FANDOM

Torosilköğretim (duvar | katkılar) tarafından oluşturulmuş 17:56, Haziran 26, 2010 tarihli sürüm

(fark) ← Önceki hâli | en güncel halini göster (fark) | Sonraki hali → (fark)
| Message Wall:Torosilköğretim

PİR SULTAN ABDALEdit

HAYATIEdit

Pîr Sultan Abdal'ın Yaşamı Pir Sultan Abdal, 16.yüzyıl Osmanlı toplumunda yaşamış, şiiri ve eylemleriyle halkla bütünleşmiş bir dava adamı ve lider ozandır. Çeşitli araştırmalarda 6 ayrı Pir Sultan kimliğine değinilir. Sırasıyla, Çorum yöresinden olup bir süre Ankara'da Hasan Dede tekkesinde kalan Pir Sultan'ım Haydar, aruzla şiirler yazan Pir Sultan, Divriği yöresinde yetişen ve asıl adı Halil İbrahim olan Pir Sultan Abdal, 18'inci yüzyılın ikinci yarısı ile 19'uncu yüzyılın başında yaşamış olan Abdal Pir Sultan, 16'ncı yüzyıl sonu ile 17'nci yüzyıl başında yaşayan ve Pir Sultan'ın asılmasıyla ilgili deyişleri söyleyen Pir Sultan Abdal ve son olarak menkıbeleşmiş yaşamıyla tanınan, Hızır Paşa'nın astığı kabul edilen 16'ncı yüzyıl şairi Banazlı Pir Sultan Abdal. Halk edebiyatı araştırmacıları, gerçek Pir Sultan Abdal olarak Banazlıyı kabul eder. Pir Sultan Abdal, Alevi gelenekleri ve tarikat içinde yetişmiştir. Hayati (Şah İsmail), Kul Hüseyin ve Kul Himmet'ten etkilenmiştir. 1510/14-1589/90 yılları arasında yaşadığı tahmin ediliyor. Pîr Sultan Sivas'ın Yıldızeli ilçesinin Çırçır Bucağına bağlı Banaz köyünde doğmuştur. Yıldızdağı eteklerinde, Çırçır'a kırk sekiz kilometre uzaklıkta, denizden bin yedi yüz metre yüksekte, çoğu tek katlı kerpiç evleri, soğuktan korunmak için yarı yarıya toprağa gömülü bir köy... Banaz'da bugün de Pir Sultan'ın olduğu söylenen bir ev, önünde şairin yaşadığı dönemden kaldığına inanılan bir söğüt ağacı, ağacın altında, asâsının ucuna takıp Horasan'dan getirildiğine inanılan bir değirmen taşı vardır. Pîr Sultan yaz aylarının güzel havalarında bu taşın üstüne oturup karısıyla sohbet edermiş. Köylüler bu evi, ağacı, taşı kutsal sayarlarmış.Kızının yaktığı ağıtta uzun boyluluğuna, biçimliliğine değinilen şairin asıl adı, şiirlerinde belirttiğine göre, Haydar'dır. Bir yerde soyunun Yemenli olduğunu, bir yerde Peygamber'in öz torunu olduğunu söyler, bir yerde de İmam Zeynel-Âbidin'den "Zeynel dedem" diye söz eder. Muhammed peygamber soyundan geldiklerini, "seyyid"liklerini ileri sürmek tarikat uluları arasında bir gelenektir. Genel kanı, şairin İran'ın doğusundaki Horasan'dan, önce İran Azerbeycan’ındaki Hoy kasabasına, oradan da Anadolu'ya göçüp Sivas'a yerleşen bir Türkmen soyundan geldiği yolundadır. Çocukluğu çobanlıkla geçen Pîr Sultan'ın okuma yazma bildiği anlaşılır. Tekke eğitimi çerçevesinde halifeler tarihini, peygamber menkıbelerini, evliya menkıbelerini, tarikat kurallarını, Yunus Emre'yi, Hatâyî'yi bilir. Pîr Sultan Alevi-Bektaşi tarikatındandır. Tarikata girme arkadaşı, yani musahibi, Ali Baba'dır. Bağlandığı tekkenin piri ise, Ahmet Yesevî'nin Anadolu'ya gönderdiği dervişlerden Koyun Babanın tekkesinde, Bektaşiliğin kurucusu Hacı Bektaş Veli'nin tekkesinde posta oturmuş, yani en üst makamlara getirilmiş Şeyh Hasan'dır. Pir Sultan, bağlandığı tarikatça yalnız dinsel önder değil, devlet başkanı olarak da görülen Safevi Şahları adına, Anadolu halkını Osmanlının baskılarına karşı ayaklanmaya çağırmış, ve bu ayaklanmaya öncülük etmiştir. Ayaklanma önderi olduğu için Sivas Valisi Hızır Paşa'nın emriyle tutuklanmış, yolundan dönmeyeceği anlaşılınca da asılmıştır. Sadettin Nüzhet Ergun, Abdülbaki Gölpınarlı, Pertev Naili Boratav, Cevdet Kudret, Cahit Öztelli, Sabahattin Eyuboğlu, Mehmet Fuad, Orhan Ural, Mehmet Bayrak ve Erol Toy'un Pir Sultan Abdal ile ilgili araştırmaları ve kitapları vardır.

EDEBİ KİŞİLİĞİEdit

 Pir Sultan Abdal Alevi-Bektaşi geleneğinin en büyük şairlerinden biri olduğu gibi kendine özgü güçlü ve inançlı söyleyişi, özel terimleri, biraz alaycı fakat ince ve samimi deyişleri ile edebiyatımızda önemli yer tutmaktadır. Dili hemen hemen bütün tekke şairlerine göre  daha sade tatlı bir köy lehçesidir. Şiirlerinde büyük bir lirizm vardır.Şiirlerinin birçoğu bestelenmiştir. Toprağa ve tarıma özgü gelenekleri çok iyi bilmektedir. Allah aşkı ile karışık bir hava içinde günlük yaşamı, manevi ve maddi aşkları da yazdığı dikkati çekmektedir. Tasavvuf, Hz. Ali sevgisi, insan sevgisi, yaşamda eşitlik, kardeşlik, evren, ölümsüzlük, Tanrı-insan birliği gibi konular vardır şiirlerinde. Tekke ozanlarının dilindeki yabancı sözcükler ve tasavvufla ilgili imgeler onun şiirlerinde görülmemektedir. Eserlerinde hece ölçüsünü
kullanır. Şiirlerinde kullandığı duraklarda kelime bölüntülerine çok az rastlanır. Diğer şairler gibi divan edebiyatına özenmemiştir.

Sabahattin Eyüboğlu, PİR SULTAN'A SELAM derken şunları söylüyor: "Anadolu halkının bağrında açılmış bir kızıl güldür Pir Sultan. Kişiliği, özü, sözü halkla öyle içten içe kaynaşmış ki, nerede kendisinin, nerede halkın dile geldiğini kestiremezsiniz. Halk öldürülen sevgilisini kendi soluğuyla diriltmiş, diline diller, sazına sazlar katmış yaşatmış, ölüsüne dirisinden daha güçlü, daha etkili bir varlık kazandırmış, sönmüş bir canı bin canla yeniden tutuşturmuş. Şiirleri sağlıklarında yazıya geçmemiş eski halk şairlerimizden hiçbirinin hiçbir şiiri için, kendi ağzından çıktığı kesinlikle söylenemez. Ölümünden sonra halkın ağzından derlenmiş şiirlerde hangi sözlerin hangi sözlere katıldığını kestirebilmek için şairin kimliği, kişiliği üstüne su götürmez belgeler, tanıklıklar bulunması gerekir. Oysa, Yunus başta olmak üzere, bizim halk şairlerimizin kimlikleri, kişilikleri çok kez halkın ağzından derlenmiş şiirlerindeki ip uçlarından çıkarılmaktadır. Halk beğendiği bir şaire onun söylemeyeceği, söyleyemeyeceği sözleri kolay kolay söyletmez, söyletemez, orası doğru; ama benimsediği şair susturulmuş, sesini duyuramaz olmuşsa onun ağzından, onun gönlünce ve söyleyiş biçimiyle sözler yarattığı su götürmez bir gerçektir. Pir Sultan'ın darağacına giderken söylediklerini onun ağzından halkın söyletmiş olması daha akla yakındır. Ne kendisi o şiirleri saza uyduracak durumdadır ne de Hızır Paşa o şiirlerin halka ulaşmasını sağlayacak adamdır. Söyleyene bakma, söyletene bak demekle bizim halkımız halk şairlerinin sırrını çözmüştür. Halk şairi gerçekten halkın şairi ise neyi kendisinin neyi halkın söylediğini hiçbir bilgin ayırt edemez. Şu dizeler üzerine düşünelim isterseniz: Ben Musa'yım, sen Firavun / İkrarsız şeytan-ı lain / Üçüncü ölmem bu hain / Pir Sultan ölür dirilir. Kendisini astırmış olan Hızır Paşa'ya bu sözleri Pir Sultan darağacına gider ayak mı yazıp ya da söyleyip halka ulaştırmanın bir yolunu bulmuştur? Kolay kolay inanılır bir şey değil bu. Oysa bu sözleri, Pir Sultan'ı Hızır Paşa'ya inat yüreğinde dirilten halkın söylemiş olması akla ve halk şiiri geleneklerine daha uygun. Ama kendi söylemeyip söyletmiş olsa bu sözler yine de Pir Sultan'ın sayılır ; çünkü onun kişiliği, düşünce ve söyleyişiyle dile gelmişlerdir, Pir Sultan'ı diriltmişlerdir. Pir Sultan, Anadolu halkından kopmuş, köyün köylünün dilinden anlamaz olmuş, Arabın zemzem suyunu halkın alınterinden daha kutsal sayacak kadar yozlaşmış, çıkmaz yollara sapmış, çıkarcıların çamuruna saplanmış olan Osmanlı sarayına karşı bir başkaldırmaydı. Saray, Pir Sultan'ı astırıp, halkın kanıyla beslenen yobazları tutmasaydı, astığı astık, kestiği kestik bir imparatorluk kuramazdı; ama daha uyanık, daha insanca bir devlet olma yolunu bulabilir, halkından daha az kültürlü olmak ayıbından kurtulabilirdi. Bizim halkımız ta Yunus Emre'den beri başına geçen devlet adamlarından daha uyanık olduğunu gösteregelmiştir. Uyanmaya engel olan yobazlığı hep saray beslemiş; oysa halk bütün şairleriyle yobazlara karşı amansız bir savaş açmıştır. Sarayın İstanbul ortasında kurduğu medreselerden bir tek ama bir tek yüzümüzü ağartacak insan yetişmemiş; ama halkın dağ başlarında, devletten yardım görmek şöyle dursun, devletin Hızır Paşa'ları eliyle asılmayı göze alarak yaşattığı tekkelerde, yoksulluğu ateşe ve ışığa çeviren ocaklarda, çağdaş insanlığa seslenen Pir Sultan'lar yetişmiştir."

   Pir Sultan Halk edebiyatı geleneklerinden hiç ayrılmamış, ölçü, uyak, biçim, dil, söyleyiş özellikleriyle, bir halk ozanı görünümünü hep sürdürmüştür. Şiirlerini genellikle hece ölçüsünün 11'li (4+4+3 ve 6+5) ya da 8'li (4+4 ve 5+3) kalıplarıyla yazmış, arada 7'li kalıbı da kullanmıştır. Aruz ölçüsüyle şiiri yoktur. Yalnız, gene heceyle yazdığı bir şiirinde gazel düzenini denemiştir. Bunun dışında şiirleri hep dörtlükler biçimindedir, koşma ya da semah biçiminde... Çoğu zaman yarım uyak kullanmış, ses azlığını rediflerle giderme yoluna da sık sık başvurmuştur.

Şiirlerinden Pir Sultan’ın saza bağlılığı açıkça anlaşılıyor. İyi bir çalgı ustası olduğu da düşünülebilir. Konularını yalnızca dinsel inançlardan, mezhep ya da tarikat inançlarından almamış, yaşamın çeşitli yönleri üzerine kesinlikle din dışı şiirler de söylemiştir. Tarikat şiirlerinde ise, Ali, On İki İmam gibi genel konuların yanı sıra, kendi kavgasını, yaşadığı günlerdeki çatışmaları, ayrıntılarıyla yansıtmış olması çok ilginçtir. Kurumsal konulara, örnekse Tasavvufun derin sorunlarına girmemiş, yaşam karşısında hep somut, hep dışa dönük kalmıştır. İnançlarının,kavgasının yılmak bilmez, sözünü sakınmaz bir propagandacısıdır. Onun şiirlerini okurken Anadolu'nun toplumsal tarihi üzerine bilgiler ediniriz. Devlet düzeninin bozukluğunu, mezhep ayrılığından doğan iç kavgaları, bu yüzden Alevîlere yapılan zulümleri, kadıların haram yediğini, müftülerin yalan yanlış fetva verdiğini, Şiilerin karşılaştığı güçlüklerin Sünni halktan değil, Sünni Osmanlı Devleti'nden geldiğini öğreniriz. Alevi Türkmenlerin, yönetimi durmadan bozulan, dinsel hoşgörüden uzaklaşan Osmanlılardan nasıl kopup, Mehdi diye, kurtarıcı diye İran Şahlarına sarıldıklarını siyasal kaygılara nasıl araç edildiklerini görürüz. Bu bağlanışın altındaki çaresizlikleri, giderek bu bağlanışın yarattığı umut kırıklıklarını sezeriz. Pir Sultan din dışı konular işlerken halk ozanlarının kalıplaşmış sözlerini kullandığı gibi, zaman zaman bunlardan bütünüyle uzaklaşmış köy yaşamını tertemiz, katkısız bir gözlem gücüyle yansıtan şiirler de söylemiştir. İnsan, hayvan, doğa sevgisiyle örülmüş şiirler... Kullandığı dil çağının konuşma dilidir. Yabancı sözcükler, din, mezhep, tasavvuf, tarikat aracılığıyla yaşadığı günlerin konuşma diline girdiği oranda onun şiirlerine de girmiştir.

YETİŞTİĞİ TOPLUMSAL DÜZENEdit

Anadolu Selçuklu döneminde, Anadolu’da her türlü toplumsal baskı, ağır vergi ve Moğol istilasına karşın dinsel anlamda bir hoşgörü yaşanırdı. Bunun kaynağı Horasan erenleri olarak bilinen Alevi bilginlerinin, Anadolu’ya yerleşmesiyle oluşan bir hareketin sonucudur. 1239’da Selçuklu Sultanı Gıyasettin Keyhüsrev’e karşı yapılan Babailer Ayaklanmasının dinsel bir ayaklanma olmayıp, Sultan ile vezirinin ülkeyi yaşanamaz duruma sokmaları ve Türkmenlere karşı Acem kökenlileri devlet yönetiminde tutup, halka baskı yapmalarından kaynaklanmaktadır. Baba İshak adlı bir erenin örgütlediği hareket toplumsal bir halk hareketidir. Her ne kadar resmi tarihler bunun dini bir ayaklanma olduğunu yazsa da, güvenilir kaynaklar bu ayaklanmanın temelini de ekonomik etkenler olduğunu açık bir biçimde belirtmektedir.

     Dinsel hoşgörünün kaynağı, Anadolu erenlerinin bütün Türk topraklarına dağılarak kurdukları tekkelerde verilen eğitimin sonucudur. Hacı Bektaş Veli, Baba İlyas, Geyikli Baba, Barak Baba, Saltuk Baba, Mevlana Celalettin Rumi, hümanist düşüncenin Anadolu’daki temsilcileriydi. Osmanlı Devleti’nin kuruluşunun temelinde yatan bu felsefe, küçük bir beylikken, kısa sürede genişleyerek, hem Türkler hem de Anadolu’nun yerli halkları tarafından benimsenen bir devlet olmasının özünü, bu Anadolu erenlerinin yarattığı kültür oluşturmaktadır. Alevi ereni olan Edebalı’nın kızıyla evlenen Osmanlı Beyliği’nin kurucusu olan Sultan Osman, bu birikimin özünü çok iyi biliyordu. Osmanlı Devleti gelişip fetihler arttıkça egemen sınıf olan feodal beyler ağırlığını hızla arttırıyordu. Sınır beyleri, feodal beyler ortaya çıktıkça, halkın benimsediği erenlerin felsefesiyle çelişki de kendini gösteriyordu. Kuruluş Döneminde Osmanlı Sultanları, her ne kadar feodal beylerle birlikte hareket etse de bu felsefenin direk savunucusuydular. 1512’de babasını tahttan indirerek iktidar erkini eline geçiren Yavuz Sultan Selim, feodal beylerle hızlı bir işbirliğine girdi. Mısır’ın fethi sırasında Halifelik sanını da, eline geçirince, Anadolu’da oluşan, hoşgörüyü ve hümanizmi içinde barındıran Alevi düşüncesiyle doğal olarak aralarında çelişki oluştu. Feodal beyler, bu felsefeye sıcak bakmıyorlardı. Bunun tersi de beklenemezdi. Devlet yapısında oluşan Arap ve Acem egemenliği, Türkmen ve Türkleri ister istemez dışlıyordu. Yine bir Türk hükümdarı olan Safevi Devleti’nin Sultanı Şah İsmail’in Bektaşi ve Alevi felsefesine yatkınlığı, Arap ve Acem dili yerine Türkçeyi resmi dil olarak benimsemesi, Anadolu’daki halk arasında bir sıcaklık yaratıyordu. Bunun farkında olan egemen güçlere göre Anadolu için büyük bir tehlike olarak gördükleri Şah İsmail ve Anadolu’da Şah İsmail yanlısı olarak düşündükleri Alevi Türkmenleri pasif hale getirilmeliydi. Bu baskı ve yıldırma harekâtı, bütün Anadolu topraklarında uzun süreli devam etti.
   Bu baskılar nedeniyle kentlerden hızla uzaklaşan bu kesim, dağlık ormanlık bölgelerde yaşamlarını güçlükle sürdürmekteydi. Sünni düşünceyi benimseyen köylüler de bu sömürülmüşlükten, ezilmişlikten payını alıyordu. Tümüyle ezilen, asker edilen, vergilendirilen kesim Alevi’siyle, Sünni’siyle Anadolu halkıydı. Bu nedenlerle halk egemen sınıfın baskısına karşı yavaş yavaş uyanıyordu. Sürekli isyan halinde olan Anadolu köylüsünün bitip tükenmek bilmeyen ve tarihe Celali İsyanları olarak geçen mücadelelerin uzantısıydı. Bu ayaklanmalar dinsellikten çok uzak, tamamen ekonomik koşulların çekilmezliğine karşı bir başkaldırıdan başka bir şey değildi.  
     Sivas’ın dağlık bir köyü olan Banaz’da doğup büyüyen Pir Sultan Abdal; yaşamı süresince devlet yöneticilerinin ve feodal beylerin baskısını yaşamış, halkın ezilmişliğine, horlanmasına, ürettiğinin üçte ikisinin vergi diye kadı ve din adamlarına gittiğine tanık olmuş, uzun süre halkın bu zorbalıktan nasıl kurtulması gerektiğinin bilincini kafasında oluşturmuştur. Onun başkaldırı ve halkı zulme karşı ayaklanmaya iten şiirleri kısa sürede Anadolu halkı arasında yayıldı.
   Bazıları her ne kadar Pir Sultanı başkaldıran asi biri olarak gösterse de gerçekte Pir Sultan Abdal’ın yaşadığı Sivas bölgesinde o tarihlerde hiçbir halk ayaklanmasına rastlanmamaktadır. O bir derviş olarak toplumu ilmiyle ve aklıyla bilgilendirmiştir. Tekke ve Tasavvufun kalıplarını aşıp geniş bir halk kesimine seslenebilmiştir. Medrese öğrenimini Erdebil’de görmesine rağmen bazı halk şairlerinin tersine Divan Edebiyatından hiç etkilenmemiştir. Pir Sultan Abdal Türk diline sahip çıkmıştır. O, Anadolu Türkmen Alevilerinin en büyük önderlerinden biridir. Pir Sultan Abdal, Anadolu halkını Osmanlı yönetimine karşı kışkırttığı, ayaklanmaya çağırdığı belki de bir ayaklanmaya öncülük ettiği düşüncesiyle Sivas Valisi Hızır Paşa’nın emriyle tutuklanmış, yolundan dönmeyeceği anlaşılınca da asılmıştır.

ŞİİRLERİEdit

Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.