FANDOM


Necm Kamer

2010 Kur'an Yılında Mersin Yenişehir Kaymakamlığı İlçe Müftülüğünün Dünyanın En Kapsamlı Kur'an Portali Projesidir.

Rahman
Ayet No
Ayet Metni
Elmalı Meali (Orijinali)
Fransızca [1]
İngilizce Meali Pickthall)
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın ismiyle.
Au nom d'Allah, le Tout Miséricordieux, le Très Miséricordieux.
In the name of Allah, the Beneficent, the Merciful
Yaklaştı Saat, yarıldı Kamer
L'Heure approche et la Lune s'est fendue.
The hour drew nigh and the moon was rent in twain.
Hâlâ bir âyet görseler yüz çevirip derler: müstemir bir sihir
Et s'ils voient un prodige, ils s'en détournent et disent: «Une magie persistante».
And if they behold a portent they turn away and say: Prolonged illusion.
Yalan dediler, hevâlarına uydular, halbuki her emir müstekır
Et ils [le] traitent de mensonge et suivent leurs propres impulsions, or chaque chose arrivera à son terme [et son but].
They denied (the Truth) and followed their own lusts. Yet everything will come to a decision
Celâlim hakkı için onlara kıssalardan öyleleri de geldi ki onlarda zecredecek haberler var
Ils ont pourtant reçu comme nouvelles de quoi les empêcher (du mal);
And surely there hath come unto them news whereof the purport should deter,
Bir hikmeti baliga, fakat inzarlar faide vermiyor
[Cela est] une sagesse parfaite. Mais les avertissements ne [leur] servent à rien.
Effective wisdom; but warnings avail not.
Sen de onlardan yüz çevir, o gün ki çağırıcı görülmedik müdhiş bir şey'e çağırır
Détourne-toi d'eux. Le jour où l'appeleur appellera vers une chose affreuse,
So withdraw from them (O Muhammad) on the day when the Summoner summoneth unto a painful thing.
Gözleri düşgün düşgün kabirlerden çıkarlar, sanki çıvgın çekirgeler
les regards baissés, ils sortiront des tombes comme des sauterelles éparpillées,
With downcast eyes, they come forth from the graves as they were locusts spread abroad,
Gibi çağırana koşarak, der ki kâfirler: bu pek zorlu bir gündür
courant, le cou tendu, vers l'appeleur. Les mécréants diront: «Voilà un jour difficile».
Hastening toward the Summoner; the disbelievers say: This is a hard day.
Onlardan evvel Nuh kavmı tekzib etti yalancı dediler o kulumuza, mec'nun dediler, çok incittiler
Avant eux, le peuple de Noé avait crié au mensonge. Ils traitèrent Notre serviteur de menteur et dirent: «C'est un possédé!» et il fut repoussé.
The folk of Noah denied before them, yea, they denied Our slave and said: A madman; and he was repulsed.
O da nihayet rabbına duâ etti, ben dedi, mağlûbum, hemen nusratını ver
Il invoqua donc son Seigneur: «Moi, je suis vaincu. Fais triompher (Ta cause)».
So he cried unto his Lord, saying: I am vanquished, so give help.
Bunun üzerine Göğün kapılarını açtık dökülen bir su ile şakır şakır
Nous ouvrîmes alors les portes du ciel à une eau torrentielle,
Then opened We the gates of heaven with pouring water
Yeri de fışkırtık kaynaklar halinde, derken su birleşti bir emr üzerine ki olmuştu öyle mukadder
et fîmes jaillir la terre en sources. Les eaux se rencontrèrent d'après un ordre qui était déjà décrété dans une chose [faite].
And caused the earth to gush forth springs, so that the waters met for a predestined purpose.
Onu ise taşıdık elvahlı ve kenetli bir hamule üzerinde ki akar
Et Nous le portâmes sur un objet [fait] de planches et de clous [l'arche],
And We carried him upon a thing of planks and nails,
Nezaretimizle giderdi o nankörlük edilen zata bir mükâfat olarak
voguant sous Nos yeux: récompense pour celui qu'on avait renié [Noé].
That ran (upon the waters) in Our sight, as a reward for him who was rejected.
Celâlim hakkı için bıraktık ta onu bir âyet olarak, fakat düşünen mi var?
Et Nous la laissâmes, comme un signe [d'avertissement]. Y a-t-il quelqu'un pour réfléchir?
And verily We left it as a token; but is there any that remembereth?
Ki nasıl azâbım ve inzarlarım?
Comment furent Mon châtiment et Mes avertissements?
Then see how (dreadful) was My punishment after My warnings!
Şanım namına Kur'anı müyesser de kıldık düşünmek için, fakat düşünen mi var?
En effet, Nous avons rendu le Coran facile pour la méditation. Y a-t-il quelqu'un pour réfléchir?
And in truth We have made the Qur’an easy to remember; but is there any that remembered?
Tekzib etti de Âd nasıl oldu azâbım ve inzarlarım?
Les 'Aad ont traité de menteur (leur Messager). Comment furent Mon châtiment et Mes avertissements?
(The tribe of) Aad rejected warnings. Then how dreadful) was My punishment after My warnings.
çünkü salıverdik üzerlerine müstemirr, nühusetli bir günde bir soğuk rüzgâr ki sarsar
Nous avons envoyé contre eux un vent violent et glacial, en un jour néfaste et interminable;
Lo! We let loose on them a raging wind on a day of constant calamity,
İnsanları kökünden devrilen hurma kütükleri gibi yolar
il arrachait les gens comme des souches de palmiers déracinés.
Sweeping men away as though they were uprooted trunks of palm trees.
Bak nasılmış azâbım ve inzarlarım?
Comment furent Mon châtiment et Mes avertissements?
Then see how (dreadful) was My punishment after My warnings!
Şanım namına Kur'anı müyesser de kıldık düşünmek için, fakat düşünen mi var?
En effet, Nous avons rendu le Coran facile pour la méditation. Y a-t-il quelqu'un pour réfléchir?
And in truth We have made the Qur’an easy to remember; but is there any that remembereth?
Semûd o inzarları tekzib ettiler
Les Thamûd ont traité de mensonges les avertissements.
(The tribe of) Thamud rejected warnings
Şöyle dediler: içimizden bir beşere mi tabi' olacağız? Şübhesiz biz o vakıt şaşkınlık içinde kalır ateşlere yanarız
Ils dirent: «Allons-nous suivre un seul homme (Sâlih) d'entre nous-mêmes? Nous serions alors dans l'égarement et la folie.
For they said: Is it a mortal man, alone among us, that we are to follow? Then indeed we should fall into error and madness.
O zikir aramızdan ona mı bırakıyorlar? Belki o bir şimarık yalancıdır
Est-ce que le message a été envoyé à Lui à l'exception de nous tous? C'est plutôt un grand menteur, plein de prétention et d'orgueil».
Hath the remembrance been given unto him alone among us? Nay, but he is a rash liar.
İleride bilecekler o şimarık yalancı kimdir?
Demain, ils sauront qui est le grand menteur plein de prétention et d'orgueil.
(Unto their warner it was said): Tomorrow they will know who is the rash liar.
İşte biz onlara bir fitne olmak üzere o Nâkayı (o dişi deveyi) salıyoruz. Onun için gözet onları ve sabırlı ol
Nous leur enverrons la chamelle, comme épreuve. Surveille-les donc et sois patient.
Lo! We are sending the she camel as a test for them; so watch them and have patience;
Hem haber ver onlara ki su aralarında nevbetle taksim ve her su alış huzur iledir
Et informe-les que l'eau sera en partage entre eux [et la chamelle]; chacun boira à son tour.
And inform them that the water is to be shared between (her and) them. Every drinking will be witnessed.
Bunun üzerine sahiblerine bağırdılar o da silâha sarıldı da ayaklarını çırptı
Puis ils appelèrent leur camarade qui prit [son épée] et [la] tua.
But they called their comrade and he took and hamstrung (her).
Fakat bak nasıl oldu azâbım ve inzarlarım
Comment furent donc Mon châtiment et Mes avertissements?
Then see how (dreadful) was My punishment after My warnings!
Çünkü biz üzerlerine tek bir sayha salıverdik, ağılcı çırpısı gibi kırılıp döküle kaldılar
Nous lachâmes sur eux un seul Cri, et voilà qu'ils furent réduits à l'état de paille d'étable.
Lo! We sent upon them one Shout, and they became as the dry twigs (rejected by) the builder of a cattle fold.
şanım namına Kur'anı müyesser de kıldık düşünmek için, fakat düşünen mi var?
Et vraiment, Nous avons rendu le Coran facile pour la méditation. Y a-t-il quelqu'un pour réfléchir?
And in truth We have made the Qur’an easy to remember; but is there any that remembereth?
Lûtun kavmı o inzarlara yalan dediler
Le peuple de Lot traita de mensonges les avertissements.
The folk of Lo! rejected warnings.
Biz gönderdik üzerlerine taşlar yağdıran, yalnız Lûtun ailesini necata çıkardık bir sehar
Nous lachâmes sur eux un ouragan, excepté la famille de Lot que Nous sauvâmes avant l'aube,
Lo! We sent a storm of stones upon them (all) save the family of Lot, whom We rescued in the last watch of the night,
Tarafımızdan bir ni'met olarak, işte şükredeni böyle karşılarız
à titre de bienfait de Notre part: ainsi récompensons-Nous celui qui est reconnaissant.
As grace from Us. Thus We reward him who giveth thanks.
Celâlim hakkı için satvetimizin şiddetini kendilerine ıhtar da etmiş idi, fakat o ıhtarları cidal ile karşıladılar
Il les avait pourtant avertis de Nos représailles. Mais ils mirent les avertissements en doute.
And he indeed had warned them of Our blow, but they did doubt the warnings.
Ve onun müsafirlerinden kâm almağa kalkıştılar, biz de gözlerini siliverdik de tadın bakalım dedik azâbımı ve inzarlarımı?
En effet, ils voulaient séduire ses hôtes. Nous aveuglâmes leurs yeux «Goûtez donc Mon châtiment et Mes avertissements».
They even asked of him his guests for an ill purpose. Then We blinded their eyes (and said): Taste now My punishment after My warnings!
Ve Celâlim hakkı için bastırıverdi kendilerini bir sabah bir azâbı müstekır
En effet, au petit matin, un châtiment persistant les surprit.
And in truth the punishment decreed befell them early in the morning.
Tadın bakalım azâbımı ve inzarlarımı
Goûtez donc Mon châtiment et Mes avertissements.
Now taste My punishment after My warnings!
Şanım namına Kur'anı müyesser de kıldık düşünmek için, fakat düşünen mi var?
Et vraiment, Nous avons rendu le Coran facile pour la méditation. Y a-t-il quelqu'un pour réfléchir?
And in truth We have made the Qur’an easy to remember; but is there any that remembereth?
Şanım hakkiçin ali Fir'avne de geldi inzar edici Peygamberler
Les avertissements vinrent certes, aux gens de Pharaon.
And warnings came in truth unto the house of Pharaoh
Âyetlerimizin hepsini tekzib ettiler biz de onları öyle bir tutuşla alıverdik ki muktedir bir azîze öyle yaraşır
Ils traitèrent de mensonges tous Nos prodiges. Nous les saisîmes donc, de la saisie d'un Puissant Omnipotent.
Who denied Our revelations, every one. Therefore We grasped them with the grasp of the Mighty, the Powerful.
Sizin kâfirleriniz onlardan hayırlımı? Yoksa sizin için kitablarda bir berâetmi var?
Vos mécréants sont-ils meilleurs que ceux-là? Ou bien y a-t-il dans les Ecritures une immunité pour vous?
Are your disbelievers better than those, or have ye some immunity in the Scriptures?
Yoksa biz yardımlaşır bir cem'iyyetiz mi diyorlar?
Ou bien ils disent: «Nous formons un groupe [fort] et nous vaincrons».
Or say they: We are a host victorious?
Her halde o cem'iyyet bozulacak ve arkalarını dönüp gidecekler
Leur rassemblement sera bientôt mis en déroute, et ils fuiront.
The hosts will all be routed and will turn and flee.
Daha doğrusu onların asıl mev'ıdi saattir ve o saat daha acı ve daha belâ ve bedterdir
L'Heure, plutôt, sera leur rendez-vous, et l'Heure sera plus terrible et plus amère.
Nay, but the Hour (of doom) is their appointed tryst, and the Hour will be more wretched and more bitter (than their earthly failure).
Muhakkak ki mücrimler şaşkınlık ve çılgınlıklar içindedirler
Les criminels sont certes, dans l'égarement et la folie.
Lo! the guilty are in error and madness.
O gün ki yüzleri üstü ateşte sürüklenecekler tadın ne imiş diye messi Sakar
Le jour où on les traînera dans le Feu sur leurs visages, (on leur dira): «Goûtez au contact de Saqar [la chaleur brûlante de l'Enfer]».
On the day when they are dragged into the Fire upon their faces (it is said unto them): Feel the touch of hell.
Haberiniz olsun ki biz her şey'i bir kaderle yaratmışızdır
Nous avons créé toute chose avec mesure,
Lo! We have created every thing by measure.
Emrimiz de başka değil birdir, bir lemhi basar gibidir
et Notre ordre est une seule [parole]; [il est prompt] comme un clin d'oil.
And Our commandment is but one (commandment), as the twinkling of an eye.
Celâlim hakkiyçin emsalinizi hep helâk da ettik fakat hani düşünen?
En effet, nous avons fait périr des peuples semblables à vous. Y a-t-il quelqu'un pour s'en souvenir?
And verily We have destroyed your fellows; but is there any that remembereth?
Bununla beraber işledikleri her şey defterlerdedir
Et tout ce qu'ils ont fait est mentionné dans les registres,
And every thing they did is in the Scriptures,
Ve küçük büyük hepsi satra geçmiştir
et tout fait, petit et grand, est consigné.
And every small and great thing is recorded.
Şübhesiz müttekıler Cennetlerde nur içinde
Les pieux seront dans des Jardins et parmi des ruisseaux,
Lo! the righteous will dwell among gardens and rivers,
Sadakat meclisinde, kudretine nihayet olmıyan bir şehinşahın huzurı kibriyasında
dans un séjour de vérité, auprès d'un Souverain Omnipotent.
Firmly established in the favour of a Mighty King.
Kamer Suresi/NAKİLLER - Kamer Tefsiri/Hak Dini Kur'an Dili
Yenişehir..

Şablon:Sadeleştirilmiş ET


Sure Formülleri