FANDOM


Mülk Kalem

2010 Kur'an Yılında Mersin Yenişehir Kaymakamlığı İlçe Müftülüğünün Dünyanın En Kapsamlı Kur'an Portali Projesidir.

Hakka
Ayet No
Ayet Metni
Elmalı Meali (Orijinali)
Fransızca [1]
İngilizce Meali Pickthall)
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın ismiyle.
Au nom d'Allah, le Tout Miséricordieux, le Très Miséricordieux.
In the name of Allah, the Beneficent, the Merciful
Nun ve kalem ve ehli kalemin satra dizdikleri ve dizecekleri hakkı için
Nûn. Par la plume et ce qu'ils écrivent!
Nun. By the pen and that which they write (therewith),
Sen rabbının ni'meti ile, mecnun değilsin
Tu (Muhammad) n'es pas, par la grâce de ton Seigneur, un possédé.
Thou art not, for thy Lord's favour unto thee, a madman.
Ve tükenmez bir ecir var muhakkak senin için
Et il y aura pour toi certes, une récompense jamais interrompue.
And lo! thine verily will he a reward unfailing.
Ve her halde sen pek büyük bir ahlâk üzerindesin
Et tu es certes, d'une moralité éminente.
And lo! thou art of a tremendous nature.
Yakında göreceksin ve görecekler
Tu verras et ils verront
And thou wilt see and they will see
Hanginizde imiş o fitne, o cünun?
qui d'entre vous a perdu la raison.
Which of you is the demented.
Şübhesiz rabbındır en bilen yolundan sapını, yine odur en bilen hidayete irenleri
C'est ton Seigneur qui connaît mieux ceux qui s'égarent de Son chemin, et Il connaît mieux ceux qui suivent la bonne voie.
Lo! thy Lord is best aware of him who strayeth from his way, and He is best aware of those who walk aright.
O halde tanıma o yalan diyenleri
N'obéis pas à ceux qui crient au mensonge,
Therefor obey not thou the rejecters
Arzu ettiler ki müdahene etsen, o vakıt müdahene edeceklerdi
Ils aimeraient bien que tu transiges avec eux afin qu'ils transigent avec toi.
Who would have had thee compromise, that they may compromise.
Ve tanıma şunların hiç birini: çok yemin edici, değersiz
Et n'obéis à aucun grand jureur, méprisable,
Neither obey thou each feeble oath monger,
gammaz koğuculukla gezer
grand diffamateur, grand colporteur de médisance,
Detractor, spreader abroad of slanders?
Hayır engeli, mütecâviz vebâl yüklü
grand empêcheur du bien, transgresseur, grand pécheur,
Hinderer of the good, transgressor, malefactor
zobu, sonrada dakma (zenîm)
au cour dur, et en plus de cela bâtard.
Greedy therewithal, intrusive.
Mal sahibi olmuş ve oğulları var diye
Même s'il est doté de richesses et (de nombreux) enfants.
It is because he is possessed of wealth and children
Karşısında âyetlerimiz okunurken «eskilerin masalları» dedi
Quand Nos versets lui sont récités, il dit: «Des contes d'anciens».
That, when Our revelations are recited unto him, he saith: Mere fables of the men of old.
Haberiniz olsun ki biz onlara belâ vermişizdir
Nous le marquerons sur le museau [nez].
We shall brand him on the nose.
O bağ sahiblerini belâlandırdığımız gibi; o sıra ki yemin etmişlerdi: sabah olunca onu mutlaka divşireceklerdi
Nous les avons éprouvés comme Nous avons éprouvé les propriétaires du verger qui avaient juré d'en faire la récolte au matin,
Lo! we have tried them as We tried the owners of the garden when they vowed they would pluck its fruit next morning.
Bir istisna da yapmıyorlardı
sans dire: «Si Allah le veut».
And made no exception (for the will of Allah);
Derken ona rabbından bir dolaşan dolaşıvermişti onlar uyuyorlardı
Une calamité de la part de ton Seigneur tomba dessus pendant qu'ils dormaient,
Then a visitation came upon it while they slept
Sabaha kadar o bağ sırıma dönüvermişti
et le matin, ce fut comme si tout avait été rasé.
And in the morning it was as if plucked.
Derken sabaha yakın birbirlerine seslendiler
Le [lendemain] matin, ils s'appelèrent les uns les autres:
And they cried out one unto another in the morning,
Haydin kesecekseniz harsinize (kültürünüze) irkence koşun dediler
«Partez tôt à votre champ si vous voulez le récolter».
Saying: Run unto your field if ye would pluck (the fruit).
Hemen fırladılar, şöyle mızırdaşıyorlardı:
Ils allèrent donc, tout en parlant entre eux à voix basse:
So they went off, saying one unto another in low tones:
Sakın bu gün aranıza bir miskîn sokulmasın diyorlardı
«Ne laissez aucun pauvre y entrer aujourd'hui».
No needy man shall enter it today against you.
Sırf bir men'a gücleri yeterek erkenden gittiler
Ils partirent de bonne heure décidés à user d'avarice [envers les pauvres], convaincus que cela était en leur pouvoir.
They went betimes, strong in (this) purpose.
Vakta ki o bağı gördüler, biz, dediler: her halde yanlış gelmişiz
Puis, quand ils le virent [le jardin], ils dirent: «vraiment, nous avons perdu notre chemin.
But when they saw it, they said: Lo! we are in error!
Yok biz mahrum edilmişiz
Ou plutôt nous sommes frustrés».
Nay, but we are desolate!
Ortancaları (en mu'tedilleri) demedim mi size: tesbîh etseydiniz
Le plus juste d'entre eux dit: «Ne vous avais-je pas dit: Si seulement vous avez rendu gloire à Allah!»
The best among them said: Said I not unto you: Why glorify ye not (Allah)?
Sübhansın ya rabbena! Dediler: bizler doğrusu zalimlermişiz
Ils dirent: «Gloire à notre Seigneur! Oui, nous avons été des injustes».
They said: Glorified be our Lord! Lo! we have been wrong doers.
Sonra döndüler kendilerine levm ediyorlardı
Puis ils s'adressèrent les uns aux autres, se faisant des reproches.
Then some of them drew near unto others, self reproaching.
Yazıklar olsun bizlere, bizler doğrusu azgınlarmışız
Ils dirent: «Malheur à nous! Nous avons été des rebelles.
They said: Alas for us! In truth we were outrageous.
Ola ki rabbımız bize onun yerine daha hayırlısını vere, her halde biz bütün rağbetimizi rabbımıza çeviriyoruz
Nous souhaitons que notre Seigneur nous le remplace par quelque chose de meilleur. Nous désirons nous rapprocher de notre Seigneur».
It may be that our Lord will give us better than this in place thereof. Lo! we beseech our Lord.
İşte böyledir azâb, ve elbette Âhıret azâbı daha büyüktür, fakat bilselerdi
Tel fut le châtiment; et le châtiment de l'au-delà est plus grand encore, si seulement ils savaient!
Such was the punishment. And verily the punishment of the Hereafter is greater if they did but know.
Şübhesiz ki korunan müttakîler içindir rablarının ındinde na'îm Cennetleri
Les pieux auront auprès de leur Seigneur les Jardins du délice.
Lo! for those who keep from evil are gardens of bliss with their Lord.
Ya artık, müslimleri mücrimler gibi kılar mıyız?
Traiterons-Nous les soumis [à Allah] à la manière des criminels?
Shall We then treat those who have surrendered as We treat the guilty?
Neniz var? Nasıl hukm ediyorsunuz?
Qu'avez-vous? Comment jugez-vous?
What aileth you? How foolishly ye judge!
Yoksa size mahsus bir kitab var da onda şu dersi mi okuyorsunuz
Ou bien avez-vous un Livre dans lequel vous apprenez
Or have ye a Scripture wherein ye learn
Siz âlemde her neyi ıhtiyar ederseniz o her halde sizin olacak diye?
qu'en vérité vous obtiendrez tout ce que vous désirez?
That ye shall indeed have all that ye choose?
Yoksa size karşı üzerimizde Kıyamet gününe kadar sürecek yemînler, teahhüdler mi var
Ou bien est-ce que vous avez obtenu de Nous des serments valables jusqu'au Jour de la Résurrection, Nous engageant à vous donner ce que vous décidez?
Or have ye a covenant on oath from Us that reacheth to the Day of Judgment, that yours shall be all that ye ordain?
Siz her ne hukm ederseniz her halde öyle olacak diye?
Demande-leur qui d'entre eux en est garant?
Ask them (O Muhammad) which of them will vouch for that!
Sor bakalım onlara içlerinde ona kefîl hangisi?
Ou encore, est-ce qu'ils ont des associés? Eh bien, qu'ils fassent venir leurs associés s'ils sont véridiques!
Or have they other gods? Then let them bring their other gods if they are truthful
Yoksa onların şerikleri mi var? O halde şeriklerini getirsinler, sadık iseler
Le jour où ils affronteront les horreurs [du Jugement] et où ils seront appelés à la Prosternation mais ils ne le pourront pas.
On the day when it befalleth in earnest, and they are ordered to prostrate themselves but are not able,
O gün ki saktan bir keşf olunur ve secdeye da'vet edilirler o vakıt gücleri yetmez
Leurs regards seront abaissés, et l'avilissement les couvrira. Or, ils étaient appelés à la Prosternation au temps où ils étaient sains et saufs!...
With eyes downcast, abasement stupefying them. And they had been summoned to prostrate themselves while they were yet unhurt.
Gözleri düşmüş, kendilerini bir zillet sarmış bulunur, halbuki o secdeye onlar sağ sâlim iken da'vet olunuyorlardı
Laisse-Moi donc avec quiconque traite de mensonge ce discours; Nous allons les mener graduellement par où ils ne savent pas!
Leave Me (to deal) with those who give the lie to this pronouncement. We shall lead them on by steps from whence they know not.
O halde bana bırak bu sözü tekzib edenleri, biz onları istidrac ile çıkarır, bilemiyecekleri cihetten yuvarlarız
Et Je leur accorde un délai, car Mon stratagème est sûr!
Yet I bear with them, for lo! My scheme is firm.
Ve ben onların ipini uzatırım, çünkü fendim sağlamdır
Ou bien est-ce que tu leur demandes un salaire, les accablant ainsi d'une lourde dette?
Or dost thou (Muhammad) ask a fee from them so that they are heavily taxed?
Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun damı cereme vermekten ezilmişler?
Ou savent-ils l'Inconnaissable et c'est de là qu'ils écrivent [leurs mensonges]?
Or is the Unseen theirs that they can write (thereof)?
Yoksa gayb yanlarında da onlar mı yazıyorlar?
Endure avec patience la sentence de ton Seigneur, et ne sois pas comme l'homme au Poisson [Jonas] qui appela (Allah) dans sa grande angoisse.
But wait thou for thy Lord's decree, and be not like him of the fish, who cried out in despair.
O halde sabret rabbının hukmüne de sahibi hut gibi olma, hani öfkeye boğulmuş da nida etmişti
Si un bienfait de son Seigneur ne l'avait pas atteint, il aurait été rejeté honni sur une terre déserte,
Had it not been that favour from his Lord had reached him he surely had been cast into the wilderness while he was reprobate.
Rabbından bir ni'met yetişmiş olmasa idi ona, elbette o fazaya fena bir halde atılacaktı
Puis son Seigneur l'élut et le désigna au nombre des gens de bien.
But his Lord chose him and placed him among the righteous.
Fakat rabbı onu ıstıfa buyurdu da salihînden kıldı
Peu s'en faut que ceux qui mécroient ne te transpercent par leurs regards, quand ils entendent le Coran, ils disent: «Il est certes fou!»
And lo! those who disbelieve would fain disconcert thee with their eyes when they bear the Reminder, and they say: Lo! he is indeed mad;
Ve gerçek o küfr edenler o zikri işittikleri vakıt az daha seni gözleriyle kaydıracaklardı, bir de durmuşlar o her halde bir mecnun diyorlar. Halbuki o halis bir zikirdir bütün ukalâ âlemleri için
Et ce n'est qu'un Rappel, adressé aux mondes!
When it is naught else than a Reminder to creation.
Kalem Suresi/NAKİLLER - Kalem Tefsiri/Hak Dini Kur'an Dili
Yenişehir..

Şablon:Sadeleştirilmiş ET


Sure Formülleri