FANDOM


Ruhul beyan tefsiri TAFSEER ROOHUL BAYAN - 15 Volumes 61354 std
Bakınız

Şablon:RBTbakınız d


Ruh-ul Beyan RBT Ruhul Beyan Tefsiri Rûh-u'l Beyan Tefsiri RBT/linkler
RBT/Giriş Fatiha Suresi/RBT Bakara Suresi/RBT Bakara SUresi/RBT/2 Enam Suresi/RBT Enfal Suresi/RBT Nas Suresi/RBT
Rûh-u'l Beyan Tefsiri/Arapça Nas Suresi/RBT/Arapça Felak Suresi/RBT/Arapça
Online RBT Türkçesi google döküman linki: [1] Maalesef Arabisi yok. Bir ilahiyatçı veya duyarlı bir mümin arabi ibareleri aşağıda geçen Ruhul Beyan Tefsirinin linklerinde doğrudan edit ederek bu sitede ekleyebilir. Bir İHL öğretmeni öğrencilerine de görev verebilir. En azından Arabi harfleri latince okunuşuyla ekleyebilir veya ek-le-te-bi-lir.
RBT/linkler


Kötülük Yayılmamalı 6 Tefsîr-i Şerifi: 6 Sövene Dilsiz Gerek 6 Sebeb-i Nüzul 6 Bağışlamak 6 Çirkinliğin Açığa Vurulması 7 Gıybeti Olmayanlar 7 Belâlar Dile Bağlıdır 7 Hikâye 7 Mesnevî'de buyuruldu: 7 Tasavvufî Manâlar 7 Peygamberlerin Arasında Tefrika Yapılmaz 8 Tefsiri şerifi 8 Yahudilerin Bozuk İnançları 9 İmanın Dışında Kalan Yollar 9 Mü'minlere Cennetler Vardır 9 İman 10 Akıbet Önemlidir 10 Hikâye (imana dönüş) 10 Şeriat ve Tarîkat 11 Edep İki Çeşittir: 11 Yahudilerin İstekleri 11 Tefsîr-i Şerifi: 11 Sebeb-i Nüzul 11 Cehr Kelimesi 12 Allah'ı Görmek isteyenler 12 Tevilât-i Necmiyye'den 12 Buzağıya Taptılarra?) 13 Allah'ın Rahmetinden Ümit Kesmek 13 Mûsâ Aleyhisselâm'a Saltanat 13 Tur Dağının Kaldırılması 13 Tevrat'ı Zorla Kabullenmeleri 13 Gulf kelimesinin Mânâsı 15 Kalbler Kılıflı Değil Mühürlüdür 15 Belâ ve Musîbete sebep 15 Meryem Validemiz Ve İsa (A.S.) 16 Hazret-i Meryem'e İftira 16 İsa Aleyhisselâm'ı Öldürmediler 16 Isa Aleyhisselâm'a Benzetilen... 17 İsa (a.s.)'ın Göğe Çıkarılması 17 Hıristiyanların İhtilâfları 18 Nâsût ve Lâhût Ne Demektir? 18 Hıristiyan Mezheplerinin Görüşleri 18 Hepsi Şüphe İçindeler 18 İsa Aleyhisselâm Öldürülmedi 19 İsa Aleyhisselâm Ref olundu 19 Rafea'nın Manâsı 19 Göğe Çıkarılmasının Hikmeti 19 İsa Aleyhisselâm'ın Ömrü 20 Mehdî Aleyhir-Ridvân 20 Ashâb-ı Kehf in Zuhuru 20 îsa Aleyhisselâm'ın Evlenmesi 21 Dört Peygamber Sağdır 21 Hızır Aleyhisselâm Hayattadır 21 Efendimiz (s.a.v.) Ebü'l-Ervahtır 21 Hazret-i Meryem 21 Evliyayı Sevmede ölçü 21 Belâm Var Aramızda 22 isa Aleyhisselâm İndiğinde 24 İsa Aleyhisselâm'm nüzulü 24 H.z. isa'ya Selâm 25 Aleyhlerine şahit Olacak 25 Temiz Şeyler Haram Kılındı! 26 Tefsîr-i Şerifi: 26 Bir Nimet Haram Kılınıyor 26 Te'vilât-i Necmiyyeden 26 Mubahlarda Müsrif Olan 26 Allah Yolunun Engeli 27 Faiz Almaları 27 Bâtıl Yere Halkın Malını Yemeleri 27 İlimde Rüsûhu Olanlar 27 Müminler 27 Te'vİlât-i Necmiyye'den 28 Evlâd-ı Resul (s.a.v.) Kimlerdir? 28 Kurtulanların Vasıflan 28 Salih Amel Nedir? 28 Namazın Fazileti 28 Salât 28 Namaz İnsanı Doğrultur 29 Evliyâullâh kimlere denir? 29 Rüsûh Ehli 29 Cehennem Ehli flim Fakirleridir 29 İlim İmamdır 30 Faydalı İlim 30 Allah'ı Tanıyarak Ölmek 30 peygamberler 30 Yüce Meali: 30 Tefsîr-i Şerifi: 30 Nuh Aleyhisselâm 31 ibrahim Aleyhisselâm ve Sonrası 31 isa Aleyhisselâm 31 Faide 31 Dâvûd Aleyhisselâm ve Zebur 32 Zebur 32 Dâvûd Aleyhisselâm 32 Dâvûd (a.s.) Günah İşlemedi 32 Ebû Mûsâ el-Eş'ârî (r.a.) 32 Güzel Ses 33 Peygamberlerin Sayısı 33 Mûsâ Aleyhisselâm İle Kelâm 33 Na'linlerini Çıkart 34 Tûr-i Sina'ya Çıkış 34 Peygamberler 35 Ma'zeretler Makbuldür 35 Allah'ın Şahadeti Ne Demektir? 36 Melekler de şahadet Ederler 36 Yahudilerin Yalanlaması 36 Kâfirler Dalâlettedirler 36 Yüce Meali: 37 TefsîM Şerifi: 37 Zâlimler Bağışlanmazlar 37 Zerre Kadar tmanı Olan... 38 Resulûllah'ın (s.a.v.) Vârisleri 38 Şakîk-i Belhî'den 38 l'tikâd Önce Gelir 38 Peygambere İman Edin 38 Gaybî Bir Nurun Sureti 39 Efendimize (s.a.v.) Tabi Olmak 39 Ahmak Adam? 39 Yüce Makama Çıkmanın Şartlan 40 Efendimiz (s.a.v.)'in Misâli 40 Bu Hadis-i Şerifin Şerhi 40 Kitap Ehline Çağrı 41 Yüce Meali: 41 Tefsîr-i Şerifi: 41 Gulüvv Nedir? 41 Gulât-i Şîa 41 Mutezilenin Gulüvvü 41 Müşebbihe Mezhebinin Gulüvvü 42 İslâm'da Ifrât ve Tefrît 42 Peygamberlere Bakış 42 Irkçılık Nefs-i Emmârenin Kötü Sıfatıdır 42 Allah Noksan Sıfatlardan Münezzehtir 42 Mesîh 43 Annelerin İsmi 43 Isa Aleyhisselâm 43 Allah'ın Kelimesi 43 İsa Aleyhisselâm'ın Yaratılışı... 43 İsa Aleyhisselâm'in Ruh Olması 44 Hıristiyan Doktorun îslamı 44 Ruh Denilmesinin Manâsı 44 İsa Aleyhisselâm'ın Ruhu 45 İsa Aleyhİsselâm'ın Yaratılışı 45 Hazret-i Meryem ve Hamilelik 45 Te'vilât-ı Necmiyye'den 45 Cevherler Gizlidir 45 Ruhanî Cevherler 46 Ak Sakallı Niceleri.. 46 Mürşid-i Kâmile Teslim Ol 46 Evlâd Babanın Sırrıdır 46 Mürşid-i Kâmilden Başkası... 47 Cima Anında... 47 Yılana Benzeyen Çocuk 47 Ayıya Benzer Çocuk 47 Kitap Ehline hitap 47 Teslîsi Bırakın 47 Allah Çocuk Edinmedi 48 Aliâhü Teâlâ ... 48 Gökler ve Yerler 49 Tevhîd Ehlinin Matlûbu 49 Hikâye 49 Şekerci Baba 49 Melekût Âlemi 49 Sâlik'in Mertebeleri 50 Kul Olmak şerefi 50 Sebeb-i Nüzul 50 Mukarribîn Melekler 50 Büyüklük Taslayanlar 51 Peygamberler Meleklerden Üstündür 51 Te'vilât-i Necmiyye'den 52 Isa (A.) Daha Şerefli 52 İstinkâfın En Büyüğü 52 Kibir 53 Kötü Alışkanlıklar: 53 Hikâye 53 Yağmur Taşa Tesîr Etmez 53 Tevazu ibâdettir 53 Kurân-ı Kerime Bağlanan Hidâyete Erer 53 Tefsiri şerifi: 54 Burhan ve Nûr 54 Kuran'a Nûr Denilmesi 54 Tasavvuf? Manâlar 54 Gözleri 55 Basar (ve Görmesi) 55 Burnu 55 Dili 55 Üflemesi 55 Tükürüğü 56 Eli 56 Taşların Teşbih Okuması 56 Parmakları 56 Parmak Araları 57 Sadrı (Mübarek Göğsü) 57 Kalbi 57 Mi'rac 57 Hakîkî İman 57 Emir ve Yasaklar 57 Mürîd'in Mezhebi 58 Bâtın Temizlenir 58 Zikir Ehli 58 Kabir ve Neşr 58 Kelâle'nin Mirası 58 Tefsiri- Şerifi: 59 Sebeb-i Nüzul 59 Kız Kardeş Varis Olur 59 Kelâle Durumunda 59 Kız Kardeşine Varis Olur 59 Kız Kardeşleri Çoksa 60 İsneteyn 60 Kelâleye Mirasçı Karışıksalar 60 Ferâiz 60 Beyânın Hikmeti 60 "Alimdir." 61 Tasavvufî Manâlar 61 Terekenin Taksimatı 62 Şeytanın Fitnesi 62

Kötülük Yayılmamalı

Yüce Meali: Allah fena sözün açıklanmasını sevmez; mazlum olan baş¬ka... Allah, semî, alîm bulunuyor.148 Bir hayrı açıklar veya gizlerseniz, yahut bir kötülüğü affe¬derseniz, şüphe yok ki Allah, affı çok bir kadîr bulunuyor.

Tefsîr-i Şerifi:

"Allah fena sözün açık¬lanmasını sevmez;" Allahü Teâlâ hazretlerinin sevgisinin olmaması; onun gadabından kinayedir. "be" harfi "açıklamak"'a taalluk etmektedir. "harf-i cerri" ise bir mahzûfa taaiiuk etmektedir. "kötülük ve fena"kelimesinden hâldir. Yani Allâhü Teâlâ hazretleri, bir kişinin başkasının hakkında¬ki herhangi bir fena ve kötü sözünü izhâr edip açıklamasını sev¬mez, demektir. "Mazlum olan başka..." Mazlumun açıklaması hariçtir... Çünkü zulme uğrayan maz¬lumun beddua (veya birini çağırmak için) sesini yükseltme hakkı vardır. Veya uğramış olduğu zulmü (ve haksızlığı) şikâyet için anihi"u" ucuuua ıveya uırıru çagırmaK ıçınj sesini yuKseıune n vardır. Veya uğramış olduğu zulmü (ve haksızlığı) şikâyet için anlatma hakkı vardır. Meselâ: "O benim malımı çaldı," veya "malımı gasbetti..." gibi sözleri söylemesi caizdir .

Sövene Dilsiz Gerek

Denildi ki: Biri eğer kendisine söver (ve küfretmeye başlar¬sa) kendisi de o sözleri, söven kişiye iade edebilir. Yani başkası ona sövmeye kendisinden önce başlar ve kendisine küfrederse, o sözleri ona reddeder. Yani kendisine sövülen sözleri sahibine iade eder. O sözlere fazla bir şey ziyâde kılmaz.

Sebeb-i Nüzul

Denildi ki: Adamın biri, bir kavme gitti. Onlara misafir oldu. Onlar da kendisine yemek yedirmediler. Bu zat da (gittiği yerler¬de) onları şikâyet etti (aleyhlerinde konuştu). Onları ayıpladı. İşte bu zâtın şikâyetini kınamak üzere bu âyet-i kerime nazil oldu. "Allah, semî'dir." Mazlumun sözlerini işitiyor. "Alimdir." Zâlimin halini hakkıyla biliyor "Bir hayrı açıklar." Sözler ve fiil (ve başka) hayırlardan ne olursa... "Yahut bir kötülüğü affederseniz, Sizin için kötülükten dolayı muâhaza yapma hakkınız vardır. Maksûd olan da budur. Burada önce "hayr"ın zikredilmesi ve onun gizlenmesi, onun tam olarak yerleşmesi içindir. Bundan dolayı tertip (rütbe bakımından) takdim olundu.

Bağışlamak

"Şüphe yok ki Allah, affı çok bir kadîr bulunuyor." Bunun şarta cevap makamında irâd edilmesi, onun umde (temel) olduğuna delâlet eder. Bunda gücü yetmekle beraber bağışlamak temeldir. Yani Allâhü Teâlâ hazretlerinin, sizi muâhaza etmeye ve sizden intikam almaya kuvveti mükemmel olmakla beraber âsîleri bağışlamada mübalağa etmektir. Size de düşen vazife, Allâhü Teâlâ'nm sünnetine uymaktır. Yardım olunmak ve intikam almaya ruhsat verilmesinden sonra affetmenin teşvik edilmesi; mü'minleri "mekârimüıl-ahlâk"a sevk etmek içindir. Hazret-i Ali (r.a.) buyurdular: -"İntikamı defetmekte münferit olma." Ne güzel buyurmuşlar: Güçlü kişinin intikam alması, güzel devletini (güç ve kudreti¬ni) iptal eder. intikam yolu, bir kötülük oldu; iyiliği atmaz... (2/312)

Çirkinliğin Açığa Vurulması

Bil ki: Allâhü Teâlâ hazretleri, rezillik, kötülük, fena ve çirkin¬lerin izhâr edilip açıklanmasını sevmez. Ancak zulmünün zararı Duyük, hilesi çok ve mekri (tuzakları) fazla olan zâlimin hakkında izhâr edilmesi hariç... Bu durumlarda zâlimlerin kötülüklerinin izhâr edilmesi caizdir. Bundan dolayı Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -Tasık kişide bulunanı (fısk-u fucûru bilmeyenlere anlatın) zikredin ki, insanlar ondan (kendilerini) sakınsınlar."

Gıybeti Olmayanlar

Eserde vârid oldu: "Üç kişinin Gıybeti yoktur. (Üç kişinin aleyhinde yapılan ko¬nuşma gıybet değildir:) 1- Zalim imâm, 2- Fisk-u fücurunu aşikâr işleyen fâsık, 3- Halkı bid'atine çağıran bid'at ehli.."

Belâlar Dile Bağlıdır

Sonra bil ki (içtimaî hayatta yapılan) kötülüklerin çoğu söz¬lüdür. Zira; -"Muhakkak ki dil, cirmi küçük; cürümü büyüktür."

Hikâye

(Nahiv ilminin büyük âlim ve imamlarından olan) Ibni Sikkît bir gün Halife Mütevekkil Aleüâh ile bir sohbet esnasında iken Mütevekkil'in iki oğlu Mu'tesim ve Müeyyed geldiler. Halife, İbni Sikkît hazretlerine sordu: -"Hangileri sana daha sevimlidir; (Efendimiz s.a.v. hazretle¬rinin torunları) Hasan ve Hüseyin'i mi daha çok seviyorsun yoksa benim oğullarım Müeyyed billâh ile Mu'tesim'i mi daha daha çok seviyorsun?" Ibni Sikkît başına büyük işler açacağını bildiği halde hakikati gizlemedi ve: -"(Efendimiz s.a.v. hazretlerinin torunları şöyle dursun,) Val¬lahi Hazret-i Ali (r.a.)'ın kölesi Kamber senden ve senin oğulların¬dan daha hayırlıdır..." buyurdu. Halife: -"Kafasından dilini kesip koparın!" diye emretti. Dilini kestiler. (Sonra o ilim adamını linç ettiler) Ibni Sikkît öldü . Ne gariptir ki, Ibni Sikkît (ölümünden çok az önce halifenin iki oğlu) Mu'tesim ve Müeyyed için bir şiir yazmıştı. Ibni Sikkît onların öğretmenleriydi. İbni Sikkît şöyle diyordu: Yiğidin (gencin) başına gelen dilinin sürçmesindendir... Ayaklarının kaymasından adama bir şey yoktur... Kişinin sözlerinin sürçmesi, başını götürür. Ayaklarının kayması ise kısa bir sürede iyileşir...

Mesnevî'de buyuruldu:

Gerçi dil taş ve demir gibidir. Dil harekete geçince taş ve demir gibi ateş saçar. Taş ve demiri boş yere birbirine sürtmel Tefekkür etmeksizin (ve akıbetini düşünmeksizin) söz söy¬leme! Şundan ki, bu karanlık cihan bir pamukluk (pamuk deposu ve yığını) oldu... Pamuğun ortasında ateş hiç dururmu? Bir söz bütün âlemi harap eder. Ölmüş tilkiyi aslan yapar .

Tasavvufî Manâlar

Bu âyet-i kerimede şu işaretler var:

"Allah  fena  sözün açıklanmasını sevmez;"

Avamlardan (sözle...) Havastan ise nefse (gelen) konuşmalar, Ehastan ise akla gelen düşünceler ve hatıraları Allah sev¬mez, demektir. "Mazlum olan başka..." Kendi ihtiyar ve arzusu olmadan beşeriyet gereği yapılan is¬yanlarla zulme uğrayan veya zararlardan belâya müptela olanlar hariç... Yine Allâhü Teâlâ hazretleri, Rubûbiyetin esrarının ve Ulûhiyetin mevhibelerinin sırlarının ifşa edilmesini sevmez... An¬cak hallerin galebe çalması, Cemâl ve Celâlin akarlarının kâseleri¬nin akıbetine uğrayanlar müstesna... Bu durumda mekâl (söze) muhtaç olup zarurî olarak sözle halini beyân eder. Bu durumda da "fânî lisân" ile değil; "bakî lisân" ile buyurdu: -"Ben hak (üzerey)imT... (Ve) "Benim (Rabbim) noksan sı¬fatlardan münezzehtir..." "Ve Allah idi..." Ezelden... Onların halleri daha başlamadan önce sözlerini işitiyordu... "Alîm..." Onların hallerini hakkıyla biliyordu... Sonra Allâhü Teâlâ bu¬yurdu: "Eğer bir hayrı açıklarsanız," Size keşf olunan Hak lütuflarından bir şeyi Hak için tenbih ve onlar için hakkı ifâde etmek için açıklarsanız... "Veya onu gizlerseniz," Nefislerinizi şaibe alâmetlerinden korumak için... Meşrep¬lerden onu (alıkoymakiçin) yularından tutarsanız... Nefs-i emmâre bi's-sû' (kötülüğü emreden nefs-i emmâre)nin sizi kendisine çağırdığı şeyi veya Allâhü Teâlâ hazret¬lerinin izhârını kötü diye buyurmadığı şeyleri ilân etmeyi terk e-derse; muhakkak ki Allâhü Teâlâ hazretleri affedicidir. Affedici kişi de Allâhü Teâlâ hazretlerinin ahlakı ile ahlaklanmış ve onun sıfa¬tıyla vasıflanmış oluyor. Yine: "Muhakkak ki Allah idi..." Ezelden... "Affı çok,"Senden, seni yardımsız bırakmaktan affeder. Hatta sen de ondan başka her şeyi af edersin. (Hepsinden geçersin...) Allâhü Teâlâ hazretleri: "Kadîr bulunuyor." Senin bu ayrılık ve yardımsız kalışlarına kadiyrdir. Hatta Allâhü Teâlâ hazretleri, miskâli zerre kadar seni affetmeye de kadiyrdir. Senin nankörlüklerinden dolayı... Çünkü insan gerçek¬ten zâlim ve nankördür... Te'vilât-i Necmiyye'de de böyledir.. . Peygamberlerin Arasında Tefrika Yapılmaz

Tefsîr-i Şerifi: "O kimseler ki, ne Allah'ı tanırlar, ne peygamberlerini." Onların mezhepleri kendilerini bu inkâra götürüyor ve görüş¬leri bunu gerektiriyor. Kendilerinden haber verildiği gibi yoksa bunu açıkça beyân etmiyorlar. "Allah ve peygamberlerinin arasını ayırmak isterler." Yani Allâhü Teâlâ hazretlerine iman eder; fakat peygamber¬leri inkâr ederler. Lakin onlar, Allâhü Teâlâ hazretlerine iman et¬tiklerini ve peygamberleri inkâr ettiklerini açık ve kesin bir şekilde izhâr etmiyorlar. Belki "iltizâm" yoluyla bunu beyân ediyorlar. Allâhü Teâlâ hazretleri, onlardan hikâye ettiği gibi: (2/313)

Tefsiri şerifi

O kimseler ki, ne Allah'ı tanırlar, ne peygamberlerini. Ve o kimseler ki, Allah'ı tanımak, lâkin peygamberlerini tanımayıp ayırmak isterler. Ve o kimseler ki, "Peygamberin bazısına ina¬nırız, bazısını tanımayız." Derler. Ve böyle küfr ile imân arasın¬da bir yol tutmak isterler.15Q işte bunlar hakkaa kâfirdirler, biz de kâfirler için mühîn bir azap hazırlamışızdır.151 Allah'a peygamberlerine imân eden ve peygamberlerinden mçbırınm arasını ayırmayan kimselere gelince; işte bunların, edrlerlnİ verece9iz- Ve Allah 9afûr, rahîm

Yahudilerin Bozuk İnançları

tanırlar, ne peygamberlerini.

kimseler ki, ne Allah'ı

"Ve derler: "Peygambrin bazısına inanırız, bazısını tanımayız." Yani peygamberlerin bazılarına iman ederiz; bazılarına da inanmayız, derler. Yahudilerin: "Biz Mûsâ Aleyhisselâm, Tevrat ve Uzeyr Aleyhisselâm'a iman ederiz! Bunların berisinde de hiçbir şeye inanmayız!" demeleri gibi... Yahudilerin bu sözleri tamamen kü¬fürdür. Allâhü Teâlâ hazretlerini inkârdır. Peygamberlerini inkâr¬dır. İmanda Allâhü Teâlâ ile peygamberlerinin arasını ayırmaktır. Zira Allâhü Teâlâ hazretleri onlara (ve hatta bütün insanlara) peygamberlerin hepsine iman etmelerini emretti. Peygamberler¬den ümmetine Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine iman etmelerini emretmeyen hiçbir peygamber yoktur. Bütün peygamberleri ümmetlerine Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin geleceğini ve ona iman etmelerini emretti. Peygamberlerden birini inkâr eden hep¬sini inkâr etmiştir. Ve hiç ummadığı bir şekilde Allâhü Teâlâ hazretlerinide inkâr etmiştir.

İmanın Dışında Kalan Yollar

"Ve isterler."

Bu sözleriyle murad ederler (neyi?) "Ve böyle küfr ile imân arasında bir yol tutmak...." İman ile küfür arasında orta bir yol edinmek isterler. Halbuki kesinlikle iman ile küfür arasında orta bir yol yoktur. (İmandan başka bütün yollar küfürdür...) Hak değişmez. Muhakkak ki, i-man ancak Allah'ın bütün peygamberlerine iman etmek, onların tebliğ ettikleri şeriatları tasdik etmek, tafsili ve icmâlî olarak (ge¬tirmiş oldukları kitaplara) iman etmekle tamam olur. Peygamber¬lerin bazılarını inkâr etmek, sapıklık ve dalâlette hepsini inkâr etmek gibidir... Allâhü Teâlâ buyurduğu qibi: "İşte o Allah, sizin hak Rabbiniz... Haktan sonra da dalâlden başka ne vardır? 0 halde nasıl çevrilirsiniz?" Kâfirler

"İşte bunlar.11

Bu çirkin sıfatlarla mevsûf olanlar: "Onlar kâfirdirler." Küfürde tam bir zirveye ulaşmışlardır. Davet olunan iman¬dan ibret almazlar. Bunlar asıl iman diye isimlendiren imana, ib¬ret alıp imana gelmezler. (Nasıl kâfirdirler?) "Hakka.." Mastar (mefûl-ü mutlak) olup, geçen cümlenin manâsını te 'kıd etmektedir. Yani bunların küfürde zirvede olmaları gerçek bir hâdise o-lup hakikaten gerçekleşti... Veya "hakka"kelimesi, "kâfirleri,"kelimesinin mastarının sıfatıdır. Yani, onlar hakikî bir küfürle kâfir olanlardır. Yani onların kâ¬fir olmaları yakînî olup, asla şek ve şüphe yoktur. "Biz de kâfirler için mühîn bir azap hazırlamişızdır." Ona girdiklerinde elbette onu tadacaklardır. Onlar o cehen¬nemin içinde, alçalırlar... Allâhü Teâlâ hazretleri, kâfirlerin vaîdini (kâfirlere verilecek azap ve cezayı) beyân ettikten sonra; mü'minlere verilecek olan vaadi (mükâfat ve sevabı) şöyle beyân buyurdu:

Mü'minlere Cennetler Vardır

"Allah'a, peygamberlerine iman eden ve peygamberlerin¬den hiçbirinin arasını ayırmayan kimselere gelince;" Peygamberlerin bazılarına iman ederek ve diğerlerine inan¬mazlık ederek peygamberlerin arasını ayırmayanlar... Kâfirlerin yaptıkları gibi yapmayanlar... "Arasında" kelimesi, kelimesinin üzerine dâhil oldu. Halbuki kelimesi, nef/siyakında vaki olması cihetinde arala¬rına girdiklerinin müteaddit olmasını gerektirir. Onun bu cümle (yani "Hiçbirinin arasını ayırmayanlar...) kavl-i şerifi: "Peygamberlerden iki kişinin ve bir cemaatin arasını ayırmadı¬lar..." demektir. İşte bunlar," Bu zikredilen güzel sıfatlarla muttasıf olanlar: "Yarın kendilerine vereceğiz.." Allâhü Teâlâ kendilerine verecektir. "Ecirlerini..." Kendilerine vaad edileni... Sevâb'a ecir diye isim verildi. Çünkü hak kazanılan ücret gibidir. "yakın-yarın"kelimesi, vaadin te'kfdiiçindir. Yani vaad edilen şey, o verilendir. O verilmenin mutlaka meydana gelip, olduğuna delâlet eder. Her ne kadar gecikse bile sevapların verilmesinde asla şüphe yoktur.

"Ve Allah gafurdur."

Onlardan meydana gelen ifratları bağışlar. "Rahimdir..." Onların hasenat (iyiliklerini) kat kat katlamakla onlara karşı rahmette çok mübalağa edici ve bol rahmet sahibidir.

İman

Birinci: "Allah'a, peygamberlerine imân eden ve peygamberlerinden hiçbirinin arasını ayırmayan kimselere gelince; işte bunların, yarın kendilerine ecirlerini vereceğiz... Ve Allah gafur, rahîm bulunu¬yor." Kav!-i şerifi, imanın kişinin düşüncesi, inanması ve kendisinin mü'min olduğunu hesap etmesi ve bilmesiyle meydana gelmeye-ceğine delâlet eder. iman ancak şartlarına riâyet etmekle hâsıl olur. (İmanın bütün şartlarını yerine getirmeyen kişi, iman etmiş değildir...) Küfürlerinin neticesi de kendisindendir... (Yani pey¬gamberlerin arasını ayırmaları ve küfürlerinin neticesi: "işte bunlar hakkaa kâfirdirler, biz de kâfirler için mühîn bir azap hazırlamışızdır." dır...) ikinci âyet-i kerimede; Kavl-i şerifinde zikredilenleri, neticeleri peygamberlerin ara¬sında ayırımın olmamasıdır. Peygamberlerin arasında ayırımın olmaması (ve iman şartlarının hepsini yerine getirmelerinin) neti¬cesi olarak da imanları, Allâhü Teâlâ hazretleri, kendilerinden ka¬bul gördü ve imanlarına karşılık verdi.

Akıbet Önemlidir

Ruhların üzerine serpilirken nurdan hatâ eden hakîkî bir kü¬fürle küfre girdiler. Bundan dolayı Allâhü Teâlâ onları küfürde;

"Hakkaa kâfirler" adını verdi.

ilâhî nur serpilirken kendilerine nur isabet edenler ise hakikî bir iman İle iman ettiler. Bundan dolayı birincilere (hayatlarının) ortalarında iman ol¬ması kendilerine bir menfaat sağlamaz; ikincilere (iman ehline de) hayatlarının ortasında (ve başında) küfrün olması kendilerine zarar vermediği gibi... Sa'dî (k.s.) buyurdu: Götürmek istediğinde kaza verdi. Ve eğer Allah'tan bir ka¬deh yoksa, o teni yırtar...

Hikâye (imana dönüş)

Güzel yüzlü bir genç vardı. Onun da ahbabları vardı. Arka¬daşları, yemek, içmek, nimetlenmek, lezzetlenmek ve neşelen¬mekteydiler. Paralan bitti. Bir gün toplandılar, gidip yol kesmek üzere fikir birliği yaptılar. Yola çıktılar. Yolda kafileleri gözetleme¬ye başladılar. Tam üç gün boyunca o yolda hiçbir kimse geçmedi. Genç. çok yaşlı bir adamı gördü. Yaşlı adam o gence: -"Oğlum bu senin mesleğin değildir! Allâhü Teâlâ hazretleri¬ne tövbe, istiğfar eti Allah'a dön! Eğer sen beni aramak ve bul¬mak istersen ben Bursa'da Seyyid Buhârî hazretlerinin camiinde Kur'ân-ı kerim okuyorum!" dedi. Yaşlı zâtın sözlerinin tesiriyle genç adamın kalbi yandı. Arka¬daşlarına: -"Eğer siz bana tabi olup sözü dinlerseniz, gelin Bursa'ya gi¬delim, oradaki tüccarları arayalım. Onların arkasına takılıp malla¬rını alalım!" dedi. Arkadaşları onun sözlerini kabul ettiler. Bursa'ya geldiklerin¬de, Onlara: -"Gelin Seyyid Buhârî hazretlerinin camiinde namaz kılalım; Allâhü Teâlâ hazretlerine dua edelim ki bizim muradımızı gerçekleştirsin!" dedi. Camiye geldiklerinde, o yaşlı adamın camide Kur'ân-ı kerim okumakta olduğunu gördü. Ayaklarının üzerine düştü, tövbe etti. 0 yaşlı adamın yanında iki sene kaldı, iki sene¬den sonra o yaşlı kişi, genci; Hazret-i Şeyh Akşemseddİn (k.s.)'a gönderdi. (2/314) Akşemseddİn hazretleri o genci terbiye etti. O genç kâmil bir kişi oldu. Mü'min kişi, noksan ve hatta yol kesen biri olsa bile sonra kâmil bir mü'min olabilir. Bundan dolayı hatime (sonuca) bakılır. Lakin güzel sonuç, bidayette inayetin geçmesine bağlıdır. Allah'ım, bizleri hidâyete erenlerden eyle! Amiyne yâ muîn!

Şeriat ve Tarîkat

Bil ki, Muhakkak iman ve tevhîd aslın usûlüdürler. Her ne kadar İmâm-ı Azam Ebû Hanife (r.h.) hazretlerine göre iman artmaz ve noksan olmaz ise de; ancak imanın nuru ibâdet ve taat ile ziyâde olur, günah ve kötülüklerlede imanın nuru azalır, nok-sanlaşir (ve zamanla söner....) Hakkı arayan talebeye gereken vazife; 1 - Şeriatın hükümlerine , 2- Tarikatın edeplerine riâyet etmektir. Rûhâniyet tarafından kuvvetlenmek için (şerîatın hükümleri ve tarikatın edeplerine mutlaka riâyet etmek gerekir)... Zira, muhakkak ki taat ve ibâdetin nuru, nefis ve leziz gıda¬lar misali, ruh için, hususiyetle tevhîd ve zikir nurudur. Allâhü Teâlâ hazretlerini zikretmek hepsinden daha büyüktür. Bâtını ve iç alemi tasfiye etmek ve temizlemek için zikrullah umde ve asıl¬dır...

Edep İki Çeşittir:

Bu tâife'nin (tasavvuf ehlinin) efendisi Cüneyd-i Bağdadî (k.s.) hazretleri buyurdular: -"Edep, ikidir. Sır edebi (gizli halin edebi) kalp temizliğidir. Aleniyet (aşikâr olan halin edebi ise) organların (uzuvların) günahlardan muhafaza edilmesidir..." Sana düşen vazife; serleri terk etmek, gafur olan Allah'a kâmil bir iman ile iman etmendir. Hatta bu sayede bol ve geniş bir ecre nail olasın ve huzur diyarında sürura kavuşasın. Sâib buyurdu: Kuru zâhid, düştü tama ve arzusunun peşine... Bel zayıf ve denizin aslına ise varmak imkansız. Elbette Hak yolda (hakikî tarikatta) talebenin (müridin) mutlak sırra ulaşması için elbette aşk gerekir. Ve bütün temenni¬lerden sıyrılmak lazımdır. Çünkü Râbia'nın dediği gibi: -" Gemi karada yürümez."

Yahudilerin İstekleri

"Sebt günü tecavüz etmeyirV'dedik de onlara, kendilerinden ağır bir mîsâk aldık.1S4 Bunun üzerine mîsaklarını nakzetmeleri ve Allah'ın âyâtına küfürleri ve enbiyayı nahak yere katilleri ve "Kalblerimiz kılıflı" demeleri sebebiyle... ki doğrusu Allah, o kalblerin üzerini küfürleriyle tab' etmiştir de, onun için îmâna gelmezler; meğer ki pek az...

Tefsîr-i Şerifi:

"Ehl-İ Kitâb, senden, üzerlerine semâdan bir kitap indirivermeni istiyorlar."

Sebeb-i Nüzul

Yahûdî ahbârı (din adamları) hakkında nazil oldu. Onlar, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine gelip; -"Eğer sen gerçek bir peygamber isen, Mûsâ AleyhisselânYın getirdiği gibi sen de bize gökten toplu bir kitab getirsen ya?" dediler. (Bununla:) Tevrat gibi gökte semavî bir hat (yazı) ile levhalar üzerine yazılmış bir kitab, demek istediler. (İşte bu âyet-i kerime Yahudilerin bu istekleri üzerine nazil oldu...) "Çok görme! (Habibim) Mû-Ehl-i Kitâb, senden, üzerlerine semâdan bir kitap indirivermeni istiyorlar. Çok görme! Musa'ya bundan daha büyüğünü teklif ettiler; "Allah'ı bize açıktan göster." dediler de, zulümleriyle kendilerini yıldırım çarptı, sonra kendilerine o kadar açık mucizeler gelmişken, tuttular danaya taptılar, derken biz bunlardan affettik de Musa'ya kaahir bir saltanat verdik.153 Ve mîsâklanna bağlanmaları için, Tûr'u üstlerine kaldırdık da, "Girin secdelere kapanarak o kapıya" dedik onlara. Hem sâ'ya bundan daha büyüğünü teklif ettiler;" Mukadder şartın cevâbıdır. Yani senden istediklerini eğer çok büyük gördüysen ve senin gözünde büyük görünüyorsa; gerçekten onlara Musa'dan bundan daha büyük şeyler istediler. Bu büyük suâl her ne kadar o günkü Yahudilerin geçmişlerinden sâdır olduysa da Yahudiler, atalarının ardı sıra yürüdükleri ve onlara tabi oldukları için atalarının getirmiş oldukları ve yapmış oldukları bütün şeyleri kabul ediyorlar. Onun için o günkü sual hâl-i hazırdaki Yahudilere isnat edildi. Âyet-i kerimenin manâsı şudur: Yahudiler, bu tür densizliklerde derinleşmiş bir ırka sahiptirler. Onların kendisiyle sana saldırdıkları sözler, ilk cehâlftjg Kavi-i şerifin başında fe harfi tefsir içindir. (Ne dediier?) "Allah'ı bize açıktan göster." Allah'ı bize açıktan göster, yani ayan ve beyân Allah'ı bize göster de (onu gözlerimizle görelim), dediler.

Cehr Kelimesi

Açık" kelimesinin hakikati, fısıltı (şeklinde çok sessiz olan) bir sesi zahir edip yükseltmektir. (Mesela "Kur'ân-ı kerimi cehrî okudu", derler, yani (yüksek) sesle okudu, demektir.) Sonra bu kelime, gözle görülmeyecek kadar gizli olan görülme cinsinden olan şeylerin gözle görülmesi hakkında istiare yoluyla kullanıldı. Nasb olması ise mastar (mefûlü mutlak) olmak üzeredir. Çünkü muayene (açıkça görmek) görme çeşitlerinden bir görme¬dir.

Allah'ı Görmek isteyenler

Mûsâ Aieyhisselâm'dan Allâhü Teâlâ hazretlerini görmek is¬teyenler, Yahudilerin en seçkin yetmiş kişileri idi. Mûsâ Aleyhisselâm Allâhü Teâlâ hazretleriyle kelâm ederken Tûr-i Sina dağına Mûsâ Aleyhisselâm ile beraber gidenlerdir. Bunlar, Mûsâ Aleyhisselâm'dan dünya gözleriyle görüp idrak edecek şekilde Allâhü Teâlâ hazretlerini görmek istemişlerdi.... "Kendilerini yıldırım çarptı," Gökten gelen bir ateş onları yaktı. "Zulümleriyle," Zulümleri sebebiyle... Noksan sıfatlarla Allâhü Teâlâ'yı vasıf-landırmaları ve suâlleri yani onların üzerinde oldukları bu hallerin¬de kendileri için muhal bir şeyi istemeleridir. Bu şundandır: Allâhü Teâlâ hazretlerini mutlak görmek iktizâ etmez...

Tevilât-i Necmiyye'den

"Dediler: "Allah'ı bize açıktan göster." Onlar bu isteklerini; 1 - Ta'zîmi icâbeden bir yol, 2- Tasdîki gerektiren bir tarz üzere istemiş değiller. 3- Şiddetli iştiyak onları bu isteğe hamledip sevk etmiş de¬ğildir. 4- Veya firak elemi (ayrılık acısı da) onlara bunu sordurmuş değildir. Mûsâ Aleyhisselâm için olduğu gibi... (Mûsâ Aleyhisselâm, Allâhü Teâlâ hazretlerine; Büyük bir ta'zim.tasdik, Şiddetli iştiyak Ve ayrılık acısı içindeydi.) "Göster bana, bakayım sana." dedi. Umulur ki Mûsâ Aleyhisselâm; "Len terânî. (Beni katiyen göremezsin)" hitabı karşismââ yere (secdeye) kapandı. Bu (Allâhü Teâlâ hazretlerinin Mûsâ Aleyhisselâm'a zâtını görmeye izin vermemesi (Yahudilerin) uğursuzluklardandır... Yoksa Mûsâ Aleyhisselâm'dan dolayı değildir. Bu suâlin sû-i ede¬binde (bu sorunun içinde bulunan edepsizliklerinden) de değil¬dir... Yahudileri böyle bir istekten alıkoymak içindir: Kendi peygamberlerine bile verilmeyen bir (yüce makamı Allah'ı görme şe¬refine Yahudilerin) tama etmemeleri içindir. Yahudiler, peygam¬berlerinin hallerinden gereken vaaz ve dersi almadılar. "Allah'ı bize açıktan göster.") Çünkü Yahudiler gerçekten eşkıya (ve şâkî) insanlardır. Saîd, başkasının başına gelen şeyden ders alan vaaz edinen kişidir. Yahudilere ezelî şekavet geldiğinden dolayı: "Zulümleriyle kendilerini yıldırım Çarptı," Yahudiler, müstahak olmadıkları bir keramet ve fazileti iste¬dikleri için zalim olup kendilerini yıldırım çarptı. Onlar tabiat bakımından kâfir idiler. Tabiat bakımından kâfir olanlar, Atlâhü Teâlâ hazretlerini cehrî olarak görseler yine inanmazlar. Tabiat bakımından mü'min olan, ruhlar aleminde ilâhî nur serpilirken kendisine nur isabet edenler, görmedikleri peygambere, okuma¬dıkları kitaba; mu'cizesiz ve beyyinesiz (hüccet ve delil)siz olarak hemen iman ederler. Sıddîk-i Ekber (r.a.) hazretlerinde olduğu gibi... Efendimiz (s.a.v.) hazretleri ona: -"Ben peygamber olarak gönderildim!" dediğinde; o da: -"Ben de senin peygamberliğini tasdik ettim!" dedi. Yine Veysel Karânî hazretlerinin hâli böyle olduğu gibi... Veysel Karânî hazretleri, Efendimiz (s.a.v.) hazretleri ve onun hiç¬bir mucizesini görmediği halde imân etti. (2/3İS)

Buzağıya Taptılarra?)

" tuttular danaya taptılar." Danaya taptılar ve onu ilâh (ma'bûd) edindiler. (Neden son- Kendilerine o kadar açık mucizeler geldikten sonra..." Firavun için izhâr olan; 1- Asâ, 2- Yed-ibeyzâ, 3- Denizin yarılması, 4- Ve bunlar gibi mucizeler kendilerine geldikten sonra,., Tevrat değil... Çünkü o zaman daha henüz Tevrat inmemiş¬ti. Bu Yahudilerin evvellerinin (ilk atalarının) işlemiş oldukları i-kinci cinayettir. "Biz bunlardan affettik..." Cinayet ve cürümleri (işlemiş oldukları günah) büyük olma¬sıyla beraber, tövbe etmelerinden sonra onlardan geçtik; onları bağışladık... Hak ettikleri halde biz onları yerin dibine geçirmedik. Denildi ki: Bu kavl-i şerif, Yahudileri tövbe etmeye davet etmektedir. Sanki şöyle buyurdu: "Bunlar buzağıya tapan ataları¬nız tövbe ettiklerinde biz onları bağışladık; siz de tövbe edin onlar gibi sizi de bağışlayayım!"

Allah'ın Rahmetinden Ümit Kesmek

Bu âyet-i kerime, Allâhü Teâlâ hazretlerinin; 1- Rahmet ve mağfiretinin genişliğine, 2- Nimet ve minnetinin tamam olduğuna 3- Allâhü Teâlâ hazretlerinin mağfiretinin bir suç ve kabahatten daha dar olmadığına, 4- Ve Allah'ın rahmetinden ümit kesmenin yasak olduğuna delâlet ediyor.

Mûsâ Aleyhisselâm'a Saltanat

"Musa'ya kaahir bir saltanat verdik." Mûsâ Aleyhisselâm'a verilen açık saltanat; 1-Tasallut, 2- Yahudilerin üzerine zahiri bir istilâ verdik. 3- Onların mahiyetlerinin bağışlanması ve günahlarının affı için, Allâhü Teâlâ hazretleri, onlara kendilerini öldürmelerini em¬retti. 4- Yahudilere yok edileceklerini haber verdi. 5- Kılıçlar onların aleyhlerine düşer... Ey saltanat kendisi için olan...

Tur Dağının Kaldırılması

"Ve mîsâklanna bağlanmaları için, Tûr'u üstlerine kaldırdık da..." Be harfi sebebiyet içindir. "Biz kaldırdık," fiiline taalluk etmektedir. Manâsı: Misâk vermeleri ve dini kabul etmeleri için üzerleri¬ne Tur dağını kaldırdık, demektir.

Tevrat'ı Zorla Kabullenmeleri

Rivayet olundu: Mûsâ Aleyhisselâm Yahudilere Tevrat'ı ge¬tirdiğinde, Yahudiler Tevrat'ta zor ve meşakkatli mükellefiyetler gördüler. Tevrat'a inanmak onların gözüne büyük geldi. Tevrat'ı kabul etmekten kaçındılar. Allâhü Teâlâ hazretleri, Cebrail Aleyhisselâm'a emretti. Tur dağını yerinden söktü. Tur dağını onların üzerine gölge yapacak şekilde kaldırdı. Yahudiler, böyle mecburî olarak iman edince Cebrail Aieyhİsselâm Tur dağını yeri¬ne bıraktı . "Ve dedik onlara:" Tur onların üzerlerinde iken, Mûsâ Aleyhisselâm'ın lisânı ü-zere dedik: Girin o kapıya" Şehir kapısına... 0 Erihâ şehri idi. Yahudilerin Mûsâ Aleyhisselâm'ın zamanında Eriha şehrine girdikleri rivayetine göre o şehir Eriha şehri idi... Veya kendine dönerek namaz kıldıkları (zaman) kıblesi idi. Zira Yahudiler, Mûsâ Aleyhisselâm'ın zamanında Beyt-i makdise girmediler.

"Secdelere kapanarak,"

Saygıyla boyun eğerek, sizi "Tîh" çölünden çıkarttığı için şükredip emekleyerek o şehre girin, dedik. Fakat onlar kendilerine söylenen sözü değiştirdiler.

"Ve dedik onlara,11 Davud Aleyhisselâm lisânı üzere... "(Aşın gidip) tecavüz etmeyin" Balıkları avlamak suretiyle zulmetmeyin.

denilir. Yani zulmetti ve haddi aştı, demektir. Aslında, "Tecavüz etmeyin" kelimesi iki vav harfi ile Birinci vav kelimenin lame'l-fıilidir; ikincisi de, fail zamiridir. Sonra iki V veznine girdi. "Cumartesi gününde..." Cumartesi günü Yahudilerin ibâdet günleriydi. Yahudilerden bir kısım insanlar Cumartesi gününde ibâdeti bırakıp av ile meş¬gul oldular. "Ve kendilerinden aldık." Mükellef oldukları serî hükümlere sarılmaları yönünden... "Ağır bir mîsâk..." Misâk, ahid demektir. Gayet büyük bir te'kid ile te'kid 0-lunmuştur. Bunu te'kid eden de onların daha önce söyledikleri: -"işittik ve itaat ettik" sözleridir. Onlara misâk verildi. E-ğer Yahudiler bundan sonra dinden dönmeyi düşünürse; Allâhü Teâlâ hazretleri, hiçbir kimseye etmediği ve azap çeşitlerinden dilediği azap ile onlara azap edecektir. "Bunun üzerine..." "mâ"mezfdolup te'kidiçindir. "Mîsaklannı nakzetmeleri..." Onların bu misaklarını bozmaları sebebiyle, kendilerine yapmış olduğumuz, la'net, mesh (domuz ve maymun şekline dö¬nüşmeleri) ve bunların dışında üzerlerine gelen veya boyunlarına gelen azaplar ile azap verdik. Be harfi bir mahzûfa taalluk etmektedir. "Ve Allah'ın âyetlerini küfürleri..." Kur'ân-ı kerim ve kendi yanlarında bulunan kitaplarının için¬de bulunanları inkâr etmeleri (sebebiyle...) "Ve onları peygamberleri haksız yere katletmeleri..." Zekeriyya ve Yahya Aleyhisselâm gibi . "Kalblerimiz kılıflı" demeleri sebebiyle..."

Gulf kelimesinin Mânâsı

Lâl kelimesi, kelimesinin cemiidir. Cibilîîbir örtüyle örtülü, demektir. Onun için kalbleri, Muhammed Mustafa (s.a. v.) hazretlerinin getirdiğine ulaşmıyor. Efendimiz (s.a. v.) haz¬retlerinin söylediklerini anlayam/yor. kelimesi ğayin ve lam harflerin/n esiyle olan "kelimesinin muhaffefid/r "kelimesi de zammesiyie olan "kelimesinin muhaffefid/r. "kelimesi de "kap ve manâsmad/r. Yani kalblerimiz ilimlere kapahd/r. Bizyan/m/zdaki ilimle diğer ilimlerden müstağniyiz, derler.

Kalbler Kılıflı Değil Mühürlüdür

"Doğrusu Allah, o kalblerin üze¬rini küfürleriyle tab' etmiştir." Bu kavl-i şerif iki ma'tûfün arasında gelen itiraz (parantez) cümlesidir. Bunu Yahudilerin bozuk ve fasit düşüncelerini çürüt¬mek ve defetmek için getirip buyurdu. Yani Yahudîlerin küfürlerinin ve hakka vasıl olmamalarının asıl sebebi kalblerinin cibilliyetlerinden dolayı kılıflı olduğu için de¬ğildir. Belki iş tam bunun aksidir. Onların küfürleri sebebiyle Allâhü Teâlâ hazretleri, Yahudîlerin kalblerinin üzerini tab' edip mühürledi. Kalbleri onların sandığı gibi dışarıdan gelen ilme kapa¬lı, kılıflı ve kilitli değildir. Belki onların küfürleri sebebiyle Allâhü Teâlâ hazretleri onların kalblerini mühürledi... İş onların sandığı gibi değil... "Onun için îmâna gelmezler; meğer ki pek az..." Onlardan Abdullah bin Selâm (r.a.) ve benzerleri gibi... (2/316) Veya az bir iman ile iman ederler. Noksanlığından dolayı değersiz bir iman... Bu da Yahudilerin bazı peygamber ve kitap¬lara iman edip; diğer peygamber ve kitapları inkâr etmeleri gibi muteber olmayan bir iman ile iman etmeleri gibi... Onun için bunlara mü'min denilmesi hoş olmaz. Muhakkak ki bunlar, hakîkî kâfirlerdir. Bil ki "misâk-ı nakzetmek" ahdi bozmak, Hallâk Teâlâ haz¬retlerinin gadabına sebep olur. Mü'mine düşen vazife, belâlardan selâmet bulmak için; Allâhü Teâlâ hazretlerinin ahdinin ve misâkının hükümlerine riâyet etmek...

Belâ ve Musîbete sebep

Ibin Ömer (r.a.) hazretlerinden rivayet olundu. Buyurdular: -"Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, bize döndü ve buyurdular: -"Ey muhacirler topluluğu! Beş şey vardır ki, kendileriyle müptela kılındığı zaman, o çağa ulaşmanızdan Allah'a sığınırım: (Birincisi:) Bir toplumda fuhuş açık yapılmaya dursun; hatta onlar fuhşu aşikâr yaptıkları zaman; Allâhü Teâlâ hazretleri onla¬rın içine tâûn hastalığını ifşa eder. Taun yayılır. Ve hatta onlardan önce yaşayanlardan görülmeyen acılar (hastalıklar, belâ ve musî-betler) görülür... (ikincisi:) Bir toplum ölçü ve tartıda noksanlık yapmaya dur¬sun; mutlaka kıtlık ve yokluk yıllarını görürler. Şiddetli açlık baş gösterir. Onların üzerine sultânın (idarecilerin) zulmü olur. (Üçüncüsü:) Mallarının zekâtını vermediklerinde de mutlaka gökten yağmur tutulur. Eğer hayvanlar olmazsa bir damla yağ¬mur bile onların üzerine yağmaz. (Dördüncüsü:) Onlar Allah'ın ahdini ve Resulü (s.a.v.) hazretlerinin ahdini bozduklarında da elbette Allâhü Teâlâ hazretleri, onların gayri (Müslümanlardan olmayan) bir düşmanı onların başına musallat eder. Düşman gelir, onların ellerinde bulunan mallarının bir kısmını onlardan alır. (Beşincisi:) Onların imamları (devlet adamları) Allâhü Teâlâ hazretlerinin indirdiğiyle hükmetmediklerinde veya Allâhü Teâlâ hazretlerinin indirdikleriyle muhayyer bırakırlarsa; mutlaka Allâhü Teâlâ hazretleri, onların arasına sıkıntı, fakirlik ve korku verip on¬ları başkalarına muhtaç eder..." Mesnevfde buyuruldu: Gönülden olmayan söz, külhandaki yeşillik gibidir. (Çöplükte biten gül gibi) cansız (sevimsiz) ve dağınıktır. Onlara rağbet etme! Uzaktan bakî Bunlar yenmeye ve koklamaya layık değiller! Dikkat et! Vefasızların lütfuna esir olma! Onlar tamiri kabul etmeyen harap köprülerdir. Birisi bilmeyerek oradan yürürse, düşer ayağı kırılır ve o köprü de yıkılır. Misâk ve ahdi bozmak, o kişinin bağlamasından, iman ve vefanın muhafazası mümkün olmaz. O su toprağın üzerinde, o ki döktü. Kim edebilir ki o devletin gücünü yıkamaz.

Meryem Validemiz Ve İsa (A.S.)

Yüce Meali: Yine küfürleri ve Meryem'e karşı azîm bir bühtan söylemeleri...156 Ve "Biz, Allah'ın Resulü Mesîh îsâ İbn Meryem'i katlettik" demeleri sebebiyle... Halbuki onu ne katlettiler, ne salbettiler. Ve lâkin kendilerine bir benzetme yapıldı. Ve filhakika onda ihtilâf edenler, bundan dolayı şek içindedirler; ona dair bir ilim¬leri yoktur. Ancak zan ardında giderler. Halbuki onu yakînen katletmediler. Doğrusu Allah onu kendine doğru ref eyledi. Allah bir a-zîz, hakîm bulunuyor.158 Ve ehl-i kitâb'dan hiçbiri yoktur ki, celâlim hakkı için, ö-lümünden evvel ona mutlak iman edecek olmasın... Kıyamet günü de o, aleyhlerine şahit olacak.159

Tefsîr-i Şerifi: Hazret-i Meryem'e İftira

"Yine küfürleri sebebiyle"
"Sözleri" kavl-i şerifinin üzerine atıftır. Yani, Biz azîmuşşân, Yahudileri şu sebeplerle cezalara çarptırdık ve onların İsa Aleyhisselâm'ı inkâr etmeleri sebebiyle de cezalandırdık, demektir.

"Ve Meryem'e karşı azîm bir bühtan söylemeleri (sebebiyle...)" Yani Hazret-i Meryem'i zinaya nispet etmeleri sebebiyle..... "Bühtan" kelimesi mefûl-ü bin olmak üzere mahallen mensuptur. "Şiir söyledi" sözü gibi... Veya neviyete delâlet eden mastar (çeşitlilik manâsını ifâde eden mefûlü mutlak) olmak üzere mensuptur. "Bir çeşit oturmakla oturdum," sözünde olduğu gibi... Muhakkak ki söz bazen bühtan olur ve bazen de bühtan ol¬maz... (Yahudilerin Hazret-i Meryem'e zina isnadında bulunmala¬rı büyük bir bühtan ve iftiradır...)

İsa Aleyhisselâm'ı Öldürmediler

"Ve"Biz,Allah'ın Resulü Mesîh îsâ İbni Meryem'i katlettik" demeleri sebebiyle..." Yahudfler, Isa Aleyhisselâm ile istihza için onu, "Allah'ın Resulü" diye vasıfladilar. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri için de; "Ey o kendisine zikir indirilmiş olan. Demişlerdi. Yoksa Yahudiler, Isa Aleyhisselâm'a düşman olup onu öl-dürmek için çâreler arıyorlardı. Ona nasıl; , "Allah'ın Resulü" desinler? Onlar bu sözleri diğer cinayetlerinin üzerine tanzim edilmiştir. Sadece mücerret bir yalan değildir. Belki onla¬rın sözleri, Peygamberi öldürmek ve onunla alay edip eğlenmeyi tazammun ettiğinden bu sözle onlar hoşnut olup sevinç duyuyor¬lar... "Halbuki değil..." Halbuki onlar: "Halbuki onu ne katlettiler, ne salbettiler. Ve lâkin kendilerine bir benzetme yapiloDrilar için İsa Aleyhisselâm ile maktul arasında bir benzetme vaki oldu . Burada fiil cer ve mecrûre isnâd olundu. "Kendisine hayâl olundu ve halbuki üzerinde değildir" sözü gibi.., Rivayet olundu: Yahudilerden bir grup, Isa Aleyhisselâm'a sövdüler. Ve ona: -"O sihirbaz kadının oğlu sihirbaz bir kişidir..." ve (zinayı kas¬tederek; -"Faile kadının oğlu fâil'dir" dediler. Böylece Isa Aleyhisselâm ve tertemiz olan annesine zina iftirasında bulundular. İsa Aleyhisselâm Yahudilerin bu kötü sözlerini işittiğinde onlara bed¬dua etti ve buyurdu: -"Allah'ım î Sen benim Rabbimsin! Ve ben Senin ruhundan çıktım! Beni kendi kelimen sebebiyle yarattın ve ben onlara kendi nefsim tarafından (peygamber olarak) gelmedim! (Beni sen gön¬derdin). Allah'ım! Bana sövene lanet! Anneme sövene lanet!" Allâhü Teâlâ hazretleri, İsa Aleyhisselâm'ın duasına icabet edip kabul buyurdu. İsa Aleyhisselâm ve annesine şovenleri, maymunlara ve domuzlara çevirdi. Yahudilerin başı ve emiri olan kişi bu durumu görünce; Isa Aleyhisselâm'm kendisinin de aley¬hinde beddua etmesinden çok korktu. Bunun üzerine Yahudiler (toplanıp işin hâl çâresini aradılar sonra Yahudîler) İsa Aleyhisselâm'i öldürmek üzere söz birliği ettiler. Allâhü Teâlâ haz-retleri, Cebrail Aleyhisselâm'ı İsa Aleyhisselâm'a gönderdi. Ve ona kendisini semâya kaldıracağını haber verdi. İsa Aleyhisselâm as¬habına: -"Hanginiz bana benzemek ve benim suretime girmek, öl¬dürülmek, asılmak ve cennete girmek ister?" dedi. Onlardan bir adam: -"Ben," dedi. Allâhü Teâlâ hazretleri, o adamı İsa Aleyhisselâm'a benzetti. 0 kişi yakalandı, öldürüldü ve asıldı...

Isa Aleyhisselâm'a Benzetilen...

Denildi ki: İsa Aleyhisselâm'a münafıklık yapan bir adam vardı. Yahudî-ler, İsa Aleyhisselâm'ı öldürmek istediğinde, o münâfik: -"Ben sizi İsa'ya delâlet edeyim?" dedi. (Önde münafık ardında da Yahudiler olduğu halde İsa Aleyhisselâm'in bulunduğu eve doğru yürüdüler... Yahudiler evin kapısında beklediler.) O münafık adam İsa Aleyhisselâm'ın bulun¬duğu eve girdi. Allâhü Teâlâ hazretleri İsa Aleyhisselâm'ı göğe kaldırdı. Allâhü Teâlâ hazretleri, İsa Aleyhisselâm'ın benzerliğini münafık adama verdi. (Münafık adam İsa Aleyhisselâm'a benze¬tildi...) Yahudiler içeriye girdi. O münâfık'ı yakaladılar ve öldürdü¬ler. Yahudiler onu Isa Aleyhisselâm zannettiler. Denildi ki: Yahudi Titiyânûs, İsa Aleyhisselâm'ın olduğu eve girdi. Ora¬da İsa Aleyhisselâm'ı bulamadı. Allâhü Teâlâ hazretleri, İsa Aleyhisselâm'ın benzerliğini onun üzerine attı. Tîtiyânûs oradan çıktığında onu İsa Aleyhisselâm zannettiler. Yakalandı, öldürüldü ve sonra da idam edildi. Bu harikaların benzerlikleri nübüvvet (peygamberler) asrın¬da çok rastlanır... (2/317)

İsa (a.s.)'ın Göğe Çıkarılması

Mütekellimlerin (kelâm ilminin âlimlerinin) çoğu buyurdular: Yahudiler, İsa Aleyhisselâm'ı öldürmek istediklerinde, Allâhü Teâlâ hazretleri, İsa Aleyhisselâm'ı göğe kaldırdı. Yahudilerin reis¬leri avamlarının arasında fitnenin çıkmasından korktular. Bunun üzerine rasgele bir adam yakaladılar ve onu öldürdüler ve sonra da onu idam ettiler. Onun Mesih İsa Aleyhisselâm olduğunu yay¬dılar, insanlar. Isa Aleyhisselâm'ı (şahsen değilde) ancak ismiyle tanıyorlardı. Çünkü İsa Aleyhisselâm'ın insanların arasına karış¬ması çok azdı İşte bu yol ile; "Allâhü Teâlâ hazretlerinin bir insanın ben¬zerliğini başka bir insana vermesi caizdir" sözünün defedilmesi mümkündür. Zira bu büyük bir safsata kapısını açmaktadır. Ancak şu cihetle ki, bir Zeyd'i gördüğümüzde, belki Zeyd değildir, denilmesi caiz olur. Lakin bu başka bir şahıstır. Ona Zeyd'in benzerliği verilmiştir, diyemeyiz. Eğer biz bu görüşü (Allah birinin benzerliğini başkasına verir düşüncesini) kabul edersek, talak, nikâh, mülk onunla vesikalandınlmamış olur. Hıristiyanlar, ta seleflerinden (atalarından) beri, İsa Aleyhisselâm'ın öldürüldüğünü müşahede ettikleri de söylene¬mez. Ancak deriz ki: Hıristiyanların tevatürü çok az bir insana dayanır. Onların yalan üzere birleşmeleride akıldan uzak değildir. İmam Râzî'nin tefsirinde de böyledir.." "Ve filhakika onda ihtilâf edenler," Isa Aleyhisselâm'ın durumu hakkında... İsa Aleyhisselâm bu duruma düşünce (kendisi göğe kaldırılıp, Yahudiler onun yeri¬ne başkasını önce öldürüp sonra idam edince) insanlar arasında büyük ihtilaflar oldu. Bazıları dediler: -"Yüzü İsa Aleyhisselâm'ın yüzüdür. Eli ise bir arkadaşımızın elidir." Allâhü Teâlâ hazretleri, Hazret-i İsa'nın benzerliğini maktule verince sadece yüzüne vermişti; cesedinin diğer yerlerine aynı benzerliği vermemişti. Isa Aleyhisselâm'dan: "Allah beni göğe kaldıracak!" sözünü işitenler de: -"İsa Aleyhisselâm, göğe yükseltildi!" dediler.

Hıristiyanların İhtilâfları

(Bu konuda Hıristiyanlar üç görüştedirler: 1- Öldürülmedi ve idam edilmedi, 2- Öldürüldü ve idam edildi. 3- Nasûtî yönünden öldürüldü Lâhûtî yönden öldürülme¬di...) Denildi ki: "Ve filhakika onda ihtilâf edenler," Hıristiyanlardır. Hıristiyanlardan bir kavim: -"İsa Aleyhisselâm, ne öldürüldü ve ne de idam edildi; belki Allâhü Teâlâ hazretleri onu semâya yükseltti!" dediler. Hıristiyanlardan bir kavim ise: -"Yahudiler İsa Aleyhisselâm'ı öldürdü," dediler. Hıristiyanların Nastûriyye mezhebi: -"İsa Aleyhisselâm'ın "Nâsût'ünün cihetinde (cismi ve hissi heykeli yönünde) öldürüldüğünü ve "Lâhûf'ünün (nefsi ve ruhu) yönünden öldürülmedi!" dediler.

Nâsût ve Lâhût Ne Demektir?

Hükemâ ( ve Filozofların) çoğu bu görüşe yakın bir kanaat¬tedirler. Dediler ki: -"Zira ispat edilmiştir ki, insan şu heykelden ibaret değildir. Belki insan bu beden içinde latif {ve şerefli) bir cisimdir. Veya zatında mücerret (soyut) bir ruhani cevherdir. Ve bu bedeni idare eden odur... Şu halde öldürme işi, o heykel {maddi yapı) üzerinde vaki olmuştu. Amma gerçekte İsa aleyhisselâm olan nefs (ve ruh) ise öldürülmemiştir. Onun üzerine öldürülme gelmez. Buna karşı, "Her insan böyle değil mi? 0 halde bunu İsa'ya tahsis etmenin mânâsı nedir?" de denilemez. Çünkü biz deriz ki: -"İsa Aleyhisselâm'ın nefsi kudsî, ulvî, semavî, ilâhî nurlar ile çok parlatılmış, meleklerin ruhlarına çok yakın bir nefs idi. Nefis ne zaman böyle olursa; o nefsin öldürülmesi ve harap edilmesi beden ile büyük bir acı duyma olmaz. Sonra o ruh, karanlık be¬denden ayrıldıktan sonra da kurtulup geniş semalara, Celâl olan Allah'ın nur âlemlerine yükselir, yüzündeki parlaklık, sevinç ve saadeti büyür de büyür. Ve bilinmektedir ki, bu durumlar herkes¬te olmaz ve belki Âdem (a.s.)'in yaratılışının başlangıcından kıya¬mete kadar çok az kimseye nasip olmuştur..."

Hıristiyan Mezheplerinin Görüşleri

Hıristiyanlardan "Melkâîyye mezhebi: -"İsa Aleyhisselâm'ın öldürülmesine ve idam edilmesini his¬setmek ve şuur ile "Lâhûf'e ulaştığına ve bunun mübaşerete yani canlı bir şekilde olmadığına inanırlar. Hıristiyanlardan Yakûbiyye mezhebi: -"Öldürülmek ve idam edilmek, iki cevherden doğmuş ve mücerret bir cevher olan Mesîh'in üzerinde vaki olduğuna inanır¬lar..."

Hepsi Şüphe İçindeler

"Bundan dolayı şek içindedirler."

Onlar tereddüt, şek ve şüphe içindedirler. "Şek" kelimesi, iki taraftan biri diğerine tercih edilme¬yen bir şüphe manâsında kullanıldığı gibi mutlak tereddüt ve il¬min {bilgi ve bilmenin) mukabili bir manâ'da da kullanılır. Bu, şu kavl-i şerif ile te'kîd olundu: "Ona dair bir ilimleri yoktur. Ancak zan ardında giderler.' Istisnâ-i münkatf dır. Çünkü zanna tabi olmak ilim cinsinden değildir. Manâsı: Lâkin olar zanna tabi oluyorlar, demektir.

İsa Aleyhisselâm Öldürülmedi

"Halbuki onu katletmediler."

Öldürmek (nasıl?)

"Yakînen..."

Yahudilerin; "Biz, Al¬lah'ın Resulü Mesîh îsâ İbn Meryem'i katlettik" sözleriyle sandık¬ları gibi öldürmediler. "Yakînen..." kelimesi mahzüf bir masöarm sıfatıdır. Burada vezni manasınadır. O da "Isa Aleyhisselâm'ı öldürüp öldürmediklerini kesin olarak bilmiyorlar (öldürürken bile o Öldürdükleri kişinin İsa Aleyhisselâm mı veya bir başkası mı olduğu konusunda büyük bir şüphe içindeydiler..) demektir.

İsa Aleyhisselâm Ref olundu

"Doğrusu Allah onu kendine doğru ref eyledi." Bu âyet-i kerime İsa Aleyhisselâm'ın öldürüldüğü düşünce¬sine reddiye; İsa Aleyhisselâm'ın katledildiğini inkâr ve İsa Aleyhisselâm'ın göğe çıkarıldığını ispat etmektedir.

Rafea'nın Manâsı

Hasan Basrî (r.h.) hazretleri buyurdular: "Doğrusu Allah onu kendine doğru ref eyledi." Yani semâ'ya yükseltti, demektir. Allâhü Teâlâ hazretlerinin keramet (ikram, ihsan ve iyilik) lerinin mahalli ve meleklerin ka¬rargâhı olan göğe yükseltti... Orada Allâhü Teâlâ hazretlerinden başkasının hükmü geçmez. İşte Isa Aleyhisselâm'ın böyle bir yere kaldırılması Allâhü Teâlâ hazretlerine kaldırılma diye tabir edildi. Çünkü böylece kendisinin üzerinde kulların hükümlerinin cereyan edilmesi kaldırıldı. Bu şu kabildendir. Müminler, Medine-i Münevvere'ye hicret ettikleri halde Allâhü Teâiâ hazretleri onlar için: "Ve her kim, Allah'a ve Peygamberine hicret kastıyla evinden çıkar da, sonra kendisine ölüm yetişirse, muhakkak ki, onun ecri Allah'a düşer. Allah, bir gafur, rahîm bulunuyor." Buyurulması gibidir... Halbuki muhacirler, Medine'ye hicret ediyorlardı... Yine İbrahim Aleyhisselâm'ın: "Ben Rabbime gidiyorum." Sözünde olduğu gibi... Yani ben Rabbime ibâdet etme işin¬de hiçbir kimsenin bana karışmayacağı bir yere gidiyorum, de¬mektir.

Göğe Çıkarılmasının Hikmeti

İsa Aleyhisselâm'ın göğe yükseltilmesindeki hikmet şudur: Allâhü Teâlâ hazretleri, İsa Aleyhisselâm'ın meleklerle soh¬bet etmesini murad etti. (2/318) Melekler için İsa Aleyhisselâm'ın bereketi hâsıl olsun diye... Çünkü İsa Aleyhisselâm, kelimetüllah (Allah'ın kelimesi ve ruhudur....(Daha önce) Ebû'l-beşer Adem Aleyhisselâm'ın sohbetinde meleklere bereket hâsıl olduğu gibi... Melekler Adem Aleyhisselâm'dan eş¬yanın isimlerini ve ilim öğrenmişlerdi. Muhakkak ki Allah katında Isâ Aleyhisselâm'ın meseli, Adem Aleyhisselâm'ın meseli gibidir. (Şu) âyet-i kerimede de zikredildiği gibi: "Doğrusu Allah indinde îsâ meseli, Âdem meseli gibidir;" Denildi ki: İsa Aleyhisselâm'ın göğe kaldırılması, onun (evlilik ve benze¬rî) şehvet kapısından dünyaya girmesinin mümkün olmamasın-dandı... Onun dünyadan çıkması da ölüm kapısı ile olmadı. Belki Isa Aleyhisselâm kudret kapısından ve izzet kapisındanda çıktı. "Ve Allah azizdir." Onun murâd ettiği şeyde kimse ona galebe çalamaz. Allâhü Teâlâ hazretlerinin izzeti, onun kudretinin kemâlinden ibarettir. İsa Aleyhisselâm'in göklere kaldırılması her ne kadar beşerin kud¬retine göre olmayacak bir şey ise de Allâhü Teâlâ hazretlerinin kudretine nispetle çok kolay bir şeydir. Kimse Allah'a galip ola¬maz.30

   "Hakimdir."

Bütün fillerinde hikmet sahibidir. İsa Aleyhisselâm'm işinde de Allâhü Teâlâ hazretlerinin tedbiri evleviyetle bir hikmete binâ¬en yapıldığı bu kavl-i şerifin hümkü altına girer. Allâhü Teâlâ hazretleri, İsa Aleyhisselâm'ı göğe kaldırdığın¬da, ona {meleklerin kanatları gibi) kanat giydirdi, ona elbiseler giydirdi. Ondan yeme, içme gibi şehvetleri kesti. İsa Aleyhisselâm meleklerin arasına katılıp onlarla Arşın çevresinde uçmaktadır. İsa Aleyhisselâm insanî, melekî, semavî ve arzî bir varlık oldu....

İsa Aleyhisselâm'ın Ömrü

Vehbbin Münebbih (r.h.) buyurdular: İsa Aleyhisselâm, otuz (30) yaşında iken peygamber olarak gönderildi. Üç yıl peygamberlik yaptı. Otuz üç (33) yaşında iken göğe çıkarıldı. Sual: Eğer denilse ki, "Allâhü Teâlâ hazretleri, İsa Aleyhisselâm'ı göğe yükselttikten sonra (o çağda geri) neden bir daha yer yüzüne indirmedi?" cevap: (Bu sorunun cevâbında) denildi ki: Allâhü Teâlâ haz¬retleri. Isa Aleyhisselâm'ın bir daha dünyaya gelme işini kıyamete alâmet31 ve velâyet-i tâmmenin sonuncusu olması için te'hîr edip geciktirdi. Çünkü Isa Aleyhisselâm'dan sonra velî yoktur. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin şerefinin yüceliğinden dolayı, onun (ümmeti¬nin velayet makamı) ve "Devre-i Muhammediyye" bir nebiyyi mürsel ile kapanacaktır. İsa Aleyhisselâm yeryüzüne geldiğinde Muhammed Mus¬tafa (s.a.v.) hazretlerinin şeriatı üzere olacaktır. İsa Aleyhisselâm, yeryüzüne indiğinde bütün Yahudiler ve Hıristiyanlar ona iman edeceklerdir. Allâhü Teâlâ hazretleri, onunla ümmetin üzerinde peygam¬berlik ahdini yenileyecektir.

Mehdî Aleyhir-Ridvân

Mehdî Aleyhir-Ridvân, İsa Aleyhisselâm'a hizmet ve yardım edecektir.

Ashâb-ı Kehf in Zuhuru

Ashâb-ı Kehf, (zuhur edip) İsa Aleyhisselâm'a hizmet ve yardım edeceklerdir.

îsa Aleyhisselâm'ın Evlenmesi

İsa Aleyhisselâm yeryüzüne indiğinde evlenir. Çocukları olur. İsa Aleyhisselâm, Ümmet-i Muhammed (s.a.v.)ten olur. 0-nun ümmetinin velilerinin en sonu ve velayet cihetinden onun vârisi olur.

Dört Peygamber Sağdır

İmam Suyûtî (r.h.) "Ed-Dürrü'1-Mensûr" isimli tefsirinde el-Kehf sûresinin tefsirinde (bu konudaki haberleri) topladı. Ve Ibni Şâhîn'den buyurdu: -"Dört peygamber sağdır. İkisi göktedir; 1- İsa Aleyhisselâm, 2- İdrîs Aleyhisselâm, İkisi de yeryüzündedir: 1- Hızır Aleyhisselâm, 2- llyâs Aleyhisselâm... Hızır Aleyhisselâm, denizlerdedir. Onun arkadaşı (îlyâs Aleyhisselâm) ise karadadır ...

Hızır Aleyhisselâm Hayattadır

İmam Sehâvî (r.h.) buyurdular: -"Kardeşim Hızır eğer hayatta olmuş olsaydı elbette beni zi¬yaret ederdi." sözünün hadis-i şerif olmadığını ve Hızır Aleyhisselâm'ın hayatta oluşunu inkâr eden bazı selefin sözü ol¬duğunu beyân etmişlerdir.

Efendimiz (s.a.v.) Ebü'l-Ervahtır

Bil ki: Mühim ruhlar, aki-ı evvelden olanlar hepsi bir saftırlar. Allâhü Teâlâ hazretlerinden (gelen bir emirle) hâsıl oldular. Bazı¬ları, bazılarının vâsıtası ile hasıl olmuş değildir. Ruhlardan geride diğer saflar ise, akl-ı evvelin vasitasıyladırlar. Bu gerçeğe işaret edildiği gibi: -"Ben Ebü'l-Ervâh'ım (ruhların babasıyım; Adem Aleyhisselâm Ebü'l-beşer olduğu gibi...) Ben Allâhü Teâlâ hazret¬lerinin nurundanım. Müminler ise benim nurumun fevzindendirler..." Ruhu'l-evvele en yakın olan ruhlar, birinci safta olan ruhlar¬dır. Aklı evvele en yakın olan Ruh-i isevî idi. Bu sırdan dolayı cis-mânî mi'râc ile semâya çıkmakla ona (Efendimiz s.a.v. hazretleri¬ne) müşterek oldu... Onun ahdi, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin ahdine yakın ol¬du. Ruh-u İsevî Ism-i A'zam'ın mazhândir. Hazret-i İlâhiyyeden feyz almıştır. Vasıtasız olarak cemi' makammdadır. İsimlerden bir isimdir. Ruhlardan bir ruhtur. O, İlâhî isimleri kendisinde toplayan isme mazhâr olmuştur. Veraseti evveliyet iledir. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin ise asâletendir... "Fusûsü"l-Hikem"in şerhinde de böyledir.

Hazret-i Meryem

Sonra bil ki: Kavmin biri Hazret-i Meryem'in aleyhinde oldular. Ona zina iftirasında bulundular. Başka kavim, ona saygı göstermede haddi aştılar. Ve: -"Hazret-i Meryem'in oğlu, Allah'ın oğludur!" dediler. Bu her iki taife de dalâlete girip sapıttılar. Denilir ki: Hazret-i Meryem, Allah'ın veli bir kuluydu. Onun sebebiyle iki fırka şakı oldu. Onlar ifrat ve tefrit ehlidirler.

Evliyayı Sevmede ölçü

Her velî için durum böyledir... Evliyâuüâhi inkâr eden şakîdir. Onlara saygı göstermeyen ve onlara eziyet eden kişi dalâlete girmiştir. Bir evliya (veya bir âlimde) bulunmayan bir şey ile ve onun hakketmediği bir makamın ziyadesiyle onu seven ve onu oldu¬ğundan fazla büyüten kişi de böylece eşkıyadır, sapıktır... Büyüklerin çoğunun derecesi ve durumu bu cümle üzeredir . Te'vilât-i Necmiyye'de de böyledir.

Belâm Var Aramızda

Mesnevî'de buyuruldu: Bel'âm bin Bâûr'a cihan halkı, zamanın velisi gibi gönül bağlamıştı. Devrin dervişi, şeyhi ve âbid'i olarak meşhur olmuştu. "Ve ehli kitaptan hiçbiri yoktur ki" Yahudî ve Hıristiyanlardan hiçbiri yoktur ki; "Celâlim hakkı için ona mutlak iman edecek olmasın." İsa Aleyhisselâm'a iman ederler. "Ölümünden evvel..." Kitap ehlinden olan bu bir kişinin ölümünden önce, demek¬tir. Yani Yahudî kişiye âhiret işi ayan olup görününce ve ölüm hazır olduğu zaman, (Allah tarafından) bir melek gelir; o yahudînin yüzüne ve sırtına vurur ve ona: -"Sana İsa Aleyhisselam peygamber olarak geldi. Sen ona iman etmedin!" diye onu azarlar. Yahudî ölürken İsa ASeyhisseiâm'a iman eder. Kendisinden teklîf vakti kesildiği için bu iman artık kendisine hiçbir fayda ver¬mez. Hıristiyan kişi de öleceği zaman, Allah tarafından bir melek gelir; Hıristiyan'ın yüzüne ve arkasına vurur ve ona: -"Sana Allah'ın kulu ve Resulü olan İsa Aleyhisselam bir pey¬gamber olarak geldi; ama sen onun Allah olduğuna veya Allah'ın oğlu olduğuna inandın!" der. Hıristiyan kişi, ölürken İsa Aleyhisselâm'm Allah'ın kulu ve peygamberi olduğuna inanır; ama imanı kendisine fayda vermez

(Âlimler) buyurdular:

2- Boğulsun, 3- Düşsün, 4-Üzerine duvar yıkılsın, 5- Kendisini yırtıcı hayvan yesin, 6- Hangi ölümle ölürse ölsün... Mutlaka ölümden önce İsa Aleyhisselâm'a iman eder... Hatta İbni Abbâs (r.a.) hazretlerine, -"Bu kişi evinden düşüp ölse de mi?" diye soruldu. İbni Abbâs (r.a.) buyurdular: -"Onunla daha havada iken (damdan yere düşerken melek¬ler onunla) konuşurlar," buyurdu. Yine soruldu: -"Birinin boynu (kılıç veya herhangi bir silâh ile) vurulsa ona ne dersin?" buyurdular: -"Dili ağzında dolandırılarak konuşturulur!" buyurdular. Bütün bunlar, Yahudiler için bir tehdit ve onlan; İsa Aleyhisselâm'a iman etmeye zorlanmadan önce (kendi arzu ve istekleriyle İslâm akaidi üzere) acilen iman etmeye teşviktir.

isa Aleyhisselâm İndiğinde

Denildi ki: Bu iki zamir, (yani "Ölümünden evvel ona mutlak iman edecek olmasın., kavl-i şerifîndeki zamirler) İsa Aleyhisselâm'a râcidir. Buna göre âyet-i kerimenin manâsı: "İsa Aleyhisselâm'm nüzulü anında mevcut olan her iki ehli kitap (Yahudi ve Hıristiyanların hepsi) İsa Aleyhisselâm'm ölümünden önce ona mutlaka iman ederler..." demektir.

İsa Aleyhisselâm'm nüzulü

Rivayet olundu: Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinden... Buyurdular: -"İnsanların içinden İsa'ya en yakın benim! Çünkü benimle onun arasında peygamber yoktur. Hiç şüphesiz İsa gökten aranı¬za; hakîm ve âdil olarak inecektir. Onu gördüğünüzde onu tanıyın. O'nun yaratılışı (teni) kırmızı ve beyaza çalar. Kendisinin üzerine bir ıslaklık değmezse bile sanki başında damlıyormuş gibidir. İsa Aleyhisselâm: I - Domuzu öldürür, 2- İçkiyi döküp akıtır, 3-Salibİ kırar, 4- Suhra'yi (insanları angaryada çalıştırmayı) giderir, 5- İslâm dini için insanlarla savaşır. 6- Hatta Allâhü Teâlâ hazretleri, İsa Aleyhisselâm'm zama¬nında İslâm milletinden başka bütün milletleri helak eder. 7- Secde bir ve âlemlerin Rabbi olan Allah için olur. 8- Onun zamanında sapık ve yalancı Mesîh Deccâl helak olur. 9- İsa Aleyhisselâm nüzulü (yer yüzüne inişi) vaktinde hiçbir kitap ehli kalmaz mutlaka kendisine iman ederler. 10- Emânet onun zamanında vaki olur. I1 - Deve aslanlarla beraber otlar, 12- Sığır kaplanlarla beraber otlar 13- Koyun kurtlarla beraber otlar, 14- Çocuklar yılanlarla oynar... 15- Bunların bazısı bazısına zarar vermez. İsa Aleyhisselâm onların arasında kırk sene kalır. Sonra vefat eder. Müslümanlar, İsa Aleyhisselâm'ın üzerinde cenaze namazını kılıp onu defnederler."

H.z. isa'ya Selâm

Yine hadis-i şerifte buyuruldu: Muhakkak ki Mesîh (İsa Aleyhisselâm) gelecektir. Ona ula¬şan kişi, benden kendisine selâm söylesin."

Aleyhlerine şahit Olacak

İsa Aleyhisselâm olacak... "Onların aleyhlerine," (ne olacak?) Kitap ehlinin aleyhlerine... "şahit." İsa Aleyhisselâm Yahudilerin yalancı olduklarına şahitlik ede¬cek ve Hıristiyanların da kendisine "Allah'ın oğlu" dediklerine (a-leyhlerine) şahitlik edecektir.

Temiz Şeyler Haram Kılındı!

Yüce Meali: Hâsılı; o yahudî olanların zalimlikleri ve bir çoklarını Allah yolundan çevirmeleri...160 Nehyedildikleri halde ribâ almaları ve halkın mallarını hak¬sızlıkla yemeleri sebepleriyiedir ki, evvelce onlara helâl kılınmış birçok pâk ve hoş nimetleri, kendilerine haram ettik ve kâfir kalanlarına, elîm bir azap hazırladık.161 Lâkin içlerinden ilimde rüsûhu olanlarla, Müminler senden evvel indirilenle beraber sana indirilene de iman ediyorlar. Hele o namaza devam eden kullarıma bak; onlar ve zekât verenler, Allah'a ve âhiret gününe inanan bütün Müminler, işte hep bun¬lara yarın azîm bir ecir vereceğiz.162

Tefsîr-i Şerifi:

Bir Nimet Haram Kılınıyor

"Hâsılı;  o yahudî olanların zalimlikleri."

Yahudilerden sâdır olan benzer ve şekillerin hududunun dışına çıkan büyük zulümleri sebebiyle... "Evvelce onlara helâl kılınmış birçok pâk ve hoş nimetleri, kendilerine haram ettik." Kendilerinin önceleri, helâl olan başka bir şey için değil... Onların da inandıkları.... Yahudiler, ma'siyetlerden herhangi bir ma'siyet işlediklerinde; o işlemiş oldukları günahlara karşılık daha önce kendilerine ve seleflerine (atalarına) helal olan bir nimet, onlara ceza olsun diye kendilerine haram kılınıyordu. Mesela, deve eti, yağı ve sütü gibi... (Bu günahlar münferit yapılan günahlar değildi; bütün Yahudî toplumun içtimaî hayatına yayılan günah¬lardı....)

Te'vilât-i Necmiyyeden

Te'vilât-i Necmiyye'den şöyle bir incelik var. Buyurdu: Allâhü Teâlâ hazretleri, Yahudilere, "Evvelce onlara helâl kılınmış birçok pâk ve hoş nimetleri, kendilerine haram ettik." Buyurdu. Bize (Müslümanlara) ise, "Onlar ki, yanlarında Tevrat ve incil'de yazılı bulacakları o Resûl'e, O Ümmî Peygamber'e ittiba ederler. 0, onlara ma'rûf ile emreder ve onları münkerden nehyeyler ve temiz/hoş şeyleri kendileri için helâl, murdar şeyleri üzerlerine haram kılar. Sırtla¬rından ağır yüklerini ve üzerlerindeki bağlan, zincirleri indirir atar. O vakit ona iman eden, ona kuvvetle tazim eyleyen, ona yardımcı olan ve onun nübüvvetiyle beraber indirilen nuru takip eyleyen kimseler; işte o murada eren felaha erenler onlar..." (bu âyet-i kerimede "temiz ve hoş şeyleri kendileri için helâl kılıyor,") buyurdu. Yine Allâhü Teâlâ hazretleri müminlere: "Hem Allah'ın size merzûk kıldığı nimetlerden helâl ve hoş olarak yiyin, hem de kendisine mü'min bulunduğunuz Allah'tan korkun." Allâhü Teâlâ hazretleri, günahlarımızdan dolayı hiçbir şeyi üzerimize haram kılmadı. Bu âyet-i kerimede biz temiz şeylerin haram kılınmasından emin olduğumuz gibi; ümit ederiz ki, Allâhü Teâlâ hazretleri âhirette de bizi elim olan cehennem azabından emin kılar. Çünkü Allâhü Teâlâ hazretleri bu âyet-i kerimede bi¬zimle emniyet (ve temiz şeylerin) arasını topladı. Bir arada zikret¬ti

Mubahlarda Müsrif Olan

işaret ehli buyurdular: -"Mahzurları irtikâb etmek, mubahların haram kılınmasını icâp eder."

(Dünyevî olarak da, biri bir suç işler, bütün hak ve hürriyeti kısıtlanıp hapishaneye konulur... Daha önce mubah olan seyahat etme işi bile kendisine yasak olur...)

Ben (Şeyh Necmeddin Kübrevî) derim kî: -"Mubah olan şeyleri irtikâb etmede müsrif olmak, münâ-câtlarda mahrumiyeti icâbeder... Te'vilât-ı Necmiyye'nin sözleri bitti. Sa'dî (k.s.) buyurdular: Her canının istediği şeyin peşinde gitme! Temkinli olî Tenin nurlanması mubahlardan bile kaçınmakladır...

Allah Yolunun Engeli

Ve onları (insanları) Allah yolundan çevirmeleri..." Yahudilerin, insanları, Allah'ın dinine girmekten menetme¬leri... Allah'ın dini islâm'dır. İnsanları; "Bir çoklarını..." Bir çok engelle insanların İslâm'a girmelerine mani olmaları sebebiyle (kendilerine elim bir azap vardır...)

Faiz Almaları

"Ribâ (faiz) almaları ve halbuki gerçekten.." Halbuki muhakkak ki onlar; "Ondan nehy olundular." Faiz Yahudilerin üzerine haramdı; bizim üzerimize haram olduğu gibi... Bu kavl-i şerif, muhakkak ki nehiy, münhâ anhın (yasak ol¬duğu haber verilen şeyin) haram olduğuna delildir.

Bâtıl Yere Halkın Malını Yemeleri

"Ve halkın mallarını haksızlıkla yemeleri..." Rüşvet ve diğer haram yollarla halkın mallarını yemeleri se¬bebiyle ... "Ve hazırladık." Yarattık ve hazırladık... "Onlardan kâfir kalanlarına," Küfürde ısrar edenlere hazırladık... Yoksa onlardan tövbe eden ve iman edenlere değil... "Elîm bir azap..." Acı bir azap... Âhirette acısını tâ kalblerinde hissedeler; dünya da tahrîm (helal şeylerin kendilerine haram olmasını) ya¬şadıkları gibi...

İlimde Rüsûhu Olanlar

"Lâkin içlerinden ilimde rüsûhu olanlar." Kitap ehlinden tövbe edenler; Abdullah bin Selâm (r.a.) ve ashabı gibi... Allâhü Tealâ hazretleri onları; JLJı ^ "ilimde rüsûhu olanlar," diye isimlendirdi. Bu onların; 1 - İlimde sebat etmeleri, 2- İlimde tecrid etmeleri, 3- İlimlerini maddî çıkarlarında kullanmamaları, 4- İlmi zararda kullanmamaları 5- ilimleri kendilerini asla şüpheye meylettirmemeleri... (Bütün bu sebeplerden dolayı onların ilimleri) ağaç menzile¬sine konuldu. (Yani) damarlarını yerin derinliklerine kadar saldı, demektir.

Müminler

"Ve Müminler." Kitap ehlinin dışında, muhacir ve ensârdan Müminler...

"Senden evvel indirilenle beraber sana indirilene de iman ediyorlar." Mübtedânm haberidir. Mübtedâ, "Rasihler" ve onun üzerine atfedilenlerdir.

Te'vİlât-i Necmiyye'den

Abdullah bin Selâm (r.a.) hazretleri, Tevrat'ı çok iyi bilen rüsûh ehli bir âlim idi. Tevrat'ta Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin sıfatlarını okudu. Kendisi ilimde rüsûh ehli olduğu için onun oku¬duğu ilim, kendisini marifete ulaştırdı. Abdullah bin Selâm (r.a.) buyurdular: -"Ben Rasûlüllah (s.a.v.) hazretlerinin mübarek yüzünü gör¬düğümde, onun (gerçek peygamber olduğunu ve o mübarek) yüzün yalancı bir yüz olmadığını bildim ve hemen kendisine iman ettim!" Yahudilerin ahbârlarınm (din adamlarının) İlimde rüsûhları olmadığı için, her ne kadar Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin vasıfla¬rını Tevrat'ta okudularsa da; Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin mü¬barek yüzlerini gördüğünde tanımadılar. Ve kendisini inkâr edip küfre girdiler. Te'vilât-i Necmiyye'nin sözleri bitti.

Evlâd-ı Resul (s.a.v.) Kimlerdir?

Şerifler (Efendimiz s.a.v. hazretlerinin soyundan gelenler) hakkında ne güzel söylemişler: İnsanlar, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin evlâdına alâmetler yaptılar. (Değişik renklerde sarıklar sarmak gibi...) Halbuki alâmet, meşhur olmayan (ve tanınmayan) kişinin şânınıdır. (Bilinmeyenleri tanıtmak içindir...) Gerçek evlâd-ı Resul (s.a.v.)'in kerim olan yüzünde nübüvvet nuru parlamaktadır. Nübüvvet nuru, onları yeşil tarz elbiseler giymekten müs¬tağni kılmaktadır... (Efendimiz s.a.v. hazretlerinin soyundan ge¬len insanların kendilerini toplumdan tecrit etmeleri veya yeşil renk gibi değişik bir kisveye bürünmeye ihtiyaçları yoktur. Onla¬rın üzerinde nasıl bir elbise olursa olsun onların üzerinde bulunan nübüvvet nuru, onlara şahitlik etmektedir...)

Kurtulanların Vasıflan

"Ve," kasem ediyorum, "Hele o namaza devam edenler..." Nasb olması, medh üzeredir. Namazın faziletini beyân için-

"Ve," Onlar,"Zekât verenlerdir..."

Bu kelimenin raf olması medh üzeredir yine... Yine bu kavl-i şerifte merfû'dur: "Ve Allah'a ve Âhiret Günü'ne inananlar..." Peygamberlere ve kitaplara iman ve bu imanı tasdik eden ameller (namaz kılmak ve zekât vermek) Allahü Teâlâ ve Âhiret'e iman üzerine takdim olundu. Çünkü bu âyet-i kerimede maksat, peygamberlere ve kitaplara imandır. Namaz ve zekâtın farziyetini beyândır. İşte hep bunlara yarın azîm bir ecir vereceğiz..." Bunlar iman ile salih amellerin arasını topladıkları için; kendilerine cennette çok geniş ve büyük bir sevap vereceğiz.

Salih Amel Nedir?

Salih amel, kendisiyle Allâhü Teâlâ hazretlerinin rızâsı gözetilerek (imanla) yapılan amellerdir.

Namazın Fazileti

Salih amellerin en faziletlisi, beş vakit namazı ve o namazları vaktinde şartlarına riâyet ederek kılmaktır. -"Nerede ve zaman olursa olsun, içinizden kim, beş vakit namazı muhafaza ederse; kıyamet günü o kişi sırat köprüsünü, şimşeğin ışığı gibi geçen ilk zümrenin arasında geçecektir. Kıya¬met gününe yüzü dolunay gibi parlak ve nurânî olarak gelecektir. O kişinin namazmı muhafaza ettiği her gün ve her geceye karşılık olarak kendisine bir şehit sevabı verilecektir."

Salât

Bu hadis-i şerifin sırrı, "namaz" lafzının mefhûmunda yatmaktadır. Belirli erkândan meydana gelen namaz ibâdetine, "salât," adının verilmesinin yönü şudur: Çünkü "salât," kelimesinin iştikakı kelimesindendir. Bu da ateş, demektir. Eğri ve büğrü tahta parçasını doğrultmayı murâd ettiklerinde önce ateşe karşı tutarlar, böylece düzelir.

Namaz İnsanı Doğrultur

Kulda nefs-i emmâre bulunduğu için bir çok eğrilikler vardır. Namazda teşbihler vardır. Kerim olan Allah'ın vechi, hararetlidir, (çok sıcaktır.) Eğer hicabı keşf olunsa (perde açılsa), bu teşbihler, kendisini idrâk edeni elbette gözü alabildiğine kendisini yakardı. Hadis-i şerifte varid olduğu gibi; namaz kılan kişinin namaza gir¬mesi (başlaması) bu teşbihleri karşılamaktadır. Namaz kılan kişi, ilâhî satveler (kamçılar) ve Rabbânî azametin yoluna girmiştir. Kısa zamanda kendisinden eğrilikler giderilir. Belki mi'râcı tahak¬kuk eder. Namaz kılan kişi, ateşe karşı tutulmuş ağaç gibidir. O kişi, ateşe karşı tutuldukça eğriliği gider. Bundan dolayı (namaz kılanlar) cehennem ateşine karşı tutulmazlar. Ancak, geçiş anı kadar müstesna... Bununla da kişi (sırat köprüsünün üzerinde) geçip gider ve izi silinir. O kişinin sıratın üzerinde kalmaya (oradan cehenneme düşmeye) ihtiyacı kalmaz. (2/321) Onun için o kişi, sırat köprüsünü şimşeğin çakması gibi (ışık hızıyla) geçip gider...

Evliyâullâh kimlere denir?

Bundan dolayı Efendimiz {s.a.v.) hazretleri, veda haccında buyurdular: -"Muhakkak ki namaz kılanlar evliyâullahtırlar. Ve kim, Allâhü Teâlâ hazretlerinin üzerine farz kıldığı beş vakit namazı ikame eder, Ramazan-ı şerif orucunu tutar ve oru¬cunun sevabını Allah'tan bekler, Zekatını Allah rızâsı için gönül hoşluguyia verir, Ve Allâhü Teâlâ hazretlerinin kendisini nehyettiği büyük günahlardan kaçınırsa, o kişi evliyadır..." Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin ashabından bir adam sordu: -"Ya Resûlallah (s.a.v.) kebâir (büyük günahlar) kaç tane¬dir?" Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Kebâir (büyük günahlar) dokuzdur: 1-En büyükleri şirktir, 2- Haksız yere bir mümini öldürmek, 3- Savaştan kaçmak, 4- Namuslu kadına (ve erkeğe) iftira etmek. 5- Sihir (ve büyü) yapmak, 6- Faiz yemek, 7- Yetim malı yemek, 8- Müslüman anne ve babaya karşı gelmek, 9- Haram olan Beyt-i atîki istihlâl etmektir. Beytullah, ha¬yatta ve ölümde sizin kıblenizdir. Bir kişi, ölmeden bu büyük günahları işlemez; 1 - Namazını kılar, 2- Zekâtını verirse; Muhakkak ki o kişi, kapı kollarının altın (madeninden) oldu¬ğu cennet bahçelerinde Muhammed Mustafa'nın refiki (ve arkadaşıdır)..."

Rüsûh Ehli

Bil ki: İlimde rüsûh ehli olanlar, ilim ve amel kademiyle ilimler madenine ulaşan kimselerdir. Böylece onların kesbî olan ilimleri atâiyye (ilâhî vergi) ve ledünnî İlimle birleşenlerdir.

Cehennem Ehli flim Fakirleridir

Hadis-i şerifte vârid oldu: -"Mi'râc gecesi, cehennem ateşine muttali1 oldum. Cehen¬nem ehlinin çoğunun fakirler olduğunu gördüm!" Sahabeler sor¬dular: -"Ya Resûlallah (s.a.v.)I Mal yönünden fakir olanlar mı?" E-fendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Hayır! tümden (fakir olanlar)"

İlim İmamdır

Hadis-i şerifte buyuruldu: -"İlim amelin imamıdır. Amel ilme tabidir." Hüccetü'l-lslâm imam Gazâlî (r.h.) hazretleri, "Minhâcü'l-Âbidîn" isimli kitabında buyurdular: -"Eğer sen ilminle amel edip, meâdini (âhiretini) imâr etme¬ye çalışırsan, ümmet-i Muhammed (s.a.v.)'in rüsûh ehli olan âlim¬lerinden olursun. (Bu durumda) sen câhil olmaksızın basîret üze¬re Allah rızâsı için ilmiyle amel eden âlim ve âmil bir kul olursun. Mukallid ve gafil olmayan bir kişi olursun. İşte bu büyük şeref ve çok sevap, senin ilmin sebebiyle verilir; bütün ibâdet işlerine na¬zaran... Hususiyetle tevhîd ilmi ve sır ilmi..

Faydalı İlim

Gerçekten rivayet olundu: -"Muhakkak ki Allâhü Teâlâ hazretleri, Dâvûd Aleyhisselâm'a vahyetti: -"Ey Dâvûd! Faydalı ilim öğren!" Dâvûd Aleyhisselâm sordu: -"Allah'ım! Faydalı ilim nedir?" Allâhü Teâlâ hazretleri bu¬yurdu: -"Senin, Benim Celâlimi, Azametimi, Kibriyâmı ve Kudreti¬min kemâlini her şeyin üzerinde olduğunu öğrenmendir... İşte bu şeyler (bu ilim) seni bana yaklaştırır..."

Allah'ı Tanıyarak Ölmek

Hazret-i Ali (k.v.) buyurdular: -"Büyüyüp Rabbimi tanımadan; küçük iken ölüp cennete girmek beni mesrur etmez. Çünkü, muhakkak ki insanlardan Allâhü Teâlâ hazretlerini en çok tanıyan kişi; 1- Allah'tan en şiddetli korkan, 2- Allah'a en çok ibâdet eden, 3- Allah hakkında nasîhati en güzel olandır..."

peygamberler

Yüce Meali: Filhakika, biz sana (Ya Muhammed) öyle vahiy indirdik ki, Nuh'a ve ondan sonra gelen bütün peygamberlere vahyettiğimiz gibi; hem İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, Esbât'a, îsâ'ya, Eyyub'a, Yunus'a, Harun'a. Süleyman'a vahyettiğimiz, hem Davud'a Zebur'u verdiğimiz gibi.163 Hem gerek sana, evvelce naklettiğimiz resulleri ve gerek nakletmediğimiz resulleri gönderdiğimiz gibi. Hem de Allah'ın Musa'ya kelâm söylemesi gibi...164 Hep rahmet müjdecileri, azap habercileri olarak gönde¬rilmiş peygamberler ki, artık insanlar için Allah'a karşı peygam¬berlerden sonra bir itizar bahanesi olmasın. Allah azîz, hakîm bulunuyor.16S Lâkin Allah bilhassa sana indirdiğiyle şahadet ediyor ki, onu kendi ilm-İ sübhânîsiyle indirdi, melekler de şahadet ediyorlar. Bununla beraber Allah'ın şahit olması kâfîdir.166

Tefsîr-i Şerifi:

"Filhakika, biz sana (Ya Muhammed) öyle vahiy indirdik..." Kitap ehlinin; Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinden, kendilerine gökten bir kitap getirme suâllerine cevâptır. Ve onlara, kitap getirmenin Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinden istemekle olmadığını ve işin hakikatinin vahiy ve Allâhü Teâfâ hazretlerinin göndermesiyle olduğuna hüccet ve delildir. Vahyin işi, peygamberliklerinde hiç şüphe edilmeyen (bütün Kitap ehli tarafından peygamber oldukları kabul edilen) meşhur peygamberlere gelen vahiy durumuyla ayni olduğu gibidir... Vahiy ve vahiy göndermek, üân etmek gibidir, gizlilikte ve süratte... (Bu kavl-i şerifin manâsı), Ey Resulüm! Sana bu Kur'ân-ı kerimi Cebrail ile indirdik!" demektir. (Ne gibi vahyettik?) "Vahyettiğimiz gibi;" Sana vahyettik; vahyettiğimiz gibi; (kime?) "Nuh'a ve ondan sonra gelen bütün peygamberlere..."

Nuh Aleyhisselâm

Burada Nuh aleyhisselâm ile başladı. Çünkü Nuh Aleyhisselâm (Hazret-i Adem'den sonra ikinci) Ebü'l-beşerdir... (İnsanlığın ikinci babası sayılır...) Nuh Aleyhisselâm, peygamberlerinin davetini reddettikleri için ümmeti helak olan ilk peygamberdir. Nuh Aleyhisselâm bedduası ile Allâhü Teâlâ hazretleri bütün arz ehlini (yeryüzünde yaşayanları) helak etti. Denildi ki: Nuh Aleyhisselâm bin sene yaşadı. Bin sene içerisinde Nuh aleyhisselâm'm ne bir dişi eksildi, ne kuvvetten düştü ve ne de yaşlandı... Hiçbir saçına ak düşüp beyazlamadı. Davette onun ulaştığı dereceye hiçbir peygamber ulaşmadı. Hiçbir peygamber onun kadar ümmetini davet etmedi. Hiçbir peygamber, Nuh Aleyhisselâm'm ümmetinin eziyetlerine sabrettiği kadar sabret¬medi. Nuh Aleyhisselâm ümmetini, gece, gündüz, gizli ve aşikâr (tevhide) davet ediyordu. Kavmi onu dövüyorlardı. Kavminin da¬yaklarından yere yığılıyor ve hatta bayılıyordu. Nuh Aleyhisselâm, bu baygınlıktan ayildığı zaman, hemen yine onlan Allah'a davet etmeye başlıyordu. Yine eski davet etme derecesine baliğ olu¬yordu. Denildi ki: Kıyamet gününde Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinden sonra dirilmek için toprağın kendisine ilk varılacağı kişi, Nuh Aleyhisselâm'dır. (Daha kime vahyettik)

ibrahim Aleyhisselâm ve Sonrası

( "Ve hem ibrahim'e vahyettik..." Bu kavl-i şerif, "Nuh'a vahyettiğimiz gibi..." kavl-i şerifinin üzerin atıftır. Teşbihin hükmünde, onunla beraber peygamberlerin içine dahildir. Yani: Biz İbrahim'e vahyettiğimiz gibi, demektir, (daha?) "İsmail'e, Ishâk'a, Yâkub'a, Esbât'a..." "Esbât," Yakup Aleyhisselâm evlatlarıdır... Onlar on iki adamdılar, (daha?) "îsâ'ya, Eyyub'a, Yunus'a, Harun'a. Süleyman'a...." Zikre bu peygamberleri tahsis etti. (Âyet-i kerimenin baş taraflarında zikredilen) o;L4jı "peygamberler" kelimesi bunlara da şâmil olduğu halele bunların daha isim isim zikredilmeleri onları şereflendirmek ve faziletlerini izhâr etmek içindir... Zira onlardan ibrahim Aleyhisselâm ulü'I-azm peygamberle¬rin ilkidir. Sonuncuları da İsa Aleyhisselâm'dır. Diğerleri de peygamberlerin en şereflileri ve en meşhurlarıdırlar. (2/322)

isa Aleyhisselâm

Burada İsa Aleyhisselâm'm zikri, kendisinden önce olan pey¬gamberlerden önce oldu. (İsa Aleyhisselâm'dan önce gelen pey¬gamberler, Isa Aleyhisselâm'dan sonra zikredilmelerinin) sebebi, burada ki vav (j) harfi, cem içindir, tertip için değildir... İsa Aleyhisselâm'in isminin bu âyet-i kerimede diğer bazı peygamberlerden önce zikredilmesi, yaratılış ve peygamber ola¬rak gönderilme işinde onlardan önce olmasını gerektirmez.

Faide

Bu âyet-i kerimede İsa Aleyhisselâm'ın diğer peygamberler¬den önce zikredilmesinin (bir) faydası (da), Yahudilerin İsa Aleyhisselâm'ın hakkındaki bozuk düşüncelerini reddetmek ve onların Isa Aleyhisselâm'm nesebi hakkında yakışıksız olan düşün¬celerini reddetmek içindir. Allâhü Teâlâ hazretleri (Yahudilerin inançlarına rağmen) Isa Aleyhisseiâm'ı kitabında zikretmede di¬ğer peygamberlerin üzerine takdim etti. Çünkü bu (ifâde tarzı) Yahudilerin kitaplarında İsa Aleyhisseiâm'ı noksanlıklardan beri kılmak ve Yahudilerin onun nesebi hakkında ileri-geri atmaları ve nesebine ithamda bulunmalarına karşılık en belîğ ve tesirli şekil¬dir.

Dâvûd Aleyhisselâm ve Zebur

"Ve verdik.." Verdiğimiz gibi... (kime, neyi verdiğimiz gibi?) "Davud'a Zebur'u..." Bu cümle, "Biz variyettik!" kavl-i şerifinin üzerine atıftır ve onun (vahyin) hükmündedir. Çünkü Dâvûd Aleyhisselâm'a vah¬yin verilmesi vahiy babiyle oldu...

Zebur

"Zebur," kelimesi kelimesinden alınmadır. O da yazı demektir Kurtubî buyurdu: Zebur, yüz elli dört (154) sûre idi. Zebur'da ahkâm'dan her¬hangi bir hüküm yoktu. Zebur'da, 1- Hikmet, 2- Mev'ıza, 3- Tahmîd, 4- Temcîd, 5- Sena, 6- Ve Allah'a şükür gibi konular vardı ...

Dâvûd Aleyhisselâm

Dâvûd Aleyhisselâm, kıra çıkıp Zebur'u okuduğunda, arka¬sında İsrail oğullarının âlimleri, insanlar da âlimlerin arkasında dururlardı... Cinler de insanların hemen arkasında dururdu... Dâvûd Aleyhisselâm Zebur'u okudukça, dağlardan hayvanlar, kendisini dinlemeye gelirdi. Hayvanlar, Dâvûd Aleyhisselâm'ın sesini işittiklerinde, o işittikleri sese hayret edip gelip onu dinlerler¬di. Kuşlar, gelip Dâvûd Aleyhisselâm'ı dinlerdi. Hatta kuşlar Dâvûd Aleyhisselâm, onu dinleyen âlim, insan ve cinlerin üzerinde bir perde oluşturup gölge yaparlardı... Dâvûd Aleyhisselâm'in çevresinde (sayı ve cinslerini) ancak Allâhü Teâlâ hazretlerinin bildiği kadar mahlûkat toplanırdı. Kuşlar, Dâvûd aleyhisselâm'ın başı üzerinde uçarlardı. Yırtıcı hayvanlar (kurtlar, aslanlar, kaplanlar, ayılar ve diğer¬leri) gelip onun sesine kulak verirlerdi. Hatta Dâvûd Aleyhisselâm'ın sesini işittiklerinde onun çevre¬sini evcil ve vahşî hayvanlar, kuşatırdı....

Dâvûd (a.s.) Günah İşlemedi

Dâvûd Aleyhisselâm, Cebrail Aleyhisselâm'ın vasıtasıyla kendisine vahyin gelmesini beklemeden Oriyâ'nın hanımı ile evlenme zellesini işlediğinde, artık bunlar (hayvanların gelip kendisini dinlemeleri) görülmez oldu.... Denildi ki: Bu, taatin ünsiyeti, diğeri de zellenin vahşeti (yalnızlığıdır..)

Ebû Mûsâ el-Eş'ârî (r.a.)

hazretlerinden rivayet olundu. Buyurdular: -"Efendimiz (s.a.v.) hazretleri bana buyurdular: -"Dün beni görmüş olsaydın keşke; senin Kur'ân-ı kerim okumanı dinlediml Gerçekten sana Âl-i Davud'un nağmelerinden bir nağme verildi." Ben dedim ki: -"Amma vallahi, Ya Resûlallah (s.a.v.)! eğer senin dinlediğini bilmiş olsaydım elbette daha güzel bir okuyuşla okurdum." Ebû Osman buyurdular: Ben katiyetle Ebû Musa el-Eş'âri (r.a.)'ın sesinden daha gü¬zel bağlama (sesi), ud ve nağme işitmedim. Birinde bize akşam namazında imam oldu. Sesinin güzelliğinden Bakara sûresinin hepsini okumasını istedik..

Güzel Ses

Sa'dî (k.s.) buyurdular: Güzel ses, güzel yüzden daha iyidir... Bu (güzel yüz) nefsin hazzıdır... O (güzel ses) kalbin gıdasıdır. "Ve Resulleri..." Bir muzmar ile nasbtır; "Biz vahyettik" fiilinin üzerine delâlet etmektedir. "Biz vahyettik" fiilinin üzerine atıf olup, daha önce olduğu gibi teşbihte onun hükmümün altına girmek¬tedir. Manâsı: Biz resullere vahyettiğimiz gibi; "Gerçekten sana naklettiğimiz." Onların isimlerini sana anlattık... "Evvelce..." Harfi cerre "Biz sana kıssa ettik," kavl-i şerifine taalluk etmektedir. Yani bu sûreden önce veya bu günden evvel sana (hayatla¬rını ve isimlerini) naklettik, onların kıssalarını sana öğrettik ve onları sana tanıttık... "Ve gerek nakletmediğimiz (resulleri)..."Sana isimlendirmediğimiz peygamberler... "Rusûl," (Resuller), Cebrail Aleyhisselâm vasıtasıyla kendilerine vahiy gelen peygamberlerdir. "Enbiyâ," (Nebiler), Cebrail Aleyhisselâm vasıtasıyla kendilerine vahiy gelmeyen peygamberlere denilir. Nebflere, 1- Başka bir melek yoluyla, 2- Veya rüya ile, 3- Ya da başka bir yol ile ilham edilir...

Peygamberlerin Sayısı

Ebû Zer-i Gifâri (r.a.) buyurdular: Ben: -"Ya Resûfallah (s.a.v.) Nebilerin (peygamberlerin) sayısı kaçtır? Resuller kaç tanedir?" diye sordum. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: Peygamberlerin sayılan, yüz yirmi dört (124) bin idi. Resul¬lerin sayıları da üçyüzonüç (313)dir." Başka bir rivayette de: Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine peygamberlerin sayısı soruldu. Buyurdular: -"iki yüz yirmi dört bin (224 bin)..." Evlâ olan, bu âyet-i kerimeden dolayı, peygamberlerin sayı¬larını kasretmemek (şu kadardır veya bu kadardır diye kesin belirtmemek)tir. Çünkü haber-i vâhid , ancak zan ifâde eder. İ'tikâdî konu¬larda ise zanna itibâr edilmez.

Mûsâ Aleyhisselâm İle Kelâm

"Hem de Allah'ın Musa'ya kelâm söylemesi gibi..." "Muhakkak ki, biz sana vahiy indirdik." Kavli şerifinin üzerine atıftır. Kıssa, kıssa'nın üzerine atfedilmiştir. Te'kîttir. "konuştu," fiilinin masdar ile beraber geldi. Mûsâ Aleyhisselâm'ın hakikatte Allâhü Teâlâ hazretlerinin kelâmını işit¬tiği vakidir. Yoksa, "Kaderiyye" (mezhebinin): -"Allâhü Teâlâ hazretleri, o mahalde bir kelâm yarattı, Mûsâ Aleyhisselâm işte o kelâmı işitti," dediği gibi değildir.... Çünkü bu (kaderiyyenin dediği gibi Allâhü Teâlâ'nın yaratıp işitme mahalline koyduğu mahlûk bir kelâm) Allâhü Teâlâ hazretlerinin zâtı ile kâim bir kelâmüllah olmaz...

(Ve ayrıca) mecazî fiiller, masdarlarmm zikriyle te'kfd olun¬mazlar. (Meselâ:) "Duvar, murad etmekle düşmeyimuradetti,"denilmez. (Z/323)

imam Ferrâ (r.h.) buyurdular: Araplar, insana ulaşan şeye kelâm adı verirler. Hangi yolla olursa olsun... Masdar ile te'kfd olunmadığı müddetçe (bütün iletişim yollarına) kelâm derler. Fakat eğer fiil masdar ile te'kfd olunursa; ondan murad edilen kelâm hakikf kelâmdır. (Onun me¬caz veya kinayeye ihtimali yoktur....) Muhakkak ki bu kavl-i şerifin manâsı, vasıtasız olan "Konuşmak" vahyin mertebelerinin son (en yüksek) noktasıdır. Diğer peygamberlerin arasında Mûsâ Aleyhisselâm'ın Kelâmüllâh'a tahsis edilmesi; diğer peygamberlerin peygamber¬liklerine herhangi bir kusur vermez (ve eksiklikten bir gedik aç¬maz...) Tevrat'ın bir defada cümleten inmesi, kitabın üzerine mu-fassal bir şekilde parça parça nazil olan'dan (Efendimiz s.a.v. haz¬retlerini) kusurlu kıldığı nasıl tevehhüm edilir? Tevrat'ın cümleten inmesinde bir çok hikmetin olduğu za¬hirdir. Bununla beraber böyle bir düşünceye nasıl kapılınır? Tev¬rat'ın cümleten inmesinin sebebi de israil oğullarıdır ki onlar, bü¬yük bir inat, şiddetli bir serkeşlik ve mukavemet içindeydiler. Eğer Tevrat cümleten inmemiş olsaydı, yine tehditlerden sonra iman ederlerdi. (Tevrat cümleten indiği halde, yine üzerlerine Tûr-i Sina Sina'nın kaldırılması, arkalarına deniz ve önlerine ateşin getirilmesiyle iman ettiler... Mel'ûn ve inançsız Yahudî kavmi bel¬ki hiç iman etmezlerdi...) Muhakkak ki Allâhü Teâlâ hazretleri, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine, diğer peygamberlere verdiği faziletlerin hepsinin bir mislini verirdi ve Efendimiz (s.a.v.) hazretlerini bütün peygamber¬lerden faziletli kıldı .

Na'linlerini Çıkart

Şeyh Attâr (k.s.) buyurdular: Bir gece mi'râci için emrine amade oldu, bu durumda hayatın sırrı hep ona verildi. Mûsâ Aleyhisselâm yürüdü, Cenâb-ı Hakka... Ona, na'linlerini çıkart hitabı geldi. Allah'a yakın oldu... Na'leyn (iki papuç ve ayakkabılara) uzak.... Onunla mukaddes vadi nura gark oldu. Zü!-Celâlin kandilinin Mi'racı, Bilâl'ın "Na'leyn" sesiyle oluyor¬du. Imrân oğlu Mûsâ aleyhisselâm her ne kadar şah oldu ise de Na'leyn ile yol sona ermedi. Onun inayetini gör ki, onun makam mevki ve yeri için Hak Teâlâ onu dergahının hizmetkârıyla çağırdı. Hizmetkârı, onu alıp kendisi için "Na'leyn" diyarına yol âldı. Imrân oğlu Musa'dan daha çok rütbe aldı ve gördü. O hizmetkâr'dan daha büyük yakınlık gördü... O seslendi: Ya Rabbi! Ümmetim!" dedi. O bizim için çalıştı. Davetsiz misafir de himmet et bana! O sultandır. O herkesin davetsiz misafiridir. O daima şahtır.. Hayli o herkesin...

Tûr-i Sina'ya Çıkış

Rivayet olundu: Tûr-i sinâ'ya geldiğinde, Mûsâ Aleyhisselâm'a Allâhü Teâlâ hazretleri, yedi fersah üzere bir zulmet indirdi. Ondan şeytanı kovdu ve ondan hayvanları kovdu. Kirâmen kâtibin meleklerini ondan ayırdı. Mûsâ Aleyhisselâm için semâ keşf olundu. Melekleri Allah için kıyam ederken gördü. Allah'ın arşını bariz (ve açık bir şekilde) gördü. Allâhü Teâlâ hazretleri, onunla konuştu. O da Allâhü Teâlâ hazretlerine münâcâtta bulundu. Hatta arada bir vasıta olmaksızın Allâhü Teâlâ hazretleri ona sözünü işittirdi; key-fıyetsiz, sessiz ve harfsiz olarak...

Peygamberler

"Peygamberler,"

Medh özerine nasbtır. "Rahmet müjdecileri," Taat ve ibâdet ehlini cennetle müjdeleyiciler. "Azap habercileri..." Âsîlere ateşi haber verici oldukları halde... (Niçin?) "Olmaması için..." Lâm harü cerri, "Biz gönderdik" fiiline taalluk etmektedir. (Kim oimasm?) "İnsanlar için..."

"Olur" (nakıs) fiilin haberidir,   (lafaen harf-i cer/e mecrûrdur..) (Kim üzerine olmasın?)

"Allah'a karşı..." Şu kavl-i şeriften hâl vaki olan bir mahzûfa taalluk etmek¬tedir. (Ne olmasın?) "Bir hüccet (i'tizar bahanesi)" Yani Allah'a karşı olan bir hüccet, demektir. "Bir hüccet (i'tizar bahanesi)" kelimesi, "Olur" (nakıs) fiilin ismidir. Bu kavl-i şerifin manâsı: Kıyamet gününde insanların kendi¬siyle özürlerini beyân edecekleri mazeretleri olmasın; 1-Eğer sen bize peygamber gönderseydin, 2- O peygamberin bize senin şeriatini beyân etseydi, 3- Bizim bilmediğimiz hükümlerini bize öğretselerdi, 4- Peygamberler bizi gaflet uykusundan uyandırsalardı, (biz isyan ve küfür üzerine olmazdık...) gibi ma'zeretleri öne sürme¬meleri için peygamberler gönderildi... Beşerî kuvvetinin galebe çalması kusurundan dolayı (insan¬lar çoğu kere) sâlih olan cüziyyâtta (Amelî ve itikadî güzellik) idrâk edemez. Bu âyet-i kerimede insanlara peygamberlerin gönderilmesinin zarurî olduğuna tenbih vardır.

Ma'zeretler Makbuldür

Allâhü Teâlâ hazretlerinin dilediğini yapma gücüne sahiptir. Hiçbir kişinin, fiillerden herhangi bir fiille Allah Subhânehû Teâlâ hazretlerinin üzerinde, bir hüccetinin olması muhaldir. Bununla beraber bu kavl-i şerifte ma'zerete, hüccet ismi verilmiştir ki, ma'zeretlerin Allâhü Teâlâ hazretlerinin katında makbul olduğuna tenbih içindir. Ma'zeretlerin Allâhü Teâlâ hazretlerinin katında makbul olması, Allâhü Teâlâ hazretlerinin kullarına olan keremi ve rahmetinin icabıdır... Peygamberlerin gönderilmesi, kendisinden dönüşünün mümkün olmadığı "hüccetü'l-kâtıa" menzilesindedirier. (yani ke¬sin delil mertebesindedirler...) Allâhü Teâlâ hazretleri buyurdu: "Biz bir resul gönderinceye kadar azap da etmeyiz!" Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Allâhü Teâlâ hazretlerinden daha gayretli hiçbir kimse yoktur. Bundan dolayı, fuhşun açık ve gizli olanını haram kıldı. Allâhü Teâlâ hazretlerinden daha çok övülmeyi seven (ve medh-ü senâ'ya layık hiçbir) kimse yoktur; bundan dolayı Allâhü Teâlâ hazretleri kendi nefsini methetmiştir. Allâhü Teâlâ hazretlerinden daha çok özrü kabul eden hiçbir kimse yoktur. Bundan dolayı peygamberler gönderdi ve kitap indirdi..." "Peygamberlerden sonra." Peygamberlerinden gönderilmesi ve onların şeriatlarını kendi dilleri üzere ümmetlerine tebliğ etmelerinden sonra, demektir. "hüccet" kelimesine taalluk etmektedir. (2/324) "Ve Allah azîzdir." Onun emirlerinden hiçbir emrinde ona galip olunmaz. Bildikleri halde hakkı kabul etmeyen kişilerin isteklerine icabet etmekten imtina etmesi de bu hükümdendir... "Hakimdir." Bütün işlerinde hikmet sahibidir. Peygamberler göndermesi ve kitaplar indirmesi de onun hikmetli işlerindendir...

Allah'ın Şahadeti Ne Demektir?

"Lâkin Allah,"

Mâ kablinin istidrâki içindir. Yani Onların inkâr ve kabul et¬memek üzere olan suâllerinin mefhûmunu idrâk içindir. Onların vasfettikleri kitabın üzerlerine inzal edilmesi sözleri içindir... Bu onların: "Biz, Allâhü Teâlâ'nm seni bize peygamber olarak gön¬derdiğine inanmayız tâ ki sen bize istediğimiz kitabı (gökten top¬luca yazılmış bir kitap) getirinceye kadar," sözlerinin menzilesindedir... Bunun için Allâhü Teâlâ hazretleri: -"Onlar risâlet davasında elbette senin doğruluğunu tasdik edip senin peygamberliğine şahadet etmeyeceklerdir; lakin Allâhü Teâlâ hazretleri: "Sana indirdiğiyle şahadet ediyor." Senin peygamberliğine delâlet eden mucize olan Kur'ân-ı kerimi indirdiğine şahadet ediyor, demektir. Her ne kadar onlar (Yahudiler ve müşrikler) inatla seni inkâr edip; seni yalanlasalar bile; Allâhü Teâlâ hazretleri, belâğât ve fesâhâtta en yüksek dere¬ceye ulaşan ve böylece evvelîn ve âhirinin (ilk ve son gelen bütün insanlığın) kendisine (Kur'ân-ı kerime) muarız olup saldırmaktan (ve bir âyetinin bile) benzerini getirmekten aciz kaldıkları Kur'ân-ı kerimi sana indirdiğine Allâhü Teâlâ şahadet ediyor. Allâhü Teâlâ hazretlerinin, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine Kur'ân-ı kerimi indirdiğine Şahadeti, Allâhü Teâlâ hazretleri tarafından onun peygamberliğinin selâmeti ve onun risâlet davasında sıdkıyyetidir, doğruluğudur. Allâhü Teâlâ hazretlerinin Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine (Kur'ân-ı kerimi) indirdiğine şahadetinin manâsı; mucizelerin iz¬hârı ile onun sıhhatinin ispatıdır. Bu davaların beyyine (belge, hüccet ve şahitlerle) ispat olunması gibidir... "Onu kendi ilm-i sübhânîsiyle indirdi," Failden hâldir... Yani Allâhü Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı kerimi, kendisinin gayri kimsenin bilemediği husûsî ilmi sübhânîsiyle il¬timasla indirdi... Kur'ân-ı kerim, bütün belîğ (edîp ve fesîhlerin) belâğati karşısında, aciz kaldıkları bedfi bir üslûp ve te'lîf üzere¬dir... Veya (kavl-i şerifin manâsı şöyledir:) Allâhü Teâlâ, üzerine Kitap indirdiği kişinin (Hazret-i Muhammed Mustafa s.a.v. hazretlerinin) hâlini ve onun kudsî nurları iktibas etmeye olan istidadını çok iyi bilmektedir, demektir...

Melekler de şahadet Ederler

"Ve melekler de şahadet ediyorlar." Meleklerde yine senin peygamberliğine şahadet ediyorlar... Sual: Eğer sen desen ki, Meleklerin Şahadeti nereden bili¬nir?" cevap: Derim ki, Allâhü Teâlâ hazretlerinin şahadetinden bi¬linmektedir. Çünkü meleklerin Şahadeti, Allâhü Teâlâ hazretleri¬nin şahadetine tabidir. "(Bununla beraber) Allah'ın şahit olması kâfidir." Senin peygamberliğinin sıhhatine Allah'ın Şahadeti yeterli¬dir. Şu cihetle ki, Allâhü Teâlâ hazretleri ona açık (ve susturucu) mucizeler ve zahiri hüccetler verdi. Bu mucize, hüccet ve beyyineler onu Allâhü Teâlâ hazretlerinin gayrisinin şahadetinden müstağnî kıldı...

Yahudilerin Yalanlaması

(Bu kavl-i şerif ile) sanki Allâhü Teâlâ hazretleri şöyle buyu¬ruyor:

-"Ey habibim! Eğer bu Yahudfler, seni yalanlıyorlarsa, onlara aldırış etme! Alemlerin ilâhı ve rabbi Olan Allâhü Teâlâ hazretleri nübüvvet (peygamberlik) davasında seni tasdik ediyor... Göklerin meleklerinin hepsi yine seni tasdik ediyorlar. Bir kişi ki, onu âlem¬lerin ilâhı ve rabbi olan Allâhü Teâlâ hazretleri ve melekler... Yani Arşın melekleri, Kürsî'nin melekleri, yedi kat göklerin melekleri (yer melekleri) hepsi kendisini tasdik ediyor ve onun peygamber¬liğine şahadet ediyorsa; o kişinin insanların en önemsiz, en rezil (ve insanlığın yüz karası olan) o yahudflerin tekzip ve yalanlamala¬rına aldırış etmesi yakışmaz!" En önemsiz, en rezîl ve insanlığın yüz karası olanlar Yahudîlerdir....

Kâfirler Dalâlettedirler

Yüce Meali:

Şüphesiz ki küfredip, Allah yolundan men edenler, haktan saptılar; uzak saptılar.16 Şüphesiz küfredip, haksızlık edenleri Allah mağfiret ede¬cek değil... Cehennem yolundan başka bir yola çıkaracak da de¬ğil... 16® Onlar ebediyyen onda muhalled (sonsuz)... Bu da Allah'a nazaran kolay bulunuyor. Ey insanlar! Hakîkat size Rabbinlz'den hak ile resul geldi. Hakkınızda hayır olmak için hemen ona iman edin. Ve eğer küf¬redecek olursanız, şüphe yok ki, göklerde ve yerde ne varsa Al¬lah'ın... Ve Allah alîm, hakîm bulunuyor.170

TefsîM Şerifi:

"Şüphesiz ki o küfredenler." Allâhü Teâlâ hazretlerinin indirdiği ve kendisine şahadet et¬tiğini (peygamberini ve kitabını) inkâr eden onlar bu Yahudîlerdir..- "Ve Allah yolundan men edenler," Allah yolu, İslâm dinidir, islâm dinine girmek isteyenleri me-nettiler; "Biz Muhammed'in sıfatlarını kitabımızda görüp onu ta¬nımadık," sözleriyle... "(Haktan) saptılar." Yapmış oldukları küfürle ve halkı hak yola girmekten me-netmeleriyle saptılar. "Uzak saptılar." Çünkü Yahudiler, sapma ile sapıttırmanın arasını topladılar. Zira muhakkak ki, mudili (başkalarını dalâlete düşüren kişi) dalâ¬lette daha köklü ve daha yerleşik olur ve ondan sökülüp kurtul¬ması çok uzak olur.

Zâlimler Bağışlanmazlar

"Şüphesiz o küfredenler." Az önce zikredilenleri inkâr edenler... "Ve haksızlık edenleri" Peygamberliğini inkâr etmek ve onun değerli sıfatını (ve el¬lerinde ki Tevrat ve incil'de bulunan o güzel vasıflarını) gizlemek veya o sıfatların yerine başkasını koymak suretiyle Muhammed Mustafa (s.a.v.) hazretlerine haksızlık edenler veya insanlara hak¬sızlık edenler... (İnsanlara haksızlık,) insanların meâş ve meâd (dünya ve âhiretlerine) faydalı ve elverişli yoldan onları alıkoymaya çalışmaları ve onlara zulmetmeleridir... "Allah mağfiret edecek değil..." Murâd edecek değildir; "Onlar için mağfiret...." Çünkü kâfirlere mağfiret murad edilmesi muhaldir. "Cehennem yolundan başka bir yola çıkaracak da değil" Bu onların cennet yolu olan hakka hidâyetleri ve saüh amel¬leri işlemeye istidatları olmadığı içindir. . Burada "yol" kelimesinin istisnası ile anlaşılan hidâyet¬ten murad, Alfâhü Teâlâ hazretlerinin onların kötü ve kudretlerini kendisine kullandıklarında kendilerini cehenneme götüren kötü amelleri ve onların o kötü amelleri kendi ihtiyarları (seçim ve ar¬zularıyla) kesbetmeleri (yapıp kazanmalarıdır....) Veya onların kıyamet gününde melekler vasıtasıyla cehen¬neme sevk edilmeleridir. "yol" umumiliği üzerine yapılan istisna, istisnâ-i muttasıldır. Denildi ki: "yol" kelimesi, "Hakyol" ile hâs'tır; bu durumda istisna, istisnâ-i munkâti'dir..'.

- "Onda muhalled..."

Mensûb zamirinden hâldir. Âmil, içinde bulunup, istisnanın açık bir delâlet üzerine delâlet ettiğidir. Sanki: "Allâhü Teâlâ hazretleri, onları i-çinde muhalled (ve daimî) kalmak üzere cehennem ateşine ata¬caktır..." denilmektedir. "Ebediyyen," Zarfiyet üzerine mensuptur. Hulûd uzun süre cehennemde kalmaya hamledilmesi ihtimalinden dolayı raf edicidir... "Bu bulunuyor..." Kâfirler ve zalimleri cehennem ateşinde ebedî ve muhalled kılması; "Allah'a nazaran (çok) kolaydır." Çünkü Allâhü Teâlâ hazretlerinin murad ettiği bir şeyin kendisine özürlü olması (muradının gayri tecelli etmesi) muhaldir.

Zerre Kadar tmanı Olan...

Bil ki ruhlar, yaratıldıkları gün üzerlerine serpilen nurdan zerre kadar nasîbi olanlar elbette cehennem ateşinden çıkarlar... Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdukları gibi: "Kalbinde miskâl-i zerre kadar imanı olan cehennem ateşin¬den çıkar." (2/325) İçinde bu (iman) nuru bulunmayan ise cehennem ateşinde muhalled ve ebedî olarak kalır. Çünkü o kişi büyük bir zulmetin içine düşmüştür. Ondan çıkması mümkün değildir... Ve o kişiler, "Haktan saptılar; uzak saptılar." Yani yakın bir sapıklıkla sapıtmadılar; onlar tâ nurun serpilme gününde (âlem-i ervahta) sapıttılar. 0 günden daha yakın bir günde değil...Çünkü bu günün sapıtmaları, o günün dalâletinin neticelerindendir. Bu gibi kişiler, hak ve Allah'a kurbet (yakınlık) yoluna hidâyet bulamazlar. Onlar ebediyyen ayrılık azabında ya¬narlar. Onlar ebediyyen ayrılık azabından çıkamazlar.

Resulûllah'ın (s.a.v.) Vârisleri

Kula düşen vazife, Allâhü Teâlâ hazretlerinin, şahadet etti¬ğine (Efendimiz s.a.v. hazretlerine ve ona indirilen Kur'ân-ı keri¬me) şahadet etmektir... Allah'ın kavl-i şerifini kabul eder. Resulün (s.a.v.) hadislerini kabul eder. ilmiyle âmil olan âlimlerden Rasûlüllah (s.a.v.) hazretlerinin vârislerinin sözlerini kabul eder. Çünkü onlar, Allâhü Teâlâ hazret¬lerinden ve Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinden (nakillerle) konuşur¬lar...

Şakîk-i Belhî'den

Şakîk-i Belhî (r.h.) buyurdular: -"İnsanlar, benim meclisimden üç sınıf üzere kalkarlar: 1- Halis kâfir, 2- Katıksız münafık, 3- Samimî mü'min... Bu şundandır; (insanlar meclisime gelirler) ben, onlara Kur'ân-ı kerimi tefsîr ederim. Allâhü Teâlâ hazretlerinden âyetle¬rini naklederek söylerim, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinden hadis-i şerifleri rivayet ederek söylerim. Bu konuda beni tasdîk etmeyen (söylediklerime inanmayan¬lar) mahza kâfirdirler. Söylediklerimden kalbleri daralan (ve sıkılanlar ise) münafık¬lardır. Kim yaptıklarına pişman olur, ve bir daha günah işlememe-ye azmederse; işte o kişi, ihlâslı mümindir.,.

l'tikâd Önce Gelir

İlk iş, i'tikâd'tır... Bu da ilme muhtaçtır. İkinci olarak amel gelir. Çünkü amel, ilmin meyvesidir. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine ilimden soruldu. Buyurdular: -"Amelin delilidir!" Soruldu: -"Akıl nedir?" Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Hayrın komutanı (ve öncüsüdür). Soruldu: -"Hevâ nedir?" Buyurdular: -"Ma'sıyetlerin merkebidir!" soruldu: -"Mal nedir?" Buyurdular: -"Kibirlilerin elbisesidir!" Soruldu: -"Dünyâ nedir?" Buyurdular: -"Âhiretin çarşısıdırl"

Peygambere İman Edin

"Ey insanlar." Hitap, umûm mahfûkatadır. "Hakikat size Rabbiniz'den Resul geldi." Muhammed Mustafa (s.a.v.) geldi. İltimas ederek: "Hak ile..." mucize olan Kur'ân-ı kerimdir. Hakikat olduğu üzere bütün şahitleri aciz bırakan Kur'ân-ı kerim... Veya kulları sadece bir olan Allâhü Teâlâ hazretlerine ibâdet etmeye davet eden ve Allah'tan gayrisinden yüz çevirmeye davet eden hak Kitap... Çünkü akl-ı selîm bunun hak olduğuna şaha¬det eder.

"Rabbiniz'den"

"geldi" fiiline taalluk etmektedir. Yani Allâhü Teâlâ haz¬retlerinin indinden geldi, demektir. Çünkü Efendimiz (s.a.v.) haz¬retleri, gönderilmiş bir peygamberdir. Söylenen sözlerin gayri...

"İman edin."

Resul (s.a.v.) hazretlerine ve onun Hak Teâlâ hazretlerinden size getirdiği Kur'ân-ı Kerim'e iman edin... Cümlenin başındaki (J) harfi mâ ba'dinden dolayı mâ kablinin icâbı üzerine delâlet etmektedir. "Hakkınızda hayır olmak için," Vacibü'i-izmâr (gizlenmesi vac'ıb) olan bir fiilin mefûlü olmakla mensuptur. Yani: kasd edin, yönelin veya: sizin için hayırlı olan işi yapın, demektir. Sizin üzerinde olduğunuz küfür (hâlini bırakıp iman edin,) demektir. Veya mahzûf bir masdarın sıfatıdır. Yani: "Sizin için hayırlı olan bir iman ile iman edin," demektir. Bu da dil ve kalp ile iman etmektir... Her Şey Onun "Ve eğer küfredecek olursanız," Eğer ısrar ve küfür üzerine devam ederseniz; "Şüphe yok ki, göklerde ve yerde ne varsa Allah'ın..." Mevcudattan ister ikisinin (göklerin ve yerin hakikatma) da¬hil olmuş olsun... Bununla en güzel bir şekilde ikisinin nefsi bili¬nir. Onu te'kid eder. İsterse yer ve göklerin haricinde olup onlar¬dan istikrar eden akıllı varlık ve onların gayrisi olsun... Muhatap olan insanlar, evleviyyetle bunların cümlesinin içine dahildirler. Yani bütün mevcudat, yaratılış, mülk ve tasarruf bakımından hepsi Allâhü Teâlâ azze ve celle hazretlerinindir... Bunlardan hiçbir şey, Allâhü Teâlâ hazretlerinin melekûtundan ve kahrından çıkamaz. Allâhü Teâlâ hazretlerinin bu sânından dolayı, o sizin günahlarınıza karşılık size azap etmeye kadirdir. Bundan kaçmak muhal ve imkansızdır. Ve kim böyle olabilir? Allâhü Teâlâ hazretleri, sizden ve sizin gayrinizden ganîdir. Sizin küfrünüzden dolayı zarar görmez ve sizin imanınızdan dolayı fayda ve menfaat da görmez. Böyle kim vardır? Allâhü Teâlâ hazretlerinin kendisine ibâdet ve emirlerine bo¬yun eğen kulları vardır. "Ve Allah alîmdir." İlimde mübalağa sahibidir. 0 her şeyin halini hakkıyla bil¬mektedir. Onların küfürlerini bilmek, Allâhü Teâlâ hazretlerinin bu küllîilminin altına evleviyetle (öncelikle) girer... (Hakimdir." Fiillerinin hepsini hikmetle yapar. Onlara küfürleri sebebiyle azap etmesi, Allâhü Teâlâ hazretlerinin hikmetli işlerinin cümle-sindendir...

Gaybî Bir Nurun Sureti

Bil ki: Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, cesetler âlemine gönde¬rilmiş gaybî bir nûr'un suretidir. Kim nuru kabul etmeye kabil olup Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin, davetini kabul ederse, o kişi gerçekten hidâyet bulur. Kim hata ederse o kişi de sapıtır.

Efendimize (s.a.v.) Tabi Olmak

Meşâyih (-i kiram hazerâtı) ittifak ettiler: Muhakkak ki, kim yularını köpeğin eline verirse meselâ ha¬reketleri (ve tereddütleri) kendi tabiatının hükmüyle olmaz. Yula¬rını nefsinin eline veren kişiden daha çok, nefsi riyazeti kabul et¬mede kuvvetlidir... Nefsi onu hayvanlar gibi istediği tarafa çeker. Bundan anlaşıldı ki sana düşen vazife, Efendimiz (s.a.v.) hazretle¬rine tabi olmaktır. Başkasının (nefsin ve şeytanların) arkasından sürüklenmek değildir. Adem Aleyhisselâm'dan bu yana gelen peygamber ve evliyanın sancağının altında olduğu Peygamberle¬rin Efendisi (s.a.v.) hazretlerine tabi olman senin için çok hayırlı¬dır. (2/326) Belki bu sana vaciptir.

Ahmak Adam?

Ne büyük ahmaktır: Müneccimlerin insanın kafasını karıştı¬ran yalan dolu sözlerine ve fala ihtiyatlı davranır. (Akıl ve şeriat¬tan) çok uzak olan ihtimalleri göz önüne alıp onlara boyun eğer; sonra kendisine peygamberlik haberi gayb'ten geldiğinde ise he¬men inkâr eden kişiden daha büyük ahmak kim vardır? Nefsin için râzî olma! İbni Beytâri'nin zikrettiği şifalı bitkiler ve faydalı taşlar hakkında söyledikleri ve sana emrettiklerini he¬men tasdîk edip, yerine getirmeye çalıştığın halde; beşerin Efen¬disi (s.a.v.) hazretlerinin haber verdiklerini tasdik etmeyen, o yüce peygamber (s.a.v.) hazretlerinin emirlerini veya fiillerini yerine getirmekten ağırlık ve tembellik eden, ilâhî hükümlerden kaçan (ahmak) nefsinden asla râzî olma! Bil ki: Muhakkak Allâhü Teâlâ hazretleri, "" (ben değil miyim?) makamında seni Adem Aleyhisselâm'ın sulbünden çı¬karttığı zaman; seni "esfel-i sâfilîn" (alçakların en alça¬ğına) reddetti. Sonra orada senin, koşmak ve çalışmanın sebebiy¬le; "a'lâ-i illiyîn" (yüceler yücesine) yükselmen için seni davet etti. Senin kabiliyetine göre sana takdir edilen yüce ma¬kamlara çıkman yönünden davet olundun...

Yüce Makama Çıkmanın Şartlan

"a'lâ illiyîn" (yüceler yücesi) makamına çıkmak an¬cak iki şeyle mümkün olur. Birincisi: Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin muhabbetiyle... bu da senin onun sevgisini; 1- Nefisin, 2- Ehlin, 3- Malın üzerine tercih etmenle olur İkincisi: Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin sana emrettiği ve seni nehyettiği bütün emir ve yasaklarda o yüce Resul (s.a.v.) hazretlerine tabi olman ve onun sünnetiyle amel etmendir... Bu durumda senin onunla olan münâsebetin muhkem olur. Ve senin Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin emir ve yasaklarına tabi olmanın kemâliyle sana kemâl derecesinin uç noktasına (olgun¬lukta zirveye) yükselmek hâsıl olur...

Efendimiz (s.a.v.)'in Misâli

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: Muhakkak ki benim misâlim ve Allâhü Teâlâ hazretlerinin beni kendilerine göndermiş olduğu kavmin misâli; bir kavme ge¬len şu adama benzer. Adam kavme: -"Ey kavmimi Ben gözlerimle bir ordu gördüm! Ben açık bir uyarıcıyım! Hemen kaçıp kurtulmaya bakın!" dedi. Bunun üzerine kavminden bir topluluk ona itaat etti. Gece¬leyin yürüyüp gittiler, kendi durumlarına göre yavaş yavaş ayrıldı¬lar ve kurtuldular. Kavminden bir topluluk da onu yalanladılar. Yerlerinde kaldılar. Sabahleyin ordu gelip onları yakaladı ve hepsi¬ni helak edip öldürdü, işte bu bana itaat eden ve benim getirdi¬ğim Hak'tan bana tabi olanın misâlidir."

Bu Hadis-i Şerifin Şerhi

Muhakkak ki benim misâlim ve Allâhü Teâlâ hazretlerinin beni kendilerine göndermiş olduğu kavmin misâli; bir kavme ge¬len şu adama benzer. Adam kavme: -"Ey kavmim! Ben gözlerimle bir ordu gördüm!" Bunda şu işaret vardır: Bunun benzerleri Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine mahsustur. Çünkü Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, kor¬kutmuş olduğu korkuları ve cehennem azabını Mi'rac gecesinde kendi gözleriyle gördü. Amma diğer peygamberlerin Miraçları olmadığı için onlar, bizzat gözleriyle zahirî olarak cehennem aza¬bını ve korkulu halleri ayan ve beyân görmediler. "Ve muhakkak ki Ben bir uyarıcıyım," "Nezîr," ilân ve uyan ile başkalarını korkutandır. "Çıplak (âri)," Uryân, düşmanla karşılaşıp, üzerindeki elbiseleri soyup çıka¬ran ve gelip kavmine haber veren kimseye denir. Bazıları onu tasdik ettiler, onda bulunan sıdkıyyet ve doğruluk eserlerine bağ¬landılar ve kurtuldular. Bu söz, işin şiddetini, sakındırılan şeyin yaklaştığını ve muhbirin töhmetten beraetini ifâde eder. Bütün bunlar, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinde mevcuttur. "Kurtulma(ya bakın)." Med ile okunur. İğrâ üzerine mensuptur. Yani kurtuluşu arayın, bu da kaçmaktır. "Bunun üzerine kavminden bir topluluk ona itaat etti. Yürüdüler." Yani gecenin evvelinde (başında) yürüyüp, "Kendi durumlarında yavaş yavaş ayrıldı¬lar." kelimesi, mim ve ne harflerinin fethasiyle okunur. Acelenin zıddıdir. Yani yavaş yavaş kendi hükümlerince zorlanmadan yürüdüler.

"Kavminden

bir toplulukta onu yalanladılar. Yerlerinde kaldılar. Sabahleyin ordu gelip onları yakaladı." "Ve hepsini helak edip öldürdü." "işte bu" Bu teşbih üzere zikredilen misâl; bana itaat eden ve benim getirdiğim Hak'tan bana tabi ola¬nın misâlidir (ve ayni zamanda bana itaat etmeyip küfür ve is¬yanda ısrar edenlerin de darb-i meselidir ...)" Bunda mutlak isyânm köklü olmadığını ancak, hakkı tekzîb eden bir yalanlama ile olan isyanın köklü ve çok tehlikeli olduğuna işaret vardır. İbni Melek'in Meşârik şerhinde de böyledir. Sa'dî (k.s.) buyurdular: Peygamberin aksi olan bir yolu seçti. İstemediği her menzile erişti. Sa'dî'nin yeri Mustafa (s.a.v.)'m yoludur. İmkân nispetinde Mustafa (s.a.v.)'ın yolunda yürü!

Kitap Ehline Çağrı

Yüce Meali:

Ey ehl-i kitâb! Dininizde gulüvv etmeyin, Allah'a karşı hak olmayanı söylemeyin. Mesih îsâ ibni Meryem, sâde Allah'ın Re¬sulü ve Meryem'e ilka eylediği kelimesi... Ve O'ndan bir ruhtur; başka bir şey değil... Gelin Allah'a ve resullerine iman getirin. -"Üç" demeyin; vazgeçin hakkınızda hayırlı olur. Allah an¬cak bir tek ilâhtır. O sübhân, bir çocuğu olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde ne varsa O'nun... Vekil de, Allah yeter.171 Hiçbir zaman Mesih de Allah'ın bir kulu olmaktan çekin¬mez, melâike-i mukarrebîn de... Ve her kim Ona ibadetten çe¬kinir ve kibirlenirse, bilsin ki O yarın hepsini toplayıp, huzuruna hasredecek 17Z İşte o zaman o İman edip, salâh işlemiş olanlara, ecirlerini tamamıyla ödeyecek. Hem de fazlından onlara ziyadesini vere¬cek. Amma o kibirlerine yediremeyip çekinenleri, elîm bir azap ile tâ'zib edecek. Ve onlar Allah'a karşı kendilerine ne bir hami, ne de bir yardımcı bulamayacaklar.173

Tefsîr-i Şerifi:

"Ey ehl-i kitâb!" Hitap, burada hususiyetle Hıristiyanlaradir. "Dininizde gulüvv etmeyin." Dininizde haddi tecâvüz edip İsa Aleyhisselâm'in yükseltilme şanı (ve durumu) hakkında ve ulûhiyyet iddiasında bulunarak ifrat etmeyin.

Gulüvv Nedir?

"Gulüvv," haddi tecâvüz etmek, demektir.

Bil ki "Gulüvv," haddi tecâvüz etmek, din ve mezhepte mübalağa ile aşırılık yapmaktır. Hatta haddini tecâvüz edip, ma¬razı bir hâle dönüşür.

Gulât-i Şîa

Bu ümmetinin çoğunun mezheplerinde gulüvv yaptıkları gi¬bi... Gulât-i şîa'nm emîrü'l-mü'minin (mü'minlerin emîri ve halife¬si) Hazret-i Ali keremallahü veçhe hakkında çok ileri gitmeleri gibi... Hatta Gulât-i Şîa, Hazret-i Ali (r.h.)'ın uiûhiyyetini iddia etti¬ler ...

Mutezilenin Gulüvvü

Yine Mutezile de böyledir. Mutezile mezhebi, Allâhü Teâlâ hazretlerini tenzîh konusunda o kadar ileri gittiler ve tefritte bu¬lundular ki, Allâhü Teâlâ hazretlerinin sıfatlarını nefyettiler.

Müşebbihe Mezhebinin Gulüvvü

Müşebbihe mezhebi de sıfatları ispat etme konusunda ifrat derecesinde çok ileri gittiler. Hatta Allâhü Teâlâ hazretlerinin bir cisim olduğunu iddia ettiler. "O sübhân, onların (zalimlerin) dediklerinden çok münezzeh ve çok yüksek; hem pek büyük bir yükseklikle yüksektir."

İslâm'da Ifrât ve Tefrît

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, gulüvvü (aşırılığı) defetmek i-çin, buyurdular: -"Hıristiyanlar, Isa bin Meryem'i medhetmekte çok aşın gittikleri gibi; siz de beni övmede aşırı gitmeyin.' Yani beni medhetmede haddi tecâvüz edip aşın gitmeyin. Hıristiyanlar, Hazret-i İsa'yı medhetme işinde aşırı gittiler ve hat¬ta sapıttılar. Ve İsa Aleyhisselâm, Allah'ın oğludur, dediler. (2/327) (Siz benim için:) -"Allah'ın kulu ve Resulü," deyin." Yani benim hakkımda, o (Muhammed) Allah'ın kulu ve Resulüdür, deyin. "kurun, "resul" üzerine takdim edilmesi, tahıyyâtta olduğu gibi...

Peygamberlere Bakış

Yine bunda, Yahudî ve Hıristiyanların sözlerini nefyetmek içindir. Çünkü: Yahudiler "Üzeyr Allah'ın oğlu" dediler . Hıristiyanlar (Nasrâniler) de "Mesîh Allah'ın oğlu." Dediler Müslümanlar (biz ise); -"Muhammed Mustafa (s.a.v.) hazretleri, Allah'ın kulu ve Resûlüdür"diyoruz.

Irkçılık Nefs-i Emmârenin Kötü Sıfatıdır

Irkta gulüvv ise nefsin kötü sıfatlarındandir. Nefs ise insana sürekli mübalağa ile kötülüğü emreder. Nefs bize ancak bâtıl olan şeyleri emreder. Hiçbir zaman nefse itaat edip şehvetperest olmaî Zira o her saatinde başka bir kıbleye yönelir.

Allah Noksan Sıfatlardan Münezzehtir

"Allah'a karşı hak olmayanı söylemeyin." Allâhü Teâlâ hazretlerini, kendisi için yakışmayan (ve helâl olmayan) sıfatlarla vasıflandırmayın. 1- Hulul (Allah'ın ruhunun İsa Aleyhisselâm'a geçtiği bâtıl inancı...) 2- îttihâd (Allah'ın başkasıyla bir olduğu), 3- Eş edindiği, 4- Çocuk edindiği, 5- Bunlara benzer nakıs sıfatları Allah'a yakıştırmayın. Allah Subhânehû ve Teâlâ hazretlerini bu noksan sıfatlardan tenzih edin. Gerçekten Allah bütün bu noksan sıfatlardan münez¬zehtir... "Ancak hak" kavl-i şerifi, istisnâ-i müferrağ'dır. Nasb olması ise mefûlü bin olduğu içindir, "Hutbe söyledim" sözü gibidir. Veya mahzûf masdarın sıfatıdır. "An¬cak hak sözü söyleyin" demektir. Bu birinci manâdan daha yakın¬dır...

Mesîh

"AncakMesih," Mübtedâdir. Bu da şerefli lakaplardan bir lakamdır. Siddîk ve Faruk gibi... Bu kelimenin aslı Arapça'da olup, mübarek manasınadır. "Isa" Mesih'ten bedeldir kelimesinin muarrabi (Arapça'ya geçmiş hâlidir...) "Meryem'in oğlu," Sıfattır. Hıristiyanların, Hazret-i İsa'ya vermiş oldukları "Al¬lah'ın oğlu" sıfatının butlanını ifâde eder. Meryem'in Manası "Meryem" âbide (Allah'a ibâdet eden kadın" manasınadır. Hazret-i Meryem'e Meryem adı verilmesinin sebebi, fiillerinin ismine mutabık olması içindir.

Annelerin İsmi

Isa Aleyhisselâm annesine nispet edildiği için; insanlar kıya¬met gününde annelerinin ismiyle çağırılırlar. Definden sonra tel¬kin hadisi de buna delâlet eder. Definden sonra verilen telkinde; -"Ey falan kadının oğlu falan kişi..." diye telkin okunur. Nesebin annelere nispet edilmesi, aynı zamanda Settâr olan Allâhü Teâlâ hazretleri tarafından kullarının ayıp ve günahları örtmedir. (Zira bazı insanların babalan bilinen kişiler olmayabi¬lir!?}

Isa Aleyhisselâm

"Allah'ın Resulüdür."

Mübtedânın haberidir. O sadece risâlet rütbesi üzerine kasr olunmuştur. Bu konuda hata etmeyin. Doğru olan söz budur.

Allah'ın Kelimesi

"Onun kelimesidir."

"Allah'ın Resulüdür." Kavl-i şerifinin üzerine matuftur. Yani Allâhü Teâlâ hazretlerinin kelimesi ve emriyle oldu, demektir. Allâhü Teâlâ hazretlerinin ' "ol" emriyle nutfe ve baba vasıtası olmadan yaratıldı. Bütün kâinat (ve varlıkların) hepsinin yaratılışı, Allâhü Teâlâ hazretlerinin, '"ol" emriyledir; lakin kâinat, mahlûkat ve eşya¬nın yaratılışı bir vasıta iledir. Zira 'js "ol" emrinin evlâdın yaratılı¬şına taallukundan önce babaların yaratılışına taalluku vardır... "ol" emrinin Hazret-i Meryem'in rahminde İsa Aleyhisselâm'a taalluku, onun için bir babanın var olmasına ve yaratılışına taalluku olmaksızındır... Bundan dolayı Isa Aleyhisselâm, " "ol" emriyle olmuş olur. ""ol" emri de Allâhü Teâlâ hazretlerinin kelimesidir.

İsa Aleyhisselâm'ın Yaratılışı...

Bunu şu kavl-i şerif ile tabir etti: "Ve Meryem'e ilka eylediği kelimesidir..." şu kavli şerif buna delâlet eder: "Doğrusu Allah indinde îsâ meseli, Âdem meseli gibidir; onu topraktan yarattı, sonra da ona ol dedi, o halde olur. "Doğrusu Allah indinde îsâ meseli," Yani yaratılış ve var etmede; "Âdem meseli gibidir ki; onu topraktan yarattı," Yani Adem Aleyhisselâm'ın cismine topraklan şekil verdi. "Sonra da ona dedi," Yani ruhunu kalıbına gönderirken ona buyurdu: "Ol, o halde olur." İsa Aleyhisselâm'ın yaratılışına Adem Aleyhisselâm'ı misâl verdi. Çünkü Isa Aleyhisselâm, baba vasıtası olmadan, Allâhü Teâlâ hazretlerinin, ' "ol" kelimesiyle; "Meryem'e ilka eyledi...." Onu Hazret-i Meryem'e ulaştırdı. Cebrail Aleyhisselâm'ın üfürmesiyle Hazret-i Meryem'in rahminde var edip hâsıl eyledi...

İsa Aleyhisselâm'in Ruh Olması

"Ve O'ndan bir ruhtur;" Bu kavl-i şerif, "Onun kelimesidir." Kavl-i şerifinin ü-zerine matuftur. "O'ndan" kelimesi, ruhun sıfatıdır. *ja kelimesi, mecazî olarak ibtidânın gayesi içindir. Yoksa Hıristiyanların sandıkları gibi, tebgîz (ba'z) manâsına değildir. Zira Allâhü Teâlâ hazretlerinin cüz'ünün olması, Allah'ın cüzlere bölünmesi muhaldir.

Hıristiyan Doktorun îslamı

Rivayet olundu: Hârûn Reşîd'in Hıristiyan bir doktoru vardır. Bu doktor, gü¬zel yüzlü (yakışıklı) edebli, görgü ve terbiyede kâmil ve olgun bir gençti. Meliklerin huzuruna çıkıp onlarla konuşmak için lazım olan ve kendisiyle meleklere vasıl olunan bütün hususiyetlere sahiptir. Harun Reşid hep onun Müslüman olmasını isterdi. O ise Müslü¬man olmaktan kaçınıyordu. (Hatta) Harun Reşid ona bir takım vaatlerde bulunmasına rağmen o yine Müslüman olmaktan ka-Çindı. Bir gün Harun Reşîd ona sordu: -"Sana ne oluyor ki iman etmiyorsun?" Doktor: -"Sizin kitabınızda Hıristiyanlığı benimseme hakkında bir bir delil ve hüccet var!" dedi. (Harun Reşid büyük bir şaşkınlıkla) Sor¬du: -"Nedir o?" Doktor: "Ve Meryem'e İlka eylediği kelimesi... Ve O'ndan bir ruh¬tur;" dedi ve böyle İsa Aleyhisselâm'ın Allah Subhânehû ve Teâlâ hazretlerinden bir cüz olduğunu iddia etti. Hârûn Reşîd'in kalbi daraldı, içi sıkıldı. (Bir cevâp veremedi.) Âlimleri topladı. Âlimlerin içinde de o doktorun şüphelerini izâle edip giderecek ve kendisini tatmin edecek kimse olmadı (çıkma¬dı.). Horasanda bir gurup haccı geldi. İçlerinde kendisine, "Ali bin Hüseyin bin Vakid" denilen bir adam vardı. Merv şehrinin ehlin-dendi. Kur'ân-ı kerimin ilimlerinde imam idi. Halife onu davet etti. Onunla doktorun buluşup sohbet etmelerini sağladı. Doktor ona bu soruyu sordu. O da hemen o vakitte cevap veremedi. Ha¬run Reşîd'e döndü: -"Ey mü'minlerin emîri! Allâhü Teâlâ hazretleri, sebkat eden ilmiyle çok iyi bilmektedir ki, bu habîs Hıristiyan doktor köle; senin meclisinde bana bir soru sordu. Onun sorun cevâbı Allah'ın kita¬bında vardır. (2/328) Fakat cevâbı şu an aklıma gelmedi, bilgi dağarcığımda hazır geldi. Vallahi! Bu habîs köleye hak olan cevâbı bulup verinceye kadar yememek ve içmemek üzerime vacib ol¬sun! İnşallah onun cevâbını vereceğim." dedi. Karanlık bir eve girdi. Evin kapılarını üzerine kilitlediler. Kur'ân-ı kerimi okumaya başladı. Ta ki el-Câsiye sûresinde; "Hem göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini kendinden o-larak sizin için müsahhar kıldı. Şüphesiz ki bunda düşünecek bir kavim için ayetler var!" âyet-i kerimesini gelince yüksek sesle sayha çekti: -"Kapıyı açınî" diye Gerçekten cevâbı bulmuştu. Kapıyı açtılar. Köle doktoru çağırdı. Harun Reşîd'in huzurunda bu âyet-i kerimeyi köleye okudu. Ve buyurdu: "Ve Ondan bir ruhtur;" kavl-i şerifi, eğer İsa Aleyhiss'elam'm ondan cüz olmasını gerektirirse; o takdirde, (sa¬dece İsa Aleyhisselâm'ın değildi; "Göklerde ne var, yerde ne vars'a h'epsini kendinden..." kavl-i şerifinin gereğince) gökler ve yerlerde bulunan her şeyin Allâhltan bir parça olması gerekir? (Böyle bir şey muhaldir...) Hıristiyan doktor köle buna bir cevap veremedi. İtiraz da edemedi. Mücâdeleden kesildi ve Müslüman oldu. Harun Reşîd ferahladı, çok sevindi. Harun Reşîd Ali bin Hüseyin el-Vakidî haz¬retlerine büyük bir hediyede bulundu. Ali bin Hüseyin, Merv şeh¬rine geldiğinde orada bir Kitap yazdı. Kitabına "en-Nazâir fi'I-Kur'ân" ismini verdi. Gerçekten bu kitap, eşi ve benzeri bulunma¬yan bir Kitap'tır.

Ruh Denilmesinin Manâsı

Denildi ki: İsa Aleyhisselâm'ın ruh olmasının manâsı, İsa Aleyhisselâm diğer ruh sahipleri gibi Allâhü Teâlâ hazretlerinden sadır olmuş (gelmiş olan) bir ruh sahibidir, demektir. Ancak Aliâhü Teâlâ haz¬retleri, İsa Aleyhisselâm'ı şereflendirmek için kendi nefsine izafe etti. Denildi: Ruh'tan murad, İsa Aleyhisselâm'ın Hazret-i Meryem'in elbisesinin içine üflediği ruhtur. Bu üfürme onun karnına girdi. Allâhü Teâlâ hazretlerinin izniyle Hazret-i Meryem bu üfürmeden hamile kaldı. Bu üfürmeye ruh adı verildi; çünkü üfleme (rüzgar) ruhtan çıkar. Allâhü Teâlâ hazretleri, Cebrail Aleyhisselâm'ın üflemesini kendi nefsine izafe etti. Ve: Buyurması, Cebrail Aleyhisselâm'dan meydana gelen bu üfleyişîn. Allâhü Teâlâ hazretlerinin izni ve emriyle olduğundan do¬layı; ondan bir ruh olmuş oluyor.

İsa Aleyhisselâm'ın Ruhu

Übeyy ibni Ka'b'dan rivayet olundu. Buyurdu: Allâhü Teâlâ hazretleri, kendilerinden misâk almak için, ruh¬ları Adem Aleyhisselâm'ın sırtından çıkarttığı zaman; (misaki al¬dıktan sonra) onları geri Adem aleyhisselâm'ın sulbüne iade etti. İsa Aleyhisselâm'm ruhunu yanında alıkoydu. İsa Aleyhisselâm'ı yaratmayı murad ettiği zaman, onun ruhunu Hazret-i Meryem'e gönderdi. Isa AleyhisselânYın ruhu, Hazret-i Meryem'in ağzından içine girdi. Ve ondan İsa Aleyhisselâm yaratıldı.

İsa Aleyhİsselâm'ın Yaratılışı

Denildi ki: İsa Aleyhisselâm, Hazret-i Meryem'in suyu ve üflemeden yaratıldı. Sadece ikisinden birinden değildi... (Ne sadece Hazret-i Meryem'in suyundan ve ne de sadece Cebrail Aleyhisselâm'ın üf¬lemesinden yaratıldı...) Tahkik ehlinin yanında sahih ve en doğru olan budur...

Hazret-i Meryem ve Hamilelik

Denildi ki: Cebrail Aleyhisselâm'ın Hazret-i Meryem'e üflediği saatte Hazret-i İsa çıktı (doğdu). Denildi: Tam hamilelik müddetinden sonra, sekiz aydan sonra İsa Aleyhisselâm, doğdu. Birinci görüş (üflemenin olduğu saatte Isa Aleyhisselâm'ın doğduğu ve Hazret-i Meryem'in normal hamile kadınların hamile¬liğini görmediği rivayeti) daha sahih ve en doğru görüştür...

Te'vilât-ı Necmiyye'den

Ruh'un diğer eşyaya karşı şerefi ve üstünlüğü, onun da Isa Aleyhisselâm gibi, başka bir şeye ihtiyaç duyulmadan vasıtasız olarak; Allâhü Teâlâ^hazretlerinin, "ol" emriyle yaratılmasıdır. İsa Aleyhisselâm, "ol" emriyle olduğu için, kendisine "Ondan bir ruh" adı verildi. Çünkü Allâhü Teâlâ hazretlerinden bir emirdir. Allâhü Teâlâ hazretleri buyurduğu gibi: "De ki: 'Ruh Rabbimin ermindendir..." Ölü olan cesetlerin hayat bulup dirilmesi, ruhun sânından olduğu ve ruh kendilerine üfürüldüğü zaman ölü olan cesetler canlanırlar. İsa Aleyhisselâm da böyledir. 1 - Ölüleri diriltmek, 2- Doğuştan körleri, 3- Alaca hastalığına yakalanan kişileri şifâya kavuşturmak, 4- Yine Hazret-i İsa çamurdan kuş şekli yapıp onlara üflerdi. O çamur da Allâhü Teâlâ hazretlerinin izniyle kuş olup uçardı...

Cevherler Gizlidir

Bil ki: Allâhü Teâlâ hazretlerinin kelimesinden olan ruhanî istidâd, İnsanın cibilliyetinde yerleştirilmiştir. İnsan ondan yaratıl¬dı; yani o emirden... Allâhü Teâlâ hazretleri İsa Aleyhisselâm'da ise bu cevherin madeninden çıkarılması için ondan hiçbir zorluk ve tekellüf olmadan izhâr etti. Çünkü İsa Aleyhisselâm'in ruhu, bizim ruhlarımız gibi, babaların sulbüne ve annelerine rahmine yerleştirilmiş değildir. Onun cevheri cismânî madeninde zahirdir. Babanın beşeriyetiyle gizli değildir. Bizim cevherlerimiz ise tâ Adem Aleyhisselâm'a kadar; babalarımızın beşeriyeti sebebiyle ci¬simlerimizin madenlerinde gizlidir... İsa Aleyhisselâm'ın ruhunun cevherinin nurlarının zuhurun¬dan dolayı; Allâhü Teâlâ hazretleri, İsa Aleyhisselâm'ın daha ço¬cukluğunda bile onun elinde çeşitli mucizeler izhâr etti.

Ruhanî Cevherler

İşte bizler de cismânî madenlerimizde gizli olan ruhanî cevherimizi ortaya çıkartmaya muhtacız. Cismânî madenlerden gizli ruhanî cevherleri çıkartmak; madenlerimiz olan babaların ve annelerin beşeriyetinden doğan beşerî sıfatlan, bu sanatın üstadının emirleri ve yasakları sebebiyle nakletmekle olur... O üstat, Efendimiz (s.a.v.) hazretleridir. Allâhü Teâlâ hazretleri onun için: "Bir de Peygamber size her ne emir verirse tutun, nehy et¬tiğinden de sakının." İşte kim (Efendimiz s.a.v. hazretlerinin sünnetine sarılarak), ruhanî cevherini, beşerî ve insanî madeninden halâs edip kurta¬rırsa; o kişi; 1 - Vaktinin (ve zamanın) İsa'sı olur. 2 -Allâhü Teâlâ hazretleri, onun nefesleriyle ölü olan kalbleri diriltir. 3- Onun sebebiyle sağır olan kulakları açar. 4- Kör olan gözler (hakikati) görür olurlar, 5- O kişi, kavminin içinde bulunan bir peygamber gibi olur... Gerçekten bunu iyi anlaî (2/329) İsa Aleyhisselâm için Mehdî Aleyhirrıdvân yüzlerce nefere sahiptiler... Gençlik öldürülmedi, biz şeyh vepîriz...

Ak Sakallı Niceleri..

Mesnevî'de buyuruldu: Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Ey sadece zahiri gören! Sen onu hünersiz bir genç olarak görme!" Birçok sakalı kara (gençler) vardır ki, akıllan ihtiyardır. (Seçkin ve ağır başlı bir akla sahiptirler...) Nice nice ak sakallı (vardır ki) kalbleri zift gibi kapkaradır. Defalarca onun aklını tecrübe ettim, işlerinde onu pîr gör¬düm. İhtiyar, akıl ihtiyarına derler ey oğull Saçı sakalı ağaran (ve yaşlanan) kişiye değil! Bu cihanda Şeytandan daha ihtiyarı ve yaşlısı var mı? Ama aklı olmadığından o, çok değersiz (ve hatta zararlı) bir şeydir.

Mürşid-i Kâmile Teslim Ol

Mesnevîde buyuruldu: Bir pîrin (mürşid-i kâmilin) eline geçince teslim ol. Mûsâ Aleyhisselâm gibi Hızır Aleyhisselâm'in hükmüne gir. Hızır Aleyhisselâm'ın yaptıklarına sabırla uy Ki, "İşte ayrılık geldi!" sözü olmasın. Gemiyi kırar ve harap ederse ses çıkartma! Çocuğu öldürürse, saçını başını yolma (Feryâd-ü figân et¬me!)" Hızır Aleyhisselâm'ın eli Hak Teâlâ hazretlerinin emrindeydi. Zira Allâhü Teâlâ hazretleri, "Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir!" buyuruyor.

Evlâd Babanın Sırrıdır

Sonra bil ki: (Sual:) İsa Aleyhİsselâm'ı doğurması için Hazret-i Meryem'e üfüren, Cebrail Aleyhisselâm'dır. Çocuk ise babanın sırrıdır. Bura¬da gereken şey, Isa Aleyhisselâm'ın ruhanîler suretinde zahir ol¬masıdır. (Neden beşer suretinde doğdu?) cevap: İsa Aleyhisselâm, beşer sureti üzere oldu. Ruhanîlerin suretleri üzerine zahir olmadı. Çünkü temessül anında onu gerçekleştiren su annesindendi. Annesi bir beşerdi. Ve yine Cebrail Aleyhisselâm üfleme anında bir beşer suretinde bulunduğu içindi. İnsan...

(Cebrail Aleyhisselâm, Hazret-i Meryem'e İsa Aleyhisselâm'ın ruhunu üflemek için bir genç adam suretinde geldi:) Çünkü beşe¬rî suret, suretlerin en mükemmelidir. Efendimiz (s.a.v.) hazretle¬rine Rubûbiyetin tecellisine genç suretle işaret ettikler gibi...

Cebrail Aleyhisselâm Dihye (r.a.)'in suretinde zahir olurdu. Bunu anla!

Mürşid-i Kâmilden Başkası...

Pîr (mürşid-i kâmil)in elinden başkası, elinden tutmaz. O temiz elinse yardımcısı Allâhü Teâlâ hazretleridir. Seninse kocalmış aklın çocukluk huyuna zebun, o aşağılık nefsin civarında perdelenmiş... Aklını kâmil bir akla arkadaş kıl... O zaman kötü huylardan emin olursun. Onun (mürşid-i kâmilin) eline elini teslim edince; yiyicilerin (sahte şeyhlerin ve evliyalık taslayan Allah düşmanlarının) eli sana erişemez! Elin biat ehlinin elinden ve "Allah'ın kudret eli onların elleri¬nin üzerindedir." Manâsı zahir olur. Çünkü elini pîrin (mürşid-i kâmilin) eline verdin. Hikmet sa¬hibi ise alîm ve habîrdir.

Cima Anında...

Annenin (kadının) cima halinde hayâl ve müşahede ettiği su¬ret, onun doğuracağı çocuğa büyük bir tesiri vardır....

Yılana Benzeyen Çocuk

Haberde naklolundu. Kadının biri, yüzü insan yüzü, cismi yılan cismine benzeyen bir çocuk doğurdu. Kadına bunun sebebi sorulduğunda kadın; -"Cima anında bir yılan gördüğünü (hayâl ve gözlerini ondan alamadığını)" haber verdi.

Ayıya Benzer Çocuk

işitildi: Kadının biri, dört gözlü, iki ayaklı, ayaklan ayı ayağı¬na benzeyen bir çocuk doğurdu. (Araştırıldığında bu) kadının Kıbtî olduğu kocası kendisiyle cima ettiğinde, kadının kocasının yanı başında duran iki ayıya bakmakta olduğu (ve gözlerinin onla¬ra kaydığı anlaşıldı)... Gerçekten secetlerin oluşmasında, Allâhü Teâlâ hazretlerinin büyük sırlan vardır . O dilediği gibi yaratır. Onun gücü her şeye yeter, o kaadir-i mutlaktır. "Hallu'r-Rumüz" isimli kitapta da böy¬ledir.

Kitap Ehline hitap

Allâhü Teâlâ hazretlerinin şu kavl-i şerifi buna delâlet eder: "Gelin Allah'a getirin." Ulûhiyeti, sadece Allah'a mahsus kılın. "Ve resullerine..." Hepsine iman getirin. Hepsini risâletle vasıflandırın. Bazıları¬nı ulûhiyetle vasıflandırarak; oldukları hal ve durumdan çıkartma¬yın. Yani İsa Aleyhisselâm, Allah'ın peygamberlerindendir. Diğer peygamberlere iman ettiğiniz gibi ona da o şekilde iman edin. İsa Aleyhisselâm'ı ilâh edinmeyin!!!

Teslîsi Bırakın

"Üç" demeyin;" Üç ilâh (vardır), demeyin. 1- Allah, 2- Mesîh, 3- Meryem .. "Hem Allah buyurduğu vakit: -"Ey Meryem'in oğlu îsâ! Sen mi dedin o insanlara "Beni ve anamı Allah'ın yanında iki ilâh edinin" diye?" "Hâşâ!" der. "Münezzeh sübhansın yâ Râb! Benim için hak olmayan bir sözü söylemem bana yakışmaz. Eğer söyledimse el¬bette malûmumdur. Sen benim nefsimdekini bilirsin, ben ise se¬nin zâtmdakini bilmem. Şüphesizki, sen allâmü'l-guyûbsun."90 Veya Allah üçtür, derler. Onların Allah üçtür sözleriyle üç uknum (aslı) kasd ederler: 1- Baba uknumu, 2- Oğul uknumu, 3- Ruhu'l-Kudûs uknumu Onların birincisi (baba uknîm-i aslı) ile zâtı, İkincisi (oğul uknûm-i aslı) ile ilmi, Üçüncüsü (rûhul'-kudüs) ile de hayatı murad ederler. "Vazgeçin," Teslîs inancından vazgeçin. "Hakkınızda hayırlı olur." Vazgeçmek sizin için daha hayırlıdır, demektir. Veya teslis ile ilgili olarak sizin için en hayırlı olan sözü (tevhidi) getirin ve söyle¬yin, demektir. (Çünkü:) "Allah ancak bir tek ilâhtır" Zatında bir'dir. Herhangi bir şekilde taaddütten münezzeh¬tir. "Allah" mübtedâ, -üt "ilâh" kavl-i şerifi haberi ve "tek" kelimesi de onun sıfatıdır. Yani Aliâhü Teâlâ hazretleri ulûhiyette münferittir...

Allah Çocuk Edinmedi

"0 sübhân, bir veledi olmaktan münezzehtir." Ben Aliâhü Teâlâ hazretlerini, çocuk edinmekten tenzih edi¬yorum, demektir. Veya Aliâhü Teâlâ hazretlerini çocuk edinmek¬ten tenzîh edin, demektir. Bu tür tasavvurlar, yok olmaya mah¬kum olan varlıklar içindir. Çünkü çocuğa sahip olmak misli (nesli) yok olmaktan kurtarmak içindir. Bundan dolayı, melekler doğum yoluyla çoğalmadılar. Cennet ehli olanlarda da doğum yoktur. Neş'eti ve yaratılışı beka için olan bir varlık, hadis olmakla beraber hem cins sahibi olduğu halde çocuğu (ve evlâdı) olmadığı zaman; Aliâhü Teâlâ hazretlerinin çocuk sahibi olmaması evleviyetle gere¬kir.. Allah, ezelîdir. Aliâhü Teâlâ hazretleri, misil, benzer ve çocuk edinmek gibi noksanlıklardan münezzehtir.

Aliâhü Teâlâ ...

Mesnevfde buyuruldu: O doğmadı! O doğurmadı! O başlangıcı ve sonu olmayandır. O ne peder sahibidir O ne oğul... ve One de eş sahibidir... "Göklerde ve yerde ne varsaO'nun..." istinaf cümlesidir. Tenzihin ta'Iili ve takriri için sevk edilmiş¬tir. Göklerde ve yerde olan bütün mevcudat, halk (yaratılış), mülk ve tasarruf bakımından Aliâhü Teâlâ hazretlerinindir. Eşyadan hiçbir şey, Aliâhü Teâlâ hazretlerinin melekûtundan çıkmaz. Isa Aleyhisselâm da onların cümlesindendir. Isa Aleyhisselâm'ın Aliâhü Teâlâ hazretlerinin oğlu olduğu nasıl tevehhüm edilir?

Gökler ve Yerler

îbni Şeyh, Haşiyelerinde buyurdular: Aliâhü Teâlâ hazretlerinin kendisini çocuk edinmekten mü¬nezzeh olduğunu beyân ettiği her yerde, göklerin ve yerin ve iki¬sinde bulunan her şeyin yaratılış ve mülk cihetinden kendisine mahsus olduğunu zikretti. Bu ifâdeyle, bâtıl görüş sahiplerinin, "Isa Allah'ın oğludur; annesi Allah'ın eşidir," gibi bâtıl düşüncele¬rini ortadan kaldırmak; Isa Aleyhisselâm'ın Allah'ın kulu ve mah¬lûku olduğunu beyan içindir. Çünkü Isa Aleyhisselâm da göklerde ve yerde olan eşyanın cümlesindendir. Halik Teâlâ hazretleriyle onun mahlûkunun arasında cinsiyet, misil olması tasavvur edile¬mez. Malik ile memlûk arasında da böyle bir şey olmaz. Bütün bu aklî ve naklî gerçeklerle beraber, İsa Aleyhisselâm'ın Allah'ın oğlu ve annesinin de Allah'ın eşi olduğuna nasıl akıl erdirilir? Hangi akıl bunu kabul eder? (2/330) "Vekil de, Allah yeter." Bütün mahlûkat her işinde ona dayanır ve tevekkül eder. Aliâhü Teâlâ hazretleri, âlemlerden ganîdir. Böyle bir Rabbü'l-âlemin, hakkında acizlerin işi olan evlât edinme nasıl tasavvur edilir? (Ancak acizler) evlât edinmeye muhtaçtırlar. Acizler, işle¬rinin tedbiri, arkalarında işlerini yürütecek ve yerlerine geçecek veya kendilerine yardım edecek evlâda muhtaçtırlar. (Aliâhü Teâlâ hazretleri, ise noksan sıfatlardan münezzehtir.... O'nun evlâda ihtiyacı yoktur...)

Tevhîd Ehlinin Matlûbu

Bu âyet-i kerime tevhide delâlet etti... Ne güzel buyurmuşlar: "Her şey, onun zâtı bana şahittir ki Allah ancak bir tek ilâhtır..." Tevhîd ehlinin arzu ve istekleri, bütün arzu ve isteklerin en üst mertebesi olup cennetlerin bile ötesindedir. Onların (tevhidten) almış olduğu zevki, hiçbir nimet vermez.

Hikâye

Hikâye olundu: Kendisine "Sukkerî (şekerci) baba" denilen bir velî vardı. Bazen günlerce istiğrak halinde kalırdı. Hatta onu ölmüş sanırlardı. Ağzını bağlarlardı. Bir gün istiğrak halinden u-yandı. Hanımını boşamak ve evlâdını terk etmek istedi. Buyurdu¬lar: -"Ben, melekût âleminde ruhlarla beraber Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin meclisindeydim. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri; "Her halde hepinizin ilahı bir ilah: başka ilâh yok, ancak O. O, rahmânü'r-rahîm." Âyet-i kerimesini tefsîr ediyorlardı. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, tevhîd'in mertebeleri hakkında bir kürsü üzerinde konuşuyordu. Kürsünün dört ayağı vardı. Kür¬sünün ayakları nurun hasebince mertebelerinden dört mertebe üzereydi. Yani nurun mertebeleri; 1 - Tabiî mertebesinde siyah nur, 2- Nefis mertebesinde kırmızı nûr, 3- Ruh mertebesinde yeşil nur, 4- Sır mertebesinde yeşil nur... Arşta bana denildi: -"Sukkerî (şekerci babayı) gönderini Çünkü onun çocukları ağlıyor!" denildi. İşte bundan dolayı hepsini terk etmek istiyorum. Bunun üzerine çocukları, Şekerci babanın bu hale düşmesinden dolayı bir daha ağlamayacaklarına söz verdiler. Bunun üzerine Şekerci baba onları terk etmekten vazgeçti.

Şekerci Baba

Şekerci babaya bu ismin verilmesinin sebebi şöyledir: Şekerci baba, kendisinden şeker isteyen herkese cebinden şeker çıkarıp verirdi. Hatta (bir defasında o büyük zâtı) imtihan etmek için, hamamda kendisinden şeker istediler. Ayağıyla ha¬mamın mermerine vurdu ve: -"Alın!" dedi. Gerçekten hamamın mermeri şekere dönüştü. Artık herkes onun gerçek bir evliya olduğuna itikat ettiler; şüphe¬leri zail oldu.

Melekût Âlemi

Hazret-i Şeyh Üftâde Efendi (k.s.) buyurdular: Melekût âlemi üstte değildir. Belki mülk ve melekût alemleri burada senin yanındadır. Zira Allâhü Teâlâ hazretleri, zaman, mekân, gelmek ve gitmekten münezzehtir. -"Ve her nerede olsanız sizinle beraber-dir..."

Sâlik'in Mertebeleri

Sâlik'in bir mertebesi vardır. O mertebede Allah'a ve Hakka nazar eder. Bu mertebeye LA\ "Maiyye" adı verilir. Sonra bu mertebeden sonra, "Fenâ-i küllî" mertebesine vasıl olduğu zaman, bütün vücûdu izmihlale uğrar. Bunada "Cemi" makamı denilir. Bu makamda sâlik (seyr-u sûlûk ehli) Allâhü Teâlâ hazretlerinin dışında hiçbir şeyi (mâsivâ'yı) görmez. Bu sanki etrafını nur (ışık) kuşatıp zulmeti (karanlığı) görmeyen kişi gibidir. Görmüyor musun ki, güneşten başka bir şey görül¬mez olur! Bu görme, gözle görme gibi veya cisimleri görmek gibi de¬ğildir. Belki âlemlerin, kâmil evliya ve peygamberlerin (s.a.) ecmeîn hazerâtının zikrettiği görmektir. Muvahhid kişi, muvahhid olduğu zaman, tevhîd, kendisini melekût, ceberut ve lâhût alemlerine vasıl eder. Yani muvahhid, isnaniyyet (ikilik)ten, ekvân, ecsâm ve ruhlar, yarattıklar, cisimler ve ruhlar ile kayıtlanmaktan onlara bağ kalmaktan kurtulduğu anda; "Allah ancak bir tek ilâhtır." Sırrını müşahede eder... Allah'ım! Bizleri vâsıl ehlinden eyleî

Kul Olmak şerefi

"Hiçbir zaman Mesih de çekinmez" "Esâsü'l-Beîâğa" (isimli kitapta buyuruldu:) "Ondan istinkâf etti," sözü ondan el çekip, imtina etti ve "Kaçan, kabul etmeyen, tenezzül etmeyen ve başından savan," demektir. "Allah'ın bir kulu olmaktan," Allâhü Teâlâ hazretlerine kul olmaktan asla çekinmez. Çün¬kü Allâhü Teâlâ hazretlerine kulluk etmek şereflerin en büyüğü¬dür. Hiçbir şey onunla ölçülmez. Allâhü Teâlâ hazretlerine ibâdet etmekten çekinmek ve başkasına tapmak ise zillet ve aşağılıktan başka bir şey değildir.

Sebeb-i Nüzul

Rivayet olundu: Necrân heyeti, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine: -"Sen bizim sahibimizi (arkadaşımızı) niçin ayıplıyorsun?" dediler. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri sordular: -"Sahibiniz (arkadaşınız) kimdir?" Onlar: -"İsa Aleyhisselâm,!" dediler. Efendimiz (s.a.v.) sordular: -"Ben onun hakkında ne diyorum?" Onlar: -"Sen, "onun Allah'ın kulu ve resulü" olduğunu söylüyorsun!" dediler. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri onlara: -"Muhakkak ki, Allâhü Teâlâ hazretlerine kul olmak; Isa Aleyhisselâm için asla bir âr (ve ayıplama ve eksiklik) değildir." Onlar (inat ettiler) ve: -"Hayır! Muhakkak ki bu bir âr ve ayıplamadır!" dediler. Hı¬ristiyanların bu konuşmaları üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu: "Hiçbir zaman Mesih de Allah'ın bir kulu olmaktan çekin¬mez..." (buyuruldu.) "Ve ne de mukarrebîn melekler de..." "Mesîh" üzerine atıftır. Mukarrabîn melekler de Allâhü Teâlâ hazretlerine kul olmaktan ve ona kulluk etmekten asla çekinmezler, demektir.

Mukarribîn Melekler

Onlardan (yani "Mukarrabîn meleklerden murad, "Kerûbiyyûn" (Allah'a yakın olan) meleklerdir. Kerûbiyyûn melekleri, Cebrail, Mikâil, İsrafil gibi arşın çevresinde olanlar ve onların tabakasında olan meleklerdir.

Büyüklük Taslayanlar

"Ve her kim çekinir."

Yükseklik taslar ve tenezzül etmez, "O'na ibadetten..." Allâhü Teâlâ hazretlerine taat etmekten... Bütün kâfirlere şâmildir. Onların Allâhü Teâlâ hazretlerine (gerçek manâda) ibâ¬detleri olmadığı için... "Kibirlenirse, bilsin ki," Büyüklük taslamak, { (ibâdet etmekten) çekinmenin berisinde bir şeydir. Bundan dolayı onun üzerine atfe¬dildi. İstihkak olmayan bir cihette kullanılır. Tekebbürün Mauna¬dır. Tekebbür bazen istihkak ile olur. "Oyarın huzuruna hasredecek..." Onları kıyamet günü kendi huzuruna toplayacaktır; (2/331) "Hepsini topluca..." 1- İbâdetten çekinen, 2- Kibirlenen, 3- İkrar eden, 4- İtaat eden, 5- Herkes Allah'ın huzuruna toplanacak ve Allah, onlara amellerine göre mükâfat verecektir. işte o zaman o iman edip, salâh işlemiş olanlara, ecirlerini tamamıyla ödeyecek..." Onların amellerinin sevaplarından asla hiçbir şey eksilmeksi-zin kendilerine verir. "Hem de fazlından onlara ziyadesini verecek..." Onların amellerine kat kat fazla sevap vermek ve onlara hiç¬bir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin kalbine doğmayan (nimetler) verir . "Amma o çekinenleri"Allâhü Teâlâ hazretlerine ibâdet etmekten... "Ve kibirlerine yediremeyenleri tâ'zib edecektir." İbâdetten çekinmeleri ve kibirlenmeleri sebebiyle... "Elîm azap..."Vasıflanamayacak kadar acıtıcı bir azap... "Ve onlar Allah'a karşı kendilerine bulamayacaklar." Allâhü Teâlâ hazretlerinin gayri bulamazlar. "Bir hami (veli)" İşlerine veli ve maslahatlarını tedbir edeni, "Ne de bir yardımcı..." Allâhü Teâlâ hazretlerinin azabından kendilerine yardım e-decek ve kendilerini Allah'ın azabından kurtaracak bir veli ve yar¬dımcı bulamazlar

Peygamberler Meleklerden Üstündür

(Bâtıl bir iddia): Burada şöyle bâtıl bir iddia vardır: "Meleklerin peygamberlerden daha faziletli olduğunu sanan¬lar" bu âyet-i kerimeyi hüccet getirdiler. Ve dedilerki: -"Hıristiyanların Mesih İsa Aleyhisselâm'ı ubudiyet maka¬mından kaldırmalarının reddinde sevk edilen bu kavl-i şerifte, onun matuf olan, "Melâike-i mukarrebîn de.." (mukarrabin meleklerin) matufun aleyh olandan mertebece daha yüksek olması gerekir. Matufun aleyhte "Mesîh- İsa Aleyhisselâm'dır." Hatta meleklerin ibâdetten çekinmemeleri, İsa Aleyhisselâm'ın da ibâdetten çekinmemesini lazım kılar. cevap: (Bu bâtıl iddiaya şöyle) cevap verildi: Hıristiyanların küfürlerinin ana kaynaklarından biri, onların İsa Aleyhisselâm'ı ubudiyet rütbesine yükseltmeleridir.... 1 - Isa Aleyhisselâm'ın daha husûsî olması, 2- Babasız olarak doğmasıyla diğer insanlardan daha imti¬yazlı olması, 3- Gaybı bilmesi, 4- Ölüleri diriltmesi, 5- Hastaları iyi etmesi, 6- Semâya yükseltilmesi... 7-Ve bunlara benzer hallerinden dolayı; zikredilen Allah'a i-bâdet etmekten çekinmeme konusunda kendisinden daha yük¬sek bir dereceye sahip olan (melekler), İsa Aleyhisselâm'in Allah'a ibâdet etmekten çekinmemesinin kendisinin üzerine atfedildi. Çünkü melekler de; 1 - Babasız ve annesiz olarak yaratılmışlardır. 2- Beşerin bilmediğini biliyorlar, 3- Gaybten haberdârdırlar. 4- Makamları yüce göklerdir. 5- Sürekli ibâdetle meşguldürler, 6- Bu cihetten onların derecelerinin yüksekliğinde hiç kim¬senin niza etmesi yoktur. 7- Niza ancak, taat üzerine çok sevabın verilmesi cihetin¬den onun derecesinin yüksekliği konusundadır... "İrşâd da böyledir.

Te'vilât-i Necmiyye'den

Te'vilât-i Necmiyye'de "Melâike-i mukarrebîn de..." kavl-i şerifinin yanında buyuruldu: İsa Aleyhisselâm üzerine onlar için faziletçe zikredilenler; ancak onları zikretti. Kâfirlerin bazıları: -"Melekler, Allah'ın kızlarıdır!" dediler. Hıristiyanlar: -"Mesîh Allah'ın oğludur!" dediler Allâhü Teâlâ hazretleri de buyurdu: "Size erkek,O'na dişi öyle mi? Bu, öyle ise çok hayıfli bir tak¬sim!' Belki Allâhü Teâlâ hazretleri, zikrinin takdîmiyle Mesîh Aleyhisselâm'ı meleklerin üzerine faziletli kıldı. Çünkü Mesîh Aleyhisselâm, Allâhü Teâlâ hazretlerine oğullukla nispet edildi; melekler ise Allâhü Teâlâ hazretlerine, kız olmakla nispet edildiler. (Halkın örf ve âdetlerine göre) erkeklerin fazileti vardır. Erkekler, kadınlar (kızlar) üzerine takdîm olundu. Şu âyet-i kerimede de (takdîm edildiği) gibi: "Erkeğe, iki dişi payı kadar..." Bu âyet-i kerimede AHâhü Teâlâ hazretleri, erkekleri, dişile¬rin üzerine takdim etti. Yine Allâhü Teâlâ hazretleri, erkeğe iki pay; kadına bir pay verdi. Bu şundandır: Mesîh Aleyhisselâm'ın meleklerin üzerine bir fazileti vardır. Onun meleklerin üzerine olan fazileti çok büyük ve azametlidir. Buna delâlet eden ise Cabir (r.a.)'dan rivayet edilen şu sahih hadis-i şeriftir: Câbir el-Ensârî (r.a.) hazretlerinden rivayet olundu: Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Allâhü Teâlâ hazretleri, Adem Aleyhisselâm ve onun zürriyetini yarattığında melekler: -"Ya Rabbiî Sen onları, 1-Yiyorlar, 2- İçiyorlar, 3- Nikâh ediyorlar, 4- Biniyorlar, Olarak yarattığın gibi, dünyayı, onlar(a mahsus) kıl; âhireti de bizler için kıl (sadece bize mahsus et)" dediler. Allâhü Teâlâ hazretleri; -"Hayır! Ben, bizzat kudret elimle yaratıp, kendisine ruhum¬dan üflediğim bir mahlûkumu; kendisini yaratmak için ol" dememle oluveren (melekler) gibi kılmam" buyurdu.

Isa (A.) Daha Şerefli

Ben derim ki: İsa Aleyhisselâm'ın melekler üzerine olan faziletindendir ki: Isa Aleyhisselâm, Allâhü Teâlâ hazretlerinin Âdem Aleyhisselâm'a vermiş olduğu şerefi ve fazileti, kendisinde topladı... Çünkü Isa Aleyhisselâm, anne tarafından Adem Aleyhisselâm'ın zürriyetindendir... İsa Aleyhisselâm aynı zamanda meleklere mahsus olan şerefi de kendi nefsinde topladı. Zira Allâhü Teâlâ hazretleri, İsa Aleyhisselâm'ı yaratmak için meleklere söylediği 'jS "ol" emrini buyurdu. Böylece İsa Aleyhisselâm da oluverdi. Bundan dolayı, meleklerde bulunmayan şeref ve fazilet, İsa Aleyhisselâm'da vardır. Bunu anla! Te'vilât-ı Necmiyye'nin sözleri bitti.

İstinkâfın En Büyüğü

Bil ki: Allâhü Teâlâ hazretlerinin ibâdetlerinden istinkâf etmenin (çekinmenin ve kaçınmanın) en büyüğü şirktir. Onun tevhidinden yüz çevirmektir; amellerin aslı tevhîd ve iman olduğu gibi...

Kibir

Sonra bil ki kibir, kötülüklerin en büyüğüdür. Bundan dolayı bazı hadis-i şeriflerde kibir, imanın mukabili (karşılığı) olarak zik¬redildi. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Hardal habbesi miskâli kadar kalbinde kibir bulunan kişi, cennette giremez... Kalbinde miskâl-i zerre kadar imanı olanda cehennem ateşine girmez."

Kötü Alışkanlıklar:

Sa'dî (k.s.) buyurdular: Sana; 1-Şehvet, 2- Kibir, 3- Hırs, 4- Hased, kan ve cesedinde ruh gibi oldular. Eğer bu düşmanlar kuvvet kazanırlarsa; senin hükmünün başı olup; senin görüşlerini emirlerinin altına alırlar... (Nefis ve şeytan...)

Hikâye

Kadi'nın biri bir gün Ebû Yezîd el-Bestâmî (k.s.) hazretlerine geldi. Dedi ki: -"Biz sizin bildiklerinizi biliyoruz; ama tesirini bulamıyoruz (sizin gibi marifetin tesirinde kalamıyoruz)" dedi. Ebû Yezîd el-Bestâmî (k.s.) hazretleri ona: -"Bir miktar, ceviz al, kabını boynuna takl Sonra şehrin için¬de seslen: -"Bana bir tokat vuran herkese bir ceviz vereceğimi" diye bağır! Ta ki kabının içinde hiçbir ceviz kalmayıncaya kadar çarşı-pazarı dolaş! Bunu yaparsan; bildiklerinin (vaaz ve öğütlerin) tesi¬rini görürsün!" Bunun üzerine kadı efendi, böyle bir şeyi yapmak¬tan istiğfar etti. Allah'a tövbe etti. Ebû Yezîd-i Bestâmî (k.s.) haz¬retleri ona: -"Gerçekten sen günah işledin! Zira ben sana nefsinin kib¬rinden, gururundan kurtaracak şeyi öğretiyorum; sen ise ondan Allah'a tövbe ediyorsun!"

Yağmur Taşa Tesîr Etmez

Sa'dî buyurdu: Kimin öğüt vereni hemen yanı başında oldu. Hakkı işiten herkes ondan öğüt almaz. İlminle ahrazvâri vaazlar etme! Seni gönül darlığıyla dinleyenlere ilmin tesir etmez Zira yağmur yağdıran bulutların gürültüsü ve yağmur taşla¬ra hiç tesir etmez.

Tevazu ibâdettir

Akıllı kişiye düşen vazife (kibir ve gururdan kaçıp) mütevazı olmaktır. Çünkü yücelik ve yükselmek, tevazuunun içinde (giz¬ledir. Tevazu, ibâdetin en faziletlisidir

Kurân-ı Kerime Bağlanan Hidâyete Erer

Yüce Meali: Ey insanlar! Bakın; size Rabbimiz'den burhan geldi; size a-çık bir nûr indirdik...174 İmdi kimler Allah'a iman edip buna sarılırlarsa, yarın onla¬rı, taraf-ı ilâhîsinden mutlak bir rahmet içine koyacak, bir de fazl. Ve onları, doğru kendilerine varan bir yolun yolcusu ede¬cek. 175

Tefsiri şerifi:

Hitap, bütün mükellefler içindir. Olan; "Ey insanlar!"

(Bakın;) size burhan geldi;"
"Rabbimiz'den size indirdik.,."

Peygamber (s.a.v.) hazretlerinin vasıtasıyla... "Açık bir nûr."

Burhan ve Nûr

Burhan'dan maksat, mucizelerdir "Nûr"'dan maksat ise, Kur'ân-ı kerimdir Yani size aklî deliller ve naklî şahitler geldi. Sizin için artık bir özür ve illet kalmadı. Burhan, kişiyi matlûba götüren delildir.

Kuran'a Nûr Denilmesi

Kur'ân-ı kerime, "Nûr" adı verildi. Çünkü, Kur'ân-ı ke¬rim kalplerde iman nurunun olmasına sebeptir. Nur (ışık) ile eşya görüldüğü gibi Kur'ân-ı kerim ile de ilâhî hükümler beyân edil¬mektedir. İmdi kimler Allah'a iman edenler," Kendilerine gelen burhân'in şekliyle Allah'a iman eder, "Onasarılırlarsa," Kötü şeyleri emreden nefs-i emmârenin emirlerine uymak¬tan ve şeytanın vesvesesine tabi olmaktan kaçıp; Ona sanlırsa... "Yarın onları, taraf-ı ilâhîsinden mutlak bir rahmet içine koyacak," İman ve amelinin karşılığı kadar kendi rahmetinden ona se¬vap verecektir. Vacibin hakkını kaza için değildir. "Bir de fazl." Ona ziyâdeden bir de ihsanda bulunacaktır. Hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin kalbine doğmayan (aklına gelmeyen) nimetler, ihsanlar vardır . "Ve onları kendisine hidâyet verecektir." Allâhü Teâlâ hazretlerine... "Sırât-ı müstakime..." Sırât-ı müstakim , dünyada İslâm ve taattir. Âhirette ise cennet yoludur. Bu kavl-i şerif, ' "hidâyet verir" fiilinin ikinci mefûlüdür. "hidâyet verir" Mi, kendi basma iki mefûlü müteaddi olduğu gibi, (harf-i cerri) ile de ikinci mefûle müteaddi olur. (Meslâ:) "Onayolu hidâyet ettim" ve"Onayola gösterdim" denilir. "ona" kavl-i şerifi ondan hal olur. Üzerine takaddüm etti. Kendisinin üzerine tehir edilmiş olsaydı; o zaman (hâl değil de) sıfatı olurdu. Bu kavi-i şerifin manâsı: Allâhü Teâlâ hazretleri, kendilerine dünyada islâm taatı hi¬dâyet eder; âhirette de cennetin yolunu hidâyet buyurur. Allâhü Teâlâ hazretleri onları kendisine edâ edip sonlandırır....

Tasavvuf? Manâlar

Bu âyet-i kerimede şu işaretler vardır: Allâhü Teâlâ hazretleri, her peygambere bir burhan ve delil verdi. Onunla ümmetin üzerine hüccet ikâme etsin diye... Allâhü Teâlâ hazretleri Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'ın nefsini ondan burhan ve delil kıldı. Çünkü peygamberlerin burhanı kendi nefis¬lerinin gayrisinde eşyadaydı. (Meselâ:) Mûsâ Aleyhisselâm'ın bur¬hanını asada ve kendisinden on iki su fışkıran taşta idi... Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin ise, kendi nefisleri (varlıkları) külliyen bir burhan idi

Gözleri

Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin gözlerinin burhan olması hakkında şöyle buyurdular: -"(Cemaatle namaz kılarken) rükû ve secdelerde beni geç¬meyin! (İmamdan önce rükû ve secdeye varmayın). Muhakkak ki, ben sizleri önümde gördüğüm gibi (elbette) arkamda da gö¬rürüm!"

Basar (ve Görmesi)

Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin basar (ve görmesinin) bur¬hanını (şu âyet-i kerime beyân ediyor:) "Göz ne şaştı, ne aştı."

Burnu

Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin burunlarının burhan oluşu (hakikatini şu hadis-i şerif beyân ediyor:) Efendimiz (s.a..v) hazretleri buyurdular: -"Muhakkak ki ben. Yemen taraflarından Rahmanın nefesi¬ni görüyorum (kokluyorum)"

Dili

Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin mübarek dillerinin burhan (olduğunu şu âyet-i kerime beyân etmektedir:) "O necm'e kasem ederim indiği dem ki Şaşirmadı sahibi¬niz, azıtmadı da 2 Ve nevadan söylemiyor; 3 O sade bir vahiydir, ancak vahyolunur."

Üflemesi

Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin tükürüklerinin (ve üflemesi¬nin) burhan olması. (Sahabelerden Cabir r.a. hazretleri, Hendek günü bir kuzu kesip biraz hamur yapıp ekmek pişirip, Efendimiz s.a.v. hazretle¬rini ve beraberinde onun yanında bulunan beş-on kişiyi yemeğe çağırmayı düşündü. Gidip bu arzusunu Efendimiz s.a.v. hazretle¬rine iletti. Efendimiz s.a.v. hazretleri, Hendek kazmakta olan bü¬tün sahabelere seslendi: -"Ey Hendek ehlil Muhakkak ki Cabir bir ziyafet hazırladı. Haydi hazırlanın hep beraber (ona) gidiyoruz!" buyurdular... Hazret-i Câbir r.a. şaşırdı, utandı, kızardı. Çünkü onun hazır¬ladığı yemek beş-on kişilikti. En fazla yirmi kişilik olsun. Binden fazla olan Hendek ehline nasıl ziyafet verecekti? Bunun devamını Cabir r.a.'dan dinleyelim...) Câbir (r.a.) buyurdular: -"Hendek günü, Efendimiz (s.a.v.) hazretleri emrettiler: -"Hamurunuzu ekmek yapmayın ve kazanınızı da ben gelin¬ceye kadar kesinlikle indirmeyin!" Sonra Efendimiz (s.a.v.) hazretleri geldi. Hamura üfledi ve tükürüğünü sürdü, bereketlenmesi için dua etti. Sonra kazanın başına geldi. Üfledi, tükürüğünü sürdü ve bereketlenmesi için dua etti. Sonra Cabir (r.a.) hazretleri Allah adına yemin ettiler. Hepsi o yemekten yediler. Kendileri bin kişiydiler. Hatta hepsi doyup sofrayı terk ettiğinde ve oradan ayrıldıklarında bile hala kazanımız fokur fokur kaynıyordu ve taşmak üzereydi. Hamurumuz ise hâlâ eskisi gibiydi."

Tükürüğü

Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin tükürüğünün burhan oluşu: Hazret-i Ali (r.a.)'ın gözlerine tükürüğünü sürdü. Hazret-i Ali (r.a.)'ın gözleri ağrıyordu. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin tükürü-ğüyle gözleri, Hayber günü iyileşti.

Eli

Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin mübarek ellerinin burhan oluşu. Allâhü Teâlâ hazretleri buyurdu: "Sonra, onları siz öldürmediniz. Ve lâkin onları Allah Öldür¬dü. Attığın vakit de sen atmadın. Ve lâkin Allah attı... Hem de mü'minlere, tarafından, güzel bir imtihan geçirtmek için... Haki¬kat, Allah semîdir, alîmdir."

Taşların Teşbih Okuması

etti. Çakıl taşlan, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin elinde teşbih Şeyh Attâr (k.s.) buyurdular: (2/333) O zâti pak ve temiz olan Yüce Resul (s.a.v.) hazretleri, bütün zerrâtiyle davet ediyordu. Onun avucunda çakıl taşları, Allah'ı teşbih ediyordu.

Parmakları

Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin parmaklarının burhanı; E-fendimiz (s.a.v.) hazretleri, parmaklarıyla "ay"a işaret etti. Ay iki¬ye bölündü. Hatta "Hıra dağı" ayın iki parçasının arasında görül-dü O Ay'a işaret etti. Ay onun işaretiyle ikiye bölündü. Ayın ona muhabbeti vardı. Onun emriyle hareket etti.

Parmak Araları

Parmak aralarının burhan oluşu; Efendimiz (s.a.v.) hazretle¬rinin parmaklarının arasında su pınarları kaynardı. Hatta müba¬rek parmak aralarından akan sudan içildi. Büyük bir cemaat o sudan içti.

Sadrı (Mübarek Göğsü)

Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin mübarek sadırları (göğüsle¬rinin) burhanı; Efendimiz (s.a.v.) hazretleri namaz kıldıkları za¬man; ağlamadan dolayı, göğsünden kaynayan tencerenin sesine benzer bir ses işitilirdi.

Kalbi

Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin gözleri uyurdu; ama kalbi uyumazdı. Allâhü Teâlâ hazretleri buyurdu: "Gözün gördüğünü kalp tekzîb etmedi. " Şerh etmedik mi senin için bağrını 1 Ve indirmedik mi senden o bârınız -Kİ zar etmişti bütün zahrını-3 Ve yükseltme¬dik mi senin zikrini? 4 Demek ki zorlukla beraber bir kolaylık var! s Evet, o zorlukla beraber bir kolaylık var! 6 0 halde boşal-dın mı yine kalk yorul 7 Ve ancak rabbine rağbet et, hep Ona doğru "Ve hakikat bu (Kur'an), rabbul âlemin in şüphesiz bir tenzilidir 192 Onu Ruh-ı Emîn indirdi193 Senin kalbin üzerine ki o münzîrlerden olasın 194 Açık parlak Arabî lisan ile!195

Mi'rac

Bu burhanların misâlleri, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin ha¬yatında çoktur. Burhanların en büyüklerinden biri de Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin semâ'ya yükselmesi ve mirâc'a çıkmasıdır. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, "Kaabe kavseyn"i aştı. Baliğ oldu. Ve hatta "Ev ednâ"yi geçti. Bu, Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin bütün nefsinin külliyyen burhan olmasındandır...Kendisinden önce gönderilen peygam¬berlerin hiçbirine verilmeyenler, kendisine verildi. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine vahiy geldikten sonra Arap ve acemin (Arap olmayanların) en fasîhi oldu. Daha önce ümmî idi. Kitap nedir, imân nedir bilmezdi. Hangi burhan bundan daha kuvvetli, daha zahir ve daha açıktır? Allâhü Teâlâ hazretleri, onun sebebiyle bu ümmete ikram etti. Ve onlara minnet (iyilik) ve ihsanda bulundu.

Hakîkî İman

Onlardan kim, taklîdî iman ile değil de, Allâhü Teâlâ hazretlerinin nuruyla hakîkî iman ile iman ederse; sıfat âleminde kendisini inayet cezbeleri tutar. Eğer kendisine 1- Rahmet eder, 2- Fazilet verir, 3- Kötü sıfatlardan temizler, 4- Saf ve duru bir hale getirirse; 5- Ona Kur'ân-ı kerimin nuruyla hidâyet nasip eder, 6- Onun ahlâkiyle hakikî ahlaka sahip kılarsa; (işte o kişi,) Cenab-ı Allah'a yaklaşır...

Emir ve Yasaklar

Allâhü Teâlâ hazretlerine sarılmakla, sâlik, sırât-ı müsta-Kîmden (yürüyerek;) Kerim olan Allâhü Teâlâ hazretlerine varır... Bundan dolayı bidayette elbette kula ameller ve kazançlar lazım¬dır. Kul, ilâhî kitaplarda vârid olan emirlere, nebevi sünnetlerde varid olan sünnet-i seniyyeye mutlaka tabi olmalıdır. (Vefat edip) Allâhü Teâlâ hazretlerinin mahza fazl-ü keremine kavuşuncaya kadar ve müntehi oluncaya kadar devam etmelidir. Neticede o-nun işlerinde tasarruf eden Allâhü Teâlâ hazretleri olmuş olur. Bundan dolayı Efendimiz (s.a.v.) hazretleri dua ederken şöyle bu¬yurdular: -"Allâh'ım Göz açıp kirpmcaya kadar ve bundan daha az bir süre olsa bile beni nefsimin elinde bırakma!"

Mürîd'in Mezhebi

Bazı büyükler buyurdular: -"Mürid, mezhebi olmayan kimsedir." Yani mürid, (müctehidlerin ruhsatlarıyla değil, azimetleri ve) sözlerinin en meşakkatlisi ve bütün mezheplerin içinde en zoruyla amel eder. (Meselâ:) Mürid, eğer Safı mezhebinde ise, burun kanamasından veya kan aldırdığı zaman ya da herhangi bir yerinden kan çıkmasından dolayı bile, hemen abdest alır. Mürid, eğer Hanefi mezhebinde İse, kadına dokunduğu za¬man bile, hemen gidip abdest alır.

Bâtın Temizlenir

Bâtının (iç âlemin) nurlanmasi; ancak zikir, ibâdet ve marifetin nurlarıyla hâsıl olur. Buna hâlis olan ibâdet ta'yin olundu. Sen ibâdetlerini halis niyetle kemâl şekliyle edâ ettiğin ve sünnet-i seniyye üzere hizmet ettiğinde, kendisinden şehvetlerin habaset ve pisliğini izâle edip gidermek ve kötü ahlakları temiz¬lemekle bâtınını (ve kalbi) parlatıp temizlersin...

Zikir Ehli

Tevhîd amellerin en faziletlisidir. insanı saadete ulaştırır. Hadis-i şerifte buyuruldu: -"Muhakkak ki o dilleri, Allâhü Teâlâ hazretlerinin zikriyle ıs¬lak olanlar, (elbette) güler oldukları halde cennete girerler."

Kabir ve Neşr

Hadis-i şerifte buyuruldu: "Lâ ilahe illallah" (Allah'tan başka ilâh yoktur, diyen tevhid) ehline kabirlerinde vahşet (yalnızlık) yoktur. Neşrlerinde (kabirlerinden kalkarlarken de onlara yalnızlık) yok¬tur. Sayha anında sanki ben onlara bakıyorum. Onlar başlarının üzerinde toprağı silkeliyorlar. Ve; "Bizden hüznü gideren o (yüce) Allah'a hamd olsun" diyorlar. Muhakkak ki bizim Rabbimiz elbette gafur ve şekûrdur. Bu hadis-i şerife göre, meşâyih-i kiram bu âyet-i kerimeyi te'vil ettiler. "Hoş memleketin nebatı, Rabbinin izniyle çıkar. Fenasının ise, çıkmaz; çıkan da bir şeye yaramaz. Şükredecek bir kavim için, âyetleri böyle tasrîf ederiz..." Allah'ım! Bizleri, zikredenlerden ve şükredenlerden eyleî Biz¬leri gafillerden eyleme! Amin!

Kelâle'nin Mirası

Yüce Meali: Senden fetva istiyorlar. De ki: Allah size Kelâle (babası ve çocuğu olmayan) hakkında şöyle fetva veriyor: "Bir kişi ölür, çocuğu yok; bir kız kardeşi var. Buna terekesinin yansı. 0 da buna vâris olur, Bunun çocuğu yoksa. Eğer iki kız kardeşi varsa, bunlara onun terekesinden üçte ikisi... Eğer erkekli dişili kar¬deşleri varsa, o vakit erkeğe iki dişi payı kadar." Şaşırıyorsunuz diye Allah size beyan buyuruyor. Allah her şeye alimdir.176

Tefsiri- Şerifi:

"Senden fetva istiyorlar." Senden "Kelâle" hakkında fetva istiyorlar.

"De ki: Allah size Kelâle (babası ve çocuğu olmayan) hakkında şöyle fetva veriyor."
mübhem (ve kapalı) olan bir şeyi beyan etmek ve müşkili açıklığa kavuşturmaktır.

"El-Kelâle" aslında "Acîz ve zayif düşmüş, gücü ve kuvveti kaybolmuş" manâsında masdardir. O da, eşyadan kuvve¬tin gitmesi ve gücün kayıp olması, demektir. Daha sonra, baba ve çocuk cihetinin dışında olan akrabalık için istiare yoluyla kullanıldı. (Bu manâda istiare; baba ve evlâdın dışında olan akrabalara) ak¬rabalığın izafeti zayıf olmasından dolayıdır. siılkiı "Kelâle" kelimesi, vefat edip, geride baba ve evlât bı¬rakmayan kişiler hakkında kullanılır. Ve geride kalan (mirasçıların arasında) evlâdı ve babası olmayan kişiye denilir. Burada dıikîı "Kelâle"den murad, İkinci manâdır. Yani vefat edip, kendisine anne ve babası mirasçı olmayan veya evlâdından biri kendisine mirasçı olmayan, kişi demektir.

Sebeb-i Nüzul

Rivayet olundu: Cabir bin Abdullah (r.a.) hazretleri, hastalandı. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, kendisini ziyaret etti. O: -"Ya Resûlallâh (s.a.v.)! Ben kelâleyim yani geride ne bir evlâd bırakıyorum ve ne de anne ve babal Malım konusunda nasıl yapayım?" dedi. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu.

Kız Kardeş Varis Olur

"Bir kişi ölür..." (2/334) istinaf cümlesidir. Fetvayı açıklamaktadır. "Kişi" kelime¬si, mezkûr ve kendisini tefsir eden fiille merfu'dur. Ve şu kavl-i şerif ise: "Çocuğuyok...." Onun sıfatıdır... Yani kişi ister erkek ve ister kız olsun evlât-siz olarak vefat ederse, demektir. "Bir kız kardeşi var." Bu cümle, "Çocuğu yok...." Kavl-i şerifinin üzerine matuftur. Veya hâl cümlesidir. Kız kardeşten murad, sadece anneden olan kız kardeş de¬ğildir. Çünkü onun için sadece südüs (altı-bir 1/6) payı vardır.

Kelâle Durumunda

"Buna terekesinin yarısı..." Ferâiz ile... Diğerleri ise asabenindir. Eğer asabesi yok i-set redle hepsi onundur.

Kız Kardeşine Varis Olur

O"Bu farz edilen erkek kişi, "Buna vâris olur,"

Bu sözü edilen kız kardeşine varis olur. Kendisi kalmakla kız kardeşi vefat ederse... "Eğer bunun (kız kardeşin) çocuğu yoksa." İster erkek, isterse kız olsun... Burada erkek kardeşin kız kardeşe varis olmasından murad, bütün malını korumak içindir. Bunun (erkek kardeşin kız kardeşe varis olmasının) şartı, kız kardeşinin hiç evlâdının (evlâdının evlâdının külliyen olmaması¬dır. Yani asla mirasçısı yoktur, demektir. Çünkü kız çocuğunun bulunmasıyla mirasçının varlığı tahakkuk etmiş olur.

Kız Kardeşleri Çoksa

' Oü "Eğer iki kız kardeşi varsa..." Birinci şartın üzerine atıftır. Kız kardeşler iki veya daha fazla olurlarsa... "Bunlara onun terekesinden üçte ikisi..."

İsneteyn

Zamir, kardeşlik ile mirasçı olana râcidir. Müennes ve tesniye gelmesi ise manâ itibariyledir.

"İki iseler..."fiilinin sonunda bulunan) tesniye elifi tesniye manâsına delâlet ettiği halde, {iki kız kardeş manâsı anla¬şıldığı halde) burada ayrıca "iki kişi" kelimesinin zikredilmesi; hükmün değişmesinde itibâr edilenin sayı olduğunu, küçüklük veya büyüklüğün olmadığını tembih içindir. (Kız kardeşin bir haf¬talık, diğeri de kırk yaşında olsa bile yine ikisi birbirine eşit pay alırlar...)  

Kelâleye Mirasçı Karışıksalar

"Ve eğer varsalar..." Kardeş yoluyla (kelâleye) mirasçı olanlar.

"Kardeşler,"

Karışık iseler, "Erkekli ve dişili..."

"Kardeşler," kelimesinden bedeldir. Bunun aslı,

"Eğer onlar erkek ve kız kardeşler varsalar..." şeklinde olmasıydı. Müzekkerin müennes üzerine galebesiyle "kız kardeşler" kelimesi hazfedildi...)

"O vakit erkeğe vardır." Onlardan...

İki dişi payı kadar." Terekeyi ta'sîb yolu üzere taksim ederler. Bu âyet-i kerime, Allah'ın kitabında ahkâm hakkında nazil olan son âyet-i kerimedir

Ferâiz

Rivayet olundu: (Hazret-i Ebû Bekir) Sıddîk (r.a.) hutbede buyurdular: Muhakkak ki Allâhü Teâlâ hazretlerinin Nisa sûresinde ferâiz konusunda ilk indirdiği âyet-i kerimeler; 1- Evtâd, 2- Koca, 3- Karı, 4- Ana bir kardeşlerdir. Nisa sûresinin son âyet-i kerime¬sinde ise; 5- Ana baba bir kardeşler. 6- Veya baba bir kardeşlerdir.... Enfâl sûresinin sonunda beyân edilenler ise, 7- Zevi'l-Erhâmdır,..

Beyânın Hikmeti

"Allah size beyan buyuruyor." 1 - Kelâlenin hükmünü beyan ediyor. 2- Hükümlerini, 3- Şeraitini beyân ediyor... 4- Miras, ferâiz ve kelâlenin cümlesinde olduğu ilâhî ahkâmı size açıklıyor; çünkü:

"Şaşırıyorsunuz..."

Bu konularda sapıtmanızı istemediği için size açıklıyor. Bu cümle muzâf in hazfı üzerine mefûrü lehtir. Bu, "şaşırmamanız için" kavli şerifinin takdiriyle (v) lâ-i nâfiyenin hazfmden daha şâyidir, daha çok kullanılıyor.

 "Allah her şeye..."

Bütün eşyayı, sizin hayatlarınız ve ölümlerinizin durumların¬da kendisine taalluk ettiği hallerinde cümlesinde olduğu her şeyi tam olarak;

"Alimdir."

İlimde mübalağa derecesindedir. Allâhü Teâlâ hazretleri, si-zin maslahat ve menfaatinize olan şeyleri size beyan ediyor

Tasavvufî Manâlar

Bu âyet-i kerime'de (şunlara) işaret edildi: Allâhü Teâlâ hazretleri, terekelerin taksimini yapmayı; Pey¬gamber Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine bırakmadı. (Kendisi tak¬sim etti Halbuki Allâhü Teâlâ hazretleri, islâm dininin erkânı olan; 1- Şahadet kelimesini, 2- Namazı, 3- Zekâtı, 4- Orucu 5- Haca; Beyân etmeyi Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine bırakmakla be¬raber... Ve şerîatın hükümlerini tayin ve beyan etmeyi de Efendi¬miz (s.a.v.) hazretlerine bıraktı ve; "Bir de Peygamber size her ne emir verirse tutun, nehy et¬tiğinden de sakinini" buyurdu. Yine Allâhü Teâlâ buyurdu: "Ve biz sana da bu zikri indirdik ki kendilerine indirileni insanlara (açıklayıp) anlatasınî Allâhü Teâlâ hazretleri, terekenin (mirasın) taksimini kendi nefsinin velayetine verip kendisi yaptı. Efendimiz (s.a..v) hazretleri buyurdukları gibi: -"Muhakkak ki Allâhü Teâlâ hazretleri, (mirasın taksiminde) hiçbir mukarreb melek ve mürsel nebiyye razı olmadı. Terekelerin taksimini kendisi üstlendi. Ve her hak sahibine hakkını verdi. İyi biliniz ki vârise (artık) vasiyet yoktur."

Terekenin Taksimatı

Tereke (ve mirâs'in) taksimini Habib-i edibine bırakmadı. (Bunun bir çok sebepleri vardır:) 1- Dünya insana süslü gösterilmiştir. 2- insan dünyanın süsüne esirdir. 3- Tabiatı İcabı mal insanın çok sevdiği şeydir. 4- Nefislerin cibilliyeti aşın cimrilik üzerinedir. 5- Eğer terekelerin taksimi, 6- Hak sahipleri ve alacakları miktar hakkında nass (Kur'ân-ı kerimin âyetleri olmasaydı; 7- Mirasın taksimi Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine bırakılmış olsaydı; 8- 0 zaman elbette şeytan bazı kişilerin kalbine Efendimiz (s.a.v.) hazretlerinin nefretini ve düşmanlığını koyardı. 9- Bu da (pek çok kişi için) küfür olurdu.... Hadis-i şerifte buyuruldu: Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: -"Sizden biriniz mü'min olmuş olamaz; tâ ki ben, ona, nef¬sinden, malından, evlâdından ve insanların hepsinden daha sevgili olmadıkça...(Beni her şeyden daha çok sevmedikçe iman etmiş olamaz)" Huneyn günü bazı "Ensâr" gençlerinin kalblerinde mal sev¬gisi vaki olduğu gibi...

Şeytanın Fitnesi

Hüneyn günü, Allâhü Teâlâ hazretleri, peygamberi (s.a.v.) hazretlerine Hevâzin kabilesinin ganimetini nasîb ettiğinde, Efen¬dimiz (s.a.v.) hazretleri, Hevâzin kabilesinin ganimet mallarından, Kureyş'e bol bol dağıttı. Hatta Kureyş'lilerden birine yüz deve verdiği oldu. Bunun üzerine Ensâr'ın bazıları: -"Allâhü Teâlâ, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'ı bağışlasın! Bi¬zi terk etti. Halbuki bizim kılıçlarımızda hâlâ düşmanın kanı dam¬larken... (0 malı Kureyş'lilere veriyor...) dediler. (2/335) Enes (r.a.) buyurdular: -"Ensâr'm konuşmaları. Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine iletil¬di. Efendimiz (s.a.v.) hazretleri Ensârı deriden yapılmış bir çadırın altında topladı. Ensâr'dan oraya toplanmayan hiçbir kimse kal¬madı. Ensârın dışında da kimse yoktu o çadırın altında... Hepsi toplandıklarında Efendimiz (s.a.v.) hazretleri onlara geldi. Ve şöyle buyurdular: -"Sizden bana ulaşan haber (in aslı) nedir?" Ensâr (r.a.) hazerâti buyurdular: -"Ya Resûlallâh (s.a.v.)F Bizim re'y (ve görüş) sahiplerimiz (olgun ve yaşlılarımız) bir şey söylemediler? Ama aramızda yaşlan genç olan bazı insanlar, şöyle şöyle söylediler..." (Ve onların söyle¬diklerini bildirip özür beyân ettiler..) Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, o sözleri söyleyenlere şöyle bu¬yurdu: -"Ben küfürden yeni dönmüş bazı kişileri İslâm'a ısındırmak için kendilerine mal veriyorum!" Veya şöyle dedi: -"İslâm'a ısınmalarını istediğim kişilere mal veriyorum! Siz râzi olmaz mısınız ki, insanlar mallarla memleketlerine dönsünler, sizler de Resûlullah ile evlerinize dönün? Vallahi sizin kendisiyle döndüğünüz onların kendisiyle döndükleri (mallardan çok) hayır¬lıdır!" Ensâr: -"Evet! Ya Resûlallâh (s.a.v.)! Biz râzî olduk!" dediler Böylece Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, şeytânın bazı genç ensârin kalbine koymuş olduğu vesveseyi bu iltifatlarla izâle edip giderdi. Eğer terekenin (ve mirasın) taksîmi Efendimiz (s.a.v.) hazretlerine bırakılmış olsaydı; elbette ta âhir zamana kadar bu ümmetin nefislerine şer ve fitne koymaya çalışır, mecali olurdu. Bu durumda özür bütün halka bulaştığı için onların nefislerini hayât halinde ve ölümden sonra bile izâle etmek ve temizlemek mümkün olamazdı. Allâhü Teâlâ hazretleri, mirasın nasıl taksim edileceğini üzerine aldı. Kitabında kimlerin ne kadar pay alacağını ve alamayacağını beyân etti. Çünkü o her şeyi bilendir. O kullarına karşı gafur ve rahîmdir. Ne güzel buyurmuşlar: İlim ile bir zerre, kapalı ve gizli kalmadı. Ki o zerre için nasihat edilsin ve o da öğütle yapılsın. Hepsi buyuruldu ve geri kalan yakın olan rahmettir. Sen yalvar, o yakaranların davetine icabet eder. Nass (Kur'ân-i kerim) mirâs'ın miktarlarını kesin beyân etti. Fazla olarak da zevi'I-erhâm denilen yakınlar arasında husûmetin maddelerini ve sebeplerini ortadan kaldırmak; mirasta kadınlara rahmet olsun ve onların çalışmaktan acziyetlerinden dolayı halle¬rini beyân etti. Erkeklerin, kadınlardan faziletli kılınması, akılları¬nın ve dinlerinin noksanlıklanndandır... Allâhü Teâlâ hazretleri, mü'minlerin, Efendimiz (s.a.v.) hazretleri hakkında sû-i zanna kapılmamaları ve şaşırmamalan için miras konusunda her şeyi beyân etti. Ve buyurdu gibi: "Şaşırıyorsunuz diye Allah size beyan buyuruyor. Allah her şeye alîmdte'vilât-ı Necmiyye'de de böyledir. Sahibinin üzerine kudsî nefehât ve kudsî berekât olsun. Nisa sûresi, bin doksan dokuz (H.1099) yılının Cemâziye'l-âhir ayının ortalarında tamam oldu. Bunu "El-Mâide" sûresi takip eder.


Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.