FANDOM


Bu maddede bir dini terim olan Melek genel bir biçimde incelenmiştir. Herhangi bir din veya inancın konu üzerine detaylı görüşü için o dine bağlı maddeye göz atınız.

İslam dininde melek konusu hakkında daha fazla bilgi için İslam'da melek maddesine bakınız.

Melek (Arapça: ملاك, İbranice: מלאך, Latince: Angelus, Yunanca: Άγγελος) , dini bir terim. Melek, birçok dinde inanılan semavi yaratıklara verilen isimdir. Meleklerin görevleri Allah'a hizmet etmektir. Meleklere inancın var olduğu her din ve inançta melek kavramına bakış farklıdır.

Musevilik'de Melek

Musevilik'de İbranice'si Mal'akh olan melek, Tanrı tarafından belirli bir görevi yerine getirmek amacıyla yaratılan, günahsız yaratıklardır.

Museviliğe göre meleklerin cinsiyeti olmaz ve yemek içmek gibi ihtiyaçları da yoktur ancak, görevleri icabı insan kılığına büründüklerinde bir cinsiyete sahip gibi görünebilirler ve bu durumdayken yiyip içebilirler.

Melekler doğrudan Tanrı'nın direktiflerine göre hareket ederler ve inisiyatif kullanamazlar. Musevilikte başlıca büyük melekler şunlardır.

Michael, Gabriel, Rafael, Uriel ve Ölüm meleği (Azrail) olan Malah Hamavet.

İslam'da melek

Meleklere inanmak İslam dini akidesinin bir parçasıdır, yani iman esaslarındandır. Buna göre İslam dininde meleklerin varlığına ve İslam dininin melek görüşüne inanmayan kişi iman etmiş olmaz. Konuya Kur'an'da 2/285 ve 2/177'de değinilmiştir.

İslam dininde melekler, yemeyen, içmeyen, erkeklik ve dişiliği olmayan, uyumayan, günah işlemeyen, gözle görülmeyen, nurdan varlıklar olarak nitelenmiştir. Görevleri, mahlukatı Allah'ın ismiyle seyredip, Allah'ın kudret ve sanat eserlerini o türlerde görerek, Allah'ı bütün eksikliklerden tenzih ve tesbih etmek, ve Allah'a ibadet etmektir. Ayrıca insanlar dışındaki mahlukatın Allah'a karşı yaptıkları ibadeti Allah'a sunmakla yükümlüdürler. Bunun yanında hayvanların ve bitkilerin görevlerini onlara ilham etmek ve irade ile olan hareketlerine müdahale etmek, vaziyetlerini bir şekilde düzenlemek ile de vazifelidirler. İslam inancına göre meleklerin bu görevleri onların ibadetleridir. Mahlukat üzerinde gerçek bir tasarrufları yoktur. Yaptıkları ancak Rablerine karşı dua etme konumunda kalarak, neticeyi Allah'ın yaratmasını istemeleridir. Bu islamdaki tevhid inancının bir gereğidir. Tevhid inancına göre evrende olan bütün her şey Allah tarafından yaratılır. İnsan, melek ve benzeri bütün mahlukatın iradeleriyle istemeleri ise, vücuda getirilmek istenen şeyin yaratılmasını Allah'tan talep etmekten ibarettir.[1]

İslam dinine göre meleklerin iradeleri vardır. Fakat şeytan tarafından musallat olunmadıkları için bu iradelerini insan gibi kötü yönde kullanabilme kabiliyetleri yoktur. Dolayısıyla günahsız varlıklardır. Aynı sebepten ötürü makamları sabittir.[2]

İslam dininde, Kur'an'da veya hadislerde meleklerin sayıları ve çeşitleri tam olarak belirtilmemiştir. Yine de bazı melek çeşitleri ve görevleri gerek Kur'an'da, gerekse hadislerde belirtilmiştir. İslam dininde özellikle dört büyük melek olarak anılan dört baş melek vardır.

Bunlar: Cebrâil, Mîkâîl, İsrâfil ve Azrâîl'dir.


Azrail

Ölüm meleği. Dört büyük melekten biridir, ölenlerin ruhlarını almak görevi vardır. Diğer bir ismi de "melek-ül mevt: Ölüm meleği"dir. Yeryüzünde hayatın var olması, insanın yaratılışı tesadüfle açıklanamıyacağı gibi, ölüm de tesadüfle açıklanamaz. Hayatı yaratan ölümü de yaratmıştır. Hayat gibi ölüm de bir rahmettir. Ölüm, meşakkatli dünya hayatından terhis olma ve ebedî âleme yolculuktur. İnanmıyanların ölümden çok korkmaları ve hatırlarına getirmekten ürkmeleri bundandır. Azrail (A.S.) müslümana göre ebediyet âlemine yolculuğun dâvetçisi; hastalık, kaza vs. sebepler, ölüm için bahane ve sebeplerdir. Azrail (A.S.) bu sebeplerin arkasında görevini yerine getirir. (Azrail Aleyhisselâm Cenâb-ı Hakk'a münâcât edip demiş: "Kabz-ı ervah vazifesinde senin ibâdın benden küsecekler, şekvâ edecekler." Ona cevaben denilmiş: "Senin vazifene hastalıkları ve musibetleri perde yapacağım; tâ ibâdımın şekvaları onlara gitsin, sana gelmesin." Aynen bu perdeler gibi Azrail Aleyhisselâm'ın vazifesi de bir perdedir. Tâ haksız şekvâlar Cenâb-ı Hakk'a gitmesin. Çünkü; ölümdeki hikmet ve rahmet ve güzellik ve maslahat cihetini herkes göremez. Zâhire bakıp itiraz eder, şekvaya başlar. İşte bu haksız şekvâlar Rahim-i Mutlaka gitmemek hikmetiyle Azrail Aleyhisselâm perde olmuş. Aynen bunun gibi bütün meleklerin, belki bütün esbab-ı zâhiriyenin vazifeleri, izzet-i rububiyetin perdeleridir. Tâ güzellikleri görünmeyen ve hikmetleri bilinmeyen şeylerde kudret-i İlâhiyenin izzeti ve kudsiyeti ve rahmetinin ihatası muhafaza edilsin, itiraza hedef olmasın ve hasis ve ehemmiyetsiz ve merhametsiz şeyler ile kudretin mübaşereti nazar-ı zâhirîde görünmesin. Ş.)

AZRÂÎL

Dört büyük melekten birinin ismi olup, insanların canını almakla görevlidir. Azrâil kelimesi İbranice asıllıdır. Bu melek Kur'ân ve sahih hadislerde, Azrâîl ismiyle değil, melekü'l-mevt (ölüm meleği), elçilerimiz şeklinde geçmektedir. "De ki: Size vekil kılınan (bu konuda görevlendirilen) ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz." (Secde, 32/11) "Nihâyet birinize ölüm geldi mi elçilerimiz (görevli melekler) onun canını alırlar. Onlar vazifede kusur işlemezler." (En'âm, 6/61; A'râf, 7/37). Her insanın canını almakla görevli bir ölüm meleği vardır. Azrâîl, bu meleklerin başıdır. (F.K.)

AZRÂİL İbrâhim (aleyhisselâm) Azrâil'e (aleyhisselâm); "Günâhkârların canını aldığın şekilde seni görmek isterim" deyince, melek; "Dayanamazsın" dedi. Olsun istiyorum, dedi. Kendini o sûrette gösterdi. Siyah yüzlü, tüyleri diken diken, siyah elbiseler giymiş, burnundan ve ağzından ateşler çıkıyordu. İbrâhim (aleyhisselâm) kendinden geçip, düştü. Kendine gelince meleği kendi şeklinde gördü ve; "Ey can alıcı melek, bir günahkâr senin bu şeklini gördükten sonra bir şey görmese ona yeter" dedi. (Hadîs-i şerîf-Kimyâ-ı Seâdet)

İyi amel işleyen, Allahü teâlâya itâat eden kullar Azrâil aleyhisselâmı en güzel bir şekilde görürler. Onun güzel yüzüne bakmaktan başka râhatlık bilmezler. (İmâm-ı Gazâlî).

Canlıları öldüren, ölüleri dirilten, sağlamları hasta yapan, hastaları iyi eden yalnız Allahü teâlâdır. Azrâil aleyhisselâm ölüm husûsunda bir sebebdir, vâsıtadır. (Muhammed Ma'sûm Fârûkî)

Azrâil aleyhisselâmın gelip, canını zorla alacağı, ecel arslanının pençesini sana takacağı, can verme acılarının başına geleceği, şeytanın îmânını çalmaya çalışacağı, dostlarının "vah vah öldü, sizler sağ olun", diye evlâdına ta'ziye edecekleri vakti düşün! (Muhammed Rebhâmî)

Azrâil başına geldiği zaman

Kırılır ayakla kol, yavaş yavaş

Mevlâm nasîb etsin din ile îmân

Akar gözlerimden yaş, yavaş yavaş.

Bir gün terâzî kurulur, dünyâ işleri sorulur

Helal lokma yimeyipte, cevap vermek ne müşkildir

Hasta olup yıkılınca, gözler göke dikilince

Azrâil aleyhisselâm gelince necât (kurtuluş) bulmak nemümkündür?

(M. Sıddîk bin Saîd)

ÖLÜM MELEĞİ (AZRÂİL) Allah'ın kendisine verdiği emirle canlıların ruhlarını almakla görevli olan ölüm meleğinin özel adıdır. Kur'an-ı Kerîm ve hadis-i şeriflerde Azrail şekliyle değil, doğrudan anlamı olan Melekü'l-Mevt (ölüm meleği) terimi kullanılmaktadır. "De ki; üzerinize memur edilen ölüm meleği, canınızı alır. Sonra Rabbinize döndürülürsünüz." (es-Secde: 32/11) Azrail (a.s.) Cenâb-ı Hakk'ın emrindeki öteki melekler gibidir. Dört büyük melekten birisidir. O yalnızca kendisine verilen emri yerine getirir ve eceli tamam olmuş kulların ruhlarını alıp bu ruhu isteyene götürür. Onun emrinde de bazı melekler vardır. Bu melekler de kendilerine Allah'u Teâlâ tarafından ulaştırılan emirleri yerine getirirler. "... Nihayet birinize ölüm gelince elçilerimiz onun canını alırlar, onlar hiç geri kalmazlar." (el-En'âm: 6/61) Kur'an-ı Kerîm'de, meleklerin kâfir olan bir kul ile mümin olan bir kulun canlarını alışları tasvir edilmektedir. Kâfirlerin can verişleri şöyle tarif edilmektedir: "Melekler, kâfirlerin canlarını alırken onları görseydin... Onların yüzlerine ve arkalarına vuruyorlar: Haydi, yangın (Cehennem) azabını tadın diyorlardı." (el-Enfal: 8/50) Zalimlerin canlarını alışları da şöyle ifade edilir: “Melekler onları nefislerine zulmeder oldukları halde alırken: “Ne yapıyordunuz?” derler. “Biz yeryüzünde mustazaf olanlardık.” derler. Derler ki: “Allah’ın arzı geniş değil miydi? Orada hicret etseydiniz ya!” İşte onlar var ya; onların barınağı Cehennemdir, doğrusu ne kötü dönüş yeridir.” (Nisa: 4/97)

“Allah’a yalan iftira edenden yahut kendisine hiçbir şey vahyolunmamışken “Bana da vahyolundu.” Diyenden, bir de: “Allah’ın indirdiğinin benzerini ben de indiririm.” diyenden daha zalim kim olabilir? Sen zalimleri ölümün sıkıntıları içinde meleklerin de ellerini uzatarak: “Canlarınızı çıkarın! Allah’a karşı hak olmayanı söylediğiniz ve O’nun ayetlerine karşı kibirlendiğiniz için bugün alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız.!” derlerken bir görsen!” (En’am: 6/93) “Öyleyse melekler, yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını aldıkları zaman nasıl olacak?” (Muhammed: 47/27)

Nâşitat meleklerinin müminlerin canlarını da tatlılıkla alışları şöyle ifade edilmektedir: "Melekler iyi insanlar olarak canlarını aldıkları kimselere de: Selâm size, yaptıklarınıza karşılık Cennet'e girin' derler." (en-Nahl: 16/32)[1] Tabiatıyla ölüm meleği olduğu için Azrâil'in adı insanlar arasında âdetâ korku sembolü haline gelmiştir. Dolayısıyla bazı kimselerin bu me­leğe karşı duyguları olumsuzdur. Ancak bu düşünce hem yersizdir hem de iman ger­çeğiyle uyuşmaz. Çünkü iman, ayrıca sevgi, saygı, bağ­lılık ve teslimiyet ister. Aynı zamanda şunu da bilmek gerekir ki Azrâil, Allah Teâlâ'nın, can almak için görevlendirdiği bir melektir. Dolayısıyla can almak onun gö­re­vidir. Can ise Allah (cc)'ın, bir çeşit bize ödünç olarak verdiği bir emane­tidir. Emanetin adı üstündedir; Bir gün gelir asıl sahibine iade edilir. Hem sonra Allah (cc)'ın bu dünyamızda canlılar için koy­duğu disiplin ve yasalara ba­kıldığında hiç kimsede bu emanetin son­suza dek kalmayacağı açıkça anlaşılmaktadır.

[2] Azrâil'in kimseye karşı özel bir düşmanlığı da yoktur. Bu nedenle Allah'ın bütün elçileri gibi Azrâil (aleyhisselâm)'i de saygı ile anmak ima­nımızın ge­re­ği­dir. Allah'ın selamı O'nun ve diğer bütün Allah elçilerinin üzerine ol­sun. Azrâl'in, bu kadar kalabalık bir dünyada kıtalar ve ülkeler arasın­daki büyük mesafeleri nasıl kestiği ve aynı anda birçok insanın, (daha doğrusu birçok canlının) rûhunu nasıl alabildiği bazı kimseler tarafın­dan daima me­rak konusu olmuştur. Eski çağların basit düşünen bazı insanları için bu me­rakın gerekçeleri vardı. Ama günümüzün başdön­dürücü açılımları artık zihinlerdeki bu tür soru işaretlerine fazlasıyla cevap vermektedir.[3]

[1] Şâmil İslam Ansiklopedisi: 1/ ; Ahmed Kalkan, Kur’an Kavram Tefsiri. [2] Sebe: 34/30, A’raf: 7/34, Yunus: 10/49, Nahl: 16/61 [3] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 239-240.


TUHFE-İ HASEKİYYE - İSMAİL HAKKI BURSEVÎ Kaddesellâhü sırrahu’l azîzin TUHFE-İ HASEKİYYE’SİNDE TÜRK SEVGİSİ

İsmail Hakkı Bursevî, Tuhfesinde Kureyş’in ve Arapça’nın üstülüğüne dâir hadisleri zikretmiştir.

Arapça dışındaki diller için ise “Dillerinizin ve renklerinizin farklı olması Allah’ın âyetlerindendir.” (Rûm, 30/22) meâlindeki ayeti ele almıştır. Fakat hurma nasıl diğer meyvelere üstünse, Arapça’nın da öyle olduğunu, fazîlet açısından dillerin derecelerinin farklı olduğunu öne sürmüştür. İhlâs sûresinin Allah’ın zât ve sıfatından bahsettiği için Tebbet sûresi üzerine daha faziletli oluşunu örnek göstermiştir. Buradan yaptığı çıkarım ise sonuç olarak şudur: Allah Teâlâ, bütün diller ile konuşur. Zira dil âlimleri, O’nun sıfatlarının çıkıp göründüğü yerdir. İlâhî kelâm sıfatının keyfiyyeti Âdem (aleyhisselâm)’e öğretilmiştir ve ondan da evlâdına geçmiştir.

Türkçe ile ilgili olarak “garâib-i ahbardandır” yani pek güvenilmeyen, acayip haberlerden biri olduğunu söylediği şu olayı anlatmıştır: Âdem aleyhisselâm, cennette yediği yasak meyveden sonra yeryüzüne inmekle emrolununca, melekler hangi dil ile söyledilerse Âdem aleyhisselâm kulak asmamıştır. Sonunda bir melek Türkçe “Kalk!” demiş ve Âdem bunun üzerine yeryüzüne inmek için hazırlanmıştır. Bundan dolayı Türkçe'de fazîletli bir dildir. Onun için Türkler’den kâmil evliyâ gelmiştir.

Bu olay, İsmail Hakkı Bursevî’nin, olayı anlatmaya başlarken dediği gibi garip bir rivayet. Fakat bu olaydan çıkarılan sonuç dikkate şayandır. Çünkü Türkler’den evliya gelmesinin sebebi, Türkçe’nin fazîletine bağlanmıştır.

Tez: sh.24-25

TUHFE-İ HASEKİYYESİ

Zîrâ âsârda gelir ki: evlâd-ı Mead ibn-i Adnân kırk adede bâliğ oldukta, [151 a] Hazreti Mûsâ’nın kavmiyle muhârebe eyleyip onları intihâb etmeye başladıkta, Hazreti Mûsâ onlara bedduâ eyledi. Velâkin Allah Teâlâ bedduâya rızâ vermeyip:

“Yâ Mûsâ! Onlara bedduâ etme! Zîrâ Ben onların silsilesinden Nebiyy-i Kerîm-i Beşîr-i Nezîr ihrâc etsem gerektir. Pes ol sahn-ı gülistâna hâr-bâş olma ve zebân-ı dâstân, hangi edvârdan bîrûn edip evrâdını yanılma!”

Ve Rasûlüllâh sallallâhu aleyhi ve sellem ile Hazreti Îsâ arasında, ne nebiyy-i mütâbi’ ve ne höd rasûl-i müşerri’ gelmiştir. Ve ikisinin meyânında olan fetret dört yüz veyâ altı yüz veyâhut altı yüz senedir. Ve İsmâîl aleyhisselâm ile Adnân arasında âbâ’-i seb’a veyâ tis’a vardır. Ve ba’zıları on beştir demişler ve kırka varınca dahi rivâyet vardır.

Ve Kureyş’in fazâilinde gelir:

Kim Kureyş’e ihânet ederse, Allah’a ihânet etmiş olur. Ahmed bin Hanbel, Müsned, I/183, Hadis: 1586. Ve mutlaka Arab hakkında gelir:

Arab’ı şu üç şey için seviniz: Ben Arabım ve Kur’an Arapça’dır ve cennet ehlinin kelâmı Arapça’dır. Münâvî, I, 225.

Ve ba’zı rivâyâtta gelir ki:

Sual olunursa ki:

Lisân-ı Acem, lisân-ı ehl-i cehennemdir. [1] Pes nice lugat ehl-i cennet olur?” Cevâb budur ki:

Acem, Arab’ın muka [151 b] dilidir ki, lisân-ı Arab’dan gayrıya lisân-ı Acem derler.

Velâkin lugat-ı Fârisiyye, lisân-ı Acem’den mahsûs lugattır ki, lugat-ı ehl-i cennete mülhıktır.

Zîrâ ba’zı kabâil-i Arab, Bâ’ ve Cîm ve Zây ve Kaf’ı Fârisiyye ile tekellüm etmişlerdir.

Bu yüzden hurûf-i teheccî otuz iki olmuştur ki aded-i isnândır.

Ve lisân-ı Fârisî bi-husûsa lisân-ı ehl-i cennet olmaya Acem erenlerinin takrîr ve tahrîri dahi delâlet eder.

Zîrâ ehlullâh, lisân-ı medhûl ile tekellüm eylemezler.

Ve bundan mefhûm olur ki, [Dillerinizin farklı olması] (Rûm, 30/22) mûcibince, elsine-i nâsın ihtilâfı âyât-ı ilâhiyyedendir.

Velâkin birbirine nisbetle fazlde tefâvütleri vardır ki, Lisân-ı Arabî, cemî’-i elsineden a’lâdır.

Nitekim hurma cümle fevâkihten efdaldir.

Ve bir nesnenin mercûhiyyeti Hak Teâlâ’nın onunla adem-i tekellümünü muktezî değildir.

Nitekim sûre-i Tebbet ve Ihlâs, ikisi dahi kelâm-ı ilâhîdir. Fe-emmâ İhlâs’ın Tebbet üzere fazl-i râcihi vardır. Zîrâ zât ve sıfat Hakk’a dâirdir.

Ve bundan zâhir olur ki, Allah Teâlâ cemî’-i lugât ile tekellüm eder. Zîrâ ehl-i lugât O’nun mezâhir-i sıfatıdır ve kelâm-ı sıfat-ı ilâhiyyedir kim keyfiyyetini Âdem aleyhis selâm ta’lîm olunmuştur ve ondan evlâdına intikâl [152 a] etmiştir.

Ve garâib-i ahbardandır ki,

Âdem, ekl-i dâneden sonra arza hubût ile me’mûr olıcak, melâike lisânından her ne türlü lisân ki tekellüm vâki’ olduysa, Âdem, asgâ etmedi. Tâ ki bir melek gelip lisân-ı Türkî üzere ona “Kalk”! dedi. Âdem dahi kalkıp arza hebûte müteheyyi’ oldu. Pes lisân-ı Türkî’nin dahi fazîleti zâhir oldu. Onun için Türk’ten dahi kümmel-i evliyâ gelmiştir.


Ve denilmiştir ki:

Ya’ni diyâr-ı Rûm’a, enbiyâ ayak basmamıştır, belki diyâr-ı Arab’a ve Fürs’e vaz’-ı kadem etmiştir. Velâkin bundan Rûm’a tenezzül gelmez.

Zîrâ ibtidâ bütün dünyâya Âdem ayak basmıştır. Ve her mevzi’ki şehristân olmuştur; Âdem’in vaz-ı kademi eseridir ve her ne yer ki menhûstur, oraya şeytân basmıştır.

Onun için bıka’ın dahi birbiri üzerine rüchânı vardır.

Meselâ Mekke ile sâir bilâd berâber değildir. Zîrâ Mekke cevâhir ve sâirler hacer ve meder gibidir. Lâkin fazl-ı Medîne ve Kuds, fazl-ı Mekke’ye tâbi’dir.

Ve kezâlik, mesâcid ve cevâmi’, sâir büyût-i sükkândan efdaldir. Fe-emmâ mescid ile kenîse ve tekye ile meyhânenin meyânında müfâdala yoktur.

Zîrâ mescid ve tekye arâzi-i tayyibeden; kenîse ve meyhâne, arâzi-i habîsedendir. Nitekim [152 b]

Gınâ ve fakrın hangisi efdaldir?” denilmez. Zîrâ gınâ, sıfat-ı zâtiyye-i ilâhiyye; ve fakr sıfat-ı zâtiyye-i abdiyyedir.

Mevâli’ ile abd arasında münâsebet olmadığı gibi sıfatları arasında münâsebet yoktur.


Kaynak: Mehmet TABAKOĞLU, İsmail Hakkı Bursevî’nin Tuhfe-i Hasekiyye’sinin İkinci Bölümü (Metin Ve Tahlil), T.C. Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İlâhiyat Anabilim Dalı Tasavvuf Bilim Dalı, (Yüksek Lisans Tezi), , 2008, İstanbul



Lupa Özel ad

Ico libri Anlamlar

[1] [[{{{2}}}#|{{{2}}}]] Allah'ın emri ve izni ile canlıların, ölecekleri zaman canlarını almakla görevli melek. Şablon:Örnek
[2] Siyah giysili, kukuletalı, elinde orak tutan birisi olarak tasvir edilen ölüm sembolü.

Nuvola apps bookcase Köken

[1] (Arapça) ʿAzrāʾīl

Balance icon Eş Anlamlılar

[1] ölüm meleği
<p style="margin-bottom: -0.5em;" title="Üst Kavramlar">Fairytale up blue Üst Kavramlar
[1] Allah, tanrı, melek
Fairytale right blue Yan Kavramlar
[1] Cebrail, İsrafil, Mikail
<p style="margin-bottom: 0.5em;" title="Maddeyle ilgili atasözleri">Crystal Clear app Community Help Atasözleri
[1] Azrail gelince oğul uşak sormaz
<p style="margin-bottom: 0.5em;" title="Maddeyle ilgili deyimleşmiş sözler">Crystal Clear app Login Manager Deyimler
Azrail ile burun buruna gelmek
Azrail olmak
[1] Azraile bir can borcu olmak, Azrailin elinden kurtulmak, Azraille burun buruna gelmek

Nuvola Turkish flag Türk Dilleri


|} | width=1% | |bgcolor="#FFFFE0" valign=top width=48%|

|} |}</div></div>

<p style="margin-bottom: 0.5em;" title="Diğer dillerdeki karşılıkları">Crystal Clear app internet Çeviriler

|} | width=1% | |bgcolor="#FFFFE0" valign=top width=48%|

  • (İngilizce) [1] [[Azrael#(İngilizce)|Azrael]] (en), [[angel of death#(İngilizce)|angel of death]] (en)

|} |}</div></div>


Kaynaklar

Şablon:Kaynak-düz

  1. Said Nursi, Sözler - 24.Söz 4.Dal
  2. Siad Nursi,Sözler - Yirmi Dördüncü Söz - s.318

Ayrıca bakınız

Konuyla ilgili diğer Wikimedia sayfaları :

Commons'da Melek ile ilgili çoklu ortam dosyaları bulunmaktadır.

Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.