FANDOM


Hac Müminun

2010 Kur'an Yılında Mersin Yenişehir Kaymakamlığı İlçe Müftülüğünün Dünyanın En Kapsamlı Kur'an Portali Projesidir.

Nur
Ayet No
Ayet Metni
Elmalı Meali (Orijinali)
Fransızca [1]
İngilizce Meali Pickthall)
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın ismiyle.
Au nom d'Allah, le Tout Miséricordieux, le Très Miséricordieux.
In the name of Allah, the Beneficent, the Merciful
Hakikat felâh buldu o mü'minler
Bienheureux sont certes les croyants,
Successful indeed are the believers
Ki onlar namazlarında huşu'ludurlar
ceux qui sont humbles dans leur Salât,
Who are humble in their prayers,
Onlar ki bîyhude işe, boş lâfa bakmazlar
qui se détournent des futilités,
And who shun vain conversation,
Onlar ki zekât vermek için çalışırlar
qui s'acquittent de la Zakât,
And who are payers of the poor due;
Ve onlar ki ırzlarını korurlar
et qui préservent leurs sexes [de tout rapport],
And who guard their modesty
Ancak zevcelerine ve kendilerinin milki olan cariyelerine karşı müstesnâ, çünkü bunlar levm olunmazlar
si ce n'est qu'avec leurs épouses ou les esclaves qu'ils possèdent, car là vraiment, on ne peut les blâmer;
Save from their wives or the (slaves) that their right hands possess, for then they are not blameworthy,
Kim de bundan ötesini ararsa işte artık onlar haddi aşanlardır
alors que ceux qui cherchent au-delà de ces limites sont des transgresseurs;
But whoso craveth beyond that, such are transgressors,
Ve onlar ki emanetlerine ve ahidlerine riayetkârdırlar
et qui veillent à la sauvegarde des dépôts confiés à eux et honorent leurs engagements,
And who are shepherds of thee pledge and their covenant,
Onlar ki namazlarının üzerine muhafızlık ederler
et qui observent strictement leur Salât.
And who pay heed to their prayers.
İşte onlardır o vârisler
Ce sont eux les héritiers,
These are the heirs
Ki Firdevse vâris olacak, onda muhallad kalacaklardır
qui hériteront le Paradis pour y demeurer éternellement.
Who will inherit Paradise: There they will abide.
Şanım hakkı için biz insanı çamurdan, bir sülâleden yarattık
Nous avons certes créé l'homme d'un extrait d'argile.
Verily We created man from a product of wet earth;
Sonra onu oturaklı bir karargâhta bir nufte yaptık
puis Nous en fîmes une goutte de sperme dans un reposoir solide.
Then placed him as a drop (of seed) in a safe lodging;
Sonra o nufteyi bir aleka yarattık. derken o alakayı bir mudga yarattık derken o kemiklere bir et giydirdik, sonra ona diğer bir hılkat neş'eti verdik, bak ne şanlı o Allah, yaratanların en güzeli
Ensuite, Nous avons fait du sperme une adhérence; et de l'adhérence Nous avons créé un embryon; puis, de cet embryon Nous avons créé des os et Nous avons revêtu les os de chair. Ensuite, Nous l'avons transformé en une tout autre création. Gloire à Allah le Meilleur des créateurs!
Then fashioned We the drop a clot, then fashioned We the clot a little lump, then fashioned We the little lump bones, th
Sonra siz bunun arkasından muhakkak öleceksiniz
Et puis, après cela vous mourrez.
Then lo! after that ye surely die.
Sonra siz Kıyamet günü muhakkak ba'solunacaksınız
Et puis au Jour de la Résurrection vous serez ressuscités.
Then lo! on the Day of Resurrection ye are raced (again).
Filhakıka biz, sizin fevkınızda yedi tarıyk yarattık ve halktan gafil olmadık
Nous avons créé, au-dessus de vous, sept cieux. Et Nous ne sommes pas inattentifs à la création.
And We have created above you seven paths, and We are never unmindful of creation.
Ve Semadan bir kader ile bir su indirdik de onu yerde iskân eyledik, halbuki biz onu giderivermeğe de şübhesiz kadiriz
Et Nous avons fait descendre l'eau du ciel avec mesure. Puis Nous l'avons maintenue dans la terre, cependant que Nous sommes bien Capable de la faire disparaître.
And We send down from the sky water in measure, and We give it lodging in the earth, and lo! We are able to withdraw It.
Öyle iken durdurduk da onunla sizin için hurmalıklar, üzümlükler kabîlinden bağlar, bağçeler yaptık ki içlerinde sizin için bir çok yemişler var onlardan yer ve geçiniriz
Avec elle, Nous avons produit pour vous des jardins de palmiers et de vignes, dans lesquels vous avez des fruits abondants et desquels vous mangez,
Then We produce for you therewith gardens of date palms and grapes, wherein is much fruit for you and whereof ye eat;
Ve bir ağaç ki Turı siynadan çıkar, yağ ve yiyenlere bir katıkla biter
ainsi qu'un arbre (l'olivier) qui pousse au Mont Sinaî, en produisant l'huile servant à oindre et où les mangeurs trempent leur pain.
And a tree that springeth forth from Mount Sinai that groweth oil and relish for the eaters.
En'amda da sizin için cidden bir ıbret vardır, karınlarındakinden sizi iska ediyoruz sizin için de onlarda hem bir çok menafi' vardır, hem de onlardan yersiniz
Vous avez certes dans les bestiaux, un sujet de méditation. Nous vous donnons à boire de ce qu'ils ont dans le ventre, et vous y trouvez également maintes utilités; et vous vous en nourrissez.
And lo! in the cattle there is verily a lesson for you. We give you to drink of that which is in their bellies, and many
Hem onlara ve hem gemiye yüklenirsiniz
Sur eux ainsi que sur des vaisseaux vous êtes transportés.
And on them and on the ship ye are carried.
Celâlim hakkı için biz Nuhu kavmine Resul gönderdik de dedi ki: ey benim kavmim: Allaha ıbadet edin, ondan başka bir tanrınız yoktur, binaenaleyh korunmaz mısınız?
Nous envoyâmes Noé vers son peuple. Il dit: «O mon peuple, adorez Allah. Vous n'avez pas d'autre divinité en dehors de Lui. Ne [Le] craignez-vous pas?»
And We verily sent Noah unto his folk, and he said: O my people! Serve Allah. Ye have no other god save Him. Will ye not
Bunun üzerine kavminden küfreden kodaman güruh şöyle dedi: bu, başka değil, ancak sizin gibi bir beşer, üstünüze geçmek istiyor, eğer Allah dilese idi elbette bir takım Melekler gönderirdi, biz evvelki atalırımız içinde bunu işitmedik
Alors les notables de son peuple qui avaient mécru dirent: «Celui-ci n'est qu'un être humain comme vous voulant se distinguer à votre détriment. Si Allah avait voulu, ce sont des Anges qu'Il aurait fait descendre. Jamais nous n'avons entendu cela chez nos ancêtres les plus reculés.
But the chieftains of his folk, who disbelieved, said: This is only a mortal like you who would make himself superior to
Her halde o öyle bir adam ki kendisinde bir cinnet var, binaenaleyh gözetin bunu bir zamana kadar
Ce n'est en vérité qu'un homme atteint de folie, observez-le donc durant quelque temps.
He is only a man in whom is a madness, so watch him for a while.
Dedi: ya rab! Beni tekzib etmelerine karşı sen bana nusrat ver
Il dit: «Seigneur! Apporte-moi secours parce qu'ils me traitent de menteur».
He said: My Lord! Help me because they deny me.
Biz de ona şöyle vahyettik: bizim nezaretimiz ve vahyimizle gemiyi yap, sonra emrimiz gelip de tennur feveran edince hemen ona topundan bir iki çift ve aleyhinde söz sebketmiş olandan başka ehlini sok ve o zulm edenler hakkında bana bir hıtabda bulunma, çünkü onlar gark olunacaklardır
Nous lui révélâmes: «Construis l'arche sous Nos yeux et selon Notre révélation. Et quand Notre commandement viendra et que le four bouillonnera, achemine là-dedans un couple de chaque espèce, ainsi que ta famille, sauf ceux d'entre eux contre qui la parole a déjà été prononcée; et ne t'adresse pas à Moi au sujet des injustes, car ils seront fatalement noyés.
Then We inspired in him, saying: Make the ship under Our eyes and Our inspiration. Then, when Our command cometh and the
Binaenaleyh sen maıyyetindekilerle geminin üzerine çıktığında da de ki: hamd o Allaha ki bizi o zalim kavminden kurtardı
Et lorsque tu seras installé, toi et ceux qui sont avec toi, dans l'arche, dis: «Louange à Allah qui nous a sauvés du peuple des injustes».
And when thou art on board the ship, thou and whoso is with thee, then say: Praise be to Allah Who hath saved us from th
Ve de ki: rabbım! Beni bir mübarek menzile kondur, konuklıyanların en hayırlısı sensin
Et dis: «Seigneur, fais-moi débarquer d'un débarquement béni. Tu es Celui qui procure le meilleur débarquement».
And say: My Lord! Cause me to land at a blessed landing place, for Thou art best of all who bring to land.
İşte bunda çok âyetler vardır ve hakıkat biz pek imtihancıyızdır
Voilà bien là des signes. Nous sommes certes Celui qui éprouve.
Lo! herein verily are portents, for lo! We are ever putting (mankind) to the test.
Sonra arkalarından başka bir karn inşa eyledik
Puis, après eux, Nous avons créé d'autres générations,
Then, after them, We brought forth another generation;
Onların içinde de kendilerinden bir Resul gönderdik şöyle ki: Allaha ıbadet edin ondan başka bir tanrınız yok, artık korunmaz mısınız?
Nous envoyâmes parmi elles un Messager [issu] d'elles pour leur dire: «Adorez Allah. Vous n'avez pas d'autre divinité en dehors de Lui. Ne le craignez-vous pas?»
And We sent among them a messenger of their own saying: Serve Allah. Ye have no other god save Him. Will ye not warn off
Dünya hayatta kendilerine refah verdiğimiz halde küfredip Âhıret likasını tekzib eyliyen kavminden o (mele') kodaman güruh ise şöyle dedi: «bu başka değil, ancak sizin gibi bir beşer, yediğinizden yiyor, içtiğinizden içiyor
Les notables de son peuple qui avaient mécru et traité de mensonge la rencontre de l'au-delà, et auxquels Nous avions accordé le luxe dans la vie présente, dirent: «Celui-ci n'est qu'un être humain comme vous, mangeant de ce que vous mangez, et buvant de ce que vous buvez.
And the chieftains of his folk, who disbelieved and denied the meeting of the Hereafter, and whom We had made soft in th
ve şayet sizin gibi kat'ıyyen husrandasınızdır
Si vous obéissez à un homme comme vous, vous serez alors perdants.
If ye were to obey a mortal like yourselves, ye surely would be losers.
Siz öldüğünüz ve bir toprak, bir yığın kemik olduğunuz vakıt muhakkak çıkarılacaksınız diye mi va'dediyor?
Vous promet-il, quand vous serez morts, et devenus poussière et ossements, que vous serez sortis [de vos sépulcres]?
Doth he promise you that you, when ye are dead and have become dust and bones, will (again) be brought forth?
Heyhât o va'dolunduğunuz şey ne kadar uzak
Loin, loin, ce qu'on vous promet!
Begone, begone, with that which ye are promised!
O, bizim Dünya hayatımızdan başka bir şey değildir, ölürüz ve yaşarız, fakat biz ba's olunmayız
Ce n'est là que notre vie présente: nous mourons et nous vivons; et nous ne serons jamais ressuscités.
There is naught but our life of the world; we die and we live, and we shall not be raised (again).
O ancak öyle bir adam ki bir yalanı Allaha iftira etti, biz ona inanacak değiliz
Ce n'est qu'un homme qui forge un mensonge contre Allah; et nous ne croirons pas en lui».
He is only a man who hath invented a lie about Allah. We are not going to put faith in him.
Ya rab! dedi: beni tekzib ettikleri cihetle öcümü al
Il dit: «Seigneur! Apporte-moi secours parce qu'ils me traitent de menteur».
He said: My Lord! Help me because they deny me,
Buyurdu ki: az bir zamanda nâdim olacaklar
[Allah] dit: «Oui, bientôt ils en viendront aux regrets».
He said: In a little while they surely will become repentant.
Derken onları sayha, bihakkın alıverdi de kendilerini bir seyl süpürüntüsü yapıverdik, artık öyle bir defolmuş oldu ki o kavm, o zalimler!
Le cri, donc, les saisit en toute justice; puis Nous les rendîmes semblables à des débris emportés par le torrent. Que disparaissent à jamais les injustes!
So the (Awful) Cry overtook them rightfully, and We made them like as wreckage (that a torrent hurleth). A far removal f
Sonra arkalarından başka karnlar inşâ ettik
Puis après eux Nous avons créé d'autres générations.
Then after them We brought forth other generations.
Hiç bir ümmet, ecelini sebkedemez ve geriletemezler
Nulle communauté ne peut avancer ni reculer son terme.
No nation can outstrip its term, nor yet postpone it.
Sonra ardı ardına Resullerimizi gönderdik, her ümmetle Resulü geldikçe onu tekzib ettiler, biz de onları birbiri ardınca yuvarladık ve hepsini birer efsâne yaptık, artık defolsun öyle bir kavim ki iymana gelmezler
Ensuite, Nous envoyâmes successivement Nos messagers. Chaque fois qu'un messager se présentait à sa communauté, ils le traitaient de menteur. Et Nous les fîmes succéder les unes aux autres [dans la destruction], et Nous en fîmes des thèmes de récits légendaires. Que disparaissent à jamais les gens qui ne croient pas!
Then We sent our messengers one after another. Whenever its messenger came unto a nation they denied him; so We caused t
Sonra bir takım âyetlerimiz ve açık bir ferman ile Musâyı ve kardeşi Harûnu gönderdik
Ensuite, Nous envoyâmes Moïse et son frère Aaron avec Nos prodiges et une preuve évidente,
Then We sent Moses and his brother Aaron with Our tokens and a clear warrant
Fir'avna ve cem'ıyyetine de bunlar kibirlerine yediremediler ve dik başlı bir kavm idiler
vers Pharaon et ses notables mais ceux-ci s'enflèrent d'orgueil: ils étaient des gens hautains.
Unto Pharaoh and his chiefs, but they scorned (them) and they were despotic folk.
Onun için biz, dediler, bizim gibi iki beşere iyman mı ederiz? Halbuki onların kavmi bize kulluk ediyor
Ils les traitèrent [tous deux] de menteurs et ils furent donc parmi les anéantis.
And they said: Shall we put faith in two mortals like ourselves, and whose folk are servile unto us?
Bu suretle onları tekzib ettiler de helâk edilenlerden oldular
Ils les traitèrent [tous deux] de menteurs et ils furent donc parmi les anéantis.
So they denied them, and became of those who were destroyed.
Şanım hakkı için berikiler doğru yolu tutabilsinler diye Musâya o kitabı da verdik
Et Nous avions apporté le Livre à Moïse afin qu'ils se guident.
And we verily gave Moses the Scripture, that haply they might go aright.
İbni Meryemi de anasiyle bir âyet kıldık ve ikisini bir oturaklı ve temiz sulu bir tepeye barındırdık
Et Nous fîmes du fils de Marie, ainsi que de sa mère, un prodige; et Nous donnâmes à tous deux asile sur une colline bien stable et dotée d'une source.
And We made the son of Mary and his mother a portent, and We gave them refuge on a height, a place of flocks and water s
Ey Resuller! Halâl ve hoş şeylerden yiyin ve güzel işler yapın, çünkü ben ne yaparsınız tamamen bilirim
O Messagers! Mangez de ce qui est permis et agréable et faites du bien. Car Je sais parfaitement ce que vous faites.
O ye messengers! Eat of the good thing, and do right. Lo! I am Aware of what ye do.
Ve işte bu sizin ümmetiniz bir tek ümmet ve rabbınız da ben, artık hep bana korunun
Mais ils se sont divisés en sectes, chaque secte exultant de ce qu'elle détenait.
And lo! this your religion is one religion and I am your Lord, so keep your duty unto Me.
Derken kumandalarını aralarında kitab kitab parçalaştılar, her hızib kendilerininkine güveniyor
Cette communauté, la vôtre, est une seule communauté, tandis que Je suis votre Seigneur. Craignez-Moi donc».
But they (mankind) have broken their religion among them into sects, each sect rejoicing in its tenets.
Şimdi sen onları bırak dalgınlıkları içinde tâ bir deme kadar
Laisse-les dans leur égarement pour un certain temps.
So leave them in their error till a time.
Kendilerine imdad ettiğimiz mal ve evlâd ile sanıyorlar mı ki
Pensent-ils que ce que Nous leur accordons, en biens et en enfants,
Think they that in the wealth and sons wherewith We provide them
Onların hakıkaten hayırlarına müsareat ediyoruz Hayır, şuurları yok
[soit une avance] que Nous Nous empressons de leur faire sur les biens [de la vie future]? Au contraire, ils n'en sont pas conscients.
We hasten unto them with good things? Nay, but they perceive not.
Her halde rablarının haşyetinden titreyenler
Ceux qui, de la crainte de leur Seigneur, sont pénétrés,
Lo! those who go in awe for fear of their Lord,
Ve rablarının âyetlerine iyman edenler
qui croient aux versets de leur Seigneur,
And those who believe in the revelations of their Lord,
Ve rablarına hiç şirk koşmıyanlar
qui n'associent rien à leur Seigneur,
And those who ascribe not partners unto their Lord,
Ve rablarının huzuruna varacaklarından yürekleri çarparak vergilerini verenler
qui donnent ce qu'ils donnent, tandis que leurs cours sont pleins de crainte [à la pensée] qu'ils doivent retourner à leur Seigneur.
And those who give that which they give with hearts afraid because they are about to return unto their Lord,
İşte bunlar hayırlarda sür'at yarışı yaparlar ve hem onun için ileri giderler
Ceux-là se précipitent vers les bonnes actions et sont les premiers à les accomplir.
These race for the good things, and they shall win them in the race.
Maamafih biz kimseye vüs'unden başka teklif etmeyiz, ve nezdimizde bir kitab vardır hakkı söyler, onlar da zulm edilmezler
Nous n'imposons à personne que selon sa capacité. Et auprès de Nous existe un Livre qui dit la vérité, et ils ne seront pas lésés.
And We task not any soul beyond its scope, and with Us is a Record which speaketh the truth, and they will not be wronge
Fakat onların kalbleri bundan bir dalgınlık içindedir, hem onların ondan başka bir takım işleri vardır ki hep onlar için çalışırlar
Mais leurs cours restent dans l'ignorance à l'égard de cela [le Coran]. [En outre] ils ont d'autres actes (vils) qu'ils accomplissent,
Nay, but their hearts are in ignorance of this (Qur’an), and they have other works, besides, which they are doing;
Nihayet refahlı olanlarını azâba çekiverdiğimiz zaman hemen feryada başlıyacaklardır
jusqu'à ce que par le châtiment Nous saisissions les plus aisés parmi eux et voilà qu'ils crient au secours.
Till when We grasp their luxurious ones with the punishment, behold! they supplicate.
Feryad etmeyin bu gün, çünkü siz bizden kurtarılamazsınız
«Ne criez pas aujourd'hui. Nul ne vous protègera contre Nous.
Supplicate not this day! Assuredly ye will not be helped by Us.
Karşınızda âyetlerim okunuyordu da siz ardınıza dönüyordunuz
Mes versets vous étaient récités auparavant; mais vous vous [en] détourniez,
My revelations were recited unto you, but ye used to turn back on your heels,
Ona kafa tutarak, müsamere yaparak hezeyanlar ediyordunuz
s'enflant d'orgueil, et vous les dénigriez au cours de vos veillées».
In scorn thereof. Nightly did ye rave together.
Ya hâlâ o kelâmı tedebbür etmezler mi? Yoksa onlara evvelki atalarına gelmemiş bir şey mi geldi?
Ne méditent-ils donc pas sur la parole (le Coran)? Ou est-ce que leur est venu ce qui n'est jamais venu à leurs premiers ancêtres?
Have they not pondered the Word, or hath that come unto them which came not unto their fathers of old?
Yoksa Peygamberlerini tanımadılar mı da onun için inkâr ediyorlar?
Ou n'ont-ils pas connu leur Messager, au point de le renier?
Or know they not their messenger, and so reject him?
Yoksa onda bir Cinnet var, mı diyorlar? Hayır, o onlara hakk ile geldi fakat ekserisi hakkı hoşlanmıyorlar
Ou diront-ils: «Il est fou?» Au contraire, c'est la vérité qu'il leur a apportée. Et la plupart d'entre eux dédaignent la vérité.
Or say they: There is a madness in him? Nay, but he bringeth them the Truth; and most of them are haters of the Truth.
Eğer hak onların keyflerine tâbi' olsa idi Semavât ve Arz ve bunlardaki kimseler kat'ıyyen fâsid olurdu, hayır, biz onlara unutulmaz ders olacak zikirlerini getirdik de onlar zikirlerinden ı'raz ediyorlar
Si la vérité était conforme à leurs passions, les cieux et la terre et ceux qui s'y trouvent seraient, certes, corrompus. Au contraire, Nous leur avons donné leur rappel. Mais ils s'en détournent.
And if the Truth had followed their desires, verily the heavens and the earth and whosoever is therein had been corrupte
Yoksa sen onlardan bir haraç mı istiyorsun? Rabbının harâcı daha hayırlıdır, hem o, rezzakların en hayırlısıdır
Ou leur demandes-tu une rétribution? Mais la rétribution de ton Seigneur est meilleure. Et c'est Lui, le Meilleur des pourvoyeurs.
Or dost thou ask of them (O Muhammad) any tribute? But! the bounty of thy Lord is better, for He is best of all who make
Doğrusu sen onları dosdoğru bir caddeye çağırıyorsun
Et tu les appelles, certes, vers le droit chemin.
And lo! thou summonest them indeed unto a right path.
Fakat Âhırete inanmıyanlar caddeden sapmaktadırlar
Or, ceux qui ne croient pas à l'au-delà sont bien écartés de ce chemin.
And lo! those who believe not in the Hereafter are indeed astray from the path.
Eğer biz onlara acıyıb da baskılarını açıversek mutlaka tuğyanlarında ınad eder hiç bir şey görmezler
Si Nous leur faisions miséricorde et écartions d'eux le mal, ils persisteraient certainement dans leur transgression, confus et hésitants.
Though We had mercy on them and relieved them of the harm afflicting them, they still would wander blindly on in their c
Filhakika biz, onları azâba tuttuk da yine rablarına karşı uslanmadılar ve yalvarmıyorlar
Nous les avons certes saisis du châtiment, mais ils ne se sont pas soumis à leur Seigneur; de même qu'ils ne [Le] supplient point,
Already have We grasped them with punishment, but they humble not themselves unto their Lord, nor do they pray,
Nihayet üzerlerine şedid azâblı bir kapı açtığımız vakıt da onun içinde ye'se düşüvereceklerdir
jusqu'au jour où Nous ouvrirons sur eux une porte au dur châtiment, et voilà qu'ils en seront désespérés.
Until, when We open for them the gate of extreme punishment, behold! they are aghast thereat.
Halbuki sizin için o kulağı, o gözleri, o Gönülleri inşa eden o siz, pek az şükrediyorsunuz
Et c'est Lui qui a créé pour vous l'ouïe, les yeux et les cours. Mais vous êtes rarement reconnaissants.
He it is Who hath created for you ears and eyes and hearts. Small thanks give ye!
Ve sizi Arzda yaratıp yayan o, hep ona haşrolunacaksınız
C'est Lui qui vous a répandus sur la terre, et c'est vers Lui que vous serez rassemblés.
And He it is Who hath sown you broadcast in the earth, and unto Him ye will be gathered.
Ve o öldüren ve dirilten o, gece ve gündüzün ıhtilâfı da hep onun için, artık akıllanmıyacak mısınız
Et c'est Lui qui donne la vie et qui donne la mort; et l'alternance de la nuit et du jour dépend de Lui. Ne raisonnerez-vous donc pas?
And He it is Who giveth life and causeth death, and His is the difference of night and day. Have ye then no sense?
Hayır, evvelkilerin dedikleri gibi dediler
Ils ont plutôt tenu les mêmes propos que les anciens.
Nay, but they say the like of that which said the men of old;
«öldüğünüz ve bir türab, bir yığın kemik olduğumuz vakıt mı, cidden biz mi mutlak ba'solunacağız?
Ils ont dit: «lorsque nous serons morts et que nous serons poussière et ossements, serons-nous vraiment ressuscités?
They say: When we are dead and have become (mere dust and bones, shall we then, forsooth, be raised again?
Yemîn ederiz ki bize de, atalarımıza da bu, bundan evvel va'dolundu, bu eskilerin masallarından başka bir şey değil» dediler
On nous a promis cela, ainsi qu'à nos ancêtres auparavant; ce ne sont que de vieilles sornettes».
We were already promised this, we and our forefathers. Lo! this is naught but fables of the men of old.
Kimin o Arz ve ondaki kimseler, eğer biliyorsanız? De
Dis: «A qui appartient la terre et ceux qui y sont? si vous savez».
Say: Unto Whom (belongeth) the earth and whosoever is therein, if ye have knowledge?
Allahın diyecekler, o halde düşünmez misiniz? De
Ils diront: «A Allah». Dis: «Ne vous souvenez-vous donc pas?»
They will say: Unto Allah. Say: Will ye not then remember?
Kim o yedi Semânın rabbı ve o azametli Arşın rabbı? De
Dis: «Qui est le Seigneur des sept cieux et le Seigneur du Trône sublime?»
Say: Who is Lord of the seven heavens, and Lord of the Tremendous Throne?
Allahın diyecekler, o halde korkmaz mısınız? De
Ils diront: [ils appartiennent] «A Allah». Dis: «Ne craignez-vous donc pas?»
They will say: Unto Allah (all that belongeth). Say: Will ye not then keep duty (unto Him)?
Kim o her şeyin melekûtü yedinde ve o kayırır da ona karşı kayırılmaz olan eğer ılminiz varsa? de
Dis: «Qui détient dans sa main la royauté absolue de toute chose, et qui protège et n'a pas besoin d'être protégé? [Dites], si vous le savez!»
Say: In Whose hand is the dominion over all things and He protecteth, while against Him there is no protection, if ye ha
Allahın diyecekler, o halde nereden büyüleniyorsunuz? De
Ils diront: «Allah». Dis: «Comment donc se fait-il que vous soyez ensorcelés?» [au point de ne pas croire en Lui].
They will say: Unto Allah (all that belongeth). Say: How then are ye bewitched?
Doğrusu biz onlara hakkı getirdik ve şüphesiz onlar yalancılar
Nous leur avons plutôt apporté la vérité et ils sont assurément des menteurs.
Nay, but We have brought them the Truth, and lo! they are liars.
Allah, hiç veled ittihaz etmedi, beraberinde bir tanrı da yok O surette her tanrı kendi yarattığı ile giderdi ve elbette biri diğerine kibrederdi, o isnad ettikleri vasıflardan sübhan o Allah
Allah ne S'est point attribué d'enfant et il n'existe point de divinité avec Lui; sinon, chaque divinité s'en irait avec ce qu'elle a créé, et certaines seraient supérieures aux autres. (Gloire et pureté) à Allah! Il est Supérieur à tout ce qu'ils décrivent.
Allah hath not chosen any son, nor is there any God along with Him; else would each God have assuredly championed that w
O gayb-ü şehadetin âlimi, binaenaleyh onların koştukları çok yüksek
[Il est] Connaisseur de toute chose visible et invisible! Il est bien au-dessus de ce qu'ils [Lui] associent!
Knower of the invisible and the visible! and exalted be He over all that they ascribe as partners (unto Him)!
De ki: rabbım! eğer onlara edilen vaîdi bana behemehal göstereceksen
Dis: «Seigneur, si jamais Tu me montres ce qui leur est promis;
Say: My Lord! If thou shouldst show me that which they are promised,
Beni o zalimler güruhunda bulundurma rabbım!
alors, Seigneur, ne me place pas parmi les gens injustes.
My Lord! then set me not among the wrongdoing folk.
Şübhesiz ki siz, onlara yaptığımız vaîdi sana göstermeğe elbette kadiriz
Nous sommes Capable, certes, de te montrer ce que Nous leur promettons.
And verily We are Able to show thee that which We have promised them.
Sen o kötülüğü en güzel olan hasletle def'et, biz, onların ne halt edeceklerini daha iyi biliriz
Repousse le mal par ce qui est meilleur. Nous savons très bien ce qu'ils décrivent.
Repel evil with that which is better. We are best Aware of that which they allege.
Ve de ki: sana sığınırım rabbım! O Şeytanların dürtüşmelerinden
Et dis: «Seigneur, je cherche Ta protection, contre les incitations des diables.
And say: My Lord! I seek refuge in Thee from suggestions of the evil ones,
Ve sana sığınırım rabbım! huzuruma gelmelerinden
et je cherche Ta protection, Seigneur, contre leur présence auprès de moi».
And I seek refuge in Thee, my Lord, lest they be present with me,
Nihayet Her birine ölüm geldiği vakıt diyecek ki: rabbım! döndür, döndür beni döndür
...Puis, lorsque la mort vient à l'un deux, il dit: «Mon Seigneur! Fais-moi revenir (sur terre),
Until, when death cometh unto one of them, he saith: My Lord! Send me back,
Belki ben o baktığımda salih bir amel işlerim, hayır hayır! O bir kelimedir ki onu o söyler, ötelerinden ise bir berzah vardır, tâ ba's olunacakları güne kadar
afin que je fasse du bien dans ce que je délaissais». Non, c'est simplement une parole qu'il dit. Derrière eux, cependant, il y a une barrière, jusqu'au jour où ils seront ressuscités».
. That I may do right in that which I have left behind! But nay! It is but a word that he speaketh; and behind them is a
O vakıt Sûr üfürüldü mü artık beyinlerinde o gün ne ensab vardır ne de soruşurlar
Puis quand on soufflera dans la Trompe, il n'y aura plus de parenté entre eux ce jour là, et ils ne se poseront pas de questions.
. And when the trumpet is blown there will be no kinship among them that day, nor will they ask of one another.
O zaman her kimin tartıları ağır gelirse işte onlar o felâh bulanlardır
Ceux dont la balance est lourde seront les bienheureux;
. Then those whose scales are heavy, they are the successful.
Her kimin de tarıları yeğni gelirse işte onlar kendilerine yazık edenler, Cehennemde kalanlardır
et ceux dont la balance est légère seront ceux qui ont ruiné leurs propres âmes et ils demeureront éternellement dans l'Enfer.
. And those whose scales are light are those who lose their souls, in hell abiding.
Ateş yüzlerini yalar, o halde ki içinde dişleri sırıtır
Le feu brûlera leurs visages et ils auront les lèvres crispées.
. The fire burneth their faces, and they are glum therein.
Değil mi idi âyetlerim size okunuyor du siz onları tekzib ediyordunuz?
«Mes versets ne vous étaient-ils pas récités et vous les traitiez alors de mensonges?»
. (It will be said): Were not My revelations recited unto you, and then ye used to deny them?
Rabbımız! derler: bize şekavetimiz galebe etti ve biz bir sapgın bir kavm idik
Ils dirent: «Seigneur! Notre malheur nous a vaincus, et nous étions des gens égarés.
. They will say: Our Lord! Our evil fortune conquered us, and we were erring folk.
Ey bizim rabbımız! çıkar bizleri bundan, döner bir daha edersek her halde bizler zalimiz
Seigneur, fais nous-en sortir! Et si nous récidivons, nous serons alors des injustes».
. Our Lord! Oh, bring us forth from hence! If we return (to evil) then indeed we shall be wrong doers.
Buyurur ki sinin orada, söylemeyin bana
Il dit: «Soyez-y refoulés (humiliés) et ne Me parlez plus».
. He saith: Begone therein, and speak not unto Me.
çünkü kullarımdan bir fırka vardı «rabbena amenna fağfirlena verhamna fein udna feinna zalimun» diyorlardı da
Il y eut un groupe de Mes serviteurs qui dirent: «Seigneur, nous croyons; pardonne-nous donc et fais-nous miséricorde, car Tu es le meilleur des Miséricordieux»
. Lo! there was a party of My slaves who said: Our Lord! We believe, therefor forgive us and have mercy on us for Thou ar
siz onları mashara yerine tutunuz, hattâ size benim yâdımı unutturdular, onlara öyle gülüyordunuz
mais vous les avez pris en raillerie jusqu'à oublier de M'invoquer, et vous vous riiez d'eux.
. But ye chose them from a laughing stock until they caused you to forget remembrance of Me, while ye laughed at them.
İşte onlara ben sabretmelerine mukabil bu gün bu mükâfatı verdim, onlardır onlar, murada erenler
Vraiment, Je les ai récompensés aujourd'hui pour ce qu'ils ont enduré; et ce sont eux les triomphants.
. Lo! I have rewarded them this day forasmuch as they were steadfast; and they verily are the triumphant.
Arzda seneler sayısı ne kadar kaldınız? Buyurur
Il dira: «Combien d'années êtes-vous restés sur terre?»
. He will say: How long tarried ye in the earth, counting by years?
Bir gün veya bir günün birazı, sayanlara sor derler
Ils diront: «Nous y avons demeuré un jour, ou une partie d'un jour. Interroge donc ceux qui comptent.»
. They will say: We tarried but a day or part of a day. Ask of those who keep count!
Buyurur ki bilmiş olsanız cidden pek az kaldınız
Il dira: «Vous n'y avez demeuré que peu [de temps], si seulement vous saviez.
. He will say: Ye tarried but a little if ye only knew.
Ya zannettiniz mi ki biz, sizi sırf bir abes yarattık? ve siz, bize irca' edilmiyeceksiniz?
Pensiez-vous que Nous vous avions créés sans but, et que vous ne seriez pas ramenés vers Nous?»
. Deemed ye then that We had created you for naught, and that ye would not be returned unto Us?
Demek ki Allah, o hak padişah yüksek çok yüksek, başka tanrı yok ancak o, o Arşı kerîmin rabbı
Que soit exalté Allah, le vrai Souverain! Pas de divinité en dehors de Lui, le Seigneur du Trône sublime!
. Now Allah be exalted, the True King! There is no God save Him, the Lord of the Throne of Grace.
Ve her kim Allahın beraberinde diğer bir tanrı da'vâ ederse onun ona hiç bir bürhanı yoktur ve ancak rabbının ındinde hisabı vardır, hak bu ki kâfirler felâh bulmazlar
Et quiconque invoque avec Allah une autre divinité, sans avoir la preuve évidente [de son existence], aura à en rendre compte à son Seigneur. En vérité, les mécréants, ne réussiront pas.
. He who crieth unto any other god along with Allah hath no proof thereof. His reckoning is only with his Lord. Lo! disbe
Hem şöyle de: «Râbbım! bana magrifet, merhamet buyur, sen merhamet edenlerin en hayırlısısın.»
Et dis: «Seigneur, pardonne et fais miséricorde. C'est Toi le Meilleur des miséricordieux».
. And (O Muhammad) say: My Lord! Forgive and have mercy, for Thou art best of all who show mercy.
İMüminun Suresi/NAKİLLER - İMüminun Tefsiri/Hak Dini Kur'an Dili
Yenişehir..

Şablon:Sadeleştirilmiş ET


Sure Formülleri