Mehmet Akif’in yaşadığı dönem, ezelden beri hür yaşamış milletimizin iç ve dış düşmanlara karşı ölüm kalım mücadelesi vermek zorunda kaldığı, yıkılmanın ve tamamen yok olmanın eşiğine geldiği, tarihimizin en acı ve en karanlık dönemiydi. Bu yüzden Mehmet Akif’i tanımak demek, onun şahsında tarihimizin en ibret verici olaylarla dolu, en önemli dönemlerinden birini de tanımak demektir.

Tüm dünyanın yıkılıp, yeniden yapılanmasını amaçlayan ideolojilerin, fikir akımlarının ortalığı kasıp kavurduğu, özellikle bizim için çok tehlikeli girdaplarla ve anaforlarla dolu ondokuzuncu yüzyıla milletimiz ve devletimiz, çok hazırlıksız girmişti. Devletin ve toplumun yapısı iyice bozulmuştu. Farklı unsurlardan oluşmuş toplumda, huzursuzluklar, başıbozukluklar, iç karışıklıklar gittikçe yaygınlaşmış, çaresizlik, yoksulluk, yoksunluk, yolsuzluk ve salgın hastalıklar milleti canından bezdirmişti.

Ondokuzuncu yüzyılın tanınmış halk ozanlarından Ruhsati o günleri şöyle anlatır:

Bir vakte erdi ki bizim günümüz,

Yiğit belli değil, mert belli değil.
Herkes yarasına derman arıyor,
Devâ belli değil dert belli değil.

Fuzuli’nin ‘Dert çok, hemdert yok, düşman kavi, talih zebûn’ sözleri, genel durumu ancak kısmen özetleyebiliyordu.

İşlevlerini çoktan yitirmiş olan eğitim kurumlarımız, artık sorunları zamanında teşhis ve tespit edecek, doğru çözümler üretecek, millete çıkış yolu gösterecek, milleti içeriden ve dışarıdan iteklendiği bataklıklardan çekip kurtaracak, onu daha güzel, daha mutlu, daha müreffeh ve daha aydınlık geleceklere ulaştıracak aydınlar ve yöneticiler yetiştiremiyordu.

Işık alıp getirsin, dertlerimize çareler üretsin diye yurtdışına eğitime gönderilen gençlerin çoğu, milletinin inanç ve değerlerine yabancılaşmış, özgüvenini yitirmiş, milli kimlik ve kişiliğini, tarih bilincini kaybetmiş, hatta bunlara düşman kesilmiş, kendi milletini ve medeniyetini horlayan, bunu inkarı kurtuluş sayan, her bakımdan yozlaşmış, efendi bir millete köleliği layık gören, kendilerini köleleştirenlere milletini de köle etmek için uğraşan mankurtlar olarak geri dönüyorlardı.

Ondokuzuncu yüzyıl batıda da, bütün dünyayı yıkıp yeniden kurmayı amaçlayan siyasi, ekonomik, sosyal sayısız fikir akımlarının ve ideolojilerin mantar gibi çoğaldığı, ortalığı kasıp kavurduğu, birbirleriyle amansız mücadelelere giriştikleri bir dönemdi. Batıya varan aydınlarımız, bu fikir akımlarını doğru dürüst anlamadan, araştırıp inceleyip algılamadan, nasıl olsa bizimkinden daha iyidir düşüncesiyle iyisini kötüsünü eleyip ayırma zahmetine katlanmaya da gerek duymadan, ilginç, câzip, alacalı bulacalı bulduklarını, genelde de vitrinde gözlerine ilk çarpanı üstünkörü öğrenerek getirip millete dayatmaya kalkışıyorlardı. Hiç bir şekilde uyum sağlayamadıkları yabancı ortamlara kendilerini kabul ettirememenin suçunu ve kabahatini de millete ve onun değerlerine yüklüyorlardı.

Millet, içeriden ve dışarıdan üzerine giydirilmeye çalışılan deli gömleğini giymemek için direniyordu. Olan bitenler karşısında şaşkın ve çaresizdi. Milletle aydınları, yöneticileri ve devleti arasına soğukluklar, huzursuzluklar, güvensizlikler, çatışmalar, kopukluklar giriyor, bunlar gittikçe daha da büyüyerek aşılması imkansız uçurumlara dönüşüyordu.

Safahat logo.jpg

Şablon:Düz liseler için safahat projesi
Şablon:Anadolu liseleri için safahat projesi
Şablon:Sosyal Bilimler Liseleri için safahat projesi
Şablon:Türki Dillerde Safahat Projesi
Şablon:Safahat İngilizceye Tercüme Projesi

Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.