FANDOM


ÖNSÖZ

? baskıya önsöz


Müslüman Türk milleti, dinine sadakatla bağlıdır. İslam dini, milletin seciyesine, ruhî temayüllerine ve kahramanlık duygusuna uygun düşmüş ve Türk milleti, İslam’ı kabul ettiği günden buyana hayatını bu ulvî dinin hizmetine adamıştır. Dün olduğu gibi bugün de İslam’ın hakiki hüviyetini, şeref ve safiyetini muhafaza etmek çabası içindedir.Bu onun en şerefli ve en kutsi vazifesi olmuştur ve olmakta devam edecektir.

Müslümanlığın kitabı olan Kur’an-ı okuyup anlamak, her hakiki Müslüman’ın istek ve samimiyetle benimseyeceği dini bir vecibedir. İmkân bulanlar Arapça öğrenerek Kur’an-ın hikmetlerini doğrudan doğruya Hz. Kur’an-ın kendisinden almaya, imkânsız olanlar da bilenlerin naklettiklerini öğrenmeye çalışmalıdırlar.

Cumhuriyet idaresi kurulup medreseler lağvedildikten sonra mekteplerde de Arapça tedrisata son verilmişti. Kur’an-ı okuyup anlayabilecek ve anladıklarını diğer dindaşlarına anlatabilecek bir medrese nesli artık yetişmeyecekti. Bunu telafi edebilecek başka tedris müesseseleri de kurulmamıştı. Hâlbuki Müslüman Türk milleti ve onun yeni nesilleri, Kur’an-ın irşatlarından istifadeye devam etmek arzu ve ihtiyacında idiler. Bu ihtiyacı hissedenler, Kur’an-ın Türkçe tefsir ve tercemesi zarureti üzerinde durmağa başladılar. Mademki medreseler kapatılmış, mekteplerden Arapça dersler kaldırılmış ve bu sahada yeni müesseseler de kurulmamıştı, o halde Kur’an-ın ve İslam dininin Müslüman Türk milletine kendi dili ile anlatılması lazımdı.

Cumhuriyetin daha ilk senelerinde Kur’an-ın Türkçeye terceme edilmesine ve muhtasar da olsa Türkçe bir tefsirin yaptırılmasına karar verilmişti. Bu işin kime verileceği hakkında uzun münaşakalar cereyan etti. Devlet erkânı, mebuslar ve aklı eren kimseler bu işle ciddi surette meşgul oldular.

Nihayet Diyanet İşleri Reisi merhum Rifat Börekçi ve merhum Hamdi Aksekilinin tensip ve israrlar ile tercemenin şair Mehmet Akif’e, tefsirin de Hamdi efendiye (Küçük Hamdi) yaptırılması uygun görüldü.

Mukaveleler yapıldı ve vazife alanlar işe başladılar.

Şair Mehmet Akif, bir müddet sonra Mısır’a gitti. Orada hazırladığı ilk tercemeleri Hamdi efendiye gönderdi. Bunları beğenmediğini, bütün gayretine rağmen tercemede muvaffak olduğunu zannetmediğini yazıyordu. Akif, bir müddet sonra, terceme işinden kat’i surette vazgeçtiğini alakalılara bildirmiştir.

Akif’in işi terk etmesi üzerine, Hamdi Efendiye, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından tercemeyi de deruhte etmesi teklif edildi. Hamdi Efendi, Kur’anın Türkçeye layıkı veçhile terceme edilebileceğine kani değildi. Bu fikrini açıkça bildirerek bu vazifeyi kabul etmek istemedi. Fakat alakalı makamlar, tefsir ile birlikte tercemenin de yapılması üzerine israr ediyorlardı.

Hatta bir aralık Kur’anın Türkçe okunması ve okutulması yolunda bir temayül belirmiş ve bazı tecrübeler de yapılmıştır.

Bu temayül, Hamdi Efendinin kanaatlerine tamamen aykırı olduğundan, terceme işini kabul etmeyeceğini katiyetle bildirdi.

Neticede, yapılacak tefsire meal olarak tercemeler ilavesi, taraflarca kabul edildi.

Dikkat edilirse terceme yerine meal tabiri kullanılmıştır.

Bunun elbette hususi bir manası ve ehemmiyeti vardır.

Nitekim Hamdi Efendi tarafından meal olarak yapılan tercemlerin bir hususiyeti bulunduğu derhal göze çarpmaktadır.

Meallerde Kur’anın ifade tarzına aynen riayet edilmiş, cümle teşkil tarzı ve nahvi aynen bırakılmış, ifadeler Türkçe şive ve üsluba göre değiştirilmemiştir.

Yalnız her Arapça kelime yerine Türkçesi konulmakla iktifa edilmiş, metinlere ne bir kelime ne de bir harf ilave edilmemesine çalışılmıştır.

Bununla takip edilen maksadı anlamayanlar ve terceme yerine meal denilmekteki inceliği kavrayamayanlar, Hamdi Efendiyi bu bakımdan tenkid etmekten çekinmemişlerdir.

Kaldı ki müellif, mukaddimesinde, Kur'an'ın Türkçeye tam olarak ve aynı kıymetle tercüme edilemeyeceğine dair kanaatini açııkça izhar etmektedir.

Türk diline herbakımdan hakkile vâkıf olan müellifin meal olarak yaptığı tercümeleri, dil zevkimize en uygun şekilde ifade edebilmesi elbette mümkündü.

Tefsirin mukaddimesinde kullanılan ifade ve Metalip ve Mezahip adlı eserine yazdığı dibacenin âhenkli ve sanatkârane lisanı, müellifin dil sahasındaki büyük kudretine delil teşkil etmektedir.

Buna rağmen meal tercümelerinde kullanıılan üslûpta israr edilmesi müellifin bu mevzuda sahip olduğu kat'î bir inanıştan ileri geldiği meydandadır...

Bir takım din simsarları ve ticaret bezirgânlarında görüldüğü gibi Hamdi Efendinin de aynı laûbalilikte tercümeler yapmasına her şeyden evvel Hz.Kur'an'a karşı büyük saygısı mâni olmuştur.

Müellifin üslûp ve ifade bakımından ne kadar titiz olduğu ve mâna ile şekil arasında bir âhenk bulunmasına ne kadar ehemmiyet atfettiği eserin her tarafında görülmektedir. Her şeyden evvel edebî ifade ile ilmî ifade bu eserde birbirinden ayrılmıştır. Lüzumu olan yerlerde edebiyat sanatının inceliklerinden istifade edilmiş, lüzum görülen yerlerde de ilmî ifadenin kuvvetli mantık ve kararı hâkim olmuştur.


Eserin üçüncü baskısına teşebbüs etmemizin sebeplerinden biri de yeni yetişen nesillere dinî sahada baş vuracakları sağlam ve esaslı bir kaynak temin etmek arzusudur.

Kur'andaki hikmet ve hakikatlerin, hidayete ermiş körpe şuur ve gönüllere bol bol ve zahmetsizce akabilmesi için üslûp ve ifadenin de onların zevklerine ve seviyelerine uygun olması şüphesiz istenirdi.

Hatta eserin tertip ve tanziminde de değişiklikler yapmağı tavsiye edenler oldu.

Fakat klasik hale gelmiş eserlerde kıymet, asla sadakattir.

Dini ve ilmi sahada, şöhret sahibi eserlerin aynen muhafazası büyük bir ehemmiyet arzeder.

Bu gerçeği göz önünde tutarak eseri üçüncü kez aslına tamamen uygun olarak neşretmeyi tercih ettik.

Yoksa mana ve muhtevaya halel vermeden eseri, yeni nesillerin daha kolaylıkla anlayabilcekleri bir üslûba çevirmek pekala kaabildi.

Ne var ki müellifin şahsiyeti, salabetli akidesi ve ifadelerinde kasden kullandığı hususi tarz, geçen iki baskıda olduğu gibi bu baskıda da asla sadık kalmak lüzumunu ortaya koymuştur.


Bu yeni baskı, mevcut eski sahifelerinin filimleri çekilmek ve her sahife ofset usulü ile yeniden basılmak suretile, gerek harfler ve gerek sahifelerin tertip tanzimi bakımından eski baskının aynı olmaktadır.

On iki senelik devamlı bir çalışmanın mahsulü olan bu eser 1936 senesinde Diyanet İleri Reisliği tarafından Tasvir matbaasında bastırılmıştı.

Böyle bir eserin on iki senede yazılamayacağını, bu gibi eserler için otuz sene çalışılması lazım geldiğini, Hamdi Efendi merhum yakınlarına daima söylemiş ve ömrü kifayet etmemesi korkusu ile on iki senede bitirmek mecburiyetinde kaldığını ilave etmiştir.

Müellife göre, Kur'an her yüz senede bir tefsir edilmeli ilim ve fennin vasıl olduğu en son bilgiler nazarı itibara alınmalıdır.

{{Hak Dini Kur'an Dili/2. Baskı|Eserin ikinci baskısı]] ise 1960 senesinde merhum Hamdi Efendinin büyük mahdumu Muhtar Yazır tarafından bastırılmıştır.

Bu kez üçüncü baskı merhum müellifin mahdumları ile Eser Kitabevinin müşterek çalışmaları neticesi muhterem okurlara takdim edilmiş bulunuyor.

Böylece milletimize ve dinimize karşı esaslı bir hizmette bulunmuş olduğumuza kaniiz.

Her Türk müslüman ailesinde bir nushası bulunması icab eden bu değerli eserin yeniden basılmasında hizmetleri geçmiş ve geçecek olanların rahmet ve gufrana mazhar olmalarını Cenab-ı Haktan niyaz ederim.

Merhum Hamdi Efendinin

Mahdumları

1971



MUELLİFİN HAL TERCEMEEdit

Elmalılı Hamdi Yazır, 1294 senesinde Antalyanın Elmalı kazasında doğmuştur. Babası, aslen Burdur'un Gölhisar kazası, Yazır köyü halkından Numan Efendidir. Numan Efendi küçük yaşta Yazır köyünden çıkıp Elmalıya gelmiş, orada okumuş ve Şer'iye Mahkemesi Başkatibi olmuştur.Hamdi Efendinin annesi Elmalı ulemasından Mehmed Efendinin kızı Fatma Hanımdır. İlkokulu ve bugünkü ortaokula tekabül eden rüştiyeyi Elmalıda bitiren Hamdi Efendi, 1310 yılında, dayısı hoca Mustafa Sarılar ile birlikte İstanbula gelmiş ve devrinin ulemasıdan Kayserili Mahmut Hamdi Efendiden ders almıştır. İstanbuldaki diğer tanınmş hocaların da derslerine devam ettikten sonra, 1324 tarihinde Beyazit dersiamı olarak icazet almıştır. Aynı sene yapılan seçimlerde Antalya mebusu olmuş ve İkinci Meşrutiyetin bu ilk meclisinde, bilhassa 1293 Kanuni Esasinin tadilinde mühim rol oynamıştır.

1327 senesinde Mülkiye mektebinde ahkamı evkaf ve arazi okutmuş ve yine aynı senelerde Mektebi Kuzzatta fıkıh dersleri vermiştir. Daha sonra Darulhikmetilislamiye azalığına ve bir müddet sonra da reisliğine tayin edilmiştir. Birinci Dünya Harbini müteakip Evkaf Nazırlığında bulunmuş ve bu sırada âyân âzası olmuştur. Cumhuriyetin ilânı sırasında Mütehassisin Medresesinde mantık müderrisi idi. Medreseler lağvedilince evinde inzivaya çekilmiş ve ilmi tetkik ve tetebbülerine devam etmiştir. Yirmi sene kadar devam eden bu uzlet devresi Hak Dini, Kur'an Dili adındaki Türkçe Tefsiri hazırlamasına imkan vermiştir. Tefsire başlamadan evvel Mısırlı Prens Abbas Halim Paşanın teşvikiyle bir Büyük İslam Hukuku Kamusu ile meşgul bulunuyordu. Bu eserle birkaç sene meşgul olduktan sonra yarı bırakmış ve tefsiri yazmağa başlamıştır. Âyan azalığının son senelerinde fransızcadan tercemeye başladığı bir felsefe tarihi kitabını ikmal ederek ilave ettiği mühim bir dibace ve diğer hâşiyelerle birlikte (Metalip ve Mezahip) adiyle bastırmıştır.

Hamdi Efendi 1942 senesi Mayıs ayının 27 nci günü İstanbulda Evren köyünde Allahın rahmetine kavuşmuştur.


ESERLERİ:Edit

1) Matbu olanlar :

A) Mülkiye Mektebindeki ders takrirleri ( İrşadülahlaf fi Ahkamilevkıf ) adı ile basılmıştır. Bu eserin hâlen mevcudu yoktur.

B) Fransız feylesoflarından Pol Jane ile Gabriyel Seay'in müştereken meydana getirdikleri tahlili felsefe tarihi kitabı (Metalip ve Mezalip) adı ile basılmış ve Babanzade Ahmet Naim Bey merhum tarafından mülga İstanbul Darülfünunnunda ders kitabı olarak okutulmuştur. Bu eserin de mevcudu kalmamıştır.

C) Hak Dini ve Kur'an Dili adındaki Türkçe Tefsiri Diyanet İşleri Reisliği tarafından yazdırılmış ve 1936 senesinde basılmağa başlamıştır. O tarihte 10 bin adet bastırılmış olan bu eserin kısa zamanda mevcudu kalmadığından yeniden bastırılmasına mecburiyet hasıl olmuştur.

D) Elmalılı Hamdi Efendinin bundan başka, Sırat-ı Müstakim, Sebilürreşat ve Beyanülhak mecmualarında devamlı yazıları çıkmıştır. Aynı zamanda devrinin günlük gazetelerine de ilmi makaleler yazmıştır.

2) Basılmamış eserleri :

A) Usulü fıkha ait eserleri,

B) Sûri mantığa ait bir eseri,

C) Yarım vaziyette bir hukuk kamusu,

D) Bİr kısmı noksan bir divanı,

E) Hak Dini Kur'an Dili adlı eseri çıktıktan sonra cereyan eden münakaşalar dolayısıyla Diyanet İşlerine yazıp gönderdiği ve ufak bir broşür hacmindeki (Sefer Bahsi)

Hamdi Efendi bunlardan maada, devrinin güzel sanatlarından olan yazı ve ses musikisi ile de ilgilenmiştir. Bilhassa nesih ve sülüs yazılarında iyi bir hattat idi. Aynı zamanda hafız olduğu için alaturka musikinin muhtelif makamlarıyla ciddi surette meşgul olmuştur.

Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.