FANDOM


Ruhul beyan tefsiri TAFSEER ROOHUL BAYAN - 15 Volumes 61354 std
Bakınız

Şablon:RBTbakınız d


Ruh-ul Beyan RBT Ruhul Beyan Tefsiri Rûh-u'l Beyan Tefsiri RBT/linkler
RBT/Giriş Fatiha Suresi/RBT Bakara Suresi/RBT Bakara SUresi/RBT/2 Enam Suresi/RBT Enfal Suresi/RBT Nas Suresi/RBT
Rûh-u'l Beyan Tefsiri/Arapça Nas Suresi/RBT/Arapça Felak Suresi/RBT/Arapça
Online RBT Türkçesi google döküman linki: [1] Maalesef Arabisi yok. Bir ilahiyatçı veya duyarlı bir mümin arabi ibareleri aşağıda geçen Ruhul Beyan Tefsirinin linklerinde doğrudan edit ederek bu sitede ekleyebilir. Bir İHL öğretmeni öğrencilerine de görev verebilir. En azından Arabi harfleri latince okunuşuyla ekleyebilir veya ek-le-te-bi-lir.
RBT/linkler

Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerinin Doğum Tarihi 8 Allah'a ve Ümmete İzafet 8 Özür Kapısı Kapandı 8 Yüce Meali: 8 Tefsîr-i Şerifi 9 İsrail oğullarının Melik Olmaları 9 Mülûk Kelimesi 9 Melik Kimdir? 9 Mukaddes Topraklara Girin 10 İsrail Oğullarının İsyanları 10 Yuşa Aleyhisselâm ile Hazret-İ Kâlib 11 Yahudilerin Korkaklığı 11 Yahudilerin En Çirkin sözü 12 Yahudiler Fâsıktırlar 12 Yahudilere Gelen îlâhî Ceza 12 Tih Çölünde kırk yıl 12 Tih Çölünde Nimetler 13 Te'viât-i Necmiyye'den... 13 Yolculukta Arkadaşlara Darılmak 13 Mûsâ Aleyhisselâm'ın Kabri 14 Harun Aleyhisselâm'ın Vefatı 14 Harun Aleyhisselâm'ın Kabri 14 Harun Aleyhisselâm'm Dirilmesi 14 Mûsâ Aleyhisselâm'm ölümü 15 Mûsâ Aleyhisselâm ve Azrail 15 Azrail Aleyhisselâm 15 Mûsâ Aleyhisselâm ve kabir 16 Ölüm Acısı 16 Hazret-i Musa'nın Ömrü 16 Yuşa Aleyhisselâm ve Erîha Şehri 17 Şam'ın Fethi 17 Ganimet Malına Hainlik Edenin Sonu 17 Yuşa Aleyhisselâm in Ölümü 18 Dökülen İlk Kan 18 Tefsîr-i Şerifi: 18 Âdem Aleyhisselâm'ın Çocuklarında Evlilik 19 Kurbân Nedir? 19 O dönemde Yeryüzünde Fakir Yoktu 19 İsmail Aleyhisselâm İçin Kesilen Kurban 19 Kötü Niyetle Kurban 20 Haset 20 Takvanın Hakikati 20 Can Alma Yerine Cân Verdi 20 Nefs-i Müdafaa 21 Hazret-i Osman'ın (r.a.) Davranışı 21 Sövmeyi Başlatan Günahkârdır 21 Zâlimler Cehennem Ehlidir 21 Nefs Kişiyi Kardeş Katili Yapar 22 Öldürmeyi Şeytan Öğretti 22 Hâbil Nerede Öldürüldü? 22 Adem Aleyhisselâm'ın Yedikleri 22 Katil Zarardadır 22 Kargadan Ders 23 Sırtta Taşman Ölü 23 İlk Mezar 23 Tövbe Olmayan Pişmanlık 24 Toprağa Kan Haram Kılındı 24 Hayvanlar İnsanlardan Çekinmeye Başladı 24 Yeryüzünde Değişiklikler 24 Adem Aleyhisselâm'ın Şiiri 24 Arabî Olarak İlk Yazı Yaşan Kişi 25 Salı Günü... 25 Şît Aleyhisselâm'ın Doğumu 25 Kabilin Ateşe Tapması 25 Kabil'in sonu 26 Cehenneme Atılacak ilk Kişi 26 İlk Başlatan Olmak 26 Kabil'in Evlâdı 26 Yeryüzünde Savaşların Başlaması 26 Kedersiz olmaz 27 Tasavvufî Manâlar 27 Tevilât-i Necmiyye'den... 28 Öldürmek 28 Ecl Kelimesi 29 Bir İnsanı Kurtaran 29 Kitaplara Rağmen Taşkınlık Ettiler 30 Te'vilât-i Necmiyye'den 30 Gayretüllah 30 Sevgilinin Nikâb Bağlaması 30 Rüya İçinde Rüya 30 Yeryüzünde Fesat Çıkaranlar 31 Tefsîr-i Şerifi: 31 Sebeb-i Nüzul 31 Müslüman Olmayı Düşünen 31 Öldürmek ve Mal Almak 31 Yol Kesip Kati Yapanlar 32 Yol Kesip Kati ile Beraber Mal Alanların Cezası 32 Müslümanların Mallarını Talan Edenler 32 Müslümanları Korkutanların Cezası 32 Eşkıyaya Âhirette de Büyük Bir Azap Vardır 33 Tövbe Edenler Hariç 33 Tövbeyle Kul Hakkı Düşmez 33 Müşrik Yol Kesenlerin Durumu 33 Müslüman Eşkıyaların Durumu 34 Tövbe Eden Kişi... 34 Hazret-i Alinin (r.a.) Uygulaması 34 Amellerin En Salihi ve En Kötüsü 34 Müslümana Karşı Silâh Tutmak 34 Müslümanı Korkutmak Haramdır 35 Tasavvuf! Manâlar 35 Belâm bin Bâûrâ 35 Mürşid-i Kâmillerin Kabulü 35 Allah'a Vesîle Ve Tasavvuf 36 Tefsîr-i Şerifi: 36 Vesile 36 Vesile Nedir? 36 Vesile isteyin 36 Ezan Duasının Fazileti 36 Allah Yolunda Cihât Edin 37 Tasavvuf? Manâlar 37 Vesile 38 Mürşid-i Kâmil 38 Hakikate Erişmek İçin 38 Hikaye 38 Ecir ve Sevaplar 38 Kıyamet Günüde Fidye Kabul Edilmez 39 En Kolay Fidye Şahadet Kelimesidir 39 Kâfirler ve Cehennem 39 Ölümün Ölümü 40 Kâfirlerin Cehennemde Ebedî Olmalarının Hikmeti? 40 Mümin ve Kâfirin Misâli 40 Ümitvâr 0l 40 Dünya Yükünü Bırak 41 Dünyaya Âşık Olan 41 Cehennem Nimetleri 41 İbni Melek Hazretlerinin Şerhi 41 Hırsızın Elinin Kesilmesi 42 Tefsîr-i Şerifi: 42 Tövbe Edenlerin Durumu 43 Hırsız Tövbe Ederse... 43 Mülk Allah'ındır 43 Azap Adalettir 44 Mağfiret Fazl-ü Keremdir 44 Kullar İçin En Güzeli... 44 Hırsızlığın Tarifi 44 Karı-Kocanın Birbirinden Mal Çalması 45 Usul ve Furû'un Hırsızlığı 45 Mahrem Akrabaların hırsızlığı 45 El Kesilme Şekli 46 İkinci Kere Hırsızlık 46 Üçüncü Kere Hırsızlık 46 Hırsızlığın Sabit Olması 46 Adalette Torpil Yoktur 46 Ayıpları Ört 47 Adalet 47 On Dirhem için el kesilmesi? 47 El Kesilmesinin hayrı 47 Önce Erkek veya Kadının Zikredilmesinin Hikmeti 48 Hırsızlık ve ZInâ Cezalarının Farkı 48 Hırsızlık Mahrumiyeti Gerektirir 48 İbâdetlerde Hırsızlık 48 Altmış Yıllık Namazın Boşa Gitmesi 49 Münafık ve Yahudiler 49 Tefsîr-i Şerifi: 49 Yahudi ve Münâfiklarm Çarpıtmaiarı 50 İlâhî Kelâmı Tahrif Ediyorlardı 50 Yahudiler Kabul Etmezler 50 Sebeb-i Nüzul 51 Hikâye (Yahudilerin Âyeti Tahrifleri) 51 Yahudi ve Münafıkların Vasıfları 53 Adaletle Hükmet 53 Âdil Kişiler 53 Allah'ın Hükmünü Beğenmeyenler 53 Allah'ın Hükmünü Beğenmeyenler 54 Adalet ve Zulüm 54 Rüşvet Ehli Cehennemliktir 54 Hadis-i şerifte buyuruldu: 54 Boğaz Derdi 54 Rüşvetin Çeşitleri 54 Rüşvetin Helal olduğu yer 55 Memur ve Rüşvet 55 İş İçin Rüşvet 55 Adalet Dağıtanların Rüşveti 55 Hediye Vermek 55 Aracıların Hediye Almaları 55 Hakim ve Belediyecilere Hediye 55 Sahabelerin Hediyeleşmeleri 56 Sultanların Verdikleri 56 Gayr-i Müslimlerden Hediye 56 Gayr-i Müslimlerden Borç 56 Çarşıda Mal Almak 56 Haram Kazançların Bazıları 56 Çalgıcıların Kazançları 57 Borçlunun Evinde Bir Şey yemek 57 Kalp Helal Gıda İle Saflaşır 57 Tevrat 57 Tefsîr-i Şerifi: 58 Müslim Nebî Ne Demektir? 58 Rabbaniler ve Ahbâr 58 İnsanlardan Korkmayın 59 Allah'tan Korkun 59 Allah'ın Âyetlerini Satmayın 59 Dünya Bir Cifedir 59 Hayat Kesilmeye Mahkumdur 59 Hiçbir Sebeple ilâhî Kitap Değiştirilemez 60 Allah'ın İndirdiğiyle Hükmetmeyen 60 Cana Can Göze Göz 60 Affeden... 60 Üç Şeyi Yapan Cennetliktir 61 Bağışlanan Katil 61 Allah'ın İndirdiğiyle Hükmetmeyen 61 Tefsîr-i Şerifi: 61 İlmi bir inceleme 62 İncîl Tevrat'ı Tasdik Eder 62 Takva Ehline Hidâyet Kaynağıdır 62 Süleymânî Meşreb 62 Allah'ın İndirdiğiyle Hükmetmeyen 62 İsa Aleyhisselâm 63 Hâkimlere Büyük Tehdît 63 Imam-ı Âzam ve Kadılık 63 Hikâye Olundu (adalet ve rüşvet) 63 Kurân-I Kerim 64 Tefsîr-i Şerifi: 64 Kurân-ı Kerimin Muhafızlığı 65 Kur'ân-ı Kerim ve Diğerleri 65 Şerîat Ve Minhâc 65 Şerîat 66 Minhâc 66 Önceki Ümmetlerin Şeriatı 66 Allah Dileseydi Bütün İnsanları Tek Yapardı 67 İmtihan İçin 67 Diken Karşılığında Bağ 67 Hayırda Yarışın 68 Allah'ın İndirdiğiyle Hüküm 68 Fitne Nedir? 68 Sebeb-i Nüzul 68 Peygamberlerin Unutmaları 69 Allah'ın Hükmünden Yüz Çevirenler 69 CâhİIiyet Hükmünü Arayanlar 69 Hükümlerin En Güzeli 69 Din Fürû Cihetinden Değişir 70 Ganimet Bilinmesi Gereken Beş Şey 70 Gençliğin Değerini Bilmek 70 Sıhhat 70 İşsizliği İyi Değerlendirmek 71 Varlığınla Kanaatkar 01 71 Hayat 71 Ömür Değerlidir 71 Ömür Azizdir 71 Ne Zaman İbâdet Edeceksin? 71 Tarikat Şeriatın Bâtınıdır 71 Yahudî Ve Hıristiyanları Dost Edinmeyin 72 Tefsîr-i Şerifi: 72 Sebeb-i Nüzul 72 Yahudi ve Hıristiyanlar 72 Dost Edinenler Onlardandır 72 Zâlimlere Hidâyet Yoktur 73 Münafıkların Endişeleri 73 Münafıklara İlâhî Cevaplar 73 Fetihten Murad 74 Kökleri Kazılır 74 Pişman Olurlar 74 müminlerin Tarizleri 74 Bâtıl Ehline Meyledilmez 75 Gayri Müslim Memur Edinmek 75 Hıristiyanların Mamudiye Suyu.. 75 Mamûdiyye Suyu 75 Yılbaşını Kutlamak 76 Zimmilerin Domuz ve şarabı 76 İslâm'ın Yasakladığı Şeyleri Satmak 76 Yeni Kilise Yapmak 76 İnsanı Burmak 76 Hayvanları Burmak Caizdir 76 Burulmuş İnsan 77 Nefis ve Şeytan Yahudî ve Hıristiyan Gibidirler 77 Melun Nefis İnsanı Harap Ediyor 77 Nefis Firavun Gibidir 77 Allah Tarafından Sevilenler - Allahı Sevenler 77 Tefsîr-i Şerifi: 78 Mürted Olan Kabileler 78 Müdlec oğulları 78 Müjdeli Haberden Sonra 78 Hazret-i Ebû Bekir (r.a.)'ın İlk Fetih Haberi 78 Hanîfe Oğulları 78 Müseylemetü'l-Kezzâbın Sonu 79 Esed oğullan 79 Bütün Arapların Mürted Olmaları 79 Zekât Vermeyenlere savaş 79 Hazret-i Ebû Bekir (r.a.)'ın Fazileti 80 Zekât Zorla Alınır mı? 80 Zekât Vermeyen mümin 80 Allah'ın sevdiği Kavim 80 Yemen Ehlinin Fazîletİ 81 Ensâr (r.a.) Hazerâtının Fazileti 81 Fâris Ehlinin Fazileti 81 Müminlere Karşı... 82 Müminler cihatta Utanmazlar 82 Allah'ın Fazlı 82 Âb-ı Hayat ve Zülkarneyn (a.s.) 82 Maneviyat Makamları 83 Firavunun Sihirbazları 83 Hikâye 83 Râbiatü'l-Adeviyye 83 Nefsiyle Baş başa Bırakılanlar 83 Bu Yol Herkese Nasip Olmaz 84 Dost Edinin 84 Te'vilât-i Necmiyye'den 84 Efendimizi (s.a.v.) Velî Edinmek 84 Müminleri Dost Edinmek 84 Namaz Kılan ve Zekât Veren Müminleri Dost Edinin 85 Hizbüllah 85 Hizb Nedir? 85 Düşmanlara Galebe... 85 Allâhü Teâlânın Şikâyetleri 86 Cesaret Hasârettir 86 Nurlunun Aksi de Nurludur 86 Bâtınî Düşmana Galebe 86

Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerinin Doğum Tarihi

Alimler ittifak ettiler ki: Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, Rabiü'l-Evvel ayının onunda Pa¬zartesi günü "Fil sene"sinde Mekke'de doğdu. Âlem, onun şerif vücûdu ve latîf unsuruyla şereflenince, hal¬kın kalpleri aydınlandı. Nurlandüar. Allâhü Teâlâ hazretleri, mah-lûkatı, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin sebebiyle hidâyet nasip buyurdu. Gören gördü. Kör olan kör oldu ve böylece küfür ve dalâlette kaldı... Ne güzel buyurmuşlar: Aşk dükkanının etrafında asla küfür dolaşmaz! Ateş yaktığı zaman Ebû Leheb artık kalamaz!

Allah'a ve Ümmete İzafet

Bu âyet-i kerimede, Allâhü Teâlâ hazretleri. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerini kendi nefsine izafe etti. Ve LD^I/, li^ Ü "Hakikaten size resulümüz geldi;" buyurdu. Onlara (Kitap eh¬line yani Yahudî ve Hıristiyanlara) izafe etmedi. Çünkü Efendimiz

(s.a.v.) hazretlerinin risâletinin faydası onlara dönücü değildi. (Yahudî ve Hıristiyanlar genelde Efendimiz s.a.v. hazretlerinin risâletinden faydalanamadılar...)

Allâhü Teâlâ hazretleri, bu ümmete hitap ettiği ve onlara Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin geldiğini haber verdiğinde ise: Efendimiz (s.a.v.) hazretlerini kendi nefsine izafe etmedi. Efen¬dimiz (s.a.v.) hazretlerini, ümmetin kendi nefsinden biri kıldı. Ve buyurdu: "Sânım hakkı için, size bir Resul geldi ki, kendinizden... Gayet izzetli, zorlanmanız ona ağır geliyor, üstünüze hırs ile titriyor, müminlere raûf rahimdir. " Çünkü Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin risâletinin faydası, ümmet-i Muhammed'e râcidir... Te'vilât-i Necmiyye'de olduğu gibi...

Özür Kapısı Kapandı

Mümine düşen vazife, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin sün¬netine tabi olup yolunda yürümektir. Vaad (müjde) ve vaîd (kor¬kutmaları tefekkür etmektir... Müjdeci ve korkutucu peygamber geldi. Artık özür beyân etmeye hiçbir mecal ve yol yoktur. Rivayet olundu: Cübeyr bin Mut'im (r.a.) buyurdular: Biz, Cuhfe'de Efendimiz (s.a.v.) hazretleriyle beraberdik. E-fendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Siz, Allah'tan başka bir ilâh olmadığına, Allahü Teâlâ haz¬retlerinin bir olduğuna, onun şeriki (ortağı) olmadığına, Benim Allah'ın resulü olduğuma, Ve Kur'ân-ı kerimin Allahü Teâlâ hazretleri taraftndan geldi¬ğine şahadet etmez misiniz?" Biz: -"Evetl şahadet ederiz! Ya Resûlallah (s.a.v.) dedi. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"(Sizi müjdeliyorum) müjdelenin! (haberiniz olsun ki) bu Kur'ân-ı kerimin bir tarafi Allahü Teâlâ hazretlerinin kudret elin¬dedir, diğer tarafı da sizin elinizdedir. Kur'ân-ı kerime sımsıkı sa¬nlın. (Sizler Kur'ân-ı kerime sarıldığınız müddetçe) artık asla helak olmaz ve asla dalâlete düşmezsiniz."

Yüce Meali:

Bir vakit de Mûsâ kavmine şöyle demişti: "Ey kavmim! Al¬lah'ın size olan nimetini düşünün. Zira içinizde peygamberler vücuda getirdi ve sizi mülûk yaptı. Ve size âleminden hiç birine vermediği şeyi verdi. Ey kavmim! Haydi Allah'ın sizin için yazdığı arz-i mukad-des'e girin ve arkanıza dönmeyin ki, hüsrana düşerek berbat olursunuz."21 "Yâ Mûsâ" dediler, "orada bir kavim var, hepsi cebbar. On¬lar oradan çıkmadıkça, biz oraya giremeyiz. Şayet çıkarlarsa, biz de gireriz." Onların o, korktukları kimselerden Allah'ın iman nimetine kavuşturduğu iki er çıktı. Dedi ki. "Üzerlerine hücum edin, Ka¬pıyı tutun... Bir kere ona girdiniz mi muhakkak galipsinizdir. Haydin Allah'a mütevekkil olun; gerçekten müminlerseniz." 23 "Yâ Mûsâ" dediler. "Onlar orada bulundukça, biz oraya ebediyen girmeyiz. Haydi sen rabbınla git, ikiniz harb edin. Biz İşte burada otururuz". Dedi: "Ya Rab! Görüyorsun; ben nefsimle kardeşimden başkasına söz geçiremiyorum. Artık bizimle o fâsıklar kavminin arasını ayır..." Buyurdu ki: "Artık orası onlara kırk yıl haram kılındı; ol¬dukları yerde sersem sersem dönüp duracaklar... Artık acıma o fâsık kavme!"26

Tefsîr-i Şerifi

Mûsâ Aleyhisselâm'ın Seslenişi "Bir vakit de Mûsâ kavmine şöyle demişti:" Ey habibim Ahmed! Resulüm ya Muhammed (s.a.v.)i Kitap ehline, Mûsâ Aleyhisselâm'ın İsrail oğullarına nasihat ederek konuştuğu zaman ki (şu) sözlerini hatırlat: "Ey kavmim! Allah'ın size olan nimetini düşünün." Size vermiş olduğu nimetlerini hatırlayın. "Zira içinizde peygamberler vücuda getirdi." Sizin aranızda akrabalarınızdan bir kısmını peygamber kıldığı vakti hatırlayın. 0 peygamberler, sizi irşad ettiler ve siz onlarla müşerref oldunuz. İsrail oğullarının arasında peygamber gönde¬rildiği (Kur'ân-ı kerimde beyân edildiği kadar) bir ümmetin içinde gönderildiği Kur'ân-ı kerimde beyân edil) medi . Bir kavmin içinde eşraf ve fazilet ehlinin çokluğu, kendileri (yani o kavim) için bir şeref ve fazilettir. Peygamberlikten daha büyük bir şeref yoktur .

İsrail oğullarının Melik Olmaları

"Ve sizi melikler yaptı." Yani sizi veya sizin içinizden bir çok melikler yaptı. Gerçekten İsrail oğullarının içinde, peygamberlerin çokluğu gibi melikler de çok idi. Bunların hepsi israil oğullarına minnet makamı kılındı. Meliklerin yakınları övünme anında; -"Bizleri Melikleriz! Derler.

Mülûk Kelimesi

"Ve sizi melikler yaptı." KavH şerifinin ifâde ettiği manâlar hakkında âlimler buyurdular:) Süddî (r.h.) buyurdu: -"Sizleri, nefsinize mâlik hür kişiler kıldı. Sizler daha önce Fi¬ravunun memleketinde Kıptilerin elinde köle ve cizye ehli menzilesindeyken Allâhü Teâlâ hazretleri sizi hürriyete kavuşturdu, demektir." İbni Abbâs (r.a.) hazretleri buyurdular: Yani hizmet ve maiyet sahibi kimseler kıldı, demektir. insanları, hizmetlerinde ilk kullanan kişiler, İsrail oğullan¬dır... israil oğullarını (kendilerinden olmayan insanları hizmetçi yapmalanndan) önce insanlar, (insandan) hizmetçi kullanmıyor¬lardı...

Melik Kimdir?

Bazıları buyurdular: Eşi olan, kendisine sığınıp, kendisinde oturacağı evi olan ve kendisine hizmet eden hizmetçisi olan kişi "Mülûk" yani melikler¬dendir. Yine buyurdular: -"Geniş bir evi ve evinin içinde akar suyu olan kişi, melik¬tir..." (Yani melik olmak, kral olmak değildir....) "Ve size âlemlerden hiç birine vermediği şeyi verdi." 1- Deniz'den, 2- Düşmanların boğulması, 3- Bulutların gölgelik olmaları, 4- Gökten kudret helvasının inmesi, 5- Gökten bıldırcın etinin inmesi, 6- Ve bunlardan başka maddî ve manevî nimetlere sahip olmanız... 7- Allâhü Teâlâ hazretlerinin büyük şeyler size vermesi gi¬bi... "âlemler"den murad, kendi zamanlarında geçmiş o-lan ümmetler, demektir.

Mukaddes Topraklara Girin

mukaddese girin."

"Ey kavmim! Haydi arz-ı

"Arz-ı mukaddes," beyt-i makdistir. Şirkten arındırılıp, peygamberlerin karargâhı ve müminlerin meskeni kılındı.

(Onu) Allah sizin için yazdı..."

Allâhü Teâlâ hazretleri, levh-ı mahfuzda yazdı. Eğer sizler, iman eder ve (Allah'a ve resulüne) itaat ederseniz beyt-i makdis sizin meskeniniz olur... (2/375) (Bizim tefsir yaparken iman ve itaat kaydımız) bundan sonra gelen ve israil oğullarının isyanları üzerine buyrulan şu kavl-i şeriften dolayıdır: Artık orası onlara haram kılındı;" "Ve dönmeyin." Rücû edip dönmeyin. "Arkanız üzerine..." Cebbarların korkusundan arkanız üzerine dönmeyin. Bu kavl-i şerif, "Ve dönmeyin." Kavl-i şerifinin failinden hâldir. Fiilin kendisine taalluk etmesi de caizdir. Yani Allâhü Teâlâ hazretlerinin emirlerine muhalefet ederek; arkanız üzerine dönmeyin (ve savaştan kaçmayın!) "Döner (ve düşersiniz)" " "Hüsrana uğrarsınız." Dünya ve âhiret sevabını kaçırarak aldanırsınız.

İsrail Oğullarının İsyanları

"Dediler."

Mûsâ Aleyhisselâm'ın emri anında İsrail oğulları dediler. Mûsâ Aleyhisselâm'ın emrine bağlanmaktan kaçındılar. "Orada bir kavim var, hepsi cebbar..." Kendilerine mukavemet edilmesi mümkün olmayan galebe ehli, jl^Jl "Cebbar," insanlara icbar edip (mecburiyet) kullanan ve kim olursa olsun herkesi dilediği şekilde ikrah ile işlerinde kulla¬nan yani insanları zoraki emirleri doğrultusunda hareket ettiren kimse demektir. Bu şundandır: On iki nakîb, Cebbarların halleri hakkında is¬tihbarat yapmak için gittiklerinde, Cebbarların şehrine ulaştılar. Oradan gelip, gördükleri (ve başlarından geçenleri) ve Cebbarların, kuvvetlerini, şevketlerini, boylarının uzunluğu, cüsselerinin büyüklüğünü Mûsâ Aleyhisselâm'a anlattılar. Öyle ki, israil oğullarından bir adam, Cebbarlardan herhangi bir adamın ayak bileklerine kadar gelirdi. Onların büyüklük ve genişliklerinden dolayıMûsâ Aleyhisselâm onlara (nakîblere:) -"Cebbarların durumlarını gizleyin! Asker ehlinden hiçbir kimseye onlardan söz etmeyin! Yoksa askerlerin arasında dağıl¬malar olur!" dedi. O nakîblerden her biri gidip Cebbarların durumunu yakınla¬rına ve amca çocuklarına haber verdiler. O nakîblerden ancak iki adam Mûsâ Aleyhisselâm'ın söylediklerine bağlı kaldılar. Onlardan biri, Mûsâ Aleyhisselâm'm genci, Yuşa bin Nûn bin Efrâyim bin Yusuf Aleyhisselâm idi. Diğeri de, Mûsâ Aleyhisselâm'ın eniştesi, kız kardeşi Meryem binti tmrânın kocası Kâlib bin Yüfennâ idi... Bu zat Yehûdâ sebtindendi. Fakat diğer (sekiz nakîbin yakınlarına ve amca çocuklarına gizlemeleri şartıyla söyledikleri) haberler (kısa zamanda) İsrail oğullarının arasında yayıldı. İşte bu haberin yayılmasından dolayı İsrail oğullan, Mûsâ Aleyhisselâm'a dediler ki: "Orada bir kavim var, hepsi cebbar." Onlar oradan çıkmadıkça, biz oraya giremeyiz." Bizim tarafımızdan bir çalışma olmaksızın onlar çıkmadıkça biz oraya giremeyiz. Çünkü bizim onları oradan çıkartmaya gü¬cümüz ve kuvvetimiz yoktur... "Şayet onlar oradan çıkarlarsa," Bize taalluk etmeyen sebeplerden herhangi bir sebeple on¬lar oradan çıkarlara; "Biz de gireriz." 0 takdirde....

Yuşa Aleyhisselâm ile Hazret-İ Kâlib

"İki er dedi ki:11 Mukadder sual: Sanki: -"Onlar bunun üzerine ittifak mı ettiler? Yoksa bazıları mu¬halefet mi ettiler?" diye soruldu. Cevâb: (mukadder suale karşılık.) denildi: "İki er dedi ki:" Bu iki kişi Hazret-i Kâlib ve Yuşâ Aleyhisselâm idiler "Onların o, korktukları kimselerden" Allah'tan korkanlardan, düşmanlardan değil... Allâhü Teâlâ hazretlerinin emirlerine ve nehiylerine muhalefet etmekten kor¬kanlar... Bukavl-i şerif, "iki adam "in sıfatıdır. Allah, ikisini (iman) nimetine kavuşturdu..." Tespit, Allâhü Teâlâ hazretlerinin emirlerinin üzerine vukuf ve Allâhü Teâlâ hazretlerinin emirlerine bağlılık nimetini bahşetti. Bukavl-i şerif, "iki adam"m ikinci sıfatıdır. (Ne dediler?)

"Üzerlerine hücum edin, kapıyı tutun..."

Cebbarların şehirlerinin kapısı... O da "Erîha" şehridir. Burada car ve mecrûrün onun üzerine takdimi ihtimam i-çindir. Burada kast olunan kapıya girmektir. Onlar ise şehirlerin-dedirler. Siz onlara saldırır, onların çıkış kapılarında sıkıştırır ve onların sahralara çıkıp savaş yapma mecaline kavuşmalarına mâni olursanız... "Bir kere ona girdiniz mi?" siz bir şehirlerinin kapısına girdiniz mi? olİ "Muhakkak galipsinizdir." Hiçbir savaş yapmaya hacet duyulmadan onları mağlup eder ve galip olursunuz. Gerçekten biz onları gördük ve onların (halle¬rini) müşahede ettik. Onların cesetleri ve cisimleri her ne kadar büyük ise de kalpleri çok zayıftır. (Korkaktırlar...) Onlardan korkmayın. Dar geçitlerde onlara hücum edin, onlara saldırın; onların dar yerlerde savaşmaya ve kaçmaya güçleri yetmez. (Böylece hepsini mağlup edip şehre hâkim olursunuz.... Korkmayın!) "Haydin Allah'a." Hâsseten Allah'a, Tevekkül edin." Sebepleri tertip edip, sebeplere riâyet ettikten sonra, sade¬ce Allah'a tevekkül edin; sebeplere itimat etmeyin; çünkü sebep¬ler, tesîrden uzaktırlar; tesîr ancak ve ancak "Aziz" ve "Kadir" olan Allâhü Teâlâ hazretlerindendir... "Eğer gerçekten müminlerseniz." Eğer gerçekten Allâhü Teâlâ hazretlerine inanıyor, onun va¬adini tasdik ediyorsanız; ona tevekkül edin. Çünkü, iman Allâhü Teâlâ hazretlerine kesinlikle tevekkül etmeyi gerektirir.

Yahudilerin Korkaklığı

"Dediler."

İki adamın (Yuşa Aleyhisselâm ile Hazret-i Kâlib'in) güzel sözlerine (ve öğütlerine) hiç aldırış etmeden ve birinci sözlerinde ısrar ederek dediler; "Muhakkak ki kesinlikle biz oraya girmeyiz!" Cebbarların toprağına girmeyiz "Ebediyen," Uzun bir zaman... "Onlar orada bulundukça..." Onlar kendi topraklarında bulunduğu müddetçe biz giremeyiz- Bu kavi-işerif, "ebediyen,"kelimesinden "bedel-i baz" (bazı şeylerin külden bedel yapılması) ile bedeldir. Çünkü, "ebediyen," kelimesi "istikbâl" yani gelecek zamanın küllisine (hepsine) şâmildir. Cebbarların o topraklarda bulunması ise, gelecek zamanın bazısını içine alır. (Ebedî olarak bulunmazlar... Zira bu tercümenin yapıldığı 2004 yılında o topraklarda o cebbarlar yoklar...)

Yahudilerin En Çirkin sözü

"Haydi sen git,"

Bu kavl-i şerifin başındaki, fe (Ü harfi) fesih içindir. Yani iş böyle olunca; "Haydi sen git," demektir. "Sen (tevekkül ettiğin) rabbınla beraber (gidin) ikiniz harb edin!" ikisiniz (sen ve Rabbin) onlarla savaşın! Yahudiler, bu sözü, Allâhü Teâlâ hazretlerini ve peygambe¬rini küçük görmek, Allâhü Teâlâ hazretleri ve peygamberiyle is¬tihza ederek ve onlara aldırış etmeden söylediler. Yoksa bu sözleriyle hakikî olarak gitmeyi kast etmediler. Çünkü insan suretinde olan birinde, gidip- gelmek işinin Allâhü Teâlâ hazretlerine caiz görmesi akıldan çok uzaktır. Zira gidip gelmek işi ancak mücessim (cüssesi olanlar) için tasavvur edilir. (Allâhü Teâlâ her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir...) (2/376) "Biz işte burada otururuz". Bununla ileriye gitmemeyi murad ettiler, tehîrin olmamasını değil...

Yahudiler Fâsıktırlar

"Dedi"

Mûsâ Aleyhisselâm, Yahudilerden gördüğü, inat üzerine, keder, hüzün, Allâhü Teâlâ hazretlerine şikâyet yollu, kalbinin inceliği ve inkisariyle beraber dua etti. Kalbin inkisar ve benzeri anında rahmet celb olunur ve ilâhî nusret iner... (işte Mûsâ Aleyhisselâm Yahudilerin bu tutumları karşısında kalbinin kırıklığıyla Allah'a dua etti:) "Ya Rab! Görüyorsun; ben nefsimle kardeşimden başkasına söz geçiremiyorum." Ben ve kardeşim itaatte. Artık bizim aramızı ayır."

"Bizim aramız" kavli şerifıyle kendisini ve kardeşini murad etti. Zira f harfi) ayrılığın tertibi içindir. Ve onunla mâ kabli üzerine dua etmektir.

"Bu fâsıklar kavminin arasını...' Senin taatindan çıkan, sana isyan etmekte ısrar eden bu fâsık kavimle bizim aramızı; bize lâyık olduğumuz şekilde hükmet ve onlara da müstahak oldukları (cezayı) onların aleyhine hük¬metmekle (onları bizden) ayır!"

Yahudilere Gelen îlâhî Ceza

"Buyurdu ki:" Allâhü Teâlâ buyurdu ki: "Artık orası," Mukaddes topraklar, "Onlara (tsrâii oğullarına) haram kılındı;" Men edilmenin haram kılınması, kulluğun haram kılınması değildir. Teklîf ona girmez ve ona malik olmazlar, demektir. Çün¬kü oranın (Cebbarların toprağının ve şehirlerinin) onlara yazılma¬sı, iman ve cihât şartına bağlıdır. Yahudiler, arkaları üzerine dö¬nüp savaştan kaçtıkları için, oraya girmek kendilerine haram kı¬lındı. Ve hüsrana uğramış bir şekilde döndüler...

Tih Çölünde kırk yıl

"Kırk yıl," "haram kılınmıştır." Kavl-i şerifinin zarfıdır. Tahrim (haram kılınmak) bu müddet (kırk yıl) ile vakitlenmiştir. Muebbed değildir. Burası; "Ey kavmimi Haydi Allah'ın sizin için yazdığı arz-i mukaddes'e girin ve arkanıza dönmeyin ki, hüsrana düşerek berbat olursunuz." Âyet-i kerimesine muhalif ve zıt değildir... "Onlara (İsrail oğullarına) haram kılındı;" kavli şerifinde beyân edilen) üzerlerine haram kılınmasından murad; bu müddet içerisinde onlardan hiçbir kimsenin oraya (Cebbarların şehrine) giremeyeceğidir. Lakin bundan sonrada hepsinin oraya gireceği manâsına da değildir. Belki Yahudilerden kırk yıl içerisin¬de ölenlerden arta kalan bazıları o şehre girecektir. "Oldukları yerde sersem sersem dönüp duracaklar." Karada gezip dolaşırlar. On/ar/n üzerine olan oluşumun keyfiyetini beyân eden istinaf cümlesidir. "Artık acıma, Üzülme...

İ7 hüzünlenmek ve üzülmek, demektir"Ofâsık kavme..."

Rivayet olundu. Mûsâ Aleyhisselâm İsrail oğullan aleyhine yapmış olduğu bedduadan dolayı pişman oldu. Bundan dolayı kendisine; -"Pişman olmaî Mahzun olma! Ve onlar için üzülme! Çünkü Yahudiler, irtikab etmiş oldukları fîsk ve fücurlarından dolayı ger¬çekten bunu hak etmişlerdi..." denildi. Böylece Yahudiler, tam kırk sene altı fersahlık yerde dönüp dolaştılar. Yahudilerin sayıları ise, içlerinde savaşabilecekleri tam altıyüzbin (600 bin muharip) vardı...(Bu sayıya kadınlar, çocuklar, savaşamayacakiar ve yaşlılar dâhil değildir...) Yahudiler, her gece yola düşüyorlardı. Yürüyorlardı. Sabah¬ladıklarında kendilerini hareket ettikleri yerde görüyorlardı. (Yani oldukları yerde dönüp dolaşıyorlardı...)

Tih Çölünde Nimetler

1- Bu süre içerisinde güneşin sıcaklığına karşı bulut, onlara gölge oluyordu. 2- Gece olduğu zaman da, nurdan bir direk beliriyor ve onlara yollarını aydınlatıyordu. 3- Üzerlerine kudret helvası iniyordu. 4- Gökten Onlara bıldırcın eti iniyordu. 5- Saçları uzamıyordu. 6- Çocukları doğduğu zaman, tırnak gibi çocuğun üzerinde bir elbise olurdu. 7- Çocuğun büyümesiyle beraber elbise de uzardı. 8- Suları ise beraberinde taşıdıkları taştan fışkırıyordu. Yahudiler, ilâhî cezaya çarpılmış olmalarına rağmen kendilerine bu nimetler veriliyordu ... Çünkü onların cezalandırılmaları, onları (içinde oldukları zil¬let ve meskenetten) çıkarıp kendilerine gelmelerini sağlamak ve onları terbiye etmek yönü üzereydi. Mûsâ Aleyhisselâm da Onlardan Ayrılmadı. Bu konuda sahih olan kavillere (söz ve görüşlere) göre, Mû¬sâ Aleyhisselâm ile Hazret-i Harun da "Tîh çölünde" İsrail oğulla¬rıyla beraber idiler... Lakin bu beraberlik, rahat, esenlik ve İbrahim Aleyhisselâm'ın ateşin içinde olup selâmet bulması ve azap me-leklerinin cehennemde oldukları halde cehennem ateşinden zarar görmemeleri gibiydi...

Te'viât-i Necmiyye'den...

Gerçekten ne taaccüb edilecek şeydir ki, İsrail oğullarının bunca kötülüklerine rağmen, Mûsâ Aleyhisselâm ve Hazret-i Ha¬run tam kırk sene onlarla beraber (onları eğitmek ve ıslâh etmek için) Tîh çölünde kaldılar. İkisinin bereketi sebebiyle Allâhü Teâlâ hazretleri, İsrail oğullarını bulutlarla gölgeledi, onlara gökten bıldircm eti ve kudret helvasını Tih çölüne indirdi ki, Sâlihlerin soh¬betinin bereketinin kıymeti ve fâsıkların sohbetinin kötülüğü (herkes tarafından) bilinsin diye... Te'vilât-i Necmiyye' nin sözleri sona erdi.

Yolculukta Arkadaşlara Darılmak

Hafız (k.s.) buyurdular: Arkadaşlardan küsüp darılmak, kervan âdabı ve yolculuğa sığmaz. (Sen yolculukta arkadaşlarına darılma!) Sen zamanın darlığına evin rahmetini çekmeye çalış! .

Mûsâ Aleyhisselâm'ın Kabri

Rivayet olundu: Kırk sene dolduktan sonra Mûsâ Aleyhissefâm, Tîh çölünden çıktı, israil oğullarından kalanlar (ve yeni doğup yetişenler) ile be¬raber Erîha'ya doğru yürüdü. Yûşa Aleyhisselâm, Mûsâ Aleyhisselâm'ın ordularının öncü kuvvetlerinin başındaydı. Gidip, Cebbarlarla muharebe etti. Erîh'a şehrini fethetti. Ve Allâhü Teâlâ hazretlerinin dilediği kadar orada ikâmet etti. Sonra Allâhü Teâlâ hazretleri, Mûsâ Aleyhisselâm'ın ruhunu kabzetti. Ve Allâh'dan başka kimse, Mûsâ Aleyhisselâm'ın kabri¬nin nerede olduğunu bilmiyor. Bu en sahih (ve en doğru kavil ve) sözdür. Çünkü âlimler, Mûsâ Aleyhisselâm'ın Ûc bin Unuku, öldürdüğünde ittifak ettiler.

Harun Aleyhisselâm'ın Vefatı

Harun Aleyhisselâm'ın vefatı hakkında Süddî (r.h.) hazretle¬ri buyurdu: Allâhü Teâlâ hazretleri, Mûsâ Aleyhisselâm'a vahyetti: -"Ben Harun'u vefat ettireceğimi Onu al falan dağa getir!" dedi. Mûsâ Aleyhisselâm, Hazret-i Harun ile beraber o dağa doğ¬ru yola gittiler. Bir ağaç gördüler. Benzeri görülmemiş bir ağaç idi. Bir ev gördüler. Evin içinde bir serîr ve şeririn üzerinde de bir yatak seriliydi. Orada güzel bir koku hissettiler. Harun Aleyhisselâm oraya bakınca çok hoşuna gitti. Mûsâ Aleyhisselâm'a: -"Ey Mûsâ! Ben bu şeririn üzerinde uyumak istiyorum!" de¬di. Mûsâ Aleyhisselâm: -"Uyu!" buyurdu. Harun Aleyhisselâm uyuduğu zaman, ölüm meleği (Azrail Aleyhisselâm) geldi. Harun Aleyhisselâm: -"Ey Mûsâ! Bana tuzak kurdun!" dedi. Harun Aleyhisselâm'ın ruhu kabz olunduğu zaman, o ev kaldırıldı. Bu ağaç gitti. O taht Harun Aleyhisselâm ile beraber göğe kaldırıldı. Mûsâ Aleyhisselâm (bütün bu hadiselerden sonra) israil o-ğullarına döndü. Beraberinde Harun Aleyhisselâm yoktu. Yahudi¬ler (dedi kodu çıkarttılar) -"israil oğullan, Harun Aleyhisselâm'ı çok sevdiği için, Mûsâ Aleyhisselâm, Hazret-i Harun'u kıskandı ve hasedinden dolayı da onu öldürdü!..." dediler. (2/377) Mûsâ Aleyhisselâm onlara: -"Yazıklar olsun size! Hazret-i Harun benim kardeşimdi. Siz kardeşimi öldürdüğümü söyleyerek bana iftira ediyorsunuz," de¬di. Yahudilerin sözleri ve dedikoduları çoğalınca, Mûsâ Aleyhisselâm iki rekat namaz kıldı. Sonra Allâhü Teâlâ hazretleri¬ne dua etti. Harun Aleyhisselâm'ın üzerinde olduğu taht yerle gök arasında indi. israil oğulları ona baktılar. Harun Aleyhisselâm'ı gördüler. Ve Mûsâ Aleyhisselâm'ı tasdik ettiler.

Harun Aleyhisselâm'ın Kabri

Ali bin Ebû Tâlib (r.a.) hazretleri buyurdular: Mûsâ Aleyhisselâm, Hazret-i Harun ile beraber dağa yüksel¬diler. (Harun Aleyhisselâm'ın vefatından sonra) israil oğulları, (Mûsâ Aleyhisselâm'a): -"Harun Aleyhisselâm'ı sen öldürdün!" dediler. Mûsâ Aleyhisselâm'a eziyet ettiler. Allâhü Teâlâ hazretleri, meleklere emretti. Harun Aleyhisselâm'ın mübarek na'şını taşıyıp, onu israil oğullarının yanına götürdüler. Melekler, konuştular. Harun Aleyhisselâm'ın vefat ettiğini söylediler. Hatta böylece israil oğullan, Harun Aleyhisselâm'ın vefat ettiğini anladılar. Böylece; "Allah onu onların dediklerinden tebrie etti, temize çıkardı." Sonra Melekler, Harun Aleyhisselâm'ı yüklendiler. Götürüp defnettiler. Harun Aleyhisselâm'm kabrinin yerine hiçbir kimse muttali olmadı. Ancak "Rahm" biliyordu. (O da gelip tsrâil oğulla¬rına söylemesin diye) Allâhü Teâlâ Hazretleri onu sağır ve dilsiz etti.

Harun Aleyhisselâm'm Dirilmesi

Amr bin Meymûne hazretleri buyurdular: Hazret-i Harun ile Mûsâ Aleyhisselâm tîh çölünde vefat etti¬ler. Hazret-i Harun Mûsâ Aleyhisselâm'dan önce vefat etti. İkisi beraber bazı mağaraları gezmeye çıkmışlardı. Harun Aleyhisselâm orada vefat etti. Mûsâ Aleyhisselâm onu orada gömdü, tsrâil oğullarına dönüp geldi. İsrail oğulları; -"Biz ona olan sevgimizden dolayı sen onu öldürdün!" dedi¬ler. Harun Aleyhisselâm, İsrail oğullan arasında çok sevilirdi. Mûsâ Aleyhisselâm Allâhü Teâlâ'ya yalvardı. Allâhü Teâlâ hazretle¬ri, Mûsâ Aleyhisselâm'a, İsrail oğullarıyla beraber Hazret-i Harun1 un kabrinin başına gitmesini vahyetti. (Mûsâ Aleyhisselâm ilâhî emirle İsrail oğullarını ahp Harun Aleyhisselâm'ın kabrinin başına gitti.) Seslendi: -"Ey Harun!" Harun Aleyhisselâm başının üzerinde toprağı silkeleyerek kabrinden çıktı. Mûsâ Aleyhisselâm, kendisine sordu: -"Seni ben mi öldürdüm?" Harun Aleyhisselâm, -"Hayır! Ben öldüm!" dedi. Mûsâ Aleyhisselâm ona: -"Dön, yatağına!..." dedi. Harun Aleyhisselâm, geri kabrine döndü. İsrail oğullan (bu mucizeyi görünce seslerini çıkarmayıp) döndüler...

Mûsâ Aleyhisselâm'm ölümü

Amma Mûsâ Aleyhisselâm'ın vefatı ise, (tarihçi) İbni İshâk (r.h.) buyurdular: Safiyyullah Mûsâ Aleyhisselâm, ölümden ikrah ediyor ve onu büyük görüyordu. Allâhü Teâlâ hazretleri, Mûsâ Aleyhisselâm'a ölümü sevdirmeyi diledi. Yuşa bin Nûn Aleyhisselâm'a nübüvvet verildi. Sabah akşam Mûsâ Aleyhisselâm, Yuşa Aleyhisselâm'ın yanına geliyor ve ona: -"Ey Allah'ın peygamberi! Allâhü Teâlâ hazretleri sana ne vahyetti?" diye soruyordu. Yuşa Aleyhisselâm ona: -"Ey Allah'ın peygamberi! Şu kadar senedir, seninleyim, hiç¬bir gün sana, "Allâhü Teâlâ hazretleri sana ne vahyetti, sana ne buyurdu?" diye sana sordum mu?" dedi. Yuşa Aleyhisselâm (ilâhî emir icabı vermiş olduğu bu) cevâp üzerine Mûsâ Aleyhisselâm'ın içine ölüm yerleşti. Ölümden başka bir şey zikretmez oldu. Bunun üzerine Mûsâ Aleyhisselâm, hayatı kerih görüp ölümü sever oldu.

Mûsâ Aleyhisselâm ve Azrail

Hadis-i şerifte buyuruldu: "Ölüm meleği (Azrail Aleyhisselâm), Hazret-i Musa'ya geldi. Ona: -"Rabbine icabet et!" dedi. (Zaten her zaman Rabbinin emri üzerine olan Mûsâ Aleyhisselâm ölüm meleğinin bu sözü üzerine) onun gözünün üzerine bir tokat vurdu. Ölüm meleği gözünü kay¬betti. Ölüm meleği döndü Allâhü Teâlâ hazretlerine; -MYa Rabbi! Sen beni ölümü istemeyen bir kula gönderdin! Gözümü çıkarttı!" dedi. (Efendimiz s.a.v. hazretleri) buyurdu: -"Allâhü Teâlâ hazretleri, ona gözlerini geri verdi! Ve onâ: -"Kula dön ve ona; -"Sen hayat mı istiyorsun? Eğer sen hayat istiyorsan, elini bir öküzün derisinin üzerine koy, elinin üzerine geldiği her bir kıl için bin sene yaşa?" de. (Ölüm meleği gelip, bunu Mûsâ Aleyhisselâm'a söyledi. Mû¬sâ Aleyhisselâm:) -"Sonra ne olacak?" dedi. Azrail Aleyhisselâm: -"Sonra öleceksin!" dedi. Mûsâ Aleyhisselâm: -"Şu anda, en yakın bir zamanda (Rabbime kavuşmak istiyo¬rum)" dedi. (Sonra Mûsâ Aleyhisselâm şöyle dua etti:) -"Ya Rabbi! Bir taş atımı kadar beni mukaddes toprağa (beyt-i makdise) yaklaştır!" dedi. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Eğer ben onun yanında olsaydım, size Mûsâ Aleyhisselâm'ın kabrini gösterirdim. Mûsâ Aleyhisselâm'ın kabri, yol kenarında, kırmızı kum tepesinin yanındadır." Muhammed bin Yahya (r.h.) buyurdular: -"Ölüm meleğiyle Hazret-i Musa'nın hadisi gerçekten sahih¬tir. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinden sahih bir şekilde rivayet o-lundu. Bu hadis-i şerifi ancak bid'at ehli olanlar reddederler. Sa'lebî tefsirinde de böyledir.

Azrail Aleyhisselâm

Başka bir hadis-i şerifte buyuruldu: -"Muhakkak ki ölüm meleği, (daha önceleri) insanlara görü¬nerek (ayânen) gelirdi. Ta Mûsâ aleyhisselâm (a kadar bu böyle devam etti. Ruhunu) kabzetmek için Mûsâ Aleyhisselâm'a geldi. Mûsâ Aleyhisselâm, ona tokat vurdu. Gözünü kaybetti. (Bu hadise üzerine) ölüm meleği artık insanlara gizlice gelmeye başladı."

Mûsâ Aleyhisselâm ve kabir

Vehb (r.h.) buyurdular: Mûsâ Aleyhisselâm, bazı ihtiyaçlarını karşılamak için (dışarı¬ya) çıkmıştı. Bir takım (9-10 kadar) meleğe uğradı. Kabir kazıyor¬lardı. Mûsâ Aleyhisselâm meleklerin kazımış oldukları (mezarı çok beğendi öyle ki) o mezardaki güzellik, yeşillik, insana sevinç veren cennet bahçesi, Mûsâ Aleyhisselâm'a misâl âleminde gösterildi. Çok hoşuna gitti ve meleklere: -"Ey Allah'ın melekleri! Bu mezarı kim için kazıyorsunuz?" diye sordu. Melekler; -"Rabbine çok kerim olan bir kul için..." dediler. Mûsâ Aleyhisselâm: -"Bu kul, gerçekten Allâhü Teâlâ hazretlerinin katında çok büyük bir mertebeye sahip imiş! Bu mezardan daha güzel bir yatak (ve yatılacak yer) görmedim!" dedi. Melekler: -"Ey Kelîmüllâh! Bu mezarın senin olmasını ister misin?" di¬ye sordular. Mûsâ Aleyhisselâm: -"İsterdim!" dedi. Melekler -"Öyleyse, bu mezara in! İçinde uzanıp yat! Rabbine tevec¬cüh et! (Onun rahmetine yönel!)" dediler. Mûsâ Aleyhisselâm kabre indi. Orada uzandı. Rabbine te¬veccüh etti. Sonra teneffüs etti. Rahatlıkla can verdi. Allâhü Teâlâ hazretleri, onun ruhunu kabzetti. Sonra melekler (onun teçhiz ve tekfin işlerini yapıp) kabrinin üzerine toprak attılar. Denildi ki: -"Ölüm meleği, Mûsâ Aleyhisselâm'a cennetten bir elma ge¬tirdi. Mûsâ Aleyhisselâm o elmayı kokladı. Ruhu kabz olundu..."

Ölüm Acısı

Rivayet olundu: Yuşa Aleyhisselâm, ölümünden sonra Mûsâ Aleyhisselâm'ı rüyada gördü. Ona sordu: -"Ölümü nasıl gördün?" Mûsâ Aleyhisselâm: -"Canlı canlı (derisi) soyulan bir koçun çektiği acı gibi gör¬düm!"

Hazret-i Musa'nın Ömrü

Hazret-i Musa'nın ömrü, yüz yirmi (120) sene idi. Yuşa Aleyhisselâm'a Peygamberlik Verildi. /Mûsâ Aleyhisselâm vefat etti.

(Tîh çölünde) kırk yıl tamamlandığı zaman, Allâhü Teâlâ hazretleri, Yuşa Aleyhisselâm'ı peygamber olarak gönderdi.   

Yuşa Aleyhisselâm ve Erîha Şehri

Allâhü Teâlâ hazretleri, Yuşa Aleyhisselâm'a haber verip; Cebbarlarla savaşmasını kendisine emretti. Yuşa Aleyhisselâm, Cebbarlara yöneldi. İsrail oğullan ona tabi oldular. Erîh'a şehrine doğru yola koyuldular. Beraberlerinde "misâk'ın tabutu" vardı. Gidip altı ay, Erîh'a şehrini kuşattılar. (2/378) Yedinci ay olduğunda, borazanlara liflediler. Millet, büyük bir gürültü ile gürültü yaptılar. (Bu dehşetli sesler üzerine) şehrin sûrları yıkıldı. İçeriye girdiler. Cebbarları öldürdüler. Onları hezi¬mete uğrattılar ve onların üzerine hücum ederek hepsini katletti¬ler, israil oğullarından büyük bir kalabalık bir adamın başına top¬lanıp onun boynunu vuruyorlardı. Boynunu kesemiyorlardı. Savaş Cuma günü oldu. (Şehre girmeleri ve savaşın hararetli zamanı Cuma gününe rast geldi...) Öldüremedikleri ve mağlup edeme¬dikleri bir kısım kalmıştı. Güneş batmak üzereydi. Ondan sonra Cumartesi günü giriyordu. Yuşa Aleyhisselâm dua etti: -"Yâ Rabbi! Güneşi benim üzerime geri döndür!" dedi. Yuşa Aleyhisselâm (ilâhî emir icabı) güneşe seslendi: -"Ey güneş! Sen Allah'ın taat ve emrindesin! Ben de Allâhü Teâlâ'nın taat ve emrindeyim!" dedi. (Sonra), güneş ve aydan durmaiarı ve Cumartesi günü girmeden önce Allah'ın düşmanla¬rından intikam alıncaya kadar oldukları yerde ikâmet etmelerini istedi. Güneş ona döndürüldü (olduğu yerde durdu. Bir saat ka¬dar gün uzatıldı. Ve böylece bütün Cebbarları öldürdüler.

Şam'ın Fethi

Sonra Yuşa Aleyhisselâm, Şâm meliklerinin peşine takıldı. On¬lardan otuz bir melikin kanını mübâh görüp öldürdü. Kralların Hepsiyle savaştı. Hepsini mağlup etti. Böylece bütün Şâm toprak¬larını fethetti. Şam'ın hepsi İsrail oğullarının eline geçti. Kendisi¬nin eline geçen bölgeleri dağıttı..

Ganimet Malına Hainlik Edenin Sonu

Ganimetleri topladı. Ateş inmedi. Allâhü Teâlâ hazretleri, Yuşa Aleyhisselâm'a vahyetti. -"Onların (israil oğullarının) içinde ganîmet malına hainlik eden (ve zimmetine geçiren) biri var. Onlara emret gelip sana bîat etsinler... (Çalan kişinin eli senin eline yapışıp kalır...) Yuşa Aleyhisselâm İsrail oğullarına emretti. Gelip kendisine bîat (ve musafaha) ettiler. Bir adamın eli, Yuşa Aleyhisselâm'm eline yapışıp kaldı. (Hırsızın o adam olduğu anlaşıldı...) Yuşa Aleyhisselâm ona: -"Yanında (gizlemiş olduğun) ganimet malını getir!" dedi. Adam, altından yapılmış, yakut ve cevherlerle süslenmiş bir öküz başını (yani kafasının heykelini) getirdi. Adam onu çalmıştı. Yuşa Aleyhisselâm o çalıntı malı ganimet mallarının arasına koy¬du, çalan o kişiyle beraber.... Gökten bir ateş indi. O adamı ve kurbanları yedi .

Yuşa Aleyhisselâm in Ölümü

Sonra Yuşa Aleyhisselâm vefat etti. "Efrâyim dağına" gö¬müldü.376 Ömrü, yüzyirmialtı (126) idi. Mûsâ Aleyhisselâm'dan sonra İsrail oğullarının işlerini yü¬rütmesi ve tedbiri ise yirmi yedi (27) sene idi377... Ne güzel buyurmuşlar:

Dökülen İlk Kan

Yüce Meali: Hem onlara Âdem'in iki oğlunun kıssasını hakkıyla oku. Hani ikisi birer yakınlık takdim ettiler de birinden kabul edildi, diğerinden edilmedi. "Seni mutlak öldürürüm" dedi. Öbürü: "yok" dedi. "Allah ancak müttakllerden kabul buyurur.Z7 Kasem ederim ki sen, beni öldürmek için bana el uzatsan da, ben seni öldürmek için sana el uzatacak değilim. Ben rabbü'l- âlemin olan Allah'tan korkarım... ^ Ben isterim ki sen, benim günahımı da, kendi günahını da yüklenip varasiri da, o ateşe lâyıklardan olasın... Zâlimlerin ce¬zası işte budur."29 Bunun üzerine nefsi, kendine kardeşini öldürmeyi kolay gösterdi; tuttu onu öldürdü. Artık hüsrana düşenlerden olmuş¬tu...30 Derken, Allah bir karga gönderdi. Yeri deşiyordu ki, ona kardeşinin cesedini nasıl örteceğini göstersin. "Eyvah!" dedi. "Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini örtemedim ha." Artık pişmanlığa düşenlerden olmuştu...31 Bu ecilden, Benî İsrail'e Kitapta bildirmiştik ki, her kim bir nefsi, bir nefis mukabili veya yeryüzünde bir fesadı olmaksı¬zın öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir adamın hayatını kurtarırsa, bütün İnsanların hayatını kur¬tarmış gibi olur. Celâlim hakkı İçin, resullerimiz onlara beyyinelerle geldiler de, sonra, içlerinden bir çoğu, bütün bunla¬rın arkasından, hâlâ yeryüzünde (fesat ve cinayette) israf etmek¬te bulunuyorlar.3Z

Tefsîr-i Şerifi:

Kıskançlıktan Kardeşini Öldürdü "Hem onlara hakkıyla oku." Kitap ehlinin üzerine oku, demektir. "Âdem'in iki oğlunun kıssasını," "Ebûl beşer"in iki oğlunun haberini onlara oku, demektir. Onlar; Kaabil ve Hâbil'dir. "Hakkıyla," Hakka sarılarak, sahih olarak onlara oku...

Âdem Aleyhisselâm'ın Çocuklarında Evlilik

Âlimler zikrettiler: Hazret-i Havva her batında erkek ve kız olmak üzere iki ço¬cuk doğururdu. Şît Aleyhisselâm hariç. O yalnız doğdu. Hazret-i Havva, ilk batında, Kaabil ve kız kardeşi, İklîmâ'yı doğurdu. Sonra ikinci bâtında, Hâbil ve kız kardeşi Liyûzâ'yı do¬ğurdu. Adem Aieyhisselâm'ın çocukları (evlilik çağına) ulaştıkla¬rında, Allâhü Teâlâ Hazretleri, Âdem Aleyhisselâm'a, onlardan her birini diğerinin ikiziyle evlendirmeyi vahyetti. Çünkü onların kız kardeşlerinden başka insan yoktu. Kabil'in kız kardeşi çok güzeldi. Kabil ondan kız kardeşini kıskandı, her birinin diğerinin ikiziyle evlenme emrinin Allâhü Teâlâ hazretlerinin katından değil de, Âdem Aleyhisselâm tara¬fından olduğu düşüncesine kapıldı. Kızdı. (Ve bu teklifi kabul et¬meyeceğini söyledi...) Adem Aleyhisselâm (çocuklarına bu işin Allâhü Teâlâ hazret¬leri tarafından geldiğine yakînen inandırmak için onlara) -"Allâhü Teâlâ hazretlerine birer kurban kesin! Hanginizin kurbanı kabul edilirse, İklîmâ ile o evlensin!" dedi. Yaptılar... Ateş, Hâbil'in kurbanı üzerine indi. Onun kurbanını yedi (yaktı...) Ateş, Kabilin kurbanına yaklaşmadı. Bu hadise üzerine Hâbil'in hasedi ve kızgınlığı daha da arttı. Ve işlediğini (Habil'i öldürme işini) işledi... "Hani ikisi birer yakınlık takdim ettiler." Bu kavl-i şerif, (? "haber"in zarfıdır.

Kurbân Nedir?

"Kurbân," Kendisiyle Allâhü Teâlâ hazretlerine yaklaşılan şeydir. 1- Kesilen kurban, 2- Sadaka, 3- Tevhit (cinsinden olan şeylerdir...) Aslında masdardır. Takdiri: Onlardan her biri bir kurban yaklaştırdıkları zaman; "Birinden kabul edildi." 0 da Hâbildir... Hâbil sağılan hayvan (deve, sığır ve koyun sahibiydi. (Hâbilin kurban olarak verdikleri:) 1 - En besili deveyi kurban etti. Veya besili bir koç kurban et¬ti. 2- Süt, 3- Yağ (kurban olarak verdi...) Adem Aleyhisselâm'm duasından sonra gökten beyaz bir a-teş indi. Onun kurbanını yedi. Adem Aleyhisselâm'm zamanında kurbanlar, makbul olduğu zaman, gökten bir ateş iniyor ve onları yiyordu. Eğer kurban makbul değilse, gökten ateş inip yemezdi. O kesilen kurbanı kuş¬lar ve yırtıcı hayvanlar yerdi.

O dönemde Yeryüzünde Fakir Yoktu

Denildi: o ödemde hiçbir fakir yoktu... Kendisiyle Allâhü Teâlâ hazretlerine yaklaşmak için verilecek ve kurban edilecek şeylerin kendisine verileceği bir fakir yoktu. Bundan dolayı, o kurbanları (ve sadakaların) kabulünün alâmeti, gökten ateşin inip onu yemesiydi .

İsmail Aleyhisselâm İçin Kesilen Kurban

Saîd bin Cübeyr (r.h.) ve başkaları rivayet ettiler. (Hâbil ile Kabil Allâhü Teâlâ hazretlerine canlı kurbanı arz ettiler) gökten ateş indi. Hâbilin kurbanını yükleyip yükseltti. Zebîh (İsmail) Aleyhisselâm'a feda edileceği zamana kadar cen¬nette otladı...

Kötü Niyetle Kurban

"Diğerinden edilmedi.11 Kabilin kurbanı kabul edilmedi. Kabil zirâat ve çiftçilik ile uğ¬raşıyordu. Kabil sahip olduğu buğdayın içinden en kötüsünü kur¬ban etti. Onun kurbanına ateş yaklaşmadı.,. Çünkü Kabil; 1 - Allah'ın hükmüne kızmıştı. 2- Allah'ın takdirine razı değildi. 3- Kurbanı arz etmede niyeti hâlis değildi. 4- Yanında bulunan mâlın en kötüsünü kurban etti,

Haset

Hâbil ile Kabil, kurbanlarını arz ettikleri dağdan indiler. Habil, kurbanı kabul edilmediği ve reddedildiği için çok kızdı. Ga¬zaba geldi. Hasedini içinde gizliyordu. Tâ ki Âdem Aleyhisselâm, Beytüllah'ı ziyaret için Mekke'ye gidinceye kadar... Adem Aleyhisselâm, Ka'beyi tavaf için ayrılıp gözlerden kay¬bolunca, Kabil, Hâbilin yanına geldi. Hâbil koyunlarının başındaydı. 0 anda ona; "Dedi," Yani kurbanı kabul edilmeyen kişi, kardeşine dedi: dllLüU "Seni mutlak öldürürüm" Vallahi elbette seni öldüreceğim, demektir. Hâbil sordu: -"Neden?" Kabil: -"Çünkü Allah, senin kurbanını kabul etti; benim kurbanımı kabul etmedi. Sen benim güzel kız kardeşimle evlendin ve ben de senin çirkin kız kardeşinle evlenmedim! İnsanlar, senin benden hayırlı olduğunu söylerler. Ve yarın senin çocukların benim çocuk¬larıma karşı övünürler!" dedi. (2/379) "Dedi:" Kurbanı kabul edilen (Hâbil)dedi: -"Bu işte benim bir günahım (suçum) yok! Zira: "Allah ancak Kabul buyurur." Kurbanları kabul eder; "Müttakflerden..."ti:) Onlardan başkasından değil... (Habil konuşmaya devam et- -"Benim kurbanımın kabul olunması ve senin kurbanının reddedilmesi, sadece bizim içimizde bulunan takvadan dolayıdır. Kurbanın kabul edilmemesi de takvanın olmamasındandır. Sen kendi nefsinden dolayı kurban verdin kabul olunmadı. Benim için kurban arz etmedin ki? Senin niyet ve takvandan dolayı kabul olunmayan bir kurbandan dolayı neden beni (sorumlu tutup) öl¬dürüyorsun???" dedi.

Takvanın Hakikati

Takva kalbin sıfatlarındandir. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Takva buradadır!" (deyip) kalbine işaret ettiler... Takvanın hakikati, amel eden kişi 1 - Devamlı bir korku üzere olmalı, 2- Nefsinin günahlarından dolayı hep bir titreme (ve kalbi haşyet hali) üzere olmalıdır. 3- Allah için yapmış olduğu amelden dolayı asla Allah'ın rızâ¬sının dışında başka bir şeyin talep edilmesi düşüncesinden son derece kaçınmalıdır. 4- Yaptığı ibâdet ve taâtta Allâhü Teâlâ hazretlerinden baş¬kasının ortaklığı olmamalıdır.

Can Alma Yerine Cân Verdi

"Kasem ederim ki sen, beni öldürmek için bana el uzatsan da, ben seni öldürmek için sana el uzatacak değilim." Yani vallahi eğer sen bana el uzatır veya sadece beni öldür¬mek için işe başlar veya bana düşmanlık edersen; bu iş sadece senden tahakkuk eder. Ben onun aynını sana yapacak değilim. Vakitlerden bir vakit ve hiçbir sebeple sana saldıracak değilim... Sonra bu Öldürme işine neden teşebbüs etmeyeceğini şu sözleriy¬le açıkladı:

Nefs-i Müdafaa

"Ben rabbü'l- âlemîn olan Allah'tan korkarım..." Denildi ki: Hâbil, (kendisini öldüren Kabil'den) daha kuvvetliydi. Lakin sırf Allah'tan korktuğu için Kabil öldürmeye teşebbüs etmedi ve ona teslim oldu. Çünkü o vakit (Âdem aleyhisselâm'ın şeriatında, nefs-i müdafaa ve) katli defetmek için, katletmek, mübâh değil¬di...

Hazret-i Osman'ın (r.a.) Davranışı

İmam Bağavî (r.h.) hazretleri buyurdular: Şer-i şerifte, ecrini ve sevabını (Allah'tan) isteyerek; katlini isteyen kişiye boyun eğmek ve teslim olmak caizdir. Hazret-i Os¬man (r.a.) yaptığı gibi

Sövmeyi Başlatan Günahkârdır

"Ben isterim ki sen, benim günahımı da, kendi günahını da yüklenesin." "DiğerTnin ta'Iilidir. (Hâbil'in kardeşi Kabile) niçin sal-dırma'dığını ve onu öldürmekten niçin kaçındığının sebebini beyân ediyor. Bu kendisinden te'hir olunmuş bir maksattır. Birincisi, ken¬disine saldıran ve işi ilk başlatan olduğu üzeredir... Her ikisinin yükseklikte olduğunu tenbih etmek için atıf o-Ummadı. Ayet-i kerimenin manâsı şöyledir: Ben sana teslim ol¬mayı ve sana saldırmaktan kaçınmayı istiyorum; senin benim gü¬nahlarıma rucû etmen yani eğer sen bana el uzatmaya teşebbüs edersen; bana el uzatmanla; benim günahlarımı kendi günahların gibi yüklenmeni isterim. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdukları gibi: Ebû Hüreyre (r.a.) hazretlerinden rivayet olundu. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -" Sövüşenler, söz söyleyenlerdir. Mazlum tecâvüz etmedik¬çe ilk başlatan (ve işe girişen) kişinin üzerinedir (bütün günah-lar)." tik küfre (sövmeye) başlayan kişinin üzerinedir; kendi sözle¬rinin günahları ve aynı zamanda sahibinin (kendisine küfrettiği karşısındaki adamın) sövmelerinin günahları da onun üzerinedir. O işe sebep olma hükmünden dolayıdır. Her ikisi de hâl üzere nasbtırlar. Yani sen her iki günahı elde etmiş ve her iki günahı yüklen¬miş bir halde (Allah'a) dönersin, demektir. Belki onun muradı burada bizzat (günahın) kendisidir. Bu da kendisinin (Hâbilin) günahkâr olmadığını ve sadece kardeşi (Kabilin) günahkâr oldu¬ğunu beyândır.

Zâlimler Cehennem Ehlidir

ateşe lâyıklardan (ashâb-ı

nâr'dan) olasın..." Âhirette... "Ve işte budur." Ashâb-ı nâr (cehennem ateşi lâyıklarından) olmaya işarettir.

A'y?   Zâlimlerin cezasıdır..."

Allâhü Teâlâ hazretlerinin hükmüne razı olmayanların ceza¬landır...

Nefs Kişiyi Kardeş Katili Yapar

"Bunun üzerine nefsi, kendine kardeşini öldürmeyi kolay gösterdi;" "Kolay gösterdi" fiili, genişlik ve bolluk olduğu za¬man, kendisine otlak, iyi, hoş ve kolay gösterildi, manâsından gelmektedir. Yani işi ona rahat, basit ve çok kolay gösterdi. Kelâmın takdiri şöyledir: Nefsi, kendisine kardeşinin öldü¬rülmesini hoş gösterdi, kolaylaştırdı, onu öldürmekte sıkıntı ve zorluğun olmadığı vesvesesini verdi. Hiç şüphesiz haksız yere bir nefsi (kişiyi) öldürmek hele hele kardeşini öldürmeyi insan tasav¬vur ettiği zaman; (insan) aklî ve şer'î yönden haksız yere bu öl¬dürme işini, bütün nefretiyle nefret edecek bir şey olarak görür. Tiksinir. Öldürme işi taat ve (Hakka) boyun eğmekten elbette çok uzaktır. Sonra nefs-i emmâre, yedi kuvvetten biri "gadab"lanma vas¬fını çalıştırıp kullandığı zaman, bu fiil (haksız yere insan öldürmek işi) kendisine çok kolay gelir. Sanki nefs onu kendisine itaat etmiş gibi kılmıştır. Sonra âsî olan kişi, eğer işleme taşkınlığını yaparsa; kelâm ( J) lâmsız olarak sona ererdi. Ve "Bunun üzerine nefsi, kardeşini öldürmeyi kolay gösterdi;" olurdu. Ancak, ziyâde rabıta (bağlaç) için, (6) lam ile geldi. Senin; "Zeyd için malını muhafaza ettim," demen gibidir. Halbuki, 'Zeydin malını muhafaza ettim," demen yeterliydi...

Öldürmeyi Şeytan Öğretti

"Onu öldürdü," Denildi ki: Kabil, Hâbil'i nasıl öldüreceğini bilmiyordu. (Onu öldürecekti; ama insan nasıl öldürülür bilmiyordu...) Şeytan ona göründü. Şeytan bir kuş veya bir yılan aldı. Başını bir taşın üzerine koydu. Başka bir taş ile başını ezerek öldürdü. Kabil, şeytana baktı. On¬dan insan öldürmeyi öğrendİ ... Kabil, Hâbil'in başını iki taşın arasına koydu. Hâbil, ona teslîm olmuştu. Karşı gelmiyordu. (Bu şekilde onu öldürdü...) Veya Kabil, Hâbil'i gözetledi. Hâbil, koyunlarını otlatırken uyumuştu. Habil, uykuda iken Kabil hainlikle ona yaklaşıp uykuda onu öldürdü.

Hâbil Nerede Öldürüldü?

Bu hadise (Kabil'in Hâbil'i öldürmesinin yeri hakkında âlimler ihtilaf ettiler.) 1 - Sevr dağının yanında öldürüldü. 2- Hıra geçidinde, 3- Basra'da büyük (ulu) caminin olduğu yerde... Hâbil öldürüldüğü gün yirmi yaşındaydı.

Adem Aleyhisselâm'ın Yedikleri

Bazı büyükler buyurdular: Âdem Aleyhisselâm, yer yüzüne düştüğünde, (cennette ye¬miş olduğu o yasak) şeyi tefekkür etti. Kustu. Kusmasından zehir ağacı yeşerdi. Yılan o zehiri yedi. Bundan dolayı eziyet verici ve helak edici oldu. O yediği şeyin bir kısmı vücûdunda kaldı. Hazret-i Havva ile birleşti. Bu birleşmeden Kabil, hâsıl oldu. Bundan dolayı Kabil katil ve yeryüzünde fesat çıkaran bir kişi oldu. (2/380)

Katil Zarardadır

 "Artık  hüsrana  düşenlerden olmuştu..."

Dini ve dünyası zarara uğradı. İbni Abbâs (r.a.) hazretleri buyurdular: (Hâbil'i öldürmekle Kabil'in) dünyası ve âhireti hüsrana uğ¬radı. Dünyanın zarara uğraması: Kabil, kardeşi Hâbil'i öldürmekle babasının gadap ve nefretini kazandı. Ta kıyamet gününe kadar; yerilen ve kötü kişi olarak bilindi. Âhiretinin hüsranı ise, büyük cezaya uğramasıdır...

Kargadan Ders

"Derken, Allah bir karga gönderdi.' Ona gönderdi, demektir. "Yeri deşiyordu ki,"

kelimesi Farisî dilinde; deşmek ve kazımak manasınadır. (Niçin yeri deşiyordu?)

"Ona göstersin diye." Zamir, Allâhü Teâ/â hazretlerine râcidir. Veya Kargaya râcidir. Birincisine göre lâm harf-i cerri "gönderdi" fiiline taaiiuk etmektedir, /kincisine göre ise, "deşiyor" fiiline taalluk eder. Bu şekilde yine "göndermeye taalluk etmesi de caizdir.... Lâls' "Nasıl örteceğini,"

"örter" manasınadır.
"Kardeşinin cesedini,"

Ölmüş olan kardeşinin cesedini ki, cesedin görünüp (göz önünde çürümesi insanların kendisinden) ikrah ettiği ve gerçek¬ten çirkin gördükleri bir şeydir. Denildi ki: Avret mahallini nasıl örteceği, demektir. Çünkü elbiselerini soymuştu. "nasıl" kelimesi, "örter," fiilinin zamirinden hâldir. İkinci "gösterir" Minin fnefûlüdür...

Sırtta Taşman Ölü

Rivayet olundu: Kabil, Hâbil'i öldürdüğünde onu çölde yani ağaçsız boş bir arazîde bıraktı. Onu ne yapacağını bilmiyordu. Çünkü Hâbil, yer¬yüzünde insan oğlundan ilk ölen kişiydi. Kabil, vahşî ve yırtıcı hayvanların Hâbil'i yemelerinden korktu. Hâbil'in ölüsünü bir torbaya koyup, tam kırk gün veya bir sene sırtında taşıdı. Hatta kokmaya başladı. Kokusundan dolayı Kabilin başına yırtıcı kuşlar ve vahşî hayvanlar toplanmaya başladılar. Ona bakıyorlardı. Onun ne zaman atacağını bekliyorlardı. Onu atsın da yesinler diyeman atacağını bekliyorlardı. Onu atsın da yesinler diye etrafında Bekleşiyorlardı ... Allâhü Teâlâ hazretleri, iki karga gönderdi. İkisi dövüştüler. Biri, diğerini öldürdü. Sonra gagası ve ayaklarıyla onun için mezar kazıdı. Öldürdüğü kargayı mezara koyup üstünü örttü. Kabil hep ona bakıyordu.

İlk Mezar

Sanki mukadder bir suâlle denildi ki: -"Kabil, Karganın hâlini seyrettiği ve gördüğü zaman ne de¬di?" diye soruldu. Buna cevap olarak buyuruldu: "Eyvah!" dedi." O(yanit "Eyvah") feryat, tahassür, inleme, kederlenme, üzülme ve sızlama (manasına olan bir) kelimedir. Cümlenin so¬nundaki "elif, "yâ"yimütekeilimden bedeldir. Manası; "Ey benim ahım (ve kede¬rim)! Hemen hazır olî İşte bu ân senin zamanındır!" demektir. Nidadan, her ne kadar asıl olan; kendisinden gelmek ve yö¬nelmek mümkün olan kişiye yapılması ise de, Araplar, izhâr olunması düşünülmeyen ve akıl edilmeyen duygulara da nida edil¬mesini caiz gördüler. Bunun benzeri; "Ey!.. Ne hasret o kullara..." "Yazıklar olsun" (kelimesi) helak edici yazıklar, de¬mektir. "Acizkaldım, olmaktan..." Benim olmaklığımdan aciz oldum, (ne gibi olmaktan)

"Şu karga kadar (olup da) kardeşimin cesedini örtemedim."

Kabil, Karganın yapabildiğini yapamamaktan şaştı. (Daha önce neden böyle bir şey düşünemediğinden afallayıp kaldı....) ûkav/-/şerifi, üf üzerine atf olmakla nasbtır. Yani, ben kardeşimin ölüsünü gömme ve cesedini örtme i-şinde karga gibi olmaktan âciz kaldım, demektir.

 "Artık pişmanlığa düşenlerden olmuştu..."

Kabili öldürdüğü için pişman olmuştu.

Tövbe Olmayan Pişmanlık

Bu işe hayret etti. Onu uzun süre omzunda taşıdı ve bun¬dan başka karşılaştığı zorluklardan dolayı Habil'i öldürmekten pişman oldu. Kabilin pişmanlığı, bu sebeplerden dolayı olup; Allâhü Teâlâ hazretlerinin korkusundan, irtikab etmiş olduğu ma'siyetten olmadığı için; onun pişmanlığı da Tövbe olmadı. Piş-manlığından hiçbir fayda (ve uhrevî menfaat) görmedi . (Pişmanlığın Tövbe olması için, maddî sebepler ve zorluklar¬dan dolayı değil de; Allah korkusundan meydana gelmesi gere¬kir....)

Toprağa Kan Haram Kılındı

Rivayet olundu: Âdem oğlu (Kabil) kardeşini Öldürünce, yeryüzü üzerinde bulunan her şey tam yedi gün kurudu. Sonra yeryüzü Hâbil'in kanını (içine çekmeye ve) su içer gibi içmeye başladı. Allâhü Teâlâ hazretleri, Kabil'e nida etti: -"Kardeşin, Hâbil nerede?" diye sordu. Kabil: -"Bilmiyorum! Ben üzerine vekil değilim! (Onun çobanı deği¬lim)" dedi. Allâhü Teâlâ hazretleri buyurdu: -"Senin kardeşinin kanı yerin altında bana seslenmektedir! Onu neden Öldürdün?" Kabil: -"(Ben onu öldürmedim!) Eğer ben onu öldürdüysem hani kanı nerede?" dedi. Bunun üzerine o günden itibaren, Allâhü Teâlâ hazretleri, toprağa kan içmeyi haram kıldı

Hayvanlar İnsanlardan Çekinmeye Başladı

Mukâtil (r.h.) buyurdular: Bundan (Kabil'in kardeşi Hâbil'i öldürmesinden) önce, yırtıcı hayvanlar, kuşlar ve vahşî hayvanlar, insanlara ünsiyet ve ülfet kuruyorlardı. (İnsanlardan korkmuyor ve insanlardan kaçmıyor¬lardı...) Ne zaman ki KâbÜ, Hâbil'i öldürünce, insanlardan kaçma¬ya başladılar. Kuşlar, havaya katıldılar, vahşî hayvanlar kırlara ve ovalara, yırtıcı hayvanlar da ormanlara çekildiler (ve insanlardan kaçtılar)

Yeryüzünde Değişiklikler

(Kabil'in Habil'i öldürmesi üzerine,) 1- Ağaçlar dikenlendi, 2- Yemekler değişti, 3- Meyveler ekşüeşip tadı değişti, 4- Su acılaştı., 5- Yeryüzü tozlandı ... (Bunun üzerine,) Adem Aleyhisselâm buyurdu: -"Yeryüzünde bir hadise oldu..." Hindistan'a geldi. Kabil, Hâbil'i öldürmüştü. Kabil'in vücudu, bundan önce bembeyazdı. (Hâbil'i öldürdükten sonra teni) simsi¬yah oldu. Adem Aleyhisselâm, ona kardeşinden sordu. Kabil: -"Ben onun üzerine vekil, değilim!" dedi. Âdem Aleyhisselâm: -"Hayır! Belki sen onu öldürdün! İşte bundan dolayı senin cesedin karardı!" dedi.

Adem Aleyhisselâm'ın Şiiri

Âdem Aleyhisselâm oğlunun öldürülmesi üzerine tam yüz yıl hüzün ve keder içerisinde yaşadı. Hiç gülmedi. Şiir inşa edip söy¬ledi. İlk şiir söyleyen Adem Aleyhisselâm'dır. Şehirler ve üzerinde olanlar hep değiştiler. Yeryüzü tozlu ve çirkin oldu. Her tat ve renk sahibi olan her şey değişti. Güzel yüzün güleçliği azaldı .. İbni Abbâs (r.a.) hazretleri buyurdular: -"Âdem Aleyhisselâm'in şiir söylediğini söyleyen gerçekten yalancıdır! Muhakkak ki Muhammed Mustafa (s.a.v.) hazretleri ve peygamberlerin hepsi, şiir söylemekten nehyetmişlerdir. Bu ko¬nuda müsavidirler... Lakin, Kabil, Hâbil'i öldürdüğü zaman, Adem Aleyhisselâm mersiye söyledi. Onun söylediği mersiye "Süryânî" dili üzereydi. Âdem Aleyhisselâm, Şît Aleyhisselâm'a: (2/381) -"Ey oğlum! Sen benim vasim (ve halifemsin)! Bu kelâmı hıf¬zedip, ezberle! Miras olarak aktar! Onun üzerine insanlar, hüzün-lenip kalpleri incelsinler," dedi .

Arabî Olarak İlk Yazı Yaşan Kişi

Bu mersiye ta Ya'rub bin Kahtân'a kadar ulaştı. Ya'rub bin Kahtan Arabî ve Süryânî dilini konuşurdu. Arabî olarak ilk yazı yazan kişi Ya'rub bin Kahtandır. Kendisi şiir söylerdi. Bu mersiyeye baktı. Başını sona ve sonunu başa gö¬türdü. Onu şiir olarak vezne koydu. Ve ona beyitler ilâve etti. (Şunlar onun) ilâve ettiği beyitlerdendir: Bana ne oludu ki cömert olmayayım? Göz yaşını dökmek- Halbuki kabir Habili içine aldı. Uzun hayatımı gam ve keder olarak görürüm! Ben hayatımdan müsterih olabilir miyim

Salı Günü...

Rivayet olundu: Enes (r.a.) hazretleri rivayet etti. Buyurdular: -"Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine Salı gününden soruldu. Şöy¬le buyurdular: -"Sah günü, Hazret-i Havva'nın kendisinden hayız görmeye başladığı gündür. Ve o gün Âdem Aleyhisselâm'ın oğlu kendi kar¬deşini öldürdü.

Şît Aleyhisselâm'ın Doğumu

Âdem Aleyhisselâm'ın ömründen yüz otuz (130) sene geçin¬ce, bu Habilin öldürülmesinden beş sene sonra Hazret-i Havva ona "Şîs'i doğurdu. Şîs'in tefsiri (ve manâsı) "Hibetüllah" (Allah'ın hibesi) demektir. Yani o Habil'in yerine doğdu, demektir. Allâhü Teâlâ hazretleri, Şîs Aleyhisselâm'a gece ve gündü¬zün saatlerini öğretti. Gece ve gündüzün her bir saatinde insanların yapacakları ibâdetleri öğretti. Allâhü Teâlâ hazretleri, Şîs Aleyhisselâm'a elli suhuf indirdi Şîs Aleyhisselâm, Adem Aleyhisselâm'ın vasisi ve veli ahdi oldu

Kabilin Ateşe Tapması

Amma Kabil'e, denildi: -"Haydi git! Kovulmuş, şerli, kötü ve korkulu bir halde uzak-laş!" Onu gören kişi, emin olmuyordu. Kabil, kız kardeşi, Iklimâ'nın elinden tutup Yemen topraklarından Adn'a kaçtı. Ona İblis geldi: -"Ateş (gelip Hâbil'in) kurbanını yediî Sen de ateşe tap; ateş senin de ve senden sonra gelenlerin de taraftan olur." Dedi. Ateş evi yaptı. Kabil, ateşe ilk tapan kişi oldu.

Kabil'in sonu

Kabilin yanından geçen her kişi, mutlaka ona taş atardı. Ka¬bil'in a'mâ (kör) bir oğlu vardı. Bir gün Kabilin kör oğlu, yanında bir oğlu olduğu halde, yürüyorlardı. Kabil ile karşılaştılar. Oğlunun oğlu kör babasına; -"Baba! Bu senin baban Kabil'dir!" dedi. Kabilin kör oğlu eline bir taş alıp babasına attı. Kabil'i bir taş ile öldürdü. Çocuk babasına; -"Babacığım! Sen ne ettin? Baban Kabil'i öldürdün!" dedi. Kabilin a'mâ oğlu kızdı. Kendi oğluna bir tokat vurdu. Oğlu da düşüp öldü. Sonra Kabil'in kör oğlu: -"Yazıklar olsun bana! Bir attığım taşımla babamı öldürdüm; tokadımla da oğlumu öldürdüm!" dedi

Cehenneme Atılacak ilk Kişi

imam Mücahit (r.h.) buyurdular:

Kabil'in iki ayağı bacağından oyluklarına bağlandı. Yazlan a-teşten bir cehennem derekesine atılır; kışları kardan (bir cehennem) avlusuna atılır. Kabil, yeryüzünde Allâhü Teâlâ hazretlerine ilk isyan eden kişidir. Ve ilk olarak cehenneme sevk edilecek kişidir.

İlk Başlatan Olmak

Hadis-i şerifte buyuruldu: Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Bir kişi, zulmen öldürülürse, muhakkak ki Adem aleyhisselâm'ın oğlu (Kabil'in) üzerine o kanın günahından bir pay verilir. Çünkü o yeryüzünde kan dökme âdetini başlatan kişi¬dir." Kabil, ye'cûc ve me'cûc'ün babasıdır. Çünkü şerli evlat, şerli babalardan olur.

Kabil'in Evlâdı

(Âlimler) buyurdular: Kabilin evlâdı, oyun âletleri edindiler. Kaval, kamış, davul, zurna, saz, tambur ve diğer eğlence aletlerini edindiler. 1- Oyun ve eğlenceye koyuldular. 2- Şarap içmeye başladılar. 3- Ateşe taptılar. 4- Zina ettiler. 5- Fuhuş işlemeye başladılar... Ta ki Allâhü Teâlâ hazretleri onları Nuh Aleyhisselâm'ın tu¬fanı günlerinde suda gark edip hepsini helak etti. Geride Şît Aleyhisselâm'ın nesli kaldı

Yeryüzünde Savaşların Başlaması

Tarih (kitaplarında buyuruldu): Kabil, Yemen semtine gidince, çoğaldılar. Muhalefet ettiler. Adem Aleyhisselâm'in diğer evlâtlanyla savaş etmeye başladılar. Kabil'in evlâdı dağlarda, mağaralarda ve ormanlıklarda oturuyor¬lardı. Bu durum ta "Mehlâyîl" bin Kıynân bin Enûş bin Şîs Aleyhisselâm'ın zamanına kadar devam etti. Mehlâyîl, onları yer-yüzünün değişik kıta ve bölgelerine dağıttı. Kendisi de Bâbil'de oturdu. Mehlâyîl'in küçük kardeşi, "Keyû Mürs" bu âlemde (yer¬yüzünde) ilk sultân olan kişidir. Şehirler bina etmeye başladılar. Kaleler yaptılar. Onların arasında âhir zamana kadar savaşlar hep devam et¬ti.

Kedersiz olmaz

Bil ki: Muhakkak ki keder (ve bulanıklıklar) dünyada kalmaz. An¬cak, "ehlüllah"ın kalplerinden keder (ve bulanıklıklar) kalkar. Ateş ve su gibidir. Ateş ve su ebediyen bir arada kalmazlar. Lakin ateşin yakıcılığı bazıları için kalkar. İbrahim Aleyhisselâm'a vaki olduğu gibi... Suyun boğma işi de bazıları için kalkar. Mûsâ Aleyhisselâm için vaki olup onu boğmadığı gibi... Dünya bu hal (keder, üzüntü, mücâdele, harp ve darp) üze¬re devam eder. Ne mutlu (Allah'ın takdirine) razı olan ve sabre¬dene!! (2/383) Hafız (k.s.) buyurdular:

Tasavvufî Manâlar

Bu âyet-i kerime'de şu işaretler vardır: Ruh Âdemi, Kalp Havva ile izdivacında (evlenmesi ve çift-lenmesiyle) birinci batında Nefs Kabil ve onun ikizi olan Hevâ Iklîmâ doğdu. Sonra Kalp Hâbil ile onun ikizi olan Akıl Leyûzâ doğdular. Hevâ Iklîmâ gayet güzeldi. Çünkü Kalp, Mevlâ'nın talebine ve yanında olanlara meyleder ve onu sever. Akıl Leyûzâ, Kalp Hâbü'in nazarında (gözünde) çok çirkin ve sevimsizdi. Çünkü Kalp onunla Hakkı talep etmeyi ve Allah'tan fena olmayı talep eder, yani Hakka bağlanır. Bundan dolayı: "Akıl (gönül) erlerinin akîlesidir (yakın akrabasıdır)..." Akıl Leyûzâ, Nefs Kabil'in nazarında da çok çirkin, sevimsiz ve kötüydü. Çünkü nefs akıl sebebiyle dünyayı talep etmekten alıkonulur (bağlanır) ve ondan helak olmaktan muhafaza edilir. Allâhü Teâlâ hazretleri ikizlerin arasında evliliği haram kıldı. Onlardan her biri, diğerinin ikiziyle evlenmeleri emredildi ki, Kalp, Hakkı talep etmekten bağlanıp alıkonulmasın. (Devamlı hakkı, akıl talep etsin). Belki Hevâ, onu Allah'tan fena ve yok olmayı tahrik ve teşvik eder. Bundan dolayı bazıları buyurdular: "Eğer hevâ olmasaydı, hiçbir kimse Allah'a giden yola gir¬mezdi." Muhakkaktır: Eğer hevâ nefse yakın olursa, nefsi "dünya esfel-i sâfilîn"e indirir. Mevlâ'ya düşman olur. Hevâ, kalbe yakın olur ve kendisine âşık olursa, o zaman Kalp, "ukbâ a'la illîyn"e yükselir. Mevlâ Teâlâ hazretlerine yaklaşır. Bundan dolayı "aşk" adı verildi. Şâir buyurduğu gibi: -"Ben hevâ'yı tanımadan önce, onun hevâsı bana geldi. Kalbime tesadüf etti, boş olduğu halde (ona) yerleşmiş oldu Nefsi, dünyayı talep etme konusunda akıl erdirir ve hatta akıl onu teşvik eder. Onu hevâ'ya tabi olmaktan nehyeder. Ruh Adem, iki oğluna Allâhü Teâlâ hazretlerinin kendisine emrettiğini hatırlattı. Kalp Hâbil, hemen razı oldu. Nefis Kâbii ise kızdı ve karşı çıktı. Nefis Kabil: -"O benim kız kardeşimdir. Yani Hevâ Iklîmâ benimle bera¬ber bir batında doğdu. 0 Kalp Hâbil'in kız kardeşinden daha gü¬zeldir. Yani Akıl Leyûzâ'dan daha güzeldir. Ben onunla evlenmeye daha layığım. Çünkü bizler, Dünya cennetinin çocuklarıyız. Onlar ise, Ukbâ arzının mahsulleridirler. (Bütün bu sebeplerden dolayı) ben kız kardeşime daha layığım!" dedi. Babası ona: -"Onunla evlenmek sana helâl değildir!" dedi. Yani Hevâ, sana yakın olursa, sen dünya sevgisi vadisinde, dünyanın lezzetlerini ve şehvetleri peşinde koşmaktan helak olup gidersin! Nefis Kabil, Ruh Adem tarafından gelen bu hikmet dolu hükmü kabul etmekten kaçındı. Nefs Kabil: -"Allâhü Teâlâ hazretleri bunları kendisine emir buyurmadı. O bunları kendi tarafından söylüyor!" dedi. Ruh Adem ikisine; -"Haydi! İkiniz Allâhü Teâlâ hazretlerine birer kurban arz e-din! Hanginizin kurbanı kabul olunursa, Hevâ Iklîmâ ile evlenmeye o hak sahibi olsun!" dedi. Kurban arz etmek üzere çıktılar. Nefis Kabil, ziraat sahibiy¬di. Yani nâmî (üretken) olan nefsin müdebbiriydi. O da nebatî kuvvettir. Ziraatının en kötüsünden yiyecekler kurban etti. O da tabiî kuvvettir. Kalp Hâbil ise, çoban idi. Yani insanî ahlakı güden ve hayvânî sıfatları ıslah eden biriydi. O da bir deve yani behîmî bir sıfatı kur¬ban etti. O kurban ettiği sıfat, kendisinin en çok sevdiği sıfat idi. Çünkü gıda ve hayatını devam ettirmek (beka) için o behîmî sıfa¬ta zarurî bir şekilde ihtiyacı vardı. Ve şeytanî yedi sıfata nispetle o selâmetti. Her ikisi kurbanlarını "beşeriyet dağı"nin üzerine koydular. Sonra Ruh Adem dua etti. Ceberut semâ'sından "muhabbet ate¬şi" indi. Behimî deve sıfatını yedi. Çünkü o bu ateşin odunu (ve yakıtıydı). Nefs Kabil'in kurbanından bir habbe (tane) bile yemedi. Çünkü onun kurbanı muhabbet ateşinin odunlarından (ve yakacaklarından) değildi. Belki onlar, hayvâniyet ateşinin yakacağıydı. İşte bütün bu açıklamalar; "Hem onlara Âdem'in iki oğlunun kıssasını hakkıyla oku. Hani İkisi birer yakınlık takdim ettiler de birinden kabul edildi, diğerinden edilmedi. "Seni mutlak öldürürüm" dedi. Öbürü "yok" dedi. "Allah ancak müttakilerden kabul buyurur."

Tevilât-i Necmiyye'den...

Bu kavl-i şerifte şu işaretler vardır: "Bunun üzerine nefsi kolay gösterdi;" Kabil'in nefsi kendisine kolay gösterip caiz gördü. <u»4 JİS "Tuttu onu öldürdü." 0 da (yani kardeşi de) kalptir. Çünkü nefis, kalbin en büyük düşmanlarından bir düşmandır. "Onu öldürdü ve artık hüsrana düşenlerden olmuştu." Yani kalbi öldürmekte, nefsin dünya ve âhirette büyük hüs¬ran ve zararları vardır. Amma dünyada (mahrum kaldığı şeyler) şunlardır: 1- Vâridât(i mâneviye), 2- Keşifler, 3- Gaybî ilimlerin menşei ve kaynakları hep kalptir... (2/383) 4- Müşâhedât zevkinden mahrumiyet, 5- Ünsiyet kurma lezzetinden yoksun olur. Böylece insaniyetin cehûliyyeti (çok câhil olma) hüsranın¬da kalır... Şu kavl-i şerifte beyân edildiği üzere; "Kasem olsun ki asra, insan mutlak bir hüsrandadır... Amma âhiretteki hüsranı ise, 1- Neîm cennetlerine girmenin hüsranı yani cennetlere gi¬rememek, 2- Kerim olan Allah'ın cemâline kavuşamaması, 3- Cehîm'den kurtulamaması, 4- Elim azaba düşmesidir... "Derken, Allah gönderdi." İşaretler gönderdi. 1- O işaretlerden biri de, Allâhü Teâlâ hazretlerinin gön¬dermeye ve yeniden diriltmeye kadir olduğunu bilmesi... ' "Bir karga," Karga veya ondan başka hayvanları insana gönderip ona bilmediklerini öğretsinler diye.... Melekleri peygamberlere gön¬derdiği gibi, Peygamberleri de ümmetlere gönderip onlara bil¬mediklerini öğretsinler diye... 2- Ondan (o işaretlerdendir. Melekler ve peygamberler, kendi nefislerine taaccüb edip, hakkı ve doğruyu öğretmenin sa¬dece kendilerine mahsus olduğunu zannetmesinler. Allâhü Teâlâ hazretleri, gerektiği zaman, bir Karganın vasıtasıyla bile hakkı ve doğruyu öğretir. Onlara meleklerin ve peygamberlerin vasıtasıyla öğrettiği gibi... 3- Ondandır: Allâhü Teâlâ hazretleri için her hayvanda ve belki her zerrede bir âyet bir mucize vardır. (Okumasını bilene...) Bu âyetler, Allâhü Teâlâ hazretlerinin vahdaniyet ve ihtiyarına delâlet eder. Şu haysiyetle ki makûl olan muameleleri, akıllı olma¬yan hayvanlardan başlar... 4- Ondandır: Allâhü Teâlâ hazretlerinin maişet (geçim ve ya¬şama) sebeplerinden kullarına olan lütfunun izhârıdır. Hatta kul¬lara bir iş çok müşkül geldiğinde, o işi halleden latîf sebeplerle kullarını hallerin en güzeline nasıl irşâd ettiğinin bir göstergesidir; bu hadise... Te'vilât-i Necmiyye'de olduğu gibi...

Öldürmek

"Bu edlden (bu hadiseden dolayı),"

Bu kavl-i şerif, bu haberin okunmasından maksut olan (kast edilen) İsrail oğullarının işlemiş olduğu diğer bazı cinayetlerini ve ma'sıyetlerini haber vermektir. "Bu" kavl-i şerifi, adam Öldürme işinin büyüklüğünün ve çirkinliğinin ifratını beyân içindir. Yani: Düşmanlık yolu üzere (kasten) adam öldürmek, mefsedet, kötülük (ve içtimaî bütün fesatların) her çeşidine şâmil (içine alan), dinî ve dünyevî bütün faziletleri ve uhrevî bütün saa¬detleri zarara uğratan bir hadise olması dolayısıyla: bu hakikat, "Artık hüsrana düşenlerden olmuştu." kavl-i şerifinin manâsının içinde bulunmaktadır. Hasret ve düşmanlığı icap eden bütün şeyleri, kendisini o şeylerden defedecek bir şey olmaksızın yapmak ise elbette, büyük bir belâya müptela olmak ve büyük bir pişmanlığı gerektirir. Bu hakikat şu kavl-i şerifin icmali altında anlaşıldığı gibi: "Artık pişmanlığa düşenlerden olmuştu..."

Ecl Kelimesi

"Ed" aslında masdardır. Şerre yaklaştığı, işlediği ve şer kendisine heyecan verdiği zaman denilen;  "şerreyöneldi" /filinin masdarıdır. Sonra cinayetlerin ta'lilinde (illet ve sebebinde) kullanıldı.

Yani başkasının işlemiş olduğu cinayet, işin illeti kılındı, de¬mektir. (Meselâ halk arasında:) "Onu senin sebebinle (hatırın) için yaptım," denilir. Yani sana yaklaşmak sebebiyle işledim ve bunu yaptım, demektir. Sonra bu manâ genişledi. Daha sonra her bir ta'lil (ve sebeb) için kullanılmaya başlanjMıharf-i cerri, ibtidâ gayesi içindir. Ve, (kendisinden sonra gelen) şu kavl-i şerife taalluk etmektedir: "Benî İsrail'e Kitâb'ta bildirmiştik." Bu takdim kasr içindir. Bundan kitaplar başlanıldı. Bundan neş'et buldu. Ve bu ha¬diseden dolayı; başka bir şeyden değil... İsrail oğullarına Tevrat'ta yazdık ve beyân ettik. "Her kim bir nefsi öldürürse," Nefislerden bir nefsi öldürürse, "Bir nefis mukabil olmaksızın," Bir nefsi öldürüp kısas icâbeden bir durum olmaksızın de¬mektir. "Veya yeryüzünde bir fesadı (olmaksızın)" Kanını heder olmasını icabedecek bir fesat (meselâ) şirk ve yol kesmek gibi (büyük bir fesat) istemeksizin, demektir. Bu kavi-i şerif, "gayri" kelimesinin kendisine müzâf kılın¬dığı nefs) üzerine atıftırlar. Her iki işin beraberce nefyi manasınadır. (Bukavl-işerif, senin; D "Kim abdestsiz veya teyemmümsüz olarak namaz kılarsa; onun namazı bâtıldır, "sözüne benzer. İki şıktan birinin nefyi ma¬nâsına değildir, ikisinin nefyi manasınadır. Yine senin: "Kim abdestsiz veya elbise¬siz olarak namaz Marsa; onun namazı bâtıldır," "Sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur." Çünkü o kişi, 1 - Kanların hürmetini yırtınıştır. 2- Öldürmede bir gedik ve yol açmıştır. 3- Öldürme işinde bir gelenek başlatmıştır. 4- İnsanları adam öldürmeye çekmiştir. 5- Veya (ayet-i kerimenin manâsı) Allâhü Teâlâ hazretlerinin gadabının üzerine çekmesi konusunda, katilin bir kişi öldürmesiy-le bütün insanları öldürmesi müsavidir, demektir. Hepsi için bü¬yük bir azap vardır. "Hepsi" kavli-i şerifi, "insanlar"dan hâl veya te'kittir.

Bir İnsanı Kurtaran

"Kim de bir adamın hayatını kurtarırsa," Onun hayatının beka ve devamına sebep olursa; (Bir kişinin hayatını kurtarmak) 1-Onu affetmek 2- Öldürülmesine mani olmak; 3- Onu bazı helak edici sebeplerden kurtarmak, 4- Bunlar gibi ölümü kesin olan bir halden onu kurtarmak gibi (güzel bir amel işlerse), "Sanki bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur." Sanki bunu bütün insanlara işlemiş gibidir. Bu teşbihten maksat, haksız yere insan öldürme işinin büyüklüğünde mübalağa etmek ve insan öldürmekten sakınmaya teşvik

"Celâlim hakkı için, onlara geldi." Kitap ehline geldi.
"Resullerimiz beyyinelerle..."

Yani vallahi gerçekten onlara peygamberlerimiz geldi. Onları yeterli açık âyetlerle gönderdik. Onlara Kitap1 da yazdıklarımız ve beyan ettiklerimizi takrir edecek, kitabın gereğine riâyeti vacipli-ğini te'kîd edecek ve kesinlikle onu muhafaza etmeyi destekleye¬cek apaçık âyetlerle onlara geldiler...

Kitaplara Rağmen Taşkınlık Ettiler

"Sonra, içlerinden bir çoğu, bütün bunların arkasından," Bizim kitaplardan zikrettiklerimizden, peygamberleri gön¬derme işini te'kîd ettikten sonra, emir ve ahdi defalarca yenile¬dikten ve onlara okuduktan sonra... (2/384) "Sonra" kelimesi, rütbede terâhî ve istiâb (hepsini kaplama) içindir. "Hâlâ yeryüzünde (fesat ve cinayette) israf etmekte bulunuyorlar." Öldürmek ve diğer (gayri meşru işlerine) hiç aldırış etmeksi¬zin; bütün işlerinde taşkınlık ve israf ederek, ona aldırış etmeleri olmamakla beraber itidal hududundan uzaklaştılar. "Bundan sonra," ve "yeryüzünde," kavl-i şerifleri, "İsraf etmekte'bulunuyorlar." Kavl-i şerifine taalluk etmektedirler. Bu kavl-i şerif, h\ 'nin haberidir. Bununla yani "Celâlim hakkı için, resullerimiz onlara beyyihelerle geldiler." Kavl-i seriliyle kıssa mâ kaoline (bir önceki âyet-i kerimeye) bağlanılmış oldu...

Te'vilât-i Necmiyye'den

Bil ki; Senin görmüş olduğun her şeyde, Allâhü Teâlâ haz¬retlerinden bir âyet vardır. 0 eşya hakikatte Allâhü Teâlâ hazret¬leri tarafından sana gönderilmiş bir resul (ve âyetjtir. Onunla bir¬likte seni Allâhü Teâlâ hazretlerine davet eden, beyyine ve zahir mucizeler vardır. Sonra bu âyetleri müşahedelerin çoğu, beyyineleri tahkik ettiler, âyetleri gördükten sonra yeryüzünde müsrif oldular. Yani beşeriyet arzında Allâhü Teâlâ hazretlerinin emirlerini ve nehiylerini tecâvüz ederek; şeriat ve tarikat hudu¬dunu aştılar.

Gayretüllah

Bil ki; Muhakkak ki gaflet eserleri müşahede ediyorlar. Lakin onla-nn hakikatlarını kavramada ve anlayıştan gafildirler. Onların basî-retleri yoktur. Hatta belki gayretüllah onları sahih bir niyetten menetmektedir. Çünkü onlar yabancıdırlar. Ve onlar husûsî mec¬lislere girmeye layık değiller.

Sevgilinin Nikâb Bağlaması

Hafız (k.s.) buyurdular:

"Maşuk (mahbub ve sevgili) senin yanında ayânen, zahir ve aşikâr gezer! Lakin ağyarın (yabancıların kendisini müşahede etmemeleri ve) görmelerinden dolayı nikâb bağladı, yüzünü örttü Kâinatın zerrelerinden her bir zerre, eğer hak ile kaaim ise ve hakikatte onun nuruyla aydınlanır. Ancak dünya (âhirete nis¬petle) bir hayâldir. Sâlik, bazı meslekleri geçmeye muhtaçtır. Ta hakka ulaşıncaya kadar....

Rüya İçinde Rüya

Mesnevî'de buyuruldu: "Bu cihan, suretle kaim olmaktır. Efendimiz (s.a.v.) hazret¬leri, buyurdular: -"Uyuyanların gördüğü rüyadır!" Sen bunu taklit yoluyla kabul ettin! Sâlikler, (hakikî tarikat ehli) ise bu gerçeği aslından gördü! Gündüz uykusu için bu uyku değil deme! Gölge, ferîdir. Asıl ise ay ışığıdır! Uykun da uyanıklığın da nedir? Rüya içinde rüya görmek! İnsan uyumaya yeni başladığını sanır; Ama ikinci derin uykudur o... İnsan ikinci uykuda olduğundan hiç haberi yok!" tşte bu hakikat üzerine uykudan uyanmak; ancak sahih mükâşefe erbabına ve açık müşahede asbahına kolaylıkla müyes¬ser olur. Allah'ım bu makamı bize müyesser eyle!

Yeryüzünde Fesat Çıkaranlar

Yüce Meali: Fakat Allah'a ve Resûlü'ne harb etmeye kalkışan ve yeryü¬zünde fesada çalışanların cezası, taktîl olunmalarından veya asılmalarından veya ellerinin ayaklarının çapraz kesilmesinden veya bulundukları yerden nefyedilmelerinden başka bir şey ola¬maz. Bu onlara dünyada çekecekleri bir zillettir. Âhiret'te ise kendilerine azîm bir azap vardır.33 Ancak, elinize geçirmezden evvel tövbe edenleri olursa, bi¬liniz ki, Allah gafur, rahimdir.34

Tefsîr-i Şerifi:

İkisinin (Allah ve Resulünün) evliyâlanyla yani Müslümanlarla savaşanların cezası... Allâhü Teâlâ hazretleri, Müslümanlara tazîm için, Müslü¬manlara karşı yapılan savaşı, Allah ve Resulü (s.a.v.) hazretlerine karşı yapılmış muharebe kıldı. Muharebeden murad, yolu kesmektir. Bu ise ancak (bu ni¬yetle) sahrada toplanmış olan bir kavimden meydana gelir. Bun¬lar (Müslümanların yollarını kesmek için örgütlenen kişiler), Müs¬lümanların 1- Kanlarına, 2- Mallarına, 3- Eşlerine (yani namuslarına) 4- Cariyelerine saldırırlar. 5- Hayvan ve benzeri varlıklarına saldırırlar... Bu yol kesenlerin, kendilerini murad eden kişileri kendilerin¬den menetmek için bir kuvvet, güç, silâh ve dayanakları vardır. "Ve yeryüzünde fesada çalışanlar." "Çalışanlar" fiilinin failinden hâldir. Yani müfsitier, demektir.

Sebeb-i Nüzul

Bu âyet-i kerime, Hilâl bin Uveymir el-Eslemî kavmi hakkın¬da nazil oldu. Bu kavim (in büyüğü olan Hilâl bin Uveymir el-Eslemî), Efendimiz (s.a.v.) hazretleriyle anlaşma yapmıştı: 1 - Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine yardım etmemek, 2- Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin aleyhinde hiçbir kimseye de yardım etmemek, 3- Kendisine gelen Müslüman kişi emniyettedir, 4- Müslüman korkutulmaz. 5- Hilâl bin Uveymir kabilesinden kim, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine uğrarsa o kişi emniyettedir. 6- Hilâl bin Uveymir kabilesinden olanlar, Müslümanlar ta¬rafından korkutulmazlar. "Benî Kinâne" kabilesinden bir kavim (topluluk) Islâmı murad ederek (Müslüman olmak üzere), Efendimiz (s.a.v.) haz¬retlerine geliyorlardı. Yolları Hüâl'in kavmine uğradı. O gün Hilâl hazır değildi. Hilâl'in kavmi, o Müslüman olmayı dileyenlerin yolla¬rını kestiler. Onları öldürdüler ve mallarını aldılar... (İşte bu âyet-i kerime bu sebeple indi...)

Müslüman Olmayı Düşünen

Sual: Eğer sen: "Bir kişinin sadece Islâmı murad etmesi (Müslüman olmayı istemesiyle) o kişi harbî bir şahıs olmaktan çıkmaz ve yollarının kesilip mallarının alınmasıyla had icap etmez? Ve her ne kadar kendilerine emniyet verilmiş olsa bile..." dersen. Cevap: Derim ki: Ayetin manâsı, İslâm'ın hükümlerini öğ¬renmek istiyorlardı, demektir. Çünkü onlar Müslüman kişiler idi¬ler. Veya onlar, Müslüman olmak maksadıyla yola çıktıkları için o anda o kişiler, "zimmet ehli" makamındadırlar. Zimmet ehlinin yolunu kesenlere had (Islâmî ceza) vaciptir.

Öldürmek ve Mal Almak

Muharebe ve fesat (bozgunculuk) çıkartmak değişik (ve farklı farklı) mertebelerdedir. Ayrı ayrı yönleri vardır. 1- Mal alınmaksızın öldürmek olur. 2- Mal alarak öldürmek olur. 3- Malı alır, öldürmez. 4- Öldürmeksizin korkutma olabilir. işte şeriat bu mertebelerinden mertebelerin hepsine ayrı ayrı muayyen (belirli) cezalar tayin etmiştir. Cezayı (tayin ve) dağıtım yoluyla buyuruldu:

Yol Kesip Kati Yapanlar

"Öldürülmeleridir," Yani hadları, asılmaksızın öldürülmeleridir. Eğer (yol kesen¬ler) sadece öldürme işini yapmışlarsa; onlar da öldürülürler... (2/385) Öldürülen kişinin (maktulün) velîleri, katilleri affetseler bile ona iltifat edilmez. Çünkü o (yani yol kesip kati yapanları öl¬dürmek) şeriatın hakkıdır. Bu öldürme işinin yaralayıcı bir âletle olmasıyla olmaması arasında hiçbir fark yoktur.

Yol Kesip Kati ile Beraber Mal Alanların Cezası

"Veya asılmalarıdır." Öldürülmekle beraber asılmalarıdır. Eğer yol kesen eşkıya, öldürmek ve mal almanın arasını toplamış (yani yolunu kestiği kişileri hem öldürmüş ve hem de mallarını almışsa); 1 - Diri olarak idam edilirler. 2- Ve okların uçlanylâ karınları delinir; ölünceye kadar öyle bekletilirler... Amma öldürüldükten sonra idam edilmezler . Çünkü canlı olarak idam edilmeleri, başkalarını (eşkıyalık, yol kesme, adam öldürüp talan yapma konusunda) korkutma ve sakındırma daha tesirlidir. Onları (diğer insanları eşkıyalık, kati ve talandan ve) bu tür ma'sıyetlere yönelmekten korur, (kimse cesaret edemez)

Müslümanların Mallarını Talan Edenler

"Veya ellerinin ayaklarının çapraz kesilmesinden." Sağ ellerinin bilekten ve sol ayaklarının da topuklarından ke¬silmesidir. Bu eğer yol kesip (can almadan ve kimseyi öldürmeden sa¬dece) Müslüman ve zimmîlerin mallarını almış olanların cezasıdır. El ve ayaklarının kesilmesi için,(eşkiyahk yapıp insanların yol¬larını kessen) kişilerin talan ettikleri malların, eşkıyalardan her birine yapılan paylaşımda on dirhem kadar para düşmesi veya ona müsâvî bir mal düşmesi halindedir... Ellerinin kesilmesinin hikmeti, mallan elleriyle aldıkları için¬dir. Ayaklarının kesilmesinin hikmeti, ise ayaklarıyla gidip insan¬ları korkutarak mallarını aldıkları içindir. (Bu cezayla elleri ve ayak¬ları alınarak) onların korkularından insanlar, güvenliğe kavuşturu¬lur.

Müslümanları Korkutanların Cezası

"Veya bulundukları yerden sürgün edilmeleridir." Eğer korkutma ve fesat çıkartmaktan başka bir şey (Can ve mal almaya teşebbüs etmemişlerse), sürgün edilirler.

"NefiyyIMden murad, bize (Hanefi mezhebine) göre, hapistir. Çünkü hapsedilmeleri, yeryüzünden nefyedilmeleridir. Böylece onların serleri yeryüzünde olan kişilerden defedilmiş olur. Bu kişiler, toplumun emniyetini bozdukları ve insanları kor¬kutma işini işledikleri için ayrıca ta'zir olunurlar...  

Eşkıyaya Âhirette de Büyük Bir Azap Vardır

"Bu onlara bir zillettir." "Dünyada..." Dünya zillet, rüsvalıktır. "bu"kavl-1 şerifi mübtedââir. 1^ "onlar için vardır" kavl-i şerifi ise mübtedâ üzerine takdim olunmuş haberdir. -"zillet" kelimesidir. Cümlenin hepsi bunun haberidir. "Ahiret'te ise kendilerine vardır." Bundan başka (dünyada verilen cezalardan başka...) "Azîm bir azap..." Cinayetlerinin büyüklüklerinden dolayı büyüklüğü takdir edi¬lemeyecek kadar büyük bir azap vardır. "Onlar için vardır," kavl-i şerifi mukaddem haberdir. "azap,"muahhar haberdir, "âhirette" kavl-i şerifi, ^ll^ "azap," kelimesinden hâl vaki olan bir mahzûfa taalluk etmektedir. Çünkü aslında kendisinin sıfatıdır. Üzerine takaddüm ettiği için, hâl olarak nasb olundu. Yaniı^ âhirette olan azap, demektir.

Tövbe Edenler Hariç

"Ancak, elinize geçirmezden evvel Tövbe edenleri olursa," istisna Allâhü Teâlâ hazretlerinin hukukuna mahsus olan şeyleredir. Kendisinden Allâhü Teâlâ hazretleri haber verdiği gibi: "Biliniz ki, Allah gafur, ra-hîm'dir."

Tövbeyle Kul Hakkı Düşmez

Âdem oğullarının haklarından olan şeyler, bu Tövbeyle düş¬mez. Yol kesenler, eğer bir insanı öldürürler de sonra da ele ge¬çirilmeden (yakalanmadan) önce, Tövbe ederse, bu Tövbeyle on¬ların hadden öldürülmelerinin vucûbü düşer. Ama kanın (öldürdüğü kişinin) velilerinin kısas hakları üze¬rinde kalır. Af da edebilirler. Eğer yol kesen kişi, başkalarının mallarını gasp eder, yaka¬lanmadan önce Tövbe ederse; bu Tövbeyle o kişi, el ve ayaklarının kesilmesinin vacip olmasından kurtulur. Mal sahibinin hakkı onun üzerinde kalır. Ona malını geri vermesi vaciptir. Ama yakalandıktan sonra Tövbe ederse, âyet-i kerimenin zahirine göre, tövbesi ona menfaat sağlamaz. Dünyada onun üze¬rine had cezası uygulanır. Kul hakları kendisinden tazmin edildiği (gasbettiği mallar kendisinden alınıp sahiplerine verildiği) gibi... Her ne kadar (Tövbeyle) âhirette onun üzerinden azap düşse bi¬le.... Bu âyet-i kerime, Müslüman olduğu halde eşkıyalık yapanlar yol kesenler hakkındadır.

Müşrik Yol Kesenlerin Durumu

Çünkü yol kesen kişi, eğer müşrik olursa, gerek yakalanma¬dan önce veya yakalandıktan sonra ceza düşer. Yani muharip olan müşrik, yakalandıktan sonra iman ederse, ona hiçbir had cezası uygulanmaz. Küfür halinde yaptıkları şeylerden (ve aldığı mallar¬dan) hiçbir şey ondan istenmez. Kan ve mal ondan talep edilmez. Nasıl ki yakalanmadan önce iman etse bile ondan hiçbir kan ve mal istenmediği gibi...

Müslüman Eşkıyaların Durumu

Ama Müslüman eşkıyadan kimi, yakalanmadan ve imam ona galip olmadan önce Tövbe eder (ve eşkıyalığı bırakırsa), hukûkullah olan had kendisinden sakıt olup düşer. Ama üzerinde bulunan kul haklan düşmez. Eğer yol keserek adam öldürmüşse, yakalanmadan önce bu günahından Tövbe ederse, o kişi, kesinlik¬le öldürülme haddinden kurtulur. Ama onun üzerinde kısas hakkı kalır. Maktulün velileri isterse onu affederler ve isterlerse kısasını isterler. Eğer bu kişi (yol kesip sonra Tövbe eden kişi, yakalanmadan Önce Tövbe ederse,) halkın mallarını ellerinden almışsa, elinin ve ayağının kesilme cezasından kurtulur. Eğer ikisinin arasını toplamış, hem adam öldürmüş, ve hem mal gasbetmiş (sonra da yakalanmadan önce Tövbe etmiş ise) kendisinden, öldürülmek ve idam edilmek sakıt olur; ama gasbet¬tiği malı tazmin etmesi lazımdır.

Tövbe Eden Kişi...

Bazı âlimler buyurdular: Yol kesen kişi, yakalanmadan önce Tövbe edip kendiliğinden gelip teslim olursa, o hiçbir kandan ve maldan dolayı sorumlu değildir. Ancak eğer onun elinde bizzat bir malın kendisi varsa, o mal sahibine teslim edilir.

Hazret-i Alinin (r.a.) Uygulaması

Hazret-i Ali (r.a.)'dan rivayet olundu. Haris bin Bedir, (bir eşkıya idi...) Yol kestikten, kan döktük¬ten ve mallan gasp ettikten sonra Tövbe ederek; Hazret-i Alı (r.a.)'a geldi. Hazret-i Ali (r.a.) onun tövbesini kabul etti. Asla hiç¬bir şey istemedi. (Ona hiçbir ceza vermedi...) Ama yakalandıktan sonra Tövbe eden kişiden hukukî hiçbir şey sakıt olmaz (düşmez...)

Amellerin En Salihi ve En Kötüsü

Bil ki: Yol kesmek ve yolcuları korkutmak, kötülüklerin en çirkinle-rindendir. Yollarda bulunan eziyet verici bir şeyi gidermek, sâlih amellerin en güzellerinden olduğu gibi... Hadis-i şerifte buyuruldu. (2/386) Ebû Zerr (r.a.) hazretlerinden rivayet olundu. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Bana ümmetimin amelleri gösterildi. İyisi ve kötüsü arz edildi. İyi amellerin içinde yollan eziyet verici şeylerden temizle¬mek gördüm. Kötü amellerin içinde de, mescitte balgam atma ve atmış olduğu balgamı (toprağa) gömmeyen (kişinin ameli olarak gördüm)"

Müslümana Karşı Silâh Tutmak

Hadis-i şerifte buyuruldu: -"Kim herhangi bir demir (silâh) ile kardeşine işaret eder¬se, Muhakkak ki melekler ona lanet okurlar...." Şerhi: Kim kardeşine işaret ederse," Müslüman kardeşine... Zimmîde onun hükmündedir... sjüoİh "Herhangi bir demir ile..." Öldürme âleti olan herhangi bir demirle demektir. Çünkü bir rivayette bu hadis-i şerif; ise sju.^ "Herhangi bir demir ile..." yerine r-"Bir silâh ile..." diye geldi. "Muhakkak ki melekler ona lanet okurlar." Yani cennetten uzaklaşması için onun aleyhinde beddua e-derler, demektir.

Müslümanı Korkutmak Haramdır

Çünkü onun silâhı (veya herhangi bir kati âletini kardeşine karşı tutması) her şeyden önce, bir Müslümanı korkutmaktır. Müslümanı korkutmak ise haramdır. Zira Efendimiz (s.a.v.) haz¬retleri buyurdular: -"Müslüman için, (başka) bir Müslümanı korkutması kesin¬likle helâl değildir." Veya bunda silâhın geçmiş olmasındandır. Silâh ile insan öl¬dürülür. Müslim'in rivayetinde bu açıklandığı üzere: -"Sizden biriniz, kardeşine (silâh ile) işaret etmesini Zira o kişi, bilmez belki şeytan, onun elindekini süsler (ve onu fesat çı¬kartmaya sevk eder.) Bu, kendisine işaret edilen kişi, anne ve ba¬ba bir kardeşi olsa bile..." Yani şaka yoluyla da olsa ve ona vurmak maksadıyla olmasa bile kimseye karşı silâh tutmamalıdır. Bundan kinaye ile öz kardeş denildi. Çünkü insanlar çoğu kere (hiçbir zaman) öz kardeşini öl¬dürmek istemezler.

Tasavvuf! Manâlar

Bu âyet-i kerimede işaret edilen manâlar: Allâhü Teâlâ hazretlerine ve Resulü (s.a.v.) hazretlerine kar¬şı muharebe etmek; evliyâullah'a düşmanlık etmektir. Sahih ha¬berde, Allâhü Teâlâ hazretlerinden hikâye ile buyuruldu: -"Kim benim bir evliyama düşmanlık ederse; muhakkak ki o kişi, bana karşı harp açmıştır. Muhakkak ki ben evliya (kullarım için başkalarına) gadab ederim; Aslanın yavruları için öfkelenmesi .gibi..."

Belâm bin Bâûrâ

Görmüyor musun? Bel'âm bin Bâurâ, Hazret-i Musa'nın zamanında yaşıyordu. Baktığı zaman, Arşı görüyordu. Dünya ve ehline bir kere meyletti; Alfâhü Teâlâ hazretlerinin evliyasından bir veliye bir kere de olsa hürmeti muhafaza etmediği için, (Al¬lah'ın peygamberinin Aleyhine bedduaya niyetlendiğinden) Allâhü Teâlâ hazretleri, Bel'âm bin Baurâ'dan marifeti soyup aldı. Onu kovulmuş bir köpek mertebesine indirdi. Bu tür muhariplerin (Allah'ın evliya kullarına düşman olanla¬rın) cezası; 1 - Rüsvalık bıçağıyla öldürülmek, 2- Veya mahrumiyet darağacında, ayrılık ipiyle idam edil¬mektir. 3- Veya onun ellerini vuslat eteğinden kesmektir. 4- Ve onun ayağını ihtilâfın hilafından kesmektir. 5- Veya onu gurbet ve ülfet toprağından sürgün etmektir. 6- Onun için dünyada uzaklaşmak vardır. 7- Âhirette ise büyük bir azap... 8- Ve ayrılık vardır... Ancak Allâhü Teâlâ hazretlerine Tövbe eden, istiğfarda bu¬lunan, üzerlerine velayetin reddiyle yakalanmadan önce, evliyâullah'dan özür dileyenler müstesna... Ey evliyâullâh! Muhakkak ki sizin reddiniz hakkın reddetme¬sidir. Sizin kabulünüz hakkın kabul etmesidir. Velayetten merdûd olan kişi, inayeti (ilâhîyardımı) kaybetmiştir...

Mürşid-i Kâmillerin Kabulü

Hafız (k.s.) buyurdular:

."Saadet hazinesinin anahtarı, gönül erlerinin (mürşid-i kâ¬millerin) kabulüdür. Hiçbir kimse bu esrardan şek ve şüphe eder olmasın!.' Gönül İncitme Mesnevî'de buyuruldu: Hiç şüphesiz, sana hakkın yolu kapandı. Zira gönül erlerinin gönlü senden incindi. Acele etî Hemen halinden Tövbe et! Bulutlar gibi ağla! Göz yaşı dök, Haline... O Allah erlerinin gül bahçeleri sana açılsın! Onların kerem meyvelerinden gıdalanî Ashab-ı kehf in köpeğine bak! O kapının mensubu ol! Köpekten aşağı olmaî

Allah'a Vesîle Ve Tasavvuf

Yüce Meali: Ey o bütün îman edenleri Allah'tan korkun ve O'na yak¬laşmaya vesile arayın ve onun yolunda mücâhede edin ki, felaha erebilesiniz.3S Şüphesiz o küfredenler, bütün arzdaki ve onunla birlikte daha bir o kadarı onların olsa da, kıyamet Günü'nün azabından kurtulmak için, fidye verecek olsalar, kendilerinden kabul edil¬mez. Onlara elîm bir azap vardır.36 Ateşten çıkmak isteyecekler fakat, ondan çıkacak değillerdir. Onlara, boyuna gidecek bir azap vardır.37

Tefsîr-i Şerifi:

Vesile

"Ey o bütün iman edenler! Al¬lah'tan korkun." Allah'ın azabından haşyet edin (korkun) ve Allah'ın ma'siyetlerinden sakının! "Ve arayın," Nefsiniz için isteyin! (Kime?) "Ona..." Allah'ın sevabına ve ona yaklaşmayı arayın!

"Vesîle," Salih amellerle ona yaklaşın, demektir.

"Ona..." kavl-i şerifi "Vesîle," kav şer/f/ne taa/fuk etmektedir. Üzerine takdim ediimesi, ihtimam içindir. "Vesîle," kelimesi masdar değildir; ta ki mamulünün üzerine takdimine mâni oisun. Belki bu kelime, vezninde olup; kendisiyle Allâhü Teâlâ hazretlerine tevessül edilen ve yaklaşılan şey manâsmdadir.

Vesile Nedir?

Vesile, kim onu vesile edinirse, ona yaklaşır, demektir. Bu kelimenin camii ise "vesileler" dir. Atâ (r.h.) hazretleri buyurdular: Vesile, cennetin en faziletli dereceleridir.

Vesile isteyin

Hadis-i Şerifte buyuruldu: -"Benim için Allah'tan vesile isteyin! Muhakkak ki vesile, cennette bir derecedir. Ona sadece bir kul nail olacaktır. Allah'tan ümit ediyorum ki, o kişi benim!"

Ezan Duasının Fazileti

Hadis-i şerifte buyuruldu: Câbir bin Abdullah (r.a.) hazretlerinden rivayet olundu. E-fendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Bir kimse, ezân-ı şerifi işittiği zaman, şöyle dua etse: "Allâhümme Rabbe hâzihi'd-da'veti't tâmmeti ves-salâtil-kaaimeti âti Muhammedeni'l-vesîlete vel-fazîlete veb'ashü mekaamen mahmüdenillezî veadtehû." "Allah'ım! Ey bu davetin ve kılınmak üzere bulunan namazın Rabbi. Peygamberimiz Hazreti Muhammed'e (s.a.v.) vesileyi ve fazileti ver. Onu kendisine va'd buyurmuş olduğun "Makâm-ı Mahmûd"a eriştir." Ona şefaatim halâl (vacip) olur." Bizim Efendimiz (s.a.v.)'e Dua Etmemiz Bir Hikmet Üzeredir Molla Fenârî (r.h.) hazretleri, "Tefsîrü'l-Fatiha" isimle ese¬rinde buyurdular: (2/387) Amma vesile, adn cennetinde en yüksek derecedir. O derece Efendimiz (s.a.v.) hazretleri içindir. Ümmetinin dualarıyla onun için hâsıl oldu. Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah subhânehû ve Teâlâ hazretleri, bunu bir hikmet üzere (böyle) yaptı. Biz, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin sebebiyle Allâhü Teâlâ hazretlerinden büyük bir saadete nail olduk. O yüce Resul (s.a.v.) hazretlerinin sebebiyle biz; "İnsanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet," olduk. Allâhü Teâlâ hazretleri, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin se¬bebiyle bizleri, ümmetlerin sonuncusu kıldı; onu peygamberlerin sonuncusu kıldığı gibi... Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, müjdeleyicidir. Söylemeyi em¬rettiği gibi... Ve bizim için Allâhü Teâlâ hazretlerinin katında hu¬sûsi bir vecih (yön ve taraf) vardır. Biz onu ondan kurtarırız; o da bizleri kurtarır. Yine her mahlûkun Rabbine husûsi bir yönü var¬dır. Bizlere emretti, Allâhü Teâlâ hazretlerinin emrinden ona "ve-sîle" için dua etmemizi buyurdu. Hatta o ümmetinin duası sebe¬biyle ona iner. İşte bu ilâhî gayret babındandir... Molla Fenârînin sözleri bitti.

Allah Yolunda Cihât Edin

"Ve onun yolunda mücâhede edin," Zahirî ve Bâtınî düşmanlarla cihât edin ki; "Felaha erebilesiniz." Allâhü Teâlâ hazretlerine vusul ve onun kerametlerine nail olup fevz-ü necat ile felaha erebilesiniz...

Tasavvuf? Manâlar

Bu âyet-i kerime'de şu işaretler vardır: Allâhü Teâlâ hazretleri, hakikî kurtuluşu, dört şeyde kıldı: 1- îman, 2- Takva, 3- Vesîle, 4- Cihât... Birincisi: İmandır. İman, ilk yaratılışında isabet ve nurun saçılmasının değmesidir. Kişi, iman sebebiyle küfrün zulmetinin perdelerinden kurtulur. İkincisi: Takvâ'dır. Takva râzî olunan ahlakların menşei ve serî emellerin kaynağıdır. Kul, takva sebebiyle ma'siyetlerin zul¬metinden kurtulur. Üçüncüsü: Vesile edinmektir. Vesîle, nâsûtiyyetin, lâhûtiyyenin bekâ'sında fena bulmasıdır. Kul, onun sebebiyle vücûd vasıflarının zulmetinden kurtulur. Dördüncüsü: Allah yolunda cihâttır. Cihât, hüviyetin isbâtında, enâniyetin izmihlalidir... Cihât sebebiyle kul, vücûdun zulmetinden kurtulur ve şûhûd nuruyla zafer bulur. Hakikî (tasavvuf!) manâ şöyledir: . "Ey o bütün iman edenler!" Nurun isâbetiyle... "Allah'tan korkun," Kötü ahlakı değiştirmekle... "Ve O'na yaklaşmaya vesîle arayın," Vasıfları fena etmede... "Ve onun yolunda mücâhede edin," Vücûdu vermek ve infak etmekle... "Felaha erebilesiniz." Ma'bûd'tan maksûd'a nail olmakla... Te'vilât-i Necmiyye'de de böyledir.

Vesile

Bil ki; Allâhü Teâlâ hazretleri, bu âyet-i kerimede, vesîle edinmeyi sarâhatan (açık açık) emretti. Elbette vesîle edinmek gerekir. Zira Allâhü Teâlâ hazretlerine vasıl olmak ancak vesîle ile mümkündür. Vesile; 1- Hakikî âlimler, 2- Tarikat şeyhleri (mürşid-i kâmillerdir....

Mürşid-i Kâmil

Hafiz (k.s.) buyurdu:

"Hızır'ın arkadaşlığı olmadan bu merhaleyi aşmaya çalışma! Bu yol zulmet ve karanlıklar içindedir. Azgın tehlikelerden kork!" Nefisle amel etmek, onun vücûdunu (ve tesirini daha da) zi¬yâde kılar. Ama mürşid-i kâmillerin işareti, evliya ve enbiyâ (pey¬gamberlerin) delaletiyle amel etmek ise, kişiyi nefsin vücûdundan halâs edip kurtarır. Hicabı kaldırır. Ve talibi Rabbine ulaştırır...

Hakikate Erişmek İçin

Şeyh Ebü'l-Hasan eş-Şâzelî (k.s.) hazretleri buyurdular: -"Ben ve bir arkadaşım, Allâhü Teâlâ hazretlerine dahil ol¬mayı talep etmek üzere, bir mağaraya kapanmıştık. Orada ikâ¬met ediyorduk. (İbâdet ve zikirle meşgul idik...) Biz, -"Bize ya bu gün fütuhat olur (manevî kapılar açılır) ya da yarın!" diyorduk... Bir gün olduğumuz mağaraya çok heybetli bir kişi girdi. Onun evliyâullah'tan olduğunu anladık. Ona sorduk: -"Senin hâlin nasıldır?" O: -"Bize bu gün açılır veya yarın (maneviyatın kapıları) açılır, diyen kişinin hâli nasıl olur? Ey nefsim! Niçin Allah'a ibâdet etmiyorsun! Allah'a...!" . Böylece o evliya, bizleri uyandırdı. Biz tövbe ettik! Allâhü Teâlâ hazretlerine yöneldik! Bundan sonra bize maneviyatın kapı¬ları açıldı. Halin hakikatinin keşfi için, bütün yönlerden taalluku kes¬mek gerekir.

Hikaye

-"Ben Ebû Yezîd Bestâmî (k.s.) hazretlerinin kürkünü om¬zunda taşımış bir kişiyim, bana nasıl sual edersiniz?" dedi. Melekler, onu bırakarak geçip gittiler. Onu terk ettiler Bunun benzerlerini akıl dışı ve olmaktan uzak görme! Zira müdekkik olan mücîb (cevap verenin) cevabı, buradan kendisiyle beraber gitmektedir. Bunun benzeri (manevî) azıklar hasıl olur...

Ecir ve Sevaplar

Mesnevîde buyuruldu: Hem öyle bir altın hazinesi ki o, Hakkın verdiği, seninle yoklukta ve ölümde de arkadaştır! Ötekiyse (halkın verdiği ücret yani para ise) seninle bir a-dim bile öteye gitmez. Hakkın verdiği ecir, bütün yerlere senden önce varır! Kabirde ve kurbette bile senin dostundur..."

Kıyamet Günüde Fidye Kabul Edilmez

-"Dost için ömrü ve mâlı feda etmek gerek; Ne yazık ki bu aşk bizde yoktur."424 Hayırlı insanların ve Sâlihlerin sohbetinde, büyük bir şeref ve büyük bir saadet vardır. Hikâye Şeyh Ebû Yezid-i Bestâmî (k.s.) hazretlerinin hizmetçisi, Mağrib'li bir adam idi.... Hizmetçinin yanında münkir ve nekir hakkında söz geçti. Mağribî; -"Vallahi! Eğer bana sorarlarsa elbette onlara söylerim (di¬yeceğimi bilirim)!11 dedi. Ona; -"Sen bunu nereden biliyorsun?" dediler. O: -"Benim kabrimin üzerinde oturun; ta ki sözlerimi işitesi-niz!" dedi. Mağribi dünyasını değiştirdiğinde, (onu mezara koy- "Şüphesiz o küfredenler... Onların olsa;" Onlardan her birinin olsa, "Yeryüzünde olanlar," (2/388) Bütün mal sınıfları, zahireler ve diğer menfaatler onların olsa... Bu kavN şerif, h\ nin ismidir. '^ kavi-i şerifi de onun haberidir. "Bütün," Mevsûlün te'kidi ve ondan hâldir. "Ve daha bir o kadarı," Mevsûl üzerine atıftır. Yani bir katı daha, demektir. "Onunla birlikte," Matuftan hâl vaki olan bir zarftır. Zamir ise mevsûl'a râddir. "Fidye verecek olsalar," M haberin kendisine taalluk ettiğine taalluk etmektedir, iki haberden, zarftnda mukadder istikrarı kast ediyorum. car ve mecrûr ise, \j£h fiiline taalluk etmektedir. Zamir ise mevsûl'e râddir. S kelimelerin müfret olması ise, ism-i işaretin yerine geçerli olmasındandır. Sanki bununla denildi ki. "Kıyamet Günü'nün azabından..." fiiline taalluk etmektedir. Yani, eğer yerde olan her şey ve onun bir misli daha şey, onların olsaydı; elbette bütün o eşyayı, kıyamet gününde vaki olan azaptan kurtuluş için nefislerine fidye kılarlardı... (Ama), "Kendilerinden kabul edilmez." Bu... (Kıyamet gününde vaki olan azaptan kurtuluş; yer¬yüzü içinde olan her şey ve bir daha o kadar şeyi fidye vermek isteseler bile kendilerinden kabul edilmez...) Bu kavl-i şerif kelimesinin şartıdır. ve olduğu yeri itibariyle oı "nin" haberinin makammdadır. Cümlenin hepsi, kâfirler için azabın lüzumlu olduğunu ve kâfirlerin kendileri için farz edilen ve muhakkak tahakkuk edecek olan azaptan herhangi bir şekil ve yol ile kurtuluşlarının muhal olduğunu ifâde etmektedir.

En Kolay Fidye Şahadet Kelimesidir

-"Kıyamet günü kâfir getirilir ve ona; -"Ne dersin, arz (yeryüzü) dolusu altının olsaydı sen onları fidye verirmiydin?" denilir. O: -"Evet!" der. Ona: -"Muhakkak ki senden (dünyada iken), bundan daha kolay şey istendi!." Yani bu fidyeden daha dolay iş senden istendi. 0 da Ailâhü Teâlâ hazretlerine şirk koşmayı terk etmek ve Şahadet kelimesini getirmekti... "Onlara elîm bir azap vardır." Acıtıcı azap, acısı kalplere tesir eden ve kalbe mahsus olan biracı... . Kâfirler ve Cehennem

"İsteyecekler." Sanki, "onlara nasıl olur?" denildi. (Buna cevap olarak, denildi: -"Onlar isterler; "Ateşten çıkmak (isterler...)" Bunun bir açıkvechi (ve yönü vardır:) Birincisi: Onlar (gerçekten) cehennemden çıkmak isteyecek¬ler ve bunu kast ederek, hareket edecekler, cehennemin çıKiş kapısını arayacaklar. Ve onlar (her çıkmak istedikçe) cehennemin alevleri kendilerini yakalayacaktır. İkincisi: Onlar, cehennem ateşinin kuvveti ve cehennem ate¬şinin (alevlerinin) onları çok yükseltmesinden dolayı neredeyse, cehennem ateşinden çıkacaklardı. Üçüncüsü: Onlar cehennemden çıkmayı temenni edecek, onu kalplerinden isteyecekler ve içlerinden geçireceklerdir. "Ve onlar değillerdir." Onlar bunu (cehennemden çıkmayı istiyorlar ama) halbuki onlar değiller... "Ondan çıkacaklar..." Çünkü onlar, her çıkmayı diledikçe, yine cehenneme iade e-dileceklerdir. "Onlara, boyuna gidecek (devamlı) bir azap vardır." Daimî ve asla kesilmeyen bir azap... Müddetinin sona erme¬yeceğinin açıklanması ve cehennemin şiddetinin beyânıdır. Hadis-i şerifte buyuruldu: Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Cennet ehline denilir: -"Ey cennet ehli! Muhalled (Burada devamlı ve ebedîlik) var¬dır; (artık) ölüm, yoktur... Cehennem ehline de; -"Ey ateş ehli! Muhalled (Burada devamlı ve ebedîlik) vardır; (artık) ölüm, yoktur," denilir." Yani siz cehennemde ebedîsizin, demektir.

Ölümün Ölümü

Rivayet olundu: Bu iki kavil (söz), ölüm (denilen varlığın kıyamet günü mü¬cerret bir varlık haline) getirilip, cennet ile cehennem arasında bir koç şeklinde kesilmesinden sonradır. Ölüm (denilen şey) bu misâl (koç şeklinde) temsilî olarak meydana gelmesi, insanların kendi gözleriyle onu müşahede et¬mesi içindir. İnsanların kendi nefislerinde "ölüm"ün kaldırıldığı yerleşir... (Ölümün ölümüyle) cennet ehlinin sevinci ve mutluluğu daha da artar. Cehennem ehlinin üzüntü ve kederi de daha ziyâ¬de olur... (Ölümün kesilmesi için) koç şeklinin kendisine tahsis edil¬mesinin (sebeb ve hikmeti ise), Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin neslinden geldiği İsmail Aleyhisselâm'a fidye olarak koçun gelme¬sinden dolayıdır... Bu koç manâda dünyada bütün canlılardan dolayı bir fidye idi. Çünkü hepsi onun için yaratılmışlardı. Bundan dolayı âhirette onlardan dolayı fidye olması münâsip oldu. İbn-i Melek (r.h.)m "Şerhü"I-Meşârik"inde de böyledir.

Kâfirlerin Cehennemde Ebedî Olmalarının Hikmeti?

Bil ki; Kâfirin cezası, ebediyen cehennem azabında muhalled ol¬maktır. Bu, kâfirlerin ruhlar aleminde ilahî nur serpintilerinden hata etmelerinin eseridir. Allâhü Teâlâ hazretleri, bu nurların müminlere isabet ettirmesiyle müminlere in'âm (ve ikrâm)da bulundu.

Mümin ve Kâfirin Misâli

Mesnevî'de buyuruldu: -"Müminler, (bal) arıları gibi, bal kaynağı oldular. Kâfirler ise, yılan gibi zehir kaynağı oldular..."

Ümitvâr 0l

Mesnevî'de buyuruldu: (Peygamberler:) "Ne vakte kadar soğuk demiri döveceğiz! Üflemekie (demir) kafes olmaz," diye içlerinden geçirdiler. Halkın yaptıkları Hakkın takdiri ve izniyledir. Dişi keskinleştiren midenin hararetidir. ikinci nefis, birinci nefisten etkilenir. Balık baştan kokar, kuyruktan değil... Gerçi bunu böyle bil ama; Yine de sen merkebini (bineğini) süratle sür! Çünkü Allâhü Teâlâ hazretleri, "emirlerini tebliğ et!" buyurdu. Buna uymak vacip... İki fırkadan (cennet ve cehennemlik) hangisisin! Bu gerçek sana malûm değil... Çalış ki bu hal sana malûm olsun. Çünkü gemiye yükü yükleyince artık yapacağın iş, Allâhü Teâlâ hazretlerine tam tevekküldür... O seferde boğulacak mısın, kurtulacak mısın; Bu ikisinden hangisi olacak, onu sen bilemezsin... Çünkü bütün işler ihtimâle bağlıdır. Sen din işini tercih et! Dine sarıl ve kurtul. Zira bu kapıdan ümitten başka bir şeye izin yok. Her şeyin doğrusunu Allah bilir..." (2/389)

Dünya Yükünü Bırak

Bazı Sâlihler buyurdular: -"Rüyamda gördüm; sanki ben, cehennemin köprülerinin üzerindeyim. Büyük ve korkunç cehenneme baktım. Kendi içim¬de, bu köprüyü nasıl geçeceğimi düşündüm. Bir de baktım ki, konuşan bir kişi şöyle diyordu: -"Ey Allah'ı kulu, yükünü bırak da öyle geç!" Ben kendisine sordum; -"Yüküm nedir?" O: -"Dünyayı bırak!" buyurdu.

Dünyaya Âşık Olan

Hafız (k.s.) hazretleri buyurdular: -"Ey gönül bilen (gönül eri)! Kaçana dek, adî dünyaya gam ve keder besleme! Yazıktır! Bir güzele ki bir çirkine âşık oldu..."

Cehennem Nimetleri

Hadis-i şerifte buyuruldu:

Enes bin Mâlik (r.a.) hazretlerinden rivayet olundu. Buyurdu: -"Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Kıyamet gününde dünya ehlinden en çok nimete kavuş¬muş olan bir kişi, getirilir; ateşte az bir boyanmakla boyandık¬tan sonra, (şöyle azıcık bir ateşe atıldıktan sonra cehennem a-teşinden çıkarılıp huzura getirilir) ve ona; -"Ey Adem oğlu! Sen dünyada iken hiçbir hayır göndün mü? Hiç sana nimet uğradı mı? (Hiç nimete erdin mi?)" diye sorulur. O da; -"Hayırî Ey Rabbim! Vallahi! (Hiçbir nimete kavuşmadım!)" der. Sonra dünyada en şiddetli bir geçim (ve yokluk) ehli olan bir cennetlik getirilir. Cennet nimetlerinden az bir boya ile bo¬yandıktan (az bir sûre cennete girip nimetlerini şöyle göz ucuyla gördükten) sonra, ona: -"Ey Âdem oğlu! Sen hiçbir sıkıntı ve yokluk gördün mü? Sana şiddet ve sıkıntı uğradı mı?" diye sorulur. 0: -"Hayır, Ya Rabbiî Vallahi, Bana hiçbir sıkıntı uğramadı! (Ve ben hiçbir şiddet ve zorluk görmedim!)" der."

İbni Melek Hazretlerinin Şerhi

"Dünya ehlinden en çok nimete kavuşmuş olan bir kişi, getirilir," Burada ki (be harf-i cerri) ta'diyyetiçindir . kelimesi, "nimef'ten ism-i tafdildir. Yani dünya ehlinden en çok nimete kavuşmuş ve en zengin kişi, demektir. "Kıyamet günü ateşte az bir boyanmakla boyandıktan sonra, (şöyle azıcık bir ateşe atıldıktan sonra cehennem ateşinden çıkarılıp huzura getir)i'i bir kere cehenneme batırıldıktan (atıldıktan) sonra, elemektir. ^aJi "Boya"dan mutlak olarak ateşe atılmak (ve batı¬rılmak) murad edildi. Lâzım'ın melzûm üzerine ıtlâkı (kullanılma¬sı) gibidir. Çünkü boya, çoğu kere, ancak (boyanan şeyin boyaya batırılması) ile olur. Sonra o kişinin boyaya batırılmasıyla, o kişiye cehennem ateşinden bir alevin isabet etmesi ve kendisini az yakması murad edileli. Sonra ona sorulur: -"Ey Adem oğlu! Sen dünyada iken hiçbir hayır göndün mü? Hiç sana nimet uğradı mı? (Hiç nimete erdin mi?)" 0 da; -"Hayır! Ey Rabbim! Vallahi! (Hiçbir nimete kavuşmadım!)" der. Yani görmüş olduğu o cehennem azabı, onun dünyada sa¬hip olmuş olduğu bütün nimetleri ve zenginlikleri kendisine unut¬turur..

   Sonra şiddetli bir geçim (ve yokluk)

ehli olan getirilir." Dünyada çok şiddet, sıkıntı, fakirlik ve belâya uğramış biri getirilir. "Dünyada... Cennet nimetlerinden az bir boya ile boyan¬dıktan (az bir süre cennete girip nimetlerini şöyle göz ucuyla gördükten) sonra, ona: -"Ey Âdem oğlu! Sen hiçbir sıkıntı ve yokluk gördün mü? Sana şiddet ve sıkıntı uğradı mı?" diye sorulur. 0: -"Hayır! Ya Rabbi! Vallahi! Bana hiçbir sıkıntı uğramadı! (Ve ben hiçbir şiddet ve zorluk görmedim!)" der. Yine İbni Melek'in "Şerh-i Meşârik" inde de böyledir. Ne güzel buyurmuşlar: Her ne kadar yüzlerce taraftan, "günah deniz"ine batmış i-sem de; gerçi ben, aşkda yüzmeye âşinâ oldum. Rahmet ehlinde-nim...

Hırsızın Elinin Kesilmesi

Yüce Meali: Hırsızlık eden erkek ve hırsızlık eden kadın; sabit oldu mu, ellerini kesin, kazandıklarına cezaen Allah'tan kelepçek... Çünkü Allah azizdir, hakimdir."38 Böyle iken her kim de, işlediği zulmün arkasından tövbe edip salâha dönerse, Allah elbette tövbesini kabul buyurur. Çünkü Allah gafurdur, rahîm'dir.39 Bilmez misin ki Allah, bütün semâvât u arz mülkü O'nun; dilediğini azaba çeker, dilediğinin günahını örter olduğunu... Allah her şeye kadirdir.40

Tefsîr-i Şerifi:

"Hırsızlık eden erkek ve hırsızlık eden kadın," Bu kavl-i şerif, mübtedâ'dir ve haberimahzûftür. Yani hırsızlığı sabit olan erkek ve kadın hakkında hüküm, si¬ze okunacak olan şu kavl-i şeriftir: "İkisinin ellerini kesin," Bu mukadder hükmü beyân etmektedir. "fe" harfinden sonra, gelen kavl-i şerif, mâ ba'dine (öncesine) bağianır. Onun için burada, fe" harfi getirildi. Çünkü mâ Kabillerinden (öncesinden) maksat budur. Ve yine bundan dolayı bu âyet-i kerimenin ilk basma "fe" harfi getirilmedi. Onun bilinmediği tevehhüm edilsin diye... Yine burada haber takdir olundu. Çünkü emir fiili inşâîdir. (Emirlerle inşâî cümleler olur.) inşâ! cümleler ise (kizbe ve sıdka ihtimalleri olmadığı için) haber olmazlar. Ancak, izmâr ve te'vîl ile haber olurlar. Burada geçen, "ellerinden" murad, sağ elleridir. Bundan dolayı tesniye yerine cemi kelime irad olundu. Şu kavl-i şerifte de olduğu gibA -"Eğer Allah'a tövbe edersenizxne iyi, çünkü ikinizin de kalpleriniz eğildi" (Burada "kalpler" kelimesi tesniye gelmesi gerekirken cemi olarak geldi...) Müzâfün ileyh'in tesniye olmasıyla iktifa etti. "Sirkat" ile ilgili tafsilât bu meclisin sonunda gelecektir, inşallah... Hırsızlara İlâhî Bir Cezadır "Yaptıklarına ceza olarak Al¬lah'tan kelepçek..." Mefûl'ü leh olmak üzere mensupturlar. Onların yapmış oldukları; 1- "Sirkat" fiiline (işine) karşılık bir mükâfat, 2- Korkutucu, 3- Onları hırsızlığa bir daha dönmekten men edici, 4- Başkalarını da onlara uymaktan caydırıcı, 5- Ve Allah katında tam bir ceza olması için ellerini kesin, demektir. 'n/n fiaşmda harfi cerre (be cezaya taalluk etmektedir. "Allah katında" kavN şerifi, Ulkf kelimesinin sifatı&mı, Allâhü Teâlâ hazretleri katında olan bir ceza, demektir. "ceza" kelimesi "cezalandırma" manasında bir isimdir ve kelimesinden alınmadır. O imtina etmek, demektir. "Ve Allah azizdir." Allâhü Teâlâ hazretleri, emrinin üzerine galiptir; emirlerini kendisine karşı gelen ve kendisine münazaa eden herhangi bir güç ve kuvvet olmaksızın ve kendisini o işten men edecek her¬hangi bir zıddı olmaksızın tatbikat sahasına koyar. "Hakimdir." Şeriatlarında hikmet sahibidir. Ancak hikmet ve maslahat gerektiren şeyleri emreder. Bundan dolayı, şer'î hükümlerin hepsi bir çok hikmet ve maslahatlara binâen farz kılındılar.

Tövbe Edenlerin Durumu

"Böyle iken her kim de, Tövbe ederse," Sırkattan Allâhü Teâlâ hazretlerine Tövbe ederse; ja "işlediği zulmün arkasından," Başkasının malını almakla zulüm etmenin arkasından, de¬mektir. Hırsızlıktan önce Tövbe etmenin tasavvur edilmemesiyle beraber bunun sarahaten açıklanması (zulmünden Tövbe eden denilmesi), o kişinin cinayetine karşılık, Allâhü Teâlâ hazretlerinin nimetinin büyüklüğünü beyân içindir. "Ve salâha dönerse," işini düzeltirse; kendisini hırsızlık etmeye iten günahlara tabi olmaktan kurtulur ve bir daha hırsızlık etmemeye azmederse; "Allah elbette tövbesini kabul buyurur." Allâhü Teâlâ hazretleri, onun tövbesini kabul eder ve âhirette ona azap etmez. Ama bizim katımızda (Hanefî mezhebine göre) o kişinin Tövbe etmesiyle elinin kesilmesi sâkit olmaz (el kesilme cezası kendisinden düşmez...) Çünkü bunda çalınanın hakkı da kendi¬sinde vardır.

Hırsız Tövbe Ederse...

Haddâdî (r.h.) buyurdular: -"Hakime gitmeden önce, çalmış olduğu malı sahibine tes¬lim ederse, eli kesilmez. Ama hadise hakime intikâl ettikten sonra hırsız Tövbe ederse yine de elinin kesilmesi vaciptir. Eğer hırsızın tövbesi hakikî ise elinin kesilmesi onun derece¬sini artırır. (2/390) Muhakkak ki, Allâhü Teâlâ hazretleri, Salihleri ve peygam¬berleri, belâ, mihnet, hastalık ve musibetlerle müptela kıldı. Bü¬tün bunlar o (Salih ve peygamberlerin) derecelerini ziyâde kılmak içindi. Eğer hırsızın tövbesi hakikî değil ise o zaman da elinin ke¬silmesi onun günahına bir ceza olmuş olur. (Eğer hırsız eli kesildiği halde,) günahlarından Tövbe etmese (ayrıca) âhirette de sor¬guya çekilecektir. "Çünkü Allah gafurdur, rahîm'dir." Allâhü Teâlâ hazretleri, mağfiret ve rahmetinde mübalağa sahibidir. Bundan dolayı tövbeleri kabul eder.

Mülk Allah'ındır

"Bilmez misin ki Allah; bütün semâvât u arz mülkü O'nun," Hitap Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinedir. Ve ondan murad bütün (ümmete ve insanlara)dır. Ayet-/ kerimenin başındaki istifhâm-i inkâr! İlmin tam yer¬leşmesi içindir. Bundan murad, yakında gelecek olan azap etmesine ve mağfiretinin kudretine, şahit tutmaktır. Azap etmesi ve mağfire¬tinin en mübalağalı bir şekilde tam olduğunu beyandır. Yani, bil¬miyor musun ki, muhakkak Allâhü Teâlâ hazretlerinin her şeye kadir tam bir saltanatının olduğunu, eksiksiz olarak her şeyi istilâ ettiğini ve Allâhü Teâlâ hazretlerinin tasarrufu külliyi gerektiren bir tasarruf ile ikisinde (göklerde ve yerde) tam bir tasarruf sahibi olduğunu, göklerde ve yerde, icâd etmek, yaratmak, yok etmek, diriltmek ve öldürmek ve bunlardan başka her türlü tasarrufu, kendi meşîeti (istek, dileği ve takdiri) icabı yapar.

Azap Adalettir

"Dilediğini azaba çeker," Velev ki küçük bir günah üzere olsa bile azap eder. Küçük günahlardan dolayı Allâhü Teâlâ'nm azap etmesi onun adaletinin tecellisidir.

Mağfiret Fazl-ü Keremdir

"Dilediğinin günahını örter olduğunu... Velev ki büyük (günâh-ı kebaîr) işlemiş olsa bile kulunu mağ¬firet edip, günahını örter. Allâhü Teâlâ hazretlerinin kullarının işlemiş olduğu büyük günahları örtmesi, Allah'tan bir fazl-ü ke¬remdir. Yani Allâhü Teâlâ hazretleri, hikmeti, azap edilmesini gerek¬tiren kişiye hikmeti üzere azap eder ve hikmeti mağfireti gerekti¬ren kişiyi de hikmeti üzere mağfiret eder. "Allah her şeye kadirdir." Allâhü Teâlâ hazretleri, zikredilen (hikmet) üzere, azabını ve mağfiretini takdir eder. Ibni Şeyh (r.h.) buyurdular: Muhakkak ki Allâhü Teâlâ hazretleri, (hırsızlıkta dünyevî ceza olarak) hırsızın elinin kesilmesini emrettikten sonra, âhiret ceza¬sında ise, Tövbe edenlerin tövbesini kabul etti. Sonra Allâhü Teâlâ hazretleri, eğer Tövbe ederse, onun tövbesini kabul edeceğini beyan etti. Sonra da buna müteradif olarak, Allâhü Teâlâ hazret¬leri dilediğini yaptığını ve istediğine hükmettiğini, dilediğine azap ettiğini ve dilediğine de mağfiret ettiğini beyan buyurdu. Bazen ondan (ibtila olarak) azap da güzel olur, mağfiret de...

Kullar İçin En Güzeli...

Zira bütün yaratıkların mâliki, sahibi, rabbi ve ilâhı Allâhü Teâlâ hazretleridir. Mâlik'in, mülkünde istediği ve murad ettiği şekilde tasarruf edebilme hakkı vardır... Yoksa "mu'tezileMnin zannettiği gibi, "Allâhü Teâlâ hazretleri fiillerinde en güzeli (hüsnü) yapmak zorundadır," (görüşü yanlış¬tır.) Bütün bunlar, Allâhü Teâlâ hazretlerinin mahlûkâtın ilâhı ve mâliki olmasından dolayı değilde; belki (bu azap ve mağfiret) halkın maslahatı ve kullar için en salih olana riâyeti tazammum etmesindendir. Ibni şeyh'in sözleri bitti.

Hırsızlığın Tarifi

Bil ki; (Fıkıh âlimleri hırsızlığı şöyle tarif ederler:) "Hırsızlık, mükellef (âkil, baliğ ve Müslüman) bir kişinin darp olunmuş (işlenmiş) on dirhem miktarı, korunmuş (mal)dan ve kendisinin de içinde mülkiyeti ve mülkiyet şüphesi bulunmayan bir malı (hırsızlık yoluyla) gizlice almasıdır". (Bu tarifte geçen) "almaktır... Başkasının vermesi hırsızlık olmaz.)

"Mükellef kelimesiyle, sabî (âkil ve baliğ olmayan çocuklar) ve delilerden kaçınmak içindir. (Sabî ve deli hırsızlık yaparlarsa elleri kesilmez.)

"Gizlice" sözü, hırsızlığın bir rüknüdür. Gizlilik, hırsızlığı, gasp ve yol kesmeden ayırır, (gasp ve yol kesmenin cezası farklı¬dır ve bu cezalar daha önce zikredildi....) "On dirhem miktarı," aynen on dirhem veya on dirhem miktarının kıymetinde bir şey çalan, demektir. Bu (on dirhem, hırsızlıkta) elin kesilmesi hakkında bir nisap¬tır. Amma ayıp hakkında ise, hırsızlıktan sonra on dirhemin al¬tında olanlar, itibâr edilir. Yine on dirhem altında olanlar da şeriatça, hırsızlık sayılırlar (ama elin kesilmesini gerektirmezler...) On dirhemin altında olan şeyler ayıp sayılır, hatta on dirhem altında olan bir şeyden dolayı köle satıcısına iade edilir. İmam Şafiî (r.h.) hazretlerine göre ise, bir dinarın dörtte biri kadardır. Bizim (delilimiz) Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin şu hadis-i şerifidir: -"(Hırsızlıkta) elin kesilmesi, ancak bir dinarın dörtte biri (çeyrek dinar) da vardır . Veya on dirhemde vardır. Çoğunluğa göre hükmetmek, haddi defetmek ihtimali için¬dir. Bu dirhemlerde itibâr edilen yedi mıskal ağırlığında olmasıdır. "darp olunmuş" on dirhem olduğu halde kıymet ve değer darp olunmuş (işlenmiş ve basılmış) on dirhemden aşağı olandan kaçınmak içindir. Zira bir hırsız on dirhem som altın çal¬sa; (bunun değeri ve kıymeti) işlenmiş on dirheme denk olmadığı için elinin kesilmesi gerekmez. "Korunmuş (mal)dan" Yani başkasının elinin kendisine uzatılmasından ve ulaşmasından men edilmiş maldan ve koruma altına alınmış mal demektir. Bu koruma ister men edici unsur, ister, bina, ve isterse bekçi ve muhafaza edici kişi olsun fark etmez. İmam Bağavî (r.h.) buyurdular: 1- Koruma altında olmayan bir şey, çaldığı zaman, (meselâ:) bekçisi olmayan ve duvarı bulunan (etrafı çevrilmiş bir bahçede) bir meyve çalması gibi. 2- Muhafaza edicisi (çobanı) olmayan bir hayvanı kırda ve bayırda çalmak, 3- Veya evlerden kopuk ve uzak olan bir evde bir eşyayı çalan hırsızın eli kesilmez . "Kendisinin onun içinde mülkiyeti olmayan." Kaydı ile çalmış olduğu malda herhangi bir mülkiyeti ve ortaklığı olmaması demektir.) "Ve mülkiyet şüphesi bulunmayan." Eğer çalınan malda bir şüphe varsa, o kişinin eli kesilmez. 1- Beyt-ül mal' dan (devlet hazinesinden) bir şey çalması, 3- İnsanların izinsiz olarak girip çıkmalarına izin verilen ev¬lerden çalması gibi. (Meselâ:) hamam, kervan saray (otel ve di¬ğer konaklama yerleri) gibi... Çünkü burada çalınan mal, mülkiye¬ti şüpheyle düşmüş oluyor. 4- Yine bir kişi, efendisinin malını çalsa eli kesilmez. Âdet ve geleneklere göre onun (köle) için efendisinin odasına girip çıkma izni vardır.

Karı-Kocanın Birbirinden Mal Çalması

5- Kişi hanımının malını çalması ile yine eli kesilmez. 6- Kadın kocasının malını çalsa eli kesilmez. Velev ki ikisinin birbirinden çalmış oldukları mal, gerçekten her birinin kendisine mahsus ve diğerinin içinde oturmadığı hususî bir yerde korun¬muş olsa bile... Çünkü eşlerden (karı-ve kocadan) her birinin di¬ğerinin malına el uzatmaları sabittir. Bunun için (birbirlerinin 'ma¬lını diğerinden izinsiz kullanmalarından ötürü) ellerinin kesilmesi gerekmez.

Usul ve Furû'un Hırsızlığı

6- Aralarında velayet akrabalığı olan (anne, baba- oğul ve kızlarının, torunların, nene ve dedeler gibi) kişilerin birbirlerinin mallarını çalmalarından dolayı ellerinin kesilmesi gerekmez... Çünkü usûl ve fürû arasında mallardan faydalanma öteden beri devam edip gelen bir davranıştır. Her biri, diğerinin koruması altına olan yere rahatlıkla girebilmektedir.

Mahrem Akrabaların hırsızlığı

7-Mahremlerinin (biri erkek diğer kadın sayıldığı zaman evli¬likleri haram olan yakınların) evinde çalınan bir hırsızlıktan dolayı da hırsızın elinin kesilmesi gerekmez. (2/391) Velev ki çalınan eş¬ya başkasının malı olsa bile... (o akrabadan) Koruma olmadığı için....

El Kesilme Şekli

Hırsızın sağ eli, bilekten kesilir. Bilek, kolun el ayasına olan mafsalıdır. Kesildikten sonra hemen sıcak yağın içine konularak dağlanır. Zira eğer eli dağlanmazsa, kesilen elden kan akar ve bu kan onun telef olmasına (yani ölümüne) sebeb olur. Halbuki hadler (cezalar) men edici ve caydırıcıdır; telef edici (ve öldürücü) de¬ğildir... Bundan dolayı çok sıcak mevsimlerde el kesilmez ve çok so¬ğuk olan günlerde el kesim cezası uygulanmaz.

İkinci Kere Hırsızlık

Hırsızlık yaparak sağ elinin kesilmesinden sonra hırsız eğer bir daha hırsızlık yaparsa, mafsalından (topuğundan) sol ayağı kesilir.

Üçüncü Kere Hırsızlık

Ve eğer üçüncü kere de hırsızlık yaparsa, artık hiçbir şeyi kesilmez. Belki Tövbe edinceye; üzerinde ve ahlakında Sâlihlerin (iyi kişilerin) ve tövbekarların gidişatı ve yaşantısı görülünceye kadar (yani ıslâh oluncaya kadar) hapsedilir. Zira üç kere hırsızlık yapan bir kişi hakkında Hazret-i Ali (r.a.) buyurdular: -"Ben elbette Ona kendisiyle yemek yiyeceği ve istinca (ta¬haret alıp temizleneceği) bir el ve üzerinde yürüyeceği bir ayak bırakmamaktan Allah'tan haya ederim!" Efendimiz (s.a.v.) hazretleri de; -"Müminin fırâsetinden korkun! Muhakkak ki o (mümin kişi) Allâhü Teâlâ hazretlerinin nuruyla bakar (ve işin hakikatini gö¬rür)." Bu hadis-i şerifte tövbenin eserinin (ftrasetle) bilindiğine de¬lil vardır.

Hırsızlığın Sabit Olması

Şarap içmenin kendisiyle sabit olduğu şeyle, hırsızlık da sabit olur. Yani şahitlik veya bir kere ikrar ile sabit olur. Nisabı ise, iki erkeğin şahitlik yapmasıdır. Çünkü hadlerde kadınların şahitlikleri makbul değildir. Elinin kesilmesinin şartı, malı çalınan kişinin ondan davacı olması, malı ondan istemesi gerekir. Çünkü başkasının malına hıyanet ancak mal sahibinin davacı olmasıyla ortaya çıkar...

Adalette Torpil Yoktur

El kesilmesinde, rasgele herhangi bir kişi ile, soylu kişinin arasında hiçbir fark yoktur. Hazret-i Aişe (r.a.)'dan rivayet olundu. Buyurdular: Mahzûmiyye kabilesinden bir kadın hırsızlık yaptı. (Hırsızlığı sabit oldu.) Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, onun elini kesmek istedi. (Kadın kabilenin eşrafından olduğu için, kadının yakınları, Efendimiz s.a.v. hazretlerinin Usâme bin Zeyd'e olan sevgisini çok iyi bildiklerinden bu sevgiyi istismar ederek, Usâme bin Zeyd r.a. hazretlerine kadının elinin kesilmemesi için aracı olmasını istediler. Usâme bin Zeyd r.a. onları kırmadı. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri katında o kadın için şefaatçi oldu. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, Usâme (r.a.)'m şefaatini kabul etmedi ve ona: Çünkü şâhidlerin şehâdetiyle kendisine ceza uygulandığı zaman, şâhidlerin orada hazır bulunmaları şarttır... Bunun bir çok faydaları vardı. Kadınların yürekleri merha¬metle dolu olduğu için böyle bir şeye tahammül edemezler. Kadınlar bu psikolojik hallerinden dolayı hadlerde şâhidlik etmezler... Mütercim. -"Ey Usânıe! Sen Allâhü Teâlâ hazretlerinin hadlerinden bir haddin uygulanmaması için aracı mı oluyorsun!? (dedi. Sonra sahabeleri topladı ve onlara şöyle Hitap edip buyurdular:) -"Sizden önceki ümmetler helak oldular! Onların helak olma¬larının asıl (sebebi), onlardan şerif (soylu, zengin varlıklı, arkasın¬da kabile ve aşîreti olan) bir kişi hırsızlık yaptığı (veya bir suç işle¬diği zaman) o kişiyi hali üzere terk ediyorlardı. (Ona cezayı gerek¬tiren müeyyide uygulamıyorlardı... Ama) kendilerinden bir zayıf, (güçsüz, fakir, kimsesiz ve gariban) bir kişi hırsızlık yaptığı (veya herhangi bir suç işlediği zaman ona karşı şahin kesiliyorlardı ve onu yakalayıp hemen) ona had (hukukî ceza) uyguluyorlardı. Allah'a yemin olsun ki, eğer Muhammed kızı Fâtıma hırsızlık yapsa elbette eli kesilecektir!" Mahkemeden Önce kapatmak Bu hadis-i şerifte, Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, had cezalan imama (mahkemeye) ulaştıktan sonra aracı olmayı yasakladı. Bundan dolayı Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, (hırsızlık suçundan aracı olan) Usâme bin Zeyd (r.a.) hazretlerinin şefaatini ve aracılı¬ğını kabul etmedi. Ama hâdise mahkemeye intikâl etmeden önce aracı olmak caizdir. Zira bir kişinin ayıbını örtmek mendûbtur. (Bu durumun caiz olması,) şer sahibi, eziyet verici (ve bunu meslek haline ge¬tirmemiş) olduğu zamandır...

Ayıpları Ört

Sa'dî (k.s.) buyurdular: Sen kötü işlere örtü ol! Kapat! Ve hem de sen kendin için de örtücü ve kapatıcı ol! Yani kötülük işleme!

Adalet

Yine bu hadis-i şerif, reiyye (vatandaşlara) adaletin uygu¬lanmasının vacip olduğunu ve hükümlerin uygulanmasının müsâvî (eşit bir şekilde) icrasının şart olduğuna delâlet etmektedir.

On Dirhem için el kesilmesi?

fmam Ebû Mensur (r.a.) hazretleri buyurdular: Suâl: Eğer sual olunup denilse ki: "On dirhemlik bir eşya çalmanın karşılığında değeri binlerce (ve hatta milyonlarca) dir¬hem (altın) olan bir elin kesilmesinin hikmeti nedir? Hırsızlık işinin cezası nasıl olur da el kesilme olur? Allâhü Teâlâ hazretleri: "Kim bir hasene ile gelirse, ona on misli verilir, kim de bir seyyie ile gelirse, ona ancak misliyle ceza edilir ve hiçbirine hak¬sızlık edilmez." Buyurmaktadır. Cevap: Deriz ki: Dünya cezaları bir mihnet (ve imtihandır.) Kişi, onlarla imtihan olunmaktadır. Allâhü Teâlâ hazretleri, baş¬langıçta kulunu dilediği şekilde imtihan edebilir. Yani bu mihnet ve imtihan kulun herhangi bir kesb (yaptığı bir amelin karşılığı) olmaksızın da meydana gelebiliri Hırsızın elinin kesilmesi, onun çalmış olduğu malın karşılığı değildir. Hırsızın elinin kesilmesi, onun Allah'ın haram kıldığı bir yasağı çiğnemesinin karşılığıdır. Görmüyor musun bu âyet-i kerimede Allâhü Teâlâ hazretleri; "Hırsızlık eden erkek ve hırsızlık eden kadın; sabit oldu mu, ellerini kesin, kazandıklarına ceza olarak..." buyurdu. Bundan dolayı, Allah'ın hürmetinin (haram kıldığı bir yasağının) ayaklar altına alınıp çiğnenmesi elin kesilmesine baliğ olması caiz olur. El kesilmenin on dirhem üzerine kasredilmesi, onun ilmidir. Çünkü cezaların miktarlarını ancak ve ancak cinayetleri en doğru şekilde bilen (Allâhü Teâlâ hazretleri) bilir. İş böyle olunca (bize düşen vazife ve işin) doğrusu hakka teslim olmak (ve Allah'ın e-mirlerine) boyun eğmektir." Ebû Mensûr'un sözleri bitti.

El Kesilmesinin hayrı

Yunus bin Ubeyd (r.h.p hazretlerinin buyurdukları ne güzeldir: -"Beş dirhem karşılığında senden daha hayırlı bir uzvun ke¬silmesinden emin olma! Azabının yarın (kıyamet gününde) böyle olmasından asla emin olma!" Mİnhâcü'l-Âbidîn kitabında olduğu üzere.... MesnevTde buyuruldu: (Onlar) hile, tedbir ve kandırmalarla ejderha da olsalar. (Dev gibi adamların) Hepsi, Bir olan Allâhü Teâlâ hazretlerinin hükmünün karşısında hiç¬tirler..." Mesnevî'de buyuruldu: Kilit pek sağlam! Açıcısı ancak Allâhü Teâlâ hazretleridir. Hemen teslimiyetle ona gönül bağlaî Rızâ göster (takdirine....)"

Önce Erkek veya Kadının Zikredilmesinin Hikmeti

Sonra, "Hırsızlık eden erkek ve hırsızlık eden kadın; sabit oldu mu, ellerini kesin, kazandıklarına cezaen Allah'tan kelepçek. Çünkü Allah azîzdir, Hakimdir." Âyet-i kerimesinde, Ailâhü Teâlâ hazretleri, önce *3jiİJ\j "Erkek hırsız," buyurdu sonra da, "Kadın hırsız" buyur¬du. Zina âyetinde ise; "Zâniye ve zânî... hemen bunlardan her birine yüz değnek vurun, Allah'ın dininde bunlara bir acıyacağınız tutmasın, Al¬lah'a ve Ahiret Günü'ne gerçekten inanıyorsanız! Hem mümin¬lerden bir taife azaplarına şahit olsun! Âyet-i kerimesinde ise, önce "Zina eden kadın," bu¬yurdu daha sonra da, "Zina eden erkek" buyurdu. (Bunun sebeb ve hikmeti şudur:) Zira muhakkak hırsızlık, kuvvet ile olan bir iştir. Erkekler, kadınlardan daha kuvvetlidirler. (Onun için hırsızlık âyetinde, önce erkekler zikredildi; sonra da kadınlar anıldı...) Zina ise şehvetle olmaktadır. Kadının ise şehveti daha çok¬tur. (2/392) Kadın erkeği kendi nefsine çağırmakla zina olur. (Te¬câvüz ve zoraki olan zina ise çok azdır...) Bundan dolayı bir toplu¬luk bir kadının başına toplansalar bile, kadının isteği olmadan kadına zina edemezler. İşte bundan dolayı denildi ki: -"Ailâhü Teâlâ hazretleri. "Ve Âdem rabblne âsi oldu da şaşkın düştü;" buyurdu da; Hazret-i Havva, Âdem Aleyhisselâm'dan önce yasak ağaçtan yediği ve Adem Aleyhisselâm'ı ondan yemeye davet ettiği halde, niçin; -"Havva âsî oldu," buyurulmadı."

Hırsızlık ve ZInâ Cezalarının Farkı

Denildi ki: Hırsızlık yapan kişinin eli kesil (meşine hükme-dil)di. Bu onun hırsızlığı eliyle yaptığı içindir. Ama nesil kesilme¬mesi için, zina eden kişinin kendisiyle zina ettiği zekerinin kesil¬mesine hükmedilmedi. Yine zina eden kişi, cima lezzetini bütün bedeniyle yaşadığı içindir. Nisâbûrî (r.h.) buyurdular: Hırsızın elinin kesilmesine hükmedildi. Çünkü hırsız zengin (mal sahibinin) eli mesabesinde, dayanak (ve direği) sayılan malını çalıp aldı. Hırsız sanki bir insanın elini almış gibi oldu. Bundan dolayı bakasının hakkı için onun eli alınmış oldu.

Hırsızlık Mahrumiyeti Gerektirir

Denildi ki: Ailâhü Teâlâ buyurdu: "Halbuki göklerin ve yerin hazineleri Allah'ındır." Kulun yanında olan ve insanların sahip olduğu her bir mal, Hak Teâlâ hazretlerinin hazinesinden kendisine verilmiş bir mal¬dır. Kul onun hazinedarıdır. Kul her ne zaman, izinsiz olarak e-fendisinin hazinesine tecâvüz ederse; efendisinin hazinesine hıya¬netle tecâvüz ettiği aletten kesilme siyâsetine müstahak olur. (Yani tecavüzü kendisiyle gerçekleştirdiği yetki ve âletten mah¬rum edilir...) Bu alet ise tecâvüz eden kişinin elidir...

İbâdetlerde Hırsızlık

Sonra hırsızlık, mallarda olduğu gibi ibâdetlerde de olur. Hadis-i şerifte buyuruldu: Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Hırsızlık bakımından insanların en kötüsü namazından ça¬lan kimsedir!" Sahabeler (r.a.) hazerâtı buyurdular: -"Ya Resûlallah (s.a.v.)! Namazından nasıl hırsızlık eder (ve çalar)?" Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Namazının rükû'u ve secdelerini tam yapmaz!"

Altmış Yıllık Namazın Boşa Gitmesi

Hadis-i şerifte buyuruldu: -"Muhakkak ki adam altmış sene namaz kılar. Ve hiçbir na¬mazı kabul olunmaz. Zira o kişi, rükû'u tamamlar, secdeyi ta¬mamlamaz; secdeyi tamamlar; ama rükû'u tamamlamaz (yani ta'dil-i erkâna uymayarak yanlış namaz kılar...)"' Terğîb ve Terhîb'de de böyledir. Bu gibi namaz kılan kişilerin sağı, vuslata nail olmaktan kesilirler. Bunlar, muradlarına asla ulaşamazlar. Belki devamlı hicranda ve kesiklikte kalırlar. Bu ise en kötü edepsizliktir. Belki Allâhü Teâlâ hazretlerinin emrettiği şeyde kusur etmektir...

Münafık ve Yahudiler

Yüce Meali: Ey o şanlı resûlî Seni mahzun etmesin o küfürde yarış edenler. Gerek o ağızlarıyla "âmenna" deyip de kalpleri mümin olmayanlardan olsun ve gerek yahudi olanlardan... Onlar yalan¬cılık etmek için dinlerler... Sana gelmeyen diğer bir kavim için dinlerler... Yerli yerinde söylenen kelimeleri sonradan tahrif ederler; "size böyle fetva verilirse tutun, verilmezse sakının" derler. Kim ki, Allah onun fitneye düşmesini murad etmiştir; sen, ihtimali yok onun lehine, Allah'tan zerrece bir şeye mâlik olamazsın. Onlar öyle kimselerdir ki, Allah kalplerini tathîr et¬mek murad etmemiştir. Onların dünyada haklan bir zillet, âhirette de hakları azîm bir azaptır.41 Hep yalancılık için dinlerler, devamlı haram yerler... Artık sana gelirlerse, ister aralarında hükmet, ister kendilerinden yüz çevir. Eğer yüz çevirirsen, sana hiçbir zarar edemezler. Şayet hükmedersen, aralarında adaletle hükmet. Çünkü Allah, adalet edenleri sever.4Z Yanlarında Tevrat; onda hükmuliah dururken, seni nasıl hakem yapıyorlar?! Sonra arkasından ne diye dönüyorlar? Öyle¬lerin müminlerle alâkası yok...43

Tefsîr-i Şerifi:

"Ey o şanlı resul!" Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine, "risâlet" unvanıyla hitap et¬mesi, teşrif (şereflendirmek ve onurlandırmak) içindir. "Seni mahzun etmesin o kişiler ki." Yani onların işleri, demektir. Çünkü zatlar, arızalardan kat-ı nazar ettiklerinden (iltifat etmeyip tamamen kesildiklerinde) hüznü ve sevinci gerektirmezler. "Küfürde yarış edenler." Kendisinden bir fırsat bulduklarında küfrü izhâr etme işine Çok hızlı bir şekilde dalmaktadırlar. Bundan maksat Efendimiz (s.a.v.) hazretlerini, kâfirlerin yapmış oldukları işlerden üzülmek¬ten ve mahzun olmaktan nehyetmektir. Çünkü kâfirlere karşı Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin yardımcısı Allâhü Teâlâ hazretleri¬dir. (Yardımcısı Allâhü Teâlâ hazretleri olan hiç üzülür mü?) Âyet-i kerimenin manâsı: Kâfirlerin hızlı bir şekilde yaptıkları küfür ve kötü işlerinden dolayı asla üzülme, demektir. (Kimden meydana gelen küfür?) kişilerden ki," Küfürde koşanları beyan etmektedir. "Ağızlarıyla "âmenna" (Biz İmân ettik!" dediler." maiİ- "Ağızlarıyla" kavî-i şerifinin başındaki be fa) harfi cerre, ' "dediler." Fiiiine taaüuk etmektedir. Konuşma ağız ve dil olmadan olmadığı halde yine burada, konuşmanın ağızlarına taalluk edilmesi; onların dillerinin kalple¬rinde olanı tabir etmediğine işaret içindir. Dilleri üzerine cereyan etmektedir ve konuşmaları ağızlarını geçmemektedir. Ağızlarıyla konuştular ama konuşmaları asla dillerini geçip kalplerine ve iti¬katlarına taalluk etmedi. "Ve kalpleri mümin olmayanlar..." "Dediler" fiilinin zamirinden hâl cümlesidir. "Ağızlarıyla" kavl-i şerifiyle işaret edileni tasrih için getirildi. "Ve gerek yahudi olanlardan..." "O diyenlerden" kavl-i şerifinin üzerine atıftır. Bununla küfürde koşanların beyânı tamamlanmaktadır. Kü¬fürde koşanlar, ikiye taksîm olundular: 1- Münafıklar, 2- Yahudiler... "Onlar dinlerler..." Mahzûf'mübtedâ'nm haberidir. Takdiri, "onlar"demektir. Yani Münafıklar ve Yahudiler dinlerler, demektir.

"Yalancılık etmek için."

Bu kavl-i şerifin başındaki harfi, 1- Ya ameîi takviye içindir, 2- Veya kabuî manâsında dinlemeyi tazammun içindir, 3- Ya dalam-ikey"için"manâsınaiamdır. 4-MefÛi'ümahzûftür....

Yahudi ve Münâfiklarm Çarpıtmaiarı

Manâsı: I - Onlar dinleme işinde mübalağa ediyorlar, 2- Veya ahbar (din âlimlerinin) Allâhü Teâlâ hazretlerine if¬tira için uydurdukları yalanlan kabul etmede mübalağa ediyorlar. 3- Kitaplarını tahrif etmede... 4- Daha ziyadesiyle sizi yalanlamak için sizin haberlerinizi ve sözlerini işitmektedirler. 5- Sonra o sözleri noksanlaştirsın (tahrif etsinler) ve değiş¬tirsinler diye size kulak vermektedirler. 6- Çünkü münafık ve Yahudilerden bir çokları, gelip Efen¬dimiz (s.a.v.) hazretlerinin meclisinde bulunuyordu. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinden hadis dinliyordu. Sonra çıkıp gittiğinde de, -"Ben ondan şunu şunu işittim!" diyordu. Halbuki onları Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinden işitmemişti... "Onlar diğer bir kavim için dinlerler..." Mukaddef mübtedâ'nm ikinci haberidir. Birinci haberi takrir içindir. "Yalancılık etmek için." Kavl-i şerifinden murad edilen manâyı ilki iki vecih üzerine, beyân etmektedir. Buradaki iâm (J) "Allâhü Teâlâ hazretleri kendisine hamd edenden (sözlerini) işitti" sözünde bulunan) "den" manâsına dönmesi gibidir. Çünkü burada, ex^ "Ondan hamdini kabuî etti," demektir. (Bütün bu izahlara göre bu kavl-i şerifin) manâsı şöyledir: Onlar başka kavimlerin sözlerini kabul etmekte mübalağa ederler, demektir. "Sanagelmeyen..." "kavmin ikinci sıfatıdır. Yani senin meclisine hazır olmayanlar, tekebbür (büyüklük taslamak) veya sana olan buğzlarının ifratından dolayı senin mec¬lisine gelmekten çekinenler için (gelip dinlerler) demektir. Denildi: Bunlar (kibir ve düşmanlıklarından dolayı gelip Efendimiz s.a.v. hazretlerini dinlemeyenler), Hayber Yahudileri idiler. (2/393)

"Dinleyenler" ise, Benî Kurayzâ Yahudileri idiler.  

İlâhî Kelâmı Tahrif Ediyorlardı

"YerU yerinde söylenen kelimeleri sonradan tahrif ederler;" "kavmin başka bir sıfatıdır. Yani Allâhü Teâlâ hazretleri, kelâmını vazettikten (inzal edip koyduktan sonra) onlar, ilâhî kelâmı eğiyor ve onu izâle ediyorlar. Bu tahrifi; 1- Ya lafzî olarak yapıyorlar. İlâhî kelâmı ihmal etmek (hiç zikretmemek ve yok etmek) gibi, 2- Veya vasfını değiştiriyorlar. 3- Veya onu muradın dışında bir manâya hamletmek (ve te'vil etmekle...) 4- Ya da, onu varid olduğu manânın dışında başka bir mecraya çekmekle tahrif ediyorlar...

Yahudiler Kabul Etmezler

"Derler." "kavmin (Münafık ve Yahudilerin) başka bir sıfatıdır. Yani onlar, bunu kendilerini işiten kişilerin, kendileri söz et¬tikleri zaman, kendilerini dinlemeleri ve kendilerine tabi olmaları ve bâtıl sözlerini kabul etmeleri için söylüyorlar. Bâtıl olan sözleri¬ne işaret etmektedirler. "Eğersize (fetva) verilirse," Efendimiz (s.a.v.) hazretleri tarafından... "Bu" Tahrif olunmuş (şekilde fetva verilirse...) "Onu tutun," Onun gereğiyle amel edin, o haktır, "Ve eğer verilmezse," Aksine başka şekilde fetva verilirse, "Ondan sakının." Onu kabul etmekten sakının. Sizi ondan sakındırırız, derler.

Sebeb-i Nüzul

Hikâye (Yahudilerin Âyeti Tahrifleri)

Rivayet olundu: Hayber'lilerin soylularından bir erkek soylu bir kadın ile zina etti. ikisi de evli idiler. Onların hadlan (hukukî cezaları) Tevrat'a göre recm idi. Onların şeref (ve soyluluklarından dolayı) ikisini recm etmeyi (kerih gördüler) istemediler. İkisini kendilerinden bir topluluk ile Kurayza oğulları Yahudîlerine gönderdiler. Hatta Kurayza (kabilesi) ve Nadîr oğullarına konakladılar. Onlara: -"Siz, bu adamın halini biliyorsunuz. Onun şehrinde sahip olduğu şerefi de biliyorsunuz. Bizim aramızda bir hadise oldu. Falan erkek ile falanca kadın zina ettiler. İkisi de evlidirler. Bunlar, hakkında hükmetme işini bizim adımıza Muhammed'e sormanızı istiyoruz!" dediler. Kurayza ve Nadîr (oğulları) onlara: -"Vallahi! Muhammed (s.a.v.), bu takdirde size hoşlanmadı¬ğınız o şeyi (bunları recm etmeyi) emreder!" dedi. Sonra onlardan bir kavim, Ka'b bin Eşref, Ka'b bin Esed, Kinâne bin Ebî'l-Hakîk ve başkalarıyla beraber, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine gittiler. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine: -"Ey Muhammed! Evli bir erkek ve kadın zina ettikleri za¬man; senin kitabında onların hadlan nedir? Bize haber ver?" dedi¬ler. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri onlara sordu: -"Siz benim hükmüme razı olur musunuz?" Onlar: -"Evetrdediler. Cebrail Aleyhisselâm recm âyetiyle indi. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri Yahudîlere bunu haber verdi. Yahudiler, bunu yani Al¬lah'ın emrini kabullenmek ve tutmaktan kaçındılar. Cebrail Aleyhisselâm, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine; -"Seninle onların arasında İbni Sûriyâ'yı hakem Kili" dedi. Ve Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine İbni Sûriyâ'yı anlattı. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri Yahudîlere; -"Emred (tüysüz), beyaz tenli, şaşı, "Fedek" te oturan ve kendisine "îbni Sûriyâ" denilen bir genç var onu tanır mısınız?" diye sordu. Yahudiler: -"Evet!" dediler. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri; -"O sizin aranızda nasıl bir adamdır?" diye sordu. Onlar: -"İbni Sûriyâ, (Yahudilerin en büyük âlimidir.) Allâhü Teâlâ hazretlerinin Mûsâ Aleyhisselâm'a Tevrat'tan indirdiğini yeryü¬zünde en iyi bilen kişidir!" dediler. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri; -"Ona haber gönderin (gelsin!" buyurdu. Öyle yaptılar. Ona haber gönderip onu getirttiler. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri ona sordu: -"İbni Sûriyâ1 mısın?" O, -"Evet!" dedi. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri yine sordu: -"Sen Yahudilerin en âlimi misin?" 0: -"Yahudîler, öyle zannediyorlar!" dedi. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, oradaki Yahudîlere döndü: -"Siz İbni Sûriyâ'yı benimle kendiniz arasında hakem tayin ediyor musunuz?" diye sordu. Onlar: -"Evet!" dediler. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, İbni Sûriyâ'ya döndü: -"Kendisinden başka ilâh olmayan, Mûsâ Aleyhisselâm'a Tevrat'ı indiren, sizi Mısır'dan çıkartan, size denizi yaran, sizi boğulmaktan kurtarıp, (düşmanınız) Firavunun âlini (ve hanedanını) boğduran, o üzerinize bulutu gölgelik eden, üzerinize kudret helvası ve bıldırcın etini indiren (size taştan su fışkırtan), vâsi ve bıldırcın etini indiren (size taştan su fışkırtan), içinde helâli ve haramı beyan eden kitabını size indiren; Allâhü Teâlâ hazretle¬rinin aşkına söyle (doğru söyle); sizin kitabınızda zina eden evlile¬rin recm edilmesi hakkında hüküm bulunuyor mu?" İbni Sûriyâ, -"Evet! Var!" (dedi ve devam etti:) -"(Ey Muhammed Mustafa!) Senin bana zikrettiklerine ye¬min olsun ki, yalan söylediğim veya Tevrat'ı tahrif edip değiştirdi¬ğim zaman eğer üzerimize ateşin inip bizi yakmasından korkma-saydım, elbette doğruyu itiraf etmezdim... (Onun için doğruyu söylüyorum!) Lakin sizin kitabınızda bunun hükmü nedir ya Muhammed?" diye sordu. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdu¬lar: -"Sürme milinin sürmedanlığa sokulduğu gibi, erkek tenasül uzvunun kadının fercine girdiğini gören dört âdil şahidin şahitlik¬leri üzerine recm vaciptir." İbni Sûriyâ, -"Tevrat'ı Mûsâ Aleyhisselâm'a indiren Allâhü Teâlâ hazret¬lerine yemin ederim ki, Allâhü Teâlâ hazretleri Tevrat'ta da aynen bu şekilde indirdi!" dedi. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, tbni Sûriyâ'ya sordu: -"Allah'ın emri hakkında ruhsat almaya çalıştığınız ilk hadise hangisidir ve nasıl oldu?" ibni Sûriyâ, -"Biz, şerefli bir kimseyi (işlemiş olduğu hukukî bir suçun¬dan) dolayı yakalar ve onu hâli üzere terk edip bırakırdık. Bir zayıfı yakaladığımız zaman ise ona hemen gereken haddi (hukukî ceza¬yı) uygulardık... (Zamanla) bizim eşrafımızın arasında zina çoğal¬dı. Hatta melikimizin (kralımızın) amcasının oğlu da zina etti. Recm olunmadı. Sonra insanların bayağılarından bir adam zina etti. Kral onu recm etmek istedi. Bunun üzerine onun kavmi aya¬ğa kalktı. (Kamu oyu oluştu.) Halk, krala: -"Vallahi! Bunu recm edemez; ta ki (önce) amcan oğlu fa¬lanca kimseyi recm edinceye kadar...I" dediler... Bunun üzerine biz (israil oğullarının âlimleri) -"Gelin toplanalım! Recmden hafif, soylu ve düşük herkese uygulanabilecek bir ceza koyalım, dedik. Bunun üzerine, 1- Değnek, 2- Yüzünü kömürle karartma cezasını koyduk. Değnek cezası, ziftlenmiş bir ip ile kırk kere vurmaktır. Tahmîm (yüzünü kömürle karartma:) Sonra da ikisinin yüz¬leri karartılır ve sonra da tersine merkebe bindirilip, şehri dolaş¬tırmaktır... İşte bunu recmin yerine koydular..." Yahudiler, İbni Sûriyâ'ya: -"Bildiklerini ne çabuk ona haber verdin! Sen bizim övgüle¬rimize layık değilsin! Lakin yanımızda olmadığın için senin gıybeti¬ni etmek istemedik!" dediler. İbni Sûriyâ onlara: -"Tevrat aşkına benden yemin aldı! Eğer Tevrat korkusun¬dan helak olmaktan çekinmeseydim, elbette ona hiçbir haber vermezdim!" dedi. (2/394) Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, ikisini emretti. Mescidin kapısı¬nın önünde recm olundular. Ve sonra Efendimiz (s.a.v.) hazretleri şöyle buyurdular: -"Allah'ım! Muhakkak ki ben, onların senin emrini öldürdük¬leri zaman, ilk diriltenim!" İşte bu hadise üzerine Allâhü Teâlâ hazretleri, işte bu Sure-i Maide'nin 41. ayeti celilesini inzal buyurdu. "Ve kim ki," Şartıyyedir. "Allah onun fitneye düşmesini murad etmiş¬tir;" Onu dalâlete düşürmeyi veya onu rezil rüsvâ etmeyi murad etmiş ise o kişi kim olursa olsun; "Sen, ihtimali yok onun lehine, mâlik olamazsın." Buna gücün yetmez. "Allah'tan zerrece bir şeye," Onu defetmede... İşte onlar," Münafıklar ve Yahudiler, "Öyle kimselerdir ki, Allah kalplerini temiz etmek murad etmemiştir." Yani küfür pisliğinden ve dalâlet kirinden temizlemeyi murad etmedi. Çünkü onlar, küfür ve dalâlete battılar. Küfür ve dalâletin üzerinde ısrar ettiler. Ve onlar, kendi istek ve arzularıyla kendilerine külliyen (tamamen) hidâyeti tahsil etmekten sarf-ı nazar ettiler (yani kaçındılar).

"Onlara vardır."

"Daima haram yerler..." Münafık ve Yahudflere vardır"dünyada hakları bir zillet..." Amma münafıkların zillet görmesi, rezil olmaları, münâfik oldukları anlaşılmakla nifaklık örtülerinin yırtılması (içyüzlerinin anlaşılması) ve münafık oldukları Müslümanlar tarafından bilin¬mesi... Yahudilerin zilleti ise, zillet, aşağılanma, cizyeye bağlanma¬ları ve onların Tevrat'ın nassını gizlediklerinin ortaya çıkıp rezil ve rüsvâ olmalarıdır.

"Ve âhiret'te de hakları..."

Dünyevî zillet ile beraber (âhirette de onlar için ...) "Azîm bir azaptır." Bu da ebediyen cehennem ateşinde kalmalarıdır.

Yahudi ve Münafıkların Vasıfları

"Hep yalancılık için dinlerler,"

Daha Öncekinin tekrarıdır. Daima haram yerler Rüşvet gibi haram yerler. Kökünü kazıdığı zaman (söylenen) "ben onun kökünü kazıdım" kelimesinden gelmektedir. Çünkü haramlar da bereketin kökünü kazırlar. (Yani bereketi yok ederler...) Artık sana gelirlerse,") fesahat içindir. Yani halleri bu şerh edildiği gibi olduğu zaman; kendi arala¬rında çıkan mesele ve husûmetlerde seni hakem tutarak sana geldikleri takdirde; "İster aralarında hükmet, ister kendilerinden yüz çevir. Eğer yüz çeviriteişih hâlini beyân ve iki tercihin eserini açıklamaktadır. "Sana hiçbir zarar edemezler." Senin kendilerinden yüz çevirmen (veya kendilerine doğru ve adaletli yolu göstermen) sebebiyle onlar düşmanlarıyla sana hiçbir zarar vermezler. Zira;"Allah seni insanlardan koruyacak."

Adaletle Hükmet

"Şayet hükmedersen, aralarında adaletle hükmet." 0 emir olunduğun adaletle hükmet! Recm âyetinde adaletle hükmettiğin gibi...

Âdil Kişiler

"Çünkü Allah, adalet edenleri sever. Allâhü Teâlâ hazretleri, âdil kişileri sever ve onları her türlü kötülüklerden, hoş olmayan serlerden ve mahzurlu durumlardan muhafaza edip tam korur. Ve Allâhü Teâlâ, âdil kişilerin şân ve şereflerini büyütür. Onları tazım sahibi kılar. Hadis-i şerifte buyuruldu: -"Adaletli kişiler, nurdan minberler üzerinde Allâhü Teâlâ hazretlerinin katındadırlar."

Allah'ın Hükmünü Beğenmeyenler

"Yanlarında Tevrat (ki); onda hükmullah dururken, seni nasıl hakem yapı¬yorlar?!" Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine ve onun Allâhü Teâlâ hazret¬lerinden getirmiş olduğu kitabına (Kur'ân-ı kerime) inanmadıkları halde onu hakem tayin edenlerin hallerine hayret ve taaccüp¬tür... Halbuki kendilerinin kendisine imân etmeye davet olunduk¬ları kitaplarında da o hüküm o şekilde nas olunmuştur. Bu kavl-i şerif, onların "tahkînY'den maksatlarının hakkı bil¬mek ve şeriatı ikâme olduğuna tembihtir. Onlar bununla kendileri için en ehven (Tevrat'ın hükümlerine göre daha basit ve en kolay bir şeyi) istediler. Fakat onların istedikleri gibi (recmi kaldıran ve basitieştiren bir) hüküm onlara verilmedi. Allâhü Teâlâ hazretleri, onların zannettiği gibi hükmetti. "Onda Allah in hükmü var," kavl-i şerifi, " "Tevrat'tan hâldir. Veya zarf olmakla merfudür. Eğer onu kendi¬sinde bulunan zamirden sen mûbtedâ kılarsan mahallen merfu olur. "Sonra dönüyorlar?," "Seni nasıl hakem yapıyorlar," kavi-i şerifinin üzerine atıftır. Taaccüb hükmüne dâhildir. jLi "sonra" kelimesi, rütbede terâhî içindir. "Bunun arkasından," Seni hakem tayin ettikten sonra, demektir. Bu katiyetle bi¬linen bir şeyi tasrih etmek içindir. Istibâdi te'kfd ve taaccüb içindir. Yani: Seni hakem tayin ettikten ve senin hükmüne razı ol¬duktan sonra, senin onların kitabına muvafık olarak vermiş olduğun hükümden yüz çeviriyorlar, demektir.

Allah'ın Hükmünü Beğenmeyenler

"Öylelerin alâkası yok..." Zikredilen ilâhî hükümden yüz çevirenlerin, (43) "müminlerle..." Evvelâ onların kendi Kitaplarına İmânları yoktur. Ondan yüz çevirdikleri için... İkinci olarak da, senin onların Kitaplarına muvafık olarak vermiş olduğun hükme imânları yoktur. veya onların sana İmânları yoktur, demektir.

Adalet ve Zulüm

Bu âyet-i kerimede, zulmün zemmi (kötülenmesi) ve adale¬tin övülmesi vardır. Haram ve rüşvete büyük bir darbe vurulup yerilmektedirler.

Rüşvet Ehli Cehennemliktir

Hadis-i şerifte buyuruldu:

"Haramdan meydana gelen her ete en layık olan şey cehen¬nem ateşidir." -"Allâhü Teâlâ hazretleri, rüşvet veren, rüşvet alan ve rüşve¬te aracı olana lanet etti." Hadis-i şerifin metninde geçen kelimesinden mu-rad, rüşvet alan ile rüşvet veren arasında yürüyen ve aracılık yapan kimsedir.

Boğaz Derdi

Mesnevi'de buyuruldu: Tane arayan nice kuşlar vardırî Boğaz hırsı, onların boğazlarının kesilmesine sebep olur! Mide derdince nice kuşlar vardır. Damın kenarında kafes içinde mahpusturlar. Suda emniyet içinde nice balıklar vardır. Boğaz hırsı yüzünden oltaya düşerler. Bu hal yüzünden Hârut ile Mârut , Çıkamamışlardır, tekrar gökyüzüne

Rüşvetin Çeşitleri

İmam Hassaf (r.h.)'ın "Edebü'1-Kadi" isimli kitap da zik¬redildi. Rüşvet dört kısım üzeredir. 1- Korkudan verilen, 2- İş için verilen, 3- Memuriyet için verilen, 4- Adaleti sapıtmak için verilen, (Birincisi) ya kendisinden korktuğu için, onun korkusunu kendi nefsinden defetmek için rüşvet verir. (2/395) (ikincisi:) Kendisiyle Sultanın arasında iş gördürmek için rüşvet verir. (Üçüncüsü:) Sultandan bir memuriyet almak için rüşvet ve¬rir. (Dördüncüsü:) Kadının kendisinin lehine hükmetmesi için rüşvet verir...

Rüşvetin Helal olduğu yer

Birinci durumda, kendisinden korkulan kişinin rüşvet alması helal değildir. Çünkü insanları korkutmaktan el çekmek, zulüm¬den çekmektir. Zulümden el çekme ise şeriata göre vacip olan bir haktır. İnsanları korkutarak (sonra da onları korkularından emin kılmak için onlardan) rüşvet almak asla caiz ve helal değildir... Fakat (zâlim, birinin şerrinden) korkan kişinin (can, mal ve namusunu emniyete almak için ilgili zâlimlere) rüşvet vermesi helaldir. Çünkü bu rüşveti malını ve nefsini korumak için yapmış oluyor. Canı korumak uğrunarnal vermek caiz olup şeriata muva¬fıktır.

Memur ve Rüşvet

ikinci durumda iş görmekle vazifeli memurların rüşvet almaları haramdır. Çünkü Müslümanların işlerini mal karşılığı ol¬maksızın görmek (görevli ve yetkili kişilere) vaciptir. Onların bu iş karşılığında ayrıca (ücret veya) rüşvet almaları haramdır.

İş İçin Rüşvet

Üçüncü durumda (sultandan bir memuriyet almak için yani herhangi bir işe girmek veya bir iş almak için ilgili kişilere) rüşvet vermek ve ilgili kişilerin rüşvet almaları da haramdır.

Adalet Dağıtanların Rüşveti

Dördüncü durumda, mahkeme görevlilerinin her türlü du¬rumda rüşvet almaları haramdır. İsterse bu, hakkı savunmak ve zulmetmek için olsun fark etmez. Zulümden dolayı rüşvet almalarının haram olması iki yön¬dendir: Birincisi aldığı rüşvettir, haramdır. İkincisi de, aldığı şey, haksız yere hüküm vermesine ve zu¬lüm etmesine sebep olmaktadır; yine haramdır. Haklı (yani haklı olduğun bir davada senin lehine hüküm vermeleri için) kadılara rüşvet vermek ise tek bir sebepten dolayı haramdır. O da kadıların bir vacibi ikâme etmeleri (zaten üzerle¬rine gerekli olan bir işi görmeleri) için mal almalarıdır.

Hediye Vermek

İlgili kişilere bahşiş ve hediye eğer (mıskalı zerre kadar bir haksızlık ve zulmü varsa) caiz değil ve haramdır. Yok tamamen haklı bir sebebe dayanıyorsa caizdir.

Aracıların Hediye Almaları

İbni Mesûd (r.a.) hazretleri buyurdu: Kim bir hakkın hak sahibine kavuşması için şefaat eder veya bir zulmün defedilmesi için aracı olurda, bunun karşılığında ken¬disine bir hediye takdîm edilir de o kişi de eğer o hediyeyi kabul ederse, suht (haram)dır..."

Hakim ve Belediyecilere Hediye

"Nisâbü'l-îhtisâb" isimli kitapta buyuruldu: -"Muhtesib" ve kadı kendisine bir şey hediye edildiği za¬man; o hediyeyi veren kişinin kadılık ve hisbeye (belediyeye) bir işi düştüğü için onları, kendisine verdiğini bilirlerse, onun hediyesini kabul etmezler. Eğer o kişinin hediyesini kabul ederlerse, rüşvet almış olurlar. Amma (daha önce arkadaş ve dostu olup) o hediyeyi kadılık ve belediye (de bulunan bir iş için değil de) dostluk, sevgi ve ar¬kadaşlıktan dolayı verdiğini bilirlerse, almalarından bir beis yok¬tur.

Sahabelerin Hediyeleşmeleri

Sahabeler (r.a.) hazerâtı kendi aralarında çok hediyeleşirler-di. Çünkü hediyeleşmek, sahabelerin âdetlerindendi. Ve sahabe¬ler, vermiş oldukları hediyelerden dolayı kimseden bir şey bekle¬mez ve onu kötüye kullanmazlardı. Sahabeler, sadece sevgi, mu¬habbet ve dostluk için hediyeleşirlerdi. Hediyelerinin reddedilme¬sinde yalnızlık hisseder ve üzülürlerdi. Dolayısıyla onların hediyele¬rinde asla rüşvet manâsı olmazdı. Bundan dolayı sahabeler, bir¬birlerinden hediyeleri kabul ederlerdi.

Sultanların Verdikleri

Âlimlerden bir topluluk buyurdular: Sultanların hediye, bahşiş ve verdikleri şeyler, zengin- fakir herkese helaldir. O malın haramdan olduğu kesinlikle bilinmedik¬çe almak caizdir. Verilen maldan bilinmeyen haramlılık ise veren kişiye aittir. (O mal haram ise günah verenedir...)

Gayr-i Müslimlerden Hediye

(Gayr-i Müslimlerden hediye kabul etmek caizdir... Bu ko¬nuda) Âlimler buyurdular: -"Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, iskenderiye Meliki Mukavkıs'ın (kendisine göndermiş olduğu) hediyelerini kabul etti. (Gayri müslimin hediyelerini geri çevirmedi...)

Gayr-i Müslimlerden Borç

(Gayr-i Müslimlerden borç almak caizdir. Alimler buyurdu¬lar...) Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, Yahudilerden borç aldı. Allâhü Teâlâ hazretleri, Yahudiler hakkında. "(Yahudiler) boyuna haram yerler..." buyurduğu halde Efendimiz (s.a.v.) hazretleri onlardan borç alırdı.

Çarşıda Mal Almak

Çarşı (ve pazarda) bir şey almanın hâli ise şöyledir. Ne za¬man sen onun ekseriyetinin haram olduğunu bilirsen o malı tam teftiş etmeden satın alma. Eğer haram çok olup ekseriyet (ço¬ğunluk) değilse; sen o malın helalini sormak sana düşer. Efendi¬miz (s.a.v.) hazretleri ve ashabı, çarşı ve pazar ehlinde faiz, gasp, hile ve aldatmaların olduğunu bildikleri halde, yine de çarşıdan alış veriş yaparlardı.

Haram Kazançların Bazıları

Haddâdî (r.h.) buyurdular: -"Suht (haram kazançların baziları)şunlardır; 1 - Şarap parası, 2- Domuz, 3- Meyte (ölü hayvan satma), 4- Damızlık erkek hayvanların tohumlarını satmak, 5- Mersiye söyleyen (ve halkı ağlatan kadının) aldığı ücret, 6- Şarkıcı kadınının (ve erkeğin) aldığı para, 7- Sihirbazın, 8- Büyücünün (o işlerden kazandığı para), 9- Torpil yapanların aldıkları, 10- Şefaatçilerin (aracıların) aldıkları hediyeler, 11- Zinâkâr kadına mehri (ücreti yani Mut'a parası), 12- Kâhinlere verilen (ağız) tatlılığı (ücret), 13- Fal bakanların aldıkları ücret, 14- Gaibten haber verdiğini söyleyen (yalancı) kişilerin aldık¬ları ücret, 15- Ve bunlara benzer ücretlerin hepsi bu şekilde haram¬dır...

Çalgıcıların Kazançları

(Haddâdî) buyurdu. Hazret-i Ömer (r.a.), Hazret-i Ali (r.a.) ve İbni Abbas (r.a.) hazretleri buyurdular: -"Kaval çalan, teğannî (şarkı- türkü söyleyip) para kazanan kişinin aldığı malın haramlığı, rüşvetin haram olmasından daha hafiftir. Çünkü mal sahibi ona aralarında bir akit olmaksızın kendi ihtiyarının (arzu ve isteğinin) dışında mal vermektedir.

Borçlunun Evinde Bir Şey yemek

Ibni Keysân (r.h.) buyurdular: Hasan Basrî hazretlerinden işittim; "Bir adamdan eğer se¬nin alacağın varsa, senin gidip onun yani borçlunun evinde bir şey yemen suht (haram)dır.

Kalp Helal Gıda İle Saflaşır

Ey takvâlı mümin (kardeşim) sana bütün işlerinde İhtiyatlı davranmanı tavsiye ederimi Ta ki şüpheli şeylere düşmeyesin, hatta belki harama düşmeyesin! Kalbin tasfiyesi ancak helal gıda¬larla hasıl olur. Hafız (k.s.) buyurdular: "Şehrin sofusunu gör! (Sofuluk iddiasında bulunan şahsa bakî) ki, Nice şüpheli lokmaları yemektedir... Güzel alef (yem) yiyen hayvanın, Kuyruğu uzun olsun diye...." (Hafız Şirâzî k.s. hazretlerinin) bu beytinden kast olunan manâ şudur: Şüpheli şeylerden kaçınmayan kişi; yeme ve içmede hayvana benzetildi. O da hayvan gibi bulduğu her şeyi ayırt et¬meksizin yemektedir. Zira şüpheli şeylere dalmak hırsın kemâlin-dendir. Eğer onun hırsı olmamış olsaydı, elbette o zaman helal gıdalarla kanaat ederdi. Az olsa bile... Hayvanlar, çok yemek, iç¬mek, ve uyku ile büyümektedirler. (Onlara mahsus) tabiatın hik¬meti budur...

Tevrat

Yüce Meali: Filvaki, biz Tevrat'ı indirdik. Onda bir hidâyet, bir nûr vardı. Müslim olan peygamberler, yahudilere onunla hükmederlerdi. Rabbaniyyûn ve ahbar da, Kitâbullah'ın muhafazasına memur edilmiş olmaları ve üzerine nazır ve murakıb bulunmaları hasebiyle hükmederlerdi. Artık insanlardan korkmayın; benden korkun. Benim âyetlerimi birkaç paraya değişmeyin ey hâkimler. Her kim Allah'ın indirdiği ahkâm ile hükmetmezse, onlar hep kâfirlerdir. Hem onda üzerlerine şöyle yazdık: "Cana can, göze göz, buruna burun, dişe diş, cerhler birbirine kısastır". Kim de bu hakkını sadakasını sayarsa, o ona kefaret olur. Ve her kim, Allah'ın indirdiği ahkâm ile hükmetmezse, onlar hep zâlimlerdir.4S

Tefsîr-i Şerifi:

"Muhakkak ki, biz Tevrat'ı İndirdik." Tevrat olduğu halde, "Onda bir hidâyet," Şeriatları ve hükümleri hakka hidâyet edip ileten ve insanları Hakka irşâd eden.... "Ve nûr." Onlara tembih ettiği hükümleri keşfedip, tam açan, aydınlatan ve taalluk eden ve cehaletin zulümâtı ile kapalı şeyleri açan demektir. Nebiler onunla hükmederlerdi." İsrail oğullarının peygamberleri, demektir. Tevrat'ın hükümleriyle hükmederler ve insanları onunla amel etmeye sevk ve teşvik ederlerdi. Müslim olanlar". (2/396)

Müslim Nebî Ne Demektir?

Sual: Eğer sen desen ki: Peygamberler zaten İslâm'ın en büyük ve en doruk noktasındadırlar. Burada peygamberleri Müslüman bir adam diye övmenin keyfiyeti nedir? Peygamberlikle vasıflandıktan sonra Müslümanlık ile vasıflanmaları, yüksek dereceden düşük bir dereceye düşürmek manâsı çıkmaz mı?" Cevâb: Derim ki: Bazen vasıf (mevsûfu övmek için değü de, mevsûf sebebiyle o) vasfı, medh etmek için zikredilir. (Böyle durumlarda) sıfatın faydası, büyük bir zâtın o sıfata sahip olmasıyla o sıfat ve vasfın derecesinin yükselmesi ve vasfının büyüklüğüne tembih olur. Peygamberler salâh ve meleklerin imân ile vasıflan¬maları gibi... Onun için; -"Vasıfların en şereflisi, eşrafın vasıflarıdır," denildi. Efendimizi (s.a.v.) Övmek (Hassa-ı Nâzım r.h.) buyurdular: -"Ben Muhammed Mustafa (s.av.) hazretlerini, sözlerimle medh etmiyorum... Bilakis Muhammed Mustafa (s.av.) hazretleriyle sözlerimi medh ediyorum!"

Rabbaniler ve Ahbâr

Yahudiler için..." "hükmeder," fiiline taalluk etmektedir. Yani peygamberler, Tevrat ile Yahudilerin arasında hükmediyorlar. Lâm (J) beyân içindir. Hükmü onlara tahsis etmektedir. Veya onlar için umumî olması içindir ya da onların üzerinde, demektir. Yahudiler için denildiği gibi... "Rabbaniyyûn ve ahbar da/' "Peygamberler" üzerine atıftır. Çünkü Rabbaniler ve ahbar da peygamberler gibi Tevrat ile hükmediyorlardı. "Rabbaniler ve ahbar, Harun Aleyhisselâm'ın zürriyetinden gelen, zâhid ve âlim kişilerdi. Peygamberlerin yolunda giden, Yahudilerin içinde en dindarları onlardı. "Kİtâbullah'ın muhafazasına memur edilmiş olmaları..." Yani peygamberler tarafından onu korumakla memur edilmiş olanlar, demektir. "Allah'ın kitabı," Tevrat'tır. Peygamberler, onlardan mutlak olarak Tevrat'ı zayi olmaktan ve tahrif edilmekten muhafaza etmelerini istemişlerdi. Bu isteğin Salât-ü selam üzerlerine olsun o peygamberlerden olduğundan asla şüphe yoktur. Peygamberler, onları (Rabbâniyyûn ve ahbârı) kendilerine halife tayin etmiş ve ondan hiçbir şeyi ihlâl etmeksizin Allah'ın kitabıyla hükmetmelerini istemişlerdi.

"kavî-i şerifin başındaki (^) be harf4 cem, sebebiyet için

"hükmeder,"fiiline taaüuketmektedir. Yani, Rabbaniler ve ahbâr da (peygamberler gibi), Tevrat'ı muhafaza etmeleri sebebiyle onunla hükmediyorlar. Zira (başta Mûsâ Aleyhisselâm olmak üzere bütün) peygamberler onlara (Rabbaniler ve ahbara) Tevrafı muhafaza etmeleri ve onunla amel etmelerini vasiyet ettiler.

  "Ve   üzerine   nazır   ve   murâkıb bulunuyorlardı."

Murâkıb kişilerdi. Onlar, Tevrat'ı değiştirmemeleri için Yahudilerin eline terk etmiyorlardı. "Şahitler" kelimesi, kelimesinden gelmektedir. O da hazır olmak, demektir.

İnsanlardan Korkmayın

"Artık insanlardan korkmayın;" Kim olursa olsun, ey reisler ve ahbâr (âlimler), sizden önceki peygamberlerin ve şiânız (ardında yürüdüğünüz büyüklerinizin) muhafaza ettiği o (ilâhî kitabın) hükümlerine riâyet edin ve ona uyun.

Allah'tan Korkun

"Benden korkun," Onun hukukuna riâyet etmeyi ihlâl etmekten benden korkun! Bu kavl-i şerif ile onlar (Rabbaniler ve ahbâr ve dolayısıyla hüküm vermek mevkiinde olan bütün insanlar) 1- Hükmettiği şeylerden Allah'tan başkasından korkmaktan nehy olundular. (Yani hüküm verenler, sadece ve sadece Allah'tan korkmalıdırlar. Verdikleri hükümlerden hiçbir kimseden korkmamalıdırlar...) 2- Hiçbir zâlimden korkarak ona yaltaklanma (ve yağcılık) edilmemelidir. 3- Veya büyüğün murakabesinden korkulmamalı (Allah'tan korkulmalıdır...) Bu âyet-i kerime (her ne kadar Yahudi ahbâr ve Rabbanilerinden söz ediyorsa da onun) hükmü Müslüman hâkimleri de içine almaktadır. (Müslüman hâkimlere seslenmektedir...)

Allah'ın Âyetlerini Satmayın

"Ve benim âyetlerimi değişmeyin (satın almayın)." "Satmak," bir eşyayı semen (altın-gümüş veya izafî değeri olan para) ile değiştirmektir. Yani malın karşılığında para almak, demektir. Sonra bu kelime, bir şeyi kendisinin bedeli olan muayyen herhangi bir şey karşılığında alma işinde istiare yoluyla kullanıldı. Veya almanın manâsı, ona rağbet etmek, ona yönelmek ve verilen şeyden yüz çevirmektir. Yani kitabımda bulunan âyetleri, ondan çıkararak, onda bulunmayan bir şey ile değiştirmeyin, demektir. Veya onunla amel etmeyi terk ederek, onu değiştirmeyin. Siz kitabımdan bedel kendi nefsinizden uydurduğunuzu tutuyor¬sunuz, demektir. "Birkaç paraya..." 1- Rüşvet, 2- Makam, 3- Mevki, 4- Diğer dünyevî hazlar, 5- Şan, 6- Şöhret, 7- Ve benzeri şeylere değiştirmeyin... Her ne kadar bu dünyevî hazlar (ve rantlar) az bir menfaat sağladıkları halde, kendileri aslında rezalettir. Onları yapmakla kişinin terk ettiği (uhrevî) makamlar yanında bunlar birer zillet ve hiçtirler.

Dünya Bir Cifedir

Ne güzel buyurmuşlar: Bu cihan bir cîfedir. Bu dünya murdardır. Bu dünya bir leştir. Bu dünya çok ucuz ve basit bir şeydir. Bu murdar şeye nice insanlar nasıl da haristirler. Onu elde etmek için nasıl da cân atıyorlar.

Hayat Kesilmeye Mahkumdur

Doğrusu sonuçta bizim hayatımız kesilmeye mahkumdur. (Çocuğun sütten kesilişi gibi...) Onun için az çalış! Kelâm tamam oldu.

Hiçbir Sebeple ilâhî Kitap Değiştirilemez

(Yahudî âlimlerin Tevrat'ı değiştirmeleri iki sebebe dayanıyordu: 1- Kral korkusu, 2- Menfaatlerin celbi...) Tevrat'ı tahrife kalkışmaları, zararı defetmek Kralın hışmından ve cezalandırmasından korkup değiştirmeleri gibi.... Veya menfaatlerin celp edilmesi ve dünyevî hazlar için Tevrat'ı değiştirmeleri gibi... Bundan dolayı bu âyet-i kerimede her ikisinden de açıkça nehy olundular. (Yani: Allâhü Teâlâ hazretleri, "Artık insanlardan korkmayın; benden korkun. Benim âyetlerimi birkaç paraya değişmeyin." Buyurmakla krallardan, korkmamayı yasakladığı gibi dünyevî çıkarlar için ilâhî kitabı tahrif edip değiştirmeyi de yasakladı....)

Allah'ın İndirdiğiyle Hükmetmeyen

'Her kim Allah'ın indirdiği ah¬kâm ile hükmetmezse..." Allah'ın indirdiğini hafife alarak veya inkâr ederek; onunla hükmetmezse.... Kim olursa, olsun bu kişi; onu tahrif edenlerin gerektirdiği gibi (bunlar da); "Onlar hep kâfirlerdir." Allah'ın indirdiğini hafife aldıkları için ve onun gayriyle hükmederek ondan direndikleri için... Bundan dolayı Allâhü Teâlâ hazretleri onları (Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeyenleri Kurıân-ı kerimin değişik âyetlerinde), "Ve her kim, Allah'ın indirdiği ahkâm ile hükmetmezse, onlar hep zâlimlerdir." "Ve kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, hep onlar din¬den çıkmış fâsiklardır. " Buyurarak (onları zâlim ve fâsık olarak) vasıflandırdı. Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeyenlerin küfrü, inkârları sebebiyledir. Zulümleri, Allah'ın indirdiğinin aksine (ve hilâfına) hüküm vermelerindendir. Fısk (ü fücurları) ise, onların Allah'ın indirdiklerinden (ve emirlerinden) çıkmaları sebebiyledir...

Cana Can Göze Göz

"Ve biz yazdık:" Farz kıldık. "Filvaki, biz Tevrat'ı indirdik." Kavi/ şerifin üzerine atıftır. "Onların üzerlerine," Yahudilerin üzerine farz kıldık, "Onda," Tevrat'ta... Cana can," Haksız yere birini öldürdüğü zaman ona karşılık öldürülür, "göz," Gözü çıkarılır.

"Göze,"

Başkasının gözünü haksız yere çıkarttığı zaman, ûu\j "Burun" Kesilir, Buruna." Haksız yere kesmiş olduğu burna karşılık olarak... "Kulak," Kesilir. (2/397) "Kulağa," Zulmen kesmiş olduğu kulağa karşılık olarak... "Diş," Sökülüp çekilir. "Dişe," Zorla çekilip sökülmüş dişe karşılık olarak... "Cerhler (yaralamalar) birbirine kısastır". Kısas sahibidirler... Aralarında müsavat (eşitlik uygulanabilmelerinin mümkün olması ve) bilinmesi haysiyetiyle kısas uygulanır... Amma kendisinden kısas yapmak mümkün olmayan şeylerden ise, kemiğin kırılması, etin yarılması ve içeriye nüfuz edilmesi gibi yerler için kısas yapılmaz. Çünkü bu tür yaralanmaların nihayetine vakıf olmak mümkün değildir. Bu tür işlerde mâlî masrafları tazmin edilir veya âdil bir hakim gereken cezayı verir.

Affeden...

"Kim de bu hakkını sadakasına sayarsa," Hak sahiplerinden biri hakkını tasadduk ederse, "Onunla," Kısas ile... Kim ondan affederse, demektir. Burada tasadduk kelimesinin tabir edilmesi, o işte mübalağa etmek ve teşvik içindir. ," Yani o tasadduk, "Ona kefaret olur." Tasadduk eden kişi kefaret olup, onun sebebiyle Allâhü Teâlâ hazretleri onun geçmiş bütün günahlarını siler. Amma kâfir kişi affederse, küfrün üzerinde kaldığı için ona kefaret olmaz. Hadis-i şerifte buyuruldu: -"Kim cesedinden bir şey, kendisine isabet ederde onu Allâhü Teâlâ hazretlerinin rızası için terk ederse, (bu affı ve bağışlaması) kendisine kefaret olur."

Üç Şeyi Yapan Cennetliktir

Hadis-i şerifte buyuruldu: -"Uç şeyi kim İmân ile beraber kıyamet gününe getirirse, o kişi; cennetin dilediği kapılarından cennette girer ve cennette dilediği karan "Hûr-i lyn" ile evlenir. Katilini affeden, Her yazılmış (farz) namazın ardında on bir (11) kere, Bismillahirrahmânirrahîm De: 'O Allah tek bir (ehad) dir!1 Allah o eksiksiz sameddir! z Doğurmadı ve doğurulmadı! 3 O'na bir küfüv; denk ve benzer de olmadı!" Sûresini okur ve: Gizli olan (kendisinden başkasının ve hatta alacaklısının bile unuttuğu bir borcu götürüp) ödeyen kişi..."

Bağışlanan Katil

Bazı (âlimler) buyurdular: Hâ (La) harfi, yaralayan ve Katil (öldüren)den kinayedir. Yaralanan kişi, kendisini yaralayanı affettiği, cinayete uğrayan kişi, caniyi bağışladığı zaman; bu bağışlama, cânînin o cinayetten dolayı olan günahlarına kefaret olur. Bu günahtan dolayı âhirette müâhaza ve muhakeme edilmez. Kısas kendisine kefaret olduğu gibi... Ama bağışlayan kişinin ecri ve sevabı ise Allâhü Teâlâ hazretlerindendir .

Allah'ın İndirdiğiyle Hükmetmeyen

"Ve her kimt Allah'ın indirdiği ahkâm ile hükmetmezse," Hükümler ve şeriatlardan... "Onlar hep zâlimlerdir." Zulümde mübalağa edip, hadlerini aşmış ve Allâhü Teâlâ hazretlerinin koymuş olduğu bir şeyin yerine başka bir şey koymuşlardır. Yüce Meali: Arkadan da o peygamberlerin izleri üzerinde Meryem'in oğlu îsâ'yı gönderdik; bir tasdikçi olmak üzere önündeki Tevrat için... Ve ona İncil'i verdik; İçinde bir hidâyet ve nûr... Ve önündeki Tevrat*ı musaddık ve bir irşâd ve mev'ize olarak müttakîler için... 46 Ehl-i İncil de, onun İçinde Allah'ın indirdiğiyle hükmetsin... Ve kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, hep onlar dinden çıkmış fâsiklardır.

Tefsîr-i Şerifi:

"Arkadan da o peygamberlerin izleri üzerinde gönderdik;" "Filvaki, biz Tevrat'ı indirdik." Kavli şerifin üzerine atıftır. Zikredilen peygamberlerin izleri üzerine gönderdik, demektir. "Meryem'in oğlu îsâ'yı," Isa Aleyhisselâm" ı o peygamberlerin akabinde (hemen ardında) gönderdik. Onlardan sonra İsa Aleyhisselâm'ı getirdik.

İlmi bir inceleme

(Haİk arasında,) "Onun izini takip ettim, onun ardına düşmekle ardına düştüm," denilir, cümlesi, ?f "Ben ona tabi oldum," demektir. fiili, bir mefûle müteaddidir. (Çünkü) sen; "Ben falanca ile onun izini takip ettim," dediğin zaman, cümlenin manâsı, "onu onun ardına düşürdüm," olur. İzini takip etmenin) hakikati, bir şeyi, başkasının ardı sıra ve izinde getirmek, demektir. Buradaki şedde müteadditlik için değildir. Taz'îf (şedde) ba¬zen de mücerred fiil manâsına olur. Meselâ: fili ile fiilinin aynı manada olmaları gibi... Lakin LM fiili be (^) harfi cerriyle ikinci mefûle müteaddî olur. Burada fiilin birinci mefûiü mahzûftür. Yani: "Kendilerini zikrettiğimiz peygamberlere Isa Aleyhisseiâm 'ı tabi kıldık ve İsa Aleyhisselâm 'ı onların ardından gelenlerden kıldık!" demektir. Burada mefûlhazfedildi. "onların eserleri üzerine," kavl-i şerifi mahzûf olan mefûl makamına kâim kılındı.

İncîl Tevrat'ı Tasdik Eder

"Bir tasdikçi olmak üzere ö- nündeki Tevrat için..."

İsa Aleyhisselâm, '"dan hâldir.

"Ve ona İncil'i verdik;" "Ve gönderdik;" kavN şerifin üzerine atıftır. "İçinde bir hidâyet ve nûr..." Tevrat'ta olduğu gibi... Bu kavl-1 şerif, İncil'den hâl olmak üzere mahallen mensuptur. Yani kendisinde bu (hidâyet ve nur) olduğu halde İncil'i ver¬dik, demektir. Sanki şöyle denildi: Hidâyet ve nur üzerine müştemil olan İncil'i verdik. Ve önündeki Tevrat'ı musaddık (tasdik edici)11. Hâlin hükmüne dâhil olmak üzere atıftır. "Ve önündeki Tevrat'ı"kavl-işerifin tekrarı ziyâde takrîr içindir.

Takva Ehline Hidâyet Kaynağıdır

"Ve bir irşâd ve mev*ıze olarak müttakîler için..."

Bu kavl-i şerif, "Tasdik edici" kelimesinin üzerine atıf¬tır. Onunla birlikte hâl cümlesinin tazmine ve içerisine dâhildir. Hepsini onun müştemil kıldıktan sonra hepsini hidâyet kıldı. Şu cihetle ki buyurdu: İçinde bir hidâyet var," Ve İncil'in müttekîler için mev'ize ve hidâyet olmasının tahsisi ise, çünkü onlar (takva ehli) İncil ile hidâyet bulmakta ve onun cadde¬sinden menfaat görmektedirler.

Süleymânî Meşreb

Hafız (k.s.) buyurdular: Eğer o yüzünde Süleyman Aleyhisselâm'ın yüzüğü değilse, 0 kadar hususiyet nakş edip durma! O bir fayda sağla¬maz. Çünkü o yüzükten faydalanmak ancak Süleymânî bir meşreb üzerine olana nasip olur. Kitaptan menfaat görmekte ancak, takva ile rüchân bulan ehli takvaya nasip olur.

Allah'ın İndirdiğiyle Hükmetmeyen

"Ehl-i İncil de, onun i- çinde Allah'ın indirdiğiyle hükmetsin..." Yani biz İncil'i indirdik. Ve biz; "Ehl-i İncil de, onun içinde Allah'ın indirdiğiyle hükmetsin..." dedik, demektir. Ve kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse," Allah'ın indirdiğini inkâr ederek ve küçük görüp hafife alarak... "Hep onlar dinden çıkmış fasıklardır.," Bunlar İmândan çıkmış azgın ve taşkın kişilerdir. Bu âyet-i kerime, İncil'in "ahkâm" (hükümler ve hukukî mese¬lelere) şâmil olduğuna delâlet eder.

İsa Aleyhisselâm

Yine bu âyet-i kerimede İsa Aleyhisselâm'ın müstakil bir şe¬riat getirdiğine delâlet vardı. İsa Aleyhisselâm, az veya çok olsun kendisine amel edilmeye memur olan hükümler içeren bir şeriat getirmişti. Yoksa hususiyetle sadece Tevrat üe amel etmiyordu.

Hâkimlere Büyük Tehdît

Bu ayet-i kerimede hâkimlere büyük bir tehdit vardır. Hadis-i şerifte buyuruldu: -"Âdil kadı kıyamet günü getirilir. Azabın şiddetinden dolayı, iki hurma arasında da bile fasl (taksim ve ayırma) yapmamış olmayı temenni eder. '" Adaletli kadıların hâli böyle olunca, zulüm, haksızlık ve rüş¬vetle iş gören kadıların hâli nice olur?

Imam-ı Âzam ve Kadılık

İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe hazretleri, kadılık etmedi. (Kadılık yapmaktansa) Ölümü tercih etti. Bunun için öldürüldü. Eğer sen kadılık yapmazsan sende ölürsün . Hadis-i şerifte buyuruldu: -"Kadılar üçtür. iki kadı cehennem ateşindedir. Biri de cennettedir. Kadı'nın biri, bilerek haksız hüküm veren kadı işte bu ce¬hennemliktir. Kadı'nın biri de, bilmeyerek, haksız yere hüküm verdi. Ve böylece insanların mallarını (ve canlarını) helak etti. İşte -"Kıyamet günü âdil kâdî getirilir. O kadı, görmüş olduğu şiddetli hesaptan dolayı, bir hurmanın taksiminde de olsa iki kişinin arasında hükmetmemiş olmayı temenni eder." bu da cehennem ateşindedir. Hak (ve adaletle) karar veren kadı ise cennettedir." İmam Sahavî (r.h.) hazretlerinin "el-Makâsıdüi-Hasene" isimli kitabında da böyledir

Hikâye Olundu (adalet ve rüşvet)

İsrail oğulları, kendi aralarında hüküm icra etmesi için üç hâkim tayin ederlerdi. Bir hasım, davasını hâkime ilettiğinde, onun hükmüne râzî olmazsa, ikinci hâkime giderdi. Onun kararına da râzî olmazsa; sonra kalbinin tam mutmain olması için üçüncü hâkime giderdi. Bu hakimleri imtihan için Melek'in biri bir gün insan sureti¬ne girdi. Bir beygire bindi. Bir kuyunun başına gelip durdu. Ada¬mın biri bir inek ve yanında buzağı olduğu halde kuyuya sulamaya getirdi. Adam inek ve buzağıyı suladıktan sonra geri dönmek is¬tediğinde, melek, o buzağıya işaret etti. Buzağı beygirin yanına gelip (sanki onun yavrusuymuş gibi) yanında durdu. Sahibi buzağıya seslendi ve onu çağırdı, ne ettiyse buzağı annesinin yanına gitmedi. Sahibi geldi, buzağıyı sevk etmek ve sürüp götürmek için bütün imkanları kullandı; buzağı yine git¬medi. Melek: -"Ey adam! Bu buzağı benim beygirimin doğurduğu bir yav¬rudur! Git! Buzağımı bırak!" dedi. (Adam şaşırdı. Bir meleke baktı! Bir beygire baktı! Bir de buzağıya... Önce melekin şaka ettiğini sandı. Yine buzağının ba¬şından tutup sürüklemek istedi... Melek, -"Beygirimin doğurduğu buzağıya karışma!" dedi. Adam hayret etti. Büyük bir şaşkınlıkla; -"Hiç beygir buzağı doğurur mu?" diye sordu. Melek: -"Baksana beygirimin yanından ayrılmıyor! Eğer senin ineği¬nin yavrusu olmuş olsaydı, onun yanına giderdi... Adam Meleke; -"Sen beni delirtmek mi istiyorsun?" Tarihte hiç böyle bir şey olmuş mu?" dedi...) Melek ile adam arasında münazaa ve münakaşa büyüdü. Olay mahkemeye aksettirildi. Melek, adamdan önce davranıp, birinci hâkime gitti. -"Eğer buzağının benim (beygirimin yavrusu olduğuna) hükmedersen, sana şu kadar para veririm!" dedi. Hakim rüşveti kabul etti. Mahkemede birinci hakim (aldığı rüşvete dayanarak) buzağının beygirin yavrusu olduğuna hükmetti. Adam buna râzî olmadı. (Mahkemede feryat ve figan etti. Hiç beygir buzağı doğu¬rur mu dedi. Adam, -"Allah'ım aklımı sen koru!"diyordu.) Ve ikinci hâkime gittiler. (Melek yine adamdan önce gidip i-kinci hâkimi gördü. Ona eğer, kendisinin lehine karar verecek o-lursa, ona şu kadar para vereceğini söyledi ve rüşvet teklif etti...) İkinci hâkim de birincisi gibi buzağının beygirinin yavrusu olduğuna hükmedip, buzağıyı meleğe verdi. Adam ikinci hakimin kararına da râzî olmadı. (Adam bağırı¬yordu: -"Bu hâkimler mi deli yoksa ben mi delirdim? Hiç beygir bu¬zağı doğurur mu?"...) Üçüncü hâkime gittiler. (Melek yine o adamdan önce davra¬nıp gidip) üçüncü hâkime rüşvet teklif etti. Üçüncü hâkim; -"Bu hükmü vermeye benim gücüm yetmezi" dedi. (Melek sordu; -"Neden?" Hakim; -"Çünkü ben hayız oldum," dedi. Melek, şaştı. Hayretle sordu: -"Sen ne diyorsun? Hiç erkekler hayız olur mu? Hayız kadınların hususiyetlerinden (kadınlara ait bir hal) değil mi?" dedi. Kadı, melek'e; -"Sen benim sözüme taaccüb mü ediyorsun? Benim sözüme hayret edip şaşıyorsun da, kendi sözüne şaşmıyormusun? Er¬kekler hayız görmedikleri gibi, beygir de buzağı doğurmaz!" dedi. İşte bu hadise üzerine melek; -"İki kadı ateştedir; bir kadı cennettedir!" buyurdu. Bu kelâm onun dilinden nakledilmiştir. Yine bu hadiseyi ba¬zıları, Şeyh Hazret-i Aziz Mahmûd el-Hüdâî el Üsküdârî (k.s.) haz¬retlerinin mübarek ağızlarından naklettiler...

Kurân-I Kerim

Yüce Meali: Sana da bu hak kitabı indirdik; kitap cinsinden önünde olanı musaddık ve üzerine nigâhban hâkim olmak üzere... Onun için sen de aralarında, Allah'ın indirdiğiyle hükmet. Bu sana gelen haktan ayrılıp da, onların arzuları arkasından gitme... Her biriniz için bir şir'a yaptık, bir de minhac... Allah dileseydi hepi¬nizi bir tek ümmet kılardı, lâkin sizi her birinize verdiği şeyde imtihan edecek... O halde durmayın, hayırlara yarış edin; niha¬yet dönümünüz hep Allah'adır. O vakit, O sizlere nelerde ihtilâf ettiğinizi haber verecektir. Ve şu emri indirdik: Aralarında sırf Allah'ın indirdiği ile hükmet, keyiflerine tâbi olma ve onlardan sakın... Allah'ın sana indirdiği ahkâmın birinden seni şaşırtmasınlar. Yine yüz çevirir¬lerse bil ki, Allah onların bazı günahları sebebiyle, başlarına mutlaka bir musibet getirmek istiyor ve her halde insanlardan bir çoğu fâsıktırlar... Durmuşlar da, câhiliyyet devrinin hükmünü mü istiyorlar?! Kimmiş Allah'tan güzel hüküm verecek? Fakat bunu, yakın sânından olan bir kavim anlar.so

Tefsîr-i Şerifi:

"Sana da indirdik;" Ey habibim Ahmedi Resulüm Ya Muhammed (s.a.v.)! "Kitabı," Kur'ân-i kerimi indirdi. İhtiva eder olduğu halde, "Hak ile..." Kur'ân-ı kerim doğruluk ve hak üzere olduğu bir hal ile, "Kitap cinsinden önünde lanı musaddık (tasdik edici...)" Kendisinden önce geçmiş (ve inmiş) olan kitapları, o kitapla¬rın (asıllarının) Allah tarafından indirildiğini tasdik eden. Kendi¬sinde bir sıfat olan ve; 1-Tevhit, 2- Adalet 3- Ve Şeriatın usûlünde ona muvafıktır.

Kurân-ı Kerimin Muhafızlığı

"Ve üzerine nigâhbân hâkim (koruyucu) olmak üzere...  

Diğer Kitapları değişiklikten muhafaza edendir. Kur'ân-ı ke¬rim, kendisinden önce gökten inmiş olan Kitapların; 1-Sıdk, 2- Doğruluk, 3- Sıhhat, 4- Sebatına şahitlik eder ve onların; 5- Usul-ü şeriatlarını, 6- Onların fer'î meselelerini (amelî ve fıkhı taraflarını) ebedî-leştirdi, 7- Onun hükümleri neshedilmiş konularını beyân etmekle o Kitaplara yardım etmektedir. 0 Kitaplardan istifade edilmiş olan hükümlerin neshini Kur'ân-ı kerim beyân etmektedir. 8- (Kur'ân-ı kerimin inmesiyle) o kitaplara ve onların nesh olan âyetleriyle amel etmenin kesildiğini (Kur'ân-ı kerim) açıkla¬maktadır. Hiç şüphesiz, Kur'ân-ı kerimin temyiz olan hükümlerinin meşruluğu (şeriatının geçerli olması) ebediyete kadardır. Diğer Kitapların meşruluğunun (geçerliliğinin) vakitleri geç¬tiği için, ebedî bir kitap olan Kur'ân-ı kerim'in âyetleri onların üze¬rine muhafız ve koruyucu oldu.

Kur'ân-ı Kerim ve Diğerleri

"Onun için sen de aralarında hükmet," Cümlenin başındaki fe harfi, mâ ba'dini mâ kabii üzerine tertib içindir. Yani: Kur'ân-i kerimin sânı zikrettiğimiz gibi (daha önce inen bütün Kitaplar üzerine muhafız ve hakim olunca), kitap ehli kendi aralarında olan meselelerinde sana baş vurduklarında sen onlara hüküm ver; "Allah'ın indirdiğiyle..." Allâhü Teâlâ'nın sana indirdiğiyle hükmetl Çünkü Kur'ân-i kerim (daha önce inen) bütün ilâhî kitapların serî hükümlerine şâmil olan bakî bir kitaptır. "Bu sana gelen haktan ayrılıp da, onların arzuları arkasından gitme..." Kitaptan, onların arzuladıkları (bozuk şeylere) sapmakla... Taalluk eden şeyler, "Tabi olma- uyma" ifadesiyle, sapma, tahrif ve bozma gibi manâların tazmîn etmesi kastedildi. Sanki: Onların hevâ-ü heveslerine tabi olarak, sana indirilen¬den sapma," denildi.

Şerîat Ve Minhâc

"Her biriniz için bir şir'a yaptık, bir de minhâc..." Hıtâb "iltifat"yoluyla bütün insanlaradır. Lakin sadece (o an) mevcut oianiara değil... Belki "tağlîb"yoluyla geçmişte yaşamış olanlara (bunda) hitap vardır. (2/399) Cümlenin başındaki, lam (j) harfi cerri, "Biz kıldık," fiiline taalluk etmektedir. Bir mefûle müteaddidir. Oda,mazı olan "kıldı" fiiliyle olan ihbarı cümledir, inşâf cümle değildir. Car ve mecrûrün müteallikinin üzerine takdimi tahsis içindir. . "Sizden," kavl-i şerifi, sıfat vaki olan mahzûfa taalluk etmektedir Ondan ivaz (bedel) olarak ""hepsi" kelimesi tenvfnü getirildi. Manâsı: Ey bakî ve hâlî olan ümmetleri (Ey gelmiş ve geçmiş olan milletler)! Sizden olan her bir ümmet için kıldık. Yani tayin ettik, Her bir ümmete mahsus bir şeriat ve minhâc koyduk. Hiç¬bir ümmet kendisi için meşru kılınan, kendisine tahsis ve tayin edilen yoldan hata edip şaşırmasın. Mûsâ Aleyhisselâm'dan İsa Aleyhisselâm'a kadar gelen ümmetlerin üzerinde gönderildiği şerîat ve yolları Tevrat idi. İsa Aleyhisselâm'ın gönderilmesinden sonra, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin gönderilme zamanına kadar gelen ümmetle¬rin şerîatı ve yoiları ise Incfl idi. Ama sizler! Ey mevcut olan insanlar (bütün ümmetler!) sizin şeriatınız ve yolunuzu teşrî eden Kur'ân-ı kerimdir. Kur'ân-ı ke¬rimden başkası yoktur. Ancak o vardır. Kur'ân-ı kerime İmân edin! Kur'ân-ı kerimin içinde bulunan¬larla amel edin.

Şerîat

"şir'at," veşerîat,"    kelimeleri, su yolu (vesuya giden yol.) manâsınadırlar. Allah'ın teşri ettiği (koyduğu) dine benzetildi. Allah'ın koyduğu, namaz, oruç, hac, zekât, nikah ve diğer salâh ve güzellikler... (Burada su yolu manâsında olan şerîat kelimesinin Allah'ın dini manâsında kullanılmasının sebebi) su yolu insanın fânî hayatının (susuzluktan ve Ölmekten) kurtuluşuna sebep olan suya ulaştırdığı gibi; din de insanın ebedî hayatının kurtuluşuna sebeb olan Allah'ın emirleri ve yasakların¬dan kanunlara ulaştırdığı için şerîat adı verilmiştir.  

Minhâc

"Minhâc", dinde geniş yol, demektir  . Bu kelime, yol

açık ve geniş olduğu zaman söylenen, den gelmektedir.

"İş açıktır," sözün-  

Önceki Ümmetlerin Şeriatı

Denildi ki; Bunda (yani "Her biriniz için bir şir'a yaptık, bir de minhac..." kavl-i şerifinde) -"Muhakkak ki biz, bizden önce olanların şeriatları üzerine ibâdet ediciler değiliz" sözüne bir delil vardır. Fakat tahkiki yapıldığında (bu kavf-i şerif ve diğer naslar iyice incelediğinde şu gerçek) ortaya çıkar: -"Muhakkak ki bizler, eski ümmetlerin (neshedilmeyip) bakî bırakılan şeriatların hükümleri, eski şeriatlar olmak haysiyetiyle değil de bizim şeriatımız olması haysiyetiyle amel ediyor ve ona göre ibâdet ediyoruz..."

Allah Dileseydi Bütün İnsanları Tek Yapardı

"Allah dileseydi," Allah eğer sizi tek bir ümmet kılmayı dileseydi; "Elbette hepinizi bir tek ümmet kılardı," Bütün asırlarda bir din üzerine ittifak eden bir cemaat ya¬pardı. Sizinle sizden önce yaşayan ümmetlerin arasında hiçbir ihtilâf olmaksızın insanlığı tek bir ümmet yapardı. (Ümmetlerin değişmesiyle hiçbir zaman) dinî bir hüküm değişmez, nesh olmaz ve değiştirilmezd .

İmtihan İçin

"Ve lâkin,"

Lakin Allâhü Teâlâ hazretleri bunu dilemedi. Allâhü Teâlâ hazretleri bütün insanları, tek bir ümmet kılmayı dilemedi. Belki Allâhü Teâlâ hazretleri, ümmetlerin arasında câri olan kanunları ilâhî lisân üzere diledi ki; "Sizi imtihan etmek için..." Sizi imtihan eden kişinin yapmış olduğu muameleyle size muamele etmek için... "Size verdiği şeyde..." Her biri kendi asrına ve o dönemde yaşayan insanlara muva¬fık olarak size vermiş olduğu değişik şeriatlarla sizi imtihan ede¬cektir. Onunla amel ediyor musunuz? Şeriata boyun eğiyor musunuz? Şeriatın (Allah'tan geldiğine itikat edip inanıyor musunuz? Muhakkak ki şeriatların ihtilâfı (değişik ümmetlere değişik şeriatların verilmesi) tebliğ edilen hükmün esası üzerine bina kılı¬nan bir meşiyyeti gerektirir. Bu durum; 1 - Teblîğ edilen hükmün esasını, 2- Sizin maişetinizde (dünya hayatınızda) maslahat ve fayda olan şeyleri, 3- Meâd (âhiretiniz için) faydaları, 4- Veya haktan saparsınız! 5- Hevâ-ü hevese tabi olursunuz, 6- Zararlı şeyleri faydalı şeylerle değiştirirsiniz! 7- Dalâleti hidâyet karşılığında satın alırsınız.

Diken Karşılığında Bağ

Mesnevîde buyuruldu: Veli, Allâhü Teâlâ'ya itiraz etmez. Çünkü Allah; Diken karşılığında bağ verir, Bahçeler, bostanlar ihsan eder... Bağını yaksa, üzüm ihsan eder, Matemi yüzlerce sevinç kaynağına çevirir. Elsize el bağışlar, Zayıfı kuvvetlendirir. Gam ve keder sarhoşunu, sevinç sarhoşuna çevirir.. Verdiği karşılık, maksûdumuzdan çok üstün olduğuna göre, Ona itiraz edilmez .

Hayırda Yarışın

"0 halde durmayın, hayırlara yarış edin;"

İş zikredildiği gibi olduğu (insanların imtihan için değişik ümmetlere ayrıldığından dolayı); dünya ve âhirette sizin için en hayırlı olan şeye kavuşmada yarışın! Kur'ân-ı kerimin içinde bulunan hakikî akâid (sağlam inanç) ve Salih amelleri elde etmek için yarışın! Fırsatları kollamada bir-birinizle yarışın, Bu fazilet yarışında olun. "Nihayet dönümünüz hep Al¬lah'adır.1 Dönüşünüz Allah'adır. İmân eden ve etmeyen bütün insan¬ların dönüşü Allah'adır. hitap zamirinden hâldir. ilâ "O vakit, O sizlere nelerde ihtilâf ediyor idiğinizi haber verecektir." Allâhü Teâlâ hazretleri sizin aranızda hak üzere olan ile bâtıl üzere olan kişinin arasını fasledecek (ayırt edecek) ceza ve mükâ¬fatı verir. İşte o zaman, sizin onunla beraber dünyada kendisin¬den ihtilâf ede durduğunuz, din işinde ve şeriatta hiçbir şaibeniz ve tereddüdünüz kalmaz, (işte işin iç yüzünü anlamış olursu¬nuz...) Zikredilen şeyde bununla tabir edilip ifâde olundu. Haber vermenin vazifesi olan ihtilâfın izâlesinin mevkiinde vaki olduğu içindir...

Allah'ın İndirdiğiyle Hüküm


"Ve şu emri indirdik: Aralarında sırf Allah'ın indirdiği ile hükmet, keyiflerine tâbi olma."

kitap" kavl~i şerifinin üzerine atıftır.

Yani biz sana kitabı indirdik ve hüküm onun içindedir. Onun içindekilerle hükmet, demektir. "Ve onlardan sakın..." Korkarak; "Allah'ın sana indirdiği ahkâmın birinden seni şaşırtmasınlar." Seni şaşırtmaları ve seni kitabın bazısında sarf edip saptır¬maları velev ki azın azı da olsa bile... Bâtılı hak suretinde tasvir etmekle...

Fitne Nedir?

Burada, seni şaşırtmasınlar. Kavl-i şerifinde zikredilen) fitneden 'murad, haktan sapmak ve bâtıla düşmektir. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin hadis-i şeriflerinde olduğu gibi: -"(Allah'ım) hayatın fitnesinden sana sığınırım," Yani sı-rat-ı mustakîm'den sapmaktan sana sığınırım, demektir. İnsanı, haktan bâtıla sarf eden ve insanı asıl maksattan sap¬tıran (ve kötülüğe meyil ettiren) her şey fitnedir.

Sebeb-i Nüzul

Rivayet olundu: Yahudi din adamları, -"Bizi Muhammed'e götürünl Belki onu dininden fitneye dü¬şürürüz!" dediler. Onları alıp Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine götürdüler. (2/400) Yahudî âlimler; -"Ey Ebe'l-Kâsım! Senin de bildiğin üzere bizler, Yahudilerin bilgin ve âlimleriyiz. Eğer biz sana tabi olursak; bütün Yahudiler, gelir sana tabi olurlar. Bizimle kavmimiz arasında bir husûmet var (peyda oldu.) Biz sana mahkemeye geleceğiz. Eğer sen kav¬mimizin aleyhinde ve bizim lehimizde hükmedersen; biz sana İ-mân eder ve seni tasdik ederiz!" dediler. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, bundan kaçındı. İşte bu hadise üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu.

Peygamberlerin Unutmaları

Âlimler, bu âyet-i kerimeyle, peygamberlerden hatâ ve u-nutmanın sadır olmasının caiz olduğuna delil getirdiler. Çünkü Allâhü Teâlâ hazretleri buyurdu: "Allah'ın sana indirdiği ahkâmın birinden seni şaşırtmasın¬lar." Ama peygamberlerin bilerek (amden ve kasten hatâ etme¬leri) caiz değildir. Peygamberlerin üzerinde ancak hatâ ve unut¬madan başka bir şey kalmadı...

Allah'ın Hükmünden Yüz Çevirenler

"Yine yüz çevirirlerse," Eğer Allâhü Teâlâ hazretlerinin indirdiğiyle hükmetmekten yüz çevirir ve onun gayrisini murad ederseniz... "Bil ki, Allâhü Teâlâ mutlaka istiyor," Bil ki onların yüz çevirmeleri, muhakkak ki Allâhü Teâlâ haz¬retlerinin dilemesinden dolayıdır. "Onların bazı günahları sebebiyle, başlarına bir musibet getirmek," Onların üzerine musallat kılmakla; dünyada onlara acilen a-zap eder... Ve dünyada; 1- Kati (öldürülmek), 2- Sürgün, 3- Cizye 4- Ve benzeri azaplarla onlara azap eder. Diğerlerini de âhirette cezalandırır. Bu kavl-i şerifte geçen, "Onların bazı günahları sebebiyle," kavl-i şerifinden murad; onlar hükmüllah (Allah'ın hü¬kümlerinden) yüz çevirme günahıdır. Onların günahlarından ancak bununla tabir olunması; onların çok günahlarının olduğuna tembih içindir. Bu günahlarından birinin büyüklüğünü ifâde et¬mektedir. Diğer günahları da bunun cümlesindendir. "ve her halde insanlardan bir çoğu fasıktırlar..." Küfürde ileri gidip taşkınlık yapmaktadırlar. Küfür üzerinde ısrar ediyorlar. Belirli hadlerin dışına çıkıyorlar. İşte bundan dolayı, Allâhü Teâlâ hazretlerinin hükmünden çıkıyorlar.

CâhİIiyet Hükmünü Arayanlar

"Durmuşlar da, câhiliyyet devrinin hükmünü mü istiyorlar?!" Onların hallerini inkâr ve taaccüptür. Ve onları azarlamadır. Fe (lJ) harfi makamın iktizâ ettiği bir mukadder üzerine atıf içindir. Yani: Onlar senin hükmünü bırakıp, o sadece hevâ-ü heves ve cehalet olan ve hiçbir ilâhî kitaptan sâdır olmayan ve vahye dayanmayan câhiliyet döneminin hükümlerini mi istiyorlar?! de¬mektir.

Hükümlerin En Güzeli

"Kimmiş Allah'tan güzel hüküm verecek?" Inkâridir. Çünkü hiçbir kimsenin hükmü, Allâhü Teâlâ haz¬retlerinin hükmünden daha güzel veya Allâhü Teâlâ hazretlerinin hükmüne müsavî (eşit güzellikte veya ona denk) olamaz. Âyet-i kerimenin zahirinin gelişi (siyak ve sibakı) müsavat ve inkârının nefyine taarruz etmiyorsa; fakat sürüp gelen örf ve devam eden kullanma (bu konuda seni) irşat etmektedir... Zira; "Falancadan daha kerim kim var?" denildiğinde veya "Falancadan daha faziletli kim var?" denildiği zaman; o kişinin bütün kerimlerden kesinlikle daha kerim olduğunu ve bütün faziletli kişilerden daha faziletli "Hüküm" kelimesi temyizdir. Mübtedâ'dan menkûldür. Bunun takdiri, f hükmünden daha güzeldir."

"en güzel," kelimesinden  "Kimin hükmü, Allah'ın
"Fakat bunu, yakın sânından olan bir kavim anlar."

Onların yanında... Lam (J) harfi beyân içindir. Bir mahzûfa taalluk etmektedir. "Allah sana iyilik versin!" Çünkü sika, bir muhatabın lehine, Allâhü Teâlâ hazretlerinin kendisini rahmetine gark etmesi manâsında duadır. "senin için," keli¬mesi de onun için beyân olmuş olur. Yani bu yakînen imân eden bir kavim için istifhamdır (soru¬dur.) Çünkü onlar, nazarlarıyla bütün işlerin takdirini (ve iç yüzü¬nü) çok iyi bilmektedir. Onlar yakînen bilirler ki muhakkak hükümlerin en güzeli ve en âdilidir, Allâhü Teâlâ hazretlerinin hükmüdür. Lâm (J) harfi - kelimesine taalluk etmemektedir. Çünkü Allâhü Teâlâ hazretlerinin hükmü bir kavim berisinde diğer kavme mahsus değildir.

Din Fürû Cihetinden Değişir

Bu âyet-i kerime, (Allah tarafından gönderilen semavî bü¬tün dinlerin) usûl cihetinden dinin bir olduğuna ve fürû yönünden ihtilâf edip (değiştiğine) delildir . Her asır ve zamanda dilediği gibi hükmetmek Allâhü Teâlâ hazretlerine mahsustur. Allâhü Teâlâ hazretlerinin hükümlerinde büyük bir hikmet ve maslahat vardır. Bize düşen ise, 1 - Teslîm olmak, 2- (Allah'ın emirlerine) boyun eğmektir. 3- İtiraz etmeyi terk etmek, 4- Ölümden ve zaman kaçırmadan önce hayır işlerinde koş¬maktır.

Ganimet Bilinmesi Gereken Beş Şey

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: "Beş şeyden önce beş şeyi ganimet bilin, ihtiyarlığından önce gençliğinin, Hastalığından önce sıhhatinin, Meşguliyetten önce boş vaktinin, Fakirliğinden önce zenginliğinin, Ölümünden önce hayatının (değerini bil...)"

Gençliğin Değerini Bilmek

İhtiyarlığından önce gençliğini (n değerini bil!)11 Çünkü kişi, ihtiyarlığında yapmaya kadir olamadığı amelleri, gençliğinde yapmaya kadir olup gücü yeter. Gençlik masıyete döndüğü zaman, ihtiyarlığında o günahlardan imtina etmek mümkün olmaz, (insan gençliğinde şekillenir... Ve kişilik kaza¬nır...)

Sıhhat

Hastalığından önce sıhhatinin..." Çünkü sahih (sağlıklı ve afiyet içinde olan) kişi, malı ve nef¬sinden dolayı vermiş olduğu emirleri geçerlidir. (Malını ve canını istediği gibi Allah yolunda kullanabilir...) Kişi hastalandığı zaman, bedeni taat ve ibâdet etmekten zayıflar. (Gereğince ibâdet ede-mez olur,..) Yine kişi hastalandığı zaman ise, malında hükmü geçmez olur; ancak malının üçte birini vasiyet edebilir.

İşsizliği İyi Değerlendirmek

"Meşguliyetten önce boş vaktin (değerini bil),1 Yani geceleyin boş olursun. Gündüzleri meşgul olursun. 0-nun için boş vakitler olan geceleri namaz (ibâdet, taat ve oku¬makla) geçirmelisin. Çalıştığın ve meşguliyetin olduğu zaman da oruç tut; özellikle kış günlerini oruçlu geçir. Çünkü kış mevsimin¬de oruç tutmak; müminin ganimetidir. Efendimiz (s.a.v.) hazret¬leri buyurdukları gibi: -"Kış, müminin ganimetidir. Geceleri uzundur; kıyam ile geçirir. Gündüzleri, kısadır; oruçla geçirir." Başka bir rivayette de buyuruldu: -"Geceler, uzundur; onları uykun ile kısaltma; gündüzleri ay¬dındır, onları günahlarınla bulandırma!" (2/401)

Varlığınla Kanaatkar 01

"Fakirliğinden önce zenginliğinin," Sen, Allâhü Teâlâ hazretlerinin sana verdiği rızk ile kanaat ettiğin vakit, bunu ganimet bil. Ve insanların elinde olana göz dikme.

Hayat

"Ölümünden önce hayatının (değerini bil...)" Çünkü kişi, hayatta olduğu müddetçe amel yapabilme gü¬cüne sahiptir. Öldüğü zaman da ameli kesilir. Bundan dolayı ölü¬ler, bir daha dünyaya gelip, bir kere olsa bile tehtil okumayı veya iki rekat namaz kılmayı çok temenni ederler. Onun için fırsatı ga¬nimet bil; ömür kısadır...

Ömür Değerlidir

Hafız (k.s.) hazretleri buyurdular: -"Ey kardeş! Fırsat kaçtı Fırsatların hemen geçip gitmesi. Sıcak günlerde oluşan bulutlar gibidir... Aziz olan ömrünü değerli şeyleri elde etmeye baki Eğer boşa geçerse, yazık olmuş olur ömre!..."

Ömür Azizdir

Seyyid Şerif (Cürcânî r.h.) oğluna şöyle nasihat etti. (Ey oğul!) Pederinin cân ciğer evlâdı. Nasihatimi can kulağıyla dinle! Ömür azizdir. Onu boş yere zayi etme!

Ne Zaman İbâdet Edeceksin?

Akıllı kişiye düşen vazife günlerini boş yere zayi etmemesi¬dir. Hakîm Bekûdekî Bâzî buyurdu: -"Canın mest oldu. Yaşlı ihtiyar oldun daha ne zaman Allah'a ibâdet edeceksin?"

Tarikat Şeriatın Bâtınıdır

Şeriat ile ilgili çalışman ve ibâdet etmen bittiği zaman, tari¬katta çalış! Tarikat, şeriatın bâtınıdır. Akılların en akıllısına tabi ol! Her peygamberin bir şeriat ve minhâcı olduğu gibi her velinin (mürşid-i kâmilin) de husûsî bir tarikat ve mesleği vardır. Onla¬rın ışıklarından mahrum olup sapıtan kişi, elbette sapıtmiştır.

Yahudî Ve Hıristiyanları Dost Edinmeyin

Yüce Meali: Ey o bütün imân edenleri Yehûd ile Nasârâ'yı yâr tutma¬yın; onlar ancak birbirlerinin yaranıdırlar. İçinizden her kim onlara yardaklık ederse, muhakkak onlardan madûddur (sayılır). Allah ise, zulmedenleri doğru yola çıkarmaz.51 Onun için, yüreklerinde nifak illeti olanları görürsün ki, on¬ların İçine koşar dururlar: "Ne yapalım, tersine bir devrin başı¬mıza dönmesinden korkuyoruz." derler. Memul ki, Allah yakın¬da o fethi veya nezd-i ilâhîsinden bir emir ihsan ediverir de, ne¬fislerinde gizlediklerine pişman olurlar.sz Müminler de: "Hâ!" derler; "şunlar mı o sizinle beraber ol¬duklarına olanca yeminleriyle Allah'a yemin edenler?" Bütün çabaladıkları boşuna gitti de, hüsran içinde kaldılar.53

Tefsîr-i Şerifi:

  • "Ey o bütün imân edenleri"

Hıtab umûmîdir. Hükmü bütün müminleredir. Ihlâslılara ve diğerlerine de hitap etmektedir; her ne kadar âyet-i kerimenin inmesine sebeb olan müminlerden bazı kişiler ise de....

Sebeb-i Nüzul

Rivayet olundu: Ubâde bin Sâmit (r.a.) hazretleri, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine buyurdular: -"Benim Yahudilerden sayıları çok dostlarım var. Ben onların dostluklarını bırakıyorum, Allah ve Resulü (s.a.v.) hazretlerine sığınıyorum (dost ediniyorum!)" Abdullah bin Übey, -"Ben devrânlardan (felâket ve gücün başkalarına geçme¬sinden) korkan biriyim! Ben Yahudîlerle olan dostluğumu kesmi¬yorum! Onlar Kaynukaoğulları Yahudîleridir!" Bunun için Allâhü Teâlâ hazretleri buyurdu: (ve dost) tutmayın;" Onlardan hiçbirini veli yani dost ve arkadaş edinmeyin. Onla¬ra ahbap muamelesi yapmayın. Onlarla olan muaşeret, hakikî dostluk manâsında değildir. Bu zaten kendi başına yasak olan bir şeydir. (Burada ki) nehiy ona taalluk etmez.

Yahudi ve Hıristiyanlar

"Onlar ancak birbirlerinin yaranıdırlar." Bu iki fırkadan her biri, diğerlerinin dostudur. Diğer fırkanın değildir. Çünkü Yahudi ve Hıristiyanların arasında resen dostluk yoktur. Hepsi küfür üzerine olup, size zarar vermek için icma et¬mişlerdir. (Fikir birliği içindedirler...) Size zarar vermek üzere bir¬leşenlerle sizin aranızda dostluğun olması nasıl düşünülebilir??'

Dost Edinenler Onlardandır

"İçinizden her kim onlara yardaklık eder- Kim Yahudî ve Hıristiyanları dost edinirse, "Muhakkak onlardan madûddur (sayılır).11 Yahudî ve Hıristiyanları yâr (ve dost) edinenler, Yahudî ve Hı¬ristiyanların dinleri üzerinedir. Ve cehennem ateşinde onlarla be¬raber olacaktır. Bu durum, (Yahudî ve Hıristiyanları sadece) dinle¬rinden dolayı dost edinenler içindir... Ama alış-veriş muamelesi için onlarla sohbet etmek; dinî iş¬lerde ve itikada Yahudî ve Hıristiyanlara muhalefet ettikten sonra onlardan bir işin yapılmasını talep etmek (gibi şeylerden) dolayı bu vaîd (korkulu hâl) yoktur. Mevlâ Ebûs Suûd (r.h.) buyurdular: -"Her ne kadar hakikatte dostluk olmasa bile, görünüşte Yahudî ve Hıristiyanlara dostluğu izhâr etmede, müminlere bü¬yük bir men ve yasaklama vardır...

Zâlimlere Hidâyet Yoktur

"Allah ise, zulmedenleri doğru yola çıkarmaz." Yahudî ve Hıristiyanları dost edinmenin (yasak olmasının) ta'lilidir. Yani, mümin kardeşlerini terk ederek; Allâhü Teâlâ'nın düşmanlarını (Yahudî ve Hıristiyanları) dost edinerek nefislerine zulmedenleri, Allah irşâd etmez. Belki onları (nefısleriyle baş başa ve) işleriyle serbest bırakır. Onlar da küfür ve dalâlete düşerler. -"Allah'ım göz açıp kırpıncaya kadar veya bundan daha az bir zaman olsa bile beni nefsime bırakma!" Hafız (k.s.) buyurdular: O aşk yolunda yüzlerce tehlike var. Tak ey genç, demeyesin ki ömrüm boşa geçti.

Münafıkların Endişeleri

" Onun için görürsün, Ey habibim Ahmedl Resulüm ya Muhammed (s.a.v.)! Veya hitap ehliyetine sahip olan herkes; gözün görmesiylegorur; Kalplerinde nifak hastalığı olanla- Kalplerinde nifak hastalığı ve dinde akdin rehaveti olanları görürsün ki, "Onların içine koşar dururlar." (2/402) Mevsûl'dan hâldir. Yani Yahudî ve Hıristiyanların dostluğuna ve onlara yardım etmeye koşuyorlar. Burada "içinde," harf-i cerrinin, harf~i cerrine tercih edilmesinin sebebi; (yani i onlara değil de onların içine," buyurulmasi; "Münafıkların Yahudî ve Hıristiyanların dostluklarında istik¬rar ettiklerine delâlet etmesi içindir." Lakin onların koşmaları birbirlerinin üzerinde olan bazı mertebelerdedir. Onlardan murad; Abdullah bin Übey ve benzerleri gibi, Yahudî ve Necrân Hıristiyanlarının dostluğu için çalışanlardır. Onlar, müminlere karşı, zamanın geçmesinden emin olmadıklarına dair mazeret beyan ediyorlardı. Allâhü Teâlâ Özürler beyân ederek diyorlar ki: "Ne yapalım, tersine bir devrin başımıza dönmesinden korkuyoruz." Bu kavl-i şerif, "koşuyorlar" fiilinin zamirinden hâldir. "Devrân) kelimesi İse, mevsûfu çoğu kere kendisiyle beraber zikredilmeyen sıfatlardandır. Yani: Zamanın devrânlarından bir devrin aleyhimize dön¬mesinden, işin tersine dönmesiyle devletlerinden (varlıklardan) bir devletin bizim aleyhimizde olmasından, başımıza herhangi bir tehlikenin gelmesinden ve devletin kâfirlerin olmasından korka¬rız. .. Denildi: Biz, zamanın mekruhlarından bir mekruh olan ku¬raklık ve kıtlık (gibi haller olduğunda) onlar (Yahudî ve Hıristiyan¬lar) bize, herhangi bir yiyecek ve borç vermezler. Belki gün olur, kâfirler, müminlerin üzerine hâkim olurlar... Münafıklar, "devrân" kelimesiyle son manâyı murad e-dip, birinci manâyı da kendi nefislerinde gizlerler...

Münafıklara İlâhî Cevaplar

Memul ki, Allah yakında o fethi ihsan ediverir..." Allâhü Teâlâ hazretleri tarafından onların bâtıl illetlerinin reddi vardır. Onların tamamı (arzu ve isteklerini) kesti. Ve mü¬minleri zaferle müjdeledi. Zira i "Me'muldür," fiili, Allâhü Teâlâ hazretlerine nispet edildiği zaman, kesin vaad manâsına gelir. Zira kerim (iyi) kişi, tama ettirdiği (ümit verdiği zaman mutlaka yedirir. Peki ekremü'l-ekremîn (kerimlerin en kerimi olan Allah) hakkında ne düşünürsün?

Fetihten Murad

Burada geçen, "Fetih'ten murad; 1- Mekke'nin fethidir. 2- Veya Yahudilerin şehirlerinin fetihleridir. Hayber ve Fedek'in fethidir. 3- Ya da kendisine muhalefet edenlere karşı Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin nusret (ve ilâhî yardım ile) fasi ile kaza etme¬sidir. 4- Dinin aziz olmasıdır. Haddâdî (r.h.) buyurdular: Nusret, fetih diye isimlendirildi. Çünkü içinde muğlak emir (iş) vardır.

Kökleri Kazılır

"Veya nezd-i ilâhîsinden bir emir ihsan ediverir." Öldürülme ve sürgün ile Yahudilerin köklerinin kazınması gibi... (Burada köklerinin kazınması diye tercüme ettiğimiz) kelimesi, (aslında) ayakların altında çıkan yaraya denir. Ayak al¬tında çıkan bu yaranın durması için ayak altı dağlanır ve böylece yara gider. Darb-i meselde "Allâhü Teâlâ onun kö¬künü kazısın," yani, Allâhü Teâlâ hazretleri, ayak altında çıkıp dağlanmakla tamamen giden yara gibi onun da aslını ve kökünü tamamen yok etsin," (manâsında bir bedduadır...)

Pişman Olurlar

"Oldular," Bu zikredilenlere taalluk eden münâfiklar, demektir. "Nefislerinde gizlediklerine pişman (olurlar)" Onların içlerinde gizledikleri şeyler, münafıkların içlerinde gizledikleri küfür ve Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin gönderilme işi hakkında besledikleri şek ve şüphedir...

müminlerin Tarizleri

"Müminler de, derler;" Münafıkların pişmanlıklarının zahir olduğu zaman derler. Bu mübtedâ bir kelamdır. Bu zikredilen taifenin (münafıkla¬rın) kötü hallerinin durumlarını tamamıyla beyân için sevk edil¬miştir. Yani Müminler, Yahudilere hitap edip, Münafıkları işaret ederek; o kendileriyle dostluk kurdukları, gayet büyük bir mu¬habbet besledikleri, müşahede anında onların hıyanetlerinden korktukları için, sıkıntı ve genişlikte, zorluk ve sevinç hallerinde kendilerinden ayrılmadıkları, kendilerinden hıyât beklentileri için¬de oldukları halin tersinin meydana gelmesinden çekindikleri, murakabe etmekte oldukları, muhatapların hallerinden kendisiyle taaccüb ettikleri illetleri beyan ve onları tariz için derler ki: şunlar mı o sizinle beraber olduklarına olanca yeminleriyle Allah'a yemin edenler?" Nusret ve yardım ile yemin edenler... Kendilerinden hikâye yoluyla beyan edildiği üzere; "Bakmaz mısın şu münafıklık yapanlara, ehl-i kitab'dan o küfreden ihvanlarına şöyle diyorlar: Yemin ederiz ki eğer siz çıkarılırsanız, her halde biz de sizinle beraber çıkarız ve sizin hakkınızda ebedâ kimseye itaat etmeyiz ve şayet size kıtal yapı¬lırsa muhakkak size yardım ederiz'. Hal bu İse Allah şahadet ediyor ki onlar katiyen yalancıdırlar!." işaret (yani kavl-i şerifi) mübtedâdir. Mâ ba'di (kendisinden sonra gelen cümle ise) haberidir. Manâsı: Onların yaptıklarını inkâr ve meydana gelme yönün¬de (akıl ve pratikte) çok uzak görmektir. Onların bu konuda hata ettiklerini beyandır. "Sizinle beraber," kavl-i şerifinde hitap. Müminler ta¬rafından, Yahudfleredir.

"Cehdi yeminler" Galîz yeminlerdir.

O (jfe kelimesi) aslında masdardır. Nasb olması, "Olancayeminleriyle bütün gayretleriyle çalışacaklarına Allah 'ayemin ettiler," fiilin tak-ririyledlr. Burada üil hazfedildi. Makam onun yerine ikâme edildi. Lafzen marife olmasına aldırış edilmez. Çünkü nekre ile te'vll e-dilmlştlr. Yani "Yeminlerinde olanca gayretiyle çalı¬şıyorlar, " demektir. Veya masdardır. "Ye-minlerinde ictihad edenlerin yeminiyle yemin ettiler, "demektir. "Bütün çabaladıkları boşuna gitti de, hüsran içinde kaldılar." istinaf cümlesidir. Allâhü Teâlâ hazretleri tarafından onların yapmış oldukları işlerinden velayeti iddia etmeleri, sevinç ve kötülük anlarında beraber olduklarına dair yapmış oldukları yeminlerinden asıl mak¬satlarını beyan için sevk edilmiştir. (Bu kelam) istifhâm-ı inkârî ile işaretin eserinin bâtıl olduğunu beyan etmektedir. Yani münafık¬ların onların (Yahudilerin) dostluğu uğruna yapmış oldukları amellerinin bâtıl olduğunu ve onların bu konuda çok belirgin bir şekilde çalıştıklarını; ama Allâhü Teâlâ hazretleri bir daha Yahudi¬lere devlet vermediği için, bütün çalışmalarının bâtıl olduğunu beyân etmektedir. Münafıklar, bu çalışmalarından büyük bir za¬rar ile zarar ettiler. Meşakkat ve zorlukları yüklenmekten başka bir şey yapmadılar... Hafız (k.s.) buyurdular: -"İsm-i A'zam kendi işini işler... Ey gönül sen hoş olî Tuzak ve hile ile, Şeytan, Süleyman Aîeyhisselâm olamaz...

 (2/403)  

Bâtıl Ehline Meyledilmez

Bil ki hakkın devleti, bâtılın ise savleti (birden parlayıp sön¬mesi) vardır. Bâtıl parlar (alevlenir) ve sonra hemen söner. Mü¬mine düşen vazife, bâtıl tarafına ve bâtıl ehline asla meyletme-mesidir. Bâtıl ehli kim olursa olsun...

Gayri Müslim Memur Edinmek

Rivayet olundu: Ebû Mûsâ el-Eş'arî (r.a.) buyurdular: -"Ömer bin Hattab (r.a.) hazretlerine dedim ki; -"Benim Hıristiyan bir kâtibim var!" dedim. Hazret-i Ömer (r.a.) bana buyurdular: -"Ne olmuş sana? Allah seni kahretsin! Neden hanîf (İslâm dini) üzere olan bir katip edinmedin? Sen, Allâhü Teâlâ hazretle¬rinin şu kavl-i şerifini işitmedin mi? Ey o bütün imân edenler! Yehûd ile Nasârâ'yı yâr tutma¬yın; onlar ancak birbirlerinin yaranıdırlar. İçinizden her kim on¬lara yardaklık ederse, muhakkak onlardan madûddur. Allah ise, zulmedenleri doğru yola çıkarmaz." (ben ona); -"Onun dini ona! Bana onun kâtipliği lazım!" dedim. Haz¬ret-i Ömer (r.a.) buyurdular: -"Allâhü Teâlâ hazretleri, onları küçülttüğü zaman, siz on¬lara (Yahudî ve Hıristiyanlara) saygı göstermeyin! ikramda bulunmayın! Onlar, Allâhü Teâlâ hazretlerine ihanet ettikleri zaman; on¬lara asla güvenmeyin! Allâhü Teâlâ hazretleri, onları uzaklaştırdığı zaman, onları kendinizden uzak tutun!" Rivayet olundu: Hazret-i Ömer (r.a.) buyurdular: Görmenin kıyamı, ancak onunla olur! Farz etki Hıristiyan memurun öldü, o zaman ne edeceksin? İşte şimdi bu saatte onu yaptı. Ondan müstağni oldu. Ve onun yerine Müslüman bir memur (kâtip) tayin et!" buyurdu.

Hıristiyanların Mamudiye Suyu..

Şeyhü'l-Ekber Muhyiddin-i Arabî (k.s.) el-athar (tertemiz) hazretleri buyurdular: Dımışk (Şâm-ı şerifjte gördüm, (Müslüman) erkek ve kadın¬lar, Hıristiyanlarla dostluk ediyorlar, onlara müsamaha (hoşgörüy¬le) muamele ediyorlardı. Onların büyükleri küçük çocuklarıyla be¬raber Kiliselere gidiyorlardı. "Mamûdiyye suyundan çocukların üzerine teberruken serpiyorlardı... İşte bu küfürdür. Bundan Al¬lah'a sığınırız.

Mamûdiyye Suyu

Mamûdiyye (vaftiz) suyu, Hıristiyanların bir suyudur. San renktedir. Yani doğan çocuklarını o suya batırırlar. Böylelikle yeni doğan çocukların o suya batırılmakla temizlendiğine inanırlar. Başkalarının (Müslümanların çocuklarını) sünnet etmeleri gibi bir şeydir.

Yılbaşını Kutlamak

Hıristiyanların Nevruz gününe tazim etmeyi buna kıyâs et! Hıristiyanların yılbaşı günlerinde onlara bir şeyler hediye etmek o günü kutlamak, yılbaşını kutlamak için onlara katılmak ve müşte¬rek hareket etmekte (mamûdiyye suyuna teberruken kullanma¬nın küfür olduğuna) kıyâs edilmelidir. Bazı işlerde ve özellikle dostluk damarlarını kesmede iyi tedbir alıp hisbe etmek lazımdır. "Multakatatü'n-Nâsırî" isimli kitapta buyuruldu: "Müşriklerin ûd (ve diğer çalgı âletlerini) çalmalarını bırak¬mam (izin vermem)."

Zimmilerin Domuz ve şarabı

İmam Muhammed (r.h.) buyurdular: İslâm dininin Müslümana yapmayı menettiği her şeyi (İslâm ülkesinde yaşayan zimmî ve) müşriklerin de yapmalarına mani olurum. Ancak, şarap ve domuz eti hariç.... Lakin küfür ehlinin şarap ve domuzlarını alenen ve teşhîr ederek Müslüman sokaklarından geçirmelerine mâni olunur. Çünkü bunda Müslümanları (ve İslâm dinini) hafif görmek vardır. Onların (Müslümanların ülkesinde) müminleri hafife almalarına imkan vermeyiz.

İslâm'ın Yasakladığı Şeyleri Satmak

Eğer onların (Hıristiyanların ve bütün gayri müslimlerin) herhangi bir bayramları gelirse, saliplerini ortaya çıkartmalarına izin verilmez. Zurna, tambur gibi çalgı aletlerini açıkça satışları onlara ya¬saklanır. Teğannî ve bundan başka Müslümanların men olunduk¬ları her şeyden men olunurlar.

Yeni Kilise Yapmak

Hıristiyanlar, yeni kiliseler yapmaktan da men olunurlar....

İnsanı Burmak

Efendimiz (s.a.v.) buyurdular: -"İslâm'da burmak yoktur, kilise de yoktur." Hadis-i şerifte geçen, "burmak"tan maksat, insanı burmaktır.

Hayvanları Burmak Caizdir

Hayvanların (Öküz, koç ve teke gibi) hayvanları burmak caiz¬dir. Biz bunu söyleriz (buna göre fetva veririz...) Nasıl ki insanla¬rın etine olan ihtiyacından dolayı hayvanların kesilmesi caiz olduğu gibi; insanların menfaati olduğu zaman hayvanları burmak caiz olur....

Burulmuş İnsan

Sual: Eğer sen, "Adem oğlunu burmakta da (hayaları bur¬mak gibi) menfaat vardır!" (İnsanı burmak neden caiz olmasın?)" dersen, Cevâb: Denilir ki: İnsanı burmakta hiçbir menfaat yoktur. Çünkü burulmuş insanın da burulmamış insan gibi kadınlara bakması asla caiz değildir. "Bostanü'l-Ârifîn" kitabında da böyle¬dir.

Nefis ve Şeytan Yahudî ve Hıristiyan Gibidirler

Sonra bil ki, muhakkak nefs, şeytan ve şer kuvvetleri, insa¬nın vücûdunda, Yahudî ve Hıristiyanlar gibidirler. Yahudî ve Hiris-tiyanlardan uzaklaşmak ve dostluk kurmamak gerekli olduğu gi¬bi... Çünkü Allâhü Teâiâ hazretleri Yahudî ve Hıristiyanları düş¬man saydı ve onlarla düşman olup dostluk kurmamayı emretti, işte böylece bu zikredilen, nefs ve diğerlerinden (şeytan ve şer kuvvetleriyle de) dostluk kurmak asla caiz değildir. Hevâ-ü hevese yüklenmek de caiz değildir. Bunlar kişiyi ateşe sevk ederler. Ce¬hennem ateşine ve ayrılık ateşine.... mümin, Allâhü Teâlâ hazretlerine düşman olanlarla mutlak olarak düşman olmakla memurdur. Yoksa asla İmânı sahih ol¬maz.

Melun Nefis İnsanı Harap Ediyor

Mesnevî'de buyuruldu: Firavunun işi sende var. Bir bakî Lakin senin ejderhan kuyuda mahpus... Yazıklar olsunî Bunlar hep senin hallerindi... Hayalin Firavuna gitti, ona ait olduğunu sandım. Sana senden bahsedince sıkılır; Başkasının hikâyesinden hoşlanırsın! O Melun nefsin seni nasıl harap ediyor? Bu kötü arkadaşın seni Hak'tan uzaklaştırıyor

Nefis Firavun Gibidir

(Mesnevî'de buyuruldu:) Senin ateşinde Firavununki gibi ateş yok. Zira onun gibi fırsat ve imkana sahip değilsin . Yani Firavun, (Rububiyet) davası ve hevâya tabi olma sebep¬lerine ve genişliğine sahip oldu. Bundan dolayı söylediğini söyledi ve yaptığını yaptı. Ama sana ne oluyor? Halbuki sen koşulacak o geniş sebeplere sahip değilsin. Sen hevâ-ü hevesinde bir yardımcı bulamazsın ardında... Bundan dolayı sen Firavunun izhâr ettikle¬rini asla izhâr etme, demektir.

Allah Tarafından Sevilenler - Allahı Sevenler

Yüce Meali: Ey o bütün imân edenleri İçinizden kim dininden dönerse duysun: Allah onun yerine öyle bir kavim getirecek ki, Allah on¬ları sever, onlar Allah'ı severler, müminlere karşı boyunları aşa¬ğıda, kâfirlere karşı başları yukarıda... Allah yolunda mücâhede ederler, dil uzatanın levminden korkmazlar, işte o, Allah'ın faz¬lıdır. Onu dilediğine verir ve Allah vâsîdir, alîm'dir.54 Sizin velîniz; evvel Allah, sonra resulü, sonra o imân etmiş olanlardır ki, namaza devam ederler ve rükû' halinde zekât ve¬rirler.55 Ve her kim, Allah ve Resûlü'ne ve imân edenlere yâr olursa, şüphe yok ki, Allah hizbidir ancak galip olacaklar...56

Tefsîr-i Şerifi:

"Ey o bütün imân edenler! içinizden kim dininden dönerse duysun," Bu, daha vuku bulmadan (meydana gelmeden) önce Kur'ân-ı kerimin olacağını haber verdiği kâinat (olacak olaylardandır...

Mürted Olan Kabileler

Rivayet olundu: On bir (11) fırka İslâm dininden irtidad etti (dönüp çık¬tı...) Üç fırka, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin döneminde İs¬lâm'dan çıkıp mürted oldular. (2/404) (Onlar) 1- Müdlec oğulları, 2- Hanîfe oğulları, 3- Esed oğulları...

Müdlec oğulları

Müdlec oğullarının reisleri, Zü'1-Himâr idi. 0 Esved el-Ansî i-di. Kâhin bir adam idi. Yemende peygamberlik iddiasında bulundu. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine tabi olup Müslüman olan bir çok şehirleri istilâ etti. Hatta Muaz b.Cebel (r.a.) hazretleri gibi Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin vali, kadı ve memurlarını ve Yemenin ileri gelenlerini Yemenden çıkarttı. (Bu hadise üzerine) Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, Muaz b.Cebel (r.a.) hazretlerine ve beraberindeki Müslümanlara, insan¬lara dinleri üzere kalmaya ve dinlerine sarılmalarını teşvik etmele¬ri, Esved-el Ansî'ye karşı toparlanmaları ve savaşmalarını emretti. (Müdlec kabilesinin kâhini Esved el-Ansî) yatağının üzerinde yatarken Firûz ed-Deylemî (r.a.) hazretleri gidip onu öldürdü. peygamberlikte Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine ortak olduğunu zan ve iddia ediyordu. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine şöyle yazdı: İbni Ömer (r.a.) buyurdular: -"Esved el-Ansînin öldürüldüğü gece, haber semâ'dan (Ceb¬rail Aleyhisselâm) vasıtasıyla, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine geldi. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Dün gece Esved öldürüldü. Onu mübarek bir kişi öldürdü!" Denildi: -"O kimdir?" Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdu: -"Feyrûz"dur." Böylece Efendimiz (s.a.v.) hazretleri ashabına, Esved'in he¬lak olduğu haberini müjdeledi.

Müjdeli Haberden Sonra

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, islâm düşmanı yalancı pey¬gamber Esved el-Ansî'nin öldürüldüğü haberini verdikten bir gün sonra vefat ettiler....

Hazret-i Ebû Bekir (r.a.)'ın İlk Fetih Haberi

Esved- el-Ansî kâfirinin öldürüldüğü haberi Medine-i Münevvere'ye ta Rabîü'l-Evvel ayının sonlarına doğru geldi. Bu haber, Emîrü'l-müminin Halife Hazret-i Ebû Bekir (r.a.)'ın hilâfe¬tinin ilk fetih haberiydi.

Hanîfe Oğulları

Mürtetlerin ikinci fırkası da Yemende bulunan Hanîfe oğul¬larıdır. Reisleri Müseylemetü'l-Kezzâb idi. Müseylemetü'l-Kezzâb (denen kâfir) Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin hayatında hicrî o-nuncu senesinin sonlarında peygamberlik iddia etti. Kendisinin "Allah'ın elçisi Müseylime'den, Allah'ın Resulü Muhammed'e: Şimdi, yeryüzünün yarısı benim, yarısı senindir". Müseylemetü'l-Kezzâb, bu mektubu ile beraber, kendi ashabın¬dan iki kişiyi göndermişti. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri o iki ada¬ma: -"Eğer "elçiler öldürülmez" (prensibi) olmamış olsaydı, elbette sizin boyunlarınızı vururdum," buyurdu. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, Müseylemetü'l-Kezzâb'a şöyle cevâb yazdı: "Allah'ın Resulü Muhammed (s.a.v.)'den çok yalancı Müseyleme'ye; bundan sonra şimdi (iyi bil ki:) "Muhakkak yeryüzü Allah'ındır, onu kullarından dilediğine verir, sonuç Allah'tan layıkıyla korkanlarındır". Sonra Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, hastalandılar. Vefat etti¬ler.

Müseylemetü'l-Kezzâbın Sonu

Daha sonra, Hazret-i Ebû Bekir (r.a.) Halid bin Velîd (r.a.)'ın komutasında büyük bir orduyu Müseylemetü'l-Kezzâb'm üzerine gönderdi. Hatta Allâhü Teâlâ hazretleri, Müseylemetü'l-Kezzâb'ı, Hazret-i Hamza bin Abdülmuttalib'in katili olan Hazret-i Vahşî (r.a.) in eliyle şiddetli bir harb'ten sonra helak ettirdi. Vahşî Mut"im bin Adiyy'in kölesi idi ve (r.a.) şöyle derdi: -"Câhiliyet döneminde insanların en hayırlısını öldürdüm; İs¬lâm döneminde ise insanların en şerlisini öldürdüm!" Yani benim câhiliyetim ve İslâmiyet'im demeyi murad ediyordu.

Esed oğullan

Üçüncü fırka, Esed oğulları olup reisleri, Tuleyha bin Huveylid idi. Tuleyha, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin hayatında mürted olup, peygamberlik iddia edenlerin sonuncusuydu. Efen¬dimiz (s.a.v.) hazretlerinin vefatından sonra kendisiyle savaşılan ilk riddet (dönme ve mürted) ehliydi. Hazret-i Ebû Bekir (r.a.), Halid bin Velid'i (ordu ile) onun ü-zerine gönderdi. Şiddetli bir savaştan sonra, Halid bin Velid (r.a.) hazretleri onları hezîmete uğrattı. Bozguna uğradılar. Tuleyha mağlup olduktan sonra Şam taraflarına kaçtı. Bundan sonra gelip Müslüman oldu. Müslümanlığı güzel bir şekilde yaşadı.

Bütün Arapların Mürted Olmaları

Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin vefatından sonra Mekke, Medine ve Bahreyn ehli (Abdülkaystan hariç) bütün Araplar mürted oldular, ancak;

Zekât Vermeyenlere savaş

Mürted olan Araplar, -"Biz namaz kılarız; amma zekâtı vermeyiz. Biz malımızı gasp ettirmeyiz!" dediler. Bu konuda Hazret-i Ebû Bekir (r.a.) ile konuşuldu. Hazret-i Ebû Bekir (r.a.) buyurdular: -"Allâhü Teâlâ hazretlerinin; "Hem namazı dürüst kılın ve zekâtı verin," Kavl-i şerifleriyle aralarını cem ettiği (topladığı) namaz ile zekâtı birbirinden ayrıt edemem. Vallahi! Eğer onları Efendimiz (s.a.v.) hazretleri (zamanında zekât olarak) verdikleri oğlağı benim zamanımda vermeyecek olurlarsa, elbette o zekât için onlara savaş açarım!" buyurdu. Allâhü Teâlâ hazretleri, Hazret-i Ebû Bekir (r.a.) ile beraber büyük bir kalabalık gönderdi. Allah'ın peygamberi (Efendimiz s.a.v. hazretlerinin) üzerinde savaştığı şeyler (yani İslâm'ın düs¬turları hakkında) onlarla savaştı. Ta ki zekâtın farzıyetini kabul edinceye kadar.... Enes bin Mâlik (r.a.) buyurdular: (başlangıçta) sahabeler, zekâtı vermeyenlerle savaşmayı kötü gördüler. Buyurdular: -"Onlar kıble ehlidirler! (Sadece zekât için onlarla savaşıl¬maz!") Hazret-i Ebû Bekir (r.a.) kılıcını kuşandı. Tek başına savaşa çıktı. Neden sonra bütün sahabeler onun ardında (zekât verme¬yenlere karşı savaşmak için) yola çıktılar. tbni Mes'ûd (r.a.) hazretleri buyurdular: -"Zekât vermeyenlerle savaşmayı başlangıçta kerih (ve kötü bir şey) gördük; ama sonuçta Hazret-i Ebû Bekir (r.a.)ı çok övüp takdir ettik!

Hazret-i Ebû Bekir (r.a.)'ın Fazileti

Denildi: Peygamberlerden sonra Hazret-i Ebû Bekir (r.a.)'dan daha faziletli bir kişi doğmamıştır. Gerçekten irtidad ehli (mürtetlerle) savaş bakımından Hazret-i Ebû Bekir (r.a.), bir nebî'nin makamı¬na kâim oldu . Şeyh Attâr (k.s.), Hazret-i Ebû Bekir (r.a.)'ın na'tında (öv¬mesinde) şöyle buyurdular: Her ne olduysa, o Kibriya'nın yüküydü. Mustafâ'nın o şerefli sadrına gelenler, Sıddîkın sinesine döküldüler, Hepsi.... Hiç şüphesiz ta ki hakikaten bu dökülen Yani ilmin aktarılması oldu... imam Hasan hazretleri buyurdular: -"Hazret-i Ebû Bekir (r.a.)'ın zekâtı vermeyenlere yapmış olduğu şey (kendilerine savaş açması) olmasaydı; elbette insanlar ta kıyamete kadar zekât konusunda haddi tecâvüz ederlerdi..."

Zekât Zorla Alınır mı?

"El-Eşbâh" (isimli fıkıh kitabında) buyuruldu: -"(Hanefî) mezhebinde itimat edilen (fetvaya göre Zekatın farzıyetini inkâr etmeyen bir müslümandan) zekâtın kerhen a-lınmamasıdir..." (Yoksa Zekâtı kökten ret eden bir kimse dinden çıkmış sayılır ki onunla muharebe caizdir.) "El-Muhîrte buyuruldu: -"Zekâtını vermek istemeyen kişiden zekât memuru zorla zekât almaz. Eğer zorla alınsa zekât olmaz. Çünkü o zaman o kişi (inanarak) kendi arzu (ve hür seçimi) ile zekâtını vermemiş olur.

Zekât Vermeyen mümin

Lakin zekâtını kendi isteğiyle vermeyen (bir Müslüman) hapsedilir ki, kendi isteğiyle zekâtını vermesi sağlanır.

Allah'ın sevdiği Kavim

"Allah yakında getirecek," Onları helak ettikten sonra onların yerine getirecektir. "Öyle bir kavim ki, Allah onları sever," Yani onlara dünya ve âhiret hayırlarını murad eder. "Ve onlar da Allah'ı severler." Yani Allâhü Teâlâ hazretlerine itaat etmeyi dileyip; Allah'a isyan etmekten sakınan bir kavim

Yemen Ehlinin Fazîletİ

Denildi ki, onlar Yemen ehlidirler . Zira Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"İmân Yemendedir ve hikmet, Yemen'e mensuptur." tmân Yemenlilere nispet edildi; İmânın onlarda kemâl dere¬cesine ulaştığını işaret etmek içindir. Zira bir kimse bir şeyle va¬sıflanır ve o şeyin kıyamı kendisiyle kuvvet bulursa, o şey o kişiye nispet edilir. Bu şeyin başkalarında bulunmasını nefyetmez. Bu hadis-i şerif ile; -"İmân Hicaz ehlindedir." Hadis-i şeri¬finin arasında hiçbir zıtlık yoktur. Sonra bundan murad, o zaman hayatta olanlardır. Yoksa her zaman Yemende yaşayan herkes için söylenilmiş değildir. Ibnü'l-Melek'in Şerhü'I-Meşârik'inde de böyledir.

Ensâr (r.a.) Hazerâtının Fazileti

Denildi ki: Onlar (Allah tarafından sevilen ve Allah'ı sevenler diye övülen kavim) ensâr (r.a.) hazerâtıdır...

Fâris Ehlinin Fazileti

Onlar Fâris ehlidirler. Hadis-i şerifte buyuruldu: -"Eğer İmân, Süreyya (yıldızına) bağlanmış olsa bile elbet¬te Fâris oğullan ona nail olurlar." Bu hadis-i şerifte bu kabilenin fazileti beyan edilmektedir

Müminlere Karşı...

"Müminlere karşı boyunları aşağıda," "Zeliller" kelimesi "Zelil" kelimesinin cemiidir. Yumuşak, merhametli, şefkatli zelil ve mütevazidirler. "üzerine" (manâsına olan harf-i cer) ile kullanılması, atıf, şefkat, saygı duymak ve eğilmek manâsı içindir. "Kâfirlere karşı başlan yukarıda../1 Kâfirlere karşı şiddetli, üstün ve galiptirler. Kendisine galip olduğu zaman, (söylenen) "ona üstün geldi" fiilinden gelmektedir.

Müminler cihatta Utanmazlar

"Allah yolunda mücâhede ederler," Kavim için başka bir sıfattır. Makablinin üzerine mürettip olup, ma ba'di ile beraber, onların izzetlerini beyan etmeye mebnidir. "Ve dil uzatanın levminden korkmaz¬lar." Bu kavl-i şerif, "Mücâhede ederler," kavl-i şerifinin üzerine atıftır. (Allah tarafından sevilen ve Allah'ı seven kavmin) Allâhü Teâlâ hazretlerinin yolunda mücâhede ile salâlebet-i diniyyeyi kendilerinde topladıkları manasınadır. Onda (yani "Ve dil uzatanın levminden korkmazlar." Kavl-f şerifinde) münafıklara tariz vardır. Çünkü münafıklar, Müslüman ordularının içinde savaşa çık¬tıkları zaman, dostları olan Yahudiler tarafından kınanmaktan korkuyorlardı. kelimesi, "kınamak"tan (masdar binâ-i) merredir. Bunda ve üy "îevm" kelimesinin nekre olması, ikisi de mübalağa içindir. Sanki: Hangi dil uzatan kişiden olursa olsun vaki olan levm (kınama ve dil uzatmaların) hiçbirinden asla korkmazlar, denildi. Birinci mübalağa ile, bütün kınayan (ve dil uzatanlardan) korkunun olmadığı beyân edildi. İkinci mübalağa ile de, bütün kınanma ve dil uzatılmalardan korkulmadığı anlatıldı. Bütün bunlar, nekrelerin nefyinin sibakında olduğu zaman umûm ifâde etmesindendir....

Allah'ın Fazlı

Geçen güzel ve değerli vasıflara işaret etmektedir. 0 kavmin kendileriyle vasıflandığı; 1- Muhabbet, 2- Allah'ı sevmeleri, 3- Allah tarafından sevilmeleri, 4- Müminlere karşı zelil olmaları, 5- Kâfirlere karşı aziz olmaları, 6- Allah yolunda mücâhede etmeleri, 7- Hiçbir kınamadan korkmamaları (gibi sıfatlar); "Allah'ın fazlıdır." Allah'ın lütfü ve ihsanıdır... Yoksa onlar kendi başlarına müstakil olarak bu vasıflara (ve yüce ahlaka) sahip olmuş değil¬ler... "(Allah) onu dilediğine verir." Bu vasıflar ona Allah vergisidir. Onu, bu vasıflan kesbe ve tahsil etmeye muvaffak kılar. Hiç şüphesiz, bu vasıfları, hikmet ve maslahatının icabı olarak onlara verir. "Ve Allah vâsî'dir," Allah'ın fazlı ve lütufları çoktur. (54) "Alîm'dir. Allah mübalağa ile ilim sahibidir. Bütün eşyayı bilir. Fazilet ve tevfıkehlinin durumlarını bilmesi de ilminin cümlesindendir...

Âb-ı Hayat ve Zülkarneyn (a.s.)

Hafız (k.s.) buyurdular: -"İskender'e (Zülkarneyn Aleyhisselâm'a) bir içim (âb-ı ha¬yat) suyu vermezler. Bu iş (âb-ı hayatı içme Nasibi) kuvvetle ve altın ile müyesser değildir. (İlâhîtevfîk gerek....)"

Maneviyat Makamları

Bil ki; muhakkak sâliklerden bazıları; 1 - Akabelerden (manevî geçitlerden) kesilir ve yetmiş yıl ka¬dar hicaplardan (perdelerden) yanar. 2- Ve onlardan bazıları da yirmi yıl kadar (Akabe ve manevî perdelerden) yanarlar... 3- Onlardan kimi de bir sene kendisine hâsıl olur. 4- Onlardan kim, bir seneden kesilir. 5- Hatta beli bir Cuma (bir hafta) da kesilir. 6- Belki bir saatte... 7- Hatta kimine de bir lahzada manevî makamlar nasip olur; husûsî bir tevfîk ve sebkat etmiş olan bir inayet ile....

Firavunun Sihirbazları

Firavunun sihirbazlarını hatırlamıyor musun? Onların Mûsâ Aleyhisselâm ile olan müddetleri çok kısa bir zaman İdi. Sihirbaz¬lar, bir an Mûsâ Aleyhisselâm'ın mucizelerini gördükleri zaman; "İmân ettik o Rabbü'l Alemine; Mûsâ ve Harun'un rabbine..." Onlar, yolu gördüler. Hakikatini kat ettiler. Bir saatten diğer saate kadar, hatta belki bir saatten daha kısa bir zaman içinde "Ârif-i billâh", (Allâhü Teâlâ hazretlerini tanıyanlardan) oldular.... (2/406)

Hikâye

Muhakkak ki İbrahim bin Ethem (k.s.) hazretleri, (daha ön¬ce) dünya işlerindeydi. Bu işi bırakıp, tarikata yöneldi.... İbrahim Ethem (k.s.) hazretleri, Belh şehrinden Mervruz şehrine varıncaya kadar öyle bir makama ulaştı ki bol bir suyun olduğu nehrin üze¬rinden geçerken köprüden suya düşen bir adama işaret edip ona, "Dur!" dedi. Adam suya düşmeden havada olduğu yerde durdu. Ve kur¬tuldu.

Râbiatü'l-Adeviyye

Râbiatü'l-Basriyye (r.h.) hazretleri, yaşlı bir câriye idi. Onu Basra sokaklarında (satmak için) gezdiriyorlardı. Râbiatü'l-Basriyye hazretleri, yaşlılığından dolayı hiçbir kimse onu almaya rağbet etmiyordu... Bazı (Müslüman) tüccarlar ona acıdılar. Onu yüz dirhem ka¬dar bir değerle satın alıp, azat ettiler. Râbiatü'l-Adeviyye hak yo¬lunu seçti. İbâdetlere yöneldi. Daha bir senesi tamamlanmadan; Râbiatü'l-Adeviyye'nin menzil ve mertebesinin büyüklüğünden dolayı Basra'nın kurrâ ve âlimleri onu ziyaret etmeye başladılar.

Nefsiyle Baş başa Bırakılanlar

Amma kendisi için ilâhî inayet (tevfık-i ilâhî) sebkat etmemiş olan kişiler ise ona teveccüh etmezler. Fazîlet ile muamele edilmezler. Kendi nefislerine bırakılırlar. (Nefısleriyle baş başa bırakılırlar...) Manevî geçitlerin birinin bir bölümünde bazen yetmiş yıl kalırlar. (Yetmiş yıl ibâdet ederler, hep aynı yerde kalırlar... Manen ilerleyemezler.) Oradan kesilmezler (bir adım olsa bile ileri gidemezler...) O kişi, nice sabahlar, ve nice feryat eder:-"Bu ne kadar karanlık!" -"Bu yol, ne müşkül!" -"Bu iş ne zor! -"Ve güçtür!"

Bu Yol Herkese Nasip Olmaz

Sual: Eğer sen, "Bu kişi, neden husûsî tevfike nail oldu da bu diğer kişi, bundan mahrum kaldı? Halbuki ikisi de kulluk ipine sarılmakta ve ibâdette müşterektirler?" Cevap: (Derim ki:) Bu sualin yanında, Celâl perdelerinde sa¬na şöyle seslenilir: -"Edebe sarıl! Rubûbiyetin sırrını ve ubudiyetin (kulluğun) hakikatini anla! Muhakkak ki Allâhü Teâlâ hazretleri yaptığından sual olunmaz; ama kullar sual olunurlar. -"O yaptığından mesul olmaz, onlar ise mesûldürler!" (Ve yine Allâhü Teâlâ buyurdu:) -"O, işte o azîzü-alîm'in takdiridir!" -"Ve hakikat fazl Allah'ın yedindedir, onu dilediğine verir ve Allah çok büyük fazl sahibidir?" Râzî ol; onun verdiğine. Alnından tutup çeker. Eğer bana ve sana ilâhî ihtiyar açılmazsa... Allah'ım! Bizleri ilâhî inayet kendisinin hakkında sebkat et¬miş ve hakkında husûsî tevfık ve hidâyet geçmiş olan kişilerden eyle! Amin. Ya Rabbe'l-âlemin (ey âlemlerin Rabbi!)

Dost Edinin

"Sizin velîniz; evvel Al¬lah, sonra resulü, sonra o imân etmiş olanlardır ki:" Yahudî ve Hıristiyanlar! dost edinmeyin. Çünkü bazıları bazı¬larının dostlarıdır. Onlar sizin dostlarınız değiller. Sizin veli ve dos¬tunuz, sadece ve sadece Allah, Resulü ve müminlerdir. Dostluğu onlara tahsis edin. Onlardan gayriye iltifat edip dostluk kurmayın.

Te'vilât-i Necmiyye'den

Allâhü Teâlâ hazretlerinin dostluğu, mâsivâ (Allah'ın gayriyi) düşman bilmekle olur. İbrahim Halil Aleyhisselâm buyurduğu gibi: "Hep onlar benim düşmanım, ancak o Rabbül Alemin başka."

Efendimizi (s.a.v.) Velî Edinmek

Resul (Peygamber Efendimiz s.a.v.) hazretlerinin dostluğu¬nu da, nefse düşmanlıkta, hevâ-ü hevese muhalefette aramalıdır. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdukları gibi: "Hiçbiriniz İmân etmiş olamaz; tâ ki onun hevâ-ü hevesi benim getirmiş olduğuma (Kurân-ı kerim ve sünnet-i seniyyeye) tabi olmadıkça..." Ve yine Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Hiçbiriniz imam etmiş olamaz tâ ki ben kendisine; 1-Nefsinden, 2- Malından, 3- Oğlundan (kızından), 4- Bütün insanlardan; Daha sevimli (ve beni bunların hepsinden daha çok sevme¬dikçe İmân etmiş sayılmaz....)"

Müminleri Dost Edinmek

Müminleri dost edinmek; onları dinde kardeş edinmekle o-lur. Allâhü Teâlâ'nın kavl-i şerifinde olduğu gibi: -"Müminler ancak kardeştirler; onun için iki kardeşinizin aralarını düzeltin ve Allah'tan korkun ki rahmete şayan olasınız." -"Hiçbiriniz İmân etmiş olamaz; tâ ki kendi nefsi için sev¬miş olduğu bir şeyi, kardeşi için de sevmiş olmadıkça..."

Namaz Kılan ve Zekât Veren Müminleri Dost Edinin

"Namaza devam ederler ve zekât verirler." "Ve o imân etmiş olanlar ki," kavl-i şerifinden bedeldir. "Ve onlar rükû' halindedirler." iki fiilin failinden hâldir. Yani; 1- Namaz kılmak, 2- Zekât vermek, 3- Onlar huşu halindedirler. 4- Allah'tan korkuyorlar. 5- Allâhü Teâlâ hazretlerine karşı mütevâzîdirler. Bundan maksat, ihlaslı Müminleri, İmâna çağırılanlardan ve münafık olanlardan ayırt etmektir. Çünkü bir kişinin ihlâsı, onun namaza devam etmesi ve rükû halinde namaz kılmasına bağlıdır. "Ve onlar rükû' halindedirler," yani onlar huşu ha¬lindedirler, Allâhü Teâlâ hazretlerinden korkuyorlar, demektir.

Hizbüllah

"Ve her kim. Allah ve Resulü ne ve imân edenlere yâr olursa," Yani kim onları; 1- Allah'ı, 2- Resulünü, 3- Ve Müminleri dost edinirse; Allah hizbidir ancak galip olacaklar." Yani muhakkak ki onlar (Allah'ın hizbi) galip olacaktır. Üzerine olan burhana tembih için zahir isim "Allah ve Resulüne ve İmân edenler) kavl-i şerifi, zamir makamında kullanıldı. Sanki şöyle denildi: "ÎŞte bunlar, Allah'ın hizbidirler. Ancak galip olacaklardır..." Onların (müminlerin) Allâhü Teâlâ hazretlerine izafe edilmesi, onlara bir şeref içindir. Bunlardan (Allah ve Resulü ve müminlerden) gayriye dostluk kuranlara da bir tariz ve onların şeytanın hizbi olduğunu beyân etmektir.

Hizb Nedir?

Bir adamın hizbi, arkadaşlan (çevresi ve yakınları)dır. Hizb Zira; kendilerine isabet eden (başlarına gelen bir İş veya bir maksat için) bir araya toplanan taife (topluluğa) deni¬lir.

Düşmanlara Galebe...

Bil ki; Allâhü Teâlâ hazretlerinin zahirî ve Bâtınî düşmanları¬na galip olmak; (meselâ) hevâ-ü heves, nefis ve şeytan gibi (bâtınî düşmanlara galip olmak;) ancak Allâhü Teâlâ hazretlerinin yardı¬mıyla hâsıl olur. Allâhü Teâlâ hazretleri buyurduğu gibi: -"Ey o bütün İmân edenler! Eğer siz Allah'a yardım eder¬seniz, O size nusret verir ve ayaklarınızı kaydırmaz. Nusret, yardım olunmak ve (düşmanlara) galebe çalmak ancak; Allâhü Teâlâ hazretlerinin tesiriyle olur. Muizz (izzet, kuvvet ve şeref veren) Allâhü Teâlâ hazretleri¬dir. Bütün izzetler Allâhü Teâlâ hazretlerindendir... (2/407)

Allâhü Teâlânın Şikâyetleri

Rivayet olundu: Allâhü Teâlâ hazretleri, miraç gecesinde, bu ümmetten bazı şikâyetlerle (Efendimiz s.a.v. hazretlerine) şikâyette bulundu: Birincisi: Ben onları yarının ameliyle mükellef kılmadığım halde onlar; benden yarının rızkını istiyorlar. İkincisi: Ben onların rızklarını gayrilerine kaldırmadığım hal¬de; onlar benim ibâdetimi başkalarına kaldırıyorlar. Üçüncüsü: Onlar benim rızkımı yiyorlar; ama benden gayriye şükrediyorlar. Bana ihanet ediyorlar; ama kullarımla iyi geçiniyor¬lar. Dördüncüsü: İzzet benimdir. Muizz (izzet veren) benim! Fa¬kat onlar izzeti benim gayrimde arıyorlar. Beşincisi: Ben cehennem ateşini her bir kâfir için yarattığım halde; onlar kendilerini cehennem ateşine atmak için (büyük bir) gayretle çalışıyorlar.

Cesaret Hasârettir

Kim, nefsinin hevâ-ü hevesine tabi olur ve nefsini tezkiye etmek için ihtimam etmezse; elbette o kişi, nefsini düşmanların arasına atmış olur. Bu kişi elbette mansûra (ilâhî nusret ve yardıma) nail olmuş olamaz. Zira "cesaretten ancak hasâret" (büyük bir zarar) hâsıl olur. Hevâ-ü heves nefsi gerektirir. Nefis ise zulmâniyettir. Zulmâniyetten ise ancak ve ancak zulüm doğar.

Nurlunun Aksi de Nurludur

MesnevTde buyuruldu: "Mestteki yılanı havadan görüşüm, kendi hususiyetimden de¬ğildi. Ey Allah'ın Resulü (s.a.v,)! Senin nurunun aksinden gördüm... Nurlu kimsenin aksi de nurdur. Zulmetlerde kalanların aksileri de zulmettir. Külhanlar gibi karanlıklarla doludur. Hak kulunun aksi can ve gönül nurudur. Hak ve ibâdetten mahrum olaninki ise körlüktür. Böyle bil.

Bâtınî Düşmana Galebe

Mümine düşen vazife, oruç, namaz ve bütün ibâdet çeşitle¬rini büyük bir gayret (ve ihlasla) yapmaktır. Ta ki (bu ibâdetler sebebiyle) nefsinin rezalet ve düşük ahlakından tezkiye ederek Bâtınî düşmanlara galebe çalsın. Bâtınî düşmanlara galebe çal¬mak, zahirî düşmanlara galip olmanın anahtarıdır. Bundan dolayı peygamberler ve evliyayı bütün hallerinde ilâhî nusret (ve yardı¬ma) nail olmuş ve muzaffer görürsün. İşte bu nusret ve velayet kendilerinin üzerine sebkat etmiş olan ilâhî inayetin eseridir. Nasıl ki üzerlerine ezelî nur serpilen kişilerin üzerinde ebediyen zulmet görülmüyorsa; yine böylece ezelde bu nura hidâyet bulmayan (üzerlerine nur serpilmeyen kişiler), ömürlerinin sonlarında muradlarına nail olamazlar... Hafız (k.s.) hazretleri buyurdular: -"(Hiçbir su ile ve hatta....) Zemzem suyu, Kevser havuzu¬nun suyu ile beyaz (ve temiz) olamaz... O kişi ki, baht kilimi siyah olarak dokunmuş


Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.