FANDOM


Kehf Meryem

2010 Kur'an Yılında Mersin Yenişehir Kaymakamlığı İlçe Müftülüğünün Dünyanın En Kapsamlı Kur'an Portali Projesidir.

Ta Ha
Ayet No
Ayet Metni
Elmalı Meali (Orijinali)
Fransızca [1]
İngilizce Meali Pickthall)
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın ismiyle.
Au nom d'Allah, le Tout Miséricordieux, le Très Miséricordieux.
In the name of Allah, the Beneficent, the Merciful
Kaf, Ha,Ya, Ayn, Sad.
Kâf, Hâ', Yâ', 'Aîn, Sâd.
Kaf. Ha. Ya. Ain. Sad.
Rabbının rahmetini bir anış Zekerriya kuluna
C'est un récit de la miséricorde de ton Seigneur envers Son serviteur Zacharie.
A mention of the mercy of thy Lord unto His servant Zachariah.
O vakıt ki rabbına nida etmişti, gizli bir nida
Lorsqu'il invoqua son Seigneur d'une invocation secrète,
When he cried unto his Lord a cry in secret,
Demişti: yarab işte ben artık kemik gevşedi benden, ve baş bembeyaz alev aldı, sana duâ ile ise rabbım hiç bir zaman bedbaht olmadım
et dit: «O mon Seigneur, mes os sont affaiblis et ma tête s'est enflammée de cheveux blancs. [Cependant], je n'ai jamais été malheureux [déçu] en te priant, ô mon Seigneur.
Saying: My Lord! Lo! the bones of me wax feeble and my head is shining with grey hair, and I have never been unblest in prayer to Thee, my Lord.
Bu halimle ben arkamdan yerime kalacak taallûkattan endişedeyim, hatunum da akîm bulundu, onun için bana bir veliy ihsan eyle
Je crains [le comportement] de mes héritiers, après moi. Et ma propre femme est stérile. Accorde-moi, de Ta part, un descendant
Lo! I fear my kinsfolk after me, since my wife is barren. Oh, give me from Thy presence a successor
Ki hem benim mirasımı, hem Ya'kub henadanının mirasını ala, hem de onu rızaya mazhar kıl rabbım!
qui hérite de moi et hérite de la famille de Jacob. Et fais qu'il te soit agréable, ô mon Seigneur».
Who shall inherit of me and inherit (also) of the house of Jacob. And make him, my Lord, acceptable ( unto Thee).
Ey Zekeriyya! Haberin olsun biz sana bir oğul tebşir ediyoruz, adı Yahya, bundan evvel hiç bir adaş yapmadık ona
«O Zacharie, Nous t'annonçons la bonne nouvelle d'un fils. Son nom sera Yahya [Jean]. Nous ne lui avons pas donné auparavant d'homonyme».
(It was said unto him): O Zachariah! Lo! We bring thee tidings of a son whose name is John; We have given the same name to none before (him).
Dedi: Yarab! benim için bir oğul nereden olacak: hatunum akîm bulunuyor ben de ihtiyarlıktan kağşamak derecesine geldim
Et [Zacharie dit]: «O mon Seigneur, comment aurai-je un fils, quand ma femme est stérile et que je suis très avancé en vieillesse?»
He said: My Lord! How can I have a son when my wife is barren and I have reached infirm old age?
Buyurdu: öyle, fakat rabbın buyurdu ki: o bana kolaydır, bundan evvel seni yarattım! Halbuki hiç bir şey değildin
[Allah] lui dit: «Ainsi sera-t-il! Ton Seigneur a dit: «Ceci m'est facile. Et avant cela, Je t'ai créé alors que tu n'étais rien».
He said: So (it will be). Thy Lord saith: It is easy for Me, even as I created thee before, when thou wast naught.
Dedi: yarab! Bana bir alâmet yap, buyurdu ki: alâmetin, sap sağlam olduğun halde üç gece nasa söz söyleyememendir
«O mon Seigneur, dit [Zacharie], accorde-moi un signe». «Ton signe, dit [Allah,] sera que tu ne pourras pas parler aux gens pendant trois nuits tout en étant bien portant.
He said: My Lord! Appoint for me some token. He said: Thy token is that thou, with no bodily defect, shalt not speak unto mankind three nights.
Derken mihrabdan kavmine karşı çıktı da «Sabah ve akşam tesbih edin» diye onlara işaret verdi
Il sortit donc du sanctuaire vers son peuple; puis il leur fit signe de prier matin et soir.
Then he came forth unto his people from the sanctuary, and signified to them: Glorify your Lord at break of day and fall of night.
Ey Yahya! kitabı kuvvetle tut (dedik) ve daha sabiy iken ona hikmet verdik
... «O Yahya, tiens fermement au Livre (la Thora)!» Nous lui donnâmes la sagesse alors qu'il était enfant,
(And it was said unto his son): O John! Hold the Scripture. And We gave him wisdom when a child.
Hem de ledünnümüzden bir rikkat ve bir pâklik, ki çok takvaşiar idi
ainsi que la tendresse de Notre part et la pureté. Il était pieux,
And compassion from Our presence, and purity; and he was devout,
Ve valideynine ihsankâr idi, cebbar, isyarkâr değil idi
et dévoué envers ses père et mère; et ne fut ni violent ni désobéissant.
And dutiful toward his parents. And he was not arrogant, rebellious.
Selâm ona hem doğduğu gün, hem öleceği gün hem de diri olarak ba'solunacağı gün
Que la paix soit sur lui le jour où il naquit, le jour où il mourra, et le jour où il sera ressuscité vivant!
Peace on him the day be was born, and the day he dieth and the day he shall be raised alive!
Kitabda Meryemi de an, o vakıt ki ailesinden çekildi de şark tarafından bir mekâna
Mentionne, dans le Livre (le Coran), Marie, quand elle se retira de sa famille en un lieu vers l'Orient.
And make mention of Mary in the Scripture, when she had withdrawn from her people to a chamber looking East,
Onlardan öte bir perde çekti derken kendisine ruhumuzu gönderdik de düzgün bir beşer halinde ona temessül ediverdi
Elle mit entre elle et eux un voile. Nous lui envoyâmes Notre Esprit (Gabriel), qui se présenta à elle sous la forme d'un homme parfait.
And had chosen seclusion from them. Then We sent unto her Our spirit and it assumed for her the likeness of a perfect man.
(Meryem) ona ben, dedi: her halde senden rahmana sığınırım, sakınırsın eğer bir teki isen
Elle dit: «Je me réfugie contre toi auprès du Tout Miséricordieux. Si tu es pieux, [ne m'approche point].»
She said: Lo! I seek refuge in the Beneficent One from thee, if thou art God fearing.
(Ruh) dedi: haberin olsun ben sana gayet temiz bir oğlan vermek için sırf rabbının resulüyüm.
Il dit: «Je suis en fait un Messager de ton Seigneur pour te faire don d'un fils pur».
He said: I am only a messenger of thy Lord, that I may bestow on thee a faultless son.
Dedi: benim için bir oğlan nasıl olur? bana bir beşer dokunmadı, ben bir kahbe de değilim.
Elle dit: «Comment aurais-je un fils, quand aucun homme ne m'a touchée, et que je ne suis pas prostituée?»
She said: How can I have a son when no mortal hath touched me, neither have I been unchaste!
Dedi öyle, fakat rabbın buyurdu ki o bana göre kolay hem onu nasa kudretimizin bir bürhanı ve tarafımızdan bir rahmet kılacağımız için, hem de o, bir kaza edilmiş emir bulunuyor
Il dit: «Ainsi sera-t-il! Cela M'est facile, a dit ton Seigneur! Et Nous ferons de lui un signe pour les gens, et une miséricorde de Notre part. C'est une affaire déjà décidée».
He said: So (it will be). Thy Lord saith: It is easy for Me. And (it will be) that We may make of him a revelation for mankind and a mercy from Us, and it is a thing ordained.
Bu suretle ona hamil oldu, ve bu hamlile uzak bir yere çekildi
Elle devint donc enceinte [de l'enfant], et elle se retira avec lui en un lieu éloigné.
And she, conceived him, and she withdrew with him to a place.
Derken ağrı onu bir hurma dalına götürdü, ay dedi: nolaydım bundan evvel öleydim ve unutulmuş gitmiş olaydım
Puis les douleurs de l'enfantement l'amenèrent au tronc du palmier, et elle dit: «Malheur à moi! Que je fusse morte avant cet instant! Et que je fusse totalement oubliée!»
And the pangs of childbirth drove her unto the trunk of the palm tree. She said: Oh, would that I had died ere this and had become a thing of naught, forgotten!
Derken ona altından nida etti: sakın mahzun olma, rabbın senin altında bir su arkı vücûde getirdi
Alors, il l'appela d'au-dessous d'elle, [lui disant:] «Ne t'afflige pas. Ton Seigneur a placé à tes pieds une source.
Then (one) cried unto her from below her, saying: Grieve not! Thy Lord hath placed a rivulet beneath thee,
Hurmanın da dalını kendine doğru silkele, üzerine derilmiş tâze hurmalar dökülsün
Secoue vers toi le tronc du palmier: il fera tomber sur toi des dattes fraîches et mûres.
And shake the trunk of the palm tree toward thee, thou wilt cause ripe dates to fall upon thee.
[[فَكُلِي وَاشْرَبِي وَقَرِّي عَيْنًا ۖ فَإِمَّا تَرَيِنَّ مِنَ الْبَشَرِ أَحَدًا فَقُولِي إِنِّي نَذَرْتُ لِلرَّحْمَٰنِ صَوْمًا فَلَنْ أُكَلِّمَ الْيَوْمَ إِنْسِيًّا]]
Artık ye, iç, gözün aydın olsun, bunun üzerine şayed beşerden birini görürsen ben, de: rahmana oruç adadım, onun için bu gün hiç bir inse söz söylemiyeceğim
Mange donc et bois et que ton oil se réjouisse! Si tu vois quelqu'un d'entre les humains, dis [lui:] «Assurément, j'ai voué un jeûne au Tout Miséricordieux: je ne parlerai donc aujourd'hui à aucun être humain».
So eat and drink and be consoled. And if thou meetest any mortal, say: Lo! I have vowed a fast unto the Beneficent, and may not speak this day to any mortal.
Derken onu yüklenerek kavmine getirdi, hey Meryem! Dediler: alimallah yumurcak bir şey getirdin
Puis elle vint auprès des siens en le portant [le bébé]. Ils dirent: «O Marie, tu as fait une chose monstrueuse!
Then she brought him to her own folk, carrying him. They said: O Mary! Thou hast come with an amazing thing.
Ey Harûnun hemşiresi, baban bir kötülük adamı değil idi, anan da bir kahbe değil idi
«Sour de Hârûn, ton père n'était pas un homme de mal et ta mère n'était pas une prostituée».
Oh sister of Aaron! Thy father was not a wicked man nor was thy mother a harlot.
Bunun üzerine ona işaret etti, beşikteki bir sabî ile nasıl konuşuruz dediler
Elle fit alors un signe vers lui [le bébé]. Ils dirent: «Comment parlerions-nous à un bébé au berceau?»
Then she pointed to him. They said How can we tale to one who is in the cradle, a young boy?
O dedi ki: haberiniz olsun ben Allahın kuluyum, o bana kitab verdi ve beni bir Peygamber yaptı
Mais (le bébé) dit: «Je suis vraiment le serviteur d'Allah. Il m'a donné le Livre et m'a désigné Prophète.
He spake: Lo! I am the slave of Allah. He hath given me the Scripture and hath appointed me a Prophet,
Ve beni her nerede olsam mübarek kıldı ve berhayat olduğum müddetçe bana namaz ve zekât tavsıye buyurdu
Où que je sois, Il m'a rendu béni; et Il m'a recommandé, tant que je vivrai, la prière et la Zakât;
And hath made me blessed wheresoever I may be, and hath enjoined upon me prayer and alms giving so long as I remain alive,
Ve beni valdeme hürmetkâr kıldı, bir cebbar şekıy kılmadı
et la bonté envers ma mère. Il ne m'a fait ni violent ni malheureux.
And (hath made me) dutiful toward her who bore me, and hath not made me arrogant, unblest.
Ve selâm bana hem doğduğum gün hem öleceğim gün, hem diri olarak ba'olunacağım gün
Et que la paix soit sur moi le jour où je naquis, le jour où je mourrai, et le jour où je serai ressuscité vivant.»
Peace on me the day I was born, and the day I die, and the day I shall be raised alive!
İşte hakkında niza edip durdukları İsâ ibin Meryem hak sözü olarak budur
Tel est Issa (Jésus), fils de Marie: parole de vérité, dont ils doutent.
Such was Jesus, son of Mary: (this is) a statement of the truth concerning which they doubt.
Allahın veled ittihaz etmesi hiç bir zaman olur şey değildir, tenzih o sübhana, o bir emri murad edince sade ona ol der! oluverir
Il ne convient pas à Allah de S'attribuer un fils. Gloire et Pureté à Lui! Quand Il décide d'une chose, Il dit seulement: «Sois!» et elle est.
It befitteth not (the Majesty of) Allah that He should take unto Himself a son. Glory be to Him! When He decreeth a thing, He saith unto it only: Be! and it is.
Hem o haberiniz olsun dedi: Allah benim de rabbım sizin de rabbınızdır, onun için hep ona ibadet ediniz iste yegâne doğru yol budur
Certes, Allah est mon Seigneur tout comme votre Seigneur. Adorez-le donc. Voilà un droit chemin».
And lo! Allah is my Lord and your Lord. So serve Him. That is the right path.
Sonra hizibler kendi aralarında ıhtilâfa düştüler, artık büyük bir günün görülecek hâilesinden veyl o küfredenlere
[par la suite,] les sectes divergèrent entre elles. Alors, malheur aux mécréants lors de la vue d'un jour terrible!
The sects among them differ: but woe unto the disbelievers from the meeting of an awful Day.
Neler işidecek neler görecekler onlar bize gelecekleri gün, lâkin o zalimler bugün açık dalâl içindeler
Comme ils entendront et verront bien le jour où ils viendront à Nous! Mais aujourd'hui, les injustes sont dans un égarement évident.
See and hear them on the Day they come unto Us! Yet the evil doers are today in error manifest.
Onlar gaflet içinde iken, onlar iyman etmezlerken, o hasret gününün, o iş bitirildiği saatin dehşetini kendilerine haber ver,
Et avertis-les du jour du Regret, quand tout sera réglé; alors qu'ils sont [dans ce monde] inattentifs et qu'ils ne croient pas.
And warn them of the Day of anguish when the case hath been decided. Now they are in a state of carelessness, and they believe not.
her halde Arza ve bütün üzerindekilere biz varis olacağız biz, ve hep onlar bize irca, olunacaklar
C'est Nous, en vérité, qui hériterons la terre et tout ce qui s'y trouve, et c'est à Nous qu'ils seront ramenés.
Lo! We inherit the earth and all who are thereon, and unto Us they are returned.
Kitabda İbrahimi de an, çünki o bir sıddık, bir Peygamber idi
Et mentionne dans le Livre, Abraham. C'était un très véridique et un Prophète.
And make mention (O Muhammad) in the Scripture of Abraham. Lo! he was a saint, a Prophet.
Bir vakıt babasına demişti: â babacığım! o işitmez görmez ve sana hiç faidesi olmaz şeylere niçin taparsın
Lorsqu'il dit à son père: «O mon père, pourquoi adores-tu ce qui n'entend ni ne voit, et ne te profite en rien?
When he said unto his father: O my father! Why worshippest thou that which beareth not nor seeth, nor can in aught avail thee?
 babacığım emin ol bana ilimden sana gelmiyen hakikat geldi, gel bana uy da seni bir düz yola çıkarayım
O mon père, il m'est venu de la science ce que tu n'as pas reçu; suis-moi, donc, je te guiderai sur une voie droite.
O my father! Lo! there hath come unto me of knowledge that which came not unto thee. So follow me, and I will lead thee on a right path.
Babacığım Şeytana tapma, çünki Şeytan rehmana âsi oldu
O mon père, n'adore pas le Diable, car le Diable désobéit au Tout Miséricordieux.
O my father! Serve not the devil. Lo! the devil is a rebel unto the Beneficent.
Babacığım ben cidden korkarım ki sana o rahmandan bir azâb dokunur da Şeytana yar olursun.
O mon père, je crains qu'un châtiment venant du Tout Miséricordieux ne te touche et que tu ne deviennes un allié du Diable».
O my father! Lo! I fear lest a punishment from the Beneficent overtake thee so that thou become a comrade of the devil.
Sen dedi: benim mabudlarımdan geçmekmi istiyorsun ya İbrahim? yemin ederim ki eğer vazgeçmezsen seni muhakkak recm ederim, hem beni uzun müddet bırak git
Il dit: «O Abraham, aurais-tu du dédain pour mes divinités? Si tu ne cesses pas, certes je te lapiderai, éloigne-toi de moi pour bien longtemps».
He said: Rejectest thou my gods, O Abraham? If thou cease not, I shall surely stone thee. Depart from me a long while!
Dedi: selâm sana, senin için rabbıma istiğfar edeceğim, çünkü o bana çok lütufkârdır
«Paix sur toi», dit Abraham. «J'implorerai mon Seigneur de te pardonner car Il m'a toujours comblé de Ses bienfaits.
He said: Peace be unto thee! I shall ask forgiveness of my Lord for thee. Lo! He was ever gracious unto me.
Hem sizi Allahdan başka taptıklarınızla bırakıp çekilirim de rabbıma duâ ederim, umulur ki rabbıma duâ ile bedbaht olmam
Je me sépare de vous, ainsi que de ce que vous invoquez, en dehors d'Allah, et j'invoquerai mon Seigneur. J'espère ne pas être malheureux dans mon appel à mon Seigneur».
I shall withdraw from you and that unto which ye pray beside Allah, and I shall pray unto my Lord. It may be that, in prayer unto my Lord, I shall not be unblest.
Vaktaki onları ve Allahtan başka taptıklarını bırakıp çekildi, bizde ona İshakı ve Ya'kubu bahşeyledik ve her birini birer Peygamber yaptık
Puis, lorsqu'il se fut séparé d'eux et de ce qu'ils adoraient en dehors d'Allah, Nous lui fîmes don d'Isaac et de Jacob; et de chacun Nous fîmes un prophète.
So, when he had withdrawn from them and that which they were worshipping beside Allah. We gave him Isaac and Jacob. Each of them We made a Prophet.
Ve bunlara rahmetimizden ihsanlar eyledik ve hepsine dillerdi yüksek bir yadı sıdk verdik
Et Nous leur donnâmes de par Notre miséricorde, et Nous leur accordâmes un langage sublime de vérité.
And We gave them of Our mercy, and assigned to them a high and true renown.
Kitabda Musâyı da an, çünkü o bir muhlis idi ve bir Resul bir Peygamber idi
Et mentionne dans le Livre Moïse. C'était vraiment un élu, et c'était un Messager et un prophète.
And make mention in the Scripture of Moses. Lo! he was chosen, and he was a messenger (of Allah), a Prophet.
Hem ona Tûrun canibi eymeninden nidâ ettik, hem de onu makamı münacatta mertebei kurbe erdirdik
Du côté droit du Mont (Sinaï) Nous l'appelâmes et Nous le fîmes approcher tel un confident.
We called him from the right slope of the Mount, and brought him nigh in communion.
Ve rahmetimizden ona biraderi Harûnu da bir Peygamber olarak ihsan eyledik
Et par Notre miséricorde, Nous lui donnâmes Aaron son frère comme prophète.
And We bestowed upon him of Our mercy his brother Aaron, a Prophet (likewise).
Kitabda İsmaili de an, çünkü o cidden va'dinde sadık idi, ve bir Resul, bir Peygamber idi
Et mentionne Ismaël, dans le Livre. Il était fidèle à ses promesses; et c'était un Messager et un prophète.
And make mention in the Scripture of Ishmael. Lo! he was a keeper of his promise, and he was a messenger (of Allah) a Prophet.
Ve hanedanına namaz ve zekât ile emrederdi ve rabbının ındinde merdıyy idi
Et il commandait à sa famille la prière et la Zakât; et il était agréé auprès de son Seigneur.
He enjoined upon his people worship and alms giving, and was acceptable in the sight of his Lord.
Kitabda İdrisi de an, çünkü o bir sıddık, bir Peygamber idi
Et mentionne Idris, dans le Livre. C'était un véridique et un prophète.
And make mention in the Scripture of Idris. Lo! he was a saint, a Prophet;
Ve biz onu yüksek bir mekâna ref'ettik
Et Nous l'élevâmes à un haut rang.
And We raised him to high station.
[[أُولَٰئِكَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّينَ مِنْ ذُرِّيَّةِ آدَمَ وَمِمَّنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍ وَمِنْ ذُرِّيَّةِ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْرَائِيلَ وَمِمَّنْ هَدَيْنَا وَاجْتَبَيْنَا ۚ إِذَا تُتْلَىٰ عَلَيْهِمْ آيَاتُ الرَّحْمَٰنِ خَرُّوا سُجَّدًا وَبُكِيًّا ۩]]
İşte bunlar Allahın kendilerine in'am eylediği Peygamberlerden, Âdem zürriyyetinden ve Nuh ile beraber taşıdıklarımızdan ve İbrahim ve İsrail zürriyyetinden ve hidayete erdirdiğimiz ve intihab eylediğimiz kimselerdendir. Kendilerine rahmanın âyetleri tilâvet olunduğu zaman ağlıyarak secdelere kapanırlardı
Voilà ceux qu'Allah a comblés de faveurs, parmi les prophètes, parmi les descendants d'Adam, et aussi parmi ceux que Nous avons transportés en compagnie de Noé, et parmi la descendance d'Abraham et d'Israël, et parmi ceux que Nous avons guidés et choisis. Quand les versets du Tout Miséricordieux leur étaient récités, ils tombaient prosternés en pleurant.
These are they unto whom Allah showed favour from among the Prophets, of the seed of Adam and of those whom We carried (in the ship) with Noah, and of the seed of Abraham and Israel, and from among those whom We guided and chose. When the revelations of the Beneficent were recited unto them, they fell down, adoring and weeping.
Sonra arkalarından bozuk bir güruh halef oldu, namazı zayi' ettiler ve şehvetleri ardına düştüler, bunlar da «Gayya» yı boylıyacaklar
Puis leur succédèrent des générations qui délaissèrent la prière et suivirent leurs passions. Ils se trouveront en perdition,
Now there hath succeeded them a later generation who have ruined worship and have followed lusts. But they will meet deception.
Ancak tevbe edip iymana gelen ve salih amel işliyenler müstesna, çünkü bunlar zerre kadar hakları yenmiyerek Cennete gireceklerdir
sauf celui qui se repent, croit et fait le bien: ceux-là entreront dans le Paradis et ne seront point lésés,
Save him who shall repent and believe and do right Such will enter the Garden and they will not be wronged in aught.
Rahmanın kullarına va'd buyurduğu Adin Cennetlerine, şüphe yok ki onun va'di icra olunagelmiştir
aux jardins du séjour (éternel) que le Tout Miséricordieux a promis à Ses serviteurs, [qui ont cru] au mystère. Car Sa promesse arrivera sans nul doute.
Gardens of Eden, which the Beneficent hath, promised to His slaves in the Unseen. Lo! His promise is ever sure of fulfilment.
Orada hiç boş söz işitmezler, ancak bir selâm, rızıkları da vardır orada sabah, akşam
On n'y entend nulle parole insignifiante; seulement: «Salâm»; et ils auront là leur nourriture, matin et soir.
They hear therein no idle talk, but only Peace; and therein they have food for morn and evening.
O o Cennettir ki kullarımızdan her kim korunur takıyy ise ona miras kılarız
Voilà le Paradis dont Nous ferons hériter ceux de Nos serviteurs qui auront été pieux.
Such is the Garden which We cause the devout among Our bondmen to inherit.
[[وَمَا نَتَنَزَّلُ إِلَّا بِأَمْرِ رَبِّكَ ۖ لَهُ مَا بَيْنَ أَيْدِينَا وَمَا خَلْفَنَا وَمَا بَيْنَ ذَٰلِكَ ۚ وَمَا كَانَ رَبُّكَ نَسِيًّا]]
Bir de rabbının emri olmayınca biz (rabbının Resulleri) inemeyiz, önümüzdeki ardımızdaki ve bunun arasındaki hep onundur ve rabbın seni unutmuş değildir
«Nous ne descendons que sur ordre de ton Seigneur. A Lui tout ce qui est devant nous, tout ce qui est derrière nous et tout ce qui est entre les deux. Ton Seigneur n'oublie rien.
We (angels) come not down save by commandment of thy Lord. Unto Him belongeth all that is before us and all that is behind us and all that is between those two, and thy Lord was never forgetful
O bütün Semavât-ü Arzın ve aralarındakilerin rabbı, binaenaleyh ona ıbadet et ve ıbadetine sebatle sabreyle, hiç sen ona bir adaş bilir misin?
Il est le Seigneur des cieux et de la terre et de tout ce qui est entre eux. Adore-Le donc, et sois constant dans Son adoration. Lui connais-tu un homonyme?»
Lord of the heavens and the earth and all that is between them! Therefor, worship thou Him and be thou steadfast in His service. Knowest thou one that can be named along with Him? `
Böyle iken insan diyor ki: her ne zaman ölürsem ileride mutlak bir zîhayat olarak çıkarılacak mıyım?
Et l'homme dit: «Une fois mort, me sortira-t-on vivant?»
And man saith: When I am dead, shall I forsooth be brought forth alive?
Ya o insan hiç bir şey değil iken bizim kendisini halketmiş olduğumuzu düşünmez mi?
L'homme ne se rappelle-t-il pas qu'avant cela, c'est Nous qui l'avons créé, alors qu'il n'était rien?
Doth not man remember that We created him before, when he was naught?
Evet rabbına kasem ederim ki biz onları ve o Şeytanları muhakkak ve muhakkak mahşere toplıyacağız, sonra onları muhakkak ve muhakkak dizleri üstü Cehennemin etrafına ihzar eyliyeceğiz
Par ton Seigneur! Assurément, Nous les rassemblerons, eux et les diables. Puis, Nous les placerons autour de l'Enfer, agenouillés.
And, by thy Lord, verily We shall assemble them and the devils, then We shall bring them, crouching, around hell.
Sonra her zümreden rahmana karşı en ziyade serkeşlik eden hangileri ise muhakkak ve muhakkak nez'edeceğiz
Ensuite, Nous arracherons de chaque groupe ceux d'entre eux qui étaient les plus obstinés contre le Tout Miséricordieux.
Then We shall pluck out from every sect whichever of them was most stern in rebellion to the Beneficent.
Sonra elbette biz o Cehenneme yaslanmıya evlâ olanların kimler olduğunu daha iyi biliriz:
Puis nous sommes Le meilleur à savoir ceux qui méritent le plus d'y être brûlés.
And surely We are best aware of those most worthy to be burned therein.
Hem içinizden hiç biri yoktur ki mutlak ona varacak olmasın, ve bu rabbının uhdesine vacib kıldığı bir kazıyyei mahkeme olmuştur
Il n'y a personne parmi vous qui ne passera pas par [L'Enfer]: Car [il s'agit là] pour ton Seigneur d'une sentence irrévocable.
There is not one of you but shall approach it. That is a fixed ordinance of thy Lord.
Sonra müttakı olanlara necat veririz de zalimleri dizleri üstü bırakırız
Ensuite, Nous délivrerons ceux qui étaient pieux et Nous y laisserons les injustes agenouillés.
Then We shall rescue those who kept from evil, and leave the evil doers crouching there.
[[وَإِذَا تُتْلَىٰ عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ آمَنُوا أَيُّ الْفَرِيقَيْنِ خَيْرٌ مَقَامًا وَأَحْسَنُ نَدِيًّا]]
Âyetlerimiz kendilerine açık açık tecvid üzere okunduğu vakıt da o küfredenler dediler ki iyman edenlere: «bu iki ferikin hangisi makamca daha iyi ve meclis-ü mahfilce daha güzel?»
Et lorsque Nos versets évidents leur sont récités les mécréants disent à ceux qui croient: «Lequel des deux groupes a la situation la plus confortable et la meilleure compagnie?»
And when Our clear revelations are recited unto them those who disbelieve say Unto those who believe: Which of the two parties (yours or ours) is better in position, and more imposing as an army?
Halbuki biz kendilerinden evvel meta' ve manzaraca daha güzel nice karınlar helâk etmişiz
Combien de générations, avant eux, avons-Nous fait périr, qui les surpassaient en biens et en apparence?
How many a generation have We destroyed before them, who were more imposing in respect of gear and outward seeming!
[[قُلْ مَنْ كَانَ فِي الضَّلَالَةِ فَلْيَمْدُدْ لَهُ الرَّحْمَٰنُ مَدًّا ۚ حَتَّىٰ إِذَا رَأَوْا مَا يُوعَدُونَ إِمَّا الْعَذَابَ وَإِمَّا السَّاعَةَ فَسَيَعْلَمُونَ مَنْ هُوَ شَرٌّ مَكَانًا وَأَضْعَفُ جُنْدًا]]
De ki: kim dalâlette ise rahman onun istediği kadar meddini uzatsın, nihayet va'dolunacak şeyi gördükleri vakıt: ya azâb veya saat, o zaman bilecekler ki kimmiş o mevkıı daha fena ve iradesi daha zaıyf?
Dis: «Celui qui est dans l'égarement, que le Tout Miséricordieux prolonge sa vie pour un certain temps, jusqu'à ce qu'ils voient soit le châtiment, soit l'Heure dont ils sont menacés. Alors, ils sauront qui a la pire situation et la troupe la plus faible».
Say: As for him who is in error, the Beneficent will verily prolong his span of life until, when they behold that which they were promised, whether it be punishment (in the world), or Hour (of Doom), they will know who is worse in position and who is weaker as, an army.
Hidâyeti kabul edenlere ise Allah daha ziyade hidayet verir ve bâkı kalacak olan salih ameller rabbının ındinde sevabca da daha hayırlı akıbetçe de daha hayırlıdır
Allah accroît la rectitude de ceux qui suivent le bon chemin, et les bonnes ouvres durables méritent auprès de ton Seigneur une meilleure récompense et une meilleure destination.
Allah increaseth in right guidance those who walk aright, and the good deeds which endure are better in thy Lord's sight for reward, and better for resort.
Şimdi şu küfredip de bana muhakkak mal ve veled verilecek diyen herifi gördün
As-tu vu celui qui ne croit pas à Nos versets et dit: «On me donnera certes des biens et des enfants»?
Hast thou seen him who disbelieveth in Our revelations and saith: Assuredly I shall be given wealth and children!
Gaybe muttali' mi olmuş? Yoksa rahmanın huzurunda bir ahid mi almış?
Est-il au courant de l'Inconnaissable ou a-t-il pris un engagement avec le Tout Miséricordieux?
Hath he perused the Unseen, or hath he made a pact with the Beneficent?
Hayır biz onun dediğini yazacağız ve kendisine azâbdan bir med çekeceğiz
Bien au contraire! Nous enregistrerons ce qu'il dit et accroîtrons son châtiment.
Nay, but We shall record that which he saith and prolong for him a span of torment.
Ve o söylediği şeyleri hep elinden alacağız da o bize tek başına gelecek
C'est Nous qui hériterons ce dont il parle, tandis qu'il viendra à Nous, tout seul.
And We shall inherit from him that whereof he spake, and he will come unto Us, alone (without his wealth and children).
Tuttular Allahtan başka ma'budlar edindiler ki kendilerine ızzet ve kuvvet olsunlar diye
Ils ont adopté des divinités en dehors d'Allah pour qu'ils leur soient des protecteurs (contre le châtiment).
And they have chosen (other) gods beside Allah that they may be a power for them.
Hayır yarın ıbadetlerini inkâr edecekler de aleyhlerine zıdd olacaklar
Bien au contraire! [ces divinités] renieront leur adoration et seront pour eux des adversaires.
Nay, but they will deny their worship of them, and become opponents unto them.
Görmedin mi biz o Şeytanları o kâfirlerin üzerine salmışız onları kaynatıp oynatıp kıvrandırıyorlar
N'as-tu pas vu que Nous avons envoyé contre les mécréants des diables qui les excitent furieusement [à désobéir]?
Seest thou not that We have set the devils on the disbelievers to confound them with confusion?
Aleyhlerinde acele etme, biz onlar için ancak bir sayı sayıyoruz
Ne te hâte donc pas contre eux: Nous tenons un compte précis de [tous leurs actes].
So make no haste against them (O Muhammad). We do but number unto them a sum (of days).
Müttekîleri vedf halinde (bir mes'us olarak) huzuru rahmana cem'edeceğimiz gün
(Rappelle-toi) le jour où Nous rassemblerons les pieux sur des montures et en grande pompe, auprès du Tout Miséricordieux,
On the Day when We shall gather the righteous unto the Beneficent, a goodly company.
Mücrimleri de susuz olarak Cehenneme sevkedeceğiz
et pousserons les criminels à l'Enfer comme (un troupeau) à l'abreuvoir,
And drive the guilty unto Hell, a weary herd,
Rahmanın nezdinde bir ahd almış olan kimseden başkaları şefaate malik olamıyacaklar
ils ne disposeront d'aucune intercession, sauf celui qui aura pris un engagement avec le Tout Miséricordieux.
They will have no power of intercession, save him who hath made a covenant with his Lord
O rahman veled edindi dediler
Et ils ont dit: «Le Tout Miséricordieux S'est attribué un enfant!»
And they say: The Beneficent hath taken unto Himself a son.
Kasem olsun pek ağır pek şeni' bir cür'ette bulundunuz
Vous avancez certes là une chose abominable!
Assuredly ye Utter a disastrous thing,
Az daha ondan Gökler çatlıyacak ve dağlar yıkılıp yerlere geçecek
Peu s'en faut que les cieux ne s'entrouvrent à ces mots, que la terre ne se fende et que les montagnes ne s'écroulent,
Whereby almost the heavens are torn, and the earth is split asunder and the mountains fall in ruins,
O rahmana veled iddia ettiler diye
du fait qu'ils ont attribué un enfant au Tout Miséricordieux,
That ye ascribe unto the Beneficent a son,
Halbuki veled edinmek rahmana yaraşmaz
alors qu'il ne convient nullement au Tout Miséricordieux d'avoir un enfant!
When it is not meet for (the Majesty of) the Beneficent that He should choose a son.
Göklerde ve Yerde hiç bir kimse yoktur ki o rahmana kul olarak gelecek olmasın
Tous ceux qui sont dans les cieux et sur la terre se rendront auprès du Tout Miséricordieux, [sans exception], en serviteurs.
There is none in the heavens and the earth but cometh unto the Beneficent as a slave.
Kasem olsun ki hepsini ihsa etmiş, hepsini sayıile ta'dad buyurmuştur
Il les a certes dénombrés et bien comptés.
Verily He knoweth them and numbereth them with (right) numbering.
Ve hepsi Kıyamet günü ona tek olarak gelecektir
Et au Jour de la Résurrection, chacun d'eux se rendra seul auprès de Lui.
And each one of them will come unto Him on the Day of Resurrection, alone.
İyman edip salih işler yapanlar muhakkak, rahman onlar için bir meveddet (bir sevgi) verecek gönüllere sevdirecektir
A ceux qui croient et font de bonnes ouvres, le Tout Miséricordieux accordera Son amour.
Lo! those who believe and do good works, the Beneficent will appoint for them love.
Sırf o Kur'anı senin lisanınla şunun için müyesser kıldık ki onunla müttekîleri müjdeliyesin ınad edenleri de inzar edesin
Nous l'avons rendu (le Coran) facile [à comprendre] en ta langue, afin que tu annonces par lui la bonne nouvelle aux gens pieux, et que, tu avertisses un peuple irréductible.
And We make (this Scripture) easy in thy tongue, (O Muhammad) only that thou mayst bear good tidings therewith unto those who ward off (evil), and warn therewith the froward folk.
Hem onlardan evvel nice karn helâk ettik, hiç onlardan birini hissediyor musun, yâhud gizli bir seslerini işitiyor musun?
Que de générations avant eux avons-Nous fait périr! En retrouves-tu un seul individu? ou en entends-tu le moindre murmure?
And how many a generation before them have We destroyed! Canst thou (Muhammad) see a single man of them, or hear from them the slightest sound?
İMeryem Suresi/NAKİLLER - İMeryem Tefsiri/Hak Dini Kur'an Dili
Yenişehir..

Şablon:Sadeleştirilmiş ET


Sure Formülleri