FANDOM


Mülk Suresi/Elmalı/15-30
Portal:Kur'an ve Mu'cem-ul Müfehres - Portal:Hadis - Portal:Fıkıh - Portal:Akaid - Portal:Siyer - Portal:Kelam
Kalem Suresi Kalem Suresi/Elmalı/34-52
Önemli!!! düzenlenen sayfalar غُ harfli fasılalara kadar yapılması gerekmektedir. Elmalı Tefsiri (Orjinal)
Ayet No
Ayet Metni
Elmalı Meali (Orijinali)
İngilizce Meali (Yusuf Ali)
1
Rahmân[1] ve Rahîm olan Allah'ın ismiyle"
Acıyıcı*[2], esirgeyici Allah’ın adıyla başlarım
In the Name of Allâh, the Most Gracious, the Most Merciful
1
Nun ve kalem ve ehli kalemin satra dizdikleri ve dizecekleri hakkı için
Nûn, Kaleme ve yazdıklarına andolsun.
Nun.(5592-A) By the Pen(5593) and the (Record) which (men) write,- *
2
Sen rabbının ni'meti ile, mecnun değilsin
Sen Rabbinin nimetiyle mecnun değilsin
Thou art not, by the Grace of thy Lord, mad or possessed.(5594) *
3
Ve tükenmez bir ecir var muhakkak senin için
Kuşkusuz senin için tükenmez bir ecir var.
Nay, verily for thee is a Reward unfailing:(5595) *
4
Ve her halde sen pek büyük bir ahlâk üzerindesin
Sen elbette yüce bir ahlak üzeresin.
And thou (standest) on an exalted standard of character.
5
Yakında göreceksin ve görecekler
Sen de göreceksin, onlar da görecek.
Soon wilt thou see,(5596) and they will see, *
6
Hanginizde imiş o fitne, o cünun?
Hanginizde imiş o fitne ve cinnet
Which of you is afflicted with madness
7
Şübhesiz rabbındır en bilen yolundan sapını, yine odur en bilen hidayete irenleri
Doğrusu Rabbin, yolundan sapanı en iyi bilendir. Hidayete ereni de en iyi bilen O'dur
Verily it is thy Lord that knoweth best, which (among men) hath strayed from His Path: and He knoweth best(5597) those who receive (true) Guidance. *
8
O halde tanıma o yalan diyenl
O halde, yalanlayıcılara itaat etme
So hearken not to those who deny (the Truth).(5598) *
9
Arzu ettiler ki müdahene etsen, o vakıt müdahene edeceklerdi
Onlar istediler ki yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar.
Their desire is that thou shouldst be pliant: so would they be pliant.
Ve tanıma şunların hiç birini: çok yemin edici, değersiz
O halde, yalanlayıcılara itaat etme
So hearken not to those who deny (the Truth).(5598) *
9
Arzu ettiler ki müdahene etsen, o vakıt müdahene edeceklerdi
Onlar istediler ki yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar.
Their desire is that thou shouldst be pliant: so would they be pliant.
Ve tanıma şunların hiç birini: çok yemin edici, değersiz
Şunların hiçbirine boyun eğme: Yemin edip duran aşağılık
Heed not the type of despicable men,-(5599) ready with oaths,(5600) *
gammaz koğuculukla gezer
Daima kusur arayıp kınayan, hep lâf götürüp getiren,
A slanderer, going about with calumnies,
Hayır engeli, mütecâviz vebâl yüklü
Hayra engel olan, saldırgan, günahkâr
(Habitually) hindering (all) good, transgressing beyond bounds, deep in sin,
zobu, sonrada dakma (zenîm)
Kaba ve haşin, sonra da kötülükle damgalı,
Violent (and cruel),-(5601) with all that, base-born,- *
Mal sahibi olmuş ve oğulları var diye
Mal ve oğulları var diye (böyle davranır).
Because(5602) he possesses wealth and (numerous) sons.
Karşısında âyetlerimiz okunurken «eskilerin masalları» dedi
Kendisine âyetlerimiz okunduğunda: "Eskilerin masalları" der.
When to him are rehearsed Our Signs,(5603) "Tales of the ancients",(5604) he cries!
Haberiniz olsun ki biz onlara belâ vermişizdir
Yakında biz onu hortumunun (burnunun) üzerinden damgalayacağız.
Soon shall We brand (the beast) on the snout!(5605) *
O bağ sahiblerini belâlandırdığımız gibi; o sıra ki yemin etmişlerdi: sabah olunca onu mutlaka divşireceklerdi
Biz onlara da belâ verdik, bahçe sahiplerine verdiğimiz gibi. Hani onlar sabah olunca bahçeyi mutlaka devşireceklerine yemin etmişlerdi
Verily We have tried them as We tried the People of the Garden,(5606) when they resolved to gather the fruits of the (garden) in the morning. *
Bir istisna da yapmıyorlardı
İstisna da etmiyorlardı ("inşaallah" demiyorlardı).
But made no reservation, ("If it be Allah.s Will").(5607) *
Derken ona rabbından bir dolaşan dolaşıvermişti onlar uyuyorlardı
Fakat onlar uyurken dolaşıcı bir belâ onu sardı da,
Then there came on the (garden) a visitation from thy Lord,(5608) (which swept away) all around, while they were asleep. *
Sabaha kadar o bağ sırıma dönüvermişti
Bahçe simsiyah kesiliverdi.
So the (garden) became, by the morning, like a dark and desolate spot, (whose fruit had been gathered).
Derken sabaha yakın birbirlerine seslendiler
Derken sabahleyin birbirlerine seslendiler:
As the morning broke, they called out, one to another,-
Haydin kesecekseniz harsinize (kültürünüze) irkence koşun dediler
"Haydi, devşirecekseniz erkenden ekininize gidin" diye.
"Go ye to your tilth (betimes) in the morning,(5609) if ye would gather the fruits." *
Hemen fırladılar, şöyle mızırdaşıyorlardı:
Derken fırladılar, aralarında fısıldaşıyorlardı
So they departed, conversing in secret low tones, (saying)-
Sakın bu gün aranıza bir miskîn sokulmasın diyorlardı
"Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip yanınıza sokulmasın" diyorlardı.
"Let not a single indigent(5610) person break in upon you into the (garden) this day." *
Sırf bir men'a gücleri yeterek erkenden gittiler
(Zanlarınca yoksulları) engellemeye güçleri yeterek erkenden gittiler.
And they opened the morning, strong in an (unjust) resolve
Vakta ki o bağı gördüler, biz, dediler: her halde yanlış gelmişiz
Fakat bahçeyi gördüklerinde: "Biz herhalde yanlış gelmişiz" dediler .
But when they saw the (garden), they said: "We have surely lost our way:(5611) *
Yok biz mahrum edilmişiz
"Yok, biz mahrum edilmişiz." (dediler).
"Indeed we are shut out (of the fruits of our labour)!"(5612) *
Ortancaları (en mu'tedilleri) demedim mi size: tesbîh etseydiniz
İçlerinde en makul olanı şöyle dedi: "Ben size Rabbinizi tesbih etsenize dememiş miydim?"
Said one of them, more just (than the rest):(5613) "Did I not say to you, ´Why not glorify ((Allah))?´" *
Sübhansın ya rabbena! Dediler: bizler doğrusu zalimlermişiz
"Rabbimizi tesbih ederiz, doğrusu biz zalimler imişiz." (dediler).
They said: "Glory to our Lord! Verily we have been doing wrong!"
Sonra döndüler kendilerine levm ediyorlardı
Ardından suçu birbirlerine yüklemeye başladılar.
Then they turned, one against another, in reproach.(5614) *
Yazıklar olsun bizlere, bizler doğrusu azgınlarmışız
Yazıklar olsun bize, dediler, biz azgınlarmışız.
They said: "Alas for us! We have indeed transgressed!
Ola ki rabbımız bize onun yerine daha hayırlısını vere, her halde biz bütün rağbetimizi rabbımıza çeviriyoruz
Ola ki Rabbimiz bize onun yerine daha hayırlısını verir. Biz Rabbimize yönelir, ondan umarız.
"It may be that our Lord will give us in exchange a better (garden) than this: for we do turn to Him (in repentance)!"(5615) *
İşte böyledir azâb, ve elbette Âhıret azâbı daha büyüktür, fakat bilselerdi
İşte azap böyledir. Elbette ahiret azabı daha büyüktür. Fakat bilselerdi.
Such is the Punishment (in this life); but greater is the Punishment(5616) in the Hereafter,- if only they knew! *
Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.