FANDOM


Bakınız

Şablon:KTFbakınız - d


Kur'an Terimleri Fihristi Kur'an Fihristi/Görsel Eşbah Ve Nezair EL-EŞBÂH VE'N-NEZÂİR Fİ'L-QUR'ÂNİ'L KERÎM
Online Mucem : http://kuranmeali.com/mucem.asp
KTF
KKF [1] {{KTF}}
A B C Ç D E F G H I İ K Kef Q Qaf L M N O Ö R S Ş T U Ü V W Y Z
Amaç: Ülkemizin online en zengin Kur'an terimleri fihristini oluşturmaktır.
Her Kur'ani terime iç link verilecek ve terimle ilgili ansiklopedik madde oluşturulacak ve ansiklopedik maddenin içerisine ilgili ayetler link olarak verilecek.Böylece her bir Kur'anİ terimin geçtiği tüm ayetlere ve ayetlerin tüm meal ve tefsirlerine aynı anda ulaşılabilecektir. Hatta önlerimin geçtiği hadislere ve önemli sözlere aynı anda aynı sayfada ulaşılacaktır.
Yöntem : 1. KTF nde bulunan kavramlara iç link verielerek sayfa oluşturulacak . 2. O konu ile ilgili izah sayfaya eklenecektir. 3. HDKD tefsirinden bulunacak Kur'an terimlerina ait izahlar kavramla ilgili ansiklopedik sayfaya eklenecek, 4. KTF de olmayan kavramlar için yeni sayfa oluşturularak ve fihrsitin olduğu sayfaya alfabetik sıra gözetilerek eklenerek fihrist geliştirilecektir. 5. Ayrıca Mu'cemül Müfehresden alınan ayetler bu sitede ilgili kuran teriminin ansiklopedik sayfasına eklenecektir. aşağıda ayetlerin alınacağı link bulunuyor. http://www.kuranmeali.com/%5Cmucem.asp
sonuç:Böylece internetteki en zengin "Kur'an terimleri fihristi" kollektif ve kollebratif bir usulle oluşturulmuş olacaktır. başta öğretmenlerimiz olmak üzere emeği geçenlerden Allah razı olsun. Bursa Valiliği'nde görevli hizmetli Mustafa'ya da teşekkürlerimizi de unutmayalım.
Mu'cem-ul Müfehres - Kur'an Kelimeleri Fihristi - Mucem
ا ب ت ث ج ح خ د ذ ر ز س ش ص ض ط ظ ع غ ف ق ك ل م ن ه و ؤ ى ي ئ ة

Ba's:Edit

Ba's, ölmüşlerin dirilmesi demektir.

  • Ba's, vakfe yani tevakkuf ve intizar, sual, hesap, mizan, sırat, nihayet bütün amellerin, iyiye iyi sevabının, kötüye kötü karşılığının verilmesidir. [1]Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 71. (1949)
  • Kur'ân'da türevleriyle birlikte 67 âyette zikredilen bu kelime, lügatta göndermek, uyarmak, sevk ve teşvik etmek manalarına gelmektedir.[2]
  • Câhiliye şiirinde "ba’skelimesi göndermek ve uyandırmak manasında kullanılmıştır.
  • Zuheyr b. Ebî Sulmâ bir beytinde şöyle der: "Siz küllenmiş savaş ateşini her ne zaman uyandıracak olursanız, herkes tarafından kınanacaksanız ve siz bu ateşi ateşledikçe o da kızacaktır."[3]
  • "Ba's" kelimesinin Kur'ân'daki anlamlarının bazıları, câhiliye döneminde kullanılan manalara uygundur. Nitekim bu kelime, peygamberler göndermek [4] Bakara: 2/56.
  • İnsanların öldükten sonra diriltilmesi[5]Kehf: 18/11, 18/12. gibi anlamlarının câhiliye döneminde yaşayan ve hanef inancına sahip şairlerin dışındaki insanların bilmediklerini söyleyebiliriz. Bu itibarla "ba's" kelimesi bu lügat anlamından alınarak, insanların öldükten sonra, Allah'ın huzurunda hesap vermek manasına aktarılmıştır. Bu da kavramın semantik açıdan değişimi olarak değerlendirebilir.[6]Yrd. Doç. Dr. Ahmet Çelik, Kur’an Semantiği Üzerine, Ekev Yayınevi: 137-138.
  • [2] el-İsfahânî, a.g.e., s. 68.
  • [3] Zuheyr, a.g.e., s. 19.
  • [4] bkz. Bakara: 2/56.
  • [5] bkz. Kehf: 18/11, 18/12.
  • [6] Yrd. Doç. Dr. Ahmet Çelik, Kur’an Semantiği Üzerine, Ekev Yayınevi: 137-138.

Bağteten:Edit

Bağteten, ansızın.

Bağy:Edit

Bağy, hased ve zulüm demektir.

  • Bu kelimenin aslı fesat manasınadır. Yara kötüleştiğinde, “Beğiye’l-cerh” denilir. Asmaî böyle açıklamıştır.[7] el-Bahru'1-muhît, 1/298
  • Bağy, haksızlıkla yükselmek, isteyerek teaddi (düşmanlık) etmek demektir. Sulh teşebbüsü yapıldığı, şüphe varsa giderildiği halde, birisi sulha yanaşmayıp hemen haksızlıkla üste çıkma hevesine kapılırsa "bağy" etmiş olur.
  • İki Müslüman topluluktan biri "bağy" ederek diğer tarafla savaşa tutuşmuş ise diğer Müslüman topluluklara düşen görev Hucurat: 49/8 da (fekâtilû elletî tenbağî) "o vakit bağy olanla savaşın" şeklinde açıklanmıştır. [8]Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 71-72. (4463) 

el-Bağy, dört şekilde tefsir edilir:

1. Zulm

  • "İsm'i (zenbi/günahı) ve bağy'i (zulmü)..." [9]A'râf: 7/33
  • "Fahşadan, münkerden ve bağy'den (zulmden) nehyeder." [10]Nahl: 16/90
  • "Ve onlar-ki kendilerine bir bağy (zulm) isabet ettiğinde..." [11]Şûrâ: 42/39

2. Ma'siyet (isyan, itaatsizlik)

  • "Fakat onları necata çıkarınca, yeryüzünde haksız yere bağyederler (ma'siyet işlerler, isyan ederler). Ey insanlar! Bağyiniz (ma'siyetiniz, isyanınız) sadece kendi aleyhinizedir (onun zararı sizedir). (Bu yalnızca), dünya hayatıdır." [12]Yûnus: 10/23

3. Hased/kıskançlık

  • "Kendilerini sattıkları o şey ne kötüdür ki: bağy (hased) ederek Allah'ın indirdiklerine küfrettiler."[13] Bakara: 2/90
  • "Onlar ancak kendilerine ilm gelmesinin ardından aralarındaki bağy (hased/kıskançlık) sebebiyle ayrılığa düştüler." [14]Şûrâ: 42/14

4. Zina

  • "Anan da bağy (zinâkâr/zâniye) değildi." [15]Meryem: 19/28
  • "İffetli olmak istedikleri halde cariyelerinizi bağye (biğâ) (zinaya)[16] Burada bağy ile zinanın kasdedildiğini söylemek, delile muhtaçtır. (Redaktör)zorlamayın!" [17]Nûr: 24/33.Mukâtil b. Süleyman, Kur’an Terimleri Sözlüğü, İşaret Yayınları: 422-423.

Bahreyn:Edit

Bahreyn[18]Kehf: 18/20., iki deniz demektir.

  • Ancak Kur'ân'daki kullanımı bir boğazı çağrıştırmaktadır. Farklı rivayetlerde farklı boğazların ismi geçmektedir.
  • Yani iki denizin kesiştiği bir yer demektir.
  • Basra Körfezi, yani İran Denizi ile Hint Okyanusu'nun birbirine karıştığı sınırdır. *Ancak, Mecmû'u'l-Buldân'a göre, "bahreyn", Basra ile Umman arasında bir çok ülkeyi kaplayan bir bölgenin, kara parçasının ismidir.
  • Kelimenin Kehf Sûresi'ndeki kullanımını göz önünde bulundurarak, Hz. Musa'nın Medyen'den sonra Bahreyn'e bir yolculuğa çıkması da mümkündür.
  • "Bahreyn", biri tatlı, diğeri acı suyu olan iki ırmak veya bir ırmağın denize döküldüğü yer diye de tefsir edilmiştir. [19] Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 72. (3257, 3693)

Bakara:Edit

Bakara[20] Bakara: 2/67., "bakar"in müennesi ve müfredidir. Mandayı da içine alacak şekilde bütün sığır cinsinin ortak adıdır.

  • Dolayısıyla, "bakara", erkek veya dişi sığır, yani bîr inek veya öküz, bir düve veya bir tosun veyahut bir manda olabilir.
  • Erkeğine, "bakır ", "bakîr ", "beykur ", "bâkur " da denilir. "Bakr " anlamına geldiğinden, toprağı sürüp yardığı için "bakara" denilir. [21]Saffat: 37/125.

Ba'l/Büule:Edit

Ba'l[22], çoğulu "büule"dir. Ba'l, zamanında değer verilen bir putun ismiydi.

  • Yükseklik manasına geldiği için, seyyid , malik , efendi kelimelerinin karşılığı olarak kullanıldığı gibi koca ve kan anlamlarına da gelirdi.
  • Erkeklerin ba'lı denince, onların hanımları, hanımların ba'lı denince, onların kocaları demek olur, Bakara: 2/228'de bu anlamda kullanılmaktadır.[23] Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 72-73. (4068)

Bâri:Edit

Bâri daha önce benzeri olmaksızın bir şeyi ayıpsız, noksansız yoktan yaratan, vücûda getiren. demektir.

  • Beriyye mahlukat demektir.
  • Bari, "Hâlık "tan daha özeldir. Bunda ilk yaratılışı hatırlatma vardır.

Bârizûn:Edit

Bârizûn, açıktadırlar, hiçbir şey onları örtmez.

Basar/Basîr:Edit

Basar ve basîr[24]En’am: 6/103., körün tersidir. Ya "basar"dan veya "basîret"ten sıfatı müşebbehe olduğu için, "habîr" (haberdar) anlamına da gelir.

  • Her yönüyle gören, her şeyin içine dışına, her şeyine vakıf olan, işlerin sırlarına aşina manasına kullanılır. İşte Allah böyle "basîr"dir. [25]Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 73. (2018)

Basar, üç şekilde tefsir edilir:

1. Kalb ile gören

  • "Onlardan sana bakanlar da vardır, fakat a'mâları sen mi hidâyete ileteceksin; üstelik basiretleri de yokken (kalbleriyle hidâyeti de görünüyorlarken)?!" [26]Yûnus: 10/43
  • "A'mâ ile basîr (kalbi îmân ile gören: mü'min) bir olmaz." [27]Fâtır: 35/19
  • "Onları sana bakar görürsün. Halbuki onların basiretleri yoktur (kalbleriyle görmezler)." [28]A'râf: 7/198

2. Gözlerle görmek

  • "Bu sebeble onu semi', basîr (gözleriyle gören) yaptık." [29]İnsan: 76/2
  • "Derhal basîr oldu (gözleri görmeye başladı)."[30]Bu yorum, Hz. Ya'kûb'un, oğlu Yûsuf un kaybı nedeniyle üzüntüden kör olduğu varsayımına dayanmaktadır. Ancak, bu hususta -zayıf ve güvenilmez rivayetler dışında- bir delil yoktur. (Redaktör) Yûsuf, 12/96
  • "Bugün basarın (gözlerinin görmesi) pek keskindir." [31]Kaf: 50/22

3. Hüccetten/delilden yana basiret sahibi

  • "Oysa ben basîr (dünyada hücceti delil getirme gücüne sahib) idim." [32]Tâ-Hâ: 20/125. Mukâtil b. Süleyman, Kur’an Terimleri Sözlüğü, İşaret Yayınları: 287-288.

Basık:Edit

Basık, uzun, düzgün, dolgun veya yüklü demektir.

  • Kur'ân'da hurma ağaçlarının verimliliği ve meyvesinin doluluğu, mükemmelliği anlamında kullanılmıştır. [33]Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 73. (4500)
  • Basikât, uzun şeyler. Bir şey uzayıp boy attığında "Beseqa’-şey’" denir. Mastarı "Busuq"tur.

Bâsira:Edit

Bâsira, çok buruşuk ve çatık manasınadır.

  • Bir kimsenin yüzü ekşi ve çatık olduğunda "Besera vechehu" denir.

Batıl:Edit

Bâtıl[34]Al-i İmran: 3/191., Iugatta kaybolmak (zail), yani vücutta durmayan, madum olan, yok olan demektir.

  • 1-bâtıl" (batıl sebeplerle), yok yere, haksız, gerçek sebep olmaksızın, itibare değer meşru bir sebep olmaksızın gibi anlamlara gelir. Batıl, üzerine hiçbir hüküm ve hikmet, fayda ve maslahat gerekmeyen demektir ki, aşağı, faydasız, gidici, kaybolucu, beyhude ve abes olabilir.
  • Batıl, hırsızlık, hainlik, gasb etmek, kumar, haksız mübadeleler, sefihlik, israf, gayri meşru sebeplere yönelik maksatların hepsidir. Kazanma nedenini de harcanma şeklini de kapsar. Haksız mal yemek gibi. [35]Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 73. (1261,1341)
  • Arap dilinde "Be-ta-le" fiil kökünden gelir. Lügatta bu fiil; boşa gitmek, gerçek olmayan, neticesiz, yalan, sahte, yok olmak anlamlarına gelmektedir.
  • Kur'ân'da bu kelime birkaç batıl çeşidinin birisini ifade eder.[36] Hak olmayan manasında bkz. Bakara: 2/42; Al-i İmran: 3/71; Yanlış yol anlamında bkz. Muhammed: 47/3; Hakikati bozan, onu tahrif eden amiller manasında, bkz.. Fussilet: 41/42.
  • Genelde hakkın (doğrunun) karşıtı olarak kullanılır.[37]İbn Manzûr, a.g,e., II, 56, 57.
  • Câhiliye şairlerinden Lebîd b. Rabî'a şöyle der:
  • "(Badiye denilen yerin cinleri gibi, genç kalmakta direnen kimselerin karşılarında), onların iddialarını batıl ve boş olanlarını yüzlerine vurdum ve bence hak ne ise onu söyledim.
  • Karşılıklı övünmekte, onların en asil olanları benim karşımda cevap veremediler."[38]Lebîd, a.g.e., s. 234.

Arap dilinin üstadı Rağıb , hak kavramını dört açıdan inceler:

1- Bir şeyi, hikmetin getirdiği şekilde yapan, meydana getiren anlamında hakk. Bu tanıma göre Allaha Hakk denilmiş ve bu kavram O'nun sıfatlarından biri olmuştur.

2- Hikmet üzere, hikmete binaen meydana gelen şey. Bu anlamda Allah'ın bütün fiilleri haktır.

3- Zihninde tasarladığı anlama uygun bir şeye inanmak. Bu bağlamda "cennet ve cehennem, sevap, ceza ve ölümden sonra diriliş haktır deriz.

4- İster sözün ister fiilerin, zaman, şartlar ve miktar bakımından gereken şekilde olması anlamına "hak". Bu bağlamda "sözün haktır, eylemin haktır" deriz.[39]el-İsfâhânî, a.g.e., s. 179.

  • Nitekim Kur'ân'da "Rabbi'nin kelimesi böylece hak oldu ki, cehennemi dolduracağım."[40]Secde: 32/139.buyrulmaktadır.
  • Kur'ân bünyesinde "hak" kavramı, her şeyiyle gerçek ve kalıcı olan ve değişmeyendir. İnsanlara faydalı ve yararlı olandır[41] bkz. Ra'd: 13/17.
  • Ve Kur'ân'da, genelde batılın karşıtı olarak "hak" kavramı yer alır.
  • Bâtıl ise boş ve yok olmaktır. Zira Allah'tan ve O'ndan gelenden başka her şey boştur ve yok olmaya mahkumdur.

Nitekim Lebîd şöyle demektedir:

  • "Allah'tan başka her şey boş ve değersizdir. Ve şüphesiz her nimet de yok olacaktır."[42] İbn Kuteybe, Ebu Muhammed Abdullah, eş-Şi’ru ve'ş-Şu'ara, Beyrut, 1985, s. 170.

  • Kur'ân terminolojisinde "batıl", iyi olmayan, gerçek olmayan değersiz olan şeylerdir.[43]
  • Câhiliye döneminde ise böyle bir anlamı yoktur. Kur'ân'la bu anlamı kazanmıştır diyebiliriz.[44]Yrd. Doç. Dr. Ahmet Çelik, Kur’an Semantiği Üzerine, Ekev Yayınevi: 95-97.

el-Bâtıl , dört şekilde tefsir edilir:

1. Kizb/tekzib (yalan, yalanlama)

  • "İşte mubtiller/bâtılcılar (öldükten sonra dirilişi yalanlayanlar) burada hüsrana uğradı." [45]Mü'min: 40/78
  • "O zaman mubtiller/bâtılcılar (yalanlayıcılar -ki onlar Allah'ın laneti üzerlerine olasıca Yahudilerdir) şüphe ederlerdi." [46]Ankebût: 29/48
  • "Ona, ne önünden, ne arkasından bâtıl yaklaşamaz (Kur'ân, kendinden önceki Kitaplar tarafından yalanlanmadığı gibi; kendinden sonra onu yalanla¬yacak bir Kitap da gelmeyecektir)." [47]Fussilet: 41/42

2. İhbât (boşa çıkarmak)

  • "Sadakalarınızı başa kakmak ve eziyet etmek ile ibtâl etmeyin (onları boşa çıkarmayın)!" [48]Bakara: 2/264
  • "Ey îmân edenler! Allah'a itaat edin, Rasûl'e itaat edin; amellerinizi ibtâl etmeyin (boşa çıkarmayın)" [49]Muhammed: 47/33

3. Şirk -ki onun sabit bir esası yoktur

  • "De ki: "Hak geldi, bâtıl (şirk: şeytanlara ibâdet) gitti. Doğrusu bâtıl (şirk) gidicidir." [50]İsrâ: 17/81
  • Çünkü şirkin ne yeryüzünde bir aslı/kökü, ne de semada da bir fer’i/dalı vardır. İşte bundan dolayı o yok olmaya mahkûmdur.
  • "Bâtıla (şeytana ibâdet: şirke) îmân edip, Allah'a küfredenler... İşte onlar, hâsirlerdir/zarar edenlerdir." [51]Ankebût: 29/52
  • "Şimdi bâtıla îmân ediyorlar (şeytana ibâdet edi¬yorlar: şirki tasdik ediyorlar) da..." [52]Nahl: 16/72

4. Zulm

  • "Aranızda mallarınızı bâtıl (zulm) ile yemeyin ve onları hakimlere sarkıtmayın!" [53]]]
  • Bunun bir benzeri de Nisa sûresindedir.[54]Nisâ: 4/29.

Batş:Edit

Batş; kuvvet ve intikam demektir.

  • Bir kimse birini şiddet ve zor kullanarak yakaladığında "Darabet anhu safhân" denir.
  • Batş, sert ve kuvvetli tutuş, yakalayış anlamlarına gelir.
  • Şiddetin fazlalığını, büyüklüğünü anlatmak için kullanılır.
  • Kur'ân'da Allah'ın gücünün, kudretinin ve azabının büyüklüğünü ve şiddetini anlatmak için kullanılmıştır.

Batş, iki şekilde tefsir edilir:

1. 'Uqûbet/cezalandırma

  • "Andolsun ki onları batşımızla ('uqûbetimizle/cezamızla) inzâr etmişti." [55]Kamer: 54/36
  • "O en şiddetli batş ile batşedeceğimiz (ceza ile cezalandıracağımız) gün..." [56]Duhân: 44/16
  • "Şüphe yok ki Rabbinin batşı ('ıqâbı/cezası, ce¬zalandırması) pek şiddetlidir." [57]Buruc: 85/12

2. Kuvvet

  • "Biz bunlardan önce karndan nicelerini helak ettik; onlar bunlardan batş (kuvvet) itibariyle daha şiddetliydiler."[58]Kaf: 50/36
  • "Biz bunlardan, batş (kuvvet) itibariyle daha şiddetli olanları helak ettik." [59]Zuhruf: 43/8.

Bâtın:Edit

Bâtın, zâtının künhü ile gözlerin görmesinden gizli, görülemeyen.

Batşetenâ: Edit

Batşetenâ, "şiddetli azabımız" manasınadır.


Bâû Edit

Bâû, "döndüler" demektir.

  • Râzi, bu fiilin sadece şer için kulanıldığını söylemiştir.

Beasnâkum: Edit

"Sizi dirilttik" demektir.

Taberî şöyle der:

  • "Ba's kelimesi aslında, birşeyi yerinden oynatmak ve kaldırmak" demektir.


Bedi ': Edit

Bedi', ibda' mastarından ism-i fail mânâsında bir sıfat-ı müşebbehe olup, yaratan demektir.

  • İbda' ise, bir şeyi örneği olmaksızın yaratmak demektir.

Bedv /Beda : Edit

Bedv[60]Yusuf: 12/100., Vahidî ve diğerlerinin beyanına göre iki anlama gelir.

  • Birincisi, kişinin uzaktan gördüğü düz ve açık yer demektir.
  • Dilimizde "alan" tabir olunur. Aslı "beda", "yebdu" ve "bedven" fiilenden, zuhur (ortaya çıkma, görünme) anlamına masdar olup, sonra mekan masdar ile isimlendirilerek "bediv" ve karşılığında "hadar" (yerleşik, düzenli) ile ilişkilendirilerek, "bedevî" ve "hadarî" (göçer ve yerleşik) denilmiştir.
  • İkincisi, "beda" bir bölgenin, yerin adıdır.
  • İbni Abbas'tan rivayet olunduğuna göre; Hz. Ya'kûb oradan Hz. Yûsuf'un yanına gelmişti.
  • İbni Enbari’de "Beda" bilinen bir yerdir. Örneğin, "filan Şi'b ile Beda arasında" denilir.

Kuseyr bir şiirinde şöyle demiştir:

  • "Sen o sevgilimsin ki, bana Beda'ya kadar Şi'bi sevdirdin. Halbuki benim vatanım bu ikisi de değildi." [61]Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 74. (2926-2927)

Beğat:Edit

Haksızlık etti, zulmetti.

  • Bu kelimenin aslı, hak sınırından zulüm ve taşkınlığa geçmek mânâsına gelir.

Behçet:Edit

Behçet göze, gönüle neşe ve şetaret (sevinç), rahatlık veren güzellik, dilberlik demektir.

  • Behîc de aynı anlamdadır.

Bekke:Edit

Bekke[62]Al-i İmran: 3/96., Mekke şehri demektir.

  • Ancak, Bekke Mekke'nin içinde dar bir bölgenin, örneğin Mescid-i Haram'ın bulunduğu yerin ismi de olabilir.
  • Yani, Mekke, beldenin ismi, Bekke de Mescid-i Haram'ın bulunduğu yerin adıdır.[63]Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 74. (1148)

Bel:Edit

Bel[64]Furkan: 25/11., bir atıf harfidir. Asıl manası idrap demektir. İdrab ise, sözü üstünden altına çevirmektir.

  • Yani makablini; öncesini, öncekini görmezden gelerek (sarf-ı nazar ederek) sonrasına, sonrakine yönelmektir.
  • Bunu "belki" diye tercüme etmek meşhur olmuştur. "Bel", bazan, hatta kelimeleri gibi ilerleme, artma ifade eder. [65]Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 74. (3574)

Bela:Edit

Belâ, imtihan ve deneme demektir.

  • Bu kelime, "Bir deneme olarak sizi hayırla da, şerle de imtihan ederiz"[66] Enbiya: 21/35mealindeki âyette olduğu gibi, hem hayır hem şer için kullanılır.
  • Belâ ifadesi, bir tasdik ifadesidir. Yalnız bu ifade, "neam" (evet), "la" (hayır) kelimeleri gibi değil, olumsuzu tasdik ve takrir eden bir ifadedir.
  • Örneğin, "daha gelmedi mi?" sorusuna karşı "belâ" denildiğinde "evet geldi" demek olur. Bu nedenle "belâ" ifadesi, fiil söylenmeksizin tercüme edilemez.

Beled:Edit

Beled ve belde[67]Beled: 90/1., muhit, mahdud ve muayyen olan, içinde insanların toplandığı insanların oturduğu yerdir.

  • Şehire belde denilmesi bu nedenledir. Îmar edilmemiş mefazeye belde denilmesi, eskiden insanların yaşamış olması, haşarâtın mekanı bulunması ve kabirlerin orada bulunuyor olmasındandır.
  • İki kaş arasına belde denilmesi sınırlarının belli olması nedeniyledir.
  • Devenin göğsüne, döşüne belde denilmesi de aynı nedenledir.
  • Bazan insanın göğsü için de kullanılır. Hatta, eser, nişan, lüzum, ikamet, hayret ve zihin donukluğu anlamında da kullanılır.
  • "El-beled" ifadesi Mekke veya herkes tarafından bilinen bir şehir içindir.
  • Beled Sûresi'ndeki "el-beled" kelimesinin Mekke şehri için kullanıldığında müfessirlerin icmaı vardır. [68]Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 75. (5824)

Benân:Edit

Benân, "beninetun" kelimesinin çoğulu olup parmak uçları veya parmakların kendileri demektir.

Nâbiğa şöyle der:

  • Yumuşak ve kınalı parmaklarla... Sanki onun parmakları, yumuşaklıktan,nerdeyse düğümlenecek anem ağacıdır.[69]Kurtubî, 19/92

Benîne Şuhûd:Edit

Benîne şuhûd, "şahid"in çoğuludur.

  • Şuhûd, hepsi babasının gözü önünde olan, şuraya buraya gitme; çalışma ihtiyacı olmayan, meclis ve toplantılarında babalarının yanında bulunan, önemli işlerde şehadetlerine, görüşlerine başvurulan oğullar demektir. [70]Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 75. (5453)

Berâet:Edit

Berâ, uzak mânâsına gelen bir mastardır.

  • Bir kimse bir şeyi ta mamen bırakıp uzaklaştığında "Teberreet mine’l-emri" der.
  • Berâet kelimesinin asıl mânâsı, Müfredat ve Besâir'de açıklandığına göre, kerih görülen herhangi bir şeyden tefassi (kırılma, ayrılma), tebaud (uzaklaşma) demektir.
  • Kadı Beydavî ise,bu kelimenin aslının "bir şeyin gayrısından halis olması" mânâsına da geldiğini söylemiştir.
  • "Hasta hastalığından, medyun deyninden berî oldu" dedikleri gibi."Berae Allahu âdeme et-tayni" ifadesindeki "berae" de inşa etmek anlamındadır.
  • Meselâ "beratı zimmet asıldır" denildiği zaman, önceden inşa edilen, kural olmuş olan hulus ve selamet mânâsı kastedilir. Cezada suçtan berat da böyledir.
  • F. Razi tefsirinde beraetin mânâsı "inkıtaı ismettir" demiştir.

Kısaca beraet: Herhangi bir kerahati nâkısadan selamet ve uzaklaşmak mânâsına gelmekle birlikte devlet hukukunda sonradan olan olayları iktiza (gerek, gereklilik) eden katı münasebet demektir. Ültimatom, ilişkilerini kati şekilde kesilmesi vs...

Berara:Edit

Berara, "ebrar" gibi "berr"in ve "barr"in çoğuludur.

  • "Berr"in çoğulu ise çok hayır sahibi, "barr"in çoğulu ise, söz ve hareketlerinde sadık demek olur.
  • İkisini de kapsayacak şekilde takva diye tefsir edilmiştir.

Beriqa:Edit

Korktu, hayrete düştü, apışıp kaldı demektir.

  • Bunun aslı şimşeğe bakıp gözün dehşete kapılması manasindadır.

Zürrumme şöyle der:

  • Eğer Mey[71] Mey, şiirde'kullanılan bir kadın ismidir., yolculuk yapmakta olan Lokman Hekim'in gözüne görünse, Lokman dehşetinden nerdeyse şaşa kalır.[72]Ebu Hayyan, Bahru’l-Muhit, 8/382

Beriyye:Edit

Nafi ve İbn-i Zevkan bu kelimeyi "Berie" diye okumuşlardır "Berie", halk demektir.

  • "Bari"nin mef'ulu olup halk ve halika gibi bütün mahlukât için kullanılır. Bir kısım dilci, hemzesiz "beriyye"nin toprak mânâsına olan "bera"dan türetildiğini söyleyerek, "beriyye"nin topraktan yaratılan halk ve beşer olduğunu savunmuşlardır.
  • Müfessirlerin büyük çoğunluğu "beriyye"[73]Beyyine: 98/6. kelimesini beşer/insan olarak tefsir etmişlerdir.
  • Beriyye, mahlûkât demektir. Bu, Arapların "Berae’llahu’l-halqa: Allah, mahlûkâtı yarattı" sözündendir. "Yaratan" mânâsına gelen "el-bâri":kelimesi de bu köktendir. [74]Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/381

Berk-i Basar:Edit

Berk-i basar, gözde şimşek çakması, ansızın tepesinde / beyninde çakan şimşekten dolayı, karşı karşıya kalınan şiddet ve dehşet halinden mecaz olarak, birdenbire habersiz bir şekilde başa gelen öldürücü hadisenin şiddetli acısı içinde, dehşet ve hayret içinde duyulan keskin intibahı/uyanıklığı ifade eder.

Berr/Ebrar:Edit

Berr kelimesinin çoğulu "ebrar"dır. Yani "rab" "erbab" gibi. "Fail" vezni "ef'al" diye çoğul yapılabildiğine göre "barr"ın çoğulu olabileceği de söylenmiştir.

  • "Berr", birr sahibi, iyilik sahibi, gereği gibi hayır işleyen kimse, iyi insan demektir.
  • Hasen'den gelen bir rivayette, "karıncayı incitmez, şerre razı olmaz kişi diye tarif edilmiştir. "Barr" ise iyilik ve ihsan yapan ahdine, sözüne, yeminine sadık kimse manalarına gelir.
  • İnsan Sûresi'nde şakir olanların akibetleri açıklanırken, onlar "ebrar" unvanıyla isimlendirilerek tarif edilmiştir.
  • Kısacası, berr ve ebrar, iyilik ve ihsan yapan, sözünde ve yemininde duran insan demektir.
  • Ebrar: Berr'in çoğuludur. Fail vezni (ef'al) ebrar diye çoğul yapılmıştır. Berr: Birr sahibi, iyilik sahibi demektir.

Berzah:Edit

Berzah, iki şey arasındaki hail/engele, iki deniz arasındaki dile denilir.

  • Ve bir hicri mahcur-yani bir nefret ve zıddiyet, had ve hudud demektir.

Basâir:Edit

Basâir, deliller ve alâmetler demektir.

Be's:Edit

  • Be's[75] İsra: 17/5., güç, kuvvet, hızlı savaş, sıkıntı, azab ve harb ehli gibi manalara gelir. [76]Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 77. (4558, 44 18)

el-Be's, üç şekilde tefsir edilir:

1. Azâb

  • "Be'simizi (dünyadaki azabımızı) gördüklerinde, "Allah'a îmân ettik; O'nun vahdetine (bir ve tek ilah olduğuna)" dediler." [77]Mü'min: 40/84
  • "Be'simizi hissettiklerinde (azabımızı gördüklerinde) hemen oradan kaçışıyorlardı."[78]Enbiyâ, 21/12
  • "Eğer Allah'ın be'si (azabı) gelirse, bize kim yardım eder?!" [79]Mü'min: 40/29

2. Fakirlik

  • "Be's'te (fakirlik ve şiddette/zorlukta) sabredenler..." [80]Bakara: 2/177
  • "Andolsun ki senden önceki ümmetlere (de elçiler) gönderdik; tazarru etsinler diye onları be's'e (fakirliğe) ve darrâ (şiddete/zorluğa) uğrattık." [81]En'âm: 6/42

3. Qıtal/savaş

  • "Allah o küfredenlerin be'sini (küffarın savaşını/savaşmasını) önlemeye muktedirdir." [82]Nisâ: 4/84
  • "Biz kuvvet sahibi ve şiddetli be's sahibiyiz (savaş ehliyiz)." [83]Neml: 27/33
  • "Be's zamanında (savaş esnasında)..." [84]Bakara: 2/177
  • "Aralarında be's'leri şiddetlidir (münafıklarla Yahudiler arasında savaş olursa şiddetli olur)." [85]Haşr: 59/14.

Be'sullah:Edit

Be'sullah, Allah'ın azabı ve intikamı.


Besera: Edit

Yüzü ekşidi ve rengi değişti.

Leys şöyle der:

  • Bir kimse kaşlarını çattığında "Abese" denir.
  • Kaşlarım çatarken dişlerini de gösterirse "Keleha" denir.
  • İşe önem verip o konuda derin derin düşünürse "Besera" denir.
  • Bu düşünce ile birlikte kızarsa "Besele" denir.[86]Tefsîr-i Kebir, 30/201


Besmele: Edit

Mushafta iki türlü besmele vardır.

  • Birisi, sûre başlarında yazılan müstakil besmele,
  • diğeri, Neml Sûresi'nin bir ayeti olan besmele.
  • Sûre başlarındaki besmelenin, sûrenin bir parçası olup olmadığı konusunda ihtilaf vardır.
  • Said İbni Cubeyr, Zühre ve Ata İbn-i Mübarek, besmelenin sûrenin bir parçası olduğunu söylemiştir.
  • İmam Şafiî ve mezhebi de bu görüştedir. Bu nedenle Şafiî mezhebine uyanlar, namazlarda besmeleyi açıktan okurlar. Ve "en'amte aleyhim" ifadesi bir ayet olarak alınmaz.
  • İmam Mâlik, Medine'deki uygulamayı esas alarak, ne Fatiha Sûresi'nin, ne de diğer sûrelerin başlarındaki besmeleleri, surelerin bir parçası olarak görmüştür.
  • Namazda, besmelenin ne açıktan ne de gizli olarak okunmasını istedi.
  • Hanefî mezhebine gelince; bu mezhebin en sahih görüşü şudur: Öncelikle sûrelerin başlarındaki besmele Kur'ân'dan bir ayettir. Ancak surelerin bir parçası değildir. Fatiha gibi her namazda okunması vacip değildir. Birinci kıraatte okunur diğerlerinde okunmaz.
  • Besmele görünüşte "bism", "Allah", "er-rahmân" "er-rahîm" gibi dört kelimedir. *Aslında yedi kelimedir.Çünkü, "bi ismin", "bi"si ile "er-rahmâni'r-rahîm"in harfi tarifleri de birer kelimedir.
  • Arap lisanında harfi tarifler hiçbir zaman bağımsız bir kelime olarak kabul edilmedikleri halde "ba" hem kendisi bir kelimedir, hem de mütealliki mahfuzu (silinmiş) olan bir fiil ile failini de bildiren üç kelimedir.
  • Burada kural, "bi ismi rabbeke" gibi vasıl hemzesi (ortada düşen elif) ile yazmaktır. *Ancak bu besmeleye özgü olarak "bismillah" olarak okunduğu gibi, hemze düşürülerek yazılır.
  • Bunun yerine "bi"nin başı uzatılır. Ta ilk dönemlerden beri bu bir hat kuralı olarak kabul görmüştür.
  • Besmele görünüşte bir izafet tamlaması ile iki sıfat tamlaması ve başında bir ilgi edatının birleş¬mesinden meydana gelmiş bağımsız bir tam cümledir.
  • Gerçekte ise, gayet kısa, öz ve açık anlamlı tam bir sözdür.
  • Besmelede, fiilin, cümlenin sonuna bırakılmasıyla, Allah'ın isminin öne alınması, Allah'tan başka ilahların reddedilip, başlamayı yalnız Allah'ın ismine hasretmek içindir.
  • Yani; "ne kendim, ne bir başkası, yani akla gelebilecek hiçbir isimle değil, yalnız Allah'ın ismi ile başlıyorum" demektir. Bu şekilde besmele bir de tevhid manasını içermektedir.

Besmelenin, dilimize şu tercüme şekillerinden biri ile tercüme edilmesi gerekir.

1- Çok merhamet edici bir rahman olan Allah'ın ismi ile (lamiye)

2- Rahman rahîm olan Allah'ın ismi ile (lamiye)

3- Rahmân-ı rahîm olan Allah'ın ismi ile (beyaniye)

4- Rahman rahîm olan Allah namına/adına (beyaniye)

5- Rahman, rahîm, Allah'ın ismi ile

6- Rahman, rahim Allah ismi ile

7- Allah'ı rahman rahîm ismi ile

8- Allah'ı rahmani rahîmin ismi ile

  • "Esirgeyici bağışlayıcı tanrı adıyla" gibi münker tercümelerle, metni tahrife özenmekten uzak durmaya mecburuz. [87] Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 77-79. (15-40)


Besr: Edit

Besr, vaktinden evvel istical etmek, ortaya çıkmak, hamlık yapmaktır.

Meyvenin hamına, hurmanın, üzümün koruğuna büsür denir. Müddessir: 74/22'deki "beser" ifadesi vaktinden evvel kopmuş ham koruk gibi anlamındadır. [88]Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 79. (5455-5456)


Bess: Edit

Bess[89]Yusuf: 12/86., yaymak demektir.

  • Yayıp çıkarmak anlamına masdar ise de bundan mebsus/yayılmış/yayılan manası ile isim de olur ki, herkesi içine sığdıramayıp aleme yaymaktan kendini alamayacağı, zorlu havsala, dayanılmaz, yakıcı dert, tasa, istek ve arzu demektir.
  • Dışa taşan arzu, istek anlamlarına da gelir. [90] Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 79. (2908)


Besse: Edit

Yaydı, dağıttı.


Beşer: Edit

Beşer[91]Müddessir: 74/6., insan anlamındadır.

  • Beşer, "beşere"nin çoğuludur. Derinin, özellikle insan derisinin dış yüzleri mânâsına da gelir.
  • İnsana beşer denilmesi de bu yüzdendir. [92]Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 79. (5458)


Beşîr: Edit

Beşîr, "mübeşşir" manasınadır.

  • Müjdeleyen, sevindiren, doğru bir şeyi haber veren demektir.


Beşşir: Edit

Bu kelimenin ismi olan beşaret, sevinçten yüz hatlarının değişmesine sebep olan sevindirici haber, müjde manasına gelir.

  • Kötü bir haber için kullanıldığında, şu âyette olduğu gibi "alay" manası ifade eder: *"Altın ve gümüşü yığıp da, onları Allah yolunda harcamayanların var ya, işte onlara acıklı bir azabı müjdele"[93]Tevbe: 9/34 âyeti bunu ifade eder.
  • Beyne eydihinne ve erculihinne:[94]Mümtehine: 60/12.
  • ... Kadın bir çocuk buluyor ve kocasına, "Şu benim sen¬den olan çocuğumdur" diyordu. Bu uydurulmuş bir iftiradır. [95]Ferra, Meani, 1955, C. 3 s. 152.
  • ... Kadın bir çocuk buluyor ve kocasına; "O, benim sen¬den olma çocuğumdur" diyordu. *Elleri ve ayakları arasındaki (ile) uydurulmuş iftira; kadının kocasına yalan söyleyerek isnad ettiği çocuktan kinayedir.
  • Çünkü onu taşıyan karın iki el arasında, onu doğuran ferc/rahm ise iki ayak/bacak arasındadır. [96] Zemahşeri, Keşşaf 1997, c.4 s. 519.
  • ... Yani kocasından başkasına ait olan bir çocuğu, "o (çocuk) sendendir" diye ona getirmesin.[97] Semerkandi, B. Ulum, 1996, c. 3 s. 440
  • Lafzen "elleri ve ayakları arasında". Yani, kendi kendilerine, "eller" ve "ayaklar", her türlü insan faaliyetini sembolize eder. [98]1.
  • ... Kocalarından olmayan, buluntu çocuğu "Bu benim çocuğumdur, senden olmuştur." diyerek onlara nisbet etmesinler.

Tefsirciler şöyle der:

  • Kadın, hamile kalmadığı için, kocasının ayrılmasından korktuğunda, kocası kendisini bırakmayıp yanında kalsın diye, bir çocuk bulup onu kocasına nisbet ederdi.
  • Ayetten maksat "buluntu çocuk"tur. Zina değildir. Çünkü zina daha önce açık olarak yasaklanmıştı. [99] ..
  • Yüce Allah'ın "ellerinin ve ayaklarının arasında onu iftira edenler" demesinin sebebi şudur. Anne, çocuğu doğurduğunda, çocuk onun elleri ve ayakları arasına düşer.[100]8.
  • Anlaşıldığı üzere ayette yer alan eller ve ayaklar, bildiğimiz el ve ayaktan ziyade, başka anlamlara hamledilmiştir.
  • Bunlar bazen doğan çocuğa bazen de kişinin kendiliğinden yaptığı veya uydurduğu bir işe ya da söze hamledilmiştir.
  • Sanırım, meallerdeki çevirileri de inceleyip ilgili tefsir metinleriyle karşılaştırırsak doğru anlamı bulmamız daha da kolaylaşacaktır.
  • Elmalı: ... elleriyle ayaklan arasında bir bühtan (iftira) uydurup getirmeyecekler ..,
  • Bu ibarenin, kadının başka bir erkekten gayri meşru olarak almış olduğu bir çocuğu kocasına isnad etmesi manası olması ihtimali yok değilse de, bu daha önce geçen "zina etmeyecekler" ifadesine dahil olduğu için burada bu ihtimal geçersizdir.
  • Nitekim "beyne eydihinne ve erculihinne" (elleriyle ayaklan arasında) tabirinin yalnız furucdan (apış arasından) değil, zattan kinaye olarak kendi nefislerinden (kendiliklerinden) uydurdukları her çeşit iftiraya şamil olması da muvafıktır. *Dolayısıyle burada zina isnadı, gıybet, dedikodu vs. tarzında yapılan her türlü iftira, yalan ve sahtekarlıktan nehiy vardır.
  • Çantay: ... elleri ve ayaklan arasında bir iftira düzüp getirmemeleri[101]...Yani gayr-ı meşru bir çocuk dünyaya getirip de onu zevcine nisbet ve iftira etmemeleri. "Celaleyn, Medarik"
  • D.Î.B., Atay: ... başkasının çocuğunu sahiplenerek kocasına isnatta bulunmamak...
  • Bilmen: ... elleriyle ayaklan arasında uyduracakları bir bühtan ile gelmemeleri...
  • Yavuz: ... elleriyle ayakları arasında bir bühtan uydurup getirmemek (gayri meşru bir çocuk dünyaya getirip onu kocalarına nisbet etmemek) ...
  • Davudoğlu, T.D.V : ... elleriyle ayakları arasında bir bühtan uydurup getirmemek...
  • Ateş:... elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemeleri (başkasının doğurduğu veya başka erkekten gayri meşru kazandıkları bir çocuğu kocalarına nisbet etmemeleri)
  • Bulaç:... elleri ve ayakları arasında bir iftira düzüp uydurmamak (gayri meşru olan bir çocuğu kocalarına dayandırmamak)
  • Y. Öztürk:... elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup ortaya sürmemeleri ...
  • A. Öztürk: ... elleri ve ayaklan arasında uydurdukları bir iftira ile gelmemek (başkalarından peyda ettiklerini kocalarındanmış gibi takdim etmemek)
  • Koçyiğit:... elleriyle ayakları arasında bir yalan düzüp getirmemek ...
  • Hizmetli:... gayri meşru doğan çocuğu kocalarına isnad etmemek ...
  • Varol: ... elleri ve ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek[102]....Gayri meşru çocuk meydana getirip de onu kocalarına nisbet etmemek ...
  • Piriş: ... elleri ve ayakları arasında bir yalan uydurarak gelmemek ...
  • Çantay, Bilmen, Davudoğlu, T.D.V., Y. Öztürk, Koçyiğit ve Piriş mezkur metni aynen olduğu gibi "elleri ve ayakları" şeklinde tercüme edip hiçbir açıklamada bulunmamışlardır.
  • Bizce böyle bir tercümeyle ayeti ve mesajını anlamak mümkün değildir.
  • Elmalı dışındakiler "el" ve "ayakları" genellikle gayr-i meşru çocuğa tahmil etmişlerdir ki bu görüş bazı müfessirlerin görüşleriyle de örtüşüyor Ancak bizce bu tür bir yorumlama da tartışmaya açıktır. Çünkü Sabuni'nin naklettiği ve Elmalı'nın da belirttiği gibi burada kastolunan zina değildir.
  • Zina, aynı ayette herhangi bir mübhemiyete sebebiyet vermeyecek şekilde zaten zikredilmiştir.
  • Fakat Sabuni, maksudun zina olmadığını nakletmekle isabet etmişken, buluntu çocuk olduğunu kabul etmekle belki de hataya düşmüştür.

*Bizce Esed ve Elmalı'nın görüşleri daha dikkate değerdir.

  • Çünkü bu iki zat, kelimelerin edebi kullanımlarına dikkatlerini yoğunlaştırmışlar ve -özellikle de Elmalı mantıki izahlar getirerek- doğru anlamı bulmuşlardır.
  • Kanaatimizce "eller"i ve "ayaklar"ı bedenin salt iki uzvu olarak değil de; deyimsel anlamda bütün vücudu ya da kişiyi temsil eden semboller olarak algılamak daha doğrudur.
  • Bu izahattan sonra, ayetin ilgili bölümünü aşağıdaki şekilde tercüme edebileceğimize inanıyorum:
  • “Kendi kendilerine bir iftira atmamaları
  • “Hiç yoktan yalan uydurarak, iftira atmamaları (Esed)

Örnek: Ey peygamber! Mü'min kadınlar ne zaman sana gelip (artık) Allah'tan başka hiçbir şeye ilahlık yakıştırmayacaklarını, hırsızlık yapmayacaklarını, zina etmeyeceklerini, çocuklarını öldürmeyeceklerini hiç yoktan yalan uydurarak iftira atmayacaklarını ve hiçbir hakikate karşı çıkmayacaklarını....[103]Abdulcelil Bilgin, Kur'an'da Deyimler ve Kur'an'ın Anlaşılmasındaki Rolü, Pınar Yayınları, İstanbul, 2003: 35-38.


Beyt-i Atîk: Edit

Beyt-i Atîk[104]Hacc: 22/29., eski, kullanılmayan, tarihî ev demektir.

  • Ka'be'nin ismidir.
  • Atîk dilimizde de kullanılmaktadır ve "kadîm" anlamındadır.
  • Eski zamanlardan kalma demektir.
  • Bunun için bazen "eski" tabiri de kullanılır.
  • Ancak eski, daha çok, köhne, harap anlamını çağrıştırdığından Ka'be için kullanılması uygun değildir.
  • "Atîk" ve "kadîm" köhne demek değildir.
  • Daha çok, "antika" demektir. 3/96'da Ka'be, yeryüzündeki mabedlerin en kadîmi, eskisi, öncesi olmasından dolayı "atîk" olarak adlandırılmıştır.
  • Aynı zamanda "atîk", "ita" gibi, hoş ve geçerli anlamına da gelir.
  • Önceki anlamının bir gereğidir. "Atîk"in serbest ve özgür anlamına geldiği de ifade edilmiştir.
  • Ka'be'nin, zorbaların zulmünden korunduğu için "atîk" olarak adlandırıldığı da söylenmiştir.


Beyyinât: Edit

Dilsizleri, alaca hastalığına yakalananları iyileştirmek ve ölüleri diriltmek gibi açık mucizeler demektir.

  • Beyyinât, apaçık mucizeler demektir.
  • Zebur sahifelerini de içine alacak şekilde, genel anlamda kitap demek olan "zebrah"ın veya "zebur"un çoğuludur.
  • Kitab-ı Munîr'in buna atfı, özelin genele atfı anlamındadır.
  • Bundan maksat da Tevrat ve İncil denilmiştir.
  • Ancak Kur'ân örfünde kitab, şeriatleri ve hükümleri ihtiva edendir.
  • Bu nedenle genellikle "hikmet" kelimesi ile birlikte geçer.


Beyyine: Edit

Beyyine, açık ve kesin delil demektir.

  • Beyyine, açık, apaçık olup da başkasını da aydınlatan, açıklığa kavuşturan demektir. *Onun için, iddia sahibinin davasını açık surette ispat eden şahide, sağlam delile de beyyine denir.


Bid': Edit

Bid', ortaya çıkarılan şey demektir.

  • Fahreddin Râzî şöyle der: Bid' ve bedî', sonradan olup benzeri olmayan her şey demektir.
  • Bid'at ise, sünnet hükmüyle, daha önce mevcut olmayıp ortaya çıkarılan şey demektir.[105]Tefsîr-i Kebîr, 28/7


Bidat: Edit

Bid'at, adette hiç örneği geçmemiş, yeni çıkmış demektir.

  • Türedi, kimseye benzemeyen, kendi kedine birtakım örneksiz şeyler icad eden kişi veya olaya da denilir.
  • "Bidi'"de aynı anlamda, yani, adette, gelenekte hiç örneği geçmemiş, yeni türedi demektir.
  • Hz. Peygamberle ilgili olarak; ilk defa peygamberlik iddia eden, yahut hiçbir peygambere benzemeyerek, kendi kendine, "Allah izni olmaksızın birtakım örneksiz şeyler ibda' (icad) edecek bîr bid'at değilim" anlamındadır. [106]Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 80. (4335)

Bi-İznillâh: Bi-iznillâh, iki şekilde tefsir edilir:

1. Allah'ın izni ile olmayan/Allah'ın izin vermediği bir şey

  • "Allah'ın izni ile olmadıkça (o kimseye zarar vermek hususunda Allah'ın izni olmadıkça) onunla hiçbir kimseye zarar verebilecek değillerdi."[107]Bakara: 2/102
  • "Allah'ın izni ile olması hariç (o kimsenin ölümü hususunda Allah'ın izni olmadan) bir kişi ölemez."[108]Âl-i İmrân: 3/145
  • "Allah'ın izni ile olması hariç, bir kişi (o kimsenin îmân etmesi hususunda Allah'ın izni olmadan) îmân edemez."[109]Yûnus: 10/100

2. Emr

  • "Biz her rasûlü, başka değil; Allah'ın izni (emri) ile itaat edilsin için gönderdik."[110]Nisâ: 4/64
  • "Allah'ın izni (emri) ile olması hariç, hiçbir rasûl bir âyet (mucize) getiremez."[111] Ra'd: 13/38
  • "Rabb'lerinin izni (emri) ile insan¬ları zulumâttan nura çıkarman için..." [112]İbrâhîm: 14/1
  • "Onun Rabbinin izni (emri) ile yemişlerini her vakit verir." [113]İbrâhîm: 14/25
  • "Allah'ın izni (emri) ile olması hariç, bizim size sultân getirmemize imkân yoktur."[114]İbrâhîm: 14/1l
  • "Rabb'lerinin izni (emri) ile orada kalacaklardır."[115]İbrâhîm: 14/23. Mukâtil b. Süleyman, Kur’an Terimleri Sözlüğü, İşaret Yayınları: 325-326.


Bikr: Edit

Bikr, küçük olduğu için-erkekle cinsî temas etmemiş ve doğurmamış genç demektir.

Şâir şöyle der:

  • Vallahi! Sen, misafirine yürüyemeyecek derecede yaşlı bir hayvan verdin.
  • Ona, hoşuna gidebilecek tavlı bir hayvan vermedin.
  • Sana nasıl dost luk gösterilip ihsanda bulunacak?[116]el-Bahru'l-muhît, I/248


Bikuvvetin: Edit

Azim, temkin ve ciddiyetle.


Bina: Edit

Bina; kubbe, çadır veya ev gibi bina edilen şeylerdir.


Birr/El-Birru: Edit

Birr, bol hayır ve iyiliktir.

  • Genişliğinden dolayı yeryüzüne de berr ve berriyye denilmiştir.
  • Bu, bütün hayırlı işleri kapsayan bir isimdir.
  • Birru'l-vâlideyn demek, ana-babaya itaat etmek demektir.
  • Hadiste de "İyilik kaybolmaz, günah da unutulmaz"[117] İsmail b. Muhammed el-Aclunî, Keşfu'1-hafa, 1/336, Beyrut, 1985 buyurulmuştur.
  • Birr, ihsan, geniş hayır, tam hayır demektir. "Birr" ile "hayr" arasında fark vardır. *"Birr", hayra ulaşan, kastedilmiş fayda, "hayr" ise, -kasıtsız bile olmuş olsa- mutlak anlamda faydadır.
  • "Birr"in zıddı "ukuk" (isyan etmek), "hayr"in zıddı "şer"dir.
  • Bununla birlikte "birr", "hıns" (günah)ın karşıtı olarak da kullanılır.
  • "Birr"e erişmek, hayır ve iyilik etme sıfatıyla sıfatlanmış olmak veya "iyiler (el-ebrâr) mutlaka cennet içindedirler" [118]İnfitar: 82/13 ayetinin belirttiği gibi iyiliğe ve ilahî sevaba ermek manalarından her biriyle tefsir edilmiştir ki ikisi birbirinden ayrılmaz.
  • Buna göre iman, dinin temeli, "birr", dinin gayesi demektir.
  • "Birr" kelimesini Hamza ve Âsım'dan Hafs, "ra"nın fethasıyla, diğerleri "râ"nın zammı ile okurlar ki, evvelinde "el-birr", "leyse"nin haberi, ikinci de ismi olur. *"Velâkinni'l-birru" ifadesini Nafi ve İbni Âmr, "nûn"un tahfif ve kesri ve "ra"nın zammı ile "velâ inne'l-birra" şeklinde okur ve mutabakisi (geri kalan) "nûn"un teşdid ve fethi "râ"nın fethi ile okur.
  • Ebrâr ise "berr" kelimesinin çoğuludur. Nitekim "rabb" kelimesinin çoğulu da "erbâb" gelir.
  • Nitekim "fail" vezni "ef'al" şeklinde çoğul yapılabildiği için "ebrâr"ın da "bar" kelimesinin çoğulu olduğu söylenmiştir.
  • Berr, iyilik sahibi, tam anlamıyla hayr sahibi, itaat edici, iyi insan demektir. *Allah'ın emrini yerine getiren, Allah'ın hakkını gözeten, adağını yerine getiren kimse diye de tarif edilmiştir.
  • Hasen, "Karıncayı incitmez, kötülüğe razı olmayan kimse" diye tarif emiştir. [119]Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 80-81. (597,1145-1146, 5500)

el-Birr, üç şekilde tefsir edilir:

1. Sıla/akrabalık bağını gözetmek

  • "Allah'ı yeminleriniz için mani yapmayın, birr (akrabalık bağını gözetmek) hususunda..." [120]Bakara: 2/224
  • "Allah sizi nehyetmez: dîn hususunda sizinle savaşmamış, sizi diyarınızdan çıkarmamış olanlara birr yapmaktan (böylelerine karşı akrabalık bağını gözetmekten)..." [121]Mümtehine: 60/8

2. İtaat

  • "Birr/ma'siyeti terk (itaat)) ve taqvâ üzere yardımlaşın!" [122]Mâide: 5/2
  • "(Yahya), ana-babasına berr (ma'siyeti terkeden, itaatkâr) idi." [123]Meryem: 19/14
  • "Beni anama (Meryem'e) berr (itaatkâr) kıldı." [124]Meryem: 19/32
  • "Birr (itaatkârlık) ve taqvâ hususunda konuşun!" [125]Mücâdele: 58/9
  • "Şüphe yok ki ebrar'ın (birr'in çoğulu) (itaatkârların) kitabı illiyyîndedir." [126]Mutaffîfîn: 83/18

3. Taqvâ

  • "Siz sevdiğiniz şeylerden infak edinceye karar birre (sadaka, zekat hususunda sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe takvanın tamamına) erişemezsiniz." [127]Âl-i İmrân: 3/92
  • "Yüzlerinizi doğu ve batıya döndürmeniz birr (taqvâ) değildir. (Benzeri başka işler yapmanız da birr/taqvâ değildir).
  • Fakat birr (yani, taqvâ) o kimsenin yaptığıdır ki: Allah'a îmân etmiş..." [128] Bakara: 2/177
  • "İnsanlara birr'i (nebi Muhammed'e tâbi olmak suretiyle Allah'a itaati) emredip, kendinizi unutur musunuz?" [129]Bakara: 2/44. Mukâtil b. Süleyman, Kur’an Terimleri Sözlüğü, İşaret Yayınları: 414-415.


Bi’semâ: Edit

Bu kelime, “Bi’se” ve ism-i mevsul olan “Mâ” kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiştir. “Ni’me” (ne güzel) kelimesi övmek için kullanıldığı gibi, “Bi’se” (ne kötü) kelimesi de yermek için kullanılan bir fiildir.


Bitâne: Edit

Bitâne[130]Al-i İmran: 3/118., elbisenin iç tarafındaki astar demektir.

  • Bundan da bir kimsenin samimi dostuna bitâne denir.
  • Mü'minler kendilerinden, yani mü'minlerden başkasını bitâne/dost kabul etmezler. [131]Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 81. (1162)


Biydun meknun: Edit

[132]Saffat: 37/49. Kumda saklanmış devekuşu yumurtasına benzetilmişler.

  • Böylece Araplar kadınları saklanmış yumurtalara benzeterek bu şekilde isimlendirmişlerdir. [133]Zemahşeri, Keşşaf, 1997, c. 4, s.45
  • Yani onlar devekuşunun yumurtasından daha beyazdırlar.
  • Araplar, kadınları devekuşunun yumurtalarına benzetirler. Denirki beyaz renk hiçbir şeyde devekuşunun yumurtasında olduğu kadar güzel olmaz.
  • Katade (buna) “ellerin kirletmediği bir beyazlık” demiştir.
  • Denir ki “biyd” ile kabuk altında mahfuz yumurtaları saklayan, soğuk ve sıcaktan koruyan zar kastedilmiştir [134]Semerkandi, B. Ulum, 1996, c. 3 s. 14.
  • ... Temizlikleri ve pürüzsüz olmaları hasebiyle...
  • Ferezdak[135] El Ferezdak: Hakiki adı Hemmam b. Galib b, Sa'saa (640 ? - 733) olup Emeviler devrinde Arapların üç hiciv şairinden (Cerir, Ahtal, Ferezdak) biridir. O, Mücaşi b. Darim'lerin dahil olduğu Temim kabilesine mensup bir aileden idi. Muhtemelen (640-41) senesine doğru doğdu. Hz. Ali'ye sempati besledi¬ği söylenir. Muaviye'ye karşı tehdidkâr şiirler yazmıştır. Emevi hanedanıyla ilişkisi inişli çıkışlı olmuştur. Bazı sultanları medhederken bazılarını da yermiştir. Şehvetine düşkünlüğü ve kendisini beğenmişliği ile tanındığı bilin¬mektedir. Daha tesirli ve kolay ezberlenebilir olduğu için küçük şiirler yaz¬mayı tercih eden Ferezdak muhtemelen (732-733) senesinde zatü'l-cenbten öldü ve Basra'da Temim kabilesinin mezarlığına defnedildi, (İslam Ansiklopedisi, c.4, s. 556-558'den özet. MEB İst. M.E. Basımevi 1964) bir şiirinde şöyle demektedir:
  • Daha önce dokunulmamış / pak bir şekilde bana geldiler
  • Ve onlar devekuşu yumurtalarından (biyd) daha temizdirler.[136]Nisaburi, Burhan, 1996, c. 2 s. 227
  • (Biydun meknun) Saflık ve nezakette ellerin kendilerine dokunamayacağı şekilde iyi korunmuşlardır.
  • Denir ki devekuşlarının yumurtaları gibi parlarlar.
  • Yine incelikleri kabuğun içindeki zarın inceliği gibidir, denmiştir.
  • O, sedefteki gümüştür. [137] Mülekkin, Garib, 1987, s, 329.
  • Yani onlar gizli ve saklı yumurta gibidirler.
  • Bu ayet müfessirler tarafından çok çeşitli şekillerde yorumlanmış olmasına rağmen en doğrusu, Hz. Ümm-ü Seleme'den rivayet edilen şu hadistir:

Resulullah'a bu ayetin anlamı sorulduğunda O, şöyle dedi:

  • “Bunlar yumurtanın kabuğu ile içi arasındaki zar kadar nazik ve yumuşak olacaklardır” [138]Mev-dudi, Tefhim, 1986, c. 5 s. 21.
  • ... Onlar, sedefleri içerisinde gizlenmiş inci gibidir. Bunu İbn-i Abbas demiş ve şu mealdeki ayeti de şahit getirmiştir:
  • “Saklı inciler gibi iri gözlü huriler” [139]Vakıa: 56/22-23

Hasan Basri şöyle der:

  • Meknun; korunmuş, el değmemiş demektir.
  • Maksad şudur: O huriler, bu eşsiz güzellikle birlikte, incelik, letafet ve yumuşaklıkla sedefleri içerisindeki inciler gibi korunmuşlardır.
  • “Sanki onlar korunmuş yumurtadır.” Ona ne el değer ne de göz görür.
  • Araplar, saflığı ve beyazlığından dolayı, kadını yumurtaya benzetirler... [140]Sabuni, Safvet, 1995, c. 5 s. 246.
  • Naklettiğimiz tefsir metinlerinden "Beydun meknun"un mahiyetiyle ilgili bazı bilgilere sahip oluyor ve cennet kadınlarının bu yumurtalara niçin ve hangi yönleriyle benzetildiklerini öğreniyoruz.
  • Gizlenmiş/saklanmış diye tabir olunan yumurtanın Türkçe çevirledeki karşılıkları aşağıdaki şekillerdedir:
  • Elmalı: Sanki saklı yumurtalar!..
  • Çantay: Ki bunlar (kuş tüyleriyle)[141]Celaleyn. örtülüp saklanmış yumurtalar gibidirler.
  • D.İ.B. : ... örtülü yumurta gibi ...
  • Bilmen: Sanki onlar kapalı yumurtalardır.
  • Yavuz: Sanki onlar (tüylerle örtülü kalıb toz toprak değmeyen) berrak yumurtalar gibidirler.
  • Davudoğlu: Sanki saklanmış yumurtalar gibidir.
  • Ateş: Saklı yumurta gibi bembeyaz eşler.
  • Bulaç Sanki onlar, saklı bir yumurta gibi (çarpıcı ve pürüzsüz).
  • T.D.V: Onlar günyüzü görmemiş yumurta gibi bembeyazdır.
  • Y. Öztürk: Korunmuş yumurtalar gibidir onlar.
  • Atay: Devekuşu yumurtası renginde...
  • A.Öztürk: Sanki onlar (kuş tüyleri arasında) saklı beyaz yumurtalardır.
  • Koçyigit: El değmemiş yumurta renginde.
  • Hizmetili: Yanlarında el değmemiş inci gibi ...
  • Varol: Onlar adeta örtülü yumurtalar gibidirler.
  • Piriş: Sanki onlar saklı hir yumurta...
  • Mütercimlerimizin neredeyse tümünün ibareyi anladıklarım söyleyebiliriz. Ancak aynı şeyi, ibareyi anlaşılır kıldıkları noktasında söylemek mümkün değildir.
  • Mesela "saklı, yumurta", "kapalı yumurta", "Örtülü yumurta", "korunmuş yumurta", "gün yüzü görmemiş", "el değmemiş", "Çarpıcı ve pürüssüz yumurta" ne demektir?
  • Bu tür sıfatları olan yumurtaların okuyucunun zihninde uyandıracağı izlenim nedir?
  • Bu yumurta hangi canlının yumurtasıdır ve nasıl bir özelliğinden dolayı Allah, cennet kadınlarının iyi ve güzel niteliklerini onunla pekiştirmiştir?..
  • Bu gibi soruların cevabını vermek ve anlamı en doğru şekilde yakalamak için ifadenin kadim Arap kültüründeki karşılığını bulmamız gerekiyor ki bu, zor değildir. Klasiklerden Zemahşeri, Semerkandi; çağdaşlardan ise Esed bizi mezkur ifadenin doğru anlamına hiç zorlanmadan götürüyor.
  • Bizce ifadeyi Esed'in tercüme ettiği şekilde kabul etmenin herhangi bir mahzuru yoktur:
  • “Gizlenmiş (devekuşu) yumurtaları gibi (kusursuz) eşler.
  • Atay'm tercümesi de ibarenin deyimsel ve kültürel arkaplanını yansıtacak niteliktedir.
  • Ancak bu zat devekuşu yumurtasının rengini ön plana çıkarmıştır:
  • “Devekuşu yumurtası renginde.”

Örnek: *Sanki onlar gizlenmiş devekuşu yumurtaları gibi (kusursuz, tertemiz) eşler gibidirler. [142]Abdulcelil Bilgin, Kur'an'da Deyimler ve Kur'an'ın Anlaşılmasındaki Rolü, Pınar Yayınları, İstanbul, 2003: 31-34.


Bu'del meşrikayn: Edit

[143]Zuhruf: 43/38. Kışım doğusu ile yazın doğusu arasındaki uzaklığı kasdediyor.

  • Doğu ile batıyı kasdettigi de söyleniyor. Bu görüş doğruya daha yakındır.
  • Çünkü Arap iki ismi, daha meşhur olanın tesmiyesi (altında) bir araya getirir. [144]Ferra, Meani, 1955, c: 3 s. 33.
  • Doğu ile batıyı kasdediyor.
  • İki Ömer (Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer) ve iki ayda (ay ile güneş) olduğu gibi tağlib yapılmıştır.
  • Eğer “Bu'del meşrikayn” nedir, dersen; birbirlerine uzaklıklarıdır, derim. *Doğrusu: Doğunun batıdan, batının da doğudan uzaklığıdır.
  • Tağlib[145]Tağlib: Bazan, birbiriyle ilgili kelimelerden biri diğerinden üstün sayılır. Üstün sayılan kelimede yapılacak gramer değişikliği diğerini de şümulüne alır. Bu hal her şeyden önce bir kısım tesniyelerde göze çarpar. Mesela Haseneyn kelimesi Hasan ile Hüseyin'i, ebeveyn kelimesi ana ve babayı, İrakeyn kelimesi Arap ve Acem Irak'larını, Maşrıkayn kelimesi doğu ve batıyı, Basratan kelimesi Basra ve Kûfe'yi, Fırateyn kelimesi Fırat ve Dicle'yi, kamereyn kelimesi ay ve güneşi bu yolla ifade etmektedir. (Edebiyat Bilgi ve Teorileri (Belagat), Prof Dr. M Kaya Bigegil, Enderun yayınları, İstanbul, 1989, s. 88.) yaparak iki farklı şeyi tesniye ile bir araya getirince uzaklığı ikisine de izafe edilmiştir. [146]Zemahşeri, Keşşaf, 1997, c. 4 s. 257.
  • ... Yani doğu ile batı arası. Kışın doğusu ile yazın doğusunun arası da denir. [147] Semerkandi, B. Ulum, 1996, c. 3 s. 258.
  • ...Doğu ile batı: iki ay (ay ve güneş) denildiği gibi [148] Nisaburi, Burhan, 1996, c. 2 s. 282.
  • Lafzen, “iki doğu” (meşrikayn) olarak okunan yukarıdaki ifadeyi birçok müfessir böyle yorumlamaktadır.
  • Bu yorum, klasik Arapça'da hiç de az bulunmayan bir deyimsel kullanıma, iki karşıt -veya kavramsal olarak birbiriyle ilintili- nesneden/varlıktan birinin ikili formda kullanılmasına dayanmaktadır:
  • Mesela “iki ay”, ay ile güneşi; “iki Basra”, Küfe ile Basra'yı vb. gösterir.[149]Esed, Mesaj, 1996, c. 3 s. 1002- 1003.
  • ... maşrıkan; tağlib babından olup (maksud) doğu ve batıdır. [150]Zuhayli, Veciz, 1996 s. 493.
  • Görüldüğü gibi söz konusu terkib “iki doğu “dan ziyade ilk dönem ve daha sonraki müfessirlerce- “doğu ve batı” şeklinde ele alınmıştır.
  • Tefsir kitaplarının genelinde de bu yargı öne çıkmaktadır.
  • Güneşin, yazın ve kışın farklı yerlerden doğmasından dolayı bu iki farklı doğuş yeri arasındaki uzaklığın kasdedildiği şeklindeki iddia ise, anlaşıldığı kadarıyla pek rağbet görmemiştir.
  • Kaldı ki birinci iddiayı (doğu-batı) savunan alimler, bunu pratikte var olan geleneksel Arap dil ölçütleriyle de te'kid etmektedirler.
  • Bu gerçek apaçık ortadayken, terkibin Türkçe'ye çevirisinde yine de bazı yanlışlıklarla karşılaşıyoruz:
  • Elmalı: ... iki meşrik bu'du (iki doğu arası kadar uzaklık)
  • Çantay: ... Gün doğusu ve gün batısı kadar[151]Beydavi, Celaleyn, Medarik. uzaklık ...
  • D.Î.B., Atay: ... doğu ile batı arasındaki kadar uzaklık ...
  • Bilmen: ... iki maşrıkın uzaklığı ...
  • Yavuz: ... doğu ile batı uzaklığı ...
  • Davudoğlu: ... doğu ile batı arası kadar mesafe ...
  • Ateş: ... İki doğu (doğu ile batı) arası kadar uzaklık ...
  • Bulaç: ... İki doğu (doğu ile batı) uzaklığı ...
  • T.D.V : ... doğu ile batı arası kadar uzaklık ...
  • Y. Öztürk: ... İki doğu arası kadar uzaklık...
  • A. Öztürk: ... doğu ile batı arası kadar uzaklık ...
  • Hizmetli: ...doğuyla batı kadar uzak ...
  • Koçyiğit: ... doğu ile batı uzaklığı (kadar bir uzaklık) ...
  • Varol: ... İki doğunun uzaklığı kadar....
  • Piriş: ... doğu ve batı kadar uzaklık ...
  • Mütercimlerin çoğunluğu “anlam”ı yakalamışken bazıları ise maalesef buradaki anlamı ortaya çıkaran nüansın farkına varamamışlardır.
  • Elmalı, Bilmen, Y. Öztürk ve Varol terkibi görüldüğü şekliyle değerlendirip tercüme etmişler.
  • Bunlardan Bilmen, Y. Öztürk ve Varol hiçbir açıklamada bulunmazlarken, Elmalı'nın “iki meşrik bu'du” şeklindeki tercümesine getirilen yorum bizce hatanın devamı niteliğindedir.
  • Hiçbir açıklamada bulunmayan Bilmen, Y. Öztürk ve Varol'un tercümeleri de bu halleriyle anlaşılmaktan uzaktır.
  • Çünkü bu iki doğu -ister yaz ve kış doğuları olsun, ister doğu ve batı olsun- açıklanmaya muhtaçtır.

Ama bizce en doğrusu;

  • “Doğu ve batı uzaklığı kadar....
  • “Doğu ile batı arasındaki uzaklık kadar.... şeklindeki tercümelerdir.

Örnek:

Nihayet bize geldiği vakit, ah keşke benimle senin aranda doğu ile batı uzaklığı kadar (mesafe) olsaydı, der. "[152] Abdulcelil Bilgin, Kur'an'da Deyimler ve Kur'an'ın Anlaşılmasındaki Rolü, Pınar Yayınları, İstanbul, 2003: 27-30.


Buhl: Edit

Şuhh, nefsin cimrilik, nekeslik, hasislik dediğimiz hırs ve kıskançlık, huyudur ki, "buhl"[153]Leyl: 92/8. bunun fiiliyattaki tezahürüdür.

  • Nefiste bir garaz olması sebebi ile ortaya çıkan duruma "şuhh", bunun fiilen engellenmesine de "buhl" denilir.
  • Râgıb, "şuhh"u, adet haline gelmiş hırslı bir "buhl" diye tarif eder. İbni Munzîr'in, Hasen'den yaptığı bir alıntıda "buhl" insanın kendi elindekini, "şuhh" ise herkesin elindekini kıskanması diye tanımlanmıştır. [154] Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 81. (4845)


Buk'a: Edit

Buk'a[155]Neml: 27/30., yanındaki, yakınındaki veya bitişiğindeki arazilerden farklı olan, farklı özelliklere sahip olan bir toprak parçası demektir. [156]Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 81-82. (3730)


Bukmun: Edit

"Bukmun" "Ebkem" kelimesinin çoğuludur. Konuşamayan dilsizler demektir.


Bukra: Edit

Bukra[157]İnsan: 76/25., sabah erken, sabahın erken saati demektir.

  • Erken sabaha, sabahtan öğleye kadarki zaman dilimine de denir. [158]Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 82. (5515)


Burhan: Edit

Burhan[159] Nisa: 4/174., aklî ve naklî delil demektir.

Burhan, iki şekilde tefsir edilir:

1. Burhan, hüccet/delil

  • "Yine de O'nu bırakıp başka ilahlar edindiler. "Burhânınızı (O'nunla birlikte ilahlar bulunduğuna dair hüccetinizi/delilinizi) getirin" de!" [161]Enbiyâ: 21/24
  • "(Onların putları mı hayırlı), yoksa ilkin yaratan, sonra onu tekrar edecek olan, size gökten ve yerden rızık veren mi?! Allah ile birlikte başka bir ilah mı var?! De ki: "Öyleyse haydi burhanınızı (Allah ile birlikte başka ilahlar bulunduğuna dair hüccetinizi/delilinizi) getirin!" [162]Neml: 27/64

2. Âyet (belge, işaret, alâmet)

  • "İşte bunlar Rabbinden sana iki burhandır (âyettir, işarettir/alâmettir/bel¬gedir)." [163]Kasas: 28/32
  • "Eğer Rabbinin burhanını (âyetini/işâretini) görmeseydi..." [164]Yûsuf: 12/24.Mukâtil b. Süleyman, Kur’an Terimleri Sözlüğü, İşaret Yayınları: 419-420.


Burhanekum: Edit

"Deliliniz" Burhan, kesin bilgiye ulaştıran delil ve hüccet demektir.


Burûc: Edit

Burûc[165]Furkan: 25/61., bakanın kolayca görebileceği yüksek köşk demektir.

  • Şehir surlarının, kalelerin yüksek yerlerine de aynı nedenle "burç" denilmiştir. *Teşbih yoluyla gökyüzündeki yıldızların toplandığı yerlere de bu ad verilmiştir. *Yıldızlar topluluğu anlamında da kullanılmıştır.
  • Gökyüzündeki bütün yıldızlara isim olmakla beraber, özellikle on iki yıldıza isim olmuştur.
  • Bunedenle, Hey'et ve Nücum ıstılahında (astronomi ve astrolojide) burç tabiri, altısı güneyi, altısı kuzeyi gösteren on iki yıldıza denmiştir.
  • On iki yıldız, on iki burç demektir.
  • Bulundukları yere "mıntaktül burûc" adı verilir.
  • Burası güneşin iki yer değiştirme noktasını sınırlayan yengeç burcu ile oğlak burcu arasındaki kuşaktır.
  • Gökbilim ıstılahında burçlardan söz edildiğinde, güneş ve gezegenlerin menzilleri sayılan bu on iki burç sayılır. "Burûc" ifadesini ve burçların sayısını on iki sayısı ile sınırlamak doğru değildir. [166]Furkan: 25/61.


Bu'd Ve Baidat: Edit

Bu'den[167]Hud: 11/95. mastarı, yakın olmanın tersi olarak, uzak olmak, def olup gitmek, helak olmak demektir.

  • Çünkü helak olan, dünyadan ve bulunduğu yerden uzak olmuş olur.
  • Başka bir deyişle bu hayattan uzak olur. Baidat ise, defolup gitti, helak oldu demektir. [168]Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 82. (2813)


Bûr: Edit

Bûr, "helak olmuş" demektir.

  • Cevherî şöyle der: Bûr; bozulmuş helak olmuş, kendisinde hiç hayır kalmamış kişi demektir, "Bâirun, bûrân" kelimesinin çoğuludur.
  • "Bara fulânun: Falanca helak oldu" demektir.[169]Cevherî, Sıhâh, "Bûr" maddesi.

Bu'sirat: Çevrildi, alt üst edildi.

  • Bir kimse, bir şeyin içini dışına çevirdiğinde "Bu'sirati’l-metâ’a" der.
  • Bu'sirat, "ba'sera" "bahsera" gibi toprağı deşip dağıtarak, altını üstüne, içini dışına çevirmektir.
  • Dirilme ve çıkarılma¬dan mecaz da olabilir.
  • Zemahşerî ve diğer bazı dilciler, bu kelimenin "ba's" ve "isare" kelimelerinin birleşmesinden meydana geldiğini, "bu'sirat" kelimesinin de, "bu'ıse" ve "usira"dan kısaltılarak oluşturulmuş bir kelime olduğunu söylemişlerdir.
  • Besmele: bismillah /bismi Allah, hamdele: elhamdülillah/el-hamdü Allah ifadeleri gibi.


Busset: Edit

Parçalandı ve sonunda serpilmiş un gibi oldu.


Bünyânin Mersûs: Edit

"Bünyânin mersûs"[170]Saff: 61/4., kurşunlu bina, sağlam bina demektir.

  • Harcı kurşun ile kaynaştırılıp, kenetlenerek, yekpare, tek bir cisim haline getirilmiş, muhkem, sağlam bina demektir.
  • Mü'minlerin savaştaki durumları, saf tutup kenetlenmeleri, "bünyânen mersûsen" ifadesi ile katılmaktadır.
  • Bu ifade ile mecazen mü'minlerin sosyal yapıları anlatılmak istemektedir. [171]Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 82-83. (4927)


Buşr/Buşran: Edit

Buşr ve buşren[172]Furkan: 25/47., müjdeci demektir.

  • "Beşîr"in çoğuludur.
  • Bazı kıraatlarda "nûn" ile "neşîr" şeklinde okunur, o zaman "nâşir"in çoğulu olur. *"Neşriyatçılar", "yayıncılar" anlamına gelir.
  • Mastar olarak "neşran" kıraati da vardır ki, "neşr için" demek olur. [173]Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 83. (3599)


KaynaklarEdit

[1] Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 71. (1949)

[4] bkz. Bakara: 2/56.

[5] bkz. Kehf: 18/11, 12.

[6] Yrd. Doç. Dr. Ahmet Çelik, Kur’an Semantiği Üzerine, Ekev Yayınevi: 137-138.

[7] el-Bahru'1-muhît, 1/298

[8] Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 71-72. (4463)

[9] A'râf: 7/33

[10] Nahl: 16/90

[11] Şûrâ: 42/39

[12] Yûnus: 10/23

[13] Bakara: 2/90

[14] Şûrâ: 42/14

[15] Meryem: 19/28

[16] Burada bağy ile zinanın kasdedildiğini söylemek, delile muhtaçtır. (Redaktör)

[17] Nûr: 24/33.Mukâtil b. Süleyman, Kur’an Terimleri Sözlüğü, İşaret Yayınları: 422-423.

[18] Kehf: 18/20.

[19] Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 72. (3257, 3693)

[20] Bakara: 2/67.

[21] Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 72. (381)

[22] Saffat: 37/125.

[23] Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 72-73. (4068)

[24] En’am: 6/103.

[25] Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 73. (2018)

[26] Yûnus: 10/43

[27] Fâtır: 35/19

[28] A'râf: 7/198

[29] İnsan: 76/2

[30] Bu yorum, Hz. Ya'kûb'un, oğlu Yûsuf un kaybı nedeniyle üzüntüden kör olduğu varsayımına dayanmaktadır. Ancak, bu hususta -zayıf ve güvenilmez rivayetler dışında- bir delil yoktur. (Redaktör) Yûsuf, 12/96

[31] Kaf: 50/22

[32] Tâ-Hâ: 20/125. Mukâtil b. Süleyman, Kur’an Terimleri Sözlüğü, İşaret Yayınları: 287-288.

[33] Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 73. (4500)

[34] Al-i İmran: 3/191.

[35] Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 73. (1261,1341)

[36] Hak olmayan manasında bkz. Bakara: 2/42; Al-i İmran: 3/71; Yanlış yol anlamında bkz. Muhammed: 47/3; Hakikati bozan, onu tahrif eden amiller manasında, bkz.. Fussilet: 41/42.

[37] İbn Manzûr, a.g,e., II, 56, 57.

[38] Lebîd, a.g.e., s. 234.

[39] el-İsfâhânî, a.g.e., s. 179.

[40] Secde: 32/139.

[41] bkz. Ra'd: 13/17.

[42] İbn Kuteybe, Ebu Muhammed Abdullah, eş-Şi’ru ve'ş-Şu'ara, Beyrut, 1985, s. 170.

[43] Kur’an’daki anlamları için bkz. Bakara: 2/43; Enfâl: 8/8; İsra: 17/81 âyetlerinin tefsirleri.

[44] Yrd. Doç. Dr. Ahmet Çelik, Kur’an Semantiği Üzerine, Ekev Yayınevi: 95-97.

[45] Mü'min: 40/78

[46] Ankebût: 29/48

[47] Fussilet: 41/42

[48] Bakara: 2/264

[49] Muhammed: 47/33

[50] İsrâ: 17/81

[51] Ankebût: 29/52

[52] Nahl: 16/72

[53] Bakara: 2/188

[54] Bkz. Nisâ: 4/29.

[55] Kamer: 54/36

[56] Duhân: 44/16

[57] Buruc: 85/12

[58] Kaf: 50/36

[59] Zuhruf: 43/8.

[60] Yusuf: 12/100.

[61] Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 74. (2926-2927)

[62] Al-i İmran: 3/96.

[63] Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 74. (1148)

[64] Furkan: 25/11.

[65] Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 74. (3574)

[66] Enbiya: 21/35

[67] Beled: 90/1.

[68] Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 75. (5824)

[69] Kurtubî, 19/92

[70] Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 75. (5453)

[71] Mey, şiirde'kullanılan bir kadın ismidir.

[72] Ebu Hayyan, Bahru’l-Muhit, 8/382

[73] Beyyine: 98/6.

[74] Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/381

[75] İsra: 17/5.

[76] Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 77. (4558, 44 18)

[77] Mü'min: 40/84

[78] Enbiyâ, 21/12

[79] Mü'min: 40/29

[80] Bakara: 2/177

[81] En'âm: 6/42

[82] Nisâ: 4/84

[83] Neml: 27/33

[84] Bakara: 2/177

[85] Haşr: 59/14.

[86] Tefsîr-i Kebir, 30/201

[87] Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 77-79. (15-40)

[88] Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 79. (5455-5456)

[89] Yusuf: 12/86.

[90] Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 79. (2908)

[91] Müddessir: 74/6.

[92] Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 79. (5458)

[93] Tevbe: 9/34

[94] Mümtehine: 60/12.

[95] Ferra, Meani, 1955, C. 3 s. 152.

[96] Zemahşeri, Keşşaf 1997, c.4 s. 519.

[97] Semerkandi, B. Ulum, 1996, c. 3 s. 440.

[98] Esed, Mesaj, 1996, c. 3 s. 1141.

[99] Sâvî Haşiyesi 4/200, Ebussuud 5/158, Razi 29/308..

[100]Alusi: 28/80. Sabuni, Safvet, 1995, c. 6, s. 408.

[101] Yani gayr-ı meşru bir çocuk dünyaya getirip de onu zev¬cine nisbet ve iftira etmemeleri. "Celaleyn, Medarik"

[102] Gayri meşru çocuk meydana getirip de onu kocalarına nisbet etmemek ...

[103] Abdulcelil Bilgin, Kur'an'da Deyimler ve Kur'an'ın Anlaşılmasındaki Rolü, Pınar Yayınları, İstanbul, 2003: 35-38.

[104] Hacc: 22/29.

[105] Tefsîr-i Kebîr, 28/7

[106] Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 80. (4335)

[107] Bakara: 2/102

[108] Âl-i İmrân: 3/145

[109] Yûnus: 10/100

[110] Nisâ: 4/64

[111] Ra'd: 13/38

[112] İbrâhîm: 14/1

[113] İbrâhîm: 14/25

[114] İbrâhîm: 14/1l

[115] İbrâhîm: 14/23. Mukâtil b. Süleyman, Kur’an Terimleri Sözlüğü, İşaret Yayınları: 325-326.

[116] el-Bahru'l-muhît, I/248

[117] İsmail b. Muhammed el-Aclunî, Keşfu'1-hafa, 1/336, Beyrut, 1985

[118] İnfitar: 82/13

[119] Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 80-81. (597,1145-1146, 5500)

[120] Bakara: 2/224

[121] Mümtehine: 60/8

[122] Mâide: 5/2

[123] Meryem: 19/14

[124] Meryem: 19/32

[125] Mücâdele: 58/9

[126] Mutaffîfîn: 83/18

[127] Âl-i İmrân: 3/92

[128] Bakara: 2/177

[129] Bakara: 2/44. Mukâtil b. Süleyman, Kur’an Terimleri Sözlüğü, İşaret Yayınları: 414-415.

[130] Al-i İmran: 3/118.

[131] Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 81. (1162)

[132] Saffat: 37/49.

[133] Zemahşeri, Keşşaf, 1997, c. 4, s.45

[134] Semerkandi, B. Ulum, 1996, c. 3 s. 14.

[135] El Ferezdak: Hakiki adı Hemmam b. Galib b, Sa'saa (640 ? - 733) olup Emeviler devrinde Arapların üç hiciv şairinden (Cerir, Ahtal, Ferezdak) biridir. O, Mücaşi b. Darim'lerin dahil olduğu Temim kabilesine mensup bir aileden idi. Muhtemelen (640-41) senesine doğru doğdu. Hz. Ali'ye sempati besledi¬ği söylenir. Muaviye'ye karşı tehdidkâr şiirler yazmıştır. Emevi hanedanıyla ilişkisi inişli çıkışlı olmuştur. Bazı sultanları medhederken bazılarını da yermiştir. Şehvetine düşkünlüğü ve kendisini beğenmişliği ile tanındığı bilin¬mektedir. Daha tesirli ve kolay ezberlenebilir olduğu için küçük şiirler yaz¬mayı tercih eden Ferezdak muhtemelen (732-733) senesinde zatü'l-cenbten öldü ve Basra'da Temim kabilesinin mezarlığına defnedildi, (İslam Ansiklo¬pedisi, c.4, s. 556-558'den özet. MEB İst. M.E. Basımevi 1964).

[136] Nisaburi, Burhan, 1996, c. 2 s. 227

[137] Mülekkin, Garib, 1987, s, 329.

[138] Mev-dudi, Tefhim, 1986, c. 5 s. 21.

[139] Vakıa: 56/22-23

[140] Sabuni, Safvet, 1995, c. 5 s. 246.

[141] Celaleyn.

[142] Abdulcelil Bilgin, Kur'an'da Deyimler ve Kur'an'ın Anlaşılmasındaki Rolü, Pınar Yayınları, İstanbul, 2003: 31-34.

[143] Zuhruf: 43/38.

[144] Ferra, Meani, 1955, c: 3 s. 33.

[145] Tağlib: Bazan, birbiriyle ilgili kelimelerden biri diğerinden üstün sayılır. Üstün sayılan kelimede yapılacak gramer değişikliği diğerini de şümulüne alır. Bu hal her şeyden önce bir kısım tesniyelerde göze çarpar. Mesela Haseneyn kelimesi Hasan ile Hüseyin'i, ebeveyn kelimesi ana ve babayı, İrakeyn keli¬mesi Arap ve Acem Irak'larını, Maşrıkayn kelimesi doğu ve batıyı, Basratan kelimesi Basra ve Kûfe'yi, Fırateyn kelimesi Fırat ve Dicle'yi, kamereyn keli¬mesi ay ve güneşi bu yolla ifade etmektedir. (Edebiyat Bilgi ve Teorileri (Be¬lagat), Prof Dr. M Kaya Bigegil, Enderun yayınları, İstanbul, 1989, s. 88.)

[146] Zemahşeri, Keşşaf, 1997, c. 4 s. 257.

[147] Semerkandi, B. Ulum, 1996, c. 3 s. 258.

[148] Nisaburi, Burhan, 1996, c. 2 s. 282.

[149] Esed, Mesaj, 1996, c. 3 s. 1002- 1003.

[150] Zuhayli, Veciz, 1996 s. 493.

[151] Beydavi, Celaleyn, Medarik.

[152] Abdulcelil Bilgin, Kur'an'da Deyimler ve Kur'an'ın Anlaşılmasındaki Rolü, Pınar Yayınları, İstanbul, 2003: 27-30.

[153] Leyl: 92/8.

[154] Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 81. (4845)

[155] Neml: 27/30.

[156] Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 81-82. (3730)

[157] İnsan: 76/25.

[158] Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 82. (5515)

[159] Nisa: 4/174.

[160] Nisa: 4/174.

[161] Enbiyâ: 21/24

[162] Neml: 27/64

[163] Kasas: 28/32

[164] Yûsuf: 12/24.Mukâtil b. Süleyman, Kur’an Terimleri Sözlüğü, İşaret Yayınları: 419-420.

[165] Furkan: 25/61.

[166] Furkan: 25/61.

[167] Hud: 11/95.

[168] Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 82. (2813)

[169] Cevherî, Sıhâh, "Bûr" maddesi.

[170] Saff: 61/4.

[171] Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 82-83. (4927)

[172] Furkan: 25/47.

[173] Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler, Ağaç Yayınları: 83. (3599)

Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.