FANDOM


Kalb Vücudun kan dolaşımı merkezi. Yürek. Gönül.

Herşeyin ortası.

Bir halden diğer bir hale çevirme. Değiştirme.

İmanın mahalli.

Fuâd, sıkt-ül ilim, tâbut-ül ilim, beyt-ül hikmet, via-i ilim de denilir. (Dâima değiştiği ve hareket halinde olduğu için kalb ismi verilmiştir.) Bir şeyi geri döndürmek ve çevirmek.

Yüreğe vurmak veya dokunmak. Gönüle dokunmak.

Bir şeyin içini dışına ve dışını içine çevirmek.

KALB

Sözlükte "çevirme, döndürme, değiştirme, kalp" anlamlarına gelen kalb, tasavvufta, ilâhi hitabın mahalli ve muhatabı, marifet ve irfanın kaynağı, keşf ve ilham mahalli, kalb gözü; insan-ı kâmil demektir. Tasavvufun konusu, kalb temizliğidir. (M.C.)

KALB-İ SELİM

Kur'ân'da yer alan (Şuarâ, 26/89) bu tabir, temiz vicdan, saf kalp, sağduyu anlamlarına gelir. (M.C.)

Aks ve tahvil. (Ehl-i tahkik indinde; çam kozalağı şeklindeki cismanî et parçasına taalluk eden letaif-i Rabbaniyedir. Bütün kuvvetin mebdeidir. Dimağ ise; bütün hislerin mebdeidir.) (Kalb, imanın mahalli olduğu gibi, en evvel Sâni'i arayan ve isteyen ve Sâni'in vücudunu delâili ile ilân eden, kalb ile vicdandır. Zira kalb, hayat malzemesini düşünürken, en büyük bir acze mâruz kaldığını hisseder etmez, derhal bir nokta-i istinadı; kezalik, emellerin tenmiyesi (nemâlandırmak) için bir çare ararken, derhal bir nokta-i istimdadı aramağa başlar. Bu noktalar ise, iman ile elde edilebilir. Demek, kalbin sem' ve basara hakk-ı takaddümü vardır.Kalbden maksad; sanevberî (çam kozalağı) gibi bir et parçası değildir. Ancak, bir latife-i Rabbaniyyedir ki, mazhar-ı hissiyatı, vicdan; ma'kes-i efkârı, dimağdır. Binaenaleyh, o latife-i Rabbaniyyeyi tazammun eden o et parçasına kalb tabirinden şöyle bir letafet çıkıyor ki; o latife-i Rabbaniyenin insanın maneviyatına yaptığı hizmet, cism-i sanevberînin cesede yaptığı hizmet gibidir. Evet, nasıl ki bütün aktar-ı bedene mâ-ül hayatı neşreden o cism-i sanevberî bir makine-i hayattır; ve maddî hayat onun işlemesi ile kaimdir. Sekteye uğradığı zaman cesed de sukuta uğrar. Kezalik o latife-i Rabbaniye a'mâl ve ahvâl ve mâneviyatın hey'et-i mecmuasını hakikî bir nur-u hayat ile canlandırır, ışıklandırır; nur-u imanın sönmesi ile mâhiyeti, meyyit-i gayr-i müteharrik gibi bir heykelden ibaret kalır. İ.İ.) (Bak: Hiss-i sâdis)


Kalp Hileli. Sahte. Taklit.

Yalandan cesaret satan korkak adam.

Yalancı. Kendisine güvenilmez olan. Fizik varlığımız için söz konusu olan kalp krizi ve bilumum kardiyo-vasküler sorunların varlığını nasıl doğal görüyorsak; fizik ötesi varlığımızın kalbî ve bilumûm batınî sorunlarını da öngörebilmeliyiz. Evet, bâtınî kalbimiz de hastalanabiliyor! Hatta, bâtın dünyanın kendine has yasalarına göre bazı kalpler küfürden, münafıklıktan, şirkten mühürlenebiliyor. İki çeşit kalp arasında bu yönden fark şu... Kalp krizi geçiren ya fücceten gidiyor ya da krizi ve by-pass'ı geçtikten sonra hayata dönüyor ve kaldığı yerden devam ediyor. Kalbi mühürlenen ise, mühürlenmenin gerçekleştiği andan itibaren âhiretini kaybediyor; yâni kalan ömründe tevbekâr olma şansını yitiriyor. Elbette, bu kul ile Allah arasında. Biz üçüncü şahıslar bir insanın kalbinin mühürlü olup olmadığı hususunda, bazı belirtilere bakarak sadece zanda bulunabiliyoruz. Böyle yapmakla elbette hata etmiş olmuyoruz.. Çünkü, bu Hucurât sûresinde belirtilen ve “ism” (Peltek se ile) olan zan grubunda değil. Dolayısıyla, inkârına, küfrüne tanık olduğumuz bir insanın kalbinin mühürlendiğinden ve artık hidâyete eremeyeceğinden emin olamıyoruz. Fakat, bizim de bu çirkinlikler karşısında bu nevi insanların artık laftan ve hiçbir şeyden anlamayacakları yönünde suizanda bulunma ve onlardan uzaklaşma lüksümüz bulunuyor.

Dilerseniz, tam bu noktada Kehf: 57'ye bakalım..

...inna cealna alâ kulubihim ekinneten en yefkahuhu ve fiy azanihim vakra ve in ted'uhüm ilel hüda felen yehtedu izen ebeda..

.. Doğrusu onların kalbleri üzerine onu anlamamaları için kılıflar geçirdik ve kulaklarına da ağırlıklar koyduk.Onları HUDAya (hidayete/rehbere) da'vet etsen de bu halde onlar ebediyyen hidayete eremezler.

Şimdi, gelecek âyete (Kehf:58) dikkat edelim lütfen! Biraz önce söylediğimiz inceliği burada yakalamaya çalışalım. Yâni, kalp mühürlenince âhiretini kaybediyor ve o tarihten itibaren 100 yıl da yaşasa hidâyete erme şansı kalmıyor demiştik.

Kehf:58..(Rasûlüm) senin Rabbin Ğafur ve zürRahmet (Rahmet sahibi) dir. Eğer kazandıkları ile onları muaheze etseydi (hemen yakalayıp hesaba çekseydi), elbette azabı çabuklaştırırdı. Ama onlar için va'dedilen bir durum-zaman vardır ki, Ondan gayrı sığınak bulamazlar.

Şimdi, lütfen İsra:45 ve 46'yı da dikkatle okuyalım. Dikkat edelim lütfen; âyetlerdeki insanlar nasıl insanlar ki Cenâbı Allah onlara Kurân'dan bile feyz alma lüksü tanımıyor.

45:Sen Kur'an'ı kıraat ettiğinde (biz), seninle Ahiret'e iman etmeyenler arasına hicaben mestura (gizli perde) yaptık.

46: Kalblerinin üzerine, O'nu (Kur'an'ı) fıkh etmelerine/anlamalarına (mani) ekinneh (kılıflar, perdeler), kulaklarında da vakra (ağırlık) koyduk. Kur'an'da Rabbini tekliği ile zikrettiğinde, nefretle dübürleri üzere/geriye dönüp giderler.

Ne kadar ilginç değil mi? Bir yerden ve bir şeylerden sonra mühürlenme süreci hızlanıyor ve Kurân bile tesir edemiyor; tedavi edemiyor. Şifâ olmasına rağmen!! Çünkü, Kurân ile onların kalpleri ve kulakları arasında ekinne ve vakr mâniaları var..

Dikkat edilirse, bu âyetlerde kalplerin mühürlenmesinden bahsedilmiyor.. Yâni, bahsi geçen olumsuzluklar mühürlenmeden önceki safhaları temsil ediyor ve bize mühürlenmeye giden sürecin evreleri hakkında bilgi veriyor.. Şimdi, meseleyi biraz karıştıralım izninizle.. Fussilet:5'e uzanalım.

“Dediler ki: “Bizi kendisine çağırdığın şeyden kalblerimiz ekinne (kılıflar, perdeler) içindedir, kulaklarımızda bir vakra (ağırlık) vardır ve bizimle senin aranda da bir hicab (örtü) vardır. Artık amel et (yap), muhakkak ki biz de amilleriz”. (Fussilet:5)

Evet, görüldüğü gibi aynı parametreler. EKİNNE + VAKR+ HICÂB..

Şimdi, lütfen bu âyetin tefsiri sadedinde Elmalılı'dan yaptığımız alıntıyı okuyalım..

“Kalblerimiz örtüler içinde.” Bunu söyleyenler Ebu Cehil ile yanında bulunan Kureyş'ten bir topluluktu. Hz. Ömer'den rivayet olunmuştur ki Kureyş Resululallah'a doğru bakmışlardı. Resulullah onlara “Sizi İslâm'a gelip de Araplara efendilik etmekten alıkoyan nedir?” buyurdu. Dediler ki: “Ya Muhammed, biz senin söylediğini anlamıyoruz, işitmiyoruz, kalplerimizde gılîf var”. Ebu Cehil de tuttu kendisiyle Resulullah'ın arasına bir PERDE çekip ya Muhammed dedi.

“Kalplerimiz senin bizi çağırdığın şeyden örtüler içinde, kulaklarımızda da bir ağırlık var ve seninle bizim aramızdan bir PERDE çekilmiştir” dedi. dedi. Fakat ertesi gün onlardan yetmiş kişi Resulullah'a gelip “Ya Muhammed bize İslâm'ı anlat” dediler, arzedip anlatınca İslâm'a girdiler. Resulullah gülümseyip “Elhamdülillah, dün benim davetime karşı kalplerinizde gılîf, kabuk olduğunu, kulaklarınızda ağırlık bulunduğunu söylüyordunuz, bugün müslüman oldunuz” buyurdu. “Ya Resulallah, biz dün yalan söylemişiz, öyle olsa idi asla hidayet bulamazdık” dediler.

Rivâyetteki son cümleye lütfen dikkat ve Kehf:57'inin içeriği ile mutabık değil mi??

Şimdi, bu rivayetin doğru olduğu ihtimalini kendimize malzeme yapalım ve mesele eğer ağırlaştı ise onu şu şekilde anlaşılır kılalım..

Ebucehil ve âvânesinin ne söylediğine dair âyeti okuduk. Fussilet:5!

Evet, Ebucehil veya bir başkası (Kim olduğu önemli değil) gerçekten Resullullah'ı protesto etmek için beraber bulundukları bir ortamda aralarına PERDE çekiyor.. Bu, bildiğimiz bir odayı ikiye ayıran türden bir perde. Ama hakikatte –onlar farkında değiller- onların çektikleri perdeden farklı görünmez (mestur) bir başka perde daha var; onu da Resullullah ile aralarına Allah çekiyor. Bunu nereden öğreniyoruz??. İsrâ:45'den. Yukarıda geçmişti. “Hıcâben Mestûrâ”..

Tekrar ediyoruz; şu ana kadar henüz nihai aşama olan mühürlemeden bahsedilmedi.. Bunlar, önceki evreler ve henüz aslında çâreler tükenmedi.

Şimdi, o nihai aşamaya ait Kurân verilerini biraz inceleyelim.

Ama önce bazı temel bilgilere ihtiyacımız var.

Âraf:179'dan bu ihtiyacımızın bir kısmını karşılamaya çalışalım.

“Yemin olsun ki, biz, cehennem için, cinlerden ve insanlardan, birçok kişiye vücut verdik/birçoğunu döllendirip yaydık. Kalpleri var bunların, onlarla anlamazlar; gözleri var bunların, onlarla görmezler; kulakları var bunların, onlarla işitmezler. Davarlar gibidir bunlar. Belki daha da şaşkın. Gafillerin ta kendileridir bunlar.”

Koyu satırlara lütfen dikkat! Arapça metin şöyle.

“lehüm kulubün la yefkahune biha ve lehüm a'yünün la yubsırune biha ve lehüm azânun la yesmeune biha”

Bu âyete işaret etme sebemiz şudur.. Bir tarafta organlar diğer tarafta onlara ait fonksiyonlar bir arada zikredilmiştir.. Bâtınî organımız kalp ve onunla anlayıp kavrama işlevimiz; zâhiri organlarımız göz ve kulaklar, onlarla da görme (basar) ve işitme (sem'un) işlevlerimiz.

“Kalp” konusunu artık anladığımızı düşünerek, “basar ve sem'un” işlevlerimize açıklık getirmek istiyorum.

Mâlum, mühürlenme konusunda ilgili parçamız sadece kalp değil! Bunun dışında göz ve kulakların da mühürlenmesinden bahsediliyor. Daha doğrusu göz ve kulaktan değil bunlara ait işlevlerin veya belki daha doğru bir ifâde ile bu organlarımızda merkezileşen duyularımızın mühürlenmesi de sözkonusu. Yâni, bu noktada “ayn=göz” ile “basar” arasındaki ve “üzün=kulak” ile “sem'un” arasındaki nüanslara dikkat etmemiz gerekiyor..

Çünkü, bir insanın gözü kör olabilir ama basarı açık olabilir.. Meselâ, rüyalarımızı uyku hâlinde görürüz; ancak rüyaları görmek için gözümüzün açık olması gerekli değildir.. Bu örnekleri çoğaltabilmek mümkündür. Biz, örnekleri çoğaltmak yerine Hâc:46'yı okuyalım..

“...Çünkü basarlar a'ma olmaz, sadrların içindeki kalbler a'ma olur.” (Hac:46)

Tahmin ediyorum; bu ilâhî ifâde üzerinde tefekkür ederek anlaşılmayan hususlar kaldıysa anlayabilir; nüansların farkına varabiliriz..

Bir başka temel bilgi Kurân'daki mühürleme fiilerine dair. Yâni, meallerde çoğunlukla “mühürlemek” diye çevirisi yapılan aslında iki fiil (yüklem) var Kurân'da. Bu, tahmin ediyorum işin zor olan kısmı ve incelememizde bunu bütün yönleriyle ortaya koyabileceğimizi zannetmiyorum..

Evet, bir HATM fiili var ve bir de TAB'UN fiili.

Tabii, Türkçe düşünerek ve bu iki fiilin dilimizdeki karşılığı olarak mühürlemek ve damgalamak kelimelerini tercih ettiğimizde –ki buna mecbur kalıyoruz- derinlik kayboluyor ve lâyıkıyla anlayamıyoruz.

Mevcut zorluğu Türkçe düşünerek şöyle örnekleyelim.

Mühürlediğimizde, kurallara uymadığı için bir işyeri mühürleniyor; bir zarfın içindeki mahremiyete binaen ağzı mühürlenebiliyor.

Damgaladığımızda, bazı kıymetli evrak üzerinde soğuk damga kullanabiliyoruz ve çok sayıda hayvanın nereye ait olduğunu belirlemek için sıcak damga (dağlamak) kullanabiliyoruz. Düşünecek olursak, başka örnekleri de hatırlayabiliriz.

Şimdi, iki âyete yoğunlaşarak bu iki fiil hakkında daha fazla bilgi sahibi olacağımızı zannediyorum..

Biliyorsunuz; ilgili âyetlerde bahsi geçen ve mühürlenen kalbin bâtınî olduğunu söylemiştik. Buna karşılık, HATM (mühürlemek) kelimesini Kurân ölçeğinde zâhiri boyutuyla algılayabiliriz.. Mâlum, dünyamızda bâtınî olan hususlar, ahiret hayatımızın zâhiri unsurları hâline geliyor. Yâni, burada bâtın orada zâhir!!

Yâ-Sin:65'e bakıyoruz..

“O Gün onların ağızlarını mühürleriz (nahtimu alâ efvâhihim) kazandıklarını bize elleri konuşur ve ayakları şahidlik eder.” (Yâ-Sin:65)

Evet, “ağızların mühürlenmesi”.. Ağız, iki dudak ve bir dilden oluşur. Şarkıda da geçtiği gibi “dudakların mühür(lenmiş) olsa; ben açarım bana getir..”

Yâni, Kurân ölçeğinde hatm fiilini bir şeyi dıştan tamamen kapamak sûretiyle onu işlevsiz bırakmak şeklinde anlayabiliriz. Yâni, dili kesmenize gerek yoktur; dudakları mühürlemeniz yeterlidir.. Yâni, kalbi (bâtınî) söküp atmanıza gerek yoktur; mühürlemek yeterlidir.

Hatm fiilinin sözlük manalarının sağlamasını bu yolla, bu şekilde yapınca; elbette TAB'UN fiili için sözlük-Kurân mutabakatını sağlamak ve bunun için önerme getirmek daha kolay olur.

Şimdi, ikinci âyetimizi inceleyebiliriz.. Nisa:155'e konsantre olacağız.

Lütfen, çok dikkat! Bu âyetin, isimlerini gâyet iyi bildiğiniz uzmanlarca yapılmış çevirilerini veriyorum. Bilmiyorum; bunlardan birinin diğerlerinden farklı olarak çevirdiği kısmı hemen fark edebilecek misiniz?

Sizi çok uğraştırmamak için kopya veriyorum ve koyulaştırılmış kısımlara dikkat kesilmenizi rica ediyorum.

Ali Bulaç 155- Onların kendi sözlerini bozmaları, Allah'ın ayetlerine karşı inkâra sapmaları, peygamberleri haksız yere öldürmeleri ve: ‘Kalplerimiz örtülüdür' demeleri nedeniyle (onları lanetledik.) Hayır; Allah, inkârları dolayısıyla ona (kalplerine) damga vurmuştur. Onların azı dışında, inanmazlar.

Diyanet Vakfı 155. Sözlerinden dönmeleri, Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ve “Kalplerimiz kılıflanmıştır” demeleri sebebiyle (onları lânetledik, türlü belâlar verdik. Onların kalpleri kılıflı değildir;) tam aksine küfürleri sebebiyle Allah o kalpler üzerine mühür vurmuştur; pek azı müstesna artık iman etmezler.

Elmalılı Hamdi Yazır 155-Bunun üzerine sözleşmelerini bozmaları, Allah'ın ayetlerini inkar etmeleri, peygamberleri haksız yere öldürmeleri ve “kalplerimiz kılıflı” demeleri sebebiyle, -Doğrusu Allah, inkarları yüzünden onların kalplerini mühürlemiştir de onun için pek azı dışındakiler iman etmezler-

Süleyman Ateş 155. Sözlerini bozmalarından, Allah'ın ayetlerini inkar etmelerinden, haksız yere peygamberleri öldürmelerinden ve “Kalblerimiz kılıflı” demelerinden ötürü (başlarına belalar getirdik). Hayır, fakat inkarlarından ötürü Allah o kalblerin üzerini mühürlemiştir. Artık pek az inanırlar.

Yaşar Nuri Öztürk 155 Başlarına gelenler; ahitlerini bozmaları, Allah'ın ayetlerini inkâr etmeleri, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ve “Kalplerimiz kılıflıdır” demeleri,daha doğrusu,küfürleri yüzünden Allah, kalpleri üzerine mühür basmıştır da pek azı müstesna iman etmezler ..

Hakikaten, Türkçe mealler açısından bize çok şeyler anlatan bir örnek duruyor karşımızda. Nisâ:155'in sonundaki çeviri hatası!

Durumu net olarak ifâde edelim. Bir hatanın varlığını iddia etmiyoruz; bir hatanın kesinliğinden bahsediyoruz.

Evet, hata koyulaştırdığımız kısımda yapılıyor ve buradaki tek doğru çeviri Sn. Süleyman Ateş'e ait. “felâ yü'minûne illâ kaliylen. artık pek az inanırlar (inanırlar ama biraz.. kâmil değil kısmi iman..)..” Yâni, kalpleri tab' olanların çoğunun iman etmeyeceği ama bazıların iman edeceklerinden değil; kalpleri tab' olanların imanlarının kaliyl (az) olacağından bahsediliyor.. Arada dağlar kadar fark var.

Tabii, bu çeviri hatasını uzun uzadıya izahlarla delillendirmek mümkün.. Ancak, bu yazının sınırlarını aşıyor.. Bununla beraber, meal sahiplerinin kendilerine gerekli izah yapılsaydı, bahsi geçen çeviri hatasında ısrar edeceklerine de ihtimal vermiyorum. Aksini düşünmek elem verici olur.

Daha da garibi, geçenlerde yeni bir meal çalışması olarak dikkatimi çeken ve bilgisini sizlerle paylaştığım Sn. Hüseyin Güler'e ait mealde âyetin bu kısmı maalesef tamamen atlanmış; yâni çevirisi verilmemiş.. Anlaşılıyor ki meal çalışmalarının yorgunluğu dalgınlıkları beraberinde getiriyor.

Sadede gelirsek, Nisa:155 bizim için çok önemli. Şimdi, meal yoğun bir sohbeti geride bırakalım ve esâsa bakalım.

“.. ve kavlihim kulûbünâ ğulf, bel tabea'LLAHÜ aleyhâ biküfrihim felâ yü'minûne illâ kaliylâ” (Nisa:155.. kalplerimiz kılıflıdır demeleri yüzünden; bilâkis küfürleri sebebiyle Allah kalpleri üzerine tab' eylemiştir de artık pek az inanırlar...”

Evet, hafızalarımızı tâzeliyelim. Hatm ve Tab' fiileri üzerinde çalışıyorduk.. Türkçeye “mühürlemek, damgalamak” diye çevirilen bu iki fiilin Kurânî anlamlarına, sırlarına ulaşmaya çalışıyorduk.. Bunun için geçen yazımızda YâSin:65'i incelemiştik; şimdi ikinci referans âyet olarak Nisa:155'e dikkat kesildik.

Demiştik ki bir şey mühürlenirse onun aktivitesi son bulur. Yâni, o şey olduğu gibi yerinde durmaktadır; ancak artık aktif değildir. Dolayısıyla, böyle bir anlam bütünlüğü içinde mühürlemek kavramının Kurân'daki karşılığı YâSin:65'de gördüğümüz gibi HATM fiilidir.. Peki, o halde Kurân'daki TAB'UN fiilinin özelliği nedir; üstelik o da bütün İslâm âleminde asırlarca TAB'UN= HATM olarak anlaşılmışsa...?????

Şunu biliyoruz –evet- lugavî açıdan bu iki fiil eş anlamlı olabilir. Buna itirazımız olamaz.. Ancak, Kurân açısından da bunun böyle olduğunu iddia edebilir miyiz??? Cevâbı belli; HAYIR!! Kesinlikle HAYIR! Çünkü, Kurân kelimeleri gerek lafız gerek mânâ olarak aslâ rastgele seçilmiş değillerdir. Aksini kabul etmek şu mânâya gelir.. “Kurân'daki hatm yazan yerlere tab'. tab' yazan yerlere hatm koyarak okuyun hiçbir farkı yoktur..” Böyle bir şeyi hayal bile edemeyiz.. O zaman üstümüze düşen vazife farkın ne olduğunu anlamaktır.. İşte tam burada, sözlükler ihtiyacımızı karşılamıyorsa; yardıma bizzat Kurân yetişir. Araplara da Arapça öğretir. (Bu cümlemiz Sn. Kartveli'nin bir başka yerdeki sorusuna da cevap olsun. Zümer:28)

Nisa:155'de şunu görüyoruz.. Kalpler tab' edildikten sonra bile az da olsa iman ediyorlar. Oysa, kalpler hatm edildikten sonra böyle bir imkân kalmıyor. Ne kadar ilginç değil mi??

Farkı fark etmek için iki âyeti mukayese edelim. Bakara:6 ve Nisa:155'i..

Bakara:6 “innellezîne keferû sevâün aleyhim e-enzertehüm emlem tünzirhüm lâ yü'minûn... İnkar edenlere gelince, onları uyarsan da, uyarmasan da, onlar için birdir; inanmazlar.”

Tabii bu âyeti okuyunca “neden” diye soruyoruz. Cevabımızı Bakara:7'den alıyoruz..

Bakara:7 “HatemALLAHÜ alâ kulûbihim ve alâ sem'ıhim ve alâ ebsârihim ğışâveh ve lehüm azâbün azıym.. Allah, onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiştir, gözlerine de perde inmiştir. Onlar için büyük bir azab vardır.”

Evet, kalpleri ve işitme duyuları (işitme organı değil) hatm olunmuş bu insanları inzâr etmekle etmemek arasında hiçbir fark yokmuş ve bunlar asla inanmazlarmış. Biraz dahi inanmazlarmış. Yâni, Nisa:155'de geçen kalpleri TAB' olmuşların inanmazlıklarında “.. illâ kâliylen” istisnâsı vardı. Oysa, Bakara:6'da bunu göremiyoruz..

Bakara:6... lâ yü'minûn...Nisâ:155... lâ yü'minûne illâ kalîylen..

Kanaatimce, kâfirleri, münâfıkları hedef alan bu iki işlemin (hatm va tab'un) Bakara:6 ve Nisâ:155'deki neticelerinden doğan fark bizim için ilk ve en önemli ipucu.

Evet, şimdi heyecandan hoplayıp zıplama zamanıdır. Çünkü, Nisa:155'den elde ettiğimiz ipucunu tâkip ederken öyle bir âyet okuyacağız ki, bir taraftan yukarıda bahsettiğimiz meallerdeki çeviri hatasını deşifre edecek, diğer taraftan TAB'UN fiilini Arapça'nın ötesinde Kurânca anlamamıza yardımcı olacak. Sırada Bakara:88 var..

“Ve kalu kulubüna ğulf* bel le'anehümüllahu Biküfrihim fekalıylen ma yu'minun. Ve dediler ki “kalblerimiz kılıflıdır”. Bilakis küfürleri yüzünden Allah onları la'netlemiştir. Dolayısıyla çok az iman ederler.” (Bakara:88)

Şimdi bu iki âyeti eşleştirelim ve anlaşılmayan şeyler kaldıysa bu yolla anlaşılır olsun.

Nisa:155... ve kavlihim kulûbünâ ğulf Bakara:88... ve kalu kulubüna ğulf

Nisa:155... bel tabea'LLAHÜ aleyhâ biküfrihim Bakara:88... bel le'anehümüllahu biküfrihim

Nisa:155... felâ yü'minûne illâ kaliylâ Bakara:88... fekalıylen ma yu'minun

Evet, muhteşem bir veriye ulaşmış olduk. “Allah'ın lânetlemesi”.. İşte bu, bize kalplerin Tab' olunmasına dâir yepyeni bir açılım getiriyor. Çünkü, artık elimizde yeni bir kavram daha var. Lânetlemek ya da lânetlenmek. Tereddüte yer bırakmayacak şekilde anlıyoruz ki, bazı insanların Allah tarafından lânetlenmesi kalplerin tab' olunmasıyla (damgalanması, işâretlenmesi, lânetin işâreti, sembolü olarak) gerçekleşiyor.. Yâni, ilâhî lânete muhatap olanlar kalplerinden, basarlarından ve işitme duyularından damgalanıyorlar. Bu durum, hatm olmaktaki gibi aktiviteyi bitiren ve artık iman etme, tevbekâr olma şansını insana daha hayatta iken kaybettiren nihâi bir işlem değil.. Ancak, en az onun kadar durumun vehâmetini ortaya koyan bir işâretleme sistemi. Burada, işe yaramasa da, “ucundan azıcık” olsa da inanç kırıntıları var. Kitâbımız, hiçbir şeyi eksik bırakmıyor; insanların türlü türlü hallerini –neyse o- bir bir ortaya koyuyor.

Şimdi, bu iki ayrı ama benzeşen ilâhî işlemin (Hatm ve Tab'un) farklılığına başka deliller sunalım.

Bakara:7'ye döndüğümüzde Hatm'ın etkilediği unsurları tanıyoruz.

“HatemALLAHÜ alâ kulûbihim (1) ve alâ sem'ıhim(2)...”

Yâni, “mühürleme” işlemi kalpleri ve işitme duyularını (kulak değil) direkt bloke ediyor. .. Basarlar (görme duyusu-göz değil) üzerinde –anladığımız kadarıyla- hatm olmuyor.. Evet, kalbin ve sem'ın hatm yoluyla bloke olmasına paralel basarlar üzerindeki, daha doğrusu önündeki blokaj “ğışâve” ile sağlanıyor. Nitekim, Bakara:7'nin devamında “... ve alâ ebsârihim ğışâveh.” buyuruluyor. “Ğışâve”nin hatm'dan ayrılan ve basarlara has farklı bir etkinlik olduğunu ayrıca Câsiye:23'den anlıyor ve teyit ediyoruz.

“.. ve hateme alâ sem'ıhî ve kalbihî ve ceale (hateme değil) alâ basarihî ğışâveten...” (Câsiye:23)

Buna karşılık, TAB'UN işlemi her üç unsura da uygulanabiliyor. Kalp, sem'un, basarun.

“Ülâikellezîne tabeALLAHÜ alâ kulûbihim ve sem'ıhim ve ebsârihim...” (Nahl:108)

Evet, tahmin ediyorum artık bu incelemeyi sonuçlandırmanın yeri ve zamanıdır. Kim bilir, bu meselede daha söylenecek nice söz ve sırlar vardır! Ancak, bu mütevâzı incelemeden elde ettiğimiz neticeleri toparlayacak olursak, bugün için anladıklarımız, kavradıklarımız, farkına vardıklarımız şunlardır.

1) Meallerde, tefsirlerde, bütün İslâm dünyasının bugüne kadar anladığı gibi HATM=TAB' değildir.. Bu iki kelimenin lugavi olarak eş anlamlı olmalarına teslim olarak, Kurân'ın bu meseleye has sırlarından bugüne kadar mahrum kalmışız..

2) HATM işlemi çok yalın. Bâzı, insanlar amel ve emelleriyle kalplerini imana o kadar kilitliyorlar ki, bu ilâhi bir mühürleme ile tescilleniyor ve artık ömür devam etse bile imân etme şansı, ihtimâli kalmıyor.

3) TAB' işlemi çok girift. Özellikle, inanç dünyasında gelgit yaşayan insanları ilgilendiriyor.. Yanar döner bi' acâyip durumları sebebiyle yeryüzünün en büyük cürümlerini işleyebiliyorlar ve bunun hemen yanında îmânâ dair sinyaller de gönderebiliyorlar. Bu çelişkili halleri, onlara ebedî bir hüsran hazırlamakla beraber, bunların amelleri ve emellerine karşılık HATM işlemi yerine TAB' uygulanıyor. LÂ-NET-LE-Nİ-YOR-LAR. İŞÂRETLENİYORLAR.. DAMGALANIYORLAR.

4) HATM olanların kimler olabileceklerini (adaylar, aday adayları) tahmin edebiliyoruz. Çünkü, gün gibi ortadalar. Ancak, hatm olduklarından emin olamıyoruz. Ömürleri bitmeden hidâyet bulabilecekleri ihtimâli üçüncü şahısları bağlıyor.

5) TAB' olanlar, bizi yanıltabiliyorlar ve onlar karşısında “Sen de mi Brütüs” şaşkınlığı yaşayabiliyoruz. Gelgit yaşıyorlar. Geliyorlar, can ciğer kuzu sarması oluyorlar; gidiyorlar, Roma'yı yakıyorlar.. Bu hususta, Muhammed Sûresi 23-30 âyetlerinin incelenmesini ve özellikle 30. Âyete çok dikkat edilmesini tavsiye ediyorum.

Sözü, Muhammed:30 ile bağlıyor; HATM'a veya TAB'a mâruz kalmaktan Rabbimizin kalplerimizi korumasını niyâz ediyorum.

MUHAMMED:30 “Velev neşau le ereynakehüm fele areftehüm bisiymahüm ve leta'rifennehüm fiy lahnil kavl vAllahu ya'lemu a'maleküm.. Eğer dileseydik onları sana tek tek gösterirdik, sen de onları simalarından tanırdın. Hatta sen onları lahni kavillerinden (ifadelerinden, ses tonlarından) kesinlikle tanırsın. Allah bütün işlerinizi bilir.”

KALP

Alm. (an) Herz (n), Herz , Gemüt (n), Fr. Coeur, sentiment (m), İng. Heart. Ritmik kasılmalarıyla kan dolaşımını sağlayan, dolaşım sisteminin temel organı. “Yürek” ve “gönül” olarak da bilinir. Görevinin öneminden dolayı, canlı varlıkların hayat merkezi olarak kabul edilir. Lügatte, “değiştirmek, çevirmek veya değişmek, çevrilmek” mânâlarına kullanılır. Arapça gramer kâidesi olarak kalp, (vav) veya (yâ) harflerinin (elif) harfine çevrilerek okunmasına denir.

İnsan ve hayvan vücûdunun bir parçası olan kalp, kulakçık ve karıncık adı verilen, kanın toplandığı odacıklar ihtivâ eder. Balıklarda kalp iki odacıklıdır. Yüreklerinde kirli kan bulunur. Karıncıktan bir aortla çıkan kan, temizlenmek için solungaçlara gider. Buradan temiz olarak vücûda dağılır. Kurbağalarda üç bölmelidir. Üstte iki kulakçık, altta bir karıncık bulunur. Temiz ve kirli kan karıncıkta karışır. Vücutlarında karışık kan dolaşır. Sürüngenlerde de kalp üç gözlüdür. Karıncıkta yarım bir perde bulunmasına rağmen vücutlarında kısmen de olsa karışık kan dolaşır. Kuş ve memelilerde kalp dört bölmelidir. Üstte iki kulakçık (atriyum), altta iki karıncık (ventrikulus) mevcuttur.

Her insanın kalbi, kendi yumruğu büyüklüğünde olup, yumurta veya çam kozalağı şeklindedir. Göğüs boşluğunda, sol akciğerde bulunan oyuk kısma yerleşmiştir. Sol memenin altında ve iki parmak aşağısında bulunur. Elimizi sol memenin altına koyduğumuzda yüreğin atışını duyabiliriz. Adına “gönül” denilen kalp başkadır. İnsandaki “Kalb-i hakîkî” budur. Yüreğe de “kalb-i sanevberi” denir.

Kalb-i sanevberi veya yürek: Miyokard denilen özel bir çizgili kastan, bunu örten perikard adlı bir yürek dış zarı ve endokard adlı bir yürek iç zarından meydana gelmiştir. Sağ kulakçıkla sağ karıncık arasında üç parçalı bir kapakçık bulunur. Yukarı doğru kapanan, aşağı doğru açılan bu kapakçığa üçlü kapakçık (triküspit) denir. Sağ karıncıktan, küçük dolaşım için akciğer atardamarı çıkar. Sol kulakçıkla sol karıncık arasında da ikili kapakçık (mitral) mevcuttur. Sol karıncıktan da aort çıkar. Yürekten çıkan aort ve akciğer atardamarlarının çıkış yerlerinde yarım ay şeklinde üç parçadan yapılmış sigma kapakçıkları bulunur. Bunlarla beraber yürekte toplam olarak dört kapakçık bulunmaktadır. Kapakçıkların tek yönlü açılması, kanın tek yönde ilerlemesini sağladığı gibi, geri dönüşünü de engeller. Aortun çıkış yerinde, sigma kapakçıklarının üstündeki kısımdan iki küçük atardamar ayrılır. Bunlara yüreği besleyen koronorler adı verilir. Biri yüreğin ön yüzünü diğeri arka yüzünü besler. İnsandaki ve hayvandaki canlılığın menbaı, kaynağı kalptir. Buradan çıkan kan, damarlar vâsıtasıyla bütün vücuda dağılır. Böylece vücut hareket, canlılık kazanır. Çalışması durunca, hayat biter, ölür.

Vücut fabrikasının çalışma merkezi kalptir. Yâni yürektir. Kalbin tekallüsü (kasılması), yumruk sıkmak gibi, basit bir sıkışma olmayıp, kanın hareketi istikâmetinde giderek kalbin ucunda nihâyetlenen bir titreşim dalgası şeklindedir. Böyle bir kasılma dalgası yarım saniye devam edip, saniyenin altıda biri kadar süren bir aralıkla tekrar eder. Bu tekrarlar kalp faaliyetinin nizam ve ahengidir. Kalbimiz günde yüz bin defa çarpıp, yüz bin defa, bir saniyenin altıda biri kadar zaman istirahat eder. Yâni, günde beş saate yakın dinlenir. Demek ki, ortalama bir insan ömrü altmış sene kabul edilirse, böyle bir insanın kalbi, on iki sene kadar istirahatte kalır. Kalp her çarpışında 100 cm3 kan çekerek, günde damarlara 10.000 litre kan gönderir. Buna göre kalp, her darbesinde, bir kilo ağırlığı yarım metreye kaldıracak kadar iş yapmaktadır ki, bir insan, kendi kalbinin kuvveti ile işlemekte olan bir asansörle, bir saatte, yerden bir apartmanın beşinci katına çıkabilecektir. Yâni insan kalbi 1/375 beygir kuvvetinde bir motordur.

Parmağımızı, bileğin iç yüzünün alt kısmına bastırdığımızda nabız atışını duyarız. Nabız atması, bize kalbin çarpmasını gösterir. Nabzın dakikadaki adedi vücûdun kan ihtiyacına tâbidir. Bu sebeple nabız kuşlarda, dakikada ortalama 200, insanda 75, atta 35, filde 25’tir. Birkaç aylık çocuk kalbi büyük insanın iki misli çarpar. Nabız adedi, sıcak havada azalır.

Kalp, bir otomobil gibi olmayıp, bir elektron motoru gibidir. Kanda erimiş tuzlardan biri olan potasyum atomu radyoaktiftir. Bir insanda otuz gram potasyum olup, hergün bir milyar elektron neşreder. Kalbin giriş kapısında bir sinir makinesi vardır. Bu makina, tıpkı bayram yerlerinde çocukların atış tecrübelerinde mermi hedefe isâbet edince, hedef olan cisimde hareket meydana geldiği gibi, bir elektron isabeti ile, kalbi harekete getirir.

Kalbten çıkan kan, damarlarla vücudun her tarafına dağılır. Bu damarlar çok sağlamdır. Kalbe bağlı aort (epher) damarı, yirmi atmosfer basınca mukâvemet eder.Lokomotifler, 10-16 atmosferlik buhar tazyiki ile işlediğinden, yanmaktan korunabildiği takdirde bu damarlarla lokomotif boruları yapılabilecektir. Damarlar, kalpten uzaklaştıkça dallara ayrılır, yâni incelir. En ince damarlara kapiller denir. Kapiller bir kıldan elli defâ daha incedir.

İğne kalınlığındaki bir et parçasında bin kapiller vardır. Bir insanda elli kilo adale bulunduğuna göre, kapiller adedi kolay hesaplanabilir. Her kapiller, ortalama yarım milimetre uzunluğundadır. İnsandaki bütün kapiller ucuca konursa, dünyâyı dört defa saracak bir boru elde edilir. Herbirinin ağız genişliği yanyana getirilirse 60.000 m2 bir yüzey meydana gelir. Halbuki en büyük olan epher (aort) damarının ağız genişliği beş santimetre karedir. Epherden ve bütün kapillerden aynı zamanda geçen kan miktarı eşittir. Zira, epherdeki kan birkaç metre süratle aktığı hâlde, etrafta sürat azalarak kapillerde hemen hemen sıfır olur. Kan, yarım milimetre uzunluğundaki kapillerden bir saniyede geçer. Bu saniye içinde gaz alış-verişi olup, geri döner. Kan, kalp içinden 1,5 saniyede geçmekte, 5-7 saniyede ciğerleri, 8 saniyede dimağı, 18 saniyede elleri, ayakları dolaşmaktadır.Yâni bir kan hücresi, yirmi dört saatte, üç bin defa kalpten vücûda gönderilmektedir. İş esnâsında veya ateşli hastalıklarda kalbin çarpma kuvveti azalınca, kan sürati iki misline kadar artar.

Kalb-i hakîkî veya gönül: Bu kalp, yâni gönül, sâdece insanda bulunur. Yürek denilen bir parça ette bulunan nurdan bir kuvvettir. Yürek, kalb-i hakîkînin yâni gönlün yuvası gibidir. Yürekte bulunan nurdan kuvvete “kalb-i hakîkî” denir.

Hakîkî kalp, Rabbânî, ruhânî bir latife olup, cisim olan kalp, yâni yürek ile bağlılığı vardır. Bu latife insanın hakikatıdır. İnsanda Rabbini tanıyan, îmân edip, ibâdet yapmaktan zevk duyan odur. Allahü teâlâya muhatab olan odur. İnsanın kalbi nazargâh-ı ilâhîdir. Îmân etmek veya inkar etmek kalple olur. Kalp, yâni gönül, mahlukların en üstünü en şereflisidir. Kalp, insanın özü, hülâsasıdır. İnsanda bulunan her şeyi kendinde topladığı için çok kıymetlidir. Allahü teâlâya kalbin yakın olduğu kadar hiçbir şey yakın değildir. Bu sebeple mümin olsun, âsi olsun hiç kimsenin kalbini incitmemelidir. Zîrâ Allahü teâlâyı en çok inciten , küfürden sonra, kalp kırmak gelir.

Kalp Hastalıkları: Yürek denilen kalp, çok hassas bir organdır. Küçük bir hastalıktan zarar görür. Yüreği besleyen koroner damarların bir pıhtıyla tıkanması hâlinde “kalp enfarktüsü” denen çok tehlikeli bir hastalık ortaya çıkar. Bu rahatsızlıktan dolayı kalp kası yeterli derecede beslenemediğinden zamanla bozulur. Bunun sonucunda göğüste şiddetli ağrılar duyulur. Buna “göğüs anjini” denir. Göğüs anjini, kalp enfarktüsü sonucudur. Şiddetli kalp enfarktüsleri öldürücüdür. Halk arasında kalp enfarktüsü, “kalp yetmezliği” olarak da bilinir.

Sağ ve sol kulakçıklar arasındaki perde üzerinde çukurca bir nokta bulunur. Bu nokta, bebek ana karnındayken delik hâlinde olur. Bebek doğmadan önce bu delik kapanır. Nâdir durumlarda delik kapanmaz. Çocuk, kulakçık perdesi delik olarak doğar. Bu durumda, sağ kulakçıkta bulunan kirli kanla sol kulakçıktaki temiz kan karışır. Bu tip hastaların rengi mavimtrak görünür. Bunun için bu hastalığa “mavi hastalık” adı verilir. Bu hastalıkların tabipleri, tıp doktorlarıdır. Tıp ilminde, bu hastalığı tedâvi etmek için birçok usûller ve âletler geliştirilmiş ve geliştirilmektedir.

Gönül denilen mânevî kalp de böyledir. Bâzı âfetlere uğramakla zarar görür ve helak olur.Kalbin bozulmasına sebeb olan bu âfetlerin en tehlikelisi dinsiz olmak, îmândan ayrılmaktır. Küfür, îmânsız olmak, kalp hastalıklarının en kötüsüdür. Bu hastalığın ilâcı, Allahü teâlâya inanmak ve Muhammed aleyhisselâmın peygamberliğini tasdik etmektir. Bundan başka câhillik, kızgınlık (gazap), kin, haset (kıskanma, çekememezlik), hırs, tamah, kibir (büyüklenmek) gibi kötü huylar da kalp hastalıklarındandır. Böyle olan kalp hastalığının tabipleri de, Allah adamı olan hakîkî İslâm âlimleri ve velîlerdir. İlâcı da, bu âlimlerin İslâmiyeti anlatan, öğreten sözleri ve yazılarıdır. Kalp hastalıklardan temizlenip iyi olunca, beden iyi işler yapar. Kalp bozuk olunca, bütün uzuvlar, organlar hep kötü iş yapar. Hadîs-i şerîfte; “O (kalp) iyi olunca, bütün beden iyi olur. O bozuk olursa, bütün beden bozuk olur.” buyruldu.

Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.