FANDOM


Koç resmi
Bakınız

Şablon:Kurbanbakınız - d {{Kurbanbakınız}}


Portal:Kurban Şablon:Bayram Kurban Sacrifice Hz. Peygamberin babası Abdullah'ın kurbanlık olması hadisesi
Binding of Isaac Binding sacrificeing
Kevser Suresi/Elmalı Orijinal Venhar emri
Allah’a kurban edilen develer Allah’ın işaretlerinden, yani şeairindendir
Divânü Lûgati't-Türk'te kurban karşılığı olarak "yagış" kelimesi geçmektedir. "يغش ıdhuk ıduk kelimesi geçmektedir. "اذق Idhuk: Kutlu ve mübarek olan her nesne. Bırakılan her hayvana bu ad verilir. Bu hayvana yük vurulmaz, sütü sağılmaz, yünü kırkılmaz; sahibinin yaptığı bir adak için saklanır."[4] şeklinde tanımlanmıştır. Bu yoksa adak olmasın yani safın birisinin okuma yanlışı olmasın? (ESK yorumu)
Kurban bayramı Zilhicce ayının 10. günüdür. En güzel Kurban Bayramı mesajları Kurban Bayramı size ne ifade ediyor? BBC sordu sizde yazın.
Arafe Arefe Arife Arefe günü Arafat Zilhiccenin 9. Günü Zilhiccenin 10. günü
Zilhicce Orucu Zilhicce (Hicri takvim)
Hacc Arafattır. Hadis.
İbrahim kurbanı Mount Moriah veya Mount Marwah The well-known site of Marwah (Arabic مروة) may be identified with the biblical Moriah (Hebrew מוריה) in Gn 22:2. Marwah being the mount just outside the perimeter of the Kaaba. However, it should be noted that the Hebrew Bible identifies the Temple Mount in Jerusalem as Mount Moriah, as early as the First Temple period in the book of Second Chronicles chapter 3 s:Bible (American Standard)/2 Chronicles#3, around 1,700 years predating Islam's account
Kurban türleri Akîka kurbanı Adak kurbanı Vacip kurban Nafile kurban
Kurban seferberligi
Kurban/VP Kurban/WP Kurban/Resim Kurban/Video
KURBAN-Abdulvahap Gözcü
Kurban düzenlemeleri --- Yenişehir Kurban Pazarına Danışma Noktası
Kurban makaleleri Kurbanın psikolojik ve toplumsal boyutu Kurban/Mümtazer Türköne
Kurban Kurbanat Korban Korbanot qorbanoth zevah [1]
Adha - Zebih - Edâhî - mizbe'ah - mezbaha
Wenhar emri
Kevser Suresi/Elmalı Orijinal Kurban emrinin olduğu suredir Kevser ve Kurban bağlantısı Hz İbrahim'de Arafe günü kurban sırrına mazhar olmuştu
Kurban kültürü
Kurban ve dinlerdeki yeri Kurban ve İslam Kurban ve Yahudilik Kurban ve İbrahim Kur'anda kurbanlık İsmail Tevratta kurbanlık İshak Sacrifice of Isaac Kurbanlık gönderilen koç Anadolu motiflerinde koç
Kurbanlık Kurbanlık Hakkı Tavuktan kurban olur mu? Kur'anda kabul edilen ve edilmeyen kurban Hz Adem'in oğullarından birisinin kurbanı kabul edilmemişti.
Kesim Kurbanlıkların bayıltılarak kesilmesi
Kurbanlık alırken nelere dikkat edilmeli Kurbanlık hayvanlardan hangileri ortak olarak kesilebilir?
Resmi Kurban Bayramında Alınacak Tedbirler Kurban Bayramı ve Halk Sağlığı Kurban Bayramı Yardım Programı
SYDV SYDV Kurban yardımları SYDV Kurban hizmetleri SYDV Kurban bağışları
Kurban hizmetleri Kurban Hizmetleri Komisyonu Merkez Kurban Hizmetleri Komisyonu İl Kurban Hizmetleri Komisyonu Mersin İl Kurban Hizmetleri Komisyonu/2010
Kurban Hizmetlerinin Diyanet İşleri Başkanlığınca Yürütülmesine Dair Yönetmelikte Değişiklik Yapılması Hakkında Yönetmelik
Kurban Hizmetleri Şablon:Kurban Hizmetleri Kurban/VP Kurban/WP Yenişehir Kurban Hizmetleri Komisyonu / Toplantı Tutanağı Mersin İl Kurban Hizmetleri Komisyonu/2010
Arapça "Adha" yerine neden İbranice'den alınan "Korban" kelimesi kullanılır? Türkiye müslümanlığı ve ibrani kültürü
Korbanat Mushaf Mussaf
Kurban videolaro youtube araması Kurban google araması
Şablon:Kurban Şablon:Kurban Hizmetleri Şablon:Kurban Hizmetleri Komisyonunca Tesbit Edilen Aksaklıklar Şablon:Kurbanbakınız Şablon:Arefe

The Power Of Words BISMILLAH ALLAH HU AKBAR تأثير إسم الله 'Besmele'nin gücü!

The Power Of Words BISMILLAH ALLAH HU AKBAR تأثير إسم الله 'Besmele'nin gücü!.flv

Video:The Power Of Words BISMILLAH ALLAH HU AKBAR تأثير إسم الله 'Besmele'nin gücü!.flv‎ Besmeleli kesim - Helal et - Besmele - Besmeleli kesim - Besmeleli kesim için diyanet personelin kurban kesim yerlerinde görevlendirilmesi

Kurban bayramı bayramlaşma proğramı kapağı kurban boynuzu

Kurban - Korbanat Kurban bayramı

Kurban Sacrifice of Isaac-Caravaggio (Uffizi)

Sacrifice of Isaac-Caravaggio

Bakınız

Şablon:Arefe - d


Arefe - Arife - Arafe -
Arife günü aslında hicrî kâmerî Zilhicce ayının 9. günüdür ve bu gün Kurban Bayramı'ndan önceki, terviye günüdür.
يوم عرفة
Bayram günleri
Arefe günü - Arife günü
Arefe orucu-Arife orucu
Zilhicce Orucu
Arefe ve Arafat ilişkisi
Arafat'ta vakfe durmak
Arefe/Hadis-i şerifler
Arefe/Ayetler
Arefe/Vecizeler
Arefe/Makaleler
Arefe günü yapılan dualar neden çok makbuldü?
Zamanın altın dilimi: Arefe günleri
Arefe günleri nasıl ibadet ve dua etmeli?
Kurban bayramı arefesi
Ramazan bayramı arefesi
Araf ve arefe

Ebediyet Yolcusunu UğurlarkenEdit

İstemem nakl-i cenâzemde çeleng-ü âhenk


Debdebeyle gidilir sâha değildir makber


Orasımedhalidir bârigeh-i Mevlâ'nın

Kapısından içeri aczile girmek ister.

Tâhir el-Mevlevî

Giriş:Edit

Her doğan ölmeye namzettir; aradaki fark dünya müsafirhanesinde ikamet müddetinin azlık veya çokluğundandır. Bu değişmez ve istisnâ tanımaz kanun karşısında insanoğlu, anlayış ve inancına göre vaziyet almış, çeşitli davranışlarda bulunmuş ve âdetlere tâbi olmuştur. Başı bulutlara yükselen ehramlar, mezarlarda insan ölülerine ait kemiklerin yanında çıkan at, silâh ve para kalıntıları; Ganj Nehri kenarında genizleri tıkayan dumanlar ve ölü vücutların yanmasından intişar eden kokular hep mezkûr inanç ve âdetlerin birer tezahürüdür.

Hak ve bâtıl bütün dinler insanın menşe' ve âkıbeti üzerinde durmuş, hitabettikleri cemiyetin medenî ve fikrî seviyesine uygun açıklamalar yapmış, inançlar getirmişlerdir. Bilindiği üzere İslâm imanının altı temelinden biri de öldükten sonra dirilmeye ve âhirete inanmaktır. Buna göre insanlar vefat edip defnedilince önce kabirde sorguya çekilecek, dünya hayatındaki iman ve amellerine göre cevap verecek ve kıyâmetin kopmasına, yeniden dirilişe kadar, berzah âleminde kalacak, burada da yaptıklarına göre muamele göreceklerdir; berzah hayatı da ya cennetten bir köşede veya cehennemden bir çukurda geçecektir. Arkadan kıyâmet, haşir, muhâsebe, mizan, sırat cehennem, cennet... Ana hatlarıyla ve çok kısa bir şekilde arzettiğimiz bu inanç manzûmesi içinde müslümanların ölüm karşısındaki duygu ve düşünceleri, geride kalanların önce gidenler için yaptıkları ve yapmaları gereken hususlar bu yazımızın mevzûunu teşkil edecektir.

I. Hastalık ve tedavi:Edit

Umûmiyetle ölümden önce bir hastalık bahis mevzûudur. İslâm'ın, korunmasını titizlikle istediği beş esastan birisi de hayat ve sıhhattir. Bu sebepledir ki İslâm'da intihar büyük günahlar arasında yer almıştır. Sıhhati korumak insanın vazifesi olduğu gibi hastalandığı takdirde sabretmek, bunu hayırlı telâkki etmek, Allah'a ve onun kullarına şikâyetini edep içinde yapmak ve her imkâna başvurarak hastalığın tedavisine çalışmak da onun önemli vazifeleri cümlesindendir. Bu vazifelere ışık tutan naslar vardır: 1. "Müslümana hiçbir zahmet, hastalık, keder ve eziyet isâbet etmez ki -hattâ ona batan diken için bile- Allah bunları onun günahlarına keffâret kılmasın."60 2. "Şu iman ehlinin işine şaşmamak mümkün değil; bütün işleri hayırlı - bu da yalnız mü'mine mahsustur-, başına sevinecek bir iş gelse şükreder ve hakkında hayır olur; başına bir zarar gelse sabreder bu da onun için hayır olur."61

3. Hz. Peygamber (sav) Hz. Âişe, Esmâ gibi yakınlarına hastalık ve acılarını ifâde etmiş meselâ "of başım ağrıyor!" demişlerdir. Ancak bu şikâyetleri yaparken, Allah'a karşı kulluk edebini titizlikle korumuşlardır.62

4. "Kul hastalandığı veya yolculuk yaptığı sırada tıpkı sıhhatli ve mukîm iken yaptığı ibâdetlerin sevabını alır."63

5. Şuradan buradan gelen bedevîler Hz. Peygamber'e (sav) sordular:

-Ya Rasûlullâh tedâviye başvuralım mı?

Şöyle buyurdu:

-Tedavi olunuz; çünkü Allah her hastalık için bir de ilâç ve tedavi yaratmıştır; bundan bir dert müstesnadır, ihtiyarlık."64

Hz. Peygamber (sav) hastalıkların tedavisini emrettiği gibi bizzat -günün şart ve imkânları içinde- tedâvi olmuştur. Maddî tedâvi ve ilaç ile beraber manevî tedâviye de müracaat etmiş, bunun için duâ ve âyetler okumuş ve okuyanları tasvib eylemiştir. Ancak burada hatırlanması gereken önemli hususlar vardır:

a) Rasûl-i Ekrem (sav) okunan duâların anlaşılır olmasını, şifâ dileyen ifâdeler taşımasını istemiş; âyetlerin tahrif edilmesini, mânâsı olmayan birtakım ifadelerin kullanılmasını menetmiştir.

b) Nazarlık, boncuk vb. takılmasını yasaklamış, bunu yapanları şiddetle kınamıştır. c) Âyet ve duâların yazılarak taşınmasına gelince:

Abdullah b. Amr'ın rivâyetine göre Hz. Peygamber (sav) uykuda korkanlar için şu duâyı okumalarını tavsiye buyurmuşlardır:

"Aûzü bi-kelimâtillahi't-tâmmeti min ğadabihî ve ikaabihî ve şerri-ibâdihî min hemezâti'ş-şeyâtîn ve en yahdurûn." Râvi Abdullah b. Amr bu duâyı aklı eren çocuklarına öğretir, aklı ermeyenler için de yazıp boyunlarına asardı. Din bilginlerinden bir kısmı bu meyanda Hz. Âişe, Mâlik, Ahmed b. Hanbel ve şâfiîlerin birçoğu yukardaki rivâyeti gözönüne, alarak bunun câiz olduğunu söylemişlerdir.

İbn Abbâs, İbn Mes'ûd, Hanefîler ve bazı şâfiîler de nazarlık vb. taşınmaması hakkındaki rivâyetlere bakarak âyet ve duâların da yazılıp taşınmasının câiz olmadığı görüşünü benimsemişlerdir.65

Muskacılığın bir meslek haline gelmemesi, dinin ve dinî duyguların hasis menfaatlere âlet edilmemesi bakımından ikinci görüş dikkat çekicidir. Çocuklara ve okuma bilmeyenlere bilenler, bir menfaat beklemeden okumalıdırlar. Okuyacak bulunmazsa yazma yoluna başvurulur.

Tıbbî tedâvi yanında telkin ve duâ ile tedâvi usulü, aradan ondört asır geçtikten sonra, müsbet ilmin de dikkatini çekmiş, Avrupa ve Amerika'da bu usul ile tedâvi yapan şifâ yurtları açılmıştır.

II. Ölüm Karşısında Müslüman:Edit

A. Ölüm Telâkkisi:Edit

Gazzâlî ölüm karşısında insanları dört sınıfa ayırmıştır:

1. Dünyaya dalmış, hayatın muvakkat olduğunu unutmuş, hayatın gayesini dünyevî zevk ve menfaatlerden ibâret bilmiş insanlar. Bunlara göre -zoraki hatırladıkları ve hatırlayınca hemen unutmaya çalıştıkları- ölüm, zevk-u sefânın sona ermesi, korkulu âkıbetin başa gelmesi demektir. "De ki kendisinden kaçtığınız ölüm muhakkak sizi bulacaktır; sonra gizli ve açık her şeyi Bilen'e götürüleceksiniz de O size, yaptıklarınızı birer birer haber verecek."66 âyeti bu sınıfın halini ifâde etmektedir.

2. Korkusu galip olan, yaptıklarını bilen ve tevbe edip kulluk yoluna yönelmeye çalışanlar için de ölüm istenmeyen bir hadisedir; çünkü henüz tövbelerini tamamlamadan gelip insanı buluvermesi tehlikesi vardır. "Allah'a kavuşmak istemeyene Allah da kavuşmak istemez."67 hadîsi bu sınıfa şâmil değildir. Çünkü bunlar Allah'a kavuşmayı istiyor, fakat bu kavuşmaya lâyık olmak için ölümün gecikmesini diliyorlar.

3. Allah'ı bilen ve ona aşk ile bağlanmış olanlara göre ölüm daima anılan ve beklenilen bir olaydır. Bunlar sevgiliye bir an önce kavuşmak için can atar, ölümün bir türlü gelmeyişinden şikâyet ederler. 4. Bunlardan mertebe ve irfanı daha yüce olanlar işi Mevlâ'larına bırakanlardır. Bunlara göre en iyisi sevgili Mevlâ'nın istediğidir. O neyi murâd ederse istenmeye ve sevilmeye lâyık olan odur.68

B. Ölümü Hatırlamak ve Hazırlanmak:Edit

Hz. Peygamber (sav) ölümü unutmamayı, Allah'ın razı olduğu iş ve davranışlarla ona hazırlanmayı, Allah'ın rahmetinden ümitli olmayı tavsiye etmiş, ızdırab ne kadar şiddetli olursa olsun ölümün temmeni edilmesini hoş görmemiştir: 1. İbn Ömer, Rasûl-i Ekrem'e (sav) soruyor: -İnsanların en akıllı ve olgunu kimdir?

-Ölümü en çok anan ve ona en çok hazır bulunanlardır. Bunlar dünyanın şerefi ve ahiretin kerâmetini beraber götürürler. (Taberâni'den).

2. Hiçbiriniz başına gelen bir zarar ve felâket sebebiyle asla ölümü temenni etmesin! Eğer buna mecbur kalırsa şöyle desin; "Allahım, hayat hakkımda hayırlı olduğu müddetçe beni yaşat; ölüm hakkımda hayırlı olunca da beni öldür!"69

3. Câbir (ra) Rasûlullah'ın (sav) vefatından üç gün önce şöyle dediğini işitmiştir: "Hiçbiriniz Allah hakkında hüsn-i zan beslemeden ölmesin." (Müslim) Buradaki hüsn-i zandan maksat Allah'ın, lûtuf ve rahmetiyle affedeceği ve ihsanda bulunacağı kanaatini muhafaza etmektir.

4. Rasûl-i Ekrem (sav) ölmek üzere olan bir gencin yanına gelmiş ve sormuştu: -Kendini nasıl buluyorsun?

-Günahlarımdan korkuyor, Allah'ın rahmetini umuyorum.

-Bu halde, bu iki duygu hiçbir kulun gönlünde bir araya gelmez ki, Allah ona umduğunu vermesin ve korktuğundan emin kılmasın! (İbn Mâce, Tirmizî)70

III. Ölümden Önce ve Sonraki VazifelerimizEdit

İslâm dini, içtimaî dayanışma, adalet ve yardımlaşmaya bünyesinde geniş yer vermiş, müslümanları buna teşvik eylemiştir. Hastaları ziyaret etmek, dünya hayatını terketmek üzere olan hastalara bazı hizmetlerde bulunmak, vefat hâdisesi vukubulunca ölüyü yıkamak, kefenlemek, namazını kılmak, kabre kadar taşımak, defnetmek ve duâ eylemek de İslâm'ın müslümanlara yüklediği içtimâî vazifeler arasındadır:

A. Hasta Ziyareti:Edit

Aşağıda bazılarının tercemelerini sunacağımız hadîslerden dolayı zahiriler, ömürde bir defa hasta ziyaretinin farz, sonra da sünnet olduğunu ileri sürmüşlerdir.71 Diğer müctehidlere göre hastayı ilk ziyaret sünnet, sonrakiler nafile ibâdettir.

1. "Açı doyurun, hastayı ziyaret edin ve köleyi âzâd edin." (Buhârî) 2. Hz. Peygamber (sav) "Müslümanların birbiri üzerinde hakkı altıdır." buyurdular. "Bunlar nedir ya Rasûlullâh!" sualine de şu cevabı verdiler:

"Seni dâvet edince icâbet et ; öğüt isteyince öğüt ver; aksırıp da Allah'a hamdedince "yerhamükallah: Allah'ın rahmetine mazhar olasın!" de; hastayı ziyaret et ve ölüyü kabre kadar taşı!" (Buhârî, Müslim). 3. Ebû Hureyre'nin rivâyet ettiği bir kudsî hadîs:

Allah Teâlâ kıyâmet günü şöyle buyuracak:

-Ey Âdem oğlu! Hasta oldum da beni ziyaret etmedin!

-Ey Rabbim, sen âlemlerin Rabbi iken ben seni nasıl ziyaret edebilirim?

-Falan kulumun hasta olduğunu ve onu ziyaret etmediğini bilmiyor musun? Eğer onu ziyaret etseydin beni onun yanında bulacağını bilmedin mi?!.

-Ey Âdem oğlu! Senden yiyecek istedim de bana yiyecek vermedin?

-Ey Rabbim sen ki âlemlerin Rabbisin, ben sana nasıl yiyecek verebilirim?

-Bilmiyor musun, filân kulum senden yiyecek istedi de ona yiyecek vermedin? Eğer ona yiyecek verseydin bunu benim nezdimde bulacaktın... (Müslim).

4. "Bir müslüman, hasta bir din kardeşini ziyaret edince, ziyaretinden dönünceye kadar hep cennet bahçesindedir." (Ahmed, Müslim, Tirmizî).

Hasta ziyaret edilince Allah'tan şifâ, sıhhat ve âfiyet dilemek, sabır ve tahammül tavsiye etmek, iyi gördüğünü ve iyi olacağını söylemek, hasta ısrar etmedikçe yanında çok kalmamak, ziyaretin sünnet ve âdâbı cümlesindendir.72

B. Kıbleye Çevirmek, Telkin ve Yâsin Okumak:

Tevcih:Edit

Hâlet-i ihtizâr denilen durumda; yani hastada ölüm alâmetleri görüldüğünde -eğer güçlük yoksa- onu kıbleye çevirmek sünnettir. Cumhûra göre bu müslümanların yatarken aldıkları vaziyette olacaktır; yani sağ tarafına yatırılacak ve yüzü kıbleye gelecektir. Hz. Fâtıma'nın vefatından önce böyle yaptığı rivâyet edilmiştir. İmam Şâfiî'ye göre ayaklar kıbleye gelecek şekilde sırtüstü yatırılacak ve baş biraz kaldırılacaktır.73

Telkin:Edit

Memleketimizde telkin deyince anlaşılan definden sonra kabrin başında mâlûm şekliyle yapılan telkindir. Halbuki bizim burada arzetmek istediğimiz ve sünnet olan telkin o değil, ölmek üzere olan müslümanın yatağı başında yapılan telkindir. Tamamen komaya girmemiş, söyleneni anlayıp tekrar edebilecek olan hastanın yanında münâsip birisi, zaman zaman "lâ ilâhe illallâh Muhammedün Rasûlullâh" der. İşte bu telkin şu hadîslerden dolayı sünnettir:

1. "Ölülerinize (ölmek üzere bulunan hastalarınıza) lâ ilâhe illâllah... sözünü telkin ediniz." (Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî) 2. "Kimin son sözü lâ ilâhe illâllah... olursa cennete girer." (Buhârî, Ebû Dâvûd).

Bu telkin yapılırken bağırmamak, hastaya "sende söyle" diye teklif ve ısrar etmemek gereklidir. Birinci hadîste geçen "ölülerinize" tâbirini İslâm ulemâsı mecaz mânâsıyla almış ve "ölmek üzere olan hastalarınıza" mânâsını vermişlerdir. Bu anlayışın mesnedi ölülerin dirileri duymayacaklarını ifâde eden nasslar ile Hz. Peygamber (sav) ve ashâbının tatbikatıdır. Çünkü bunlar bahis mevzuu telkini, son demlerini yaşayan hastalara yapmışlardır. İkinci hadîs de bunu desteklemektedir.

Kabir başında yapılması âdet olan telkini ileride inceleyeceğiz.74

Yâsin Okumak:Edit

Halet-i ihtizarda bulunan hasta üzerine "Yâsin" sûresinin okunması faydalıdır ve Hz. Peygamber (sav) tarafından tavsiye edilmiştir.

Ölü ve kabir üzerine de bu sûreyi okumanın cevazı tartışılmıştır. Şevkânî "birbirini takviye eden rivâyetler bunun da caiz ve faydalı olduğunu ifade etmektedir." diyor.75 Ma'kıl b. Yesâr'ın rivâyetine göre Rasûl-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur: "Yâsin Kur'ân'ın kalbidir. Hiçbir kimse yoktur ki, Allah'ı ve âhiret gününü niyetine alarak (maddî menfaat beklemeden) onu okusun ve bağışlanmasın. Onu ölülerinize okuyun. (Ebû Dâvûd, Nesâî).

C. Ölüm Haberi, Techiz ve Defin:Edit

Buraya kadar ebediyet yolcumuz hayatta idi. Ecel gelip çevresindeki din kardeşleri ve yakınlarının tevhid telkinleri ve Yâsin kıraatleri içinde kıbleye dönük olarak dünyaya veda edince onun gözlerini kapamak, çenesini bağlamak, üzerine boylu boyunca bir örtü çekmek ve bundan sonraki vazifeleri acele ile ifâ eylemek sünnettir; bunlar Hz. Peygamber (sav) tarafından tavsiye edilmiş, selef-i sâlihin tarafından da tatbik edilegelmiştir.

1. Ölüm İlânı:Edit

Câhiliyye devrinde önemli birisi vefat edince kabilelere bir haberci gönderilir, bu haberci "filan öldü, Arap mahvoldu" diye bağırır bunu işitenler de vâveylâ kopararak ağlardı. Hz. Peygamber (sav) bunu yasaklamış, usûlü dairesinde, sükûnet içinde ölüm haberinin eş, dost ve sâlih mü'minlere duyurulmasını tasvib buyurmuştur. Bizzat kendileri Habeşistan Necâşîsi'nin vefatını, kezâ Mûte savaşında Zeyd, Ca'fer ve İbn Revâha (r. anhum) Hazretleri'nin şehadetlerini haber vermiştir. Cemâat câmiden çıkarken duyurmak, belediye hoparlörü veya dellâl vasıtasıyla ilân etmek, gazetelerde sade ve kısa ifadelerle duyurmak meşrû olsa gerektir.

İslâm'ın esaslarını ve namaz vakitlerini ilân etmek için tesis edilmiş bulunan minarelerin bu iş için kullanılması üç beş kuruş almak için bazı müezzinlerin salâ verip ölüm ilânı yapmaları bidattır ve çirkindir.

2. İşitenlerin Sabırla Allah'a Sığınmaları:Edit

Peygamberimiz (sav) ölüm ve benzeri bir felâket ile karşılaşan kimselerin sabretmelerini, duâ ile Allah'a sığınmalarını tavsiye buyurmuştur:

"Bir musîbet ve felâketle karşılaşan ve "Biz Allah'a âidiz, şüphesiz ona döneceğiz; Allah'ım musibetin içinde bana ecir ver, kaybettiğimden daha hayırlısını ihsan buyur" diyen hiçbir kul yoktur ki, Allah ona musibeti mukabilince ecir vermesin ve kaybettiğinin yerine daha hayırlısını ihsan buyurmasın." (Ahmed b. Hanbel, Müslim). Kur'ân-ı Kerîm de felâkete uğrayınca sabreden ve "innâ lillâh‚ diyerek Allah'a sığınanları methetmiş, onları rahmet ve hidayet ile müjdelemiştir.76

3. Ölüye Ağlamak:Edit

Yakınlarını, sevdiklerini bir anda kaybeden insanların acı çekmemeleri, bu acının göze hücum eden yaşlar, ruhlara hâkim olan hüzün ve kederler ile tezâhür etmemesi mümkün değildir. Bu tabiîdir, sevgi ve merhametin meyvasıdır. İslâm bu nevi üzülmeyi ve ağlamayı men etmemiş, Hz. Peygamber (sav) ve sahâbeden de bu türlü ağıt vaki olmuştur: Üsâme b. Zeyd naklediyor: Hz. Peygamber'in (sav) kızı kendisine "Bir oğlum öldü hemen bize gel" diye haberci gönderdi. "Aldığı da verdiği de şüphesiz Allah'ındır. Herkesin Allah'a malûm bir eceli vardır. Sabretsin ve ecrini Allah'tan beklesin!" buyurdu. Kerîmesi, Allah aşkına muhakkak gelmesini isteyerek bir haberci daha gönderdi. Hz. Peygamber (sav) beraberinde Sa'd b. Ubâde, Muâz b. Cebel, Ubey b. Kâ'b, Zeyd b. Sâbit ve daha bazı kişilerle kalkıp gitti, çocuğu kucağına verdiler, yavrucak hırıl hırıl ediyor can veriyordu... Hz. Peygamber'in (sav) göz yaşları boşandı; bunu gören Sa'd sordu:

-Bu ne yâ Rasûlullah?

-Bu öyle bir rahmet ve merhamettir ki, Allah onu kullarının kalblerine yerleştirmiştir ve Allah kulları arasından ancak merhamet sahibi olanlara rahmet eyler.

Enes b. Mâlik'in rivâyet ettiği ve Hz. Peygamber'in (sav) oğlu İbrahim'in vefatını anlatan başka bir hadîste, Rasûlullâh'ın can vermekte olan çocuğu kucağına aldığı, öpüp kokladığı, gözlerinden yaş boşandığı, Abdurrahman b. Avf'ın "sen de mi yâ Rasûlullâh" demesi üzerine şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Bu rahmettir, merhamettir... Gözler ağlar, kalb mahzun olur ve biz ancak Rabbimizin hoşnut olacağını söyleriz; İbrahim senden ayrıldığımız için gerçekten mahzûnuz!"77

Ölünün yüzünün açılması ve öpülmesi de caizdir. Nitekim Hz. Ebû Bekir, Habib-i Hüda'nın (sav) mübârek nâşını edeb ve muhabbetle öpmüş ve ağlamıştır.

Hz. Peygamber'in "Ölü, ailesinin ona ağlaması yüzünden azab çeker" buyurduğu rivâyet edilmiştir. Yukarda naklettiğimiz ve ağlamanın caiz olduğunu ifade eden sahih hadîsler ile bu sahih hadîsi uzlaştırmak için yapılan araştırmalar şu neticeleri vermiştir:

a) Hz. Âişe'nin açıkladığına göre bu rivâyet mümin olmayanlar içindir; zaten azab çeken böyle ölü üzerine ailesinin ağlaması da bir azab olmaktadır.

b) Ölüye azab veren ağıt, İslâm'ın yasakladığı ve İslâm'dan önce çok revaçta olan 'bağırıp çağırarak, Allah'a karşı yakışıksız sözler söyleyerek, saçını, başını ve elbiselerini yolup yırtarak ağlamaktır (niyâha). Bilhassa ölünün böyle bir âdeti var idiyse ve ailesine bunu o aşılamış ise azab çekmesine vesile olmaktadır. Aksi takdirde Allah kimseye diğerinin suç ve günâhından dolayı azab etmez.78

4. Yıkamak ve Kefenlemek:Edit

Rasûlullâh (sav) ölülerin yıkanmasını ve kefenlenmesini emretmiştir, bu iki işin nasıl yapılacağını teferruatlı bir şekilde tarif buyurmuştur. Bu sebeple müctehidler ölünün yıkanması ve kefenlenmesinin farz-ı kifâye olduğunda ittifak eylemişlerdir. Bu iki vazife ile ilgili bazı hususları burada zikretmekte fayda vardır:

a) Savaşta düşmanlar tarafından katledilen şehidler yıkanmaz; kanlı elbiseleriyle defnedilir.

b) Müslüman ölülerin yıkanabilmesi için Ebû Hanife ve Mâlik'e göre vücutlarının yarıdan fazlasının mevcut olması gerekir. Şâfiî, Ahmed b. Hanbel, İbn Hazm gibi müctehidlere göre mevcut uzuv ne olursa olsun yıkanır, kefenlenir ve namazı kılınır. Bu müctehidler sahâbe ve tâbiundan bazılarının tatbikatına bakarak mezkûr neticeye varmışlardır.

c) Kaide olarak erkeği erkek, kadını da kadın yıkar. Karı ve kocanın birbirini yıkamaları mevzûunda ictihad farkları vardır. Kadının kocasını yıkamasının caiz olduğu ittifakla kabul edilmiştir. Hz. Âişe'nin "Geçmişi geri getirmek mümkün olsaydı Hz. Peygamber'i (sav) ancak zevceleri yıkardı" dediği rivâyet edilmiştir. Kocanın karısını yıkamasını Hanefîler caiz görmezler. Karı vefat edince, kocanın iddeti olmadığı için evliliğin sona erdiğini, karısının, yabancı olduğunu ve koca tarafından yıkanamayacağını ileri sürerler. Müctehidlerin çoğu (Cumhûr) kocanın da ölmüş karısını yıkayabileceği hükmünü benimsemişlerdir. Cumhûr'un delili Hz. Ali'nin Hz. Fâtıma'yı yıkamış olması ve Hz. Peygamber'in (sav) Âişe'ye "Benden önce ölürsen seni ben yıkar ve kefenlerim" buyurmasıdır.79

d) Ölüyü kefenlemek farz-ı kifâyedir. Kefen erkek için üç, kadın için beş parçadır. Bez ne çok pahalı ne de çok âdi olacaktır. Beyaz olması şart değildir. Yokluk halinde ne kadar bulunursa o kullanılır. Uhud günü Mus'ab b. Umeyr (ra) katledilmişti. Kefenlemek için eski bir hırkadan başkasını bulamadılar; onu da başına örtseler ayakları, ayaklarına örtseler başı açıkta kalıyordu. Durumu Hz. Peygamber'e (sav) arzettiler. "Baş tarafını örtün, ayaklarını da otla kapatın" buyurdu.80 e) Gusûl ve defin masrafı gibi kefen de ölünün malından yapılır. Ölünün bir şeyi yoksa sağlığında nafakası üzerine düşen yakını masrafı öder. Böyle birisi yoksa beytü'l-maldan ödenir. Beytü'l-malda da birşey yoksa diğer müslümanlar techiz masrafı ile mükelleftirler.

f) Kefeni önceden hazırlamak caizdir. Rasûlullâh'ın (sav) hayatında bunu yapanlar olmuş ve tasvib edilmişlerdir.81 g) Yıkanırken yere dökülen su, hâsıl olan çamur, su ısıtırken kullanılan yakacak artıklarıyla alâkalı hiçbir sünnet yoktur.

5. Borçlarını Ödemek:Edit

Ölünün borcu varsa ödenmeden Rasûlullah (sav) namazını kılmazdı ve şöyle buyururdu: "Mü'minin ruhu (nefsi), ödeninceye kadar borcuna takılıp kalmaktadır." (Tirmizî, Ahmed, İbn Mâce). Ölünün borcu, varsa malından ödenir. Malı yoksa bazı müctehidlere göre beytü'l-maldan ödenir. Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Hiçbir mü'min yoktur ki ben ona dünya ve âhirette kendinden daha yakın olmayayım. -İstersen "Peygamber mü'minlere kendilerinden daha yakındır" âyetini oku-82 Hangi mü'min ölür de mal bırakırsa bu vârislerine aittir. Her kim de borç veya bakılacak çoluk-çocuk bırakırsa bana gelsin; ben onun yakınıyım, velisiyim." (Buhârî)

Ödemek niyetinde olduğu halde imkânsızlıklar yüzünden borcunu ödeyemeden ölen kimsenin bu borcunu, Allah'ın ödeyeceğini ifade eden sahih hadîsler mevcuttur.

Netice olarak ölünün borçlarını bir an önce -namazdan önce- ödemek sünnettir.83

6. Namaz:Edit

Bütün mezheblerin ittifak ettikleri bir nokta da müslümanların, ölüleri üzerine "cenaze namazı" kılmalarının farz-ı kifâye olduğudur. Bu hükmün mesnedlerinden birini nakledelim:

Ebû Hureyre rivâyet ediyor: Hz. Peygamber (sav) borçlu bir müslümanın cenazesi getirilince, "borcu için birşey bıraktı mı?" diye sorar, eğer yeteri kadar bıraktığı söylenirse namazını bizzat kıldırır, yoksa müslümanlara "kardeşinizin namazını kılın" buyururdu. (Buhârî, Müslim).

İbn Kayyim borcu ödenemeyen ölünün namazını niçin bizzat Rasûlullâh'ın (sav) kıldırmadığını şöyle açıklıyor: "Rasûlullah'ın (sav) bir kimse üzerine namaz kılması, gereğini hâsıl eden, istediğini alan bir şefaat mahiyetindedir; halbuki borçlu borcuna karşı rehin vaziyetindedir."84

Yukarıda işaret edildiği üzere fetihler sonu beytü'l-mal zenginleşince bu gibilerin borcunu Hz.Peygamber (sav) oradan ödemiş ve namazlarını kılmıştır. Allah'a ibâdet ve ölüye dua niyetiyle kılınan bu namazın farzı kifâye olduğunda ittifâk edilmekle beraber bazı noktalarda ictihad ve anlayış farkları vardır.

a) Şartları: Bu da bir namaz olduğu için tahâret, kıbleye yönelmek, avret yerlerini örtmek gibi şartlar cenaze namazında da aranır. Bu namazın farkı vakit şartında ortaya çıkar. Hanefî ve şafiîlere göre "namaz kılmak memnû ve mekrûh olan vakitler" de dahil olmak üzere cenaze ne zaman hazır olursa namazı kılınır. Bazı müctehidler güneş doğarken, zeval vakti ve batarken kılmak mekrûhtur demişlerdir.

b) El Kaldırmak:

Hadîsler ve tatbikatın desteklediği görüşe göre el yalnız ilk tekbirde kaldırılır.85

c) Fâtiha Okumak:

Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel bu mevzudaki hadîslere dayanarak cenaze namazında ilk tekbirden sonra Fâtiha okunması gerekir demişlerdir.

Ebû Hânife, Sevrî gibi müctehidlere göre ise bu namaz Allah'a övgü, Rasûlü'ne (sav) salâvat ve ölüye duâdan ibarettir, Fâtiha okumak gerekmez, ancak duâ niyetiyle okunabilir. Hadîsler birinci görüşü desteklemektedir.86

d) Namazı Kılınanlar ve Kılınmayanlar:

Erkek kadın müslümanların, canlı doğup ölmüş çocukların namazı kılınır. Şehid üzerinde çeşitli görüşler vardır; Hanefîlere göre namaz kılınır. Canlı olarak doğup ölen çocuklar yıkanır ve namazları kılınır. İdama mahkûm olanların namazı kılınır. İslâm müctehidlerinin cumhuruna göre müslüman olduğu bilinen hâin, âsi, şâkî her nevi ölünün namazı kılınır.87

Hanefî fukahası şunları istisna etmiş ve namazlarının kılınmayacağını ifade etmişlerdir: aa) Devlete başkaldırıp savaşırken ölen asiler (bugât),

ab) Haksız olduğu halde kabilecilik gayretiyle kavgaya karışıp ölenler,

ac) Yol kesip, şehir basıp soygunculuk yapan eşkiyâ,

ad) Ana veya babasından birini öldürenler. İlk üçü kavga ve savaşta iken ölürse, sonuncusu da kısasen öldürülürse namazları kılınmaz.88

e) Câmi İçinde Cenaze Namazı:

İmam Ebû Hanife ve Mâlik'e göre cami içinde cenaze namazı kılmak mekrûhtur. Bu hükmün delili "Mescidde cenaze üzerine namaz kılan kimseye birşey yoktur -bir başka rivâyette "namaz yoktur"- hadîsidir. İbn Âbidin meseleyi bütün ihtimâlleriyle ele alarak mezkûr hükmü şöyle açıklamıştır: Cenaze mescidde cemaat dışarda veya cemaat mescidde cenaze dışarda, yahut, her ikisi de mescidde, yahut da cenaze içerde veya dışarda olup cemaatin bir kısmı mecsidde bir kısmı dışarda olsa da namaz mekrûhtur; çünkü hadîs bunların hepsine şâmildir.89

Ahmed b. Hanbel, Şâfiî, İbn Hazm, İbn Kayyim gibi müctehidlere göre cami içinde cenaze namazı kılmak mekrûh değildir. Çünkü Rasûlullâh (sav) Süheyl b. Beyda'nın namazını mescidde kılmış, sahâbe de Ebû Bekir ve Ömer'in (ra) namazlarını mescidde edâ eylemişlerdir. Bu tatbikata aykırı olarak rivâyet edilen yukarıdaki hadîs Ahmed b. Hanbel'e göre zayıftır. Diğer bazı âlimlere göre de sahih rivâyette "mescidde namaz kılana birşey yoktur" ifadesi vardır ki bu cevaz ifade eder.

İbn Kayyim meseleye şöyle bir çözüm getirmiştir: Hz. Peygamber'in (sav) devamlı sünneti cenaze namazını mescid dışında kılmaktır. Mazeret bulunduğunda bazen mescidde de kılmıştır. Bu caiz olmakla beraber efdal olanı mescid dışında kılmaktır.90

f) Gıyâbî Cenaze Namazı:

Habeşistan Necâşîsi Ashame vefat edince Rasûl-i Ekrem (sav) ashabını toplayıp saf saf eyledi ve müveffânın namazını gıyabî olarak kıldılar.

Şâfiî, Ahmed b. Hanbel, İbn Hazm, Şevkânî gibi müctehidler bu hadîs-i şerife dayanarak, uzak veya yakın başka bir yerde bulunan cenaze üzerine namaz kılmanın caiz olduğu hükmünü benimsemişlerdir. Buna göre kıbleye dönülür, saf bağlanır ve hazır cenazeye kılındığı gibi namaz kılınır.

Ebû Hanife ve Mâlik yukarıda geçen vak'anın Hz. Peygamber'e (sav) ait ve ona mahsus bulunduğuna kani olarak gıyâbi namazı caiz görmemişlerdir. İbn Teymiyye'ye göre bulunduğu yerde namazı kılınmamış ise gıyaben kılınır. Nakli delil birinci ictihadı desteklemektedir.91

g) Kabir Üzerine Namaz:

Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel bu mevzuda rivâyet edilen sahih hadîslere dayanarak definden sonra kabirdeki cenaze üzerine namaz kılmanın caiz olduğunu ileri sürmüşlerdir. İbn Hanbel bunu azami bir ay ile kayıtlamış, daha sonra kılınmaz demiştir. Daha önce kılınmış olması bu hükme tesir etmemektedir.

Hanefîlere göre ya daha önce namazı kılınmamış olmak ya da salâhiyetsiz birisinin kıldırmış olması gibi mazeret bulunmadıkça defnedilmiş cenaze üzerine namaz kılınmaz. Ayrıca çürümemiş olduğuna kanaat getirmek de şarttır."92

7. Tezkiye, Şâhidlik ve Ölünün Ardından Konuşmak:Edit

Bizdeki âdete göre cenaze namazı kılınınca imam "Ey cemaat bu kişiyi nasıl bilirdiniz?" diye sorar; cemaat de "İyi bilirdik, Allah rahmet eylesin!" derler.

Büyük şehirlerde rastladığımız bir âdet daha var: Namazdan sonra imam cenazenin başında nutuk çekiyor, onun iyiliklerinden bahsediyor, duâ edip cemaatin tezkiyesini alıyor.

Bu âdetler karşısında önce nasslara, sonra da İslâm âlimlerinin açıklamalarına bakalım:

a) Zeyd b. Sâbit rivayet ediyor: Osman b. Maz'un, Ansâr'dan Ummu'l-alâ isimli hanımının evinde vefat etmişti. Rasûlullâh (sav) ölünün yanına geldi. Ummu'l-alâ anlatıyor:

-Ey Ebû Sâbih (Osman b. Maz'un) Allah sana rahmet eylesin. Ben üzerine şahidlik ederim ki, Allah sana ikram eylemiştir. Dedim. Rasûlullâh (sav):

-Allah'ın ona ikram eylediğini nereden biliyorsun?

-Babam yoluna kurban yâ Rasûlullâh! Allah ona ikram etmezse kime eder?

-O gerçeğin tâ kendisiyle karşı karşıya gelmiştir. Vallahi ben de onun için hayır umuyorum. Vallahi Allah'ın Rasûlü (sav) olduğum halde bana ne yapılacağını bilmiyorum!

-Allah'a yemin ederim bundan sonra ebediyyen kimseyi tezkiye etmeyeceğim.

b) Enes b. Mâlik rivayet ediyor: Sahâbe bir cenazeye rastladı ve iyiliğini söylediler. Rasûlullâh (sav) "gerekli oldu" buyurdu. Sonra bir başka cenazeye rastladı, onun da kötülüğünü söylediler; Hz. Peygamber (sav) gene "gerekli oldu" buyurdu. Hz. Ömer "gerekli olan nedir?" diye sorunca Rasûl-i Ekrem (sav): "Onun iyiliğini söylediniz, övdünüz de cennet ona gerekli oldu; berikinin kötülüğünü söylediniz, yerdiniz de ateş ona gerekli oldu. Siz yeryüzünde Allah'ın şahidlerisiniz" buyurdu.

c) Hz. Ömer'in rivâyet ettiğine göre Nebiyy-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştu: Ölülere sövmeyiniz; çünkü onlar ettiklerini bulmuşlardır.

e) İbn Abbas, Ebû Leheb'den bahsederken "Allah lâ'net etsin" demiştir.93 Birinci hadîs bir ölü hakkında kesin olarak "cennetliktir, kurtulmuştur" demenin caiz olmadığını ifade ediyor. İkinci hadîs müslümanlar içinde iyi intiba bırakmış, iyiliği söylenen ölülerin bıraktıkları bu intiba ve haklarında yapılan iyi şahidlik sebebiyle af ve rahmete nail olacaklarını, kötü intiba bırakan, kötülüğü söylenen ölülerin de cezayı hak edeceklerini ifade etmektedir. Buradaki şahidlik, tanımadan, bilmeden, kafadan atarak "iyi idi" diyenlerin değil; iyi bilip iyi diyenlerin doğru şahidliğidir.

Dördüncü hadîs yaptıkları kötülük yüzünden ölülerin arkasından kötü söz söylemenin ve sövüp saymanın caiz olmadığını ifade etmektedir. Ancak ulemâ-i İslâm, Kitab ve Sünnet'in umumatını gözönüne alarak şöyle demişlerdir: Ahlâksızlık, fısk ve bid'atı açık olan kimselerin kötülüklerini söylemek -eğer bunda bir fayda varsa- caizdir. Müslümanları uyarmak, yolundan yürümelerini önlemek, halinden ibret almalarını temin etmek niyetiyle bazı ölülerin kötülüklerini anmak faydalı ve caizdir.

Son hadîs kâfir ölüleri hakkında la'net ve benzerlerinin caiz olduğunu ifade etmektedir. Ancak her caizin ulu orta kullanılamayacağı, müslümanın abes ile meşgul olmayacağı tabiîdir.94

Bu bahsin başında bazı âdetlerden bahsetmiştik; hadîslerin ışığı altında bunları kısaca tahlil edelim:

a) Ölü başında nutuk çekmek hem cahiliyye âdetidir, hem de ölünün techiz ve defninde acele davranma sünnetine aykırıdır.95

b) Müslümanların bilmedikleri kişiler için yalan yere iyi veya kötü diye şahidlik etmeleri caiz değildir.96 "Allah rahmet eylesin!" denilir; bu bir duadır. Şahidlik değildir. İyi bildiğimize iyi demek sünnettir, faydalıdır. Kötü bildiğimiz kişi hakkında susmak evlâ, fayda var ise durumunu anlatmak caiz, bazen vazifedir.

8. Musâllâdan Kabre:Edit

Cenaze namazı kılındıktan sonra onu kabre kadar taşımak vazifesi vardır. Bir de taşımaya iştirak etmeyenlerin cenazeyi görünce ayağa kalkıp kalkmamaları mevzûu münakâşa edilmiştir. Önce hadîsleri görelim:

a) Daha önce tercemesini verdiğimiz bir hadîste müslümanların birbiri üzerindeki haklarından birinin de cenazeyi taşımak ve defnetmek (ittiba) olduğunu görmüştük.

b) Ebû Hureyre'nin rivâyet ettiğine göre Rasûl-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur: "Namaz kılınıncaya kadar cenazenin yanında bulunana bir kırât; defnedilinceye kadar hazır bulunana iki kırât ecir vardır." İki kırât nedir? diye sorulunca "iki büyük dağ gibidir" buyurdular.97

İbn Kudâme cenazeye iştirâk ve ittibânın üç derecesi olduğunu, bunların birincisini yapanın da vazifesini yapmış bulunacağını, ancak üçüncüsüne kadar devamın daha ecirli olduğunu hadîslere istinaden tesbit eylemiştir. Buna göre: Birincisi: Namaz kılıp ayrılmaktır. İkincisi: Defnedilinceye kadar hizmetlere katılmaktır. Üçüncüsü: Definden sonra da kabrin başında bir müddet bekleyip duâ ve istiğfar ile meşgul olmaktır.98 Cenazeyi kabre götürenlerin ölümü, âhireti ve Allah'ı düşünmeleri, sükûneti muhafaza etmeleri, dünyevî meseleleri konuşmamaları, gülmemeleri bu vazifenin adabı cümlesindendir.99

Cenazenin dört tarafından 40 adım taşımak menduptur.

Bu esnada bağırıp çağırmak, sesli olarak tekbir getirmek ve zikir yapmak, çalgı ve çelenk bid'attır, menedilmiştir. Cenaze kabre indirilinceye kadar -bazı müctehidlere göre omuzlardan yere indirilinceye kadar- oturmak mekrûhtur.100

Cenazeyi görünce ayağa kalkma meselesine gelince:

Sahih hadîslere göre Nebiyy-i Ekrem'in (sav) cenaze görünce ayağa kalktığı, etrafındakilere de kalkın dediği rivayet edilmiş; hatta bir defasında "bu yahudi ölüsüdür" demişler; "O da bir şahıs (veya hayat) değil midir?" cevabını vermiştir.101

Gene sahih hadîslerde Peygamber Efendimiz'in (sav) kalkmayı terkettiği rivâyet edilmiştir. Bu karşılıklı rivâyetleri değerlendiren müctehidlerden bir kısmı "kalkmak önce mendûp iken sonra neshedilmiştir, cenazeye kalkılmaz" demişlerdir. Ebû Hanife böyle diyenler arasındadır. Bazıları kalkmak veya kalkmamak serbesttir demiş, bazıları da kalkmak daha iyidir. Hz. Peygamber'in (sav) oturması sadece bunun caiz olduğunu bildirmek içindir demişlerdir. Nevevî, İbn Hazm, Ebû İshâk eş-Şirâzî, kalkmayı tercih edenler arasındadır. Kalkmanın meşrû olduğunu fakat zarurî olmadığını söylemek mümkündür.102

İhtiyaç olunca cenazeyi vasıta ile taşımak tecviz edilmiştir.103

9. Defin:Edit

Derince ve uygun boyda açılan kabre cenazeyi gömmek farz-ı kifâyedir. Cenazeyi taşıyanlar gibi kabre indirenlerin de: "Bismillâhi ve alâ milleti-Rasûlillâh" demeleri müstehabdır.

Cumhûra göre gündüz gibi gece de defin caizdir. Hz. Peygamber'in (sav) gece defnettiği vâki olmuş ayrıca Hz. Fâtıma, Ebû Bekir, Osman, Âişe, İbn Mes'ud gibi sahâbiler gece defnedilmişlerdir.104

10. Kabir:Edit

Kabrin dış şekli üzerinde titizlikle durulmuş, bununla alâkalı yasaklar konmuştur. Buhârî'deki bir rivâyetten anlaşıldığına göre bunun tek sebebi tevhidi (yalnız Allah'a ibâdet esasını) korumaktır. Hz. Aişe, Rasûlullâh'ın (sav) son hastalığında şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: Allah yahudi ve hıristiyanlara lânet etsin ki peygamberlerinin kabrini mâbed haline getirdiler. Hz. Âişe diyor ki, "Eğer bundan korkulmasaydı Hz. Peygamber'in (sav) kabri dışardan belli olacak şekilde yapılacaktı.105

İslâm müctehidleri ve fukahâsı kabirlerin kireç ve benzeri ile yapılmasının, kendi toprağına toprak ilâve edilerek yükseltilmesinin, üzerine kubbeli bina yapılmasının, taşına övücü veya kaderden şikâyet edici sözler yazılmasının memnû olduğunda ittifak etmiş, çoğu bunların haram olduğu neticesine varmışlardır. Bütün bunları nehyeden sahih hadîsler mevcuttur.

Buna mukabil kabrin yerden bir-iki karış yükselmesi, şeklinin deve hörgücü gibi olması, kerpiçle yapılması tecviz edilmişir. İmam Şâfiî ise kabrin üstünün kemerli değil, düz olmasını tercih eylemiştir.106

Okuduklarımızdan bizde hasıl olan kanâate göre bu meseleye iki cihetten bakılmalıdır:

a) Tevhidi Korumak Bakımından: Umumî kültürü ve dinî bilgisi zayıf kişilerin aklını çeler, ma'bedle mezarı birbirine karıştırmalarına, mezarda yatanın fevka'l-beşer bir varlık olduğuna inanmalarına sebep olur korkusuyla kabirlerin mescid gibi yapılması ve mescid haline getirilmesi şiddetle yasak edilmiş, kireç, mermer, taş ve benzeri ile yapılması da aynı sebeple menedilmiştir.

b) İsrâf Bakımından:

İslâm birçok âyet ve hadîste isrâfı yasaklamıştır. İsrâf malın lüzumsuz yere ve ölçüsüz harcanması, sarfedilmesi demektir. Aç, çıplak, ilâçsız, tahsilsiz, eşsiz, işsiz, muhtaç müslümanlara yardım etmek varken yüzbinlerce lira sarfedilerek heybetli, süslü ve masraflı kabirlerin bina edilmesi isrâf hududu içine girmektedir. Müslümanlar kabirlerini yaptırırken bu iki ciheti gözönüne almalı, ifrat ve tefritten sakınmalıdır.

11. Definden Sonra Duâ Etmek ve Kur'ân Okumak:Edit

Hz. Peygamber (sav) definden sonra kabrin başında bir müddet durur ve etrafındakilere şöyle derdi: "Kardeşiniz için Allah'tan mağfiret dileyin ve sorguyu şaşırmadan cevaplandırmasını isteyin; çünkü o şu anda sorguya çekilmektedir."107 Bu hadîs-i şerife ve sahâbe tatbikatını gösteren asârâ istinâden cenazeyi defnettikten sonra bir müddet oradan ayrılmayıp duâ ve istiğfar ile meşgul olmak sünnettir. Kabir başında Yâsin ile Bakara sûresinin başını ve sonunu okumanın faydasını ifade eden hadîs ve eserler vardır. Bunun üzerine fukahâ ihtilâf etmiş, İmam Şâfiî ve İmam Muhammed müstehab olduğunu söylemişlerdir. Mâlikîlerden Kadı Iyâz ve Karâfî de bu görüşü benimsemişlerdir. Ahmed b. Hanbel önceleri menederken sonra bundan vazgeçmiş ve "okumakta beis yoktur", demiştir. İmam Ebû Hanife ve Mâlik'e göre kabir başında Kur'ân okumak mekrûhtur, çünkü -bu imamlara göre- okunacağına dair sahih hadîs yoktur.108

Ölüye faydası olan okuma hasbî, parasız, Allah rızası için edâ edilen okumadır. Para mukabilinde Kur'ân okumanın hükmünü ileride ele alacağız.

12. Yas ve Ta'ziye:Edit

a) Yas:Edit

Câhiliyye devrinde kocası ölen kadın bir yıl mağaramsı bir kulübeye kapatılır, kimseyle temas etmez, yıkanmaz, saçlarını taramaz, tırnaklarını kesmezdi. Ölüye böyle yas tutmayı Hz. Peygamber (sav) menetmiş, sadece ölenin hâtırasına hürmeten yakın akraba için üç gün, koca için dört ay on gün bir nevi yas tutmayı meşrû kılmıştır. Bunlardan birincisi kocanın iznine bağlı olarak caiz, ikincisi ise gereklidir.

Yas esnâsında kadın süslenmeyi, makyajı, saç yaptırmayı renkli ve yeni elbiseler giymeyi, esans sürünmeyi terkeder.109

b) Ta'ziye:Edit

Yakınını kaybeden ailenin ferdlerini ta'ziye etmek müstehâbdır. Hz. Peygamber (sav) ta'ziyede bulunmuş ve buna teşvik eylemiştir. Ta'ziye memleketimizde "başın sağolsun, Allah geride kalanlara ömür versin!" gibi sözlerle ifade edilmektedir. Kelimenin lûgat mânâsı, "sabrettirmek, sabra teşvik etmek"tir. Musîbetzedeye sabretmesini, Allah'ın sabrına karşı ecir vereceğini, hepimizin Allah'a ait olduğumuzu ve tekrar ona döneceğimizi söylemekle bu vazife yerine getirilmiş olur. Aynı yerde bulunanlar için ta'ziye müddeti üç gündür. Üç günden sonra ta'ziye yapılmaz; çünkü bu acının tazelenmesine sebep olur. Başka yerde bulunanlar üç gün tahdidine tâbi değildir.110

13. Ölünün Ailesine Ziyafet:

Hz. Ca'fer (ra) şehid olunca Rasulûllâh (sav) yakınlarına: "Ca'fer ailesine yemek yapın, çünkü onların başına -yeme içmeye bakamayacakları- büyük bir iş geldi." demiştir.111 Akraba ve komşuların, ölüm felâketi geçiren aileye bir günlük yemek hazırlayıp götürmesi müstehabdır. Fakat ölünün kendi ailesinin yemek hazırlayıp başkalarına ikram etmeleri hem cahiliye devri âdetlerinden olduğu, hem de zamansız bir külfet teşkil ettiği için İslâm bilginlerince mekrûh sayılmış, bazıları haram olduğunu söylemişlerdir.112

14. Vasiyetlerin İfası:Edit

İslâm ölüme bağlı bir tasarruf olan vasiyete önem vermiş, hem müslümanları ona teşvik etmiş, hem de geride kalanlara, meşrû vasiyetlerin yerine getirilmesini emretmiştir. Fıkıh kitaplarımızda başlı başına bir bölüm teşkil eden bu bahsi burada detaylarıyla vermemiz mümkün değildir. Birkaç önemli kaide zikretmek gerekirse şunlar olabilir:

a) Vârise vasiyet yoktur. Mirasçı olan bir kimseye, ayrıca vasiyet yoluyla terikeden birşey bırakılamaz. b) Vasiyet terikenin üçte birini aşmıyorsa yerine getirilmesi gereklidir. Üçte biri geçiyorsa fazlasını ifâ eylemek vârisler için mecburî değildir, isterlerse teberrû yoluyla yapabilirler. c) Üzerinde, kimsenin bilmediği kul hakkı olanlar ile ifâ edemediği ilâhî haklar bulunan mükelleflerin vasiyet etmeleri farzdır; etmezlerse mes'ûl olurlar.113

IV. Ölülere Faydalı Olan İşler ve Davranışlar:Edit

Bundan önceki bahislerde farz, vacib, müstehab, sünnet olarak, ölen din kardeşlerimize karşı vazifelerimizi arzettik. Şüphesiz bunların da ölüye ve onların yakınlarına maddî, mânevî faydaları vardır. Burada arzetmek istediğimiz husus, vefatın vuku bulduğu güne mahsus olmadan, yapabileceğimiz ne gibi işlerin ölülerimize faydalı olacağı, Allah'ın onlara af, rahmet ve ikram ile muâmele buyurmasına vesile teşkil edeceğidir. Bu cümleden olarak kabir ziyareti, tevessül, çeşitli ibâdetler ve hayırlar üzerinde duracağız.

A. Kabir Ziyâreti:Edit

1. Hükmü:Edit

Hz. Peyamber (sav) önceleri kabir ziyaretini yasaklamıştı. Bunun sebebi câhiliyye devrinden yeni çıkan müslümanların kabir ziyareti sebebiyle birtakım bâtıl inanç ve âdetleri hatırlamalarını, hataya düşmelerini önlemekti. İslâm gönüllere yerleşince kabir ziyaretine izin verdi ve bunu "âhireti hatırlama" hikmetine bağladı.

"Sizi kabirleri ziyaretten menetmiştim; artık şimdi onları ziyaret ediniz, çünkü bu size âhireti hatırlatır. (Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâî...) Bu emir dışında bizzat Rasulûllâh'ın (sav) annesinin kabrini ziyaret ettiğine, Hz. Fâtıma'nın ve Hz. Âişe'nin kabir ziyaretlerine dair rivâyetler vardır.114

Kadınların kabir ziyaretlerinin cevâzı -men eden rivâyetler sebebiyle- ihtilâf mevzuu olmuştur. Gayr-i meşrû davranışlarda bulunmadıkları takdirde onlar için de caiz olduğu cumhûrun görüşüdür.

Kabir ziyaretinden üç fayda hasıl olabilir:

a) Ziyaret eden ölümü ve âhireti hatırlar. b) Salih kişilerin kabirlerini ziyaret ruhlara inşirah, yüce duygulara bereket sağlar. Duâların kabulüne vesile olur. c) Ziyaret zaman zaman bundan haberdar olan ölülere ünsiyet bahşettiği gibi ziyaret vesilesiyle edilen dualar ve okunan âyetlerden istifade etmelerini sağlar.

Bazı müctehidlere göre ziyaretin tek faydası ibret ve hatırlamadan ibarettir.

2. Adâbı:Edit

Ziyaretçi, ölünün yüzüne doğru döner, selâm verir, duâ eder. Ziyaret esnasında sükûnet içerisinde ağlamakta bir mahzur yoktur. Hz. Âişe'nin "ne diyeyim?" sorusu üzerine Rasûl-i Ekrem (sav): "Müslümanlar, ey iman ehli! Esselâmü aleyküm! Allah isterse biz de aranıza katılacağız" de buyurmuştur.

Ziyaret esnasında kabri öpmek, yüzünü gözünü sürmek, etrafını tavaf etmek bid'attır, memnûdur.115

B. Tevessül:Edit

Kabir ziyaretinden maksad ve faydanın ne olduğuna yukarıda temas etmiştik. Bunlardan biri de "ruhlara inşirah, yüce duygulara bereket sağlaması, yapılan duâların kabulüne vesile olması" idi. "Tevessül" de vesile ve vasıta kılmak demektir. Kabirde yatanı aracı kılarak Allah Teâla'dan birşey dilemek tevessülün istilâhi mânâsıdır. Bilhassa İbn Teymiyye'den beri (v. 728/1327) bu mesele şiddetli münakaşa ve ihtilâflara yol açmış, üzerinde uzun boylu konuşulmuş ve yazılmıştır.

İbn Teymiyye ve taraftarlarına göre kabirler sadece ibret almak ve âhireti hatırlamak için ziyaret edilir. Hz. Peygamber (sav) de dahil olmak üzere hiçbir ölü bir fayda celbine ve bir zararın def'ine kadir olamaz ve vasıta kılınamaz.

Bunların bu maksadlarla ziyaret edilmesi, kendilerinden birşeyler istenmesi veya Allah'tan istemek için vasıta kılınmaları haram, hatta küfür ve şirktir.

Hz. Peygamber (sav) ve yakınlarının hayatta iken vasıta kılınmaları, keza Rasulûllâh'ın (sav) âhirette şefâat etmesi haktır, vakidir. Ayrıca kişi kendi iyi amellerini de vasıta kılarak Rabbine duâ edebilir. İbn Teymiyye bu iddiasını ileri sürerken şu mânâ ve meâldeki nasslara dayanmıştır. 1. Putperestler ve müşrikler tapındıklarına vasıta ve şefaatçi diye inanmış, bu yüzden şirke düşmüşler, Allah ve Rasûlü'nün (sav) la'netine uğramışlardır.

2. Kul ile Allah arasında vasıtaya lüzum yoktur. Allah kullarına kendilerinden daha yakındır; O'nun izni olmadan kimse kimseye şefâat edemez. Allah'tan başkasına dua edilmez.

3. Hz. Peygamber (sav) en yakınlarına dahi faydası olamayacağını, insanı kendi iman ve amelinin kurtaracağını ifade etmiştir.

4. Herkes kendi yaptığından mes'uldür...116

Buna karşı İslâm ulemasının cumhûrunun (ekseriyetinin) inanç ve reyi şöyledir:

Allah'tan istenecek bir şeyin ölü veya diri bir kuldan istenmesi caiz değildir. Fakat hakkında hüsn-i zan beslenen, salih bilinen diri veya ölü bir kimseyi aracı kılarak Allah Teâlâ'ya yalvarmak; Ondan arzuların ihsanını dilemek, bunun için peygamberlerin ve salih kulların kabirlerini ziyaret etmek caizdir. Ayrıca bu ziyaretten mânevî feyiz ve bereketler de hasıl olur.

İbn Teymiyye'yi red ve bu itikadı müdafaa için yazılmış kitapların sonuncularından biri de M. Zâhid Kevserî'nin (v. 1371/1951) Muhikku't-takavvul fî mes'eleti't-tevessül isimli eseridir. Müellif bu eserde öncekilerin yazdığını hulâsa etmiştir. Buna göre cumhûrun delillerini şöylece özetlemek mümkündür.

1. "Ey iman edenler Allah'a karşı vazifelerinize dikkat edin ve ona yaklaşmanın yolunu arayın..."117 âyetinde geçen "vesile", Allah'a yaklaşma çare ve vasıtası mânâsında olup, tevessüle de şâmildir.118

2. Buhârî'nin rivâyetine göre Hz. Ömer bir kuraklık ve kıtlık yılında yağmur duâsı yaparken Hz. Abbas'ı vâsıta kılmış ve şöyle duâ etmiştir: "Allah'ım, biz peygamberimizi (sav) sana vâsıta kılıyorduk (onunla tevessül ediyorduk) da bize yağmur veriyordun; şimdi de peygamberimizin (sav) amcasını sana vesile kılıyoruz, bize yağmur ver!" Bu duâ üzerine yağmur yağmıştır.119

Muhâlifler bu hadîsi kabul ediyor, "hayatında Hz. Peygamber ile, gene sağlıklarında ehl-i beyti ile tevessül caizdir, fakat ölümden sonra caiz değildir" diyorlar.

3. Hz. Ömer'in hilâfeti devrinde Mâlik b. Iyâz(ed-dâr) Rasulûllâh'ın (sav) kabrine gelmiş ve "Ya Rasulûllâh (sav) ümmetin mahvoluyor, onlar için Allah'tan yağmur iste" demiştir.

Bu hadîsi Beyhakî, Sûbkî, Buhâri (Tarih'inde) İbn Ebî Heyseme, İbn Ebî Şeybe rivâyet etmişlerdir. 4. Osman b. Huneyf kendisine Rasulûllâh'ın (sav) öğrettiği bir duâda şöyle demiştir: "Allah'ım!, Rahmet Peygamberi, senin Peygamberin Muhammed (sav) ile sana yöneliyor ve istiyorum..." (Beyhâki, Tirmizî, İbn Mâce) 5. Fâtıma bt. Esed hadîsinde bizzat Rasulûllâh (sav): "peygamberin ve benden önceki peygamberin hakkı için..." demişti. (Hâkim, Tabârânî, Heysemi...)

Bütün bu ve benzeri nasslar hayatta ve vefattan sonra peygamberler ve salih kişiler ile tevessülün caiz olduğuna delâlet etmektedir.120

Kevserî bu nakli deliller dışında Allâme Teftâzânî (v. 793/1391), Fahruddin Râzi (v. 606/1209) ve Seyyid Şerif -Cürcânî (v. 816/1413)'nin eserlerinden tevessülün cevazına, enbiyâ ve evliyânın kabirlerini ziyaretten maddî, manevî birtakım faydalar hasıl olmasının mümkün ve vâki olduğuna dair ifadeler nakletmiştir.121

Muhâliflere göre nakledilen hadîslerin bir kısmı zayıftır, diğerleri ise münâkaşa mevzûu ile alâkalı değildir. Netice:

İbn Teymiyye -biraz da muâsırlarının davranışları sebebiyle- bu meselede ifrata düşmüştür. Tevhid inancını korumak gibi iyi ve yüce bir niyeti vardır; bununla me'cur olabilir.

Onun karşısındakiler de zaman zaman sert ve insafsız davranmışlar, neticede İslâm'ın menettiği tefrika doğmuştur. Şu çizgide birleşmek mümkündür:

Ölüler ile tevessülün lüzum ve zarûretlerine dair bir nass yoktur. Bunu inkâr eden ehl-i sünnet câmiasından çıkmaz. Allah'a ortak koşmadan, O'nun sevdiği bilinen veya zannedilen, ölü yahut diri bir kul vâsıta kılınarak Allah'a dua etmek mânâsında bir tevessülü meneden nass da yoktur; şu halde bunu yapanlar da kınanamaz.

Bu meseleyi bir tefrika mevzûu yapmak ise kınanması gereken davranışların içinde yer alır.

C. Ölü İçin Yapılan İbâdetler, Hayırlar ve Duâlar:Edit

====1. Kendi Yaptıkları ve Sebep Oldukları:====

Kitâb ve sünnet müslümanları hayatta ve sıhhati yerinde iken ibâdet ve hayır yapmaya teşvik etmiş, bunun hastalık halinde veya vasiyet ile yapılan hayırdan daha üstün olduğunu bildirmiştir.122

Hadîslere göre amel defteri ölümle kapanır; ancak açılan çığır, sebep olunan iyilik veya kötülük, devam eden hayırlar bu defterin işlemesini temin eder. Bazı hadîsler:

"İnsan oğlu vefat edince şu üç şeyden başka ameli sona erer: Devam eden sadaka (hayır), faydalanılan bilgi ve ona duâ eden hayırlı evlât"123

"İman ehline, ölümünden sonra da gelip duran amel ve hayırları arasında şunlar da vardır: Öğrettiği ve yaydığı bilgi, geride bıraktığı hayırlı evlât, miras bıraktığı mushaf, yaptığı mescid, yolcular için yaptığı konak, akıttığı su ve kanal, sıhhat ve hayatında malından ayırdığı sadaka vefatından sonra ona ulaşır."124

"Kim İslâm'da iyi bir çığır açarsa hem kendi işinin sevâbını, hem de kendinden sonra o çığırda yürüyenlerin sevâbını -bunların ki eksilmeksizin- alır. Ve kim İslâm'da kötü bir çığır açarsa hem kendi günahını, hem de kendinden sonra o yolda yürüyenlerin günahını -bunların ki eksilmeksizin- yüklenmiş olur.125 İnsanın ölümden sonra da, bu hadîslerde zikredilen -işlediği veya sebep olduğu- işlerinden fayda veya zarar göreceği ittifakla kabul edilmiştir.

2. Başkalarının Onun Namına Yaptıkları:Edit

Geride kalanların ölüleri için yaptığı ibâdet ve hayırların faydasını iki bakımdan ele almak gerekir: Birincisi: Müteveffanın borçtan kurtulup kurtulmaması:

Bir kimse üzerinde namaz, oruç, hacc, zekât, adak, kul borcu gibi borçlar bulunarak âhirete intikâl etmiş ise geride kalanların -ölünün vasiyeti olsun, olmasın- bunları edâ etmeleriyle borçtan kurtulur mu? Fukahâ bu bakımdan ibâdetleri üçe ayırmışlardır:

a) Namaz, oruç gibi bedeni ibâdetler: Başkalarının yapmalarıyla bu borçlar düşmez, sorumluluk devam eder.

b) Zekât, nezir, mâlî kefâret gibi mâlî ibâdet ve borçlar: Başkalarının ödemesiyle ödenmiş olur, borç kalkar.

c) Hacc gibi hem mâlî, hem de bedenî ibâdetler. Birisi ölü namına bunu yaparsa o borçtan kurtulmuş olur. Ancak verese bunu yapmaya mecbur değildir. İmam Şâfiî'ye göre vasiyet etmiş ise mecbur olurlar. Ahmed b. Hanbel, Evzâî, Ebû Sevr, Nevevî gibi müctehidler ile muhaddislerin çoğuna göre ölünün yakınlarının onun borçlu olduğu, oruç, hacc gibi ibâdetleri de kazâ etmesi caiz ve sahihtir. Bu içtihadın delilleri biraz aşağıda nakledeceğimiz hadîslerdir.126

İkincisi: Başkasının yaptığı ibâdetin sevâbının ölüye ulaşıp ulaşmaması:

İslâm ulemâsının cumhûru, sevâbını ölüye bağışlamak niyetiyle yapılan ibâdetlerin sahih olduğuna ve başka âlemdekilerin bundan istifade edeceklerine kani olmuş, bu hükmü benimsemişlerdir. Çeşitli ibâdetler hakkında vârid olan nassları şöylece sıralayabiliriz:

a) Duâ ve İstiğfar:

"Onlardan sonra gelenler şöyle derler: Rabbimiz bizi ve bizden önce iman eden kardeşlerimizi yarlığa..."127 gibi âyetler, diri ve ölü mü'minlere duâ edildiğini, edilmesi gerektiğini ifade eden nasslar ve cenaze namazı, duâ ve istiğfârın ölülere fayda vereceğini isbat etmektedir.

b) Sadaka: Bazı sahâbîler, ölmüş yakınları adına tasaddukta bulunmalarının, onlara fayda verip vermeyeceğini Hz. Peygamber'den (sav) sormuşlar ve müsbet cevap almışlardır. Sâ'd b. Ubâde anası namına yapacağı hangi sadakanın daha hayırlı olduğunu sormuş, Rasulûllâh (sav) da "su getirmek" buyurmuştur. (Ahmed, Nesâî). Nakdi sadakanın, cenazenin defni ve techizi sırasında ve kabirde verilmesi mekrûh sayılmıştır.

c) Oruç: Buhârî ve Müslim'in İbn Abbâs'tan rivâyetlerine göre birisi Rasulûllâh'ın (sav) huzuruna gelerek sormuş: -Anam öldü, üzerinde bir aylık oruç borcu var, onun namına kazâ edeyim mi? -Ananın borcu olsaydı onu ödeyecek değil miydin? -Evet ödeyecektim. -Allah'a olan borç ödenmeye daha müstehaktır.

d) Hacc: Buhârî gene İbn Abbâs'tan, hacc mevzûunda yukarıdakine benzer bir hadîs rivâyet etmiştir.

e) Namaz: Dârekutnî'nin naklettiği bir hadîste ana-baba için namaz kılmanın onlara itâat ve vefâ olacağı ifade buyurulmuştur.

f) Kur'ân-ı Kerîm Okumak:

Cumhûra göre sevâbını ölüye bağışlamak için ibâdet niyetiyle okunan Kur'ân-ı Kerîm'den hâsıl olan sevâp, bağışlanan ölünün ruhuna vâsıl olur. Diğer ibâdetlerde olduğu gibi bunun da şartı, karşılığında para alınmamasıdır.

İmam Şâfiî, Kur'ân okumadan hasıl olan sevabın vasıl olmayacağını söylemiştir. Diğer bazı müctehidler de ancak evlâdın veya yakın akrabanın oruç, namaz ve haccının vâsıl olacağını ileri sürmüşlerdir.

En isâbetlisi borç ve mes'uliyetlerin düşmesi bahis mevzûu olmadan bağışlanan sevâptan müslüman ölülerin istifade edecekleri hükmü olsa gerektir.128

V. Bid'atlar ve YasaklarEdit

İslâm dini, mensuplarına, vefat eden din kardeşleri için neler yapacaklarını en küçük teferruatına kadar açıklamış, hiçbir hususu karanlıkta bırakmamıştır. Ayrıca Hz. Peygamber'in (sav) ve örnek nesillerin (sahâbe, tâbiûn ve tebeu't-tâbiîn) tatbikatı da yolumuza ışık tutmaktadır.

Bütün bunlara rağmen bilgisizlik, menfaat temini ve bâtıl âdetlere uyma alışkanlığı gibi sebepler, müslümanları yanlış yola itmiş, bid'atları işlemelerine, yasakları çiğnemelerine âmil olmuştur.

Bilindiği üzere "bid'at," kitâb, sünnet, icmâ, kıyas gibi İslâm'ın kaynaklarında yeri bulunmadığı halde sonradan çıkarılan, İslâmî telâkki edilerek inanılan ve yapılan şeylerdir. Rasûlullâh (sav) müslümanları bid'atlara karşı ikaz etmiş; kitâb, sünnet ve hulefâ-i râşidin yolundan ayrılmamalarını ehemmiyetle emir ve tavsiye buyurmuştur: "...Benim yolumdan ve ergin, doğru yolu bulmuş halifelerimin yolundan ayrılmayın; buna sımsıkı sarılın ve hiç bırakmayın. Sonradan çıkarılan bid'âtlardan sakının; çünkü her uydurma bid'attır, her bid'at da sapıklıktır." (Ahmed, Ebû Dâvûd, Tirmizî)129

A. Kabirde Telkin:Edit

Cenazeyi defnettikten sonra Rasulûllâh'ın (sav) kabirde bir müddet kaldığını, cemâate: "Kardeşiniz için istiğfar edin ve iman üzerine sebatını dinleyin; çünkü o şu anda sorguya çekilmektedir", buyurduğunu daha önce zikretmiştik. Buna göre sünnet olan definden sonra kabrin başında bir müddet kalmak, Allah Teala'ya, din kardeşimizin affı ve mağfireti için duâ etmektir. Kur'ân-ı Kerîm'den bazı kısımların okunmasının da sünnet ve faydalı oluduğunu nakletmiştik.130 İmdi bu sünneti terkedip onun yerine "Ey filân oğlu veya kızı filân, dünyayı terkettiğin zaman ve durumu hatırla..." şeklindeki sözlerle imamın telkin vermesi sünnet değildir. Bunu Rasulûllâh'ın (sav) yaptığına veya yapın dediğine dair sahih bir hadîs yoktur. Büyük müctehid ve hadîs bilgini Ahmed b. Hanbel'e telkini sorduklarında şu cevabı vermiştir: "Ebû'l-Muğîre vefat edince Şamlılar bunu yaptılar, bunlardan başka mezkûr telkini yapan birisini görmedim." Birkaç sahâbe ve tâbiûnun telkin yaptığına ve bazı zayıf rivâyetlere istinâd eden şâfiîler mezkûr telkinin müstehab olduğunu söylemişlerdir.

Mâlikî ve Hanbelîler bid'at olduğunu gözönüne alarak "mekrûh" demişlerdir.

Hanefîlere göre ne sünnettir ne de mekrûhtur; ne yapılması tavsiye edilir, ne de bırakılması. Durru'l-muhtâr'ın, metninde, "ölü defnedildikten sonra telkin yapılmaz" denmiş, İbn Abidin Reddü'l-muhtar'da bu rivâyetin kuvvetli olduğunu nakletmiştir. Fakat Hanefîlerin çoğuna göre -yukarıda zikrettiğimiz gibi- ne yapın denir, ne de yapmayın.

Sünnet ve fıkıh karşısında telkinin durumu bundan ibârettir. Bir ülkedeki bütün müfti ve mürşidler ittifak edebilirse bu bid'atın terki daha uygundur. İhtilâf ve tefrikaya sebep olacaksa tasfiyesinin zamana bırakılması gerekir.131

B. Kabirde Mescid, Namaz, Işık ve Kurban:Edit

Kabule şâyan olur niyetiyle kabir yanında namaz kılmak, kabirlerin üzerine mescid yapmak ve kabir civarını mescid haline getirmek, kabirlere mum ve ışık yakmak kısmen câhiliye devri âdetlerinden olduğu, kısmen de tevhid inancına ve tasarruf prensibine aykırı olduğu için yasaklanmıştır:

Hadîsler:

1. Allah yahûdilere lâ'net etsin! Peygamberlerinin kabirlerini mescid (mâbed) haline getirdiler. (Buhârî, Müslim).

2. İbn Abbâs Rasulûllâh'ın (sav) -uygunsuz bir şekilde- kabir ziyaret eden kadınları, kabirlere mescid yapan ve ışık yakanları lânetlediğini rivâyet etmiştir. (Ahmed, Ebû Dâvûd, Nesâî, Tirmîzî)

3. Rasulûllâh (sav) vefatından beş gün önce şöyle buyurmuştur: "...sizden öncekiler peygamberlerinin ve salih kişilerin kabirlerini mescid olarak kullanırlardı; bundan Allah'a sığınır, berî olduğumu bildiririm; sakın kabirleri mescid edinmeyin; sizi bundan menederim!" (Müslim)

Kabirlerin tezyin edilmesi, üzerlerine mescid yapılması, kasten yanında namaz kılınması, gece gündüz mum yakılması zamanla halkın tevhid inancını zedelediği, açık gizli şirke saptırdığı için yasaklanmıştır.

Kabirlerin yanında kurban kesilmesi de böyledir. Halk "filân dedeye veya yatıra kurban adadım, şu işim olursa ona kurban keseceğim" demektedir. Kurban bir ibâdettir, ibâdet sadece Allah'a yapılır, yatıra, evliyâya kurban kesilmez; bu hareket şirk değilse büyük günahtır, sakınmak gerekir.132

C. Ücretle Kur'ân Okumak ve Okutmak:Edit

Ölüye faydası dokunan ibâdetlerimizden birinin de Kur'ân okumak olduğunu görmüştük. Namaz, oruç, hacc, zekât, sadaka, duâ, içtimâî hizmetler, hayırlar ve tesisler... ölü namına yapılacak en iyi hediyeler olduğu halde bunlar zamanla unutulmuş, bunların yerini hatim, devir ve mevlid almıştır. Evet bir kimse hiçbir maddî menfaat beklemeden ve almadan Kur'ân-ı Kerîm'i okur ve bunun sevabını ölüye bağışlarsa cumhûra göre yaptığı sünnete uygun ve faydalıdır. Fakat pazarlıklı veya pazarlıksız menfaat karşılığında başkalarına Kur'ân okutmanın aynı şekilde telâkkî edilmesine imkân yoktur. Çünkü dört mezhebin müctehidleri, âlimleri ve mûteber kitapları şu noktalarda ittifak etmişlerdir: 1. İbâdette ihlâs, yâni ibâdeti Allah rızası için yapmak şart olduğu için menfaat karşılığı yapılanlar ibâdet değildir. 2. Menfaat karşılığı okumak ve okutmak caiz değildir. Alan ve veren günâh işlemiş olur. Ruhuna Kur'ân okunsun ve zikir yapılsın diye terikeden bir miktar vasiyette bulunmak bâtıl ve günâhtır.

3. Aslında imamlık, müezzinlik, Kur'ân öğreticiliği gibi ibâdetlerin menfaat karşılğı ifâsı da caiz değilken bunlar zarûret sebebiyle tecviz edilmiştir; ölü üzerine Kur'ân okutmakta böyle bir zarûret yoktur. Her müslüman bildiğini okur ve duâ edebilir.

Bu mevzûuda müstakil bir eser yazan mütebahhir Hanefî fakihi İbn Abidin elli kadar kitap mütâlâa etmiş ve yukarıdaki neticelere varmıştır. Şifâu'l-alîl ve bellü'l-ğalîl fî hukmi'l-vasıyyeti bi'l-hatemâti ve't-tehâlîl ismini taşıyan mezkûr eserden133 bazı kısımları terceme ve nakletmekte fayda görüyoruz:

"Kur'ân-ı Kerîm'i okumak ibâdettir. Bir ibâdetin gerçekten ibâdet olabilmesi ve ondan sevap umulabilmesi için gösterişten uzak ve sırf Allah rızası için yapılmış olması (ihlâs) şarttır. Riyâyı: "İbâdeti yaparken Allah rızasından başka bir şey murâd etmek" şeklinde tarif etmişlerdir. Ücret karşılığı okuyanın sevabı onu okumaya sevkeden şeydir ki o da maldır. Rasûlullâh (sav): Ameller niyetlere göredir, herkesin eline niyet ettiği geçer... buyurmuştur... (s. 167). "Ücret karşılığı Kur'ân okumak bâtıl bir bid'attır..." (s. 168) "Rasûlullâh (sav) dünyayı lâşeye benzetmiştir. Allah'ın kelâmını lânetlik lâşe ile değişmek onun ümmetine yakışır mı? Kur'ân için bundan daha büyük bir küçümseme tasavvur edilebilir mi?.. Kur'ân'dan âyetleri, hastalığa şifa maksadıyla okuma karşılığında ücret almak- bu bir ibâdet olmadığı için- tecviz edilmiştir. Sevab için Kur'ân okumak bir ibâdettir. Bunun ücret karşılığı okunamayacağı kitab, sünnet, îcmâ ve kıyas delilleriyle sabittir.

Kur'ân-ı Kerîm: "Âyetlerimi değersiz karşılıklarla satmayın."134

Sünnet: "Kur'ân-ı Kerîm'i okuyun, fakat onunla kazanıp yemeyin."135

İcmâ: Ümmet itifak etmiştir ki, sevap ancak niyet ile elde edilebilir. Niyet insanı, işi işlemeye sevkeden âmildir. Burada Allah rızası bahis mevzûu olmadığına göre sevabı da yoktur; olmayan şey satılamaz...

Kıyâs: Kur'ân okumak namaz, oruç gibi bedeni bir ibâdettir, bunları para mukâbilinde yaptırmak caiz olmadığı gibi onu da yaptırmak caiz değildir." (s. 181-182)

"Menfaat karşılığı okuyan menedilir, alan ve veren günahkârdır." (s. 180) Yazımızı şişireceği için nakillere devam edemiyor, ilgililere bu eseri okumalarını tavsiye ediyoruz.136

D. Iskat ve Devir:Edit

Namaz, oruç, kurban, adak kefâret gibi ibâdet ve borçları ifâ etmeden vefat etmiş bir kimseyi bu borçlardan kurtarmak için fukaraya nakdî bedellerini vermeye "ıskat" denir. Nakdî bedeli vermek yerine muayyen bir miktarı bir beze çıkılayıp fukaraya hibe etmek sonra hibe yoluyla ondan geri almak ve borç bitinceye kadar bu işe devam etmeye de "devir" denir; bu yolla ölüden, mezkûr borçların düşürüldüğüne (ıskat) inanılır.

Mezkûr ibâdetlerin nakdî ve aynî karşılığına "fidye" denir. Hz. Peygamber (sav), ashâb, tâbiûn ve etbâu't-tâbiîn devirlerinde bu mânâda ıskat ve devir olmadığı için kitâb ve sünnette bunların yerini aramak boşunadır.

Fıkıh kitaplarına gelince:

1. Iskat:Edit

Yaptığım araştırmalarda namaz için ödemek suretiyle yapılacak ıskata hicrî ikinci asrın sonlarından önce, devir suretiyle ıskata ise beşinci asra kadar cevaz veren bir fakihe rastlamadım: Nasslar, mazereti dolayısıyla oruç tutamayan kimsenin fidye verebileceğini ifâde etmektedir. Fukahânın cumhûru mazeretsiz olarak oruç yemiş ve vefat etmiş kimse namına veresenin fidye verebileceğine hükmetmişlerdir. Müteveffa vasiyet etmiş ise bu kıyâs hükmü daha kuvvetli olmaktadır. Çünkü hükümde esas "mazeretli kimselerin tutamadıkları oruca karşı fidye vermelerinin gerektiğini" nassın ifade etmesidir. Ölen kimse artık oruç tutamayacağı için bunun durumu, hasta veya çok ihtiyar kişilerin durumuna kıyas edilmiştir. Hanefîlerden yalnız İmam Muhammed (v. 189/805) namazı da oruca katmıştır. Burada katma (ilhak) tâbirini kullanmış, kıyâs diyememişlerdir; çünkü namaz ile oruç farklı olduğu gibi, oruçta fidyenin illeti de ictihâdidir. Zayıf olan bu katma işi için fukahâ şöyle demiştir: "İmam Muhammed, ez-Ziyâdât isimli eserde "ölü kılmadığı namazlar için fidye verilmesini vasiyet etmişse inşâallah bu caizdir ve onun işini görür" demiştir. Burada imam'ın "inşâallah" demesi, hüküm şüpheli olduğu içindir. Eğer vasiyet de etmemişse şüphe daha da kuvvetlenir.137

Buraya kadar vardığımız neticeyi hülâsa edelim: Oruç, namaz gibi bedenî ibâdetleri edâ etmeden âhirete intikâl eden kimse bunların herbiri için bir fidye verilmesini vasiyet ederse fidye ile bunların ıskatı oruçta kıyâsen, namazda ilhak yoluyla fakat şüpheli olarak caizdir, işe yarar; vasiyet etmemişse, namazda durum daha da şüphelidir, namaz hakkındaki bu hüküm de Hanefîlerden yalnız İmam Muhammed'e aittir. Dikkat edilirse görülecektir ki, burada namaz ve orucun ıskatı fidye ödenmek suretiyle mümkün olmaktadır. Meselâ bir ölünün on yıllık namaz, bir aylık da oruç borcu varsa günde altı namazdan (vitir dahil) on yılda 21.600 namaz ve otuz oruç eder. Bunların her birinin fidyesi bir fitre (fıtır sadakası) kadardır; buna göre mezkür ölünün namaz ve orucunun ıskatı için 1988 yılı itibariyle yaklaşık 10 milyon lira gerekir. Geçmiş namaz yirmi yıllık olursa ıskatın mâliyeti yirmi milyona yaklaşır. (2001 yılı için fitre 1 milyon olsa meblağ 20 milyarı geçer.) Bu meblağ fukaraya ödendiği zaman namaz ve oruç borcundan kurtulunacağına dair bir âyet ve hadîs mevcut olmayıp, oruç için kıyas, namaz için zann ve ümit vardır.

2. Devir:Edit

Fakih Ebû Leys Semerkandî'nin (v. H. 373) Nevâzil isimli kitabına atfen şöyle bir fetvâ nakletmiştir: Ölü ıskat için gereken malı bırakmamışsa bir miktar mal (meselâ para) ödünç alınır, bir fakire "filâna vekâleten bu meblağı onun şu kadar namazının fidyesi olarak sana veriyorum" denir ve verilir o da "bunu ona vekaleten sana bağışlıyorum" der, bu alıp verme işi ıskat bitinceye kadar devam eder.138

İşte bilâhare adına "devir" denen bu ameliyenin fıkıh kitaplarındaki yeri budur. Iskat-ı salât için fidye vermek bile şüpheli iken bunun neye istinâd ettirildiği, delilinin ne olduğu zikredilmemiş, sadece "böyle yapılır, inşâallâh olur, bulur" denmiştir.139

Zamanımızıda bu devir âdet halini aldığı, İslâm'ın kaynaklarına müstenid bir iş sanıldığı ve insanların ibâdette tembelliğe sapmalarının sebeplerinden birini teşkil ettiği için "bid'at" mahiyetini iktisâb etmiştir. Bunun terkedilmesi ve ölü namına doğrudan doğruya sadaka verilmesi, hayırlar yapılması, taksiratının affı için de Mevlây-ı Müteâl'e yalvarılması gerekir.

E. Muayyen Günler ve Geceler:Edit

Daha çok gezgin kitapçıların sattığı en'âm, duâ ve bazı ilmihâl kitaplarında "üçüncü, kırkıncı, elliikinci geceler"den, bu gecelerde yapılacak duâlardan bahsedilmektedir. Ayrıca halk muayyen günlerde bazı kabirlerin etrafında toplanmayı orada yiyip içmeyi, mesire ve duâ yapmayı adet haline getirmişlerdir.

Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadîslerde böyle gün ve gecelerden, bu gecelerde yapılacak duâlardan bahsedilmemiştir. Şu halde bunlar sonradan uydurulmuş bid'atlardır. Yapılması fayda yerine zarar getirir, bid'atların yayılıp yaşamasını sağlar. Allah ve Rasûlü'nün (sav) tâyin ettiği gün ve gece bahis mevzûu olmadan müslümanın, geçmişleri için yapacağı, sünnete uygun pek çok ibâdet ve hayırlar vardır.

Muayyen gün ve gecelerde ölü için evde veya kabir başında toplanmak; yemek, içmek ve bu arada okumak, hadîslerde ve fıkıh kitaplarında menedilmiştir. Ölüm yıldönümü dinî merasimleri de bu yasaklar içindedir.140

F. Mevlid:Edit

Doğmak, doğum zamanı ve yeri mânâsına gelen mevlid kelimesi önceleri "Hz. Peygamber'in (sav) doğum gecesi" için kullanılmış, daha sonra O'nun (sav) doğumunu, vasıflarını ve husûsiyetlerini işleyen manzûmelere de "mevlid kasidesi" veya kısaca "mevlid" denmiştir.

Hz. Peygamber'in (sav) doğum gecesi, merasim ve şenlik yapma âdeti hicri dördüncü asırda, Fâtımîler'de başlamıştır. Fâtımîler bunun yanında Hz. Ali, Fâtıma, Hasan, Hüseyin(r.anhum) ve halifeleri için de mevlid merasimleri yaparlardı. Mevlid merasimi oradan mağrib ülkelerine, Arabistan'a ve Osmanlılara da intikal etmiştir. III. Murad devrinde, 996 yılında bu merasim resmen teşrifata idhal edilmiştir.

Mevlid geceleri okunan Arapça, Türkçe, Farsça, birçok manzume vardır. Arapça'da Bânet, Sûad, Bürde, Hemziyye dışında Cezerî, Heytemî, İbn Cevzî, Berzencî vb.'nin kaleme aldıkları kasideler (mevlidler) vardır. İslâm Ansiklopedisi'ndeki "mevlid" maddesinde Türkçe onaltı kadar mevlid kasidesi ismen kaydedilmiştir. Bunların içinde en meşhuru Süleyman Çelebi'nin 812/1409 yılında yazdığı "Vesiletü'n-necât" isimli kasîdesidir. Dili halk tarafından hayli değşitirilmiş olarak günümüzde okunan mevlid budur.141 Hz. Peygamber'in (sav) doğum gecesi için merasim yapmak ve bu arada mezkûr kasideleri okumanın cevazı tartışılmış, bazıları bunun bid'at olduğnu, birçok münker fi'lin işlenmesine sebep teşkil ettiğini ileri sürerek "mekrûh, hatta haram" demişlerdir.142

Suyûtî (v. 911/1505) "Husnü'l-maksıd fî amel'l-mevlid" isimli eserinde mevlid çevresinde işlenen kötü fiiller önlenirse mevlid caiz olur demiştir.

Bu münakaşada bahis mevzûu olan şey Hz. Peygamber'in (sav) doğum gecesi yapılan merasim, zikir ve okumadır. Muayyen gecelerde ve yıl dönümlerinde ölünün ruhu için mevlid okutmak yakın zamanlarda bilhassa memleketimizde âdet olmuş bir bid'attır ve birçok mahzurlu tarafları vardır.

1. Zaman geçtikçe bunun ölüler için yapılması gereken bir ibâdet ve merasim olarak telâkki edildiği görülmektedir. İslâm'a -onda olmayan- bir ibâdet ve merasim katmak Hz. Peygamber'in (sav) şiddetle menettiği bid'attır.

2. Bilhassa evlerde okunan mevlidler dolayısıyla İslâm'ın menettiği bazı fiil ve davranışlar meydana gelmektedir. 3. Mevlid arasında zikir, duâ, Kur'ân okumak gibi ibâdetler vardır; fakat bunları profesyonel kişiler para mukabilinde yaptıkları için hem sevap hasıl olmaz, hem de alan ve veren günahkâr olur.143 4. Bu bid'ât yaygın hale geldiği için, geçmişlerimiz namına yapmamız sünnet olan ibâdet ve hayırların yerini almış, onlara mânî olmuş, onları unutturmuştur. Gerek Hz. Peygamber'in (sav) doğum gecesi ve gerekse başka zamanlarda her müslüman mevlid kasidelerinden birini alıp okuyabilir. Bu okuyuştan ilâhi ve peygamberî aşk, feyiz ve bereket hâsıl olur. Zaten bunları yazanlar da "para ile ölülerin ruhuna okunsun" diye değil, herkes okusun, peygamberini tanısın, sevsin, ona aşkla bağlansın diye yazmışlardır.144

Netice:

Müslümanların hastalık ve ölüm karşısındaki tutum ve telâkkilerini, ölüleri için yapmaları ve yapmamaları gereken hususları, dinimizin mûteber bilgi kaynaklarından süzüp aktarmaya çalıştık. Bu nevi yazılara iki sebeple aksülamel vaki olur, itiraz edilir:

1. Öteden beri böylece devam ettiği ve kimse çıkıp da aksini söylemediği için. 2. Bazı zümrelerin menfaatlerine dokunduğu için.

İşte böyle düşünen ve söyleyen din kardeşlerimize, İbn Abidin merhumun şu sözlerini nakletmekle iktifâ edeceğiz. Böyle yapılageldiği, teâmül ve örf halini aldığı iddiası karşısında merhum diyor ki:

"İnsanlar öteden beri şunlara alışmış, âdet edinmiştir: Ambalajı içinde mal satıp, -tahminî- darasını düşmek, altın ve gümüşü karşılıklı, veresiye ve yekdiğerinden fazla olarak satmak gibi saymakla bitmez fâsid alışverişler ve bâtıl akitler, gıybet ve birçok fısk nevîleri, muvâzaalı satış ile faiz alma, hıristiyan yortularında ölüler için mescidlerde ve başka yerlerde sadaka dağıtma, câmilerin kıble duvarlarını süsleme, cenazeyi taşırken yüksek sesle zikretme, Ramazan gecelerinde câmilerde lüzumundan fazla kandil ve mum yakma (Allâme el-Bâkânî'nin Mültekâ şerhinde naklettiğine göre dört mezhepten âlimler bunun haram olduğuna fetvâ vermişlerdir; halbuki halk bunu dinin şiarlarından biri olarak kabul eder), minârelerden mevlidler okutma -ki bunu ibâdet telâkki ederler, hastalarının şifâyâb olması, kayıplarının dönmesi için adarlar, sevabını Hz. Peygamber'in (sav) ruhuna hediye ederler, halbuki bu müzik ve eğlenceden başka birşey değildir; Abdü'l-ganî Nablûsî bu sebeple müezzinlerin fâsık olduklarını, vaktin girdiğine dair haberlerine itimad edilemeyeceğini zikretmiştir- eğer insanların alıştıkları ve ibâdet telâkki ettikleri bu -meşrû olmayan- işleri sayıp döksek maksaddan dışarı çıkarız; hâsılı dinin kendi gitmiş adı kalmıştır... Eğer "senin muâsırın Hanefî müftiler bunlardan bazılarının caiz olduğuna fetvâ veriyorlar, bunlar birşeye dayanmıyorlar mı?" dersen, ben de derim ki "evet, fetvâ veriyorlar, fakat neye dayandıklarını sorsan, onlar da yeryüzünün doğusunu ve batısını arasalar sağlam bir dayanak bulamayacaklardır..."145

"...aleyhinde de olsa gerçeği söyle, en sevgili dostun da olsa kimseye müdâhene eyleme, Allah Teâla ilim sahiplerinden "bildiklerini gizlememek" üzere söz almıştır... Eğer ilim ve irfan sahiplerinden isen ve söylediklerinin gerçekliği sence aydınlığa kavuştu ise "emrolunduğunu açıkça söyle ve câhillere aldırma." Eğer fakir olmaktan korkuyorsan Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır. Kim Allah için bir -menfaati- terkederse Allah, yerine daha hayırlısını verir; çünkü O, en büyük kerem sâhibidir. Dini kazanç aleti yapmak ne çirkin bir davranıştır! Yaptığın ibâdete karşılık yalnız Allah rızasını iste ve O'na yaptığın ibâdete kimseyi karıştırma; ona karşılık insanlardan ücret bekleme, bilâkis yarın ecrini O'ndan bekle. Rabbimiz -ki söyleyenlerin en doğrusudur- Kitâb-ı Mübîn'inde şöyle buyuruyor: "Allah'ın kitabını daima okuyan, namazı dosdoğru kılan ve kendilerine verdiğimiz rızıktan -gizli, açık- muhtaçlara verenler tükenmez bir kazanç umarlar, Allah onların mükâfatını tastamam verecek, lûtuf ve inayetinden daha fazlasını da verecektir."146 Biliyorsun ki dünya kazancı fânîdir, âhiret ise ebediyyen oturulacak yurttur..."147 Önemli bir mülâhazayı ve cevâbımı arzederek yazıyı bitirmek istiyorum:

Diyorlar ki:

Bid'atlar İslâm'ın ruhuna aykırı, Allah ve Rasûlü (sav) tarafından medenilmiş olmakla beraber bazı zamanlarda ve bazı içtimâî sınıflarda din duygusunun yaşamasını, dinin canlı kalmasını temin ediyor; bu bakımdan müsâmaha edilmesi gerekmez mi?

Cevap:

1. İslâm'ın iman, ibâdet, nizam ve ahlâk olarak terkedilip unutulması ve sadece bid'atlar vasıtasıyla varlığının hatırlanması onun hayatı değil, ölümüdür. Onu yaşatmak için bünyesine yabancı olan bid'atları değil, İslâm'ın esaslarını ihyâ etmek gerekir. İslâm'ı değil de mücerred bir din duygusunu yaşatmak için bid'at tervicine lüzum yoktur, çünkü o duygu fıtrîdir.

2. Bid'atleri geçim vasıtası haline getirenlerin, bu vesile ile İslâm'ın neşir ve ihyâsı gibi bir düşünceleri yoktur. Onlar müşterilerinin bâtıl inanç ve kanâatlerini okşamayı, fikirlerini tasdik etmeyi menfaatlerine daha uygun buluyorlar.

3. İslâm'a hizmet için kurulmuş veya kurulacak bazı hasbî müesseseler sırf Allah rızası için, ölüm felâketine uğramış aileyi -alışılan gün ve gecelerde- ziyaret edip, meşrû ve sünnet olan vazifeleri anlatsalar, acılarını paylaşsalar - evet böyle bir hizmet yolu açılsa -geçici bir zaman için bid'atlardan faydalanılır, sonra da onların yerini sünnet (Rasûl-i Ekrem'in (sav) bize eksiksiz olarak emânet ettiği İslâm) almış olur.


60. Buhârî, Kitâbu'l-Merdâ, bab: 1. 61. Müslim, el-Câmi'u's-sahih, Kitâbu'z-Zühd, no. 64. 62. Seyyid Sâbık, Fıkhu's-sünne (Beyrut, 1969), c. I, s. 488. 63. Buhârî, Kitâbu'l-Cihâd, bab: 134. 64. Seyyid Sâbık, age., c. I, s. 491 (Ahmed ve Sünen sahipleri rivâyet etmiştir.) 65. Seyyid Sâbık age., c. I, s. 495-496. 66. Cum'a: 62/8. 67. Buhârî ve Müslim; Gazzâlî, İhyâu ulûmi'd-dîn, c. I, s. 434. 68. Gazzâlî, age., c. I, 434. 69. Hadîsler ve tafsilât için bkz. Gazzâlî, age., c. I, s. 434; İbn Kudâme, el-Muğnî (Kahire, 1968). c. s. 334; el-Azîmâbâdî, Avnu'l-Ma'bûd fî şerhi Sünen-i Ebî Dâvûd (Hind tab'ı), c. III, s. 955; Seyyid Sâbık, age., c. I, s. 498 vd. 70. Gazzâlî, age., a.y., Seyyid Sâbık age., c. I, s. 500. 71. İbn Hazm, el-Muhallâ (el-Müniriyye tab'ı), c. IV, s. 172. 72. İbn Kudâme, age., c. II, s. 334; Şevkânî, Neylu'l-evtâr (Mısır, 1952), c. IV, s. 17-21: Seyyid Sâbık, age., c. I, s. 489-492. 73. İbn-Hümâm, Fethu'l-kadîr (Kahire, 1310), c. I, s. 446; İbn Âbidin, Reddu'l-muhtâr (el-Meymeniyye, 1307), c. I, s. 626; Şevkânî, age., c. IV, s. 21. 74. Buhârî, Câmi'u's-sahih, Kitâbu'l-Cenâiz, bab: 121; Ebû, Dâvûd, ma'a Avni'l-Mabûd, c. III, s. 159; İbn-Hümâm, age., c. I, s. 447; İbn Kudâme, age., c. II, s. 335; İbn Âbidin, age., c. I, s. 626; Şevkânî, age., c. IV, s. 21; Gazzâlî, age., c. I, s. 450. 75. Ebû Dâvûd, Maa Avnü'l-Ma'bûd, c. III, s. 160; Şevkânî, age., c. IV, s. 24; İbn Âbidin, age., c. I, s. 626; Seyyid Sâbık, age., c. I, s. 502. 76. Seyyid Sâbık, age., C. I, s. 504; Bakara: 2/156. Ayrıca bkz. Buhârî, age., Kitâbu'l-Cenâiz, bab: 162. 77. Buhârî, Kitâbu'l-Cenâiz, bab: 152, 162; el-Âmire tab'ı, c. II, s. 80, 95. 78. Buhârî, age., Kitâbu'l-Cenâiz, bab: 152, 162; Şevkânî, age., c. IV. s. 105-116, En'âm: 6/164. 79. Şevkânî, age., c. IV, s. 27-36; Seyyid Sâbık, age., c. I, s. 517; İbn Kudâme, age., c. II, s. 339 vd. 80. Buhârî, Kitâbu'l-Cenâiz, bab: 145; c. II, s. 77. 81. Age., c. II, s. 78; bab: 148 82. Ahzâb: 33/6. 83. İbn Kudâme, age., c. II, s. 337; Şevkânî, age., c. IV, s. 25-26. 84. İbn Kayyim, Zâdu'l-meâd (Mısır, 1950), c. I, s. 141. 85. Şevkânî, age., c. IV, s. 67. 86. Şevkânî, age., c. IV, s. 66; İbn Hazm, el-Muhallâ, c. V, s. 129; Aynî, Umdetü'l-Kârî (İst. tab'ı), c. IV, s. 154; Seyyid Sâbık, Fıkhu's-Sünne, c. I, s. 523. 87. İbn Hazm, age., c. V, s. 169; Seyyid Sâbık, age., c. I, s. 532. 88. İbn Âbidin, age., c. I, s. 641 vd. 89. Age., c. I, s. 652 90. Seyyid Sâbık, Fıkhu's-Sünne, c. I, s. 535. İbn Hazm'e göre mescidde kılmak daha evlâdır, el-Muhallâ, c. V, s. 162,164; Şevkânî, age., c. IV, s. 44 vd. 91. Buhârî, Kitâbu'l-Cenâiz, bab: 124; c. II, s. 71; İbn Kudâme, el-Muğnî, c. II, s. 382; İbn Kayyim, Zâdu'l-meâd, c. I, s. 145; Şevkânî, Neylu'l-evtâr, c. IV, s. 52; Seyyid Sâbık, age., c. I, s. 534; İbn Âbidin, age., c. I, s. 640. 92. İbn Kayyim, age., c. I, s. 443; Şevkânî, age., c. IV, s. 52; İbn Âbidin, age., c. I, s. 651; İbn Kudâme, age., c. II, s. 381. 93. Hadisleri Buhârî rivâyet etmiştir. Kitâbu'l-Cenâiz, bab: 123, 205, 217; c. I, s. 71, 100, 108. 94. Aynî, age., c. IV, s. 19 vd.; Seyyid Sâbık age., c. I, s. 558. 95. Buhârî, Kitâbu'l-Cenâiz, bab: 171; Şevkânî, age., C. IV, s. 24; Tahir Olgun, Müslümanlıkta İbâdet Tarihi (Ank. 1946), s. 119. 96. İbnu'l-Hâc, el-Medhal, (Mısır, 1960), c. III, s. 259; Şeyh Ali Mahfuz, el-İbdâ' fî madârri'l-ibtidâ' (4. baskı), s. 210. 97. Buhârî, age., c. II, 70, 89, 90. 98. el-Muğnî, c. II, s. 353 vd. 99. Age., s. 354 vd. 100. Şeyh Ali Mahfuz, age., s. 212 vd.; İbn Kudâme, age., c. II, s. 355; Şâfiîlere göre oturmak mekruh değildir. 101. Şevkânî, age., c. IV, s. 31 vd. 102. İbn Kayyim, age., c. I, s. 145; Şevkânî, age., c. IV, s. 82 vd. İbn Kudâme, age., c. II, s. 357; Seyyid Sâbık, age., c. I, s. 540; Aynî, age., c. IV, s. 118. 103. Reşid Rızâ, el-Fetâvâ, c. II, s. 556. 104. Buhârî, Kitâbu'l-Cenâiz, bab: 125, 189; c. II, s. 72; İbn Hazm age., c. V, s. 114, 144; İbn Kudâme, age., c. II, s. 314, Seyyid Sâbık, age., s. 543. 105. Buhârî, Kitâbu'l-Cenâiz, bab: 216. 106. Bu hükümleri delil ve münakaşalarıyla beraber şu eserlerde görmek mümkündür: Buhârî, age., bab: 181; İbn Kudâme, age., c. II, s. 376-379; İbn Kayyim, age., c. I, s. 146; İbn Hazm, age., c. V, s. 133; Şevkânî, age., c. IV, s. 84-95; İbn Âbidin, Şifâu'l-alîl... (İst. 1325), s. 174; Reddu'l-muhtâr, c. I, s. 660; Şeyh Ali Mahfuz age., s. 186; Aynî, age., c. IV, s. 149, 168. 107. Ebû Dâvûd, Maa-Avni'l-Ma'bûd, c. III, s. 209. 108. İbn Kudâme age., c. II, s. 422; Gazzâlî, İhyâu ulûmi'd-dîn, c. I, s. 476; Şevkânî, age., c. IV, s. 63, 96 vd.; Seyyid Sâbık, age., c. I, s. 546, 559. 109. Buhârî, Kitâbu'l-Cenâiz, bab: 150; c. II, s. 76; Seyyid Sâbık age., c. I, s. 507; Şevkânî, age., c. VI, s. 309-316; İbn Rüşd, Bidâyetü'l-müctehid, (İst. 1333) c. II, s. 101-103. 110. Şevkânî, Neylu'l-evtâr, c. IV, s. 151; İbn Kudâme, age., c. II, s. 405; Seyyid Sâbık age., s. 562. 111. Ebû Dâvûd, Ma'a-Avni'l-Ma'bûd, c. III, s. 164. 112. İbn Kudâme, el-Muğnî, c. II, s. 410; İbn Âbidin, Şifâu'l-alîl (Mecmûatü'r-Resâil), c. I, s. 182; Reddu'l-muhtâr, c. I, s. 663; Seyyid Sâbık, age., 508; s. Şeyh Ali Mahfuz. age., s. 218. 113. İbn Âbidîn, age., s. 192-198. bkz., Hayreddin Karaman, Mukayeseli İslâm Hukuku, s. 377 vd. 114. Buhârî, Kitâbu'l-Cenâiz, bab: 151; Şevkânî, Neyl, c. IV, s. 117-120; Ebû Dâvûd, Maa'l-ayn, c. III, s. 212. 115. Kabir ziyareti mevzuunda bkz. Gazzâlî, İhyâu ulûmi'd-dîn, c. I, s. 473; İbn Kudâme, el-Muğnî, c. II, s. 422; Şevkânî, Neylu'l-evtâr, c. IV, s. 117-120; Şeyh Ali Mahfuz, el-İbdâ, s. 192; Seyyid Sâbık, age., c. I, s. 566; İbn Kayyim, Zâdu'l-meâd, c. I, s. 146. 116. İbn Teymiyye, Külliyât, (Riyâd tab'ı) et-Tevessül ve'l-vesile, c. I, s. 142; 368; el-Cenâiz, c. XXIV, s. 384 vd.; ez-Ziyârât, c. XXVII, s. 511 vd.; İbn Kayyim, Zâdu'l-meâd, c. I, s. 146; Ebû Zehrâ, İbn Teymiyye, (Kahire 1958), s. 320-325; Reşid Rızâ, Tefsirü'l-menâr, c: IV, s. 371-378. 117. Mâide: 5/35. 118. Muhâliflere göre vesileden maksad kulun ibâdetleri, hayırları, iman ve ahlâkıdır. 119. Birbirini destekleyen rivâyetler için bkz. Şevkânî, Neyl, c. IV, s. 8 vd. 120. Hadîsler ve münakaşaları için bkz. M. Zâhid el-Kevserî, Muhikku't-takavvul (Kahire, 1369), s. 9 vd. Şeyh Ali Mahfuz, el-İbdâ, s. 196-200. 121. Muhikku't-takavvul, s. 5-9. 122. Ebû Dâvûd, Kitâbu'l-Vasâya, bab : 3; Tirmizî, Kitâbu'l-Vasâyâ, bab: 7. 123. Müslim, Kitâbu'l-Vasiyye, no: 14; Ebû Dâvûd, Kitâbu'l-Vasâyâ, bâb: 14; Tirmizî, Kitâbu'l-Ahkâm, bâb: 36; Nesâî, Kitâbu'l-Vasâyâ, bab: 8. 124. İbn Mâce, Mukaddime, bâb: 20. 125. Müslim, Kitâbü'l-İlm, 15, Kitâbü'z-Zekât, 69, Nesâî, Kitâbü'z-Zekât, bâb: 64. 126. İbn Âbidin, Reddu'l-muhtâr, c. 10, s. 541-542; Şifâu'l-alîl, s. 166; Aynî, Umdetü'l-Kârî, c. V, s. 118, 283; Şevkânî, Neylu'l-evtâr, c. IV, s. 248 vd. 127. Haşr: 59/10. 128. Hadîsler ve münakaşalar için bkz., Avnu'l-Ma'bûd, c. III, s. 160; age., c. V, s. 283 vd.; İbn Kudâme, age., c. II, s. 423-424; Şevkânî, age., c. IV, s. 98-100; Şeyh Ali Mahfuz, age., s. 235, Seyyid Sâbık, age., c. I, s. 567-569; R. Rızâ, Tefsiru'l-menâr, c. VIII, s. 255 vd. 129. Aynı mevzuda hadîsler için bkz., Tebrizî, Mişkât (Dimaşk, 1961) c. I, s. 58; Hayreddin Karaman, Fıkıh Usûlü (5. baskı, İst. 1971) s. 210 vd. 130. Bu da defin esnasında olmamalıdır. İbn-Hâc, el-Medhal, c. III, s. 275; Ebû Hanîfe, Mâlik ve Ahmed'e göre kabirde Kur'ân okumak mekruhtur. Ş. Ali Mahfuz, age., s. 238. 131. Bakınız: İbn Kudâme, el-Muğnî, c. II, s. 377; İbn Âbidin, age., c. I, s. 628; İbnu'l-Hâc, el-Medhal, c. III, s. 277; İbnü'l-Kayyim, Zâdu'l-meâd, c. I, s. 145; Şevkânî, Neylu'l-evtâr, c. IV, s. 96; Reşid Rızâ, el-Fetâvâ, s. 344, 1270, 2317; Seyyid Sâbık, Fıkhu's-sünne, c. I, s. 546-548; Ş. Ali Mahfuz, age., s. 229. 132. İbn Kayyîm, age., c. I, s. 146; İbn Kudâme, age., c. II, s. 379; Şevkânî, age., c. IV, s. 97; Şeyh A. Mahfuz, age., s. 186 vd. 133. Müellifin diğer risâleleriyle beraber İstanbul'da 1325 tarihinde tabedilmiştir. 134. Bakara: 2/41, Mâide: 5/44. Bazıları bunu 45 dirhemden aşağıya okunmaz, fazla olursa okunur diye anlamışlardır. Bu bir Bektâşî anlayışıdır ve bâtıldır. 135. Bu meâlde hadîsler için bkz., Aynî, age., c. V, s. 648. 136. Ayrıca bkz. Aynî, age., c. V, s. 647-649; Ali Salim el-Menûfi, İrşâdü'l-enâm fî hükmi-kırâeti'l-Kur'ân bi gayr-i ihkâm (telif: 1324). s. 62 vd.; S. Sâbık, Fıkhu's-sünne, c. I, s. 596; İbn Âbidin, Reddu'l-muhtâr, c. I, s. 451; Reşid Rızâ, el-Fetâvâ, s. 1687, 2305. 137. Aynî, Umdetu'l-Kârî, c. II, s. 608; İbn Âbidin, Reddu'l-muhtâr, C. I, s. 540. 138. Abdu'l-Aziz Buhârî, Ş. Usûlü'l-Pezdevî (İst. tab'ı), c. I, s. 155 (kazâ bahsî). 139. Bu mevzûu için bkz. (Abdu'l-Aziz Buhârî, Aynî ve İbn Abidin'in adı geçen kitaplarından başka) Aynî, Umdetü'l-Kârî, c. V, s. 233, 283; Sadru'ş-şeria, et-Tavdîh (Mısır, 1327), c. I, s. 167; İbn Âbidin, Şifâu'l-alîl, s. 196. 140. İbn Âbidin, Reddu'l-muhtâr, c. I, s. 663; Şifâü'l-alîl, s. 174; Şeyh Ali Mahfuz, el-İbdâ, s. 173, 180, 233, Seyyid Sâbık, Fıkhu's-sünne, c. I, s. 564. 141. Mevlid hakkında geniş bilgi için İslâm Ansiklopedisi'ne verilen bibliyografyaya ve bilhassa Prof. A. Ateş ile Dr. Neclâ Pekolcay'ın eserlerine bakınız. 142. Muhammed b. Muhammed el-Fâsî, (v. 737/1336), el-Medhal, c. II- s. 1-30; Mâlikîlerden Tâcüddin el-Fakıhânî de aynı görüştedir. 143. Bu hükmün kaynakları 77 numaralı dipnotta zikredilmiştir. 144. Önce geçen kaynaklardan başka şunlara bakınız: İbn Abidin, Şifâu'l-alîl, s. 188; Şeyh Ali Mahfuz, el-İbdâ, s. 239 vd. 145. Şifâu'l-alîl, s. 188-189. Müellif özet olarak şunu diyor: İnsanların alışması, âdet haline getirmesi, ulemânın sükûtu veya fetvâsı bâtılı hak, bid'atı sünnet kılmaz. 146. Fâtır: 35/29. 147. Şifâu'l-alîl, s. 190-191.



İskat-ı salât ve devir

Iskat ve Devir

İbadetlerde ıskat, namaz, oruç, kurban, adak, kefâret gibi ibadet ve borçları ifa etmeden vefat eden bir kimseyi bu borçlarından kurtarmak için fakirlere fidye ödenmesi işlemini ifade eder. Fıkıhta daha çok namaz ve oruç borcunu düşürme anlamına gelen ıskat-ı salât ve ıskat-ı savm terimleri kullanılır. Burada fidyeden maksat söz konusu ibadetlerin yerine geçmesi amacıyla yapılan nakdî veya aynî ödemelerdir. Bu bağlamda ıskat-ı salât, bir kimsenin sağlığında eda veya kazâ edemediği namaz borçlarını uhdesinden düşürebilmek için ölümünden sonra fidye ödenmesi işlemini, devir de bu fidye ödemede geliştirilen bir yöntemi ifade eder.

a) IskatEdit

Hz. Peygamber, sahâbe, tâbiîn ve tebeu't-tâbiîn dönemlerinde yukarıdaki anlamda ıskat söz konusu olmadığından, ıskat-ı salât ve ıskat-ı savm anlayış ve uygulamasının Kitap, Sünnet ve sahâbe fetvalarından delillendirilmesi yerine, fıkhın gelişim seyri göz önünde tutularak ele alınması daha doğru olacaktır. Öte yandan, ıskat-ı salât telakki ve uygulaması hem teori hem de tarihî seyir itibariyle ıskat-ı savm fikrine dayandırıldığı için, öncelikli olarak ıskat-ı savm, sonra da ıskat-ı salât hakkında bilgi verilmesi yerinde olur.

İbadetler ve bu nitelikteki kefâretler Allah hakkı grubunda yer aldığı için kural olarak ıskat kabul etmez. Dinî mükellefiyetlerin ifasında mükellefin niyeti ve ibadetin Allah rızâsı için yapılması ibadetin özünü, şekil şartları ise maddî unsurunu teşkil edeceğinden, ibadetler ancak şâriin belirlediği sebeplere bağlı olarak ve O'nun emrettiği tarzda yerine getirilirse ifa edilmiş sayılır. İbadetlerin dinin taabbüdî (kulluğu ve teslimiyeti sembolleştiren) hükümlerinin en başında yer almasının da anlamı budur.

Fıkıh kültüründe ibadetler; bedenî, malî, hem bedenî hem malî şeklinde üçlü ayırıma tâbi tutulur ve her bir ibadetin mükellef tarafından zamanında, bizzat ve ayrı ayrı ifa edilmesi gerektiği, her ibadetin kendine mahsus bir sebebi ve gayesi olduğu, hiçbirinin diğerinin yerine geçmeyeceği önemle vurgulanır. Aynı şekilde namaz, oruç gibi bedenî-şahsî ibadetlerin mükellef adına bir başkası tarafından yerine getirilmesi de (niyâbet) câiz görülmemiştir. İbadetlerin ifasıyla ilgili genel prensipler böyle olmakla birlikte şâri`, dinde kolaylık ilkesinin de bir gereği olarak, sınırlı ârizî hallerde bazı istisnaî hükümler sevketmiş ve ifa edilemeyen bazı ibadetlerin aynı veya başka cinsten bir diğer ibadet ya da fiille telâfisine imkân tanımıştır. Seçimlik kefâretler, hacca gidemeyenin yerine bedel gönderilmesi, kadınların hayız ve nifas hallerinde namazdan muaf tutulması ve orucu da -ileride kazâ etmek üzere- tutmamaları, hasta ve yolcunun oruç tutup tutmamakta serbest olması ve tutmadığı oruçları diğer günlerde kazâ edebilmesi, unutma veya uyku sebebiyle kılınamayan namazın ilk fırsatta kılınması gibi hükümler bunun örnekleri ise de bu grupta yer alan belki de en önemli istisnaî hüküm oruç tutmaya güç yetiremeyenlerin bunun yerine fidye ödemeleridir (el-Bakara 2/184). Hanefî fakihlerinin oruç yerine fidyenin ödenmesine "misl-i gayr-i ma`kul ile kazâ" demeleri de bunun istisnaî ve kural dışı olduğunu belirtmeyi amaçlar (Serahsî, I, 49).

İbn Abbas, İbn Ömer, İbn Mes`ûd, Muâz b. Cebel ve Seleme b. Ekva`ın da aralarında bulunduğu bir grup sahâbî, "Sizden ramazan ayına yetişenler o ayda oruç tutsun" (el-Bakara 2/185) meâlindeki âyet nâzil oluncaya kadar ashaptan dileyenin oruç tuttuğunu, dileyenin de tutmayıp fidye verdiğini, bu âyet nâzil olduktan sonra ise oruç tutmaya gücü yetenler hakkında fidye hükmünün neshedilip yalnız hasta ve yaşlılar için bir ruhsat olarak kaldığını belirtirler (Müslim, "Sıyâm", 149-150; Cessâs, Ahkâmü'l-Kur'an, I, 218). Bu sebeple, oruçta fidye ile ilgili âyette (el-Bakara 2/184) geçen "Oruç tutmakta güçlük çekenler" (oruca zorlukla güç yetirenler veya güç yetiremeyenler) kaydı ile bir sonraki âyette yer alan ramazan ayına erişen herkesin oruç tutması emri birlikte ele alınarak, oruç tutmaya gücü yetenlerin fidye ödemesinin câiz olmadığı hususunda görüş birliğine varılmıştır. Hz. Peygamber ve sahâbenin uygulaması da bu yönde olmuştur. Sonuç olarak, İslâm âlimlerinin ortak kabulüne göre, ihtiyarlık ve iyileşme ümidi kalmamış hastalık sebebiyle oruç tutamayan kimseler, kazâ etmeleri de mümkün olmadığı için tutamadıkları gün sayısınca fidye öderler. Âyetin tutulamayan orucun kazâ edilmesini değil de her bir oruç için bir fakir doyumu fidye ödenmesini emretmesi, burada hastalık, bünye zayıflığı, meşakkat ve yolculuk gibi geçici bir mazeretin değil, yaşlılık ve iyileşme umudu kalmamış hastalık şeklinde devamlılık arzeden bir mazeretin kastedildiği yorumuna haklılık kazandırmıştır. Bu kimselerin, tekrar sağlığa kavuşup oruç tutabilir hale gelmeleri ümit edilmediğinden tutulamayan orucun, aynı cinsten bir ibadetle telâfisi talep edilmemiş, "Her bir oruç için bir fakiri doyurma" şeklinde sosyal amaçlı, orucun mahiyetiyle de alâkalı bir başka ibadet istenmiştir. İslâm ümmeti içinde ortaya çıkan ıskat-ı savm ve akabinde ıskat-ı salât tatbikatı, temelde âyetin sınırlı mazeretler için getirdiği bu istisnaî hüküm etrafında geliştirilen zorlama yorum ve temennilerden kaynaklandığından âyetin kimler için hangi imkân ve hükümleri öngördüğünün iyi bilinmesi ayrı bir önem taşımaktadır.

Ölüme kadar her geçen gün bünyesi zayıflayan hasta ve yaşlıların, tutamadıkları farz oruçları için kaideten sağlıklarında fidye ödemeleri, değilse fidyenin ödenmesini vasiyet etmeleri gerekir. Böyle bir vasiyetin mevcudiyeti ve terekenin üçte birinin de yeterli olması halinde mirasçıların bu fidyeyi ödemeleri dinî bir vecîbedir. Vasiyeti yoksa veya üçte bir yeterli değilse, mirasçıların teberru kabilinden bunu ödemeleri tavsiye edilmiştir.

Yukarıda özetle verilen hükümler, devamlı hastalık ve yaşlılık sebebiyle oruç tutamayanlara mahsus olup bu iki durumun dışında kalan yolculuk, hastalık, gebelik, süt emzirme, ileri derecede açlık ve meşakkat gibi mazeretler oruç tutmamaya veya başlanmış bir orucu bozmaya ruhsat teşkil etse de, tutulamayan oruçlar için fidye ödenmesini câiz kılmaz, mazeret hali kalktıktan sonra kazâ edilmeleri gerekir. Bu kimseler kazâ edemeden vefat etmişse, mirasçıların aynı şekilde bu oruçlar için de fidye vermesi İslâm âlimlerince câiz, hatta tavsiye edilen (mendup) bir davranış olarak görülmüştür. Bu konuda fıkıh mezhepleri arasında önemli bir görüş ayrılığı yoktur. Çünkü kazâ borcunu geciktirmemek gerekli ise de, burada başlangıçta mazerete, devamında ise ihmale ve ileride kazâ etme ümidine dayalı hoş görülebilir bir terk söz konusudur. Ayrıca vefat, bu kimsenin orucunu kazâ etme imkân ve ihtimalini ortadan kaldırdığından yaşlı ve hasta için söz konusu olan acz hali burada da var sayılabilir.

Mükellefin oruç borcunun vefatından sonra fidye ödenerek düşürülmesi (ıskat-ı savm) arzu ve teşebbüsünün yukarıda özetlenen şartlarla ve zikredilen iki durumla sınırlı kalması beklenirken hangi dönemde başladığı tam olarak bilinemeyen fakat hicrî II. asrın sonlarına doğru ortaya çıkması muhtemel olan bir yorum ve kıyaslama ile, sağlığında mazeretsiz olarak oruç tutmamış ve kazâ da etmemiş kimse adına vefatından sonra fidye verilebileceği ve bu fidyenin ölenin oruç borcunu ıskat etmesinin muhtemel olduğu görüşü gündeme gelmiş ve uygulama alanına girmeye başlamıştır. Fakihlerin çoğunluğuna ait olduğu sanılan bu görüş, sağlığında mazeretsiz olarak oruç tutmayıp kazâ da etmeyen kimsenin vefat etmekle kazâ etme imkânını yitirdiği için, mazerete binaen oruç tutamayan kimsenin durumuna kıyasen bu kimse adına da fidye verilebileceği, vasiyeti varsa kıyasın daha güçlü olacağı gerekçelerine sahiptir. Hanefî kaynaklarında, İmam Muhammed'in ölenin vasiyeti olmasa bile mirasçıların onun oruç borcu için fidye vermesinin Allah'ın dilemesine bağlı olarak yeterli olacağını söylediği rivayet edilir. Yine ileri dönem fıkıh kitaplarında, vasiyetin bulunması kaydıyla veya mutlak olarak fidye ile ıskat-ı savmın câiz olduğu ve bunun cevazı hakkında nas bulunduğunun ifade edilmesi de, bu son kıyasın dayandırıldığı âyet hükmünün mazeretsiz olarak tutulmayan ve kazâ edilmeyen oruçlar için de fidye verilebileceğini kapsadığı iddiasını içermesi yönüyle tetkike muhtaç bir konudur. Konu, diğer fıkıh mezheplerinde de, benzeri bir yaklaşımla ele alınır.

Iskat-ı savm hakkında yapılan bu genişletici yorumun, yine hicrî II. yüzyılın sonlarından itibaren namaz hakkında da düşünülmeye başlandığı tahmin edilmektedir. Kişinin sağlığında iken kılmadığı veya kılamadığı namazlar için vefatından sonra fidye verilerek borcunun düşürülmesi temenni ve teşebbüsüne ad olan ıskat-ı salât hakkında, İmam Muhammed eş-Şeybânî hariç tutulursa ilk Hanefî müctehidlerinden olumlu bir görüş bilinmemektedir. Kaynaklarda İmam Muhammed'in ez-Ziyâdât'ta ıskat-ı savm için yukarıdaki görüşünü açıkladıktan sonra "Bir kimse namaz borcu için fidye verilmesini vasiyet etse, Allah'ın dilemesine bağlı olarak bu fidye onun için yeterli olur" temennisini belirttiği, ancak ıskat-ı savm hakkında kıyas yaparken namaz hakkında böyle bir kıyasa girişmeyip namazın hükmünü orucunkine ilhak etmekle yetindiği aktarılır. Burada kıyastan değil de ilhaktan söz edilmesi, kıyasın dayandırılabileceği bir aslın bulunmayışındandır. Bir mazeret sebebiyle kılınamayan farz namazların bu mazeret kalkınca hemen kılınması veya kazâ edilmesi emredilmiş ise de (Buhârî, "Mevâkýt", 37; Müslim, "Mesâcid", 314; Ebû Dâvûd, "Salât", 11), mazeretsiz olarak kasten terkedilen namazların daha sonra kazâ edilmesi gerektiğine ve bu kazânın kişiden namaz borcunu düşüreceğine dair açık bir nas yoktur. Böyle olunca, kılınmayan veya kılınamayan bir farz namazın yerine, sağlığında mükellefin veya vefatından sonra mirasçılarının fidye vermesinin cevazını ve bu fidyenin söz konusu namaz borcunu düşüreceğini açık veya dolaylı şekilde bildiren hiçbir âyet veya hadisin bulunmaması gayet tabiidir. İmam Muhammed'in ıskat-ı salât hakkında "Allah dilerse yeterli olur" şeklinde ihtiyatlı bir temennide bulunması da bu sebeptendir. Serahsî de, ölenin namaz borcu için verilecek fidyenin namazın yerine geçmesinin kesinlik taşımadığını, fakat bunun Allah'ın lutuf ve keremine kaldığını söyler (Usul, I, 51).

Zaten ıskat-ı salâtın cevazına kail olan fakihler de, namaz ve oruç borcuyla vefat eden kimsenin her iki ibadet açısından da ifa edemez olma (acz) durumuna düştüğünü, namazın oruçtan daha önemli olduğunu, oruç hakkındaki ruhsatın gerekçesinin "acz" olması halinde namazı da oruca ilhak etmenin ihtiyaten de olsa mümkün olacağını, ancak cevazın şüpheli, ıskatın da bir temenniden öteye geçmediğini ifade ederler. Öte yandan ıskat-ı salât hakkındaki bu yorum ve temenniler, namaz borcuyla ölen kimsenin bu yönde vasiyetinin bulunması ve bıraktığı malın üçte birinin buna yeterli olması kaydıyla söz konusu edilir. Ortada böyle bir vasiyet veya mal yokken mirasçılar kendiliklerinden böyle bir çabaya girmişlerse, ölenin, ibadetinin bu şekilde olsun telâfisine yönelik bir niyet ve ihtiyarı bulunmadığı için namaz borcunun fidye ile sâkıt olması temennisinin daha da şüpheli ve zayıf hale geldiği, belki sadece fakirlere fidye olarak dağıtılan para sebebiyle bir hayır ve tasadduktan söz edilebileceği dile getirilir.

Şâfiî mezhebinde ağırlıklı görüş, namaz borcuyla veya itikâf adak borcuyla ölen kimsenin yakınlarının ölen adına bu ibadetleri ifa etmesinin de, fidye vererek bu borçları düşürmesinin de câiz olmadığı yönündedir. Bununla birlikte orta ve ileri dönem Şâfiî literatüründe, İmam Şâfiî'nin oruç borcuyla ilgili görüşünden yola çıkılarak yakınlarının ölen adına bu iki ibadeti ifa edebileceği, yine tahrîc usulü işletilerek ölenin namaz ve itikâf borcu için fidye verilebileceği görüşleri dile getirilir. Ancak bunun, VIII. yüzyıl Şâfiî fakihlerinden Sübkî'nin de yaptığı gibi istisnaî ve biraz da Hanefîler'i takliden gidilebilecek bir çözüm olduğu belirtilerek mezhepte tercih edilen görüşün bu olmadığı vurgulanmak istenir.

İfa edilemeyen ibadetler için mükellefin vefatından sonra fidye ödenmesinin cevazı ve borcu düşürücü olup olmadığı tartışması, bedenî ibadet olmaları sebebiyle namaz ve oruç üzerinde odaklaşır. Mükellefin sağlığında iken ifa etmediği kurban, adak, malî kefâret veya zekât gibi ibadetlerin vefatından sonra vasiyetine bağlı olarak hatta mirasçılar tarafından kendiliğinden malî ödeme ile telâfi edilmesi, hem iki ifa arasında cins birliğinin bulunması hem de bu tür ibadetlere üçüncü şahısların haklarının taalluk etmesi ve malî ibadetlerde niyâbetin kural olarak câiz olması sebebiyle daha anlamlıdır. Bu ödemelerin, mükellef tarafından bizzat yerine getirilmeyişi ve niyetin bulunmayışı sebebiyle ibadet niteliği tartışmalı olsa bile en azından üçüncü şahısların (fakirlerin) haklarını ıskat edebileceği savunulabilir. Öte yandan fidye, kefâret orucu gibi başka bir ihlâlden doğan ve seçimlik bir ceza olarak tutulması gereken oruçlarda değil de ramazan orucu gibi bizâtihî asıl olan oruçta gündeme getirilir.

b) DevirEdit

Iskat-ı savm ve salâtın kıyaslama, ilhak ve temenni tarzında da olsa tartışmaya açılması ve ölenin bütün ibadet borçlarının fidye ile ıskat edilebileceği düşüncesinin kamu oyuna aksetmesi, bu yönde bir uygulamanın hızla yaygınlaşmasının bir âmili olduğu gibi, bu imkân bedenî ibadet yükümlülüğü açısından zengin ve fakir arasında bir ayırım yaptığı için ayrı bir tartışmayı da başlatmış oldu. Çünkü söz konusu anlayış ve uygulama gündeme geldiğinde sadece malî imkânı elverişli olan aileler ve mirasçılar vefat eden yakınlarının yüksek meblağlar tutan fidye borcunu ödeme imkânı bulmaktaydı. Bu ayırımın yol açtığı sıkıntı, hicrî IV. yüzyılın sonlarından itibaren "devir" işleminin bulunması ve câiz görülmesiyle giderilmeye çalışıldı. Devir, ıskat için fakirlere nakdî bedeli tamamen vermek yerine muayyen bir miktarı hibe edip tekrar hibe yoluyla ondan geri alma ve toplam borç miktarına ulaşıncaya kadar bu hibe ve karşı hibe işlemini devam ettirme usulünün adıdır. Böylece elde devredilen para ile devir sayısının çarpımıyla elde edilen meblağın fidye olarak hibe edilmiş olacağı, neticede de ıskat için gerekli fidyenin tamamen ödenmiş olacağı var sayılmaktadır.

Ölenin toplam fidye borcunun hesaplanmasında sadece ifa edemediği namaz ve oruç borçları için fidye verilmesi, kurban, adak ve kefâret türündeki bilfiil ibadet borçlarının ödenmesi ile yetinilmeyip ihtiyaten ölenin bulûğdan vefatına kadar devam eden döneme ait bütün bedenî ibadetleri ve Allah hakkı grubundaki bütün dinî mükellefiyetleri göz önünde bulundurulup bunlar fidye ile ıskat edilmek istenir. Bu yaklaşım ve arzu, haliyle ödenecek meblâğı yükseltmekte ve devri âdeta kaçınılmaz kılmaktadır. Öte yandan, devir usulüyle önemli bir ödeme kolaylığı getirilmiş olması da böyle bir talebi ve hesaplama yöntemini teşvik etmektedir. İşlemin sonunda arada devrolunan miktar fakirlere verilir ve böylece toplam borç miktarı kadar para fidye olarak dağıtılmış sayılır. Zekât ödeme dahil diğer malî mükellefiyetlerin ifasında câiz olmayacağı açıkça belirtilen bu işleme belli bir dönemden sonra bazı fakihlerin ıskat-ı savm ve salâtta istisnaî olarak cevaz vermeye başladığı, sorulan fetvalar ve verilen cevaplar dikkatlice incelendiğinde, onların bu yönelişinin temelinde, herhangi bir şer`î delilden ziyade ümit, ihtiyat ve temenniye dayalı bir iyimserliğin, âdet baskısının ve bazan menfaat beklentisinin yattığı görülür.

Öte yandan, bedenî ibadetlerde aslolan fakirle zenginin eşit olmasıdır. Ölenin namaz ve oruç borcunu fidye ödeyerek ıskat etme bir imkân ise bu imkânı, yakınlarının ibadet borçları için fidye verme arzusu içinde olan fakat malî durumları buna elvermeyen fakir ailelere de tanımak ve böylece bedenî ibadetlerde mükellefiyet ve ifa imkânı yönüyle eşitlik ilkesini korumak gerekir. Bu düşünce de devir işleminin câiz görülmesinde önemli bir âmil olmuştur. Bu fakihler, devir usulüne, vasiyet edilen miktarın (ki bu miktar terekenin kural olarak üçte birini geçemez) toplam fidye borcunu ödemeye yetmemesi durumunda başvurulabileceğini belirtmiş ve devirin, daha fazla harcama yapmak istemeyen zenginler için bir hile kapısı olmayıp fidye borcunu başka türlü ödeme imkânı bulunmayanlar için zayıf bir ümide de dayansa âdeta son çare olduğunu vurgulamak istemişlerdir. Bu fakihlerin böyle bir cevaz kapısını aralarken iyi niyetle hareket ettikleri ve tasaddukla, hayır ve hasenatla sonuçlanması sebebiyle ıskat ve devir işlemine sıcak bakmış olacakları doğrudur. Ancak açılan bu cevaz yolunun, yukarıda zikredilen sınırlandırıcı ve yönlendirici mülâhaza ve kayıtlar da göz ardı edilerek daha sonraları dinî bir imkân veya gereklilik olarak telakki edilip zengin-fakir herkes tarafından alabildiğince kullanıldığı ve âdeta dinî ödevlerde hileyi sembolize eden bir gelenek halini aldığı da inkâr edilemez.

Sonuç itibariyle, âyette sadece oruç tutmaya gücü yetmeyen sürekli mazeret sahibi kimselerin fidye vermesinin emredildiği, bunun dışındaki ıskat-ı savmın âyette yer almadığı, ıskat-ı salâtın ve devir işleminin ise Kur'an veya Sünnet'ten herhangi bir delile veya fıkhî hüküm elde etmede kullanılan bir usule dayanmadığı açıktır. Zaten bedenî ibadetler ruhun Allah'a yükselişini sembolize ettiği, kişinin kendini geliştirip eğitmesine yardımcı olduğu ve tabii olarak mükellef açısından birçok mânevî ve derunî yararlar taşıdığı için bunların sıradan bir borç-alacak ilişkisi çerçevesinde mütalaa edilmesi ve neticede ıskat usulünün alternatif ifa olarak görülmesi bu ibadetlerin ruh ve amacına aykırıdır. Ancak vefat eden kimsenin yakınlarının müteveffanın uhrevî mesuliyetini azaltacak bir şeyler yapabilme yönündeki iyi niyeti ve gayreti, müteahhirînden bazı fakihlerin de ihtiyat ve temenniden öte gitmeyen fakat neticede fakirlere tasaddukla sonuçlanan ıskat işlemine engel olmamaları hatta olaya sıcak bakmaları, bu sürecin tabii bir devamı olarak fakirler için de devir usulünün bulunması, ıskat ve devrin İslâm toplumunda hızla yaygınlaşmasının temel âmili olmuştur. Mazeretsiz olarak tutulmayan ve kazâ edilmeyen oruçlar için ıskat-ı savmın, bütünüyle ıskat-ı salâtın ve devrin cevazı yönünde Kur'an'da, sünnette veya sahâbenin ve müctehid imamların fetvalarında hiçbir açıklama yer almadığı halde bütünüyle ıskat ve devrin uygulamada giderek yaygınlaşması, bunun İslâm'ın öngördüğü veya cevaz verdiği bir usul olarak algılanmasına, insanların sağlıklarında ibadetleri ifada tembellik etmesine veya ihmalkâr davranmasına, İslâm'ın bu âdet sebebiyle yanlış anlaşılmasına ve haksız ithamlara mâruz kalmasına yol açmaktadır. Ancak ölen için bir şeyler yapıp Allah'ın rahmetini umma, dinî bir görevi ifa etme, bu vesileyle ihtiyaç sahiplerine yardım etme gibi birçok farklı niyetin içiçe olduğu, psikolojik ve iktisadî sebeplerin ve sosyal baskının ön plana çıktığı bu işlemin sadece ilmî ve şeklî bir yaklaşımla bid`atlardan ve yanlışlardan arındırılması da kolay görünmemektedir. Din adına yapılan bu tür yanlış uygulamaları önlemenin belki de en etkili yolu, geride kalanların ölenler için yapabilecekleri en iyi hizmetin onların namaz-oruç borcu için para ödemek değil kendi ibadetlerini düzenli şekilde yerine getirmek, dünyada iyi bir müslüman olarak yaşamak ve ölen yakınları için, sevabını onlara bağışlamak üzere hayır, eser, iyilik, ibadet ve dua yapmak olduğu bilincine ermeleridir.


Hocam, babam Nisan ayı başında vefat etti. Vefatından sonra üzerimize düşen görevleri mümkün olduğunca yerine getirmek istiyoruz.

Bu noktada daha önce kulaktan duyma bildiğimiz bir mesele şimdi başımıza geldi ve bu konuda herhangi bir harama ve bid'ata bulaşmadan meseleyi çözmeyi istiyorum. Mesele bizim burada halk arasındaki tabiri ile alt-üst görülmesi, fıkhi tabiri ile de yanılmıyorsam ıskat-ı salat. Bu konuda çevremde tanıdığım bazı -bu konuda bilgili olabileceğini düşündüğüm- kimselerden bilgi almaya çalıştım ve üç farklı görüş ortaya çıktı ve ben bu konuda meselenin içinden çıkamadım. Ve sizin bu konuda görüşlerinizi öğrenerek ona göre hareket etmeye karar verdim. Görüşmelerde şu üç görüş söylendi:

1- Iskat-ı salat diye bir uygulamaya ne Peygamber efendimiz, ne sahabilerimizin hayatında rastlanmamaktadır ve bu bir bid'attır. Ve bunu yapmak vebaldir. 2- Iskat-ı salat diye bir uygulamaya ne Peygamber efendimiz, ne sahabilerimizin hayatında rastlanmamakla birlikte, İmam Muhammed bu konuda oruçla namaz arasında bağlantı kurarak, "kesin namaz borcunu düşürür" dememekle birlikte, "inşaallah namaz borcunu düşürebilir" demiştir. Bu nedenle bir umutla bu yapılmalıdır ve bu bid'ad değildir.

Bunun hesaplanması, kılınmayan her vakit namaz için oruç fidyesindeki (bedelindeki) meblağ kadar bir şeyi (para, yitecek vb. bir fakire ıskat-ı salat niyeti ile tasaddukta bulunulmalıdır. Bu günün (Soru 2003 yılında sorulmuştu) değerlerinde aşağı yukarı bir vakit namaz için 500. 000 TL en düşük bedel olarak hesaplanabilir. Buna göre; Babanız 1992yılından sonra tam olarak namazlarını kılmaya başlamış, ondan öncesinde sadece Cuma namazlarına giden bir yapısı varmış. Babanız 1941 doğumlu ve 7 yaşında namazın farz olduğunu düşünürsek babanızın 44 yıllık namaz borcu var. 44 yıl, çarpı 365 gün, çarpı 6 vakit namaz (altıncısı salat-ı vitir) = 96. 360 vakit namaz, çarpı 500. 000 = 48 milyar 180 milyon TL.

Buraya kadar görüşler ortak ve bu noktadan sonra görüşler ikiye ayrılıyor.

a- Hesaplanan bu bedeller genellikle ödenmesi zor meblağlar olduğu için, devir işlemi yapılarak, bir fakire mesela 5 milyarın ıskat-ı salat niyeti ile verilmesi sonra fakirin bunu tekrar bize hibe etmesi bizim tekrar aynı meblağı aynı niyetle vererek bu işlemi on defa tekrar ederek 50 milyara ulaşılması. Bu şekilde yapılması uygundur.

b- Devir işlemi yapılarak yukarıda meblağın bulunması dürüstlükten uzak bir uygulamadır ve kesinlikle 48 milyar meblağın tamamının verilmesi lazımdır.

Sonuç;

Hocam sonuç olarak, ben eğer bu bir bid'atsa ve benim açımdan bir sorumluluk gerektiriyorsa bu işi yapmam, fakat eğer bid'at değilse ve babamın namaz borçlarından dolayı azabını inşaallah gidermeye sebep olabilecek bir uygulama ise yapmak isterim. Fakat babamın bu konuda bize bu iş için bırakabileceği bir parası yoktu ve bizim maddi durumumuz bu paranın tamamının ödenmesine imkan tanımıyor, gerçekten bizim için çok büyük bir meblağ. Bu konuda nasıl hareket etmem gerektiği konusunda yardımcı olursanız sevinirim. Ve bu arada babam hakkında konuşulmuşken babamın ruhu için dua da bulunursanız sevinirim.

Iskat; kelime olarak düşürmek manasına gelir. Iskat-ı salât ise ölen kimsenin zimmetinde farz veya vacip olarak kazaya kalan namazların sorumluluğundan kurtulma ümidiyle vefatından sonra fakirlere fidye ödenmesi demektir.

Sadece bedenle yapılabilen ibadetler niyâbeti (başkası tarafından yerine getirilmeyi) kabul etmediğinden bir kişinin kazaya kalan oruç veya namazlarının başka birisi tarafından tutulması\kılınması mümkün değildir ancak bir kişi kıldığı namazın veya tuttuğu orucun sevabını ölen kişiye bağışlayabilir. Şunu da ifade etmek gerekir ki bir mü’min hayatta ve sağlığı yerindeyken Allah hakkı olan ibadetleri yerine getirmeli ve Allah’ın huzuruna borçlu olarak çıkmamaya gayret etmelidir.

Dinimizde fidye uygulaması, Bakara suresi 184. ayete dayanır. Ayet-i Kerimede oruç tutmaya güç yetiremeyen ihtiyarların tutamadıkları oruç miktarınca fakirlere fidye vermeleri emredilmiştir. Bir kimse, hayattayken mazeretli (sefer hali, gebelik gibi) veya mazeretsiz olarak tutmadıkları veya tutamadıkları oruç borçları varken vefat etmesi halinde bu kimseler için de varislerinin fidye vermesi caiz hatta mendup görülmüştür. Çünkü kaza borcunu geciktirmemek gerekli ise de başlangıçta mazerete, devamında ihmale ve ileride kaza etme ümidine dayalı hoş görülebilir bir terk söz konusudur. (Diyanet İslam İlmihali, s. 372) İşte bu noktada Hanefî âlimleri oruç ve namaz borcu kalmış olan kimselerin kesin olarak borçlarının düştüğüne inanmadan sadece ümit ve temenniye dayalı bir uygulamayı ihtiyaten caiz görmüşlerdir. Namazların ıskatı söz konusu olduğunda, vitirle beraber altı vakit üzerinden hesaplanır.

Iskat-ı salât uygulamasının, hicri ikinci asrın sonlarına doğru uygulanmaya başladığı ifade edilmektedir. Iskat-ı salâtla alakalı olarak fıkıh kitaplarında İmam Muhammed’in Ziyâdât adlı eserinde şöyle söylediği nakledilmektedir: “Bir kimse namaz borcu için fidye verilmesini vasiyet etse, Allah'ın dilemesine bağlı olarak bu fidye onun için yeterli olur” (Diyanet İslam İlmihali, s. 373).

Üzerinde namaz borcu olarak vefat edecek kimsenin namaz, oruç, adak, zekât gibi borçları için vasiyet etmesi lazım gelir. (Nimet-i İslam, s. 463) Böyle bir vasiyet varsa ve mirasın üçte biri de bu vasiyeti yerine getirmeye vesile olacaksa, mirasçıların miras paylaşımından önce bu vasiyeti yerine getirmeleri dinî bir vecîbedir. Vasiyeti yoksa veya malın üçte biri yeterli değilse, mirasçıların sadaka/teberru kabilinden bunu ödemeleri tavsiye edilmiştir. (Diyanet İslam İlmihali, s. 372) Vasiyetin olmadığı durumlarda mirasçılar zorlanamaz. Sadece onlara tavsiye edilir. Vasiyet yoksa fakat namaz borcu da varsa, bu durumda malın üçte birinden harcanarak ıskat yapılması için varislerin izni olması gerekir.

Netice itibariyle namaz için fidye verilmesi Kur’an veya hadis-i şeriflerde geçmemektir. Ancak âlimlerimiz "ölen kimsenin kendi malının üçte birine kadarını eksiklerini tamamlamaya vasıta olmak üzere namazlarının ıskatı için vasiyet etmesi halinde, verilecek fidye vesilesiyle fakirlerinin gönüllerinin hoş olması neticesinde ve Allah’ın fazlıyla o kimsenin affı ümit edilir" demişlerdir. Yani namazların ıskat edilmesi nasslara (ayet ve hadislerdeki kesin hükümlere) dayanmadığı için fakihler ıskat-ı salâtı vefat eden kimsenin affına vesile olabilmesi açısından bir ümit, temenni olarak kabul etmişlerdir. Namazların ıskatı için verilen fidye bir ihtiyattır ve ibadette esas olan ihtiyatı esas almaktır. Bu takdirde namaz için verilen fidye Allah indinde namaza kâfi ise ne güzel, eğer kâfi değilse ölen için sadaka sevabı hâsıl olmuş olur. (Nimet-i İslam, s. 484)

Devir uygulaması ise yaklaşık olarak hicri beşinci asırda ortaya çıkmış olduğu belirtilmektedir. Devir uygulaması; vefat eden kimsenin vasiyeti halinde geriye bıraktığı malın üçte biri kadarı, namazlarının veya diğer kulluk borçlarının ıskatı için yeterli olmadığında ölenin malı borcu karşılayana kadar bir veya birkaç fakirle karşılıklı olarak yapılan hibeleşmedir. Buna göre devir uygulaması, geriye bıraktığı malı kulluk borçlarını karşılamayan kimselerin –özellikle fakirlerin- borcunu ödeyebilmeleri için ortaya konmuş bir uygulamadır. Ancak görünüşü ve yapılışı itibariyle çokları tarafından tenkit edilen bu uygulama da yine ihtiyaçtan neşet etmiş fakat maalesef daha sonraları bunu uygulamaya sokan Fukahânın maksadının dışında istismar edilmiştir. Bu tür istismarlar, hem İslam dininin hem de din görevlilerinin çok büyük zan altında kalmalarına sebebiyet vermiştir. (Vecdi Akyüz, Mukayeseli İbadetler İlmihali, c. 1, s. 111)

Devir uygulaması, ruhuna uygun yapıldığında hem vefat eden kimsenin ihtiyacı hem de meclisteki fakirlerin ihtiyacı açısından mazur görülebilir. Ancak uygulama menfaat teminine, ölen kimselerin malına göz dikme gibi çirkin davranışlara dönerse bunu hiçbir açıklamayla te’vil etmek mümkün olmaz. Bu şekilde bir uygulamayı yapanlar dine büyük bir leke getirmeleri itibariyle Allah indinde mesul olurlar. Çünkü din emanettir ve dini kirletmeye kimsenin hakkı yoktur.

Sonuç itibariyle, âlimlerimiz halkın ihtiyacını düşünerek ıskat ve devir uygulamasını iyi niyet, ihtiyaç ve ihtiyat eksenli düşünmüşlerdir. Bunu süistimal edenler, menfaat ve istismar eksenli yapanlar Allah indinde çok ciddi hesaba çekilirler. Vefat eden kimse vefat etmeden önce kılamadığı veya kılmadığı namazları, tutamadığı veya tutmadığı oruçları ve diğer kulluk borçları için malından vasiyet ederse bu vasiyet bir temenni ve Allah’ın rahmetinden ümit ekseninde fakirlere verilmek suretiyle yerine getirilir ve umulur ki Allah, o kimseyi affeder. Eğer vefat eden kimsenin böyle bir vasiyeti yoksa bu tarz bir uygulamayı yapmak için varisleri zorlamaya teşvik etmeye gerek yoktur. Zira bu uygulama ne farzdır ne de sünnetle sabittir. Allah, bizleri bütün borçlardan beri olarak huzuruna varmaya muvaffak kılsın…



Dün tatil köyüme yakın bir köye, bir dostun düğün yemeğine gittim. Gelinin gelmesini beklerken bir ağacın gölgesi altında oturup sohbet ettik. Cemaatten birisi "Size bir şey soracağım, sidik keffareti var mıdır?" dedi. Bu yaşıma gelmeme rağmen bu sözü ilk defa duymuş oldum, "Bilen var mı, sidik keffareti ne demek, siz ne olduğunu anlatın ben de fıkıhtaki hükmünü söyleyeyim" dedim. Yaşlıca bir zat, "Hocam bu erkeklere mahsustur, yaşlılar idrarlarını yapınca istibraya (idrarın tam olarak bitmesine, damlanın kesilmesine, kilota idrar bulaşmamasına) dikkat edemezler, bu yüzden abdestleri ve namazları sakat olur, bu yörede sidik keffareti bunun için yapılıyor, bizim hoca da bunu kabul etmiyor" dedi. Meseleyi anlayınca onlara cevap verdim ve Diyanet Vakfı'nın yayımladığı "Ebediyet Yolcusunu Uğurlarken" isimli kitapçığımı da tavsiye ettim. Yukarıdaki soruların da cevabı bu küçük kitapta mevcuttur (Kitap önce uzunca bir makale olarak yazılmıştı, bu makale "İ. I. Günün Meseleleri" isimli kitabımın içinde de vardır).


Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.