilâh yoktur; şu halde bana kulluk edin." diye vahyetmiş olmayalım." (Enbiyâ, 21/25).

Allah'ın vahdaniyetini konu eden bilin dalına, ilm-i tevhid denir. Bu ilim başlangıçta daha çok Allah'ın birliğinden ve sıfatlarından bahsediyordu. Daha sonra nübüvvet ve ahiret konularını kapsamına almış olsa bile aynı ismi yine korumuştur. Çünkü tevhid ve sıfat daima akâid ilminin en önemli noktalarını teşkil etmiştir. İslâm tefekkür tarihinde "ilm-i tevhid", "ilm-i kelâm" yerine de kullanılmıştır. (F.K.)

Kelime-i tevhidin fazileti

Sual: Müslüman olan bir kimseye, ilk önce La ilahe illallah, Muhammedün resulullah kelimesinin manasını bilmek ve inanmak farz mıdır? CEVAP Evet farzdır. Bu kelimeye Kelime-i tevhid denir. Kısaca manası, (Allah’tan başka ilah yoktur. Muhammed aleyhisselam da Onun Resulüdür) demektir.

Müslümanın her fırsatta söylediği Kelime-i tevhidin fazileti çoktur. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki: (La ilahe illallah diyen bela ve sıkıntılardan kurtulur.) [Bezzar]

(La ilahe illallahı çok söyleyerek imanınızı tazeleyin!) [Taberani]

(Amellerin kıymetlisi La ilahe illallah demektir.) [Hakim]

(Zikrin [Allah’ı anmanın] en faziletlisi La ilahe illallah demektir.) [Nesai]

(La ilahe illallah demek 99 belayı önler. Bunun en aşağısı sıkıntıdır.) [Deylemi]

(Benim ve diğer Peygamberlerin dediği en üstün şey, La ilahe illallah sözüdür.) [Tirmizi]

(La ilahe illallah diyenin günahları silinir, yerine o kadar sevap yazılır.) [E.Ya’la]

(La ilahe illallah Cennetin anahtarıdır.) [İ.Ahmed]

(La ilahe illallah diyen, sözünde sadık ise, bütün günahları affedilir.) [İ.Gazali]

(Ölüm halindekilere La ilahe illallah söylemesini telkin edin, onları Cennetle de müjdeleyin. Şeytanın insana en yakın olduğu an bu vakittir.) [Ebu Nuaym]

(Ağır hastayı, La ilahe illallah demeye zorlamayın, sadece telkinde bulunun.) [Dare Kutni]

(Son sözü La ilahe illallah olanın, ruhu kolay çıkar ve o söz kıyamette ona nur olur.) [Hakim]

(Ahiret, dünyaya tercih edilince, La ilahe illallah sözü, Allah’ın gazabından korur. Dünya kârını, ahirete tercih eden, La ilahe illallah dediği zaman, Allahü teâlâ, "Yalan söylüyorsun, sözünde sadık değilsin" buyurur.) [Beyheki]

(La ilahe illallah diyene, işlediği günahlardan dolayı kâfir demeyiniz! Buna kâfir diyenin kendisi kâfir olur.) [Buhari]

(Günde yüz defa La ilahe illallah diyenin yüzü kıyamette dolunay gibi parlar.) [Taberani] [Yüzüncüyü söylerken "Muhammedün resulullah" ilave etmek iyi olur. Tecvide göre okununca "Muhammedür-resulullah" denir.]

(İhlasla La ilahe illallah diyen Cennete girer. İhlasla söylemek, söyleyeni haramlardan alıkoymasıdır.) [Taberani]

İhlas, kalbde Allah sevgisinden başka şeye yer bırakmamak, başka şeyleri temizlemek demektir.

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Allahü teâlânın birliğine iman edip, şirk koşmadan ve ihlasla namazını kılıp, zekatını verenden Allah razı olur.) [İbni Mace]

(İhlasla amel edin! Allahü teâlâ ancak ihlasla yapılan ameli kabul eder.) [Dare Kutni]

(İbadetleri ihlas ile yap! İhlas ile yapılan az amel, kıyamette sana yetişir.) [Ebu Nuaym]

(İbadetlerini ihlas ile yapanlara müjdeler olsun! Bunlar hidayet yıldızlarıdır. Fitnelerin karanlıklarını yok ederler.) [Ebu Nuaym]

(Kırk gün ihlasla ibadet edenin, kalbinden diline hikmet pınarı akar.) [Ebuşşeyh]

Sual: Hatm-i tehlil nedir? CEVAP Kelime-i tevhid veya tehlil La ilahe illallah demektir. 70 bin kelime-i tehlil okumaya hatm-i tehlil denir. Mazher-i Can-ı Canan hazretleri, bir kabrin yanına oturmuştu. (Bu mezarda Cehennem ateşi var. Hadis-i şerifte (Kendisi için veya başka müslüman için 70 bin kelime-i tevhid okuyanın günahları affolur) buyuruluyor. Ruhuna Hatm-i tehlil sevabı bağışlayacağım. İnşallah affolur) buyurdu. Hatm-i tehlilin sevabını bağışladıktan sonra, (Elhamdülillah bu günahkâr kadın, Kelime-i tehlil sayesinde azaptan kurtuldu) buyurdu. (Makamat-ı Mazheriyye)

70 bin Kelime-i tevhidi bir kimse veya birkaç kimse okuyabilir. (Menâhic-ül-ibâd) Hatm-i tehlilin dirilere de faydası çoktur. (Mekatibi şerife)

Sual: Kelime-i tehlil dakikada şu okunur diye tahmini çekilir mi? CEVAP Hayır. Böyle çekileni hesaba katmamalı.

Sual: Kelime-i tehlili 99 mu,100 mü şaşıran, 99 kabul etse caiz mi? CEVAP Evet.

Sual: Muayyen kelime-i tehlil söyledikten sonra, sayısını bilmeden daha çok söylemek de caiz mi? CEVAP Elbette, çok iyi olur.

Sual: Kelime-i tehlilin, her yüzüncüde, (Muhammedün resulullah) demeyi unutunca mahzuru olur mu? CEVAP Mahzuru olmaz.

Sual: Kelime-i tehlili okurken, şaşırıp yeniden başlamak caiz mi? CEVAP Evet.

Sual: Namaz kılarken, yatağa girince, dua veya kelime-i tevhid okurken, ağzımız kapalı olarak kalbden sessiz okumak uygun mudur? CEVAP Kıraat, ağız ile okumak demektir. Kendi kulakları işitecek kadar sesli okumaya, hafif okumak denir. Yanında olan kimselerin de işitecekleri kadar sesli okumaya, yüksek sesle okumak denir. Hafif sesle okuyanı bir iki kişinin işitmesi mekruh olmaz. Sesli okumak, çok kişinin işitmesi demektir. (Bezzâziyye)

Kendi işiteceği kadar sesle okumadan kılınan namaz sahih olmaz. Dua ederken de, kendi işiteceği sesle okuması, söylemesi gerekir.

Kelime-i tehlili de, ibadet sevabı hasıl olması için, dil ile, kendi işitecek kadar sesli söylemek gerekir. Hatm-i tehlil okuyanların da, en az kendi işitecekleri kadar sesli okumaları gerekir. Kelime-i tehlil, ibadet olarak değil de, kalbi temizlemek için okunurken, dil oynatılmaz. (Redd-ül Muhtar)

Hatm-i tehlil Sual: Hatm-i tehlilin, yani 70 bin kelime-i tevhidin, sadece ölülere mi faydası vardır? CEVAP Hatm-i tehlilin, ölü diri, herkese faydası vardır. (Mekatib-i şerife)

KELİME-İ TEVHİD NEDİR ?

LÂ İLAHE İLLALLAH ve RABBİM ALLAH DERKEN:

EY ALLAH'IM!

  • Bütün yaratılmışların sahibi, terbiyecisi ve yöneticisi sensin. (Rab Kelimesinin Anlamı) (FÂTİHA 1)
  • Kâinattaki her şey senin mülkündür. Mülkün hakiki sahibi sensin. Mülkünde dilediğin şekilde tasarruf edersin. (BAKARA 107 ve 255, Â'Lİ İMRAN 26)
  • Hayatımın her ânında, başkalarına değil, yalnız sana kulluk yaparım. (FÂTİHA 4, YÂSİN 60)
  • Dualara yalnız sen cevap verdiğin için, darda kalınca yalnız seni yardıma çağırırım. (BAKARA 186 , NEML 62)
  • Yaratan sen olduğun için, emretme yetkisi de, hâkimiyet de yalnız sana aittir. (A'RÂF 54, YUSUF 40)
  • Senin doğru dediğin doğru, güzel dediğin güzel, iyi dediğin iyidir. (EN'ÂM 114, FURKAN 1)
  • Doğru yol, senin Kur'an-ı Kerim'de gösterdiğin yoldur. (Â'Lİ İMRAN 73)
  • Geçmiş zamanları, günümüzü, geleceği, gizlileri bilen yalnız sensin. (HİCR 24 - EN ' ÂM 59 ve 73)
  • Hakiki adalet ve huzur ancak senin emir ve yasaklarınla gerçekleşir. (NİSÂ 40 , MÜ ' MİN 20 , TİN
  • Hiçbir kanunu, geleneği, ilkeyi, töreyi senin emirlerinin önüne geçirmem. (AHZÂB 36)
  • Nasıl yaşayacağımı belirleme yetkisi ve hakkı yalnızca senindir. (Â'Lİ İMRAN 85, EN ' ÂM 153, CÂSİYE 1
  • Hiçbir şeyi seni sever gibi sevemem. (BAKARA 165)
  • Dirilten ve öldüren sensin. (A'RÂF 158)
  • Her şeyde senin rızanı ön planda tutarım. (EN 'ÂM 162)
  • Hiçbir zarar ve fayda senin takdirin olmadan gerçekleşmez.(EN'ÂM 17)
  • Yediren ve içiren, rızık veren sensin. (ŞUARÂ 79)
  • Hastalandığımda şifa veren sensin. (ŞUARÂ 80)
  • Kıyamet günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum sensin. (ŞUARÂ 82)
  • Senin söz söylediğin bir konuda ben kesinlikle karşı bir söz söylemem. (HUCURÂT 1)
  • Sana ve Resulüne karşı gelenleri asla sevemem. (MÜCÂDELE 22)
  • Benim dostum yalnızca Sen, Resulün ve senin emirlerine boyun eğerek namazlarını dosdoğru kılıp zekatlarını veren mü'minlerdir. (MÂİDE 55)
  • Hesap Günü'nün Sahibi sensin. (FÂTİHA 3)
  • Azabından korkulması gereken yalnızca sensin. (ZÜMER 13)
  • Tevekkül edilecek, boyun eğilecek makam yalnız sensin. (YUSUF 67 , EN'ÂM 71)
  • İnsanları yalnızca sana davet ederim. (YUSUF 108)
  • Sen her türlü noksan sıfatlardan uzaksın; senin bütün sıfatların mükemmeldir. (HAŞR 23)
  • Kalplerde olanı hakkıyla bilen sensin. (LOKMAN 23)
  • Bir şeyde anlaşmazlığa düşersem, onu sana, yani Kur'an-ı Kerim'e arz ederim. (NİSÂ 59)

MUHAMMEDUN RESULULLAH DERKEN...

  • Hazreti Muhammed (S.A.V.) Allah'ın gönderdiği bir peygamberdir. (Â'Lİ İMRAN 144)
  • Ancak Hazreti Muhammed'in izinde olurum. (NİSÂ 64, EN'ÂM 153, FURKAN 27)
  • Yolunu Resulullah'a uydurmayanlardan uzak durup, onları sevemem. (LOKMAN 15, NİSÂ 115)
  • Hayatımın her ânında, taklid edeceğim en güzel örnek Hazreti Muhammed'dir. Onun örnekliği, namazda, oruçta olduğu gibi; ailede, siyasette, iktisatta, hukukta, eğitimde dahi geçerlidir. (AHZÂB 21)
  • Resulullah'ın söz söylediği bir konuda ben karşı bir fikir beyan edemem. (HUCURÂT 1 ve 2)
  • Aramızda çekiştiğimiz şeylerde Resulullah'ın sünnetini hakem yaparım. Onun verdiği hükme, kalbimde hiç sıkıntı duymadan tam bir teslimiyet gösteririm. (NİSÂ 65)

"Ruhumuz Hakla uyanık değilse uyanıklığımız tutsaklığımızdır."

Advertisement