FANDOM


Nebe Naziat

2010 Kur'an Yılında Mersin Yenişehir Kaymakamlığı İlçe Müftülüğünün Dünyanın En Kapsamlı Kur'an Portali Projesidir.

Abese
Ayet No
Ayet Metni
Elmalı Meali (Orijinali)
Fransızca [1]
İngilizce Meali Pickthall)
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın ismiyle.
Au nom d'Allah, le Tout Miséricordieux, le Très Miséricordieux.
In the name of Allah, the Beneficent, the Merciful
O daldırıp nez'edenlere
Par ceux qui arrachent violemment!
By those who drag forth to destruction,
Ve usulcacık çekenlere
Et par ceux qui recueillent avec douceur!
By the meteors rushing,
Ve yüzüp yüzüp gidenlere
Et par ceux qui voguent librement,
By the lone stars floating,
Derken yarışıp geçenlere
puis s'élancent à toute vitesse,
By the angels hastening,
Derken bir emir çevirenlere kasem olsun ki (Kıyamet var)
et règlent les affaires!
And those who govern the event,
O gün ki sarsar râcife
Le jour où [la terre] tremblera [au premier son du clairon]
On the day when the first trump resoundeth
Onu velyeder o râdife
immédiatement suivi du deuxième.
And the second followeth it,
Yürekler o gün oynar kaygıdan
Ce jour-là, il y aura des cours qui seront agités d'effroi,
On that day hearts beat painfully
Gözleri kalkmaz saygıdan
et leurs regards se baisseront.
While eyes are downcast
Diyorlar ki: biz, gerçek döndürülecekmiyiz o hufrede
Ils disent: «Quoi! Serons-nous ramenés à notre vie première,
(Now) they are saying: Shall we really be restored to our first state
Ya' ufalanmış kemikler olduğumuz vaktı ha?
quand nous serons ossements pourris?»
Even after we are crumbled bones?
O dediler: o halde husranlı bir dönüş
Ils disent: «ce sera alors un retour ruineux!»
They say: Then that would be a vain proceeding.
Fakat o zorlu bir kumandadır
Il n'y aura qu'une sommation,
Surely it will need but one shout,
Bakarsın uyanmışlar hepsi meydandadır
et voilà qu'ils seront sur la terre (ressuscités).
And lo! they will be awakened.
Geldi ye sana Musânın kıssası?
Le récit de Moïse t'est-il parvenu?
Hath there come unto thee the history of Moses?
O vakıt ki ona rabbı nidâ etmişti o mukaddes vadîde: Tuvada
Quand son Seigneur l'appela, dans Towâ, la vallée sanctifiée:
How his Lord called him in the holy vale of Tuwa,
Haydi demişti git Firavne de, çünkü o pek azdı
«Va vers Pharaon. Vraiment, il s'est rebellé!»
(Saying:) Go thou unto Pharaoh Lo! be hath rebelled
De ki: istermisin temizlenesin?
Puis dis-lui: «Voudrais-tu te purifier?
And say (unto him): Hast thou (will) to grow (in grace)?
Ve rabbına irşad edeyim de seni saygılanasın?
et que je te guide vers ton Seigneur afin que tu Le craignes?»
Then I will guide thee to thy Lord and thou shalt fear (Him).
Vardı ona o büyük mu'cizeyi de gösterdi.
Il lui fit voir le très grand miracle.
And he showed him the tremendous token.
Fakat o tekzîb etti, ısyan etti
Mais il le qualifia de mensonge et désobéit;
But be denied and disobeyed,
Sonra koşarak idbara gitti
Ensuite, il tourna le dos, s'en alla précipitamment,
Then turned he away in haste,
Derken mahşerini topladı da bağırdı:
rassembla [les gens] et leur fit une proclamation,
Then gathered he and summoned
Benim en yüksek rabbınız, dedi
et dit: «C'est moi votre Seigneur, le très haut».
And proclaimed: "I (Pharaoh) am your Lord the Highest."
Allah da onu tuttu sonuna önüne nekâl olmak üzere tenkîl ediverdi
Alors Allah le saisit de la punition exemplaire de l'au-delà et de celle d'ici-bas.
So Allah seized him (and made him) an example for the after (life) and for the former.
Şübhesiz ki bunda bir ıbret var, saygı duyacaklar için
Il y a certes là un sujet de réflexion pour celui qui craint.
Lo! herein is indeed a lesson for him who feareth.
Sizmi daha çetinsiniz yaratılışça yoksa Semamı? O «Allah» onu bina etti
Etes-vous plus durs à créer? ou le ciel, qu'Il a pourtant construit?
Are ye the harder to create, or is the heaven that He built?
Boyuna irtifa' verdi. Nizamına koydu
Il a élevé bien haut sa voûte, puis l'a parfaitement ordonné;
He raised the height thereof and ordered it;
Gecesini kararttı, kuşluğunu çıkardı
Il a assombri sa nuit et fait luire son jour.
And He made dark the night thereof, and He brought forth the morn thereof.
Ondan sonra da arzı döşedi
Et quant à la terre, après cela, Il l'a étendue:
And after that He spread the earth,
Ondan suyunu ve mer'asını çıkardı
Il a fait sortir d'elle son eau et son pâturage,
And produced therefrom the water thereof and the pasture thereof,
Ve dağlarını oturttu
et quant aux montagnes, Il les a ancrées,
And He made fast the hills,
Sizin ve davarlarınızın intifa'ı için
pour votre jouissance, vous et vos bestiaux.
A provision for you and for your cattle.
Fakat geldiği vakıt o «tâmmei kübrâ»
Puis quand viendra le grand cataclysme,
But when the great disaster cometh,
O insanın neye koştuğunu anlıyacağı gün
le jour où l'homme se rappellera à quoi il s'est efforcé,
The day when man will call to mind his (whole) endeavour,
Ve Cahîm hortlatıldığı vakıt, görür kimseler için
l'Enfer sera pleinement visible à celui qui regardera...
And hell will stand forth visible to him who seeth,
Artık herkim azgınlık etmiş,
Quant à celui qui aura dépassé les limites
Then, as for him who rebelled
Dünya hayatı tercih eylemiş ise
et aura préféré la vie présente,
And chose the life of the world,
muhakkak Cahîmdir onun varacağı
alors, l'Enfer sera son refuge...
Lo! hell will be his home.
Herkim de rabbının makamından korkmuş ve nefsi hevadan nehy eylemiş ise
Et pour celui qui aura redouté de comparaître devant son Seigneur, et préservé son âme de la passion,
But as for him who feared to stand before his Lord and restrained his soul from lust,
muhakak Cennettir onun varacağı
le Paradis sera alors son refuge.
Lo! the Garden will be his home.
Sana o saattan soruyorlar: ne zaman demir atması?
Ils t'interrogent au sujet de l'Heure: «Quand va-t-elle jeter l'ancre?»
They ask thee of the Hour: when will it come to port?
Nerde senden onu anlatması?
Quelle [science] en as-tu pour le leur dire?
Why (ask they)? What hast thou to tell thereof?
Rabbınadır onun müntehası
Son terme n'est connu que de ton Seigneur.
Unto thy Lord belongeth (knowledge of) the term thereof.
Sen ancak bir münzirisin ondan haşyet duyacakların
Tu n'es que l'avertisseur de celui qui la redoute.
Thou art but a warner unto him who feareth it.
Onu görecekleri gün onlar, sanki bir akşam veya kuşluğundan başka durmamışa dönecekler
Le jour où ils la verront, il leur semblera n'avoir demeuré qu'un soir ou un matin.
On the day when they behold it, it will be as if they had but tarried for an evening or the morn thereof.
Naziat Suresi/NAKİLLER - Naziat Tefsiri/Hak Dini Kur'an Dili
Yenişehir..

Şablon:Sadeleştirilmiş ET


Sure Formülleri