FANDOM


KUR'AN'IN TİLAVETİ VE KIRAATI BÖLÜMÜ

BİRİNCİ BAB: TİLAVETEdit

BİRİNCİ FASIL :TİLÂVETE TEŞVİK

ـ1ـ عن أبى موسى رَضِىَ اللَّهُ عَنْهُ. قال: ]قال رسولُ اللَّه #: تَعَاهَدُوا هَذَا الْقُرآنَ. فََوَالَّذِى نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ لَهُوَ أشَدُّ تَفَلُّتاً مِنْ صُدُورِ الرِّجَالِ مِنَ ا“بْلِ مِنْ عُقُلِهَا[. أخرجه الشيخان

.1. (903)- Ebu Mûsa (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Şu Kur'ân'ı muhafazaya itina gösterin. Muhammed'in nefsini kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl'e kasem olsun Kur'ân-ı Kerim'in (hafızalardan) kaçması, develerin bağlarından boşanıp kaçmasından daha kolaydır." [Buharî, Fedailu'l-Kur'ân 23; Müslim, Salâtu'l-Müsâfirîn 231 (791).]

ـ2ـ وفي أخرى للثثة والنسائى عن ابن عمر رَضِىَ اللَّهُ عَنْهُما مرفوعاً. ] إنَّما مَثَلُ صَاحِبِ الْقُرآنِ كَمَثَلِ صَاحِبِ ا“بْلِ الْمُعَقَّلَةِ إنْ عَاهَدَ عَلَيْهَا أمْسَكَهَا وَإنْ أطْلَقَهَا ذَهَبَتْ

.2. (904)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) Resûlullah'ın şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

"Kur'ân-ı Kerim'i ezberlemiş olan kimse, bağlı devesi olan kimse gibidir, bu adam devesine itina gösterirse onu elinde tutar, salıverirse deve çeker gider." [Buharî, Fedâilu'l-Kur'ân 23; Müslim, Salâtu'l-Müsâfirin 226, (789); Muvatta, Kur'an, 4, (1,202); Nesâî,Salât 37, (2, 154).]

ـ3ـ وعن جابر رَضِىَ اللَّهُ عَنْهُ قال: ]خَرَجَ عَلَيْنَا رسولُ اللَّه # وَنَحْنُ نَقْرأُ القُرآنَ

وَفِينَا ا‘عْرَابِىُّ وَالْعَجَمِىُّ. فقَالَ: اقْرَءُوا؟ فَكُلٌّ حَسَنٌ. وَسَيَجِئُ أقْوَامٌ يُقِيمُونَهُ كَمَا يُقَامُ الْقِدْحُ يَتَعَجَّلُونَهُ وََ يَتَأجَّلُونَهُ[. أخرجه أبو داود

.3. (905)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Aramızda bedevî ve gayr-ı Arapların da bulunduğu bir cemaatte Kur'ân okuyorduk. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yanımıza geldi.

"- Okuyun, dedi. Her okuyuş güzeldir. Öyle kimseler gelecek ki, onlar, Kur'ân'ın kelime ve lafızlarını, ok yapılacak çubuğun düzlenmesi gibi düzleyecekler. Ondan elde edilecek ücreti âhirete bırakmayıp dünyada alacaklar." [Ebu Dâvud, Salât 139, (830).]

AÇIKLAMA:

Kur'ân-ı Kerim'i ezberlemek yeterli değildir. Onun unutulmaması için hususi gayret göstermek gerekmektedir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yukarıda kaydedilen ilk iki hadiste, insan fıtratının ezberlediği şeyleri çabuk unutmaya mütemâyil olduğunu, unutkanlığın insanlarda mühim bir zaaf olarak mevcudiyetine dikkat çekmekte, Kur'ân'ın unutulmaması için, bu zaafı bilerek hususi gayret gösterilmesini hatırlatmaktadır. Kur'ân'ın muhafazası onun sıkca tilâvet edilmesine bağlıdır; bırakılıvermesi, okunmamasıdır.

Kur'ân-ı Kerim'in muhafazası, ezberlerin korunması okumaya bağlı olunca, hatıra şu soru gelebilir: Okumaktan maksat güzel okumak mıdır, güzel okuyamıyorsak ne yapalım? Üçüncü hadis bu sorumuza cevap getirmektedir: "Okuyun, her okuyuş güzeldir." Yâni kusurlu da olsa, eksiği de bulunsa okumak, okumamaktan iyidir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), hadisin devamında, insanları hoşlandırmak kasdıyla Kur'ân-ı Kerim'in tilâvetini güzel yapmaya zorlanacak kimselerin zuhur edeceğini, ancak bunların Allah'ın rızası değil, insanların takdiri ve böylece elde edilecek madde kaygusuyla bu zorlanmaya, kıraatını güzel yapma gayretine girdikleri için ücretlerini peşin almış sayılarak, uhrevî sevaptan mahrum kalacaklarını belirtiyor. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu tebşiriyle günümüzde mevlüthanlık, hafızlık gibi hizmetleri "san'atkârız" havası içinde yürütüp dinin tecviz etmediği bid'alara, haramlara giren şahısları mucizâne ihbâr etmektedir.

İKİNCİ FASIL: TİLÂVET ÂDÂBI

ـ1ـ عن البراء رَضِىَ اللَّهُ عَنْهُ. قال: ]قال رسول اللَّه #: زَيِّنُوا الْقُرآنَ بِأصْوَاتِكُمْ[. أخرجه أبو داود والنسائ.قلت: وأخرجه البخارى في آخر صحيحه ترجمة. والمراد بقوله: زَيِّنُوا الْقُرآنَ بِأصْوَاتِكُمْ رفع الصوت بالقراءة، واللَّه أعلم

.1. (906)- Berâ (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdu:

"Kur'ân-ı Kerim'i sesinizle güzelleştirin." [Ebu Davud, Salât 355, (1468); Nesâî,Salât 83, (2, 179, 180); İbnu Mâce, İkâmet 176, (1342).]

Derim ki: Buharî, bu rivayeti Sahih'inin sonunda bab başlığında (tercümede) kaydetmiştir (Tevhid 52). "Kur'an'ın sesle tezyininden maksad, kıraat sırasında sesin yükseltilmesidir (Doğruyu Allah bilir).

AÇIKLAMA:

Kur'ân-ı Kerim'in güzel sesle tezyin edilmesi meselesi, âlimler arasında farklı anlayışlara sebep olmuştur.

"Kur'ân'ın sesle tezyine ihtiyacı yoktur" kanaatinde olanlar, rivâyetin Berâ (radıyallahu anh) tarafından yapılmış olan زَيَّنُوا اَصْوَاتَكُم بالقران "seslerinizi Kur'ân'la güzelleştirin" şeklindeki rivayetine dayanarak hadisin maklub (rivayet sırasında kelimelerin yerleri değişmiş) olduğunu söylemiştir. Bu kanaatte olanlara göre, Kur'ân-ı Kerim'in kimsenin sesinden güzellik kazanma ihtiyacı yoktur. Cenab-ı Hakk'ın kelâmıdır, üstelik Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın ebedî bir mucizesidir. Her yönüyle güzeldir. Bizler onun kıraatiyle sesimizi güzelleştirmeye muhtacız. Öyle ise hadis: "Kur'ân'ı kıraat edin, sesinizi onunla meşgul edin, onun kıraatı şiârınız, zinetiniz olsun" demektedir. Ancak, çoğunluk, hadiste kalb aramaya gerek duymazlar. İbnu Deybe'nin kaydettiği gibi, hadiste geçen Kur'ân kelimesinden maksad, Kur'ân'ın tilâvetidir, binâenaleyh kuvvetli bir hıfz ve güzel bir sesle, Kur'ân-ı Kerim'in okunuşunun güzelleştirilmesi gereğini anlamak lâzımdır. Zira güzel söz, güzel sesle daha da güzelleşir. Kur'ân' ın güzel bir eda ve hoş bir sesle okunması, onu dinlemeye ve kulak vermeye insanların meylini artıracaktır. Öyle ise hadisten Kur'ân okurken, imkân nisbetinde sesin güzelleştirilmesi, güzel tilâvete ulaşmak için de sesin hususî terbiyeden geçirilmesi gerektiği anlaşılmalıdır.

Bu noktada hemen kaydedelim ki, Kur'ân-ı Kerim'in tilâvetini güzel kılmak için, tegannî denen şarkıvâri tarza yer vermemek gerekir. Âlimler tilâvette tecvid kaidelerinin dışına çıkarak tegannîye kaçılmasının mekruh olduğunu belirtirler. Böyle bir tilâvet karşısında dinleyenlere de aksülamel göstermesi gerekmektedir. Kelâmullah her yönüyle farklıdır. Tilâvet yönüyle de hususiyeti korunacak, şarkı, türkü, gazel gibi lâdinî musikiye benzetilmeyecektir. Aliyyu'l-Kârî, Mirkat'ta bu tarzda okumanın haram olacağına, böyle bir tilâveti dinleyenin de günahkâr olacağına dair fetva kaydeder; bunun, müdâhale edilmesi vâcib olan en kötü bid'alardan biri olduğunu belirtir.

Kârî , sadedinde olduğumuz hadisi açıklama zımnında, bu mânada varid olan başka rivayetler de kaydeder.

"Kur'ân'ı sesinizle güzelleştirin. Zira güzel ses Kur'ân'ın güzelliğini artırır" (Nesâî, İbnu Hibbân, Hâkim).

"Güzel ses Kur'ân'ın zinetidir" (Taberânî).

"Her şeyin bir süsü vardır, Kur'ân'ın süsü güzel sestir" (Abdurrezzak).

Aliyyu'l-Kârî, bu rivayetleri kaydettikten sonra şu değerlendirmeyi yapar: "Burada Kur'ân'ın sesle güzelleştirilmesine bir emir vardır. Kur'ân'ın sesle güzelleşmesi müşâhede ile sâbit bir gerçektir. Öyle ise bu durum, hadisin maklub olduğu iddiasını reddeder, kalb bunda değil, muhalif rivayettedir."

Bu iki görüşün cem'edilmesine bir mâni olmadığını belirten Kârî, kanaatini te'yid eden bir vak'ayı yüce sahâbî Abdullah İbnu Mes'ud (radıyallahu anh)'dan -Gavs-ı Âzam Abdülkadir Geylânî Hazretleri'nden naklen- kaydeder. Büyüklerin çok yönlü derslerle dolu olan davranışlarından biri olan hâdiseyi sunmada faydalar umuyoruz:

"Abdullah İbnu Mes'ud (radıyallahu anhümâ) bir gün Kûfe mahallelerinden birinde giderken bir yere gelir. Orada bir grup fâsık bir evde toplanmış, eğlenmekteler: Zâzân isminde birisi ud çalmakta ve çok güzel sesiyle şarkılar okumakta, diğerleri de içki içip naralar atmaktalar. İbnu Mes'ud Zâzân'ın sesini işitince: "Ne güzel ses! Eğer bu, Kitabullah'ın kıraatinde kullanılsaydı, o zaman daha güzel olacaktı!" der. Ridâsıyla başını örtüp yoluna devam eder.

Onun sesi Zâzân'ın kulağına gelir ve:

"- Kimdir bu?"

diye sorar. Kendisine: Onun, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın ashâbından Abdullah İbnu Mes'ûd olduğu söylenir.

"- Peki ne demişti?"

diye sorar. Kendisine:

"- Ne güzel ses! Eğer bu, Kitabullah'ın kıraatinde kullanılsaydı, o zaman daha güzel olacaktı!"

dediği haber verilir.

Derhâl Zâzân'ın kalbine bir heybet (ürperti) girer. Kalkıp udunu yere çalarak parçalar. İbnu Mes'ud'a yetişir, mendilini boynuna takarak yüce sahâbinin önünde ağlamaya başlar. (Onun ağlayışından duygulanan) Hz. Abdullah (radıyallahu anhümâ) boynuna sarılır ve bir müddet beraber ağlaşırlar.

Sonra Abdullah:

"- Allah'ı seveni ben nasıl sevmiyeyim?"

der. Adamcağız, ud çalmış olduğu için tevbe eder ve İbnu Mes'ud (radıyallahu anh)'un bir daha peşini bırakmaz. Kur'ân öğrenir, Abdullah'ın ilminden büyük bir pay tahsil eder. Öyle ki, ilimde hatırı sayılır bir imam olur."

Kârî, bu hadiseyi naklettikten sonra, Kur'ân tilâvetinin güzel sesle tezyin edilmesi gerektiğine dair kanaatini te'yiden Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Ebu Mûsa el-Eş'arî hazretlerine (radıyallahu anh) söylediği şu sözlerini kaydeder:

"Sana Âl-i Dâvud'a verilen mizmarlardan (1) bir mizmar verilmiştir. Dün gece seni dinlerken beni bir görmeliydin. Gerçekten sana Âl-i Dâvud'a verilen mizmârlardan biri verilmiş." Bir başka misal: "Güzel sesle Kur'ân okuyan bir kimseye Allah'ın gösterdiği alâka ve yakınlık, güzel sesli câriyeye efendisinin duyduğu alâka ve yakınlıktan çok daha fazladır."

Netice olarak şunu söyleyebiliriz: Esas olan Kur'ân'ın okunmasıdır. Tertil ile okuyarak kıraatı süslemenin müstehab olduğunda bütün ulema müttefiktir.

Tegannî ve lahn ile okuma hususunda zâhirî bir ihtilâf var. Cevaz veren olduğu gibi, cevaz vermeyenler de var.

Cumhur cevaz vermez, çünkü bunda huşû kaybolmaktadır.

İmam-ıŞâfiî'nin bir kavline göre "caiz", bir kavline göre "değil" dediği rivayet edilmişse de, Nevevî'nin açıklaması iki görüşün bir olduğunu, farklılığın zâhirde kaldığını gösterir. Şöyle der: "Ulemâmız, bu meselede Şâfiî'nin ihtilaf etmediğini söylerler. Çünkü, derler, farklı görüşleri, farklı durumlar hakkındadır. Caiz değil dediği durum, gereksiz yerlerde uzatmak, gerekli yerde uzatmamak, gerekli yerde idgamı terkedip gereksiz yerde idgam yapmak gibi, kelimelerin tabiî hallerini değiştirerek mânasının bozulma durumuyla ilgilidir. "Caiz" dediği durum da bu menfi yola tevessül edilmeden (tecvid kaidelerine uygun şekilde) yapılan kıraatle ilgilidir."

Şu halde ihtilâf denen husus, büyük ölçüde kavram kargaşası dediğimiz şeyden ileri gelmektedir.

ـ2ـ وعن حذيفة رَضِىَ اللَّهُ عَنْهُ. قال: ]قال رسولُ اللَّهِ #: اقْرَءُوا الْقُرْآنَ بِلُحُونِ الْعَرَبِ وَأصْوَاتِهَا، وَاِيَّاكُمْ وَلُحُونَ أهْلِ الْعِشْقِ وَلُحُونَ أهْلِ الْكِتَابَيْنِ، وَسَيَجِئُ بَعْدِى قَوْمٌ يُرَجِّعُونَ بِالْقُرآنِ تَرْجِيعَ الْغِنَاءِ وَالنَّوْحِ َ يُجَاوِزُ حَنَاجِرَهُمْ مَفْتُونَةٌ قُلُوبُهُمْ وَقُلُوبُ الَّذِينَ يُعْجِبُهُمْ شَأنُهُمْ[. أخرجه رزين

.2.(906)- Huzeyfe (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Kur'ân'ı Arap lahn'ı ve Arap sesleri üzere okuyun. Sakın ha, ehl-i aşk ve ehl-i kitabeyn'in lahn'ı üzere okumayın. Bilesiniz, benden sonra bir kavm gelecek ki, onlar Kur'ân'ı okurken, şarkı ve mâtem tercîi gibi terci' ile okuyacaklar. Onların (imanları laftadır) gırtlaklarından öte geçmez. Kalbleri fitne ve fesada uğramıştır. Böylelerinden hoşlanan kimselerin kalpleri de fitne ve fesad içindedir." [Rezîn rivayet etmiştir. (Suyutî, Câmiu's-Sağîr'de kaydeder (Feyzu'l-Kadir 2, 65).]

AÇIKLAMA:

Lahn, ezdâd denen birbirine zıt mânalar taşıyan kelimelerden biridir. Dilin yanlış kullanılması mânasına geldiği gibi, dili kaidesine (i'rabına) uygun olarak kullanma mânasına da gelir. Kelime her iki mânada hadislerde geçer. Anlamak, kavramak manasına da gelir. Keza lügat olarak asıl mânâsı: "Doğru istikametten meyletmek, sapmak" mânasına gelir. "Lahn"ın lügat (kelime) mânası da mevcuttur.

Yukarıdaki hadiste, "Arap dil kaidelerine (i'râba) uygunluk" mânasındadır. Arkadan gelen "Arap sesleri üzere okuyun" ifadesi de bu mânayı te'yid eder. Hadis, sonra da Yahudi ve Hıristiyanların kitaplarını okudukları şekilde Kur'ân'ı okumaktan men etmektedir. Buradan da anlıyoruz ki, Ehl-i Kitap da dinî metinleri, ibadet maksadıyla, kendilerine has bir üslubla okumakta imişler. Bu hal halen devam etmektedir. Ehl-i Kitab'ı taklidin yaygınlaştığı bir zamanda bu ikâz-ı Nebevînin de hatırda tutulması gerekir.

Hadisin Câmi'u's-Sağir'deki aslında ehl-i fısk tabiri de yer alır. Yani "Fâsıklar gibi de okumayın" denmektedir.

Câmi'u's-Sağir'de hadisin devamında da biraz farklılık gözükmektedir.

فَإِنَّهُ سَيَجِىءُ بَعْدِى قَوْم يُرجِِّعُونَ بالقرآن تَرْجِيعَ الغناء وَالرَّ هْبَانِيَّةِ والنَّوْح

"....Benden sonra bir kavm gelecek Kur'ân'ı şarkı gibi, ruhbanların ve mâtemcilerin okuyuşları gibi terci'li okuyacaklar..."

Kıraatte terci' , sesi boğazda geri çevirerek oynatmak, yani dalgalamak, titretmek sûretiyle nağme yapmaktır. Şarkı ve türkülerde, ağıtlarda sıkca ve yaygın şekilde yer verilen bu nağme tarzını Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Kur'ân tilâvetinde yasaklıyor. Sesler boğazdan tabii bir çıkışla çıkacaktır, dalgalandırmak, titretmek yasaktır.

Kur'ân'da bu tarza cevaz verilmemesi, harflerin tabii hallerinin bozulmasındandır.

Münâvî'nin kaydına göre Ahmed İbnu Hanbel'e bu yasağın sebebi sorulunca, soruyu sorana: "Adın ne?" der. Adam: Muhammed, deyince İmam sorar:

"- Sana Ey Muhaammed يَا مُحَامَّد denmesinden hoşlanır mısın?"

Terci'de, görüldüğü gibi harfin tabii hâli bozulduğu gibi, mahrec yerleri de değişmektedir. Mahrec yerlerinin değişmesi ise, mânaya tesir edecektir. Hülâsa bunun getireceği muhtelif mahzurlar sebebiyle, hoş karşılanmamıştır.

ـ3ـ وعن أبى سعيد رَضِىَ اللَّهُ عَنْهُ. قال: ]اعْتَكَفَ رسولُ اللَّه # في الْمَسْجِدِ فَسَمِعَهُمْ يَجْهَرُونَ بِالْقُرآنِ فَكَشَفَ السِّتْرَ فقَالَ: أَ إنَّ كُلَّكُمْ يُنَاجِى رَبَّهُ فََ يُؤْذِيَنَّ بَعْضُكُمْ بَعْضاً، وََ يَرْفَعْ بَعْضُكُمْ عَلى بَعْضٍ في الْقِرَاءَةِ. أوْ قالَ: في الصََّةِ[. أخرجه أبو داود

.3. (907)- Ebû Said (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) mescidde i'tikâf 'a girmişti. Cemaatin Kur'ân'ı cehrî olarak okuduklarını işitti. Perdeyi aralayıp şöyle seslendi:

"- Bilin ki, herkes Rabbine hususî şekilde münâcaatta bulunuyor, bir birinizi (seslerinizle) rahatsız etmeyin. Biriniz okurken (veya namazda iken) diğerinin kıraatini bastırmasın." [Ebu Dâvud, Salât 315, (1332).]

ـ4ـ وعن عائشة رَضِىَ اللَّهُ عَنْها. قالت: ]قَامَ رَجُلٌ مِنَ اللَّيْلِ فَقَرأ وَرفَعَ صَوْتَهُ . فَلَمَّا أصْبحَ قالَ رسولُ اللَّه #: كَأىٍّ مِنْ آيَةٍ أذْكَرَنِيهَا اللَّيْلَةَ كُنْتُ أسْقَطْتُهَا[. أخرجه الشيخان وأبو داود، وهذا لفظه

.4. (908)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Bir gece bir adam kalkıp yüksek sesle Kur'ân okudu. Sabah olunca, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "(Şu kimseye Allah rahmet buyursun) iskat etmiş olduğum bir âyeti bana hatırlatmış oldu" dedi." [Buharî, Şehâdât 11, Fedâilu'l-Kur'ân 26; Müslim, Müsâfirin 225, (788); Ebu Dâvud, Salât 315, (1331).]

AÇIKLAMA:

Parantez içerisindeki ziyâdeyi, rivayetin Ebu Davud'daki aslından koyduk. Müslim'in rivayetinde "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir kimsenin mescitte okumakta olduğu Kur'ân-ı Kerim'e kulak vermiş dinliyordu. "Allah rahmet buyursun, bana unutturulmuş olan bir âyeti bana hatırlattı" dedi" şeklindedir. Yine Müslim'in bir diğer rivâyetinde ise "...bana falan ve falan âyetleri hatırlattı, onları falan ve falan sûrelerden iskât etmiştim" şeklinde gelmiştir.

Buharî'nin rivayetinde de bazı farklılıklar var. Ayrıca, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın dinlediği kimsenin ismi de belli. Bu zat bir rivayete göre Abbâd İbnu Bişr'dir. Odasında iken mescidden kulağına gelen Kur'ân sesinin Ahbâd (radıyallahu anh)'a ait olduğunu da bilmiştir. Diğer bir rivayette ise kulağına gelen sesin kime ait olduğunu sormuştur ve "Abdullah İbnu Bişr" diye söylemişlerdir.

Bu duruma bakarak iki ayrı hâdisenin mevzubahis olduğu da söylenmiştir.

Rivayetlerde Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın -unutturulduktan sonra- hatırlamış olduğu âyetler hangi âyetlerdi, bunlar hangi sûrelerdeydi? tasrihat yok.

Rivayette mevzubahis edilen iskât yani bazı ayetlerin çıkarılması, kasda mukârin bir çıkarma değil, unutma sebebiyle olan bir çıkarmadır.

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın "unuttum" demeyip "bana unutturuldu" demesi de dikkat çekici bir ifâdedir. Bazı âlimler buna dayanarak: "O âyetler, bâzı hikmetlerle, maslahatlara binâen Hz. Peygamber'e unutturulmuş olabilir" dediği gibi, bazıları da: "Kur'ân'ı unuttum" demenin edebe aykırı olduğunu, bu çeşit durumlarda, "Bana unutturuldu" demenin muvafık olacağını söylemişlerdir. Ancak rivâyetin bir vechinde "unutmuştum" ifadesi de gelmiştir.

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in Kur'ân'ı unutmasının iki şekilde olduğu belirtilmiştir:

1- Fazla zaman geçmeden derhatır edilen unutma: Bu beşerî fıtratın gereği olan bir unutmadır. Nitekim bu çeşit unutmaları Resûlullah:

اِنَّمَا اَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ اَنْسَى كَمَا تَنْسَوْنَ

"Ben de sizin gibi bir insanım, sizler gibi ben de unuturum" hadisleriyle ifade etmişlerdir.

2- Cenab-ı Hakk'ın, tilâvetini neshetmek maksadıyla kalbinden çıkarmasıdır. Bu çeşit unutturmaya şu âyetteki istisnâ ile işâret edilmiştir:

سَنُقْرءُكَ فََ تَنْسَى اَِّ مَاشَاءَ اللَّه

"(Ey Muhammed) Kur'ân'ı sana biz okutacağız. Allah'ın dilediği müstesna, hiç unutmayacaksın" (A'la, 6-7).

Birinci çeşit unutma ârizîdir, çabuk geçer. Nitekim:

اِنَّا نَحْنُ نَزَّ لَْنَا الذِّكْرَ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ

"Kur'ân'ı biz indirdik, onu koruyacak olan da biziz" (Hicr, 9) âyetinin zâhiri bu hususu te'yid eder.

İkinci çeşit unutma neshe giren bir husustur. Bu meselede,

مَانَنْسَحْ مِنْ آيَة اَوْ نُنْسِهَا نَأْ تِى بخيرٍ مِنْهَا او مِثْلِهَا

"Herhangi bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır ve unutturursak, onun yerine daha hayırlısını veya onun benzerini getiririz" (Bakara 106) âyetinde dâhildir.

Ulemâ, sadedinde olduğumuz rivâyetten şu hükmü çıkarmıştır: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in tebliğe müteallik olmayan şeyleri unutması caizdir. Tebliğe giren şeyleri ise iki şartla unutabilir:

1- Tebliğ işini yaptıktan sonra.

2- Bu unutma ilânihâye devam etmez. Bunları ya kendiliğinden ya da hâricî bir sebeple hatırlar. Hadis böyle bir hatırlamaya örnektir."

Bazı usulcüler ve bir kısım sûfiler Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) hakkında unutmayı kabul etmezler: "O'ndan asla unutma vâki olmaz, Ondan vaki olan, unutmanın sûretidir, bu da unutma hususunda bir sünnet vermiş olmak içindir" derler. Ancak Kadı İyâz bu görüşe usulcü olarak sadece Ebu'l-Muzaffer el-İsferâyinî'nin katıldığını ve bunun zayıf bir kavl olduğunu kaydeder.

Hadis, ayrıca, geceleyin mescidde Kur'ân-ı Kerim'i yüksek sesle okumanın câiz olduğunu, kendisine hayır gelmesine sebep olan kimseye -bu hayrın ulaşmasını kastedmemiş olsa bile- dua etmenin gerekli olduğunu ifade etmektedir.

"Kur'an'ı unuttum" demek mekruhtur, çünkü saygısızlık ifade etmektedir, "...unutturuldu" demelidir.

Ezberlenen Kur'ân'ın unutulması meselesine gelince, bu hususta selef ihtilâf eder: Bazıları ezberledikten sonra Kur'ân'ı unutmayı "büyük günah"tan saymıştır. Bunların delillerinden biri Ebu Dâvud ve Tirmizî'de tahric edilmiş olan şu hadistir:

عُرِضَتْ عَلَىَّ ذُنُوبُ اُمَّتِى فَلَمْ اَرَ ذَنْبًَا اَعْظَمَ مِن سُورَةٍ مِنَ الْقُرْآنِ اوتِيهَا رَجُلٌ ثُمَّ نَسِيَهَا

"Bana ümmetimin günahları arzedildi. Kur'ân'ı Kerim'den bir sûreyi, önce öğrendiği halde, bilâhere unutan kimsenin günahından daha büyüğünü görmedim."

Bu mevzu üzerine başka rivayetler de var. Ashab'ın Kur'ân'ı öğrendikten sonra unutmayı Hz. Peygamber zamanında büyük günah saydıklarına dair bazı rivayetler de mevcuttur. Ulemâ unutmanın tilâveti terkden ileri geleceğini, terkin de Kur'ân'a kıymet vermeme, küçük, ehemmiyetsiz addetme gibi düşüncelerden neşet edeceğini belirterek, unutmanın müeyyidesinin ağır olacağını söylemişlerdir.

ـ5ـ وعن أم هانئ رَضِىَ اللَّهُ عَنْها. قالت: ]كُنْتُ أسْمَعُ قِرَاءَةَ رسولِ اللَّه # وَأنَا عَلى عَرْشِى[. أخرجه النسائى

.5. (909) - Ümmü Hânî (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Ben evimin damında otururken Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın kıraatini işitirdim." Nesâî, İftihah 81, (2, 179); İbnu Mâce, İkamet 179, (1349).]

AÇIKLAMA:

Rivayette geçen arş veya arîş Arapça'da kralların oturduğu taht, karyola, gölgelenmek için yapılan çardak gibi mânalara gelir. Ayet ve hadislerde sıkca geçer. Medine evlerinin hepsine arîş denmiştir, çünkü serinlemek için üzerine çıkılırdı.

Rivâyet, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in, Kur'ân'ı okurken sesini yükselttiğini ifade etmektedir.

ـ6ـ وعن عبداللَّه بن أبى قيس. قال: ]سأَلْتُ عَائِشَةَ رَضِىَ اللَّهُ عَنْها كَيْفَ كَانَتْ قِرَاءَةُ رسولِ اللَّه # بِاللَّيْلِ، أكانَ يُسِرُّ بِالْقِرَاءَةِ أمْ يَجْهَرُ، قَالَتْ: كُلُّ ذلِكَ قَدْ كَانَ يَفْعَلُ. رُبَّمَا أسَرَّ، وَرُبَّمَا جَهَرَ. فَقُلْتُ: الْحَمْدُللَّهِ الَّذِى جَعَلَ في ا‘مْرِ سَعَةً[. أخرجه أصحاب السنن، وصححه الترمذى

.6. (910)- Abdullah İbnu Ebî Kays anlatıyor: "Hz. Aişe'ye, "Resûlullah'ın geceleyin kıraati nasıldı? gizli mi okurdu, sesli mi okurdu?" diye sordum. Bana:

"- Her iki şekilde de okurdu: Bazan gizli, bazan sesli!" diye cevap verdi. Ben: "Bu işte genişlik yapan Allah'a hamdolsun" dedim.. [Tirmizî, Salât 330,

(449), Sevâbu'l-Kur'ân 23, (2925); Ebu Davud, Salât, 343, (1437); Nesâî, Salâtu'l-Leyl 23, (3, 224); Tirmizî hadise: "Hasensahih" demiştir.]

AÇIKLAMA:

Yukarıdaki hadis, müstakil bir rivayet gibi gözükmekte ve sorunun da gece vakti Kur'ân okumakla ilgili olduğu anlaşılmaktadır. Halbuki, aslında Tirmizî'deki uzunca bir hadisin bir parçasıdır.

İçerisinde birçok fıkıh (mesele) bulunan bir hadisin burada görüldüğü şekilde bölünerek bir parçasının rivayetine hadisciler takti' derler. Bunun caiz olduğu usul kısmında açıklanacaktır.

Hadisin tamamı gözönüne alınınca sualin, geceleyin kılınan namazlardaki kıraatle ilgili olduğu görülmektedir ki, fukaha bu rivayete dayanarak "Geceleyin kılınan namazda kişinin muhayyer olduğu, kıraatini dilerse cehrî (sesli) dilerse sırrî (sessiz) yapabileceği" hükmünü beyân etmişlerdir.

Tîbî, ayrıca, dinî tekliflerdeki genişliğin, Allah tarafından tanınan bir nimet olduğu, diğerleri gibi bu nimete de hamdetmek gerektiği hükmünü çıkarmıştır.

ـ7ـ وعن قتادة. قال: ]سَأَلْتُ أنَساً رَضِىَ اللَّهُ عَنْهُ عَنْ قِرَاءةِ رسُول اللَّه # فقَالَ: كَانَ يَمُدُّ مَدّاً، ثُمَّ قَرَأ: بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ يَمُدُّ بِبِسْمِ اللَّهِ ، وَيَمُدُّ بِالرَّحْمَنِ، وَيَمُدُّ بِالرَّحِيمِ[. أخرجه البخارى وأبو داود والنسائى

.7. (911)- Katâde (merhum) anlatıyor: "Hz. Enes (radıyallahu anh)'e Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in kıraatından sordum. Şu cevabı verdi: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) medleri (uzun heceleri) uzatırdı." Sonra örnek olarak Bismillâhirrahmânirrahim'i okudu ve uzatılacak yerleri belirgin şekilde uzattı: Bismillaahi'yi uzattı, errahmaan'ı uzattı, er rahiim'i uzattı." [Buharî, Fedaili'l-Kur'ân 42, 29; Ebu Dâvud, Salât 355, (1465).]

AÇIKLAMA:

1- Arapça'da bazı heceler uzun, bâzı heceler kısadır. Bu ve benzeri rivayetler, Kur'ân okurken uzun hecelerin hakkının verilmesi, biraz uzatılarak okunması gereğine dikkat çekiyor. Med (uzatma) bahsi tecvid ilminde müstakil bir konudur. Meddin çeşitler vardır. Rabbinin kitabı olan Kur'ân-ı Kerim'i okuyanların tecvidi bilip, kaidesine uygun olarak okuması gerekir. Böylece alacağı feyz ve kazanacağı sevap da artacaktır.

2- Hadiste, Enes hazretleri (radıyallahu anh) medd'e riâyet etmek gerektiğini belirttikten sonra, örnek olarak Besmele'yi veriyor. (Bu örnek, -Ebu Dâvud'un Sünen'de olduğu üzere- bâzı rivayetlerde kaydedilmez. Buhârî'nin rivâyetinde mevcuttur.) Dikkat çekmek istediğimiz bir husus şudur: "Normalde med yapılacak yerler Arap imlâsında bellidir. "Elif", "vav" ve "ye" harfleri med harfleridir. Ancak Kur'ân-ı Kerim'in imlasında her zaman bu harfler medd yapılacak yerde yazılmaz. Besmele misâlinde olduğu üzere. Besmelenin, kaideye göre şöyle yazılması icab ederdi: باسم اله الر حمان الرَّحيم Belki de estetik mülâhazası ile imlâ böyle tutulmamış ve hatta, bâzı rivayetlere göre besmeledeki Sin harfinin -yazılırken- uzatılma emrini de bizzat Resûl-i Ekrem vermiştir. Bilindiği üzere besmele her seferinde Sin harfi uzatılmış olarak şöyle yazılır:

باسم اللَّه الر حمان الرَّحيم Bu imlâ, gerçekten besmeleye müstesna bir estetik değer kazandırmaktadır.

3- Hadisle ilgili olarak şunu da belirtelim: İbnu Hacer'in belirttiğine göre, bazı fukahâ bu hadise dayanarak namazda Fatiha'nın evvelinde her seferinde besmele okunması gerektiği hükmünü çıkarmıştır. Yani, Resûlullah, her rek'atte Fatiha'nın evvelinde besmeleyi okumuş olmalıdır. Halbuki, Müslim'in Hz. Enes'ten kaydettiği bir rivayette Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın namazda besmeleyi okumadığı belirtilmiştir.

İbnu Hacer, besmelenin Fatiha'dan önce okunması meselesine, sadedinde olduğumuz hadisten delil çıkarmanın uygun olmayacağını belirterek, ihtilâfı çözer. Der ki: "Besmeleyi okuduğu zaman, Resûlullah'ın, medlere riâyet ederek okuduğunu belirtmek, her rek'atte Fatiha'nın evvelinde besmeleyi okuduğunu ihbâr mânasına gelmez. Çünkü, Hz. Enes (radıyallahu anh) besmeleyi burada medde misal olsun diye zikredivermiştir."

ـ8ـ وعن أم سلمة رَضِىَ اللَّهُ عَنْها. ]أنَّهَا نَعَتَتْ قِرَاءَةَ رسول اللَّه # قِرَاءَةً مُفَسَّرَةً حَرْفاً حَرْفاً[. أخرجه أصحاب السنن، واللفظ للنسائى

.8. (912),Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ)'den, "Onun Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in kıraatını açık bir şekilde harf harf tavsif ettiği rivâyet edilmiştir." [Tirmizî, Sevâbu'l-Kur'ân 23, (2924); Ebu Dâvud, Salât 335, (1456); Nesâî, Salât 83, (2, 181).]

_____________ (1) Mîzmar , üflenerek çalınan kaval nev'inden bir fülüt, bir çalgı âleti. Ancak burada, istiâre yoluyla güzel ses kastedilmiştir.


AÇIKLAMA: Rivayet, Tirmizî'de daha açık olarak kaydedilmiştir. Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ)'ye Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in kıraatından sorulunca şu meâlde cevap verir: "Onun kıraatından size ne? (Onu taklid etmeniz takatınızı aşan bir şey!). O, namaz kılar, namaz kadar uyur, sonra tekrar uyuduğu kadar namaz kılar, sonra tekrar namazı kadar uyurdu, sabah oluncaya kadar." Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ) Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın kıraatını harf harf açık bir şekilde târif eder. Şârihlerin belirttiği üzere tertil üzere ve tecvid kaidelerine uygun olarak yapılan bir okuyuş idi. Tertil, Kur'ân'ı okurken teenni ve tedebbür ile ağır ağır okumaktır. Sadedinde olduğumuz rivayet, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in Kur'an'ı tertil üzere okuduğunu belirtmektedir. Bu hususta başka rivayetler de var. İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) bunun ehemiyetini belirtmek maksadıyla şöyle buyurmuştur: "Tertil üzere tek sûre okumayı, tertilsiz olarak Kur'ân'ın tamamını okumaya tercih ederim." ‘نْ اُقْرَأَ سُورَةَ اُرَتِّلُهَا اَحَبُّ إِلَىَّ مِنْ اَنْ اَقْرَ أَ الْقُرْ اَنَ كُلَّهُ بِغَيْرِ تَرْتِيلٍ Ümmü Seleme validemiz (radıyallahu anhâ), hadisin bir başka vechinde şu açıklamayı yapmıştır: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Kurân-ı Kerim'i okurken âyet âyet keserdi (yani her âyeti okuyunca bir duruş yapardı) ve Fatiha sûresini misal vermiş, sûreyi besmele ile başlayıp, âyet âyet keserek okumuştur: بسم اللَّه الرحمن الرحيم، الحمدللَّه رب العالمين ، الرحمن الرحيم ، مالك يوم الدين. .. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın zevce-i pâkleri olan Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ)'den yapılan bu rivayet birçok tarikden gelmiştir. Hadisciler sıhhati hususunda ittifak ederler. Nitekim Tirmizî hazretleri de hadis için: "Hasensahih" demiştir. Bazı âlimler, bu rivayetlere dayanarak, her âyetin başında durmayı sünnet addederler. Ebû Amr ed-Dânî: "Bu, bana daha hoş geliyor" demiştir. Beyhakî ve diğer bâzıları da aynı kanaati paylaşırlar ve: "Efdal olanı, müteâkip âyetle irtibatı olsa bile, her âyetin başında durmaktır" derler. Onlara göre: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın tarzına ve sünnetine uymak evlâdır."

ـ9ـ وفي أخرى عن ابن مُغَفَّلٍ قالَ: ]رَأيْتُ رسول اللَّه # عَلى نَاقَتِهِ يَقْرَأُ سُورَة الْفَتْحِ وَيُرَجِّعُ في قِرَاءَتِهِ[. أخرجه الشيخان وأبو داود.

9. (913)- Abdullah İbnu Muğaffel (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı devesinin üstünde Feth sûresini okurken gördüm. Sûreyi terci' üzere okuyordu." [Buharî, Fedailu'l-Kur'ân 24, 30, Meğâzi 48, Tefsir, Feth 1, Tevhid 50; Müslim, Müsâfirin 237, (794); Ebû Dâvud, Salât 355, (1467).]

AÇIKLAMA:

İbnu Muğaffel'in bu rivayeti, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in terci' üzere Kur'ân tilâvet ettiğini ifade etmektedir. Tercî'in, sesi boğazda oynatarak nağme yapmak olduğunu, Kur'ân-ı Kerim'in bu şekilde okunmasının yasaklandığını (906 numaralı hadisi açıklarken) yukarıda belirtmiştik. Arada gözüken bu mütenâkız durum, şârihlerin, sadedinde olduğumuz hadis hususunda farklı yorumlar yapmalarına sebep olmuştur. Zira, tercî'in yasak olması esastır. Ancak bu rivayet de, sahih rivayetlerdendir ve üstelik hadisin, Buharî'nin Kitabu't-Tevhid bölümündeki vechinde, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in tercî'i nasıl yaptığı târif bile edilmekte, bir elifi yüksek sesle üç ayrı elifmiş gibi, آ آ آ diye okuduğu belirtilmektedir. Hattâ, hadisi İbnu Muğaffel'den hikâye eden Muaviye İbnu Kurre der ki: "(Sesime) halkın toplanacağından korkmasam, Hz. Peygamber'in nasıl terci'de bulunduğunu İbnu Muğaffel'in bana gösterdiği şekilde ben de size gösterirdim." Kurtubî hazretleri "Bundan maksadın, medd mahallinde elifin işbâı (yani yeterince uzatılması, meddin tam olarak yapılıp hakkının verilmesi) olduğunu" söyleyerek, yasaklanan terci' olmadığına dikkat çekmiştir. Bazıları İbnu Muğaffel'in kulağına gelen tercîin, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) deve üzerinde olması haysiyetiyle, devenin hasıl ettiği sallantıdan ileri gelmiş olabileceğini söylemiştir. Bu kanaatte olan İbnu Esir, ilâveten terci' ile okumayı, Resûlullah'ın sadece Mekke fethi sırasında yapmış olabileceğini söyler, zîra terci' ile okuduğunu ihbâr eden rivayet Fetih günüyle ilgili... Başka yok. Nevevî, "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Kur'ân'ı terci' ile de okumuştur" der. Hadisi açıklayan şârihler, tercîe açık şekilde "caiz" demese bile kesin olarak "haram" da demiyorlar. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)' tan gelen sahih rivayet karşısında ihtiyatlı olmayı tercih ediyorlar. Muhtelif hadislerde elhan (ezgili okuyuş), terci' ve tegannîyi (tecvidli okuyuş) emredici ifadelerden Kur'ân-ı Kerim'in hoş ve cazib bir üslübla okunmasının gereğini anlayan İbnu Hacer şöyle der: "Şurası muhakkak ki insan nefsinin terennümle okunan kıraatı, dinleme hususunda duyduğu meyil, terennümsüz kıraate duyduğu meyilden fazladır. Çünkü hoşa giden şey, kalbi rikkate getirmede olsun, ağlatmada olsun daha müessirdir. Kur'ân'ın elhânlı (ezgili) okunmasının caiz olup olmadığı hususunda selef ihtilaf etmiştir. Ancak, sesin güzelleştirilmesi ve güzel sesin güzel olmayana takdim ve tercih edilmesi hususunda ihtilaf mevzubahis değildir. Abdulvehhâb el-Mâlikî'nin rivayetine göre, İmam Mâlik, elhânlı kıraatın haram olduğunu söylemiştir. Aynı şekilde Ebu't-Tayyib et-Taberî, el-Mâverdî, İbnu Hamdân el-Hanbelî de bir çok ehl-i ilmin bu görüşte olduğunu rivâyet etmişlerdir. İbnu Battâl, İyâz, Kurtubî gibi bazı Mâlikîler, Mâverdî, el-Bendenîcî ve Gazâlî gibi Şafiîler, Sâhibu'z-Zahîre gibi Hanefîler mekruh olduğunu rivayet etmişlerdir. Ebu Ya'lâ ve İbni Akîl gibi bazı Hanbelîler de bu görüşü benimsemişlerdir. Diğer taraftan, İbnu Battâl, Sahâbe ve Tabiin'e mensup bir cemaatten de câiz olduğunu rivayet etmiştir. Şâfiî hazretlerinin de hükmü böyle. Ebû Hanife'nin de buna hükmettiğini Tahâvî rivâyet etmektedir. Şâfiî ulemâsından El-Fûrânî: "Câiz ve hatta müstehabtır. Görülen zâhirî ihtilâf ise, harflerin telaffuzunda mahreçlerine riâyet endişesinden kaynaklanır" der. Mahrecin bozulması halinde elhânın haram olduğunda icmâ bulunduğunu Nevevî et-Tibyân'da şöyle nakleder: "Ulema, Kur'ân-ı Kerim'in okunuşunda sesin güzelleştirilmesinin müstehab olduğunda icmâ etmiştir, yeter ki medd yapılırken normal hudud aşılmamış olsun. Şayet haddi aşarak bir harf ziyade etse veya bir harf gizlese bu haramdır... İmam Şafiî: "Eğer elhân, elfazdan herhangi birinin mahrecinden dışarı çıkmasına sebep olursa haramdır" demiştir."

ـ10ـ وفي أخرى عن عائشة رَضِىَ اللَّهُ عَنْها. قالت: ]كانَ رسولُ اللَّهِ # يَقْرأ: بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرحَيمِ الحَمْدُللَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ يُرَتِّلُ آيَةً آيَةً[. أخرجه رزين

.10. (914)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Bismillahirrahmanirrahim, elhamdu lillâhi rabbilâlemin diye Fâtiha sûresini âyet âyet tertil üzere okurdu." [Rezîn ilavesidir.]

AÇIKLAMA: Tertil kelime olarak, bir şeyin tertib ve tanzimini güzel kılmak, açık seçik beyan etmek demektir. Kur'ân'ın tertili, her harfinin, edasının, nazmının, mânâsının hakkını doyura doyura vererek okunmasıdır. Bu okuyuş ağır ağır ve teennî ile yapılır. Müzzemmil sûresinde Kur'ân'ın tertil üzere okunması emredilmektedir (4. âyet).

ـ11ـ وعن ابن مسعود رَضِىَ اللَّهُ عَنْهُ قال: ]قال لى رسول اللَّه #: اقْرَأ علَىّ الْقُرآنَ فقُلْتُ: أقْرَأُ عَلَيْكَ وَعَلَيْكَ أُنْزِلَ؟ فقَالَ: إنِّى أُحِبُّ أنْ أسْمَعَهُ مِنْ غَيْرِى فَقَرَأتُ عَلَيْهِ سُورَةَ النِّسَاءِ حَتَّى بَلَغْتُ هذِهِ اŒيةَ: فَكَيْفَ إذَا جِئْنَا مِنْ كُلِّ أُمَّةٍ بِشَهِيدٍ وَجِئْنَا بِكَ عَلى هؤَءِ شَهِيداً. فقَالَ: حَسْبُكَ. فَالْتَفَتُّ فَإذَا عَيْنَاهُ تَذْرِفَانِ[. أخرجه الخمسة إ النسائى

.11. (915)- İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bana: "- Kur'ân'ı bana oku!" dedi. Ben (hayretle): "- Sana indirilmiş bulunan Kur'ân'ı mı sana okuyayım?" diye sordum. Bana: "- Evet, ben onu kendimden başkasından dinlemeyi seviyorum!" dedi. Ben de ona Nisa sûresini okumaya başladım. Ne zaman ki, "Her ümmete her şâhid getirdiğimiz ve ey Muhammed, seni de bunlara şâhid getirdiğimiz vakit durumları nasıl olacak?" mealindeki âyete (41. âyet) geldim. "- Dur!" dedi. Durdum ve dönüp Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a baktım. Bir de ne göreyim, iki gözünden de yaşlar akıyordu." [Buharî, Fedâilu'l-Kur'ân 32, 33, 35; Müslim, Musâfirin 247, (700); Tirmizî, Tefsir, Nisa, (3027, 3028); Ebû Davud, İlm 13, (3668).]

AÇIKLAMA:

Hadiste geçen Kur'ân kelimesiyle, Kur'ân-ı Kerim'in tamamı değil, bir kısmı kastedilmiştir. Yani Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Bana Kur'ân'dan bir parça oku" demek istemiştir.

Resûlullah'ın bir başkasından Kur'ân dinlemeyi sevmesi, arz ve mukâbele müessesesini sünnet kılma gayesine râci olduğu gibi, başkasından dinlemek, daha iyi anlamaya, âyetler üzerinde daha iyi düşünmeye, imkân sağladığı için de olabilir. Zîra okuyan, kıraat ve kıraat kâideleriyle meşgul olduğu halde, dinleyen boştur, düşünmeye, tefekküre, daha iyi anlamak için zihnî gayrete imkân ayırabilir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), burada dinlemeyi müesseseleştirdiği gibi, Übey İbnu Ka'b'a da okuyarak, hem tilâvetin âdâbını, kaidelerini tâlim buyurmuş, hem de kıraatı müesseseleştirmiş, sünnet kılmıştır (bak 4458. Hadis). Nevevî: "Kıraat sırasında ağlamak âriflerin ve sâlihlerin şiârıdır" der. Gazâli de kıraat sırasında ağlamanın müstehab olduğunu söyler. Âyet-i kerime de tilâvet karşısında ağlayanları över: "Ağlayarak çeneleri üstüne (yüzü koyun) kapanıyorlar ve bu onların derin saygısını artıyor" (İsra 109). İbnu Hacer, ağlayabilmenin yolunu şöyle açıklar: "Kişi, Kur'ân'da zikri geçen şiddetli tehditleri ve cehennem azabıyla ilgili vaidleri (korkutmaları) Cenab-ı Hakk'ın bu husustaki kesin kararlarını düşünerek kalbini korku ve hüzünle doldurur. Sonra bu hususlara giren taksiratına, eksikliklerine nazar eder. Buna rağmen hüzün hissedip gözleri yaşla dolmazsa, bu husustaki eksikliğine ağlasın, zira böylesi bir tefekküre rağmen hüzün duymamak en büyük musibetlerdendir." Şârihlere göre, rivâyette belirtilen Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın ağlaması, ümmetine karşı duyduğu merhametten ileri gelen bir ağlamadır. Zira tilâvet edilmiş olan âyet ümmetinin âhiretteki ahvâliyle ilgilidir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir an için, ümmetinin her zaman iyi olmayan ameline şehadet edeceğini ve bunun da onların cezalanmalarına müncer olacağını, sonra onlar lehine şefaat taleb edeceğini, vs. gözü önünde canlandırarak acıyıp ağlamıştır.

ـ12ـ وعن أسماء رَضِىَ اللَّهُ عَنْها قالت: ]مَا كاَنَ أحَدٌ مِنَ السَّلَفِ يُغْشَى عَلَيْهِ وََ يُصْعَقُ عِنْدَ تَِوَةِ الْقُرآنِ، وَإنَّمَا كانُوا يَبْكُونَ وَيَقْشَعِرُّونَ، ثُمَّ تَلِينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ إلى ذِكْرِ اللَّهِ[. أخرجه رزين

.12. (916)- Esma (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Seleften hiç kimse Kur'ân-ı Kerim'in tilâveti sırasında bayılıp düşmezdi. Onlar ağlarlar ve ürperirlerdi. Sonra bedenleri ve kalpleri zikrullah için yumuşardı." [Rezîn ilavesidir. (Bağavî Tefsiri'nden alınmıştır 7, 238).]

AÇIKLAMA:

Rivâyetin Bağavî'deki aslı şöyle: "Urve İbnu Zübeyr der ki: "Büyükannem Esmâ Bintu Ebî Bekr'e sordum: "- Kendilerine Kur'ân okunduğu zaman Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın ashabı ne yaparlardı?" Bana şöyle cevap verdi: "- Kur'ân-ı Kerim'de Cenab-ı Allah'ın tarif ettiği şekilde hareket ederlerdi: Gözleri yaşla dolar, bedenleri ürperirdi." Ben kendisine: "- Ama, bugün insanlar, kendilerine Kur'ân okununca düşüp bayılıyorlar" dedim. Şu karşılıkta bulundu: "- Eûzu billâhi mine'şşeytâni'rracîm!" Rivayete göre, İbnu Ömer (radıyallahu anh), yere düşmüş bir Iraklıya rastlar ve "Buna ne olmuş?" diye sorar. "- O, Kur'ân'ın tilâvetini veya Allah'ın zikrini işitti mi bayılır düşer" derler. İbnu Ömer şu karşılıkta bulunur: - "Biz de Allah'tan korkarız ama bayılıp düşmeyiz!" İbnu Ömer (devamla): "Böyle düşenin içine şeytan girmiş olmalı. Bu davranış Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)'in ashabında görülen bir şey değildir" der.
Şu halde, Kur'ân tilâveti sırasında ağlamak âdâbtandır, ama düşüp bayılmak, yırtınıp dövünmek gibi gayr-ı tabî tezâhürat edebe uymaz, sünnete de aykırıdır. Bu çeşit zoraki yapmacıklardan kaçınmak gerekir.

ـ13ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللَّهُ عَنْهُ. قال: ]قال رسول اللَّه #: مَنْ قَرَأ مِنْكُمْ بِالتِّينِ وَالزَّيْتُونِ فَانْتَى إلى ألَيْسَ اللَّهُ بِأَحْكَمِ الحَاكِمِينَ؟ فَلْيَقُلْ: بَلى وَأنَا عَلى ذلِكَ مِنَ الشَّاهِدِينَ. وَمَنْ قَرَأ َ أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ فَانْتَى إلى: ألَيْسَ ذلِكَ بِقَادِرٍ عَلى أنْ يُحْيِىَ الْمَوْتَى؟

فَلْيَقُلْ: بَلى، وَعِزَّةِ رَبّنَا. وَمَنْ قَرَأوَالْمُرْسََتِ فَبَلَغَ: فَبِأىِّ حَدِيثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ؟ فَلْيَقُلْ آمَنَّا بِاللَّهِ تَعَالى[. أخرجه أبو داود بطوله، والترمذى إلى الشاهدين

.13. (917)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Sizden kim Vettîni ve'zzeytûni sûresini okuyup son âyeti olan: "Allah hâkimlerin hâkimi değil mi?" (8. âyet) ayetine gelince: "Evet, ben buna şehâdet edenlerdenim" desin. Kim de Lâ uksimu biyevmi'lkıyâme'yi okuyup son âyeti olan "(Bütün bunları yapan Allah) ölüleri tekrar diriltmeye kâdir değil midir?" (Kıyamet 40) âyetini de okudu mu: "Rabbimizin izzetine andolsun evet!" desin. Kim de Mürselât sûresini okuyup en sondaki, "Artık bundan sonra hangi söze inanacak onlar?" (50. âyet) âyetini de tamamladı mı: "Allahu Teâla'ya inandık" desin." (Ebu Dâvud, Salât 154, (887); Tirmizî, Tefsir, Tin, (3344), Hadis; Ebu Dâvud'da tam olarak, Tirmizî'de, "Ben buna şehâdet edenlerdenim"e kadar olan kısmı rivâyet edilmiştir.] AÇIKLAMA: Bazı âlimler, mezkur sûreler okunduğu zaman belirtilen kelimeleri söylemenin müstehab olduğunu, böyle yapmanın, okuyan kişi namazda veya namaz dışında da olsa farketmeyeceğini söylerler. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın istiğfar taleb etmeyi emreden âyetlerde istiğfarda bulunduğu, istiâze taleb etmeyi emreden âyetlerde de istiâzede bulunduğuna dâir rivayetler gözönüne alınınca, Kur'ân'ı düz okuyup geçmektense, mânasına nüfuz ederek, sindire sindire ve beyan ettiği hakikatleriyle hallenerek, derpiş ettiği mânevî atmosferi ruhen ve şuurlu olarak yaşayarak okumamızı irşâd ettiği kanaatine varabiliriz. Kur'ân-ı Kerim'i ayda bir sefer hatmetmeyi tavsiye etmesi, hele beş günden daha az zamanda hatmetmeye izin vermemesi de bu hususu te'yid eden bir keyfiyettir. Zîra Kur'ân süratli okundukça tefekkür azalır, ruhen nüfûz etme, aklen idrâk etme nisbetleri düşer. Müteakip rivayetler de bu açıdan mânidardır.

ـ14ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللَّهُ عَنْهُ قال: ]قال رسول اللَّه #: إذَا قامَ أحَدُكُمْ مِنَ اللَّيْلِ فَاسْتَعْجَمَ الْقُرآنُ عَلى لِسَانِهِ فَلَمْ يَدْرِ مَا يَقُولُ فَلْيَضْطَجِعْ[ أخرجه مسلم وأبو داود.

14. (918)- Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Sizden biri geceleyin kalkınca Kur'ân diline dolaşıp ne dediğini anlamamaya başlayınca hemen yatsın." [Müslim, Müsâfirin 223, (787); Ebû Davud, Salât 308, (1311).] AÇIKLAMA: Bu rivayet gece ibâdetlerinin uykulu uykulu yapılmamasını irşâd eder. Gerek namazda ve gerek namaz dışında Kur'ân-ı Kerim tilâveti uyku hâli galebe çalınca, dile ağır gelmeye başlar. Yanlış veya eksik telâffuzlar, atlatmalar, kekelemeler, gereksiz yerlerde duraklamalar gibi haller, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın kendisinde "dile dolanma" diye ifâde buyurulmuştur. Şu halde bu haller başlar başlamaz, nefsi zorlamayıp uykuyu tamamlamak Nebevî tavsiye olmaktadır. Ebû Davud'un bir başka rivayetinde: "Sizden biri namazda uyuklamaya başlayınca uykusu gidinceye kadar yatsın. Zira uykulu uykulu namaz kılan kimse istiğfar etmek isterken kendi kendine küfreder" buyurularak maksad daha açık ifade edilmiştir.

ـ15ـ وعن حذيفة رَضِىَ اللَّهُ عَنْهُ قال: ]يَا مَعْشَرَ الْقُرَّاءِ اسْتَقِمُوا فقَدْ سَبَقْتُمْ سَبْقاً بَعِيداً، وَإنْ أخَذْتُمْ يَمِيناً وَشِمَاً لَقَدْ ضَلَلْتُمْ ضًََ بَعِيداً[. أخرجه البخارى

.15. (919)- Huzeyfe (radıyallahu anh) şöyle demiştir: "Ey Kurrâ cemâati, doğru yolda gidin. Siz çok öne geçmiş kimselersiniz. Eğer (doğru yoldan ayrılarak, ifrat ve tefritle), sağa sola meyledecek olursanız (kötülükte çok öne geçmiş bulunarak) büyük bir dalâlete düşmüş olacaksınız." [Buharî, İ'tisam 2.] AÇIKLAMA: Huzeyfe tubnu'l-Yemân (radıyallahu anh)'ın hitab ettiği kurrâ, Hz. Ömer (radıyallahu anh)'in istişâre meclisini teşkil eden Kur'ân ve sünnet ulemasıdır. Esasen kurrâ, lügat olarak "kâri"nin cemidir. Kâri, bilindiği gibi okuyan demektir ve İslâm'ın başında, Kur'an talebesi, Kur'ân hafızı, âlim gibi değişik mânalarda kullanılmıştır. Ancak bu rivayetle ilgili, Buhârî'de gelen açıklamadan, Hz. Huzeyfe'nin hitab ettiği cemaatin, Hz. Ömer'in çevresindeki ulemâ grubu olduğu anlaşılmaktadır.

Hz. Huzeyfe (radıyallahu anh) onlara: "Allah'ın emirlerini yapmak, nehiylerinden kaçmak sûretiyle doğru yolda gidin, sizler Resûlullah'a ilk inanıp biat edenler olarak sonradan Müslüman olanlara nazaran mevkice, manevî mertebece hepsinden öndesiniz, mümtaz bir makama sahipsiniz. Hâl böyle iken doğru yoldan bir ayrıldınız mı pek açık bir sapıklığa düşer ve dalâlette öncülüğü almış olursunuz" demek istemiştir. Buradan da anlaşılıyor ki muhatapları ilk Müslümanlardan müteşekkil bir cemaattir. Bunların Kur'ân ve sünnete yapışmaları, her çeşit hayırda öncülüğü almaları demektir. Zira, arkadan gelenler, bunların amelleriyle amel etse de İslâm'da öncülüğü almış olanlara yetişmesi mümkün değildir. اَلسَّبَبُ كالْفَاعِلِ "Sebep olan, yapanın da sevâbına iştirak eder" sırrınca, arkadan gelenler ne kadar fazla kazansalar da, bunların sevabı, sebep olmuş bulunan öncekilere aynen ilâve edileceğinden öncekilerin önüne geçmeleri mümkün değildir. Bu sebeple İslâm'ın bânileri durumunda olan Ashab'ı, fazilette, arkadan gelenlerin hiçbiri geçemez.
Hz. Huzeyfe (radıyallahu anh)'nin, bu sözünü, şu meâldeki âyetten iktibas ederek söylediği kabûl edilir: "Bu dosdoğru olan yoluma uyun. Sizi Allah yolundan ayrı düşürecek yollara uymayın. Allah bunları size sakınasınız diye buyurmaktadır" (En'âm 53).

Bu hadisin, hükmen merfu olduğu da kabul edilmiştir. Bu hadisten, Sırat-ı Müstakim üzere gitmiş bulunan ilk Muacir ve Ensarîlerin -Resûlullah'ın sağlığında şehid olmuş veya Resûlullah'tan sonra yaşayıp şehid olmuş veya yatağında vefat etmiş olsun hepsinin- faziletlerine ve üstünlüklerine dâir hüküm de çıkarılmıştır. Allah hepsinden razı olsun.

ÜÇÜNCÜ FASIL :KUR'ÂN'I HİZB VE EVRAD KILMAEdit

ـ1ـ فيه حديث عبداللَّه بن عمرو بن العاص: ]ألَمْ أُخْبَرْ أنَّكَ تَصُومُ النَّهَارَ وَتقُومُ اللّيْلَ؟[ وَتقدم في باب اقتصاد في ا‘عمال

.1. (920)- Abdullah İbnu Amr İbni'l-Âs'ın daha önce zikri geçen: "Bana haber verildi ki sen gündüzleri oruç tutuyor, geceleri de namaz kılıyormuşsun, doğru mu?.." diye başlayan hadis bu konuya girer. Oraya bakılsın (33. hadis).

ـ2ـ وعن عبد الرحمن بن عبدالقارى. قال: ]سَمِعْتُ عُمَرَ بْنَ الخطابِ رَضِىَ اللَّهُ عَنْهُ يَقُولُ. قَالَ رسولُ اللَّه #: مَنْ نَامَ عَنْ حِزْبِهِ مِنَ اللَّيْلِ أوْ عَنْ شَئٍ مِنْهُ فَقَرَأهُ مَا بَينَ صََةِ الْفَجْرِ وَصََةِ الظُّهْرِ كُتِبَ لَهُ كَأنَّمَا قَرَأهُ مِنَ اللّيْلِ[. أخرجه الستة إ البخارى

.2. (921)- Abdurrahmân İbnu Abdi'l-Kârî (rahimehullah) anlatıyor: "Ömer İbnu'l-Hattab (radıyallahu anh)'ın şöyle söylediğini işittim: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim geceleyin hizbini veya hizbinden bir kısmı okumadan uyursa bunu sabah namazı ile öğle namazı arasında tamamlasın. Bu takdirde, sanki gece (mûtad vaktinde) okumuş gibi aynı sevâba nail olur." [Müslim, Müsâfirin 142, (747); Muvatta, Kur'ân 3, (1, 200); Tirmizî, Salât 20, (581); Ebû Davud, Salât 309, (1313).]

AÇIKLAMA:

Hizb , kelime olarak, tâife, gürûh, bölük, kısım, grub gibi mânalara gelir. Kur'ân hizbi denince her cüz'ün belli bir kısmı kastedilir.

Bir de belli bir prensip üzere belli vakitlerde devamlı okunan şey, bu Kur'ân olur, me'sur dualar olur, salâvatlar olur vs. belli bir prensiple müdâvemet üzere okunduğu için hepsine hizb denir.

Cem'i ahzâb gelir.

Aynı mânada olmak üzere vird kelimesi de kullanılır. Vird cemî (çoğul) olarak da evrâd şekliyle de kullanılır. Bu kelimeden dilimize bir de tabir geçmiştir. Vird-i zeban etmek diline dolamak, dilinden düşürmemek demektir.

Yukarıdaki hadis gece ibâdetine teşvik eden rivayetlerdendir. Daha önce de belirtildiği gibi (bak. 848. hadis) İslâm dini, gece vaktinin boş ve ölü geçirilmemesine büyük ehemmiyet vermiştir. Nüzûl sırasında üçüncü olan Müzzemmil sûresi nin gece kalkışını emrettiğini ve gecenin nasıl değerlendirilmesi gerektiğini açıklayan teferruata yer verdiğini gözönüne alınca vahyin başlangıcıyla birlikte bu meselenin ele alınacak ana meselelerden biri yapıldığını anlarız. Esasen Kur'ân-ı Kerim'de, gece kalkışına (kıyâmu'lleyl ) teşvik eden pekçok âyet mevcuttur. Şu halde yukarıdaki rivayette Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm),

"Allah ve Resûlü'nün irşadlarına uyarak gece kalkışını prensip edinmiş bir mü'min, uyku arızası sebebiyle kalkamadığı takdirde -alışkanlığa dönüşmüş niyyeti sebebiyle- onu gündüz telâfi edince, Cenâb-ı Hakk'ın bu ibâdeti, aynen gece yapılan gibi kat kat sevablı olarak kabul edeceğini"

müjdelemektedir. Şârihler, bunun bir lütf-i ilâhî olduğunu belirtirler. Gerçekten lütuftur, zîra, normalde daha az sevaplı olan gündüz nâfileleri, geceleri kalkmayı alışkanlık hâline getirmiş kul hakkında, bir lütuf olarak, gece gibi mükâfaatlandırılıyor.

Şu halde hayatımızı faydalı ve hayırlı işlere alıştırınca, uykudan daha mâzur kılıcı; kaçınılmaz meşguliyet, kaza, hastalık, musibet ve hatta "ölüm" gibi sebeplerle bu hayırlı işleri yapamayacak durumlarda bile lütf-i ilahî olarak normal zamanın sevabına nail olmaya devam etmekteyiz.

Nitekim, kısa bir ömürle ebedî cennet veya cehennemi kazanmak da bu "niyet"le izah edilmiştir:

"Mü'min ebediyen yaşasaydı kulluk üzere devam edecekti, o niyette ve o azimde idi. Allah da bu niyetine binâen ebedî cennetle mükâfaatlandırmaktadır. Kâfir de öyle ebediyen küfre azmetmiştir" denmiştir. Resûlullah'ın müjdesini bir kere daha hatırlıyalım: نِيَّةُ الْمُؤْمِنِ خيَْرٌ مِنْ عمله "Mü'minin niyyeti amelinden hayırlıdır." Bu hadis, İslâm'ın fıtrat dini olduğunu bir kere daha hatırlatmaktadır. Gece ibadetleri yapılmalıdır, ancak fıtratın tabii seyri zorlanmamalıdır. Uyku fıtrî bir ihtyaçtır. Bu ihtiyacın, ibâdet maksadıyla gözardı edilmesi, bastırılması câiz değildir. Arkadan başka mahzurlar getirebilecek, sıhhati bozabilecektir. Öyle ise çok yaparak sonunda aksatmaktansa, az da olsa devamlı yapmak daha makbuldür. Bunun miktarı da vücudun fıtrî ve tabii seyri ile ta'yin edilmelidir. Evet gece kalkışı mü'minin prensibi olacak, ama müddeti belli bir ölçüde uyku hâline bırakılacak; uyku galebe çalınca bırakılacak. Uyku durumunun önceki gündeki yorgunluk durumuyla, alınan gıda ile alâkası var. Şu halde fıtrî seyir bunu ayarlayacaktır. Hadisten anladığımız o ki, Resûlullah bu fıtrî seyrin bozulmamasını tavsiye etmektedir.

Muvatta rivayetleri arasında yer alan şu hadis bu hususu te'yid eder:

"Hiç kimse yoktur ki, geceleyin uykusu galebe çalarak terkettiği bir gece namazı bulunsun da, o kimseye o namazın ecri yazılmasın. O kimse için uykusu bir sadakadır."

هَذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّنَا

AÇIKLAMA:

Rivayet, Tirmizî'de daha açık olarak kaydedilmiştir. Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ)'ye Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in kıraatından sorulunca şu meâlde cevap verir: "Onun kıraatından size ne? (Onu taklid etmeniz takatınızı aşan bir şey!). O, namaz kılar, namaz kadar uyur, sonra tekrar uyuduğu kadar namaz kılar, sonra tekrar namazı kadar uyurdu, sabah oluncaya kadar." Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ) Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın kıraatını harf harf açık bir şekilde târif eder. Şârihlerin belirttiği üzere tertil üzere ve tecvid kaidelerine uygun olarak yapılan bir okuyuş idi. Tertil, Kur'ân'ı okurken teenni ve tedebbür ile ağır ağır okumaktır. Sadedinde olduğumuz rivayet, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in Kur'an'ı tertil üzere okuduğunu belirtmektedir. Bu hususta başka rivayetler de var. İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) bunun ehemiyetini belirtmek maksadıyla şöyle buyurmuştur: "Tertil üzere tek sûre okumayı, tertilsiz olarak Kur'ân'ın tamamını okumaya tercih ederim." ‘نْ اُقْرَأَ سُورَةَ اُرَتِّلُهَا اَحَبُّ إِلَىَّ مِنْ اَنْ اَقْرَ أَ الْقُرْ اَنَ كُلَّهُ بِغَيْرِ تَرْتِيلٍ Ümmü Seleme validemiz (radıyallahu anhâ), hadisin bir başka vechinde şu açıklamayı yapmıştır: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Kurân-ı Kerim'i okurken âyet âyet keserdi (yani her âyeti okuyunca bir duruş yapardı) ve Fatiha sûresini misal vermiş, sûreyi besmele ile başlayıp, âyet âyet keserek okumuştur: بسم اللَّه الرحمن الرحيم، الحمدللَّه رب العالمين ، الرحمن الرحيم ، مالك يوم الدين. .. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın zevce-i pâkleri olan Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ)'den yapılan bu rivayet birçok tarikden gelmiştir. Hadisciler sıhhati hususunda ittifak ederler. Nitekim Tirmizî hazretleri de hadis için: "Hasensahih" demiştir. Bazı âlimler, bu rivayetlere dayanarak, her âyetin başında durmayı sünnet addederler. Ebû Amr ed-Dânî: "Bu, bana daha hoş geliyor" demiştir. Beyhakî ve diğer bâzıları da aynı kanaati paylaşırlar ve: "Efdal olanı, müteâkip âyetle irtibatı olsa bile, her âyetin başında durmaktır" derler. Onlara göre: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın tarzına ve sünnetine uymak evlâdır."

ـ9ـ وفي أخرى عن ابن مُغَفَّلٍ قالَ: ]رَأيْتُ رسول اللَّه # عَلى نَاقَتِهِ يَقْرَأُ سُورَة الْفَتْحِ وَيُرَجِّعُ في قِرَاءَتِهِ[. أخرجه الشيخان وأبو داود.

9. (913)- Abdullah İbnu Muğaffel (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı devesinin üstünde Feth sûresini okurken gördüm. Sûreyi terci' üzere okuyordu." [Buharî, Fedailu'l-Kur'ân 24, 30, Meğâzi 48, Tefsir, Feth 1, Tevhid 50; Müslim, Müsâfirin 237, (794); Ebû Dâvud, Salât 355, (1467).]

AÇIKLAMA:

İbnu Muğaffel'in bu rivayeti, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in terci' üzere Kur'ân tilâvet ettiğini ifade etmektedir. Tercî'in, sesi boğazda oynatarak nağme yapmak olduğunu, Kur'ân-ı Kerim'in bu şekilde okunmasının yasaklandığını (906 numaralı hadisi açıklarken) yukarıda belirtmiştik. Arada gözüken bu mütenâkız durum, şârihlerin, sadedinde olduğumuz hadis hususunda farklı yorumlar yapmalarına sebep olmuştur. Zira, tercî'in yasak olması esastır. Ancak bu rivayet de, sahih rivayetlerdendir ve üstelik hadisin, Buharî'nin Kitabu't-Tevhid bölümündeki vechinde, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in tercî'i nasıl yaptığı târif bile edilmekte, bir elifi yüksek sesle üç ayrı elifmiş gibi, آ آ آ diye okuduğu belirtilmektedir. Hattâ, hadisi İbnu Muğaffel'den hikâye eden Muaviye İbnu Kurre der ki: "(Sesime) halkın toplanacağından korkmasam, Hz. Peygamber'in nasıl terci'de bulunduğunu İbnu Muğaffel'in bana gösterdiği şekilde ben de size gösterirdim." Kurtubî hazretleri "Bundan maksadın, medd mahallinde elifin işbâı (yani yeterince uzatılması, meddin tam olarak yapılıp hakkının verilmesi) olduğunu" söyleyerek, yasaklanan terci' olmadığına dikkat çekmiştir. Bazıları İbnu Muğaffel'in kulağına gelen tercîin, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) deve üzerinde olması haysiyetiyle, devenin hasıl ettiği sallantıdan ileri gelmiş olabileceğini söylemiştir. Bu kanaatte olan İbnu Esir, ilâveten terci' ile okumayı, Resûlullah'ın sadece Mekke fethi sırasında yapmış olabileceğini söyler, zîra terci' ile okuduğunu ihbâr eden rivayet Fetih günüyle ilgili... Başka yok. Nevevî, "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Kur'ân'ı terci' ile de okumuştur" der. Hadisi açıklayan şârihler, tercîe açık şekilde "caiz" demese bile kesin olarak "haram" da demiyorlar. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)' tan gelen sahih rivayet karşısında ihtiyatlı olmayı tercih ediyorlar. Muhtelif hadislerde elhan (ezgili okuyuş), terci' ve tegannîyi (tecvidli okuyuş) emredici ifadelerden Kur'ân-ı Kerim'in hoş ve cazib bir üslübla okunmasının gereğini anlayan İbnu Hacer şöyle der: "Şurası muhakkak ki insan nefsinin terennümle okunan kıraatı, dinleme hususunda duyduğu meyil, terennümsüz kıraate duyduğu meyilden fazladır. Çünkü hoşa giden şey, kalbi rikkate getirmede olsun, ağlatmada olsun daha müessirdir. Kur'ân'ın elhânlı (ezgili) okunmasının caiz olup olmadığı hususunda selef ihtilaf etmiştir. Ancak, sesin güzelleştirilmesi ve güzel sesin güzel olmayana takdim ve tercih edilmesi hususunda ihtilaf mevzubahis değildir. Abdulvehhâb el-Mâlikî'nin rivayetine göre, İmam Mâlik, elhânlı kıraatın haram olduğunu söylemiştir. Aynı şekilde Ebu't-Tayyib et-Taberî, el-Mâverdî, İbnu Hamdân el-Hanbelî de bir çok ehl-i ilmin bu görüşte olduğunu rivâyet etmişlerdir. İbnu Battâl, İyâz, Kurtubî gibi bazı Mâlikîler, Mâverdî, el-Bendenîcî ve Gazâlî gibi Şafiîler, Sâhibu'z-Zahîre gibi Hanefîler mekruh olduğunu rivayet etmişlerdir. Ebu Ya'lâ ve İbni Akîl gibi bazı Hanbelîler de bu görüşü benimsemişlerdir. Diğer taraftan, İbnu Battâl, Sahâbe ve Tabiin'e mensup bir cemaatten de câiz olduğunu rivayet etmiştir. Şâfiî hazretlerinin de hükmü böyle. Ebû Hanife'nin de buna hükmettiğini Tahâvî rivâyet etmektedir. Şâfiî ulemâsından El-Fûrânî: "Câiz ve hatta müstehabtır. Görülen zâhirî ihtilâf ise, harflerin telaffuzunda mahreçlerine riâyet endişesinden kaynaklanır" der. Mahrecin bozulması halinde elhânın haram olduğunda icmâ bulunduğunu Nevevî et-Tibyân'da şöyle nakleder: "Ulema, Kur'ân-ı Kerim'in okunuşunda sesin güzelleştirilmesinin müstehab olduğunda icmâ etmiştir, yeter ki medd yapılırken normal hudud aşılmamış olsun. Şayet haddi aşarak bir harf ziyade etse veya bir harf gizlese bu haramdır... İmam Şafiî: "Eğer elhân, elfazdan herhangi birinin mahrecinden dışarı çıkmasına sebep olursa haramdır" demiştir."

ـ10ـ وفي أخرى عن عائشة رَضِىَ اللَّهُ عَنْها. قالت: ]كانَ رسولُ اللَّهِ # يَقْرأ: بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرحَيمِ الحَمْدُللَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ يُرَتِّلُ آيَةً آيَةً[. أخرجه رزين

.10. (914)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Bismillahirrahmanirrahim, elhamdu lillâhi rabbilâlemin diye Fâtiha sûresini âyet âyet tertil üzere okurdu." [Rezîn ilavesidir.]

AÇIKLAMA: Tertil kelime olarak, bir şeyin tertib ve tanzimini güzel kılmak, açık seçik beyan etmek demektir. Kur'ân'ın tertili, her harfinin, edasının, nazmının, mânâsının hakkını doyura doyura vererek okunmasıdır. Bu okuyuş ağır ağır ve teennî ile yapılır. Müzzemmil sûresinde Kur'ân'ın tertil üzere okunması emredilmektedir (4. âyet).

ـ11ـ وعن ابن مسعود رَضِىَ اللَّهُ عَنْهُ قال: ]قال لى رسول اللَّه #: اقْرَأ علَىّ الْقُرآنَ فقُلْتُ: أقْرَأُ عَلَيْكَ وَعَلَيْكَ أُنْزِلَ؟ فقَالَ: إنِّى أُحِبُّ أنْ أسْمَعَهُ مِنْ غَيْرِى فَقَرَأتُ عَلَيْهِ سُورَةَ النِّسَاءِ حَتَّى بَلَغْتُ هذِهِ اŒيةَ: فَكَيْفَ إذَا جِئْنَا مِنْ كُلِّ أُمَّةٍ بِشَهِيدٍ وَجِئْنَا بِكَ عَلى هؤَءِ شَهِيداً. فقَالَ: حَسْبُكَ. فَالْتَفَتُّ فَإذَا عَيْنَاهُ تَذْرِفَانِ[. أخرجه الخمسة إ النسائى

.11. (915)- İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bana: "- Kur'ân'ı bana oku!" dedi. Ben (hayretle): "- Sana indirilmiş bulunan Kur'ân'ı mı sana okuyayım?" diye sordum. Bana: "- Evet, ben onu kendimden başkasından dinlemeyi seviyorum!" dedi. Ben de ona Nisa sûresini okumaya başladım. Ne zaman ki, "Her ümmete her şâhid getirdiğimiz ve ey Muhammed, seni de bunlara şâhid getirdiğimiz vakit durumları nasıl olacak?" mealindeki âyete (41. âyet) geldim. "- Dur!" dedi. Durdum ve dönüp Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a baktım. Bir de ne göreyim, iki gözünden de yaşlar akıyordu." [Buharî, Fedâilu'l-Kur'ân 32, 33, 35; Müslim, Musâfirin 247, (700); Tirmizî, Tefsir, Nisa, (3027, 3028); Ebû Davud, İlm 13, (3668).]

AÇIKLAMA:

Hadiste geçen Kur'ân kelimesiyle, Kur'ân-ı Kerim'in tamamı değil, bir kısmı kastedilmiştir. Yani Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Bana Kur'ân'dan bir parça oku" demek istemiştir.

Resûlullah'ın bir başkasından Kur'ân dinlemeyi sevmesi, arz ve mukâbele müessesesini sünnet kılma gayesine râci olduğu gibi, başkasından dinlemek, daha iyi anlamaya, âyetler üzerinde daha iyi düşünmeye, imkân sağladığı için de olabilir. Zîra okuyan, kıraat ve kıraat kâideleriyle meşgul olduğu halde, dinleyen boştur, düşünmeye, tefekküre, daha iyi anlamak için zihnî gayrete imkân ayırabilir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), burada dinlemeyi müesseseleştirdiği gibi, Übey İbnu Ka'b'a da okuyarak, hem tilâvetin âdâbını, kaidelerini tâlim buyurmuş, hem de kıraatı müesseseleştirmiş, sünnet kılmıştır (bak 4458. Hadis). Nevevî: "Kıraat sırasında ağlamak âriflerin ve sâlihlerin şiârıdır" der. Gazâli de kıraat sırasında ağlamanın müstehab olduğunu söyler. Âyet-i kerime de tilâvet karşısında ağlayanları över: "Ağlayarak çeneleri üstüne (yüzü koyun) kapanıyorlar ve bu onların derin saygısını artıyor" (İsra 109). İbnu Hacer, ağlayabilmenin yolunu şöyle açıklar: "Kişi, Kur'ân'da zikri geçen şiddetli tehditleri ve cehennem azabıyla ilgili vaidleri (korkutmaları) Cenab-ı Hakk'ın bu husustaki kesin kararlarını düşünerek kalbini korku ve hüzünle doldurur. Sonra bu hususlara giren taksiratına, eksikliklerine nazar eder. Buna rağmen hüzün hissedip gözleri yaşla dolmazsa, bu husustaki eksikliğine ağlasın, zira böylesi bir tefekküre rağmen hüzün duymamak en büyük musibetlerdendir." Şârihlere göre, rivâyette belirtilen Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın ağlaması, ümmetine karşı duyduğu merhametten ileri gelen bir ağlamadır. Zira tilâvet edilmiş olan âyet ümmetinin âhiretteki ahvâliyle ilgilidir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir an için, ümmetinin her zaman iyi olmayan ameline şehadet edeceğini ve bunun da onların cezalanmalarına müncer olacağını, sonra onlar lehine şefaat taleb edeceğini, vs. gözü önünde canlandırarak acıyıp ağlamıştır.

ـ12ـ وعن أسماء رَضِىَ اللَّهُ عَنْها قالت: ]مَا كاَنَ أحَدٌ مِنَ السَّلَفِ يُغْشَى عَلَيْهِ وََ يُصْعَقُ عِنْدَ تَِوَةِ الْقُرآنِ، وَإنَّمَا كانُوا يَبْكُونَ وَيَقْشَعِرُّونَ، ثُمَّ تَلِينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ إلى ذِكْرِ اللَّهِ[. أخرجه رزين

.12. (916)- Esma (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Seleften hiç kimse Kur'ân-ı Kerim'in tilâveti sırasında bayılıp düşmezdi. Onlar ağlarlar ve ürperirlerdi. Sonra bedenleri ve kalpleri zikrullah için yumuşardı." [Rezîn ilavesidir. (Bağavî Tefsiri'nden alınmıştır 7, 238).]

AÇIKLAMA:

Rivâyetin Bağavî'deki aslı şöyle: "Urve İbnu Zübeyr der ki: "Büyükannem Esmâ Bintu Ebî Bekr'e sordum: "- Kendilerine Kur'ân okunduğu zaman Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın ashabı ne yaparlardı?" Bana şöyle cevap verdi: "- Kur'ân-ı Kerim'de Cenab-ı Allah'ın tarif ettiği şekilde hareket ederlerdi: Gözleri yaşla dolar, bedenleri ürperirdi." Ben kendisine: "- Ama, bugün insanlar, kendilerine Kur'ân okununca düşüp bayılıyorlar" dedim. Şu karşılıkta bulundu: "- Eûzu billâhi mine'şşeytâni'rracîm!" Rivayete göre, İbnu Ömer (radıyallahu anh), yere düşmüş bir Iraklıya rastlar ve "Buna ne olmuş?" diye sorar. "- O, Kur'ân'ın tilâvetini veya Allah'ın zikrini işitti mi bayılır düşer" derler. İbnu Ömer şu karşılıkta bulunur: - "Biz de Allah'tan korkarız ama bayılıp düşmeyiz!" İbnu Ömer (devamla): "Böyle düşenin içine şeytan girmiş olmalı. Bu davranış Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)'in ashabında görülen bir şey değildir" der.
Şu halde, Kur'ân tilâveti sırasında ağlamak âdâbtandır, ama düşüp bayılmak, yırtınıp dövünmek gibi gayr-ı tabî tezâhürat edebe uymaz, sünnete de aykırıdır. Bu çeşit zoraki yapmacıklardan kaçınmak gerekir.

ـ13ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللَّهُ عَنْهُ. قال: ]قال رسول اللَّه #: مَنْ قَرَأ مِنْكُمْ بِالتِّينِ وَالزَّيْتُونِ فَانْتَى إلى ألَيْسَ اللَّهُ بِأَحْكَمِ الحَاكِمِينَ؟ فَلْيَقُلْ: بَلى وَأنَا عَلى ذلِكَ مِنَ الشَّاهِدِينَ. وَمَنْ قَرَأ َ أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ فَانْتَى إلى: ألَيْسَ ذلِكَ بِقَادِرٍ عَلى أنْ يُحْيِىَ الْمَوْتَى؟

فَلْيَقُلْ: بَلى، وَعِزَّةِ رَبّنَا. وَمَنْ قَرَأوَالْمُرْسََتِ فَبَلَغَ: فَبِأىِّ حَدِيثٍ بَعْدَهُ يُؤْمِنُونَ؟ فَلْيَقُلْ آمَنَّا بِاللَّهِ تَعَالى[. أخرجه أبو داود بطوله، والترمذى إلى الشاهدين

.13. (917)- Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Sizden kim Vettîni ve'zzeytûni sûresini okuyup son âyeti olan: "Allah hâkimlerin hâkimi değil mi?" (8. âyet) ayetine gelince: "Evet, ben buna şehâdet edenlerdenim" desin. Kim de Lâ uksimu biyevmi'lkıyâme'yi okuyup son âyeti olan "(Bütün bunları yapan Allah) ölüleri tekrar diriltmeye kâdir değil midir?" (Kıyamet 40) âyetini de okudu mu: "Rabbimizin izzetine andolsun evet!" desin. Kim de Mürselât sûresini okuyup en sondaki, "Artık bundan sonra hangi söze inanacak onlar?" (50. âyet) âyetini de tamamladı mı: "Allahu Teâla'ya inandık" desin." (Ebu Dâvud, Salât 154, (887); Tirmizî, Tefsir, Tin, (3344), Hadis; Ebu Dâvud'da tam olarak, Tirmizî'de, "Ben buna şehâdet edenlerdenim"e kadar olan kısmı rivâyet edilmiştir.] AÇIKLAMA: Bazı âlimler, mezkur sûreler okunduğu zaman belirtilen kelimeleri söylemenin müstehab olduğunu, böyle yapmanın, okuyan kişi namazda veya namaz dışında da olsa farketmeyeceğini söylerler. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın istiğfar taleb etmeyi emreden âyetlerde istiğfarda bulunduğu, istiâze taleb etmeyi emreden âyetlerde de istiâzede bulunduğuna dâir rivayetler gözönüne alınınca, Kur'ân'ı düz okuyup geçmektense, mânasına nüfuz ederek, sindire sindire ve beyan ettiği hakikatleriyle hallenerek, derpiş ettiği mânevî atmosferi ruhen ve şuurlu olarak yaşayarak okumamızı irşâd ettiği kanaatine varabiliriz. Kur'ân-ı Kerim'i ayda bir sefer hatmetmeyi tavsiye etmesi, hele beş günden daha az zamanda hatmetmeye izin vermemesi de bu hususu te'yid eden bir keyfiyettir. Zîra Kur'ân süratli okundukça tefekkür azalır, ruhen nüfûz etme, aklen idrâk etme nisbetleri düşer. Müteakip rivayetler de bu açıdan mânidardır.

ـ14ـ وعن أبى هريرة رَضِىَ اللَّهُ عَنْهُ قال: ]قال رسول اللَّه #: إذَا قامَ أحَدُكُمْ مِنَ اللَّيْلِ فَاسْتَعْجَمَ الْقُرآنُ عَلى لِسَانِهِ فَلَمْ يَدْرِ مَا يَقُولُ فَلْيَضْطَجِعْ[ أخرجه مسلم وأبو داود.

14. (918)- Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Sizden biri geceleyin kalkınca Kur'ân diline dolaşıp ne dediğini anlamamaya başlayınca hemen yatsın." [Müslim, Müsâfirin 223, (787); Ebû Davud, Salât 308, (1311).] AÇIKLAMA: Bu rivayet gece ibâdetlerinin uykulu uykulu yapılmamasını irşâd eder. Gerek namazda ve gerek namaz dışında Kur'ân-ı Kerim tilâveti uyku hâli galebe çalınca, dile ağır gelmeye başlar. Yanlış veya eksik telâffuzlar, atlatmalar, kekelemeler, gereksiz yerlerde duraklamalar gibi haller, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın kendisinde "dile dolanma" diye ifâde buyurulmuştur. Şu halde bu haller başlar başlamaz, nefsi zorlamayıp uykuyu tamamlamak Nebevî tavsiye olmaktadır. Ebû Davud'un bir başka rivayetinde: "Sizden biri namazda uyuklamaya başlayınca uykusu gidinceye kadar yatsın. Zira uykulu uykulu namaz kılan kimse istiğfar etmek isterken kendi kendine küfreder" buyurularak maksad daha açık ifade edilmiştir.

ـ15ـ وعن حذيفة رَضِىَ اللَّهُ عَنْهُ قال: ]يَا مَعْشَرَ الْقُرَّاءِ اسْتَقِمُوا فقَدْ سَبَقْتُمْ سَبْقاً بَعِيداً، وَإنْ أخَذْتُمْ يَمِيناً وَشِمَاً لَقَدْ ضَلَلْتُمْ ضًََ بَعِيداً[. أخرجه البخارى

.15. (919)- Huzeyfe (radıyallahu anh) şöyle demiştir: "Ey Kurrâ cemâati, doğru yolda gidin. Siz çok öne geçmiş kimselersiniz. Eğer (doğru yoldan ayrılarak, ifrat ve tefritle), sağa sola meyledecek olursanız (kötülükte çok öne geçmiş bulunarak) büyük bir dalâlete düşmüş olacaksınız." [Buharî, İ'tisam 2.] AÇIKLAMA: Huzeyfe tubnu'l-Yemân (radıyallahu anh)'ın hitab ettiği kurrâ, Hz. Ömer (radıyallahu anh)'in istişâre meclisini teşkil eden Kur'ân ve sünnet ulemasıdır. Esasen kurrâ, lügat olarak "kâri"nin cemidir. Kâri, bilindiği gibi okuyan demektir ve İslâm'ın başında, Kur'an talebesi, Kur'ân hafızı, âlim gibi değişik mânalarda kullanılmıştır. Ancak bu rivayetle ilgili, Buhârî'de gelen açıklamadan, Hz. Huzeyfe'nin hitab ettiği cemaatin, Hz. Ömer'in çevresindeki ulemâ grubu olduğu anlaşılmaktadır.

Hz. Huzeyfe (radıyallahu anh) onlara: "Allah'ın emirlerini yapmak, nehiylerinden kaçmak sûretiyle doğru yolda gidin, sizler Resûlullah'a ilk inanıp biat edenler olarak sonradan Müslüman olanlara nazaran mevkice, manevî mertebece hepsinden öndesiniz, mümtaz bir makama sahipsiniz. Hâl böyle iken doğru yoldan bir ayrıldınız mı pek açık bir sapıklığa düşer ve dalâlette öncülüğü almış olursunuz" demek istemiştir. Buradan da anlaşılıyor ki muhatapları ilk Müslümanlardan müteşekkil bir cemaattir. Bunların Kur'ân ve sünnete yapışmaları, her çeşit hayırda öncülüğü almaları demektir. Zira, arkadan gelenler, bunların amelleriyle amel etse de İslâm'da öncülüğü almış olanlara yetişmesi mümkün değildir. اَلسَّبَبُ كالْفَاعِلِ "Sebep olan, yapanın da sevâbına iştirak eder" sırrınca, arkadan gelenler ne kadar fazla kazansalar da, bunların sevabı, sebep olmuş bulunan öncekilere aynen ilâve edileceğinden öncekilerin önüne geçmeleri mümkün değildir. Bu sebeple İslâm'ın bânileri durumunda olan Ashab'ı, fazilette, arkadan gelenlerin hiçbiri geçemez.
Hz. Huzeyfe (radıyallahu anh)'nin, bu sözünü, şu meâldeki âyetten iktibas ederek söylediği kabûl edilir: "Bu dosdoğru olan yoluma uyun. Sizi Allah yolundan ayrı düşürecek yollara uymayın. Allah bunları size sakınasınız diye buyurmaktadır" (En'âm 53).

Bu hadisin, hükmen merfu olduğu da kabul edilmiştir. Bu hadisten, Sırat-ı Müstakim üzere gitmiş bulunan ilk Muacir ve Ensarîlerin -Resûlullah'ın sağlığında şehid olmuş veya Resûlullah'tan sonra yaşayıp şehid olmuş veya yatağında vefat etmiş olsun hepsinin- faziletlerine ve üstünlüklerine dâir hüküm de çıkarılmıştır. Allah hepsinden razı olsun.

ÜÇÜNCÜ FASIL :KUR'ÂN'I HİZB VE EVRAD KILMAEdit

ـ1ـ فيه حديث عبداللَّه بن عمرو بن العاص: ]ألَمْ أُخْبَرْ أنَّكَ تَصُومُ النَّهَارَ وَتقُومُ اللّيْلَ؟[ وَتقدم في باب اقتصاد في ا‘عمال

.1. (920)- Abdullah İbnu Amr İbni'l-Âs'ın daha önce zikri geçen: "Bana haber verildi ki sen gündüzleri oruç tutuyor, geceleri de namaz kılıyormuşsun, doğru mu?.." diye başlayan hadis bu konuya girer. Oraya bakılsın (33. hadis).

ـ2ـ وعن عبد الرحمن بن عبدالقارى. قال: ]سَمِعْتُ عُمَرَ بْنَ الخطابِ رَضِىَ اللَّهُ عَنْهُ يَقُولُ. قَالَ رسولُ اللَّه #: مَنْ نَامَ عَنْ حِزْبِهِ مِنَ اللَّيْلِ أوْ عَنْ شَئٍ مِنْهُ فَقَرَأهُ مَا بَينَ صََةِ الْفَجْرِ وَصََةِ الظُّهْرِ كُتِبَ لَهُ كَأنَّمَا قَرَأهُ مِنَ اللّيْلِ[. أخرجه الستة إ البخارى

.2. (921)- Abdurrahmân İbnu Abdi'l-Kârî (rahimehullah) anlatıyor: "Ömer İbnu'l-Hattab (radıyallahu anh)'ın şöyle söylediğini işittim: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kim geceleyin hizbini veya hizbinden bir kısmı okumadan uyursa bunu sabah namazı ile öğle namazı arasında tamamlasın. Bu takdirde, sanki gece (mûtad vaktinde) okumuş gibi aynı sevâba nail olur." [Müslim, Müsâfirin 142, (747); Muvatta, Kur'ân 3, (1, 200); Tirmizî, Salât 20, (581); Ebû Davud, Salât 309, (1313).] AÇIKLAMA: Hizb, kelime olarak, tâife, gürûh, bölük, kısım, grub gibi mânalara gelir. Kur'ân hizbi denince her cüz'ün belli bir kısmı kastedilir. Bir de belli bir prensip üzere belli vakitlerde devamlı okunan şey, bu Kur'ân olur, me'sur dualar olur, salâvatlar olur vs. belli bir prensiple müdâvemet üzere okunduğu için hepsine hizb denir. Cem'i ahzâb gelir. Aynı mânada olmak üzere vird kelimesi de kullanılır. Vird cemî (çoğul) olarak da evrâd şekliyle de kullanılır. Bu kelimeden dilimize bir de tabir geçmiştir. Vird-i zeban etmek diline dolamak, dilinden düşürmemek demektir. Yukarıdaki hadis gece ibâdetine teşvik eden rivayetlerdendir. Daha önce de belirtildiği gibi (bak. 848. hadis) İslâm dini, gece vaktinin boş ve ölü geçirilmemesine büyük ehemmiyet vermiştir. Nüzûl sırasında üçüncü olan Müzzemmil sûresinin gece kalkışını emrettiğini ve gecenin nasıl değerlendirilmesi gerektiğini açıklayan teferruata yer verdiğini gözönüne alınca vahyin başlangıcıyla birlikte bu meselenin ele alınacak ana meselelerden biri yapıldığını anlarız. Esasen Kur'ân-ı Kerim'de, gece kalkışına (kıyâmu'lleyl) teşvik eden pekçok âyet mevcuttur. Şu halde yukarıdaki rivayette Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), "Allah ve Resûlü'nün irşadlarına uyarak gece kalkışını prensip edinmiş bir mü'min, uyku arızası sebebiyle kalkamadığı takdirde -alışkanlığa dönüşmüş niyyeti sebebiyle- onu gündüz telâfi edince, Cenâb-ı Hakk'ın bu ibâdeti, aynen gece yapılan gibi kat kat sevablı olarak kabul edeceğini" müjdelemektedir. Şârihler, bunun bir lütf-i ilâhî olduğunu belirtirler. Gerçekten lütuftur, zîra, normalde daha az sevaplı olan gündüz nâfileleri, geceleri kalkmayı alışkanlık hâline getirmiş kul hakkında, bir lütuf olarak, gece gibi mükâfaatlandırılıyor. Şu halde hayatımızı faydalı ve hayırlı işlere alıştırınca, uykudan daha mâzur kılıcı; kaçınılmaz meşguliyet, kaza, hastalık, musibet ve hatta "ölüm" gibi sebeplerle bu hayırlı işleri yapamayacak durumlarda bile lütf-i ilahî olarak normal zamanın sevabına nail olmaya devam etmekteyiz. Nitekim, kısa bir ömürle ebedî cennet veya cehennemi kazanmak da bu "niyet"le izah edilmiştir: "Mü'min ebediyen yaşasaydı kulluk üzere devam edecekti, o niyette ve o azimde idi. Allah da bu niyetine binâen ebedî cennetle mükâfaatlandırmaktadır. Kâfir de öyle ebediyen küfre azmetmiştir" denmiştir. Resûlullah'ın müjdesini bir kere daha hatırlıyalım: نِيَّةُ الْمُؤْمِنِ خيَْرٌ مِنْ عمله "Mü'minin niyyeti amelinden hayırlıdır." Bu hadis, İslâm'ın fıtrat dini olduğunu bir kere daha hatırlatmaktadır. Gece ibadetleri yapılmalıdır, ancak fıtratın tabii seyri zorlanmamalıdır. Uyku fıtrî bir

ihtyaçtır. Bu ihtiyacın, ibâdet maksadıyla gözardı edilmesi, bastırılması câiz değildir. Arkadan başka mahzurlar getirebilecek, sıhhati bozabilecektir. Öyle ise çok yaparak sonunda aksatmaktansa, az da olsa devamlı yapmak daha makbuldür. Bunun miktarı da vücudun fıtrî ve tabii seyri ile ta'yin edilmelidir. Evet gece kalkışı mü'minin prensibi olacak, ama müddeti belli bir ölçüde uyku hâline bırakılacak; uyku galebe çalınca bırakılacak. Uyku durumunun önceki gündeki yorgunluk durumuyla, alınan gıda ile alâkası var. Şu halde fıtrî seyir bunu ayarlayacaktır. Hadisten anladığımız o ki, Resûlullah bu fıtrî seyrin bozulmamasını tavsiye etmektedir. Muvatta rivayetleri arasında yer alan şu hadis bu hususu te'yid eder: "Hiç kimse yoktur ki, geceleyin uykusu galebe çalarak terkettiği bir gece namazı bulunsun da, o kimseye o namazın ecri yazılmasın. O kimse için uykusu bir sadakadır." هَذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّنَا


İKİNCİ BAB :KIRAATLER HAKKINDADIREdit

BİRİNCİ FASIL: İHTİLÂFIN CEVAZIEdit

ـ1ـ عن عمر بن الخطاب رَضِىَ اللَّهُ عَنْه قال: ]سَمِعْتُ هِشَامَ بْنَ حَكِيمِ ابنِ حِزَامٍ يَقْرأُ سُورةَ الْفُرْقَانِ عَلى حُرُوفٍ كَثِيرةٍ لَمْ يُقْرِئْنِىهَا رسول اللَّه # فَكِدْتُ أنْ أُسَاوِرهُ في الصََّةِ فَتَرَبَّصْتُ بهِ حَتَّى سَلّمَ فَلَبَّبْتُهُ بِردَائِهِ. فقُلْتُ: مَنْ أقْرَأكَ هذِهِ السُّورةَ؟ قَالَ أقَرأنِيهَا رسول اللَّه #. فَقُلْتُ: كَذَبْتَ، إنَّ رسولَ اللَّه # أقْرَأنِيهَا عَلى غَيْرِ مَا قَرَأْتَ. فَانْطَلَقْتُ بِهِ أقُودُهُ إلى رسول اللَّهِ # فقُلْتُ: يَا رسُول اللَّهِ إنِّى سَمِعْتُ هَذَا يَقْرَأ سُورَةَ الْفُرْقَانِ عَلى حُرُوفٍ كَثِيرةٍ لَمْ يُقْرِئْنِيهَا. فقَالَ: أرْسِلْهُ. اقْرَأ يَا هِشَامُ. فقَرَأ الْقِرَاءَةَ الَّتِى سَمِعْتُهُ يَقْرَأ. فقَالَ رسولُ اللَّه #: هكَذَا أُنْزِلَتْ. ثُمَّ قالَ لى اقْرَأ يَا عُمَرُ. فقَرَأتُ الْقرَاءَةَ الَّتِى أقْْرَأنِى. فقَالَ رسولُ اللَّه # هكَذَا أُنْزِلَتْ، إنَّ هذَا الْقُرآنِ أُنْزِلَ عَلى سَبْعَةِ أحْرُف فَاقْرَءُوا مَا تَيَسَّرَ مِنْهُ[. أخرجه الستة. »المُسَاوَرَةُ« المواثبة

.1. (922)- Ömer İbnu'l-Hattâb (radıyallahu anh) anlatıyor: "Hişâm İbnu Hakim İbni Hizâm'ı, Furkân sûresini farklı şekillerde okurken dinledim. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bana bu şekillerden hiçbiriyle okumamıştı. Namazın içinde adamın üzerine atılacak oldum. Kendimi zorla zabtedip namazı bitirmesini bekledim. Selâmı verir vermez ridasından tutup kendime doğru çektim ve: "Sana bu sûreyi (böyle okumayı) kim öğretti?" diye sordum. Hişâm: "Onu bana Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) öğretti!" demez mi! (Tepem attı):

"- Yalan söylüyorsun, onu Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bana da öğretti, ama senin okuduğuna hiç benzemiyor!" dedim. Adamı derdest edip doğru Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a götürdüm. "- Ey Allah'ın Resûlü, dedim, bu adamı Furkan sûresini, bana hiç okumadığın çok farklı şekillerde okuyor gördüm!" Resûlullah, sükûnetle: "- Hele yakasını sal!" diye emretti ve ona dönerek: "- Ey Hişâm oku bakalım!" dedi. Hişâm, kendisinden işittiğim şekilde, sûreyi yeniden okudu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bana yönelerek: "- Evet, sûre bu şekilde indirildi!" buyurdu. Sonra bana: "- Ey Ömer, dedi. Sen de oku!" Aynı sûreyi ben de, bana öğretmiş olduğu şekilde okudum. Bunun üzerine Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şu açıklamayı yaptı: "- Evet sûre bu şekilde (de) nâzil oldu. Biliniz ki, bu Kur'ân yedi harf (şekil) üzere indirilmiştir. Bunlardan hangisi kolayınıza gelirse onunla okuyun." [Buharî, Fedailu'l-Kur'ân 5, 27, Husûmat 4, Tevhid 53; Müslim, Müsâfirin 270, (818); Ebû Davud, Salât 357, (1475); Tirmizî, Kırâ'ât 2, (2944); Nesâî, Salât 37, (2, 150-152); Muvatta, Kur'ân 5, (1, 102). AÇIKLAMA: Sadedinde olduğumuz hadiste Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Kur'ân-ı Kerim'in yedi harf üzerine indiğini belirtmektedir. Yedi harf'ten maksad nedir? İslâm alimleri bu konuda farklı yorumlar ileri sürmüşlerdir. İbnu Hacer bunların 35'e çıktığını Kurtubî'den naklen kaydeder. Kurtubî de İbnu Hibbân'dan naklen bu rakamları vermiştir. Biz hadisle ilgili fazla teferruata girmeden bilinmesi gereken mühim birkaç hususu aydınlatacağız: 1- Yedi harf'ten maksad "yedi vecih"tir. Yani yedi farklı okunuş. Kur'ân-ı Kerim'in, yedi vecihten her biriyle okunması caizdir. Bu ifâde bizi Kur'ân'daki her kelime ve her bir cümlenin yedi ayrı şekilde okunuşu vardır zannına götürmemelidir. Demek istenen şudur: Bazı kelimeler farklı şekillerde okunabilir, bu farklılıklar yediye ulaşır, daha fazla olmaz. Mamafih, fiiliyatta yediden fazla vecihte okunan kelime var ise de bunlar nadirat nevindendir. Büyük çoğunluk yedi çeşitte kalmakta veya farklılıklar medd ve imâle gibi edâ keyfiyetinde husule gelmektedir. Yediden fazla okunuşu olan kelimelerin varlığı ile hadisde gelen "yedi" rakamı arasındaki tezadı izah sadedinde, şu da söylenmiştir: "Hadisteki "yedi" ile gerçek yedi sayısı kastedilmez. Bu, ifadede kolaylık ve suhulet için başvurulan bir üslubtur. Arapça'da yedi, "on"dan az sayılarda çokluğu ifade için kullanılır. Tıpkı "on"lu çokluğu ifade için yetmiş, "yüz"lü çokluğu ifade için yedi yüz rakamının kullanılması gibi" Kadı İyâz ve bir grup ulemânın görüşü budur. 2- Başka rivayetler de gözönüne alınınca Resûlullah devrinde, kıraat hususunda ortaya çıkan anlaşmazlığın Hz. Ömer ile İbnu Hakim arasında geçen bu hadiseden ibâret olmadığı anlaşılır. Başka vak'alar da mevcuttur. Bilhassa Übey İbnu Kâ'b'la İbnu Mes'ud (radıyallahu anhümâ) arasında cereyan eden ihtilâf bunlardan biri olarak hatırlatmaya değer. 3- Kur'ân sûreleri Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e bir kere inmiş olduğu halde "yedi harf üzerine indirildi" ifadesi, bir sûrenin yedi kere indirilmiş olma ihtimalini hatıra getirebilir. Âlimler bunu arza ile izâh ederler. Yani, her Ramazan'da, o âna kadar inmiş olan bütün vahiyleri Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Cibrîl (aleyhisselam)'den dinler, sonra câmide cemaate okurdu. Bu hadiseye arza denir. Şu halde, bu arza'ların herbirinde farklı kıraatler tâ'lim buyurulmuştur. Nitekim Buharî'nin bir rivayetinde: "Kur'ân'ı Cebrâil (aleyhisselam) bana bir harf üzerine okutmuştu. Ben kendisine müracaat ederek daha çok harf üzerine okutmasını taleb ettim, o artırdı, ben tekrar artırmasını taleb ettim, o da artırdı; böylece yedide karar kıldık" buyurur.

4- Tirmizî'nin bir rivayeti, "yedi harf" meselesinin içtimâî buudunu göstererek bir başka açıklık getirmektedir. Rivâyete göre Hz. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Cebrâil'e şöyle bir endişe arzeder: "Ben ümmîlerden müteşekkil bir ümmete gönderildim. (Hepsi aynı kapasite ve anlayışta değil), kimisi pek âciz, kimisi çok yaşlı, kimisi köle, câriye ve kimisi de okuma yazması olmayan insanlar!" Bunun üzerine Cebrâil, (Kur' ân'ın herkesin anlıyabileceği bir üslup zenginliğine sahip olduğunu belirtmek maksadıyla): يَا مُحَمَّدُ إَنَّ الْقُرْآنَ اُنْزِلَ عَلَى سَبْعَةِ أحْرُفٍ "Ey Muhammed, (merak etme) Kur'ân yedi harf üzerine indirilmiştir" der. Aynı âyetten mizaçları, ilmî seviyeleri, içtimâî muhitleri, hatta devirleri değişik olan kimselerin istifade etmeleri, farklı mânalar çıkarmaları, onun yedi harf üzere gelişinin en güzel tezâhürü ve te'yididir. 5- Kur'ân'ın yedi harf üzerine inmesi, belirtileceği üzere değişik yorumlara tâbi tutulmuş olsa da orada keyfilik sözkonusu değildir. Bu farklılıkların mûteber olması, Resûlullah'tan sahih rivayetlerle intikâl etmesi şartına bağlıdır. Nitekim sadedinde olduğumuz rivâyet bunu göstermektedir. Hem Hz. Ömer ve hem de Hz. Hişâm (radıyallahu anhümâ) kendi "harf"lerini Resûlullah'tan işittiklerini söylemişlerdir. Mamafih, Resûlullah'tan işitilmemiş olan "müterâdif"lerle de okunduğunu gösteren rivâyetler mevcuttur. Meselâ Hz.Ömer (radıyallahu anh): İbnu Mes'ud'un, حَتَّى حِينَ tabirini, زعَتَّى حِينَ diye okuduğunu işitince: "Kur' ân, Hüzeyl lehçesine göre inmedi, halka Kureyş lehçesine göre oku, sakın Hüzeyl lehçesine göre okuma" diye yazarak müdahale eder. Mamafih, bu çeşit örnekler Hz. Osman zamanında sağlanan icmadan önceye aittir. 6- Hz.Osman Zinnureyn efendimiz (radıyallahu anh) Kur'ân-ı Kerim'i, Kureyş imlâsı üzerine yazdırmış, Kureyş lehçesine göre okunmasını emretmiş ve böylece ümmet, tek bir kıraate sevkedilmiştir. Bütün Ashâb bu dâvete uymuş, neticede kıraat birliği, icma ile sâbit olmuştur. Bu icmaya rağmen, âlimler, Kur'an'ın yedi harf üzerine okunup okunmayacağını münakaşa etmiştir. Taberî ve diğer bazı âlimler, sadece Hz.Zeyd İbnu Sâbit'in okuduğu şekil caizdir, öteki kıraatler caiz değildir, demiştir. Bakillânî de bu görüşü benimser. Eş'ârî hazretleri ise cevâzın asıl olduğu, bunu yasaklamanın mümkün olmadığı kanaatindedir. Şöyle der: "Müslümanlar, Allah tarafından indirilen ve okunmasına müsaade edilmiş bulunan kıraatleri menetmenin câiz olmayacağında ittifak etmişlerdir. Allah'ın müsaade ettiği bir şeye mâni olmak kimsenin yetkisine girmez. Bu yedi harf kıraatlerimizde mevcuttur. Ancak Kur'ân'ın muhtevasında dağınık halde bulunmakta ve nerelerde olduğu kesinlikle bilinmemektedir. Buna göre tevâtüren nakledilen yerlerde bir harfi, diğerinden ayırmaksızın Kur'ân'ı vücuh üzere okumak câizdir. Meselâ Nâfi'in harfi, Kisâî ve Hamza'nın harfleri ile birlikte ezberlenebilir. Bunda bir zorluk da yoktur. Zira Cenâb-ı Hakk, kullarına kolaylık olsun diye Kur'ân'ı yedi harf üzere indirmiştir." Kıraat hususunda Ashab'ın icma ettiğine inanan Hattâbî de şöyle demiştir: "Bu meselede en mâkul söz şudur: "Kur'ân-ı Kerim, okuyanın, kolayına geldiği şekilde okuyabilmesi için yedi harf üzere indirilmiştir. Bu bir ruhsattır. Ancak bu ruhsat, mânanın birbirini tuttuğu, yahut birbirine yakın olduğu yerlerde câizdir. Sonra bu, kıraat hususunda Ashab'ın icmaından önceki devrede caizdi. Şimdi ise, icmaya muhalif kıraat, câiz olamaz." Tahavî de buna yakın bir kanaat beyan eder. Ona göre, "Yedi harf üzerine kıraat, hassaten İslâm'ın bidayetindeki zaruret sebebiyle câiz idi. Çünkü Arap kabileleri arasında ciddi lehçe farkları vardı. Hepsini öğrenmek güç olduğu gibi, hepsini aynı lehçeye icbar da mümkün değildi. Müslümanlar arasında okuma yazma bilenlerin sayısı artınca, zaruret ortadan kalktı ve kıraatler de birleştirildi." Bu meselede en muteber izah İbnu Mes'ud'a aittir. Bu yüce sahabi (radıyallahu anh), hadiste geçen "yedi harf"le Arap lehçelerinin kastedildiğine işareten şöyle der: "Ben muhtelif kabilelerden Kur'ân okuyanların kıraatlerini dinledim, işittim. Hepsini mâna itibariyle birbirine yakın buldum. Sizin aranızda, "geliniz" mânasına olan helümme, akbil demeniz gibi -ki hepsi bir kapıya çıkar- artık nasıl öğrendiyseniz öyle okuyunuz." 7- "Yedi harf" tabiriyle, çoğunluk, "Arap lehçeleri"nin kastedildiğini kabul etmiş ve şu lehçeleri zikretmiştir: Kureyş, Hüzeyl, Sakif, Havâzin, Kinâne, Temim ve Eymen.
Kur'ân, hicretten önce sadece Kureyş lehçesi ile okunurdu. Hicretten sonra İslâm çeşitli kabilelerde intişara başlayınca farklı okuyuşlara ihtiyaç hasıl olmuş, bunun üzerine -yukarıda belirtildiği üzere- kolaylık için Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), lehçelere göre okunabilmesi için ısrarla ruhsat taleb etmiş, her talebine müsbet cevap almış ve bu yediye kadar çıkmıştır. Bu ruhsat da, yukarda belirtildiği üzere, Hz. Peygamber'in öğretmiş olma şartına bağlı idi. Hz. Osman'dan sonra tekrar Kureyş lehçesine dönülmüş, birlik sağlanmıştır. 8- YEDİ KIRAAT (1) Nisbeti Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e tevâtüren ulaşan, yedi meşhur kıraat sahibi imamlar şunlardır: 1- Nâfi İbnu Abdirrahman İbni Ebi Nuaym el-Leysî (V. 169/785).
2- Abdullah İbnu Kesir el-Mekkî (V. 120/737).
3- Ebu Amr İbnu'l-A'la el-Mâzinî el-Basrî (V. 154/770).
4- İbn Âmir Ebu İmrân Abdullah el-Yahsubî (V. 118/736).
5- Ebu Bekr Asım İbnu Ebi'n-Necud el-Kûfî (V. 127/744).
6- Hamza İbnu Habib İbni Ammâr (V. 156/772).
7- el-Kisâî Ebu'l-Hasan Ali İbni Hamza (V. 189/804). Bunların kıraatını, kendilerinden sonra devam ettiren bir kısım meşhur talebeleri de vardır. Teferruata girmiyeceğiz. Bugün Müslümanların fiilen uymak sûretiyle yaşattıkları rivâyet üçtür: 1- Hafs rivayetine göre Asım'ın kıraatı: Zamanımızda büyük çoğunluk bunu esas alır ve Kur'ân'lar buna göre bastırılmaktadır. 2- Verş rivayeti ile Nâfi'nin kıraatı: Mısır hâriç Kuzey Afrika'da hakimdir. 3- Ebu Amr'ın kıraatı: En az kullanılan kıraattır, sadece Sudan'ın bir kısmında tutunabilmiştir. ŞAZZ KIRAATLAR: Kur'an-ı Kerim'in, tevatüre dayanmadan, Arap gramerinin kâidelerine göre okunabileceğini söyleyenler olmuşsa da şiddetle reddedilmiştir. Rivayete dayanmakla birlikte mütevâtir olmayan rivayetler de var. Bunlara şazz kıraatler denir. Bunlarla namazda veya başka yerlerde Kur'ân okumak câiz değildir. Sikalar tarafından rivayet edilmiş olanların bâzı hukukî meselelerde delil gösterilebileceği kabul edilmiştir. Übey İbnu Ka'b ile İbnu Mes'ud'un mushafları buna misâl olarak zikredilebilir. Bazı tamamlayıcı bilgiler 942 numaralı hadiste gelecek.

İKİNCİ FASIL :KIRAATLAR HAKKINDA ÇEŞİTLİ HADİSLEREdit

ـ1ـ عن أنس رَضِىَ اللَّهُ عَنْه ]أنَّ رسولَ اللَّه # وَأبَا بَكْرٍ وَعُمَرَ وَأُرَاهُ قَالَ وَعُثْمَانَ رَضِىَ اللَّهُ عَنْهُم كانُوا يَقْرَءُونَ مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ بِا‘لفِ[. أخرجه أبو داود والترمذى.وزاد أبو داود: وَأوَّلُ مَنْ قَرَأ مَلِكِ مروان

.1. (923)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), Hz.Ebu Bekir, Hz. Ömer -ve öyle zannediyorum Osman da demişti- (radıyallahu anhüm ecmain) Fâtiha sûresinin dördüncü âyetinde geçen, مَالِكِ kelimesini مَلِكِ diye değil, elifli olarak مَالِكِ diye okuyorlardı." [Tirmizî, Kırâ'at 1, (2929); Ebû Davud, Huruf 1, (4000).] AÇIKLAMA: Tirmizî'de tâlik olarak, Ebu Dâvud'da ise müsned olarak kaydedilen bir ziyade Mâlik مَالِكِ 'i Melik مَلِكِ şeklinde elifsiz olarak ilk okuyanın Mervan olduğu belirtilir. Şârihler -Begavî'den naklen- şu bilgiyi kaydederler: "Asım, el Kisâî ve Yakub bunu Mâlik مَالِك diye, diğer Kurrâ ise Melik مَلِكِ diye okumuşlardır. Bir kısım âlimler her iki okuyuşun mânaca bir olduklarını söylemiştir." İmâdu'd-Din İbnu Kesir de Tefsir'inde şu bilgiyi verir: "Kurrâ'lardan bazıları مَلِك يوْمِ الدّينِ diye okudu; bir kısmı da مَالِك diye okudu. Her ikisi de sahih ve mütevatir kıraattir, kıraat-ı seb'a'ya dâhildir. Lâm'ı kesra ve sükun üzere okuyan da olmuştur. Keza مَلِيك şeklinde de okunmuştur. Nâfi, kef'in kesresini işbâ edip (uzatıp) مَلِكِى يوْم الدين diye okumuştur. Bu okunuşlardan birini tercih eden, mana yönüyle her ikisini de kabul etmiştir. Her iki okuyuş da sahihtir, güzeldir."

ـ2ـ وعن أبى سعيد رَضِىَ اللَّهُ عَنْه قال: ]قال رسولُ اللَّه #: قالَ اللَّهُ عزّ وَجَلّ لَبَنِى إسْرَائِىلَ: ادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّداً وَقُولُوا حِطَّةٌ تُغْفَرْ لَكُمْ خَطَايَاكُمْ. يعنى بالتاء المثناة فوق[

.2. (924),Ebu Said (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah Zülcelâl Hazretleri Benî İsrail'e şöyle emretti: "Şu kasabaya kapısından secde ederek girin ve hıtta (2) deyin de günahınız affedilsin" yani تغفر
şeklinde" (Bakara 58). [Ebu Davud, Huruf 1, (4006).] AÇIKLAMA: Burada, âyette geçen تُغْفَر kelimesinin imlâsı ve dolayısıyla okunuşu hakkında farklı bir rivayet görülmektedir. Bu okuyuş İbnu Âmir kıratine uygundur. Nâfi aynı kelimeyi يُغْفر diye okumuş, İbnu Kesir, Ebu Amr, Âsım, Hamza ve Kisâî ise نَغْفِرُ diye okumuşlardır. Mâna, sonuncu şekilde "...affedelim" olur, öncekilerde "...affedilsin" idi.

ـ3ـ وعن جابر رَضِىَ اللَّهُ عَنْه. ]أنَّ النَّبىَّ # قرَأ: وَاتَّخِذُوا مِنْ مَقَامِ إبْرَاهِيمَ مُصَلّى: بكسر الخاء[

.3. (925)- Hz.Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor, "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Siz de İbrahim'in makamından bir namazgâh edinin" (Bakara, 125) meâlindeki âyette geçen وَاتَّخِذُوا kelimesini "hı" harfi kesreli olacak şekilde وَاتَّخِذُوا diye okudu." [Ebu Dâvud, Huruf 1, (3969); Müslim, Hac 147, (1218).]

AÇIKLAMA:
Bu kesreli okunuş, İbnu Kesir, Ebu Amr, Âsım, Hamza ve Kisâî kıraatine uygundur. Nâfi, İbnu Amir ise وَاتَّخَذُوا diye hı'yı fethalı okurlar. Birinci okuyuşta emir sigası sözkonusudur, ikinci okunuş ise mâzi fiildir ve haberdir. Mâna farklılığı, üzerinde durmaya değmeyecek kadar azdır.

ـ4ـ وعن زيد بن ثابت رَضِىَ اللَّهُ عَنْه. ]أنّ رسولَ اللَّه #: كانَ يَقْرَأُ غَيْرَ أولى الضّرَرِ بنصب الراء[. أخرج الثثة أبو داود

.4. (926)- Zeyd İbnu Sâbit (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Nisâ sûresinin 95. âyetinde geçen غيْر اولى الضرر والمجاهدون ibaresindeki غير kelimesini غََيْرَ şeklinde yâni re'yi üstün olarak okumuştur." [Ebu Davud, Huruf 1, 3975.] AÇIKLAMA: Bu şekilde okunuş, Nâfî, İbnu Âmir, Kisâî vs. bazılarının okuyuşuna uygundur. Ancak İbnu Kesir, Ebu Amr ve Hamza bunu غَيْرُ diye ref'le okumuşlardır. Şâz bir rivayette de غَيْرِ diye gelmiştir. غَيْرُ olunca âyette geçen قاعدون (evde kalanlar) kelimesine sıfat olur. Âyetin mânâsı: "Müminlerden, özür sahibi olmaksızın (evlerinde) oturanlarla Allah yolunda mallarıyla , canlarıyla savaşanlar bir olmaz", غَيْرَ olunca, âyette geçen قاعدون (evde kalanlar) kelimesine hal veya istisna olur. Bu durumda âyetin mânâsı: "Mü'minlerden, özür sahibi olmadığı halde evde oturanlarla -veya özür sahibi olanlar hâriç, evde oturanlarla- Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşanlar bir olmaz..." şeklinde olur. Görüldüğü üzere mânada fark olmuyor.

ـ5ـ وعن معاذ بن جبل رَضِىَ اللَّهُ عَنْه. ]أنَّ النَّبىَّ # كانَ يَقْرَأ هَلْ تَسْتَطِيعُ رَبَّكَ[. أخرجه الترمذى

.5. (927) - Hz. Muâz İbnu Cebel (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) "O vakit havariler: "Ey Meryemoğlu İsa, Rabbin bizim üstümüze gökten bir sofra indirebilir mi?.." (Maide 112) meâlindeki âyeti, هل تَسْتَطِيعُ رَبَّك diye okuyordu." [Tirmizî, Kırâ'ât 1, (2931).]

AÇIKLAMA: Yukarıda, âyetten kaydedilen ibârenin belirtilen şekilde okunuşu Kisâî'nin kıraatidir. Bu şekli ile ayet, "...Rabbinden (sofra indirmesini) isteyebilir misin?" mânâsına gelir. Diğer kurralar âyeti şöyle okumuşlardır: هَلْ يَسْتَطِيعُ رَبُّكَ "...Rabbin (bize sofra indirmeye) muktedir midir?.."

ـ6ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللَّهُ عَنْهما ]أنَّ النَّبىَّ #: كَانَ يَقْرَأ وَالعَيْنُ بِالْعَيْنِ بالرفع في ا‘ولى[. أخرجه أبو داود والترمذى

.6. (928)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kısas âyetinde geçen والعين بالعين ibaresini وَالعَيْنُ بِالْعَيْن diye birinci kelimeyi ötüreli okurdu." [Tirmizî, Kırâ'at 1, (2930); Ebu Davud, Huruf 1, (3976, 3977).]

AÇIKLAMA: Bağavî'nin açıklamasına göre, Kisâî العَيْن kelimesini ve âyette ondan sonra sayılan uzuvları hep ref okumuştur. İbnu Kesîr, İbnu Âmir, Ebu Câfer ve Amr sadece والجروح kelimesini merfu okumuştur. Diğer kurrâlar ise hepsini النفس kelimesinde olduğu gibi nasb okumuşlardır. Âyetin tamamı şöyle: وَكَتَبْنَا عَلَيْهِمْ فِيهَا اَنَّ النَّفْسَ بِالنَّفْسِ وَالْعَيْنَ بِالْعَيْنِ وَاَنْفَ بِاَنْفِ وَا‘ذُنَ بِا‘ُذُنِ وَالسِّنَّ بِالسِّنِّ وَالجُرُوحَ قِصَاصٌ "Orada onlara cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe dişle ve yaralara karşılıklı ödeşme (kısas) yazdık" (Mâide 45). Kisâî'yi, العين kelimesi ile ondan sonraki gelenleri merfu okumaya götüren husus, kelimenin önündeki vav'ı, âmil'e iştirak'a değil, sonraki cümlelerin atfına hamletmiş olmasıdır. كَتَبْنَا لهم "onlar için yazdık" ibaresini, "onlara söyledik ki" şeklinde te'vil edip, cümleleri teker teker sayınca, Kisâî'nin kıraatindeki mânâ, diğerlerinin nasb üzere okumalarındaki mânâya kavuşur, fark kalmaz. Böylece الجُروحُ kelimesini merfu okuyanların nokta-i nazarları da anlaşılmış olur."(34)

ـ7ـ وعن أبىّ بن كعب رَضِىَ اللَّهُ عَنْه ]أنَّ رسول اللَّهِ #: كانَ يَقْرَأ قُلْ بِفَضْلِ اللَّهِ وَبِرَحْمَتِهِ فَبِذلِِكَ فَلْتَفْرَحُوا بِالتاء[. أخرجه أبو داود .

7. (929)-Übey İbnu Ka'b (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Yunus sûresinde geçen, "De ki: "Bunlar, Allah'ın bol nimeti ve rahmetiyledir. Buna sevinsinler..." (58. âyet) meâlindeki, قُلْ بِفَضْلِ اللَّهِ

وَبِرَحْمَتِهِ فَبِذَلِكَ فَلْيَفْرَحُوا هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ

âyetinin فليفرحوا kelimesini فَلْتَفْرَحُوا şeklinde "te" ile okurdu." [Ebu Davud, Huruf 1, (3981).] AÇIKLAMA: Bu okuyuş Katâde, Ebû Âliye gibi bazılarına aittir. Hafs kıraatında فليفرحوا هو خير مما يجمعون şeklindedir. فليفرحوا ve يجمعون kelimelerinde "ye" harflerinin "te" olması zamirleri değiştirir. Hafs kıraatında mânâ yukarıdaki meâlde görüldüğü üzere, "...sevinsinler... topladıklarından" iken, Ebû Âliye kıraatında "...sevininiz...topladığınızdan" olur. Mânâ netice itibariyle aynı kalmaktadır.

ـ8ـ وعن أسماء بنت يزيد وأم سلمة رَضِىَ اللَّهُ عَنْهما. ]أنَّ رسول اللَّه # كانَ يَقْرَأ إنَّهُ عَمِلَ غَيْرَ صَالِحٍ[. أخرجه أبو داود والترمذى

.8. (930)- Esma Bintu Yezid ve Ümmü Seleme (radıyallahu anhümâ)' nin anlattıklarına göre, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Hud sûresinde geçen إنَّهُ عملٌ غَيْرُ صَالحٍ âyetini şöyle okumuşur: إنَّهُ عَمِلَ غَيْرَصَالِحٍ [Tirmizî, Kırâ'ât 1, (2932); Ebu Davud, Huruf 1, (3982, 3983).]

AÇIKLAMA: Âyet, Hz. Nuh'un oğlunu tavsif eder: "(Allah: "Ey Nuh! O senin âilenden sayılmaz); çünkü kötü bir iş işlemiştir..." (Hud 46). Bu âyeti İbnu Kesir, Nâfi, Ebu Amr ve İbnu Âmir عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍ şeklinde okumuşlardır. Kisâî ise عَمِلَ غَيْرُ صَالِح şeklinde okumuştur. Mâna değişmez.

ـ9ـ وعن ابن مسعود رَضِىَ اللَّهُ عَنْه. ]أنَّهُ قَرَأ هِيْتَ لَكَ؛ و: بَلْ عَجِبْتَ وَيَسْخَرُونَ يعنى بالنصب[. أخرجه البخارى وأبو داود

.9. (931)- İbnu Mes'ûd (radıyallahu anh)'dan anlatıldığına göre, Yusuf sûresinde geçen "gelsene" mânasındaki هَيْتَ لَكَ ibaresini هِيتَ لَكَ diye okumuş. Kezâ Saffât sûresinde geçen بل عجبْت ويسخرون âyetini de بل عَجِبْتَ وَيَسْخَرُونَ diye nasb hâlinde okumuştur. [Buhârî, Tefsir, Yusuf 4; Ebu Davud, Huruf 1, (4005).

AÇIKLAMA: Yukarıdaki rivayetin muhtelif vecihleri mevcuttur. Birine göre, Abdullah İbnu Mes'ud (radıyallahu anh)'a: "Halk Yusuf sûresindeki 23. âyeti هِيتُ لَكَ diye okuyorlar, (sen ne dersin?)" diye soru vâki olmuştur. Bu soru üzerine İbnu Mes'ud: "Ben bana öğretilen şekilde okuyorum, bu daha hoşuma gidiyor, âyet şöyle: وَقَالَتْ هَيْتَ لَكَ demiştir.

Rivâyette, ayrıca Saffât sûresinin 12. âyetini okuyuşu da belirtilmiştir. Çünkü عجبت kelimesindeki "te" harfinin iki okunuşu var: İbnu Kesir, Nâfi, Asım, Ebu Amr, İbnu Âmir عَجِبْتَ şeklinde fetha ile okurken; Hz. Ali, İbnu Mes'ud, Ebu Abdirrahman es-Sülemî, İkrime, Katâde, en-Nehâî, A'mes, İbnu Ebî Leylâ, Kisâî, vs. bir çoğu da merfu olarak عَجِبْتُ şeklinde okumuşlardır. İbnu Mes'ud (radıyallahu anh)'un da عَجِبْتُ diye okuyanlar arasında ismi zikredilir. Bu durumda Teysir'in nasb olarak göstermesi bir hatadır.

ـ10ـ وعن أبىّ بن كعب رَضِىَ اللَّهُ عَنْه. ]أنَّ رسول اللَّه # قَرَأ قَدْ بَلَّغْتَ مِنْ لَدُنِّى عُذْراً مُثَقّلَةً[

.10. (932)

- Übey İbnu Ka'b (radıyallahu anh) anlatıyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Kehf sûresinin 76. âyetini بَلَغْتَ مِنْ لَدُنِّى عُذْراً şeklinde, (yani لَدُنّىِ kelimesindeki "nun"u) şeddeli olarak okudu." [Tirmizî, Kırâ'ât 1, (2934); Ebû Dâvud, Huruf 1, (3985, 3986).] AÇIKLAMA: Bağâvî'nin belirttiğine göre, Ebu Câfer, Nâfi ve Ebu Bekr مِنْ لَدُنِى şeklinde "nun"u şeddesiz okumuşlardır. Diğer kurrâlar مِنْ لَدُنِّى şeklinde "nun"u şeddeli okumuşlardır. Hz. Übey şeddeli demiştir.

ـ11ـ وعنه رَضِىَ اللَّهُ عَنْه ]أنَّ رسولَ اللَّهِ #: قَرَأ في عَيْنٍ حَمِيئةٍ[ أخرجهما أبو داود والترمذى

.11. (933)- Hz. Übey İbnu Ka'b (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Kehf sûresinin 86. ayetinde geçen فى عين حمئة ibaresindeki حمئة kelimesini حمئة şeklinde, hafif olarak okumuştur." [Tirmizî, Kırâ'ât 1, (2935); Ebu Davud, Huruf 1, (2976). AÇIKLAMA:

Ebu Davud'un rivayetinde İbnu Abbas şöyle der: "Übey, bana bunun okunuşunu Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın kendisine öğrettiği şekilde öğretti."
Tirmizî der ki: "Sahih olanı, bunun, İbnu Abbas'ın kendi kıraatı diye rivâyet edilmiş olanıdır. Zîra, rivâyet edildiğine göre, İbnu Abbâs ile Amr İbnu'l-As (radıyallahu anhümâ), bu âyetin okunuşunda ihtilâfa düştüler ve bu yüzden Ka'bu'l-Ahbâr'a müracaat ettiler. Eğer İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) da, Hz. Peygamber'den bir rivâyet olsaydı onunla yetinir, Ka'b'a muhtaç olmazdı." حمئة 'nin okunuşuna gelince, İbnu Abbas bunu حمئة şeklinde okumuştur. İbnu Âmir, Hamza, Kisâî, Ebu Bekr (an Âsım) حامية diye okumuşlardır. Amr, Ali, İbnu Mes'ud, Zübeyr, Muâviye, Ebu Abdirrahman, Hasan, İkrime, Nehâî, Katâde, Ebû Ca'fer, Şeybe, A'meş hemze koymazlar. Zeccâc der ki: "Kim حمئة okursa "kara balçıklı bir su kaynağı" anlar, kim de حامية okursa "hârre (sıcak)" anlar: Nitekim su kaynağı, sıcak ve balçıklı olabilir."
İmâduddin İbnu Kesîr, tefsirinde her iki okuyuşla ortaya çıkan mânânın birbirine muvafık düştüğünü belirtir ve gerekli açıklamayı yapar.

ـ12ـ وعن عمران بن الحصين رَضِىَ اللَّهُ عَنْهما ]أنَّ رسولَ اللَّه #: قَرَأ وترى النَّاسَ سَكَارَى وَمَا هُمْ بِسَكَارَى[. أخرجه الترمذى

.12. (934) *-İmrân İbnu'l-Husayn (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Hacc sûresinin ikinci âyetini şöyle okudu: وَترَى الناسَ سُكارَى وَمَاهُمْ بِسُكارَى [Tirmizî, Kırâ'ât 1, (2942).] AÇIKLAMA: İmrân (radıyallahu anh)'ın rivayet ettiği yukarıdaki kıraat Cumhur'un kıraatıdır. Bu âyetin bir de وترى الناس سُكْرَى وَمَاهُمْ بِسُكْرَى şeklinde İbnu Mes'ud'dan rivayet edilen okunuşu vardır. Hamza ve Kisâî kıraatleri bu okunuşu benimsemişlerdir. Ferra bu okuyuşun helkâ (helâk olmuşlar) ve cerhâ (yaralılar) örneğinde bir cemi şekli olduğunu belirtir.

ـ13ـ وعن عائشة رَضِىَ اللَّهُ عَنْها. قالَتْ: ]قَرَأ عَلَيْنَا رسول اللَّه # سُورةٌ أنْزَلْنَاهَا وَفَرَضْنَاهَا، يعنى محففة الراء[. أخرجه أبو داود

.13. (935)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) validemiz, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Nur sûresinin 1. âyetini, kendilerine سُورَةٌ انْزَلْنَاهَا وَفَرَضْنَاهَا şeklinde -yani فرضناها kelimesinde şedde olmaksızın- okuduğunu söylemiştir. [Ebu Davud, Huruf 1, (4008).]

AÇIKLAMA:

Bu âyeti, kurrânın ekseriyeti rivayette görüldüğü şekilde şeddesiz olarak فرضْناها diye okumuştur: İbnu Mes'ud, Ebu Abdirrahman es-Sülemî, Hasan, İkrime, Dahlâk, Zührî, Nâfî, İbnu Âmir, Asım, Hamza, Kisâî... vs. Ancak İbnu Kesîr ve Ebû Amr da فرّضناها diye şeddeli okumuşlardır. Zeccâc der ki: "Şeddeli okuyunca iki durum sözkonusudur: 1- Çokluk ifade eder, yani; "Biz bu sûrede pekçok farzlar kıldık." 2- "Biz bu sûredeki helâl ve haram nev'inden bulunan şeyleri açıkladık."
Şeddesiz okuyunca mânâ şöyle olur: "Bu sûrede farzedilenlerle amel etmeye sizi mecbur kıldık." Zeccâc'dan başkası da şöyle demiştir: "Şeddeli okuyunca: "Bu sûredeki farzları tafsil edip (açıkladık)", şeddesiz okuyunca: "Bu sûrede bulunanları farz kıldık" manası anlaşılır."

ـ14ـ وعنها رَضِىَ اللَّهُ عَنْها ]أنّها كَانَتْ تَقْرَأ: إذْ تَلِقُونَهُ بِألْسِنَتِكُمْ، وتقول: الولْقُ الكذبُ[. أخرجه البخارى

.14. (936)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)'nin, Nur sûresinin 15. âyetini şöyle okuduğu إذْ تَلِقُونَهُ بِاَلْسِنَتِكُمْ ve تَلِقُونَ kelimesinin kizb (yalan) mânasını taşıyan اَلْوَلْق masdarından geldiğini "söylediği" rivayet edilmiştir. [Buhârî, Tefsir, Nur 8; Meğâzî 33.]

AÇIKLAMA: Âyette geçen تلقونه kelimesi Cumhur'un kıraatinde تَلَقَّوْنَهُ şeklindedir. Sâdece Übey İbnu Ka'b, Hz. Aişe (radıyallahu anhümâ), Mücâhid ve Ebû Hayve'nin kıraatlerinde تَلِقُونَهُ şeklindedir.

ـ15ـ وعن ابن عمر رَضِىَ اللَّهُ عَنْهما. ]أنَّهُ قَرَأ عَلى رسولِ اللَّهِ # مِنْ ضِعْفٍ: فقالَ مِنْ ضُعْفٍ[. أخرجه أبو داود والترمذى

.15. (937)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ)'den yapılan rivayete göre Rum sûresinin 54. ayetinde geçen من ضعف kelimesini Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e منْ ضِعْفٍ diye okumuş, ancak Resûlullah, kendisine, " مِنْ ضُعْفٍ olacak" demiştir. [Ebu Dâvud, Huruf 1, (3938, 3979); Tirmizî, Kırâ'ât 1, (2937).] AÇIKLAMA:

Bu âyet, Kur'ân-ı Kerim'de şöyle geçer: اللَّه الَّذي خَلَقَكُمْ مِنْ ضَعْفٍ ثمّ جَعَلَ مِنْ بَعْدِ ضَعْفٍ قُوَّةً ثُمّ جَعَلَ مِنْ بَعْدِ قُوَّةٍ ضَعْفاً وَشَيْبَةً "Sizi güçsüz olarak yaratan, güçsüzlükten sonra kuvvetli kılan, sonra da kuvvetliliğin ardından güçsüz ve ihtiyar yapan Allah'tır." Âyette geçen من بعد ضعف ، من ضعف ve ضعفا kelimelerinin okunuşlarında ihtilâf edilmiştir. Kurrâdan Asım ve Hamza her üçünde de dad harfini fetha okumuşlardır: ضَعف şeklinde Hafs'ın okuyuşunda ihtilâf edilmiştir. Ubeyd ve Amr onun Âsım'a muhalif olarak her üçünü de damme okuduğunu rivâyet ederler. Başka rivayetlerde ise fetha okuduğu belirtilmiştir. Hülasa Hafs'tan hem fetha ve hem de damme sahih rivayetlerle sübût bulmuştur: ضعف Geri kalan kurrâ ise üçünü de damme ضُعف okumuştur. Her ikisi de "zayıf olmak" mânasında mastardır, mâna yönünden fark mevzubahis değildir.

ـ16ـ وعن يعلى بن أمية رَضِىَ اللَّهُ عَنْه قال: ]سَمِعْتُ رسول اللَّه # يَقْرَأ عَلى المِنْبَرِ وَنَادَوْا يَا مَالِكُ. قَالَ أبو داود يعنى ب ترخِيمٍ. قال سفيان في قراءة عبداللَّهِ. ونَادَوْا يَا مَالٍ مُرَخّماً[. أخرجه ا‘ربعة إ النسائى .

16. (938)- Ya'lâ İbnu Ümeyye (radıyallahu anh) anlatıyor: "(Zuhrûf sûresinin 77. âyetini) Resûlulah (aleyhissalâtu vesselâm) minberde hutbe verirken وَنَادَوْا يَا مَالِكُ şeklinde okurken işittim."

Ebu Davud der ki: "Yani (mâlik kelimesinde kısaltma) terhim olmaksızın."

Süfyân dedi ki: "Abdullah'ın kıraatında (mâlik kelimesi şöyle) kısaltmalı olarak gelmiştir: وَنَادَوْا يَا مالِ [Buhârî, Tefsir, Zuhruf 1, Bed'u'l-Halk 6, 10; Müslim, Cum'a 49, (871); Ebu Dâvud, Huruf 1, (3992); Tirmizî, Salât 365, (508).]

______________
(1) İbnu'l-Cezerî (Şemsettin Muhammed), bu yedi kıraata şunları da ekleyerek "on'a" çıkarmıştır:
1- Halef İbnu Hişâm el-Bezzâr el-Bağdâdî (V. 229/ 843).
2- Ebu Ca'fer Yezid İbnu'l-Ka'kâ el-Mahzumî el-Medenî (V. 130/ 747).
3- Ebû Muhammed Ya'kûb İbnu İshâk el-Hadramî (V. 205/ 820).
(2) Hıtta: (Dileğimiz, kusurlarımızın) dökülmesi mânâsına gelir.



Yeri çözülemedi

44- Tirmizî ve Ebu Dâvud'da bu rivayet Hz. Enes'in rivâyeti olarak gelmektedir. Teysîr, İbnu Abbas rivâyeti göstermekte hatalıdır.

Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.