FANDOM


Karun:

(A, uzun okunur) Peygamber Musâ (A.S.) devrinde yaşamış, malı ile mağrur olarak haddini aşmış ve Cenab-ı Hakkın zekât emrini dinlemediğinden Musa'nın (A.S.) duâsından sonra malı ile birlikte yere batmış olan dünya zengini. Cenab-ı Hakkın lütuf ve ihsanını kendine mâlederek nankörlük ve enaniyetinden dolayı bu fena sıfatı ile meşhur olmuştur.

Karun İki şeyi bir araya getiren. Tez terleyen hayvan.

Arka ayaklarının tırnağı ön ayağının tırnağı yerine vâki olan hayvan. İleride olan memeleri geride olan memelerine pek yakın olan dişi deve.

KÂRÛN; Mûsâ aleyhisselâmın ümmetinden ve akrabâlarından olduğu hâlde, zenginliği yüzünden kibirlenip, Mûsâ aleyhisselâma karşı çıktığı için yerin dibine batan kimse. Babasının ismi Yasher idi. Önceleri fakir ve güzel huyluydu. Tevrât’ı güzel okurdu. Hazret-i Mûsâ buna duâ etti ve kimyâ ilmini öğretti. Kârûn, hazret-i Mûsâ’ya îmân etmeden önce İsrâiloğullarının başında Mısır Firavun’unun temsilcisiydi. İdâresi altında bulunanlara zulüm ve eziyet ederdi. Mûsâ aleyhisselâma inandıktan sonra, kendisini ilim ve ibâdete verdi. Ondan pekçok şeyler öğrendi. Hazret-i Mûsâ ve kardeşi hazret-i Hârûn’dan sonra, İsrâiloğullarının en bilgilisiydi.

Tevrât’ı ezbere bilir ve çok güzel okurdu. Şeytanın vesvesesine kapılıp ibâdeti terk etti. Dünyâ malı toplamaya başladı ve gittikçe hırsı arttı ve çok mal toplamak gayretine düştü. Mûsâ aleyhisselâmdan kimyâ ilmini öğrenmiş ve hayır duâsına kavuşmuştu. Kavuştuğu bu nîmetlerin kıymetini takdir edemedi. Bildiklerini dünyâ malı toplamak için kullandı. İnsanlara hizmet etmeyi hiç aklına getirmedi. Zenginliği ile dillere destân olup, darb-ı mesellere geçti. “Kârûn gibi zengin.” sözü, onun sâhib olduğu mal sebebi ile ortaya çıktı. Mallarını hazînelere doldurdu. Hazînelerinin anahtarlarını, kırk katır taşırdı. Kârûn zengin olunca, fakirliğindeki iyi, güzel hasletleri kaybetti. Taşkınlık yaptı ve haddi ziyâdesiyle aştı. Böylece zulüm ve haksızlık yapmaya başladı. Zînetlerle süslü elbiselerle dışarı çıkar, göğsü ilerde, salınarak kibirle yürür ve elbiseleri yerlerde sürünürdü.Ancak insanlara kötülük edip, peygambere karşı gelmenin cezasını çekmiş oldu...

KârûnHazret-i Mûsâ’nın amcası veya amcasının oğlu idi. Tevrât’ı, Mûsâ -aleyhisselâm-’dan sonra en güzel o okurdu. Çok fakirdi, başkalarının yardımlarıyla geçinirdi. Hazret-i Mûsâ’nın duâsı berekâtıyla kendisine simyâ, yâni kıymetli maddelerden altın yapma ilmi verildi.

Kârûn, Mûsâ -aleyhisselâm-’a îmân etmeden evvel, Benî İsrâîl’in Firavun’un yanındaki temsilcisi idi. İdâresi altında bulunanlara eziyet ederdi. Îmân ettikten sonra, kendisini ilim, hikmet ve ibâdete verdi.

Ancak mel’ûn şeytan, insan kılığında yanına geldi ve onunla arkadaş oldu. Sonra fırsatını bulduğu birgün, dostâne bir tavırla:

“–Ey Kârûn! Başkalarından gelenlerle geçineceğimize, gidip haftada bir gün çalışalım; altı gün de ibâdet edelim!” dedi.

Bu fikir, Kârûn’a uygun geldi. Şehre indiler ve bir gün çalıştılar. Bu bir günlük çalışmaları mukâbilindeki ücretle de altı gün geçinip ibâdet ettiler.

İlk tâvizini koparmış olan şeytan bu sefer:

“–Ey Kârûn! Bak; kimseye muhtaç olmadık! Gel; bundan sonra haftanın yarısında para kazanalım, yarısında ibâdet edelim! Hem kazandığımız paranın fazlasını Allâh yolunda fakirlere infâk etme imkânımız da olur!” dedi.

Artık tâviz yoluna girmiş bulunan Kârûn’a, bu teklîf daha da câzip göründü ve bunu da kabûl etti.

Şeytan, hîlesini gerçekleştirmeye muvaffak olmuştu. Çalışma müddetini iyice artırdı:

“–Daha fazla çalışıp daha çok para kazanalım! Bu parayla hem ibâdet eder, hem de daha fazla fakiri sevindiririz!” dedi.

Ve yavaş yavaş Kârûn’un kalbine dünyâ meyli ve muhabbeti girdi. Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’ın duâsıyla kendisine verilen simyâ ilmi ile de çok zengin oldu. Kalbi, dünyevî ihtiraslarla doldu. Bu arada bütün güzel ve nezih hasletlerini de kaybetti. Gurur ve kibre kapıldı. Oysa zenginliği, Hazret-i Mûsâ’nın öğretmiş olduğu ilim sâyesinde idi.

Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

إِنَّ قَارُونَ كَانَ مِن قَوْمِ مُوسَى فَبَغَى عَلَيْهِمْ وَآتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَا إِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُوءُ بِالْعُصْبَةِ أُولِي الْقُوَّةِ إِذْ قَالَ لَهُ قَوْمُهُ لَا تَفْرَحْ إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْفَرِحِينَ

“Kârûn, Mûsâ’nın kavminden idi de, onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazîneler vermiştik ki, anahtarlarını güçlü-kuvvetli bir topluluk zor taşırdı. Kavmi ona şöyle demişti: «–Şımarma! Bil ki Allâh, şımarıkları sevmez!»” (el-Kasas, 76)

Kalbi dünyâ meyli ile dolan Kârûn, artık Mûsâ -aleyhisselâm-’ın nasîhatlerinden sıkıldı; tavsiyelerine tahammül edemez oldu. Hârûn -aleyhisselâm-’a ve O’nun soyundan gelen Levililer’e kurban kesme vazîfesi (hibirlik) verilince de, kalbine yerleşmiş bulunan kötü hasletler, iyice gün yüzüne çıktı. Öfkeye kapıldı; dayanamadı ve Mûsâ -aleyhisselâm-’a gelerek:

“–Ey Mûsâ! Kardeşin Hârûn’a hibirlik (kurban kesme vazîfesi) verdin. Benim ise böyle bir salâhiyetim yok! Hâlbuki ben, Tevrât’ı gâyet iyi okumaktayım. Bunun için ben, Hârûn’dan daha üstünüm! Bu haksızlığa nasıl dayanırım?!” dedi.

Mûsâ -aleyhisselâm- ise cevâben:

“–Hârûn’a bu vazîfe ve makâmı ben değil, Cenâb-ı Hak verdi!” buyurdu.

Fakat Kârûn diretti:

“–Bana bir alâmet göstermedikçe, bunu tasdîk etmem!” dedi.

Mûsâ -aleyhisselâm-, Benî İsrâîl’in reislerini topladı ve:

“–Bastonlarınızı getirin! Hepsini belli bir yere koyalım. Kimin bastonu yeşillenirse, hibirliğe o lâyıktır!” dedi.

Bastonlar getirildi; ibâdet ettikleri mâbede bırakıldı. İçlerinden yalnız Hârûn -aleyhisselâm-’ın asâsı yeşillenip yapraklandı.

Bu açık mûcize netîcesinde Mûsâ -aleyhisselâm-, Kârûn’a döndü:

“–Ey Kârûn! Bunu ben mi yaptım?” dedi.

Kârûn şaşkındı. İşin hakîkatini anladığı hâlde nefsine tâbî oldu:

“–Bu, sihirbazlıktan başka bir şey değildir!” dedi. Sonra kızgın bir şekilde oradan ayrıldı.

Allâh -celle celâlühû-, Benî İsrâîl kavminin, elbiselerine mâvi şerit takmasını emretmişti. Kârûn, buna da isyân edip:

“–Bu, ancak efendileri kölelerinden ayırmak içindir!” dedi ve takmadı.

Artık Kârûn’un, Mûsâ -aleyhisselâm-’a hıncı iyice artmıştı. Nefsindeki hased ateşi, içini yakıp eritmekteydi. Etrafındakileri kendisine çekmek için ziyâfetler vermeye ve kendisinin üstünlüğünü belirtici sohbetler yapmaya başladı.

Birgün Mûsâ -aleyhisselâm-, Allâh’ın emri mûcibince onun zekâtını hesâb edip, vermesini taleb edince, Kârûn:

“–Şimdi de malıma mı göz diktin? Bu serveti ben kazandım!” dedi.

Kârûn’a hitâben şöyle buyruldu:

وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللَّهُ الدَّارَ الْآخِرَةَ وَلَا تَنسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا وَأَحْسِن كَمَا أَحْسَنَ اللَّهُ إِلَيْكَ وَلَا تَبْغِ الْفَسَادَ فِي الْأَرْضِ إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِدِينَ

“Allâh’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) âhiret yurdunu iste; ama dünyâdan da nasîbini unutma! Allâh sana ihsân ettiği gibi, sen de (insanlara) ihsanda bulun! Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama! Şüphesiz ki Allâh, müfsitleri sevmez!” (el-Kasas, 77)

قَالَ إِنَّمَا أُوتِيتُهُ عَلَى عِلْمٍ عِندِي أَوَلَمْ يَعْلَمْ أَنَّ اللَّهَ قَدْ أَهْلَكَ مِن قَبْلِهِ مِنَ القُرُونِ مَنْ هُوَ أَشَدُّ مِنْهُ قُوَّةً وَأَكْثَرُ جَمْعًا وَلَا يُسْأَلُ عَن ذُنُوبِهِمُ الْمُجْرِمُونَ

(78)

فَخَرَجَ عَلَى قَوْمِهِ فِي زِينَتِهِ قَالَ الَّذِينَ يُرِيدُونَ الْحَيَاةَ الدُّنيَا يَا لَيْتَ لَنَا مِثْلَ مَا أُوتِيَ قَارُونُ إِنَّهُ لَذُو حَظٍّ عَظِيمٍ

(79)

وَقَالَ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ وَيْلَكُمْ ثَوَابُ اللَّهِ خَيْرٌ لِّمَنْ آمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا وَلَا يُلَقَّاهَا إِلَّا الصَّابِرُونَ

(80)

“Kârûn ise:

«–O (servet), bana ancak kendimdeki bilgi sâyesinde verildi.» dedi.

Bilmiyor muydu ki, Allâh, kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok taraftarı olan kimseleri helâk etmişti! Günahkârlardan günahları sorulmaz (Allâh onların hepsini bilir).

Derken, Kârûn, ihtişâmı içinde kavminin karşısına çıktı. Dünyâ hayâtını arzulayanlar:

«–Keşke Kârûn’a verilenin bir benzeri bize de verilseydi; doğrusu o çok şanslı!» dediler.

Kendisine ilim verilmiş olanlar ise:

«–Yazıklar olsun size! Îmân edip sâlih amel işleyenler için Allâh’ın mükâfâtı daha üstündür. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir.» dediler.” (el-Kasas, 78-80)

KARUN'UN BÜYÜKLENMESİ ve CEZALANDIRILMASI

Hz. Musa devrinde Firavun'un ve askerlerinin dışında helak edildiği bize bildirilen bir başka kişi ise Karun'dur.

Kuran'a baktığımızda, Karun'un hem Hz. Musa'nın kavminden (yani İsrail soyundan) olduğunu hem de Mısır'da büyük bir mülke sahip olduğunu görürüz.

Aşağıdaki ayet, Karun'un Firavun ile birlikte Hz. Musa'ya karşı cephe aldığını göstermektedir:

Andolsun, Biz Musa'yı ayetlerimizle ve apaçık bir delille gönderdik; Firavun'a, Haman'a ve Karun'a. Ama onlar: (Bu,) Yalan söyleyen bir büyücüdür" dediler. (Mümin Suresi, 23-24)

Firavun'la birlikte olan Karun'un aynı zamanda çok büyük bir hazinenin sorumlusu olması da dikkat çekicidir:

Gerçek şu ki, Karun, Musa'nın kavmindendi, ancak onlara karşı azgınlaştı. Biz, ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarları, birlikte (taşımaya) davranan güçlü bir topluluğa ağır geliyordu... (Kasas Suresi, 76)

Karun'un, Firavun yanında edindiği konum ve zenginlik, onu kendi kavmine karşı azgın ve küstah yapmıştır. Hz. Musa'yı inkar ettiği gibi, İsrailoğulları'na gösteriş yaparak onları dünya hayatına özendirmeye çalışmıştır. Allah Karun'un kibirini ve İsrailoğulları içindeki imanı zayıf kimselerin ona özenişini şöyle anlatır:

Böylelikle kendi ihtişamlı-süsü içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını istemekte olanlar: "Ah keşke, Karun'a verilenin bir benzeri bizim de olsaydı. Gerçekten o, büyük bir pay sahibidir" dediler. (Kasas Suresi, 79)

İsrailoğulları içindeki müminler ise Karun'a hiçbir şekilde özenmedikleri gibi, gerçekte onun acınacak bir cehalet içinde olduğunu anlamış ve ona şöyle öğüt vermişlerdir:

...Hani kavmi ona (Karun'a) demişti ki: "Şımararak sevinme, çünkü Allah, şımararak sevince kapılanları sevmez." "Allah'ın sana verdiğiyle ahiret yurdunu ara, dünyadan da kendi payını (nasibini) unutma. Allah'ın sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsanda bulun ve yeryüzünde bozgunculuk arama. Çünkü Allah, bozgunculuk yapanları sevmez." (Kasas Suresi, 76-77)

Aynı mümin kişiler, Karun'a özenen Yahudilere de öğüt vermiş ve onları mümin şerefiyle düşünmeleri ve hareket etmeleri, dünyanın geçici süsüne değil Allah'ın rızasına talip olmaları için uyarmışlardır:

...Dünya hayatını istemekte olanlar: "Ah keşke, Karun'a verilenin bir benzeri bizim de olsaydı. Gerçekten o, büyük bir pay sahibidir" dediler. Kendilerine ilim verilenler ise: "Yazıklar olsun size, Allah'ın sevabı, iman eden ve salih amellerde bulunan kimse için daha hayırlıdır; buna da sabredenlerden başkası kavuşturulmaz" dediler. (Kasas Suresi, 79-80)

Karun, Hz. Musa'nınkavminden olmasına rağmen Mısır'da Firavun yanında büyük bir mülk edinmiştir. Kuran'da, Karun'un hazinelerinin anahtarlarının taşınmasının bile zor olduğu belirtilmektedir.

Ancak Karun kendisine Allah'ın bir imtihanı olarak verilen tüm bu mülk karşısında şımarmış ve kibirlenmiştir. Bunun üzerine Allah ise Karun'un mülkünü helak ederek, ona özenip de dinden yüzçeviren cahiller ve sonradan gelecekler için bir ibret kılmıştır.

"Böylelikle kendi ihtişamlı süsü içinde kavminin karşısına çıktı..." (Kasas Suresi, 79)


"Sonunda onu da, konağını da yerin dibine geçirdik. Böylece Allah'a karşı ona yardım edecek bir topluluğu olmadı... (Kasas Suresi, 81)

İsrailoğulları, Mısır dinindeki sapkın inanışlardan etkilenmişlerdi. Hz. Musa onlara gerçeği getirmesine rağmen, bu cahiliye kültürünü terk etmediler. Mısır dininde yer alan ve üstteki gravürde temsil edilen "buzağıya tapınma" sapkınlığı, İsrailoğulları'nı da imandan sonra inkara düşürecekti.

Karun'un sapmasının temel nedeni ise, "kendisinde bir bilgi bulunduğuna" inanması, yani kendisinin diğer insanlardan üstün olduğunu düşünerek kibirlenmesidir:

Dedi ki: "Bu, bende olan bir bilgi dolayısıyla bana verilmiştir." Bilmez mi ki gerçekten Allah, kendisinden önceki nesillerden kuvvet bakımından kendisinden daha güçlü ve insan sayısı bakımından daha çok olan kimseleri yıkıma uğratmıştır. Suçlu-günahkarlardan kendi günahları sorulmaz. (Kasas Suresi, 78)

Ancak Karun'un büyüklenmesi kendisine yarar değil zarar getirmiştir. Allah'a başkaldırıp nankörlük ettiği, sahip olduklarını kendinden bilerek büyük bir kibir içinde azgınlık yaptığı için kendi kendini azaba sürüklemiş, Allah'ın karşısında yapayalnız ve aciz bir kul olduğunu anlamıştır. Çünkü Karun'un kibirlenmesine ve cahillerin de ona özenmesine neden olan malı ve mülkü, Allah helak etmiştir:

Sonunda onu da, konağını da yerin dibine geçirdik. Böylece Allah'a karşı ona yardım edecek bir topluluğu olmadı. Ve o, kendi kendine yardım edebileceklerden de değildi. (Kasas Suresi, 81)

Bu helakla birlikte artık Karun, çevresindekiler ve aynı zamanda kendinden sonra gelenler için bir ibret ve düşünme konusu haline geldi. Bir gün önce ona özenenler, hırsla istedikleri şeyin aslında geçici ve değersiz olduğunun farkına vardılar. Büyüklenenlerin sonunda kurtuluşa eremeyeceklerini gördüler ve Allah'a mutlaka hesap vereceklerini anladılar:

Dün, onun yerinde olmayı dileyenler, sabahladıklarında: "Vay, demek ki Allah, kullarından dilediğinin rızkını genişletip-yaymakta ve kısıp-daraltmaktadır. Eğer Allah, bize lütfetmiş olmasaydı, bizi de şüphesiz batırırdı. Vay, demek gerçekten inkâr edenler felah bulamaz" demeye başladılar. (Kasas Suresi, 82)

Böylelikle Karun da Firavun ve Haman gibi helaka uğrayanlardan oldu:

Karun'u, Firavun'u ve Haman'ı da (yıkıma uğrattık). Andolsun, Musa onlara apaçık delillerle gelmişti, ancak yeryüzünde büyüklendiler. Oysa onlar (azabtan kurtulup) geçecek değillerdi. (Ankebut Suresi, 39)

Karun kıssası, bizlere mal ve mülk dolayısıyla kibirlenen veya kendisini diğer insanlardan daha bilgili veya akıllı görerek büyüklenen insanların Allah katında kesinlikle sevilmediklerini göstermektedir. Karun dışında Allah bize geçmiş kavimleri de örnek vermektedir. Daha önce de bir çok medeniyet geçmiş ve bunlar çok büyük güçlere ve maddi saltanata ulaşmışlardır. Fakat şu anda hiçbiri yeryüzünde yoktur. Allah, dünyaya hakim olduklarını düşünen o kişilerin de canını almış, ihtişam dolu sarayları ise ancak harabe şekilde günümüze kadar kalmıştır:

(Halkı) Zulmediyorken yıkıma uğrattığımız nice ülkeler vardır ki, şimdi onların altları üstlerine gelmiş ıpıssız durmakta, kullanılamaz durumdaki kuyuları (terk edilmiş bulunmakta), yüksek sarayları (çın çın ötmektedir). (Hac Suresi, 45)

Yine Karun kıssasında öğretilen bir diğer husus, dünyanın geçici süsüne ve bu süse sahip olan insanlara imrenmemektir. Asıl imrenilecek insanlar, Allah yolunda sıkıntılara göğüs geren, mallarını ve canlarını O'nun yolunda kullanıp harcayan, malla değil iman, akıl ve takva yönünden zengin olan insanlardır. Dünyada çok büyük rahatlık ve ihtişam içinde gibi gözüken kibirli kişiler ise, gerçekte manevi azaplar içinde yaşayan ve her gün cehenneme doğru sürüklenen kimselerdir. Allah bu durumu şöyle bildirir:

Şu halde onların malları ve çocukları seni imrendirmesin; Allah bunlarla ancak onları dünya hayatında azablandırmak ve canlarının inkâr içindeyken zorlukla çıkmasını ister. (Tevbe Suresi, 55)

Mal, yalnızca ihtişam ve zevk için istenmez. Unutulmamalıdır ki, Allah insanları mallarıyla da imtihan etmektedir. Bu mallar Allah'ın rızası için kullanıldığı ölçüde insana fayda getirir. Karun'a o kadar malın kontrolü verilmesine rağmen bunlar ona hiçbir yarar sağlamamıştır. Karun'un konumu aslında tüm nesiller için bir ibret vesilesi olmalıdır.


Karun Öldü mü?

KUR’ÂN OKURKEN en ziyade dikkat edilmesi gereken hususlardan biri, âyetleri yalnız iniş anı ve iniş sebebiyle sınırlamadan düşünmektir. Bu hususa dikkat edilmezse, bütün zamanlara ve bütün insanlara yönelik ilahî hitab, belli bir andaki belli insanlara münhasır kalıverir.

Pek çok Kur’ân âyeti karşısında nefsimizin bizi dûçar kıldığı bu ciddi hata, Peygamber kıssalarında özellikle yoğunlaşır. Meselâ Benî İsrail’e dair bahisler, çoğu kez, yalnızca o günün insanlarına münhasır kılınır. Bu tavrı aşabilen birçok insan ise, bu kez, aynı kıssaları yalnızca Yahudilere mahsus biçimde okuyarak bakışını sınırlar. Bu bakışla, ilgili kıssalar, en fazla, Yahudilerin kötü haline ışık tutan bir delilden ibaret kalır.

Gerçekte ise, bütün bu kıssaların her birinde, hepimize, tüm duygularımıza yönelik dersler vardır. Çünkü Kur’ân herhangi birinin sözü değildir. Küçücük bir incir tanesine koca bir incir ağacının programını yazan, tek bir insanı koca kâinatın küçük bir misali hükmüne getiren bir Zât-ı Zülcelâlin kelâmıdır. Onda cüz’î, geçici, ânlık birşey yoktur. Tek bir âna, tek bir olaya ve yalnızca belli insanlara bakan birşey yoktur. Kur’ân’ın en hususî görünen âyetleri bile, bütün zamanları kuşatan ve bütün insanlara bakan küllî dersler sunmaktadır.

İnsan, bunun belki binlerce örneğinden biriyle, Kasas sûresinin son âyetlerinde karşılaşır. Bu âyetler, zahiren tek bir insanı, Kârun’u anlatır; ve ona muhatap olan iki grup insandan söz eder. Ama kendine ve bugününe bu kıssanın dürbünüyle bakmayı denediğinde, insanın kendi nefsinde saklı bir Kârun’u, ve Kârunlaşmış bir çağın evrensel nefs-i emmaresini keşfetmesi mümkündür. Kârun, Benî İsrail’den biridir ve Hz. Musa ile aynı dönemde yaşamıştır. Hatta, kimi rivayetlerde Hz. Musa’nın amcası veya amcasının oğlu olduğu belirtilmektedir. Rabbi tarafından kendisine büyük bir servet verilmiştir. O kadar ki, hazinelerinin değil kendisini, anahtarlarını dahi, güçlü-kuvvetli bir topluluk zor taşımaktadır. Fakat, bu servet Kârun’u azdıracaktır. Hz. Musa, ondan, Rabbinin kendisine sunduğu bu servetten Allah yolunda infak etmesini ister. Bunu kendi namına da istemez. Elçisi olarak, Rabbi namına, Rabbinin emri olarak ister. Ama Kârun, servetine sahip çıkarak, Allah için tek kuruş harcamaya dahi razı olmaz. Bu tavrının gerekçesi şudur:

“Muhakkak ki, bu, bana kendimdeki bilgi sayesinde verildi.” Kârun’un emr–i ilâhîye isyan ediş sebebi olarak Kur’ân’da aktarılan söz, budur. Gerçekten, bu sözde, sonu isyana varacak manidar bir düşünce çizgisi sergilenmektedir. Bir bütün olarak Kur’ân âyetlerinden anladığımıza göre, açık açık “Bir Yaratıcı yoktur” diye işe girişen hiçbir münkir yoktur. Çünkü, bir Yaratıcının varlığını kabul etmemek, hiçbir aklın kaldıramayacağı derecede ağır bir yüktür. O yüzden, inkâr süreci ‘şirk’le, Allah’ın uluhiyetine gizli-açık ortaklar koşmakla başlamakta; gerisi çorap söküğü gibi gelmektedir.

En başta İblis’i önce kibirli, sonra kâfir, ve en sonunda şeytan kılan hal budur. İblis, şeytanlığa giden yoldaki ilk adımını, zahiren doğru gibi gelen bir sözle, “Beni ateşten, onu topraktan yarattın” sözünün içerdiği “Ateş topraktan üstündür” gizli hükmüyle atmıştır. Allah’ın yaratışını alt-üst sıralamasına koyup kendisine bir üstünlük biçerek yolun dışına kaymaya başlamıştır. Ama, bir kez daha vurgulayalım, “Beni ateşten, onu topraktan yarattın” sözünün zahirinde pek yanlış yoktur. İblis Yaratıcıyı kabul etmekte; Allah’ı kendisinin ve herşeyin Yaratıcısı olarak bilmektedir. Kendisinin ateşten, insanın topraktan yaratıldığı da doğrudur. Yanlış olan, bu doğruları, yanlış bir yoruma tâbi tutmasıdır: “Ateş topraktan üstündür. O halde ben insandan üstünüm. O halde, Allah ona secde etmemi istemekle, hâşâ, yanlış yapıyor.” Kârun da, tıpkı İblis gibi, bir Yaratıcıyı kabul etmektedir. Kendisinden servetinin bir kısmını ona o serveti veren Allah için infak etmesi istendiğinde, “Bunu ben kendim kazandım” demeyişi, bunun delilidir. Bilakis, Kârun, zahirde masum yönler de barındıran bir söz söylemiştir. Kasas sûresinin 78. âyetinde geçen bu sözde dört manidar husus vardır:

(a) “Bu, verildi.” Bu söz doğrudur. Kârun “Kendim ettim, kendim buldum” dememekte; ondaki servetin Allah tarafından verildiğini kabul etmektedir. Ağzından, hâşâ, “Allah da kim oluyormuş? O mu verdi ki istiyor?” gibi bir söz çıkmamaktadır.

(b) “Bu, bana verildi.” Allah’ın ona servet verdiği de doğrudur. Gerçekten, başka birine değil, ona bu servet verilmiştir. Meselâ Hârun’da, Musa’da veya Yûşâ’da değil, onda böyle bir servet vardır. Ancak, “Bu, bana verildi” ifadesi, tıpkı İblis’in ateşten yaratılmış olmayı topraktan yaratılmış Âdem karşısında üstünlük gerekçesi kılması gibi, bir seçilmişlik ve üstünlük iması taşımaktadır. Kârun, ihtimal ki, böylesi bir servetin kendisine verilmiş olmasında kendindeki bazı özelliklerin de rol oynadığını düşünmektedir. Bu bakımdan, ‘bana verildi’de tehlike çanları çalmaya başlamış; nefis kendine bir hisse koparmış sayılabilir. Allah’ın yarattığı bir kula, Allah’ın yarattığı bir servet, Allah’ın ihsanıyla verilmiştir; ama o, nefsine bir pay vererek, ‘şirk–i hafî’yi gerçekleştirmiştir.

(c) “Bu, bana, bilgi [ilm] sayesinde verildi.” Burada ise, esbabperestliğin ayak sesleri duyulur. Gizli şirkin ardından, sıra, ‘esbâb şirki’ne gelir. Allah’ın birşeyi ihsan etmesi ‘ilm’ şartına bağlanır; ve bir kere ‘ilm’ olduktan sonra, Allah’ın servet vermeye mecbur olduğu düşünülür. Bu servet ‘bilgi sayesinde’ veriliyorsa, sözkonusu olayda, bilginin de hissesi vardır. ‘Bilgi sayesinde’ ifadesiyle başlayan esbab şirki, bekleneceği üzere, bu bilgiyi edinme vasıtası olarak görülen akıl, zeka, anne-baba, soy, okul, hayat tecrübesi, ders kitabı, öğretmen.. gibi bir dizi unsura da bir ‘etken faktör’ pâyesi verilmesiyle uzayıp gidecektir.

(d) “Bu, bana kendimdeki bilgi sayesinde verildi.” Bu söz ise, nefis ve esbab şirkinin nasıl da birbiriyle kaynaştığının, küçük âlemde ene ve büyük âlemde tabiatın nasıl beraberce bizim ‘tağut’umuz haline geldiğinin özetidir. Bu sözle özetlenen nihaî düşünceye göre, Kârun’a birşey verilmiştir; ama verilmesi, ilim sayesindedir. O ilim olduktan sonra, Allah vermeye mecburdur. Eh, o ilim de Kârun’un kendisinde olduğuna göre, Allah’a karşı bir borcu yok sayılır. İş, kendindeki ilimde düğümlenmektedir. Kendindeki ilim Allah’ın olmadığına göre, Allah adına bir infak zorunluluğu duyması da gerekmez! Allah’ın ondan böyle birşey istemeye hakkı yoktur.

Kârun’a ait bu söz, Kur’ân’da ibret için önümüze sunulan başka birçok ‘şirk’ ve ‘tuğyan’ örneğinde de görüldüğü gibi, manidar bir karışım içerir—doğruyla yalanın, asılla sahtenin, hakla bâtılın garip bir karışımı. O yüzden, ortada apaçık bir küfür tablosu görünmez. Apaçık bir küfür görülmediği için ne vicdan tam anlamıyla uyanır, ne kalb tam anlamıyla titreşime geçer. Vicdana ve kalbe karşı, cevap hazırdır: “Ben bunun bana verildiğini reddetmiyorum.” O halde bunu O’nun namına kullan, çağrısı geldiğinde, cevap yine hazırdır: “Ama bu, bendeki ilim sayesinde bana verildi.”

Şirkin içerdiği bu ikili hal, insanın önündeki en ciddi tehlike durumundadır. Bu hal ile, bir yanda, Samed âyinesi olan kalbin ve nokta-i istinad olarak yalnız Allah’ı bulduğunda huzura kavuşan vicdanın uyarıları “Ben O’nu inkâr etmiyorum” diyerek susturulur. Ama, alttan alta, şirk derelerinden küfür girdabına ve tuğyan batağına doğru o ölümcül yolculuk devam etmektedir.

Sûrenin sonraki iki âyeti, bu çelişik durum karşısında, iki grup insandan söz eder. Bir grup insan, bu sözlerin sahibi olan Kârun karşısında, onun servetinin zahirî büyüsüne kapılmış gibidir. Kârun, bu servetin ‘kendindeki ilim sayesinde verildiği’ni anlatır ve servetini herkesin gözlerini kamaştırır biçimde sergilerken, nefislerinin iştihası kabaran ve âyette ‘dünya hayatını arzulayanlar’ diye tarif edilen pek çok insan, Kârun gibi olmanın özlemi içindedir. Böylesi insanların bir sonraki adımda yapacağı şey, Kârun’un bu servetin ona verilmesinde etken olarak gösterdiği ilmi edinmeye çalışmak; sonuçta, kendilerine de servet verilecek olsa, Kârun’un sergilediği tavrı ve ürettiği felsefeyi tekrarlamaktır.

Ama bir de, kendilerine Kârun gibi servet verilmeyen, ama ‘ilim verilen’ler (ûtu’l-ilm) vardır. Bu ifade, pek çok Kur’ân âyetiyle birlikte Kasas: 80’de de geçer. Bu ilim, elbette, maddî ve zahirî bir mâlûmat değildir. İman ilmidir. Marifetullahtır. Cenab-ı Hakkın tüm isimleriyle bilinmesi; o imanî marifet ışığında, küfranî fikirlerin incelikle tahlil ve teşhis edilmesidir. Kendilerine ilim verilenler, başta nebiler olmak üzere, nefisperestliği ve esbabperestliği vahyin aydınlığında aşmışlardır. Ve, gerek gizli şirkten, gerek esbab şirkinden uzaklaşmış insanlar olarak, Kârun’un isyanını ve ‘dünya hayatını arzulayanlar’ın ona özenmesini esefle izlemekte; binler veyl ve teessüf ederek, onları ‘iman edip iyi işler yapanlar’dan olmaya çağırmaktadırlar.

Sonuç, âyetin hatırlattığı üzere, ‘önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok malı olan kimseleri helâk eden’ Zât-ı Zülcelâl’in Kârun’u ve avenesini helâk etmesi; ve bu durum karşısında, Kârun’un haline imrenenlerin Muhsin-i Kerîm ve Rezzak-ı Rahîm’in yalnız O olduğunu anlamaları; ‘kendilerine ilim verilenler’in ise imanlarına yeni bir delil ve şahit daha edinmeleridir. Manidar bir husus, Kasas sûresinde yalnızca Kârun’a izafe edilen ilgili sözün, Zümer sûresinin 49. âyetinde, umumî bir ifade olarak belirtilmesidir. Bu ise, sözkonusu zihniyetin yalnızca Kârun’a has olmadığının; aynı tehlikenin her nefis için sözkonusu olabileceğinin açık bir delilidir.

Bu ikinci âyetin ihtarını da hatırda tutarak, bir an için Kârun’un ve o günün diğer insanlarının ortamından çıkalım ve bu kıssanın dürbünüyle şu günümüze bakalım: Bugün de, yeryüzünde, bir dizi Kârun taslağı bulunuyor. Ve her biri, bir yanda kendilerine verilmiş serveti başkalarının ağzının suyunu akıtırcasına sergiliyor, öte yanda bu serveti nasıl hak ettiklerine dair her türlü ukalâlığı her yerde yapıyorlar. Ne kadar akıllı oldukları, hangi durumda nasıl yatırım yaptıkları, neyi nasıl keşfettikleri, başarılarının sırrının nerede olduğu, şu-bu derken, ellerindeki serveti ‘aklımı seveyim’ makamında açıklıyorlar. Ama hiçbiri, vaktiyle onlardan da fazla serveti olduğu halde şu an müflis ve beş parasız kalan veya onca servetin ölümlerine mani olmadığı insanların durumunu bir ibret olarak hafızasına kaydetmiyor.

Geri kalan milyonlarca, milyarlarca insan ise, dünyanın neresinde olursa olsun, zenginliğe ulaşmış bu insanların şirk kokan gevezeliklerini izleyerek, ‘milyarder olma kitabı’ alarak, ekonomi dergileri ve yönetim kitapları okuyarak, işletme eğitimi görerek muhakkak aynı sonuca ulaşmaya çalışıyor. Birçok insan, bu kitapları okur ve bu eğitimi görürken, mülkün asıl Sahibinin O olduğunu aklına bile getiremiyor. İnsanı yaratanın; insana o aklı, hafızayı, kolu, gözü verenin; insanın sahiplendiği ama tek bir zerresinin işleyişini bile elinde tutmaktan aciz olduğu onca serveti de yaratıp verenin Kim olduğu unutuluyor. Sonuçta, ortalık, nefislere ve sebeplere mal edilmiş servet manzaralarıyla dolup taşıyor. Bir tarafta Kârun misali zenginler birer Kârun edasıyla dolaşırken, öte tarafta nice insan Kârun’lar misali bir hayata özeniyor.

Bir bütün olarak dünyanın şu an içinde olduğu hal Hz. Musa döneminden farklı olmadığı gibi, kendi iç dünyamıza baktığımızda da, aynı kıssanın bir özetini kendi iç dünyamızda yaşadığımızı görüyoruz. Samed âyinesi olan kalb, zîşuur fıtratımız olan vicdan, Rabbimizin emrinden olan ruh birer ‘ilim verilenler’ nümunesi olarak bize Rabbimizi her daim hatırlatırken, nefis Kârun gibi çalışıyor. Akıl gibi bazı duygularımız ise, akıntıya göre yön, rüzgâra göre taraf değiştiriyor. Kâh nefsin güdümüne giriyor, kâh kalb ve ruhun ikazlarıyla hakikate uyanıyor. Ve bu hengâmda, ya kendi kalb ve ruhumuzdan, ya da ‘ûtu’l-ilm’den olarak marifetullaha mazhar olmuş insanlardan imanî bir uyarı geldiğinde, nefsimizin Kârun’u hiç mi hiç aratmayan felsefeler geliştirdiğini görüyoruz. Bize verilmiş olan bir nimet karşısında, nefsimiz, Kârun’un çizdiği tavrın bir benzerini sergiliyor. Meselâ, Rabbimiz bize servet mi vermiş? Vicdanımız, ya da vicdanlı bir muhatabımız “Allah’a şükret, O’ndan bil ve O’nun adına sarfet” mi dedi? Hemencecik, o tehlikeli “İyi ama...” çarkı dönmeye başlıyor. “İyi ama, Allah çalışmayana vermez. Ben de iyi çalıştım.”

Veya, Rabbimiz bizi insanların imrendiği bir makama mı ulaştırmış? Kendisine ilim verilen, esbab perdesinin gerisinde Müsebbibü’l-Esbâbı gören, herşeyde Rabbine giden bir yol bulan hakikatli bir muhatabımız “Bu makam, O’nun ihsanıdır” diyecek olsun. İç dünyamızdan anında itiraz sesleri yükseliyor: “İyi ama, çok emek verdim. Gayret göstermesem, olmazdı.” Ve, bu ilk cevabın ardından, nefsimizi binlerce kez kendileriyle okşadığımız notlar sıralanıyor. Çocukluktan beri bu işe nasıl gönül verdiğimiz, ne şekilde çalıştığımız, kaç geceler nasıl uykusuz kaldığımız, hangi zorlukların üstesinden geldiğimiz, hangi hallere karşı mücadele ettiğimiz, ne gibi uyanıklıklar sergilediğimiz, nasıl da tedbirli davrandığımız.. çoğu kez dilimizde, ama en azından zihnimizde kırık plak gibi dönüp duruyor.

Bu bakımdan, insanın Kârun kıssasından hisse kapıp, şunu her daim akılda tutması gerekiyor: Eğer bu asrın Kârun’ları karşısında bir özenti duyuyor; ve büyük ya da küçük, bize birşeylerin ihsan edildiği herhangi bir noktada zihnimizin kıvrımlarında ‘bendeki ilim sayesinde’ türünden kayıtlar taşıyorsak, Kârun’un akıbetine açık bir vaziyetteyiz demektir. Bu kapıyı kapayıp Kârun’un akıbetinden kurtulmak ise, öncelikle bu vâkıayı dürüstçe tesbit etmemizle mümkündür. İkinci adım, Rabbimizden, Kârun’un nefislerin gözünü kamaştıran serveti karşısında kalb gözlerinin açıklığı sayesinde zerre kadar ubudiyet tavizi vermeyen Musa’nın dirayetinden, Hârun’un ferasetinden, Yûşâ’nın sadakatinden bizi de hissedar kılmasını istemek ve yönümüzü buna göre çizmek olacaktır.

Böylece, umulur ki, Rabbimiz bize de bir asâ-yı Musa versin. Umulur ki, Rabbimizin bize verdiği her nimet, her ihsan, her servet, bize O’nu bildirsin, O’nu sevdirsin…

Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.