OHAL Komisyonunun Ret Kararına Karşı Açılacak

İptal Davasına Dair Açıklamalar


31 Mayıs 2018

1. Bu açıklamalar, kamu görevinden bir KHK ile çıkarılan, bu hususta OHAL
Komisyonuna başvuru yapan ve başvuruları Komisyonca reddedilen bireyleri
ilgilendirmektedir.


2. 17 Temmuz 2017 tarihinden itibaren başvuruları kabul eden OHAL Komisyonu
Kasım 2017 tarihinden bu yana ret kararları vermeye başlamıştır. Bu ret
kararlarına karşı süresi içerisinde (60 gün) Ankara İdare Mahkemesi önünde
iptal davası açma hakkınız bulunmaktadır.


3. İptal davasına dayanak olmak üzere bir iptal dava dilekçesi hazırlanmış olup, bu
dilekçe  yayınlanmıştır.


4. OHAL Komisyonu, her ne kadar ve özellikle insan hakları ihlallerini giderme
amacıyla da kurulmuş olsa da,
verdiği ilk kararlarda Komisyonun bu türden bir
kaygısının olmadığı açıkça anlaşılmaktadır. Komisyon kararları bu şekilde
devam eder ve ileri aşamalarda da insan hakları ihlalleri giderilmezse, bir süre
sonra iç hukuk yolları tüm başvurucular açısından etkisiz hale dönüşür ve
(başvuruları Komisyon önünde derdest olanlar dâhil) herkesin yeniden AYM ve
AİHM’ye başvuru hakları doğar. İleride AYM ve AİHM önünde insan hakları
ihlalleri konusunda olumlu sonuç alabilmek amacıyla, örnek dava dilekçesinde
özellikle insan hakları ihlallerine vurgu yapılmıştır. Dava dilekçesinde uygun
olmadığını düşündüğünüz cümleleri değiştirebilirsiniz.


5. Bu dilekçeyi süresinde mahkemeye sunarak, iptal davası açmanızda yarar vardır.
Bu dava ret kararı ile sonuçlanırsa, bu kez Ankara Bölge İdare Mahkemesine
istinaf başvurusunda bulunmak gerekecektir. İleride bu hususta da örnek bir
dilekçe hazırlanıp yayınlanacaktır. Daha sonra ise Danıştay’a temyiz başvurusu
ve Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yapmak gerekecektir. Son olarak
AİHM’ye başvuru yapılabilecektir. Aşama aşama tüm bu hususlarda örnek
başvuru metinleri hazırlanıp internette yayınlanacaktır.


6. Ekteki dava dilekçesini baştan sona okuyunuz; sizi ilgilendirmeyen, örneğin
Bylock gibi hususlar varsa, onları dilekçeden çıkarabilirsiniz; ancak OHAL
Komisyonu kararında yer verilen gerekçelerde Bylock gerekçesine dayanılmışsa
bu durumda, söz konusu açıklamaları dilekçede koruyunuz.


7. Dava dilekçesinin özellikle ilk sayfasındaki boşlukları doldurunuz; davalı kurum
olarak, OHAL Komisyonu kararının ilk sayfasında yazılı olan kurumu yazınız.
Örneğin, “Çalışma Bakanlığı” gibi.


8. Dilekçenin son sayfasına tarih ve imza atmayı unutmayınız. Daha sonra ekleri
ekleyiniz.


9. Dilekçede duruşma talebinde bulunuldu. Mahkeme duruşma talebini kabul etmiş
olsa da duruşmaya gitme zorunluluğu yoktur. Talep kabul edilirse duruşmada
sözlü olarak davanın kabul edilmesi gerektiğini anlatabilirsiniz


10. Dilekçe Adli Yardım talepli olarak hazırlandı. Adli Yardım talebinin kabul
edilmesi için çalışmadığınıza, mali durumunuzun iyi olmadığına dair temin
edebildiğiniz belgelerin dilekçe ekinde sunulması gerekir.

11. Tüm belgelerin birer fotokopisini ve yaptığınız masraflara dair belgelerin de
birer örneğini mutlaka saklayınız.


12. 60 günlük dava süresi, OHAL Komisyonu kararının size tebliğ edildiği tarihten
itibaren işlemeye başlar. Süreyi kaçırmayınız.


13. Eğer Ankara dışında ikamet ediyorsanız, bulunduğunuz il adliyesinden Ankara
İdare Mahkemesine gönderebilirsiniz.


14. Maddi ve manevi tazminat talepleri bu davayla birlikte istenmeyecek. Bu
davanın konusu sadece OHAL Komisyonu kararının iptalidir.




BU DİLEKÇE, İDARE MAHKEMESİ TARAFINDAN
DİLEKÇELERİ REDDEDİLENLER İÇİNDİR.

ANKARA (19.) İDARE MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA
Adli yardım ve duruşma taleplidir 1

Davacı : … …
T.C. Kimlik No : …
Adresi : …

Davalı Kurum : …
Adresi : …

Konu :[düzenle | kaynağı değiştir]

OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonunun verdiği …/…/2017 tarih
ve 2017/… karar no.lu kararın iptaline dair dava dilekçesi
Tebliğ Tarihi : OHAL Komisyonunun bahse konu ret kararı …/…/2017 tarihinde
tebliğ edilmiştir. (Ek 1)


Açıklamalar :
[düzenle | kaynağı değiştir]


Ankara 19. İdare Mahkemesinin 2018/ E - 2018/ K sayılı kararı ile dava dilekçesi
reddedilmiş olup, süresi içerisinde usule uygun dava dilekçesi ile yeniden dava açmak
zorunda kalınmıştır. (Ek:1 İdare Mahkemesi Kararı)
Dava Konusu Olayların Kısa Özeti
1- 21 Temmuz 2016 tarihinde ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) döneminde
çıkarılan …/…/2016 tarih ve … sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile
kamu görevinden çıkarıldım.(Ek 2) Bu işlemine karşı şahsım/vekilim tarafından
…/…/2017 tarihinde 2017/… başvuru numarası ile Olağanüstü Hal İşlemleri
İnceleme Komisyonuna (OHAL Komisyonu) başvurulmuştur. (Ek 3) OHAL
Komisyonu, …/…/2017 tarih ve 2017/… karar no.lu kararıyla başvuruyu
reddetmiştir. (Ek 4) OHAL Komisyonuna yapılan başvuruda aşağıda açıklanan insan
hakları ihlallerinin de giderilmesi talep edilmiş, ancak bu talepler incelenmeden,
gerekçesiz şekilde reddedilmiştir. Oysa Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarına
göre OHAL Komisyonu özellikle insan hakları ihlallerini gidermek amacıyla
1 Bu dilekçe, kamu görevinden çıkarılmış ve hiçbir geliri kalmamış bireylere etkin hukuki yardım
sunma amacıyla, bazı hukukçu ve insan hakları aktivistlerince tamamen karşılıksız olarak
hazırlanmıştır. Bu dilekçe ve dilekçede kullanılan argümanlar ifade özgürlüğü (AİHS m. 10), sanık
hakları (özellikle AİHS m. 6/3) ve mahkemeye etkin şekilde erişim hakkının (AİHS m. 6/1) kapsamı
ve koruması altındadır.

2 / 48

kurulmuştur. Gerekçeleri aşağıda açıklandığı gibi, bir OHAL KHK’sı ile doğrudan
kamu görevinden çıkarma işlemi birçok açıdan insan haklarını açıkça ihlal etmiş
olup, komisyon tarafından gerekli değerlendirmeler yapılmadığı ve açıkça hukuka
aykırı bir karar verildiği için OHAL Komisyonu ret kararının iptali amacıyla işbu
dava açılmıştır.

Giriş
2- 15 Temmuz 2016 tarihli menfur darbe girişimi sonrası, 21 Temmuz 2016
tarihinde ülke genelinde olağanüstü hal (OHAL) ilan edilmiştir. OHAL döneminde
çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerle (OHAL KHK’ları), terör örgütlerine üye,
mensup, iltisaklı veya irtibatlı olduğu iddiasıyla yüz binden fazla kişi kamu
görevinden sürekli olarak çıkarılmıştır. Bu duruma, 15 Temmuz 2016 tarihli darbe
girişiminin neden olduğu herkesçe bilinmektedir.
3- Darbe girişiminin, 2014 öncesi “Cemaat, Hizmet, Gülen Hareketi” gibi
isimlerle anılan ve 26 Mayıs 2016 tarihli Milli Güvenlik Kurulu (MGK) kararı ile
“FETÖ/PDY” ismi altında terör örgütü ilan edilen yapıya mensup askerlerce
gerçekleştirildiği açıklanmıştır. Bu açıklamaya dayalı olarak, darbe girişimi ile ilgisi
olmayan on binlerce kişi, söz konusu oluşumla 26 Mayıs 2016 tarihinden önce bir
şekilde ilişkisi olduğu iddiasıyla, minimum anayasal güvencelere saygı
gösterilmeden kamu görevinden çıkarılmıştır.
4- Şahsım da bir OHAL KHK’sı ile aynı gerekçelerle kamu görevinden
çıkarılanlar arasındadır. Bahse konu KHK ile şahsıma ağır bir suçlama isnat edilmiş
(terör örgütü üyeliği) 2 ve sonuçları sivil ölüm oluşturur şekilde kamu görevinden
çıkarılma cezası ile cezalandırılmış bulunmaktayım. AİHM kararları dikkate
alındığında, bu yaptırım ceza hukuku anlamında bir ceza olup, ceza yargılamasındaki
tüm güvencelere uygun bir yargılama sonucu uygulanmalıdır. 3 Bu durumun
gerekçeleri aşağıda detaylı açıklanmış olup, kısaca, bu davada özellikle ceza hukuku
ilkeleri ve güvenceleri dikkate alınarak yargılama yapılmalı ve karar verilmelidir.
5- Bilindiği gibi, terör örgütü üyeliği suçu ancak kasten işlenebilen bir suç
olup, bu suç taksirle işlenemez. Bu suç ile suçlanabilmek için “kişinin bu türden bir
örgüte, terör örgütü olduğunu bilerek ve isteyerek yardım etmesi veya üye olması”
gerekir. Terör örgütüne üye olabilmek için, ortada her şeyden önce bir terör
örgütünün bulunması gerekir. Buna ek olarak, üyelikle suçlanan kişinin, önceden
terör örgütü olduğu bilinen oluşuma üye olduğunu gösteren iradi faaliyet ya da
eylemlerinin hukuka uygun olarak elde edilmiş delillerle ortaya konması gerekir.
Kısaca, terör örgütü üyeliği suçlaması taksirle işlenebilen bir suç olmadığı için,
bireylerin bu suçla suçlanabilmeleri açısından kasten bir oluşuma, terör örgütü

2 OHAL KHK’larında her ne kadar “terör örgütüne mensup, iltisaklı ya da irtibatlı olduğu
değerlendirilenler” ifadesine yer verilmiş olsa da, Avrupa Konseyi organlarının belirttiği gibi, bu
kavramlar son derece muğlak olup, ekli listelerde kimlerin mensup (üye), kimlerin iltisaklı veya
irtibatlı olduğu belirtilmediği için, OHAL KHK’ları ile kamu görevinden doğrudan çıkarılanlar
esasında “terör örgütü üyeliği” ile suçlanmaktadır.
3 AİHM’ye göre, “bir kamu görevlisinin (sadece) uzunca bir süre bazı meslekleri icra etmekten men
edilmesi ceza hukuku anlamında bir ceza olup, AİHS’nin 6. maddesindeki tüm güvenceler (AİHS m.
6/1, 2 ve 3) bu olaya uygulanır” (AİHM, Matyjek v. Polond).

3 / 48

olduğunu bilerek yardım etmeleri veya üye olduklarını gösteren eylemlere
girişmeleri gerekir.
6- Tarafımca bu dilekçede ileri sürdüğüm iddialar açısından öncelikle bazı
somut olay ve olguların bilinmesi ve bu olay ve olgular ışığında davanın incelenerek
karara bağlanması gerekir. Bu nedenle, aşağıda öncelikle bazı somut olaylara yer
verilmiş ve bu olayların değerlendirmesi yapılmıştır. OHAL Komisyonunun fiilen
başvuruları almaya başladığı 17 Temmuz 2017 tarihine kadar, geçmişte ihlali
gerçekleşmiş olan insan hakları ihlallerine yer verilerek bu ihlallerin giderilmesi
OHAL Komisyonundan talep edilmiştir. Ancak OHAL Komisyonunun verdiği
kararlardan anlaşıldığına göre, OHAL Komisyonu’nun bir KHK ile kamu görevinden
çıkarma işlemi ile yaşanan insan hakları ihlallerini giderme gibi bir inceleme
yapmadığı anlaşılmaktadır. Bu nedenle, Anayasa Mahkemesi ve AİHM’in OHAL
Komisyonunun insan hakları ihlalleri açısından yetkili olduğu ve bu ihlallerin
öncelikle OHAL Komisyonunca giderilmesi gerektiği yönündeki kararlarının gereği
yapılmamış ve insan hakları ihlallerine ilişkin talepler gerekçesiz şekilde
reddedilmiştir. İkinci olarak, aşağıda insan hakları ihlallerine yer verilerek, bu
ihlaller OHAL Komisyonunca giderilmediği için, şahsım hakkında verilen OHAL
Komisyonu kararının iptali gerekmektedir. Son olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin
taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve Birleşmiş Milletler Medeni
ve Siyasi Haklar Sözleşmesi (BM MSHS) ile Anayasada (AY) öngörülen hükümlere
aykırılık nedeniyle OHAL Komisyonu kararının (daha geniş bir ifade ile tarafıma ilk
andan itibaren uygulanan işlemlerin) iptali gerekmektedir. Sonuç olarak OHAL
Komisyonu kararının iptali amacıyla bu dava açılmıştır.


I- DAVA DİLEKÇESİNDE İLERİ SÜRÜLEN TALEPLERE DAYANAK
OLAN BAZI OLAYLAR VE OLGULAR
[düzenle | kaynağı değiştir]


A) Non bis in idem kuralı ve kamu görevine girme hakkı (AY m. 70)
7- Yukarıda belirtildiği gibi, tarafıma terör örgütü üyeliği suçlaması yapılarak
sonuçları ölünceye kadar kamu görevinde çalışamama gibi son derece ağır bir ceza
verilmiştir. Suçlamaların niteliği (terör örgütü üyeliği) ve cezanın ağırlığı (ölünceye
kadar kamu görevinde çalışamama) dikkate alındığında, bu ceza, AİHS’nin 6.
maddesi anlamında (ceza hukuku anlamında) bir ceza olup, somut olayda ceza
hukukuna ilişkin tüm güvenceler uygulanır (AİHM, Engel and others v. The
Netherlands, Öztürk v. Germany, Matyjek v. Polond). Eş ifade ile, somut olayda idari
bir ceza söz konusu olmayıp, şahsıma ceza hukuku anlamında bir ceza
hükmedilmiştir. Dolayısıyla, mahkemeler ceza hukukuna ilişkin tüm güvencelere
(AİHS m. 6, 7 ve Ek 7. Protokol m. 4 gibi) uygun olarak karar verilip verilmediğini
inceleyerek yargılama yapmak zorundadır.
8- Tüm yargı organlarınca malum olduğu üzere, 28 Şubat Süreci olarak bilinen
süreçte “Gülen Hareketi” isimli oluşumun lideri Fetullah Gülen hakkında terör
örgütü kurma ve yönetme suçlamasıyla kamu davası açılmış, bu davaya Ankara 11.
Ağır Ceza Mahkemesi bakmıştır. Dava sonucunda verilen beraat kararı Yargıtay 9.
Ceza Dairesi tarafından onanmış ve söz konusu karar 2008 yılında Yargıtay Ceza
Genel Kurulu tarafından da onanarak kesin hükme dönüşmüştür. AİHS’ye Ek 7
No.lu Protokolün 4. maddesinde korunan non bis in idem ilkesi 4 gereği, 2008 yılında
4 Türkiye Cumhuriyeti AİHS’ye Ek 7 No.lu Protokolü Nisan 2016’da onaylamıştır. Bu onay belgesi
Avrupa Konseyi’ne Ağustos 2016 tarihinde bildirilmiştir. Non bis in idem ilkesi ayrıca BM MSHS’nin
14/7 hükmünde de korunmakta olup, Türkiye Cumhuriyeti bu Sözleşme ile uzun zamandır bağlıdır.

4 / 48

kesinleşen dosyada incelenen olaylar, olgular ve iddialar suç oluşturmadıkları için,
daha sonraki yargılamalarda bireyler aleyhine kullanılamaz (AİHM, Büyük Daire
(BD), Grande Stevens and others v. Italy, § 277). Non bis in idem kuralı gereğince,
2008 yılında kesinleşen dosyada incelenen olaylar, olgular ve iddialar, kesin hükme
dönüşmüş bir beraat kararının konusunu oluşturdukları için, yargı organları
tarafından bir daha tartışma konusu yapılamaz. Kesin hükmün etkisi gereği, aynı olay
ve olgular daha sonraki suçlamalara konu yapılamaz. Aynı faaliyetler veya
suçlamalar gerekçe gösterilerek, kişiler hakkında soruşturma açılamaz; yargılama
yapılamaz ve yeni bir ceza ya da yaptırım uygulanamaz. 5 Bu durum hukuk devleti
ilkesi (the rule of law) ve hukuki güvenlik ilkesinin (legal certainty) bir gereğidir.
2008 yılında kesinleşen dosyadaki en önemli suçlama “devlette kadrolaşma” olup, bu
durumun suç olmadığı kesinleşen bir yargı kararıyla tespit edilmiştir.
9- Anayasanın 70. maddesi 6 gereği her Türk vatandaşı, liyakat hariç, hiçbir
ayrımcılığa tabi tutulmadan kamu görevine girme ve çalışma hakkına sahiptir.
Kadrolaşma suç olsa, Türkiye’de bu suçu işlemeyen siyasi ya da toplumsal grup
neredeyse yoktur. Herkesin bildiği gibi, Türkiye’deki siyasi ve toplumsal
cereyanların neredeyse tamamı devlette kadrolaşmaya çalışmaktadır. Ak Parti, CHP,
ve MHP dâhil tüm siyasi partiler ve irili ufaklı cemaat, tarikat, hareket, kulüp, grup
ya da oluşum, devlette kendine yakın insanların görev alması için gayret sarf
etmektedir. İngiliz Parlamentosu Dış İlişkiler Komitesi, Türkiye’deki 15 Temmuz
2016 tarihli darbe girişimine dair hazırladığı raporda, paralel devlet iddiaları
konusunda Kemalistlerin de Ak Partililerin de paralel devlet oluşturduklarını ifade
etmiştir. Doğu Perinçek, 7 Haziran 2016 tarihli Yeniyüzyıl Gazetesine verdiği
demeçte, “Biz Aydınlıkçılar sadece MİT’te değil her yerde (devletin her kurumunda)
etkiliyiz” açıklamasını yapmıştır. 22 Ağustos 1995 tarihinde dönemin Adalet Bakanı
Mehmet Moğultay, SHP İstanbul İl Kongresinde, yargıda örgütlenme ve kadrolaşma
konusunda şu açıklamaları yapmıştır: “Sayın Seyfi Oktay zamanında 2000 civarında
hâkim alındı. Benim dönemimde 1000 civarında hâkim alındı. Toplam 3000 hâkim
alındı. Bu örgüte kadro vermeyecekler de kime verecekler? MHP’ye mi verecekler?
Olur mu öyle şey? Eskiden sınavlar olurdu. Sınavların olacağı tarih kimseye
bildirilmezdi. Bilinmedik gazetelerde ilanları yapılırdı. Şimdi en azından biz adil
davranarak, örgütü haberdar ediyoruz; örgütü bilgilendiriyoruz. Örgütün sınava
girme olanağını sağlıyoruz. Yanlış mı yapıyoruz? Yapılacak en akıllı hareket kendi
devri iktidarında örgütleneceksin… Kadrolaşacaksın… ve bu kadrolar günün birinde
gelecek ve senin yolunu açacak.” Tüm bu örnekler göstermektedir ki, devlette
kadrolaşma, örgütlenme, devleti ele geçirme, devlete sızma veya paralel devlet
iddiası suç ise, bu suçu herkes işlemekte olup Anayasanın 70. maddesi ve kanunsuz
suç ve ceza olmaz ilkesi (AİHS m. 7) dikkate alındığında, bu iddianın siyasi temeli
olsa da, hukuki herhangi bir temeli yoktur. Dolayısıyla “paralel devlet oluşturma”
iddiası suç ise, bu suçu herkes işlemekte olup Anayasanın 70. maddesi ve kanunsuz
suç ve ceza olmaz ilkesi (AİHS m. 7) dikkate alındığında, bu iddia temelsizdir. Ceza

5 Bu açıdan AİHM sadece atılı suçu ya da suçlamaları dikkate almamakta, suçlamalara dayanak
gösterilen eylemleri de dikkate alarak non bis in idem kuralını sanık lehine yorumlamaktadır (AİHM,
(BD), Grande Stevens and others v. Italy, § 277). Eş ifade ile bu karara göre, sadece atılı suç değil,
yargılama konusu yapılan ve kesin hükümle suç oluşturmadığı saptanan eylemler de bir daha
yargılama konusu yapılamaz.
6 “Her Türk, kamu hizmetlerine girme hakkına sahiptir. Hizmete alınmada, görevin gerektirdiği
niteliklerden başka hiçbir ayırım gözetilemez.” (AY m. 70).

5 / 48

kanunlarında da “paralel devlet kurma” şeklinde bir suçlama olmadığı herkesçe
bilinmektedir.
10- Kanaatimce irili ufaklı her grubun devlette kadrolaşma istemesinin bazı
sosyolojik nedenleri bulunmaktadır. Bunların başında, kamu görevine alma,
yükseltme ve belirli kadrolara atamada, değişik gerekçelerle vatandaşlar arasında
ayrımcılığa başvurulması gelmektedir. Türkiye’de bir kesimin, yıllarca “devleti
kendisinin yegâne mülkü” olarak görerek, diğer kesimleri kamu görevinden
dışladığını bilmeyen yoktur. Yıllar içinde, neredeyse tüm iktidar odaklarınca ve
siyasi partilerce ayrımcılığa başvurulmuştur. İktidara gelen her siyasi parti veya güç
odağı, kendisine yakın olmayanları kamu görevinden dışlamış, görevden almış,
etkisiz görevlere atamış, mahrumiyet bölgesi olan başka illere sürmüş ve/veya kamu
görevine alımda ayrımcılığa başvurmuştur. Az çok devleti bilen herkes bu maddi
vakıadan haberdar olup, devlette kadrolaşma ya da devlete sızma iddiası hukuken
geçerliliği olan bir iddia olsa, Türkiye’de devlete sızmayan grup (örgütlü yapı)
bulunmayacaktır. Türkiye’de devlete ilişkin sorunların ve mücadelelerin temelinde
bu ayrımcılık ve değişik toplumsal kesimlerin bir birine duyduğu güvensizlik
yatmaktadır. Bu olgu, Anayasanın 70. maddesindeki amir hükmün uygulamaya
geçirilmediğini göstermektedir. Oysa ayrımcılık, toplumsal problemlerin temelini
oluşturur ve toplumsal mozaiği paramparça eden hastalıklı bir uygulamadır. Bu
tahlil, bu metinde yer verilen yegâne siyasi tahlil olup, suçlamalar açısından hukuki
yönü bulunduğu için belirtilmiştir.
11- Devlette kadrolaşmayı suç olarak öngören bir ceza yasası bulunmadığına
göre, bu konudaki ana sorun, kamu görevlilerinin amirlerinin dışında üçüncü
kişilerin emrine göre karar aldıkları hususunda ortaya çıkmaktadır. Bu tür
uygulamalara hiçbir devletin izin vermeyeceğinde kuşku yoktur. İddia edildiği gibi,
eğer kamu görevlileri, amirlerinin dışında, başkaca otoritelerden aldıkları talimatlarla
hareket etmektelerse, bu şekilde hareket eden görevliler tek tek tespit edilerek, somut
delillere dayalı olarak soruşturulmalı ve gerekli yaptırımlara çarptırılmalıdır. Bu
türden eylemleri tespit edilenler hakkında, disiplin soruşturması ve ayrıca suç
işlemişlerse ceza soruşturması başlatılıp, somut delillere dayalı işlem yapılmasına hiç
kimsenin yapacağı hiçbir itiraz yoktur. Bir hukuk devletinde yapılacak olan
uygulama bu olmalıdır. Ancak bireysel suç işleyenler bahane edilerek hukuka aykırı
hiçbir eylemi tespit edilmeyen on binlerce kişiye, hiçbir savunma hakkı tanınmadan,
disiplin ve cezai yaptırımlar uygulanması, hem AİHS ve BM MSHS’de korunan
birçok hakkı hem de Anayasanın 129. maddesi başta olmak üzere, Anayasanın birçok
hükmünü ihlal eder. Bu hak ihlalleri ve Anayasaya aykırılıklar aşağıda detaylı olarak
açıklandığı için burada ayrıca belirtilmeyecektir.
12- Sonuç olarak, Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 24 Haziran 2008 tarihli
kararıyla kesinleşen eylemlerin tekrar terör örgütü suçlamasına dayanak yapılması ve
bu nedenle şahsımın suçlanıp cezalandırılması non bis in idem ilkesine (AİHS’ye Ek
7 No.lu Protokol m. 4) aykırı olup, bu nedenle şahsım hakkındaki karar iptal
edilmelidir. Bu ilke, OHAL durumunda dahi askıya alınamayan mutlak haklar
arasındadır (AİHS’ye Ek 7 No.lu Protokol m. 4/3).
13- Ayrıca şahsım hakkında aynı eylem, faaliyet ve iddialara dayalı olarak bir
ceza soruşturması başlatılmış olup aynı konuda ikinci bir yargılama yapılmıştır.
OHAL döneminde çıkarılan KHK’lar uyarınca “bir terör örgütüne üye olduğum”
gerekçesiyle, bir daha kamu görevinde çalışamayacak şekilde kamu görevinden ihraç
edildim ve sivil ölüme terk edildim. Özel sektörde de iş bulmam imkânsız hale
getirilmiş, 691 sayılı KHK ile arabuluculuk yapmam dahi yasaklanmıştır. Bu karara

6 / 48

dayanak yapılan suçlamanın niteliği (terör örgütü üyeliği) ve yaptırımın ağırlığı
dikkate alındığında, bu uygulama AİHS’nin 6. maddesi anlamında bir cezadır (Engel
and others v. The Netherlands – Öztürk v. Germany); idari bir tedbir değildir.
Sözleşmenin 6. maddesi anlamında bir ceza, Ek 7 No.lu Protokolün 4. maddesi
anlamında da ceza olup (Gradinger v. Austria), somut olaya bu son hüküm
uygulanır. HSYK kararıyla 667 sayılı KHK’nın 3. maddesi uyarınca hâkimlik
mesleğinden çıkarılan bir kişinin açtığı davaya dair 4 Ekim 2016 tarihli Danıştay
kararı ve aynı konudaki diğer idari yargı kararları ile KHK’lar tarafından doğrudan
kamu görevinden çıkarılanların açtıkları davalara dair yargı kararları dikkate
alındığında, OHAL döneminde kamu görevinden çıkarma işlemi yargı denetimi
dışında olup kesindir. Zira söz konusu kararlarda, 667 sayılı KHK’nın 3 veya 4.
maddesi ile kamu görevinden çıkarma işleminin “geçici olmayan ve nihai sonuç
doğuran olağanüstü bir tedbir niteliğinde” ve “dava konusu işleme karşı yargı
yolunun kapalı olduğu”, bu nedenle HSYK kararının nihai (kesin) olduğu açıkça
hükme bağlanmıştır. Benzer kararlar doğrudan KHK ile mesleğinden çıkarılanlar için
de verilmiştir (Danıştay 5. Dairesi, 4.10.2016 tarih ve 2016/8196E – 2016/4066K ve
Ankara 11. İdare Mahkemesi’nin 25.11.2016 tarih ve 2016/5060E – 2016/3998K
sayılı kararı). Kısaca, “terör örgütü üyeliği” ile suçlanarak tüm aile fertleri dâhil
sosyal hiçbir güvence olmadan yaşamaya mahkûm edilmiş olup sonuçları sivil ölüm
oluşturacak şekilde kesin nitelikli bir kararla cezalandırılmış bulunmaktayım (ilk
ceza).
14- 685 sayılı KHK ile kurulan OHAL Komisyonu kanun yolu ile bu KHK’nın
11. maddesi ile tanınan Danıştay’da dava açma hakkının getirilmesi, ilk verilen
kararın kesin nitelikli olma özelliğini ortadan kaldırmaz. 685 sayılı KHK,
başvurulacak mahkeme bulunmadığı için kabul edilmiştir; birden çok yargı organı
arasında, hangisinin yetkili olduğunu netleştirmek için çıkarılmamıştır. Dolayısıyla,
kamu görevinden çıkarma kararı kesin olup, bu işleme karşı sonradan başvuru
yolunun tanınması, ilk işlemin kesin nitelikli olma özelliğini ortadan kaldırmaz.
15- Bu kesin cezaya rağmen, hakkımda ayrıca aynı eylemler nedeniyle ceza
soruşturması/kovuşturması açılmıştır. Oysa AİHS’ye Ek 7. Protokolün 4. maddesine
göre aynı eylem ya da suçlamalar nedeniyle bir kişi hakkında iki ayrı yargılama
yapılamayacağı gibi iki ayrı cezaya da hükmedilemez. Bu açıdan AİHM atılı suçu ya
da suçlamaları değil, suçlamalara dayanak gösterilen eylemleri dikkate almaktadır
(Grande Stevens and others v. Italy, § 277). Dolayısıyla bir kişi aynı eylem ya da
faaliyetler gerekçe gösterilerek iki kez yargılanamaz veya iki ayrı cezaya
çarptırılamaz. OHAL Komisyonu kararında dayanılan eylemler de dikkate
alındığında, davacı aynı faaliyetler nedeniyle hem kamu görevinden sivil ölüm
oluşturur şekilde çıkarılmış (ilk ceza) hem de ceza yargılamasına muhatap olmuştur
(ikinci yargılama). Belirtilen nedenlerle, somut olaydaki uygulamalar dikkate
alındığında, AİHS’ye Ek 7 No.lu Protokol’ün 4. Maddesinde öngörülen non bis in
idem ilkesi açıkça ihlal edilmiş olup, bu nedenle de kamu görevinden KHK ile
çıkarılma işlemi ve dava konusu OHAL Komisyon kararı iptal edilmelidir.
B) “Cemaat” ismiyle isimlendirilen oluşumun “FETÖ/PDY” ismi altında
terör örgütü ilan edilme süreci ve terör örgütü üyeliği suçlaması
açısından sorumluluğun başlangıç tarihi
16- Yukarıda kısaca belirtildiği gibi, terör örgütü üyeliği suçu kasten
işlenebilecek bir suç olup, bir kişi sadece kasten ve açığa vurduğu iradi hareketlerle

7 / 48

bir terör örgütüne üye olabilir. Bu açıdan ortada öncelikle şüpheye yer vermeyecek
şekilde bir terör örgütünün bulunması gerekir. Terör örgütü olmadan, terör örgütüne
üyelikten de bahsedilemez. Dolayısıyla, bireyler ancak açığa vurulmuş kasti
hareketleriyle (önceden var olan) bir terör örgütüne üye olabilirler ve ancak bu
şekilde terör örgütü üyeliği ile suçlanabilir.
17- Devletler ve uluslararası örgütler dışında kalan örgütlü yapılar ikiye ayrılır.
Bunlardan ilki “sivil toplum örgütleri” (non-governmental organizations) diğeri ise
“suç örgütleridir” (criminal organizations). Terör örgütleri ise, suç örgütlerinin
içerisinde özel bir örgütlenme türü olup, toplumu dehşete düşürecek türden şiddet
olaylarına başvurmuş örgütler terör örgütü olarak nitelendirilebilir (TMK m. 1).
Bunların dışında herhangi bir örgütlenme örneği bulunmamaktadır.
18- Bir dernek, vakıf, siyasi parti veya sosyal grup, başlangıçta tamamen sivil
toplum örgütü olarak kurulmuş olsa da, zamanla bir suç örgütüne ya da terör
örgütüne dönüşebilir. Ancak bahse konu sivil toplum örgütlerinden herhangi birine
resmen üye olan bireyler, üyesi oldukları dernek, vakıf, siyasi parti ya da sosyal grup
suç örgütüne dönüşeceği ana kadar, üyelik nedeniyle sorumlu tutulamaz. Kişiler,
terör örgütü olduğu bir mahkeme kararıyla saptanan ya da toplumu dehşete
düşürecek türden şiddet eylemlerine başvurduğu ortaya çıkan bir oluşumun ilk şiddet
eyleminden sonra, üyeliği gösteren açığa vurulmuş iradi faaliyetleri nedeniyle
sorumlu tutulabilir. Bireyler, resmi üyelik dâhil, bu tarihten önceki faaliyetleri
nedeniyle terör örgütü üyeliği suçlamasından dolayı sorumlu tutulamazlar. Zira bu
suç taksirle işlenecek bir suç olmayıp ancak kasten işlenebilir. Bir kişi, taksirle bir
terör örgütüne üye olamaz; bir oluşumun terör örgütü olduğunu bilerek bu yapıya
yardım ederse veya üyelik göstergesi olan iradi hareketlerde bulunursa terör örgütü
üyeliği suçundan sorumlu tutulabilir. Örneğin, 2000 yılında kurulan ve % 1 oyu olan
bir siyasi partinin bazı üyeleri, bu siyasi partinin liderinin talimatıyla 2017 yılında
Gaziantep’te bombalama faaliyetlerinde bulunsa, bu ilk eylemden haberi olmayan
diğer üyeler hiçbir suçtan sorumlu tutulamazlar. Bahse konu siyasi partinin diğer
üyeleri, bu bombala olayının yaşandığı tarihten önceki üyelik veya faaliyetlerinden
sorumlu gösterilemezler. Toplumu dehşete düşüren bombalama olayı ile söz konusu
siyasi partinin bir terör örgütüne dönüştüğü kabul edilebileceği için, ilk bombalama
eyleminden habersiz kişiler, bu olaydan sonraki iradi ve kasti üyelik veya üyeliği
gösteren hareketlerden dolayı sorumlu tutulabilirler.
19- “Cemaat ya da Gülen Hareketi” 7 isimleriyle anılan yapının özellikle 2013
yılının son günlerinden itibaren terör örgütü olduğu yönünde birçok iddia ileri
sürülmüştür. Terör örgütü suçunun olmazsa olmaz unsurları arasında “toplumu
dehşete düşüren türden şiddet eylemlerine başvurma” unsuru bulunduğu için, 15
Temmuz 2016 tarihli darbe girişimine kadar bu yapının belirtilen türden şiddet
eylemlerine başvurduğu ikna edici şekilde gösterilmediği gibi, bu hususta bağımsız
ve tarafsız mahkemelerce verilmiş bir yargı kararı da yoktur. Bu durum, Karar
isimli gazete tarafından, 15 Temmuz 2016 tarihinden 18 gün önce açıkça ortaya
konmuştur. Karar Gazetesinin 27 Haziran 2016 tarihli nüshasında, ilk sayfada,
“Paralel’de ilk cinayet suçlaması” manşeti atılmıştır. Gazetedeki haberin bir an için
doğru olduğu varsayılsa dahi, bu haberle söz konusu yapıya isnat edilebilecek ilk
şiddet olayı, darbe girişiminden sadece 18 gün önce ifade edilmiştir.

7 Bu metinde diğer isimlendirmeler yerine, Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği resmi metinlerde
kullanılan “Gülen Hareketi” kavramı kullanılacaktır.

8 / 48

20- Ancak bu haberden bir ay önce, 26 Mayıs 2016 tarihli MGK
toplantısında, “Gülen Hareketi” isimli oluşumun “FETÖ/PDY” ismi altında terör
örgütü ilan edildiği kamuoyuna açıklanmıştır. Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan, 27
Mayıs 2016 tarihinde Kırşehir’de yaptığı konuşmada, “Dün (MGK’da) yeni bir karar
daha aldık. Legal görünüm altındaki illegal terör örgütü dedik. Fetullahçı Terör
Örgütü olarak tavsiye kararını aldık ve Hükümete gönderdik. Şimdi Hükümetten de
Bakanlar Kurulu kararı bekliyoruz. Bunların terör örgütü olarak tescilini de
gerçekleştireceğiz. PYD ne ise, YPG ne ise, PKK ne ise bunlar da aynı kategoride
yargılanma sürecinin içerisine girecekler.” demiştir.
21- 30 Mayıs 2016 tarihli Bakanlar Kurulu Toplantısı sonrası, Başbakan
Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Sayın Numan Kurtulmuş, “Paralel Devlet
Yapılanmasının (PDY) daha önceki Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantılarında
legal görünümlü illegal bir yapılanma olduğunun altı çizilmiş, yine daha önceki
MGK toplantılarında Paralel Devlet Yapılanması ile ilgili olarak, devlet olarak top
yekün mücadelenin esas alındığı ifade edilmiştir. MGK’nın tavsiye kararı ile
birlikte Paralel Yapı ile mücadelede yeni bir safhaya geçilmiştir. PDY ilk kez MGK
toplantısında tavsiye kararı olarak bir terör örgütü olarak nitelendirilmiş ve bundan
sonraki mücadelenin ana çerçevesi de bir terör örgütü ile mücadele şekline
getirilmiştir. Dolayısıyla bunun gerektirdiği her şey hem Hükümet tarafından hem
gerekli yargı birimleri tarafından yerine getirilecek, uygulama aksatılmadan
sürdürülecektir.” açıklamasını yapmıştır.
22- Her ne kadar MGK ya da Bakanlar Kurulunun kişi ya da kişi gruplarını
suçlu ilan etme yetkisi olmasa da 8 , tüm bu belirtilenlerden anlaşılacağı gibi, Gülen
Hareketi isimli yapı hakkındaki terör örgütü suçlaması ilk olarak 26 Mayıs 2016
tarihli MGK kararıyla alınmıştır. Ancak bu karar gizli olduğu için ilk kez 30
Mayıs 2016 tarihinde, Bakanlar Kurulu toplantısı sonrası söz konusu oluşum
kamuoyuna terör örgütü olarak deklare edilmiştir. Hukuk devleti ilkesi ve hukuki
güvenlik ilkesinin bir gereği olarak, bireyler sadece ilan edilmiş kararları dikkate
alarak hareketlerini ona göre belirleme yükümlülüğü altındadırlar. Henüz bir
mahkeme kararı olmadığı için, gerçek ya da tüzel kişiler, sadece kamuoyuna ilan
edilen kararları dikkate alarak hareketlerine yön verebilirler ve bu çerçevede
hukuken sorumlu tutulabilirler. Bireyler, sadece terör örgütü ilan edilme tarihinden
sonraki iradi yardım ya da kasti faaliyetlerinden dolayı cezai alanda sorumlu
tutulabilirler. Dolayısıyla, somut olayda davacı dâhil tüm bireyler sadece 30 Mayıs
2016 tarihinden sonraki iradi faaliyet ya da kasti hareketlerinden dolayı sorumlu
tutulabilirler; hukuki güvenlik ilkesinin gereği olarak, bu tarihten önceki faaliyet ya
da hareketleri nedeniyle, terör örgütü üyeliği ile suçlanamazlar. Zira 30 Mayıs 2016
tarihinden önce, söz konusu oluşumun terör örgütü olduğu ne ilan edilmiş, ne yargı

8 Gülen Hareketi isimli oluşumun MGK kararlarıyla terör örgütü ilan edilme süreci için bkz. Sedat
Ergin, “15 Temmuz ve İstihbarat 2: MGK’nın 2004 Gülen kararı neden uygulanmadı?”, Hürriyet, 28
Haziran 2017. Masumiyet karinesi gereği, suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar hiç kimse suçlu
sayılamayacağına göre, terör örgütü ilan etme işlevi yargısal bir işlevdir. Anayasanın 9. maddesine
göre, “Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır.” Yine
Anayasanın 6/3 hükmüne göre, “Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir devlet
yetkisi kullanamaz.” Anlaşılacağı gibi, MGK ve/veya Bakanlar Kurulunun yargılama yetkisi
bulunmadığı gibi, kişi ya da grupları suçlu veya terör örgütü ilan etme işlevi yoktur. MGK ve/veya
Bakanlar Kurulu kararıyla suçlu ya da terör örgütü ilan etme işlemi fonksiyon gaspına yol açmış ve
Anayasa, AİHS ve BM MSHS’nin belirtilen hükümlerini ihlal etmiştir. Fonksiyon gaspı yapılarak
alınan kararlar yok hükmündedir.

9 / 48

kararı ile saptanmış ne de toplumu dehşete düşürecek türden bir şiddet eylemine
rastlanılmıştır.
23- Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 24 Nisan 2017 tarihli kararı ile Ceza Genel
Kurulunun 26 Eylül 2017 tarihli kararlarında ve bu kararlara atıfla verilen ilk derece
mahkemesi kararlarında, 2013 yılı sonundan itibaren devlet yetkililerinin “Gülen
Hareketi” isimli yapıya yönelik özellikle “paralel devlet yapılanması” şeklinde bazı
suçlamalarda bulunduklarına ve MGK kararlarında da bu yapının “paralel yapı” veya
“legal görünümlü illegal yapı” olduğuna vurgu yapılarak, sanıkların bu beyanlardan
habersiz olmadıkları ve bu nedenle sorumlu tutulacakları iddia edilmiştir. Belirtmek
gerekir ki, davacıya atfedilen suçlama “terör örgütü üyeliği” suçlaması olup, paralel
yapıya veya legal görünümlü illegal yapıya üye olma suçlaması değildir. Paralel yapı
veya legal görünümlü illegal yapı şeklinde ceza hukukunda bir suçlama olmadığı
gibi, terör örgütü üyeliği suçlamasına sadece yargı organları karar verir. Yargı
organları, herhangi bir yapının terör örgütü olduğuna siyasilerin veya idari organların
karar vereceğini kabul ederse, kendi varlık nedenlerini (yargılama) yok saymış
olurlar. Kaldı ki, siyasilerin ve MGK’nın kararları dikkate alınacak ise, davacıya
atfedilen suçlama “terör örgütü üyeliği” suçlaması olup, bu suçlama ilk kez 26 Mayıs
2016 tarihinden itibaren MGK kararları ile kabul edilmiş ve bu karara dayalı olarak
Hükümet sözcüsü ve Başbakan Yardımcısı ile Cumhurbaşkanınca terör örgütü
suçlaması yapılmıştır. Üst düzey devlet yetkilileri de, “Gülen Hareketi” isimli
oluşumun terör örgütü ilan edildiğini ilk kez bu tarihten sonra açıklamışlardır. Eğer
MGK kararlarına ve siyasilerin beyanlarına bağlayıcı değer verilecekse, atılı suç
açısından (terör örgütü) asıl bağlayıcı beyanlar 26 Mayıs 2016 tarihinden sonraki
beyanlardır. “Paralel yapı” kavramı siyasi bir beyan olduğu gibi, Prof. Dr. İzzet
Özgenç’in belirttiği gibi, “legal görünümlü illegal yapı” kavramının da hukukta
hiçbir yeri yoktur. Sonuç olarak, siyasilerin ve idari kurulların kararları dikkate
alınarak kişilerin terör örgütü üyeliği ile sorumlu tutulmasına karar verilecekse,
davacıya yapılan suçlama (terör örgütü üyeliği) açısından asıl dikkate alınması
gereken beyan ve kararlar 26 Mayıs 2016 tarihinden sonrasına ilişkindir. Bu tarihten
önceki MGK kararları incelendiğinde görüleceği gibi, bahse konu yapının terör
örgütü olduğu yönünde kullanılmış hiçbir ifade de yoktur (bkz. İki AYM üyesinin
ihracına dair 4 Ağustos 2016 tarihli AYM kararı). Dolayısıyla, 26 Mayıs 2016
tarihinden önce FETÖ/PDY isimli bir terör örgütünün olmadığı en üst devlet
yöneticileri ve MGK tarafından kabul edilmiş olup, sorumluluk ve suçta kast
açısından asıl bu karar ve beyanlar dikkate alınmalıdır.
24- Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan, 16 Temmuz 2016 tarihinde saat 03.21
civarında İstanbul Havaalanında yaptığı açıklamada, darbe girişiminin paralel yapıya
mensup askerlerce gerçekleştirildiğini beyan ettikten sonra, “Bu grubun silahlı terör
örgütü olduğu AÇIĞA ÇIKMIŞTIR” demiştir. Ak Parti kurucularından olan,
TBMM eski Başkanı ve Başbakan eski yardımcısı Sayın Bülent Arınç da,
21 Temmuz 2016 tarihinde, “Silahlı terör örgütünün Fetullahçı olduğunu o gece
öğrendim” açıklamasını yapmıştır. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter Yardımcısı ve
Sözcüsü İbrahim Kalın da, Türkiye’nin “15 Temmuz 2016 tarihinden bu yana yeni
bir terör örgütü ile karşı karşıya olduğunu” 19 Ağustos 2016 tarihinde ifade etmiştir 9
. Bu açıklamalardan, devletin gizli bilgileri dâhil tüm bilgilerine vakıf olan Sayın
Cumhurbaşkanı, uzunca bir süre MGK ve Bakanlar Kurulu üyeliği yapmış Sayın
Arınç ve Cumhurbaşkanlığı sözcüsü Sayın Kalın’ın, Gülen Hareketi isimli oluşumun
9 http://www.trt.net.tr/francais/turquie/2016/08/19/article-d-ibrahim-kalin-bruxelles-a-un-probleme-
555000

10 / 48

terör örgütü olduğuna 15 Temmuz 2016 tarihinden sonra ikna oldukları
anlaşılmaktadır. Devletin gizli bilgileri dâhil tüm bilgilerine vakıf olan ya da olma
ihtimali yüksek olan yürütme organı mensuplarının 15 Temmuz 2016 tarihinde ikna
oldukları bir durumu, davacının bu tarihten önce bilmesi ve hareketlerine ona göre
yön vermesi imkânsızdır. Kısaca, hukuk devleti ve hukuki güvenlik ilkelerinin bir
gereği olarak, kişiler yaptıkları eylem ya da hareketlerinin sonuçlarını önceden
öngörebilme hakkına sahiptirler. Devletin en gizli bilgilerine vakıf Sayın
Cumhurbaşkanının 15 Temmuz 2016 öncesi ikna olmadığı bir durumu, bu bilgilerin
hiçbirine sahip olmayan davacının bilmesi ve hareketlerini ona göre düzenlemesi ya
da yön vermesi imkânsızdır. Terör örgütü üyeliği suçunun kasten işlenebilen bir suç
olduğu da dikkate alındığında, bireylerin bu husustaki sorumlulukları, olsa olsa 15
Temmuz 2016 tarihinden sonraki hareket ya da kasti eylemleri açısından söz konusu
olabilir. Bu bilgiler ışığında, 15 Temmuz 2016 tarihinden önceki eylem ya da
işlemlerden dolayı terör örgütü üyeliği ile kimse sorumlu tutulamaz ve
suçlanamaz. Bu durum suç ve cezaların geçmişe yürümezliği ilkesinin de bir
gereğidir. Aksi durumun kabulü halinde, örneğin ilk bombalama eylemini 2017
yılında gerçekleştiren bir siyasi partinin 2005 yılında üyelikten ayrılmış eski
mensubu da, 2017 yılında terör örgütüne dönüşen siyasi parti üyesi olduğu için
suçlanabilir. Bu türden bir uygulama, terör örgütü üyeliği suçunun unsurlarının keyfi
yorumlanıp uygulanması anlamına gelir. Hiçbir iradi hareketi olmayan ve 12 yıl önce
üyelikten ayrılmış bir kişinin 12 yıl sonra terör örgütüne dönüşmüş bir derneğe
(Siyasi partiler dernek statüsündedir.) geçmişteki üyeliğinden dolayı sorumlu
tutulması ceza kanunlarının öngörülemez şekilde keyfi yorumlanması anlamına gelir.
Bu türden uygulamalardan dolayı, ileride başına nelerin gelebileceğini kestiremediği
için, hiç kimse hiçbir derneğe, vakfa ya da benzeri bir sivil toplum örgütüne üye
olamaz. Bu da Anayasanın 33 ve AİHS’nin 11. maddelerinde korunan örgütlenme
özgürlüğünü tamamen ortadan kaldırır. Sadece kasten işlenebilecek bir suçtan dolayı,
hiçbir kasti ya da iradi hareketi olmadan bireyleri geçmişteki faaliyetlerinden dolayı
sorumlu tutmak, ceza kanunlarının öngörülemez şekilde keyfi yorumlanması
anlamına gelir ve AİHS’nin 7. maddesinin ihlaline yol açar (AİHM, S.W. v. The
United Kingdom).
25- Venedik Komisyonu, OHAL KHK’ları hakkında hazırladığı ve 12 Aralık
2016 tarihinde yayınlanan “Opinion on Emergency Decree Laws Nos 667-676
Adopted Following the Failed Coup of 15 July 2016” isimli Raporda 10 , Gülen
Hareketi isimli yapının bir örgüt haline ne zaman geldiğinin ve eğer geldiyse bu
durumun objektif olgulara dayalı olarak tespit edilmesinin önemli olduğunu ve bu
oluşuma mensup kişilere, hangi tarihten itibaren gerçekleştirdikleri faaliyetler
nedeniyle yaptırım uygulanacağı konusunun netleştirilmesi gerektiğini ifade etmiştir.
Venedik Komisyonuna göre, bu konudaki muğlaklık kişilerin adaletsiz bir şekilde ve
geçmişteki hareketleri nedeniyle (suç ve cezaların geçmişe yürümezliği ilkesine
aykırı olarak) cezalandırılmalarına yol açar. Hangi tarihin esas alınacağı konusundaki
karar son tahlilde mahkemelere ait olup bireyler sadece objektif kriterlere dayalı
olarak belirlenmiş bahse konu tarihten sonrası ilişkileri nedeniyle sorumlu tutulabilir
ve cezalandırılmaya dayanak olacak ilişki kayda değer bir ilişki olmalıdır.
26- Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Nils Muiznieks 7 Ekim 2016
tarihinde yayınladığı Memorandum on the human rights implications of the measures
10 Opinion on Emergency Decree Laws Nos. 667-676 Adopted Following the Failed Coup of 15 July
2016, CDL-AD(2016)037, § 127 vd. http://www.venice.coe.int/webforms/documentpdffile=CDL-
AD(2016)037-e

11 / 48

taken under the state of emergency in Turkey (CommDH(2016)35) isimli
Memorandum’da, 15 Temmuz sonrası OHAL süresince alınan tedbirlerin “Ceza
hukuku yönünden” (Criminal Law Aspects) değerlendirilmesi başlığı altında şu
görüşlere yer vermiştir (§ 20-22):
§ 20- “… Komiser, bu örgütün, terörizmin tanımının olmazsa olmaz bileşeni olan
şiddet kullanma unsurunun darbe girişimi olana kadar Türkiye toplumuna
görünür hale gelmediğine dikkat çekmek durumundadır. Dahası, Yargıtay’ın bu
örgütü terör örgütü olarak kabul eden nihai bir kararı henüz bulunmamaktadır ki
yetkililere göre, bir örgütün terörist olarak tanımlanması için Türk hukuk
sisteminde çok temel bir hukuki işlemdir. Türkiye toplumunun çeşitli kesimlerinde,
Fetullah Gülen hareketi on yıllar boyunca gelişmeye devam etmiş ve çok yakın
tarihlere kadar dini kurumlar, eğitim, sivil toplum ve sendikalar, medya, finans ve
iş çevreleri gibi Türkiye toplumunun bütün sektörlerinde yaygın ve saygın bir
varlık gösterme özgürlüğünü kullanmış görünmektedir. 15 Temmuz’dan sonra
kapatılan ve bu Hareketle bağlantılı pek çok örgütün bu tarihe kadar açık ve yasal
olarak faaliyetlerine devam ediyor oldukları da şüphe götürmemektedir. Türkiye
Cumhuriyetinin herhangi bir vatandaşının o ya da bu şekilde bu hareketle bir
irtibatı ya da münasebeti olmamış olmasının ender bir durum olduğuna dair genel
bir kabul söz konusudur.
§ 21- Komiser yukarıdaki değerlendirmelerin FETÖ/PDY’nin yapısı ya da
saiklerine ilişkin olmayıp, bu örgüte üyeliği ya da destek vermeyi suç kabul
ederken yasa dışı faaliyetlere iştirak edenler ile örgütün şiddet uygulamaya hazır
olduğunun farkında olmaksızın Harekete sempati besleyen veya destek verenler ya
da Hareket ile bağlantılı yasal olarak kurulmuş tüzel kişiliklere üye olanlar
arasında bir ayrım yapma ihtiyacına işaret ettiğini vurgulamaktadır. Bu nokta
aynı zamanda Avrupa Konseyi Genel Sekreteri tarafından da vurgulanmıştır.
Olağanüstü hal kararnameleriyle getirilen bazı idari tedbirlerin muğlaklığı ve
bazı idari yaptırımların cezai bir nitelik taşıyormuş gibi görünnmesi (aşağıda ele
alınmıştır) karşısında pek çok kişi kendileri yasa dışı bir fiil işlememiş olsalar
dahi müeyyidelere maruz kalmaktan haklı olarak korkmaktadır.
§ 22- Komiser, yetkilileri, Fetullah Gülen hareketi ile bağlantılı olsa bile yasal
olarak kurulmuş ve faaliyet gösteren kuruluşlara sadece üyelik ya da bu
kuruluşlarla irtibatın cezai sorumluluk oluşturmak için yeterli olmadığını ve
terör suçlamasının 15 Temmuz tarihinden önceki eylemlere geriye dönük
olarak uygulanmayacağını sarih biçimde ifade ederek bu korkuları bertaraf
etmeye davet etmektedir”.
27- Bu konu değerlendirilirken bir hususun da akıllardan uzak tutulmaması
gerekir. Herkesin bildiği gibi, 2013 yılının Aralık ayı ortalarına kadar, o zaman
kullanılan ismiyle “Cemaat” ya da “Gülen Hareketi” ile bu oluşumun lideri siyasi
iktidarın neredeyse tüm mensuplarınca kamuya açık şekilde övülmüş, takdir edilmiş
ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları bu oluşumun faaliyetlerine katılma konusunda
teşvik edilmiştir. Ak Parti kurucularından ve bir dönem Başbakan Yardımcısı ve
Hükümet Sözcülüğü de yapmış olan TBMM eski Başkanı (Hukukçu) Bülent Arınç,
23 Kasım 2017 tarihinde, Kübra Par’ın HaberTürk Televizyonunda sunduğu “Açık
ve Net” isimli programda şu görüşleri açıklamıştır: “Ben şundan çok eminim. (15
Temmuz 2016 öncesi) 80 milyonluk kitlede (toplumda), belki 80 kişinin haricindeki
herkes Fetullah Gülen’i belki bir dini lider olarak, belki eğitim hizmetlerinin
güzelliği karşısında veya yurt dışındaki eğitim faaliyetlerinin olumluluğu karşısında,
ona karşı sempati beslemiş olabilir. Ama bu 80 milyonun 80 kişisi hariç hiçbirisi 15

12 / 48

Temmuz (2016) gibi bir felaketi düşünmemiş(tir). … 15 Temmuz öncesinde cemaati
övmekten dolayı FETÖ’cülük suçlaması yapılıyorsa, Cumhurbaşkanımızı da bu
kefenin içine koymak gerekir. 11 Cumhurbaşkanımızdan siyasi parti liderlerine
varıncaya kadar, devlet bürokrasisinin en üst noktasından en alt noktasına kadar
bunlar hakkında olumlu sözler sarf etmiş olan(lar bulunmaktadır).”
28- Kamuya açık takdir edip insanları bu oluşumun faaliyetlerine katılmaya
yönlendirenler arasında neredeyse etkili tüm Ak Parti mensupları yer almaktadır.
Buna rağmen bazı insanlar 2011 yılında Kimse Yok Mu? isimli derneğin Somali için
düzenlediği yardım kampanyasına 500 TL civarında yardım yapanların bu
yardımları, çocuklarını geçmişte bu oluşuma ait okullara gönderme, bankasına para
yatırma, sendikaya üye olma, geçmişteki gazete veya dergi üyeliği veya bu oluşuma
ait yayınevinin 2003 ile 2006 yıllarında yayınladığı kitapların evinde
bulundurulması, 2009 yılında bu oluşumun evlerinde veya yurtlarında kalma ve/veya
ABD’ye gezi yapma suçlamalara dayanak yapılmış ve birçok kişi bu veya benzeri
gerekçelerle tutuklanmıştır. Tamamı yasal faaliyetlerden ibaret olan bu faaliyetler
suç ise teşvik etmenin de suç olduğu açıktır. Kaldı ki, bu faaliyetlerin neredeyse
tamamına iktidar partisinin birçok mensubunun katıldığı da herkesin malumudur.
Ceza kanunları ayrımcı yorumlanıp uygulanırsa, birileri için suç dayanağı yapılan
yasal faaliyetler başka bir kesim için normal ise, AİHS’nin 7 ve 14. maddeleri
birlikte ihlal edilmiş olur.
29- Sonuç olarak, belirtilen nedenlerle, kişiler hakkında ortaya konacak ve terör
örgütü üyeliği ya da yöneticiliği suçunun unsurlarına dayanak yapılacak deliller,
15 Temmuz 2016 tarihinden sonrasına ilişkin olmalıdır. Hukuk devleti ve hukuki
güvenlik ilkeleri ile suç ve cezaların şahsiliği ve geçmişe yürümezliği ilkeleri gereği,
kişiler, “Cemaat” olarak adlandırılan oluşumun terör örgütü ilan edildiği tarihten
önceki faaliyetlerinden dolayı sorumlu tutulamaz. Eş ifade ile bireyler 2016 yılının
ortasında terör örgütü ilan edilen oluşumun bu tarihten önceki (tamamen yasal) sivil
toplum faaliyetlerinden dolayı ceza hukuku anlamında sorumlu tutulamaz; zira terör
örgütü suçunun oluşması için bireylerin bir yapıya terör örgütü olduğunu bilerek ve
isteyerek yardım etmesi gerekir; bu suç taksirle işlenemez. Yukarıda belirtildiği gibi,
dünyada iki tür örgüt vardır; sivil toplum örgütü ya da suç örgütü. Örgütlü yapılar,
suç örgütü oldukları ilan edilecekleri tarihe kadar sivil toplum örgütü olarak kabul
edilir ve üyeleri geçmişteki sivil toplum faaliyetleri nedeniyle, sadece bu nedenle
cezai takibata tabi tutulmaz. Hukuk devleti ve hukuki güvenlik ilkelerinin hâkim
olduğu bir devlette farklı bir sonuca ulaşmak mümkün değildir.
30- Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiserinin açıkça ifade ettiği gibi, terör
örgütü suçlaması açısından dikkate alınması gereken tarih 15 Temmuz 2016 tarihi
olup, bu tarihten önceki faaliyetler bu suça dayanak yapılamaz. Darbe girişimiyle
hiçbir ilgisi olmayan insanlar, 15 Temmuz 2016 tarihinden önceki faaliyetleri
nedeniyle terör suçlamasıyla sorumlu tutulup suçlanamaz.
31- Sonuç olarak, davacı terör örgütü üyeliği suçlaması açısından olsa olsa
sadece 15 Temmuz 2016 tarihinden sonraki faaliyetleri, eylem ve işlemleri nedeniyle
sorumlu tutulabilir. En erken olarak 26 Mayıs 2016 tarihli MGK kararının Bakanlar
Kurulunca kabul edildiği ve kamuoyuna deklare edildiği 30 Mayıs 2016 tarihinden
sonraki eylemlerinden dolayı terör örgütü üyeliği ile suçlanarak cezalandırılabilir. Bu
tarihten önceki faaliyetler terör örgütü üyeliği suçlamasına dayanak yapılırsa suç ve
cezaların geriye yürümezliği ilkesi, kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi, hukuk devleti
11 Bkz. @ilerihaber, Nov 23, 2017 – 7:31 PM

13 / 48

ilkesi, hukuki güvenlik ilkesi ve bu ilkelerden yararlanmada ayrımcılık yasağı ihlal
edilmiş olur. OHAL Komisyonu kararında dayanılan eylemlerin 30 Mayıs 2016
tarihinden çok öncesine ilişkin olup, belirtilen ilkelere (AY m. 10, 38, AİHS m. 6, 7,
14 gibi) aykırı olduğu için söz konusu karar iptal edilmelidir. Eğer terör örgütü
üyeliği suçlaması açısından 2006, 2009, 2011, 2013 veya daha önceki tarihler
dikkate alınacak ise, bu durumda o tarihlerde “Cemaat” olarak isimlendirilen yapıyı
öven, destekleyen, bu yapının organize ettiği Türkçe Olimpiyatlarına katkıda
bulunan, maddi ve manevi destek sunan ve kamuya açık olarak öven ve destekleyen
herkes “terör örgütü üyeliği” suçlaması ile yargılanmalıdır. Aksi durumda kanunsuz
suç ve ceza olmaz ilkesinin uygulanmasında ayrımcılık yapılmış olur ve AİHS’nin 7
ve 14. maddeleri birlikte ihlal edilmiş olur.
C) 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişimini kim planladı?
32- Her ne kadar 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişiminin kimler tarafından
organize ve orkestra edildiği hususu, adil yargılanma hakkının tüm güvencelerine
uygun bir yargılama sonucu henüz ortaya çıkarılmamış olsa da, ilk günden itibaren
yapılan resmi açıklamalarda bahse konu darbe girişimini Hizmet Hareketi oluşumuna
mensup askerlerin gerçekleştirdiği ifade edilmiştir. Bahse konu yapı bu nedenle terör
örgütü olarak ilan edilmiş ve on binlerce kişi darbe girişiminden önceki aktiviteleri
nedeniyle terör örgütü üyeliği ile suçlanmış, gözaltına alınmış, tutuklanmış ve/veya
yargılanmaktadır. Sayıları yüzbinleri aşan kamu görevlisi de aynı nedenle kamu
görevinden çıkarılmıştır. Bu nedenle, söz konusu iddia maddi gerçeği yansıtmıyorsa,
terör örgütü üyeliği ile suçlanan ve yaptırıma maruz kalan tüm ilgililer lehine
sonuçlar doğacaktır. Bu çerçevede, aşağıdaki somut bilgi ve bulgular da dikkate
alınarak söz konusu suçlamanın maddi gerçeği yansıtıp yansıtmadığı
değerlendirilmelidir.
33- 11 Ekim 2016 tarihinde RedHack (@TheRedHack97) tarafından yayınlanan
ve devletin istihbarat ve güvenlik organlarından alınan bir bilgiye dayalı olduğu
anlaşılan, (… yahoo.com) e-mail adresinden, e-mail sahibinin kardeşi olan bir
bakana ait (… yahoo.com) e-mail adresine, 20/3/2016 tarihinde (3.57 PM)
gönderilen bir e-postada, “TSK kendi iç çalışmasına göre Orgeneral ve Korgeneral
rütbesinde Paralel bağlantılı komutan olmadığı kanaatinde. Tümgeneral seviyesinde
belki 1-2 isim olabileceği düşünülüyor. Onların da halen etkin görevde olmadığı ve
izlemede tutulduğu belirtiliyor.” bilgilerine yer verilmiştir. 15 Temmuz 2016 tarihli
darbe girişimi sonrası Türk Silahlı Kuvvetlerinde 2 orgeneral, 10 korgeneral ve 28
tümgeneral ile 4 tümamiral (toplam: 44 general) darbe ile ilişkili oldukları iddiasıyla
gözaltı kararına muhatap olmuş, tutuklanmış ve/veya Silahlı Kuvvetlerden ihraç
edilmişlerdir. Bilindiği gibi, orduyu en üst rütbeli generaller yönetmektedir; albaylar,
yarbaylar, binbaşılar ya da teğmenler değil. Bu bilgiler dikkate alındığında, 15
Temmuz 2016 tarihli darbe girişiminin paralel yapıya mensup subaylar tarafından
organize ve orkestra edildiği iddiasının maddi gerçekle uyuşmadığı
anlaşılmaktadır.
34- Darbe girişimi sonrası 35 gün boyunca, darbenin arkasında paralel yapının
olduğu açıklanmış olmasına karşın, Kültür Bakanı Nabi Avcı, 21 Ağustos 2016
tarihinde katıldığı CNN Türk canlı yayınında darbenin arkasındaki aktörü
açıklayamayacaklarını şu şekilde ifade etmiştir: “Darbe olayının arkasında kimin
olduğunu biliyoruz, devlet aklı bunu açıklamaya el vermiyor” (@gritliturk, 21.8.16
– 22.17).

14 / 48

35- Sanıkların mahkemelerdeki ilk ifadelerinden, 15 Temmuz 2016 gecesi darbe
girişimi çerçevesinde verilen tüm emirlerin, paralel yapıyla ilgisi olmayan üst rütbeli
generaller tarafından verildiği anlaşılmaktadır. Örneğin, Kurmay Albay Cemil
Turhan’ın ifadesine göre, sıkıyönetim direktif ve mesajlarının, dönemin
Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Yaşar Güler’in emri ile çekildiği anlaşılmaktadır.
Kurmay Albay Fırat Alakuş’un ifadesine göre, Genelkurmay Başkanını derdest
edip Akıncı Üssü’ne götürme talimatı, Özel Kuvvetler Komutanı (o tarihte)
Tümgeneral Zekai Aksakallı tarafından verilmiştir. Tuğgeneral Gökhan Şahin
Sönmezateş, Marmaris’e gidecek timin 4 saat bekletilip daha sonra operasyon için
Marmaris’e gidilmesi talimatını (2017 yılı itibariyle) halen görevde olan üst rütbeli
bir generalden aldığını ifade etmiştir. Kısaca darbe gecesi en önemli eylemsel
talimatların darbe girişimi sonrası görevlerine devam eden üst rütbeli generaller
tarafından verildiği anlaşılmakta olup, görevde olan bu generallerin paralel yapıyla
herhangi bir ilişkilerinin olduğu da iddia edilmemiştir. Darbe gecesi Genelkurmay
Karargâhına Özel Kuvvetler Komutanlığından gelen time yol gösterdiği kamera
kayıtlarında tespit edildiği belirtilen Genelkurmay Personel Başkanı (eski)
Korgeneral İlhan Talu’nun MHP’li kardeşi, MHP eski Milletvekili Özcan Yeniçeri
aracılığıyla, General Talu’nun ülkücü olduğunu açıklamıştır. Darbe girişimine
katıldıkları iddiasıyla tutuklanan veya meslekten ihraç edilen 169 general arasında
yer alan 2. Ordu Komutanı Orgeneral Adem Huduti ile YAŞ üyesi eski Hava
Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Akın Öztürk’ün Atatürkçü olduğu açıklanmıştır 12 .
Tutuklu yargılanan Tuğgeneral Erhan Caha ise, “Bu vahim ve menfur darbe
teşebbüsü, Genelkurmay Başkanı, Kuvvet Komutanları ve MİT müsteşarının planı,
bilgisi ve kontrolü dâhilinde olmuştur” demiştir. Tüm bu olgular dikkate alındığında,
15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişiminin kim tarafından yapıldığı bile tam olarak
tespit edilemediği için bahse konu yapının terör örgütü olduğu iddiasının maddi
gerçeği yansıtmadığı görünmektedir. Darbe girişimi sonrası toplam 169 general ve
amiralin gözaltına alındığı, tutuklandığı ve/veya meslekten ihraç edildiği
durumu dikkate alındığında bahse konu iddianın temelsiz olduğu dahi ifade
edilebilir.
36- Kaldı ki, darbeye girişen askerler arasında Paralel yapıya mensup askerlerin
de bulunması, tek başına bir bütün olarak bahse konu oluşumu terör örgütü yapmaz.
Aksi düşüncenin kabulü halinde, darbeyi solcu veya Atatürkçü düşüncedeki
askerlerin yapması (1960) durumunda, darbeciler dışındaki tüm Atatürkçü ve
solcular da terör örgütü üyesi olarak kabul edilecektir. Darbenin emir komuta zinciri
çerçevesinde yapılması (1980) durumunda ise, tüm bir ordu terör örgütü olarak kabul
edilebilecektir. Ayrıca, 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişiminde iktidar partisi
mensubu bazı sivillerin de yer aldığı ortaya çıkarsa, bu durumda da iktidar partisi ve
üyeleri bir bütün olarak terör örgütü ve terör örgütü mensubu olarak kabul
edilebilecektir. 15 Temmuz 2016 tarihli darbe teşebbüsüne katılan ülkücü askerler
nedeniyle tüm ülkücüler, Atatürkçüler nedeniyle de tüm Atatürkçüler terör örgütü
üyeliği suçlaması ile karşı karşıya kalacaktır. AİHS’nin 7 ile 14. maddeleri birlikte
dikkate alındığında, kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesinin ayrımcılık yapılmadan
uygulanması halinde, başka türlü bir sonuca ulaşmak imkânsızdır. Kanunların en
önemli özelliklerinden biri de “genel” olmalarıdır; kanunlar herkese eşit şekilde,
ayrımcılık yapılmadan uygulanır. Buna ceza kanunları da dâhil olup, bir yapı için suç

12 Genelkurmay Başkanlığı Eski İstihbarat Başkanı (E) Korgeneral İsmail Hakkı Pekin, Orgeneral
Adem Huduti ile Orgeneral Akın Öztürk’ün “Cemaat” isimli yapıyla herhangi bir ilgilerinin
olmadığını 21 Temmuz 2016 tarihinde açıklamıştır.

15 / 48

olan eylem, diğer oluşumlar için de suçtur. Toplumun bir kesimine yakın olduğu
iddia olunan bazı askerlerin darbe girişimine katılması ile bir yapı terör örgütüne
dönüşüyorsa, diğer yapılar da terör örgütüne dönüşür. Ceza kanunları bazı kesimler
için uygulanıp diğer kesimler için uygulanmazsa, selektif uygulanırsa, kanunsuz suç
ve ceza olmaz ilkesinden yararlanmada ayrımcılık yapılır. Bu da Anayasa (m. 10 ve
38) ve AİHS (m. 7 ve 14) tarafından yasaklanmıştır.
37- Kısaca, somut olaydaki özel suç tipi “darbe teşebbüsü’ olup, bu suç ceza
kanununda özel olarak düzenlenmiştir. Şiddete başvurma darbe suçunun olmazsa
olmaz unsurlarından biri olup, hukuken sadece bu nedene dayalı olarak bir yapının
terör örgütü olduğuna karar verilemez; verilerse TSK dâhil yukarıdaki tüm grupların
da terör örgütü olduğu kabul edilir. Unutulmamalıdır ki, terör örgütü suçunun
unsurları farklıdır. Suç ve cezaların şahsiliği prensibinin bir sonucu olarak, atılı suçla
hiçbir ilgisi olmayan insanların veya kişi gruplarının suçlu kabul edilmesi imkânsız
olduğu için, ne 1960 darbesi nedeniyle solcular, ne 1980 darbesi nedeniyle tüm bir
ordu, ne de 2016 darbe teşebbüsü nedeniyle bir bütün olarak bir yapı veya iktidar
partisi, ülkücüler, Atatürkçüler ya da başka bir grup terör örgütü olarak kabul
edilemez. Bu yapıların her birinin organize ve hiyerarşik oluşumlar olmadığını,
araştırmadan kimse ileri süremez. Kaldı ki, Türk Silahlı Kuvvetlerinden daha
organize ve hiyerarşiye sıkı sıkıya bağlı başkaca bir yapı yoktur. Aslında bir devleti
terör örgütlerinden ayıran en önemli özellik, devletin eylem ve işlemlerinde hukuka
bağlı olmasıdır.
38- Darbe girişiminde bulunan askerler darbeye teşebbüs suçunu işlemişlerdir.
Somut olaydaki suç tipi, eylem dikkate alındığında, TCK’da özel olarak düzenlenmiş
olan darbeye teşebbüs suçu olup, terör örgütü suçu değildir. Aksi durumda, her darbe
ya da darbe girişiminden sonra, o darbe girişiminde bulunan askerlerin mensup
olduğu siyasi veya toplumsal yapıya mensup herkes ya da tüm ordu mensupları terör
örgütü üyesi olarak kabul edilir ki, suçun manevi unsuru (kast unsuru) ve suç ve
cezaların şahsiliği prensibi dikkate alındığında, bu düşünceyi kabul etmek
imkânsızdır. 15 Temmuz darbe teşebbüsü, henüz kimler tarafından organize ve
orkestra edildiği ve bir numarasının kim olduğu ve harekât planının nerede olduğu
bilinmeyen, son derece ağır bir ceza ile cezalandırılan özel bir suç tipidir. “Toplumu
dehşete düşüren türden kuvvet kullanma ya da şiddete başvurma” bu suçun olmazsa
olmaz unsuru olup, sadece darbe girişimine dayalı olarak ayrıca silahlı terör örgütü
suçlamasının yapılması, ceza hukukundaki suç tipleri (bileşik suç, karma suç, geçitli
suç gibi) dikkate alındığında mümkün görünmemektedir. Bilindiği gibi, “toplumu
dehşete düşüren türden şiddet kullanma” terör örgütü suçunun da olmazsa olmaz
unsurudur.
39- 16 Temmuz 2016 sabahı, saat 4.30’da, darbe girişiminin merkezi olan
Akıncı Üssü’ne F-16 uçakları ile müdahale eden ve bu girişimin bastırılmasında çok
önemli bir rol üstlenen beş F-16 pilotu da, daha sonra “FETÖ/PDY” üyesi oldukları
gerekçesiyle tutuklanmışlardır. Genelkurmay eski başkanı İlker Başbuğ bu
müdahaleyi, “Akıncılar Üssü’ndeki pist başlarının bombalanması darbecilerin
moralini çökertti ve Org. Hulusi Akar’ı bırakıp, teslim olma kararı aldılar” şeklinde
değerlendirmiştir. 13 Bu beş F-16 pilotu aynı zamanda üsten tüm helikopter
kalkışlarını da engelleyerek, burada bulunan darbecilerin üssü terk edememelerini ve
gözaltına alınmalarını da sağlamışlardır. Eş ifade ile darbe girişiminin
bastırılmasında en kritik görevlerden birini üstlenen beş pilot, darbeyi yapmakla
13 http://aktifhaber.com/15-temmuz/darbeyi-durduranlar-da-cemaatci-cikti-h100515.html

16 / 48

suçlanan oluşuma mensup olmakla suçlanmış ve tutuklanmıştır. Darbeyi, bahse konu
oluşum organize etmiş olsa ve beş F-16 pilotu da bu oluşuma mensup olsa,
kendilerinin üyesi olduğu oluşumun uygulamaya geçirdiği iddia olunan darbe
girişimini bastırırlar mı? Kendi arkadaşlarının (?) gözaltına alınmalarını sağlamak
için, darbe girişiminin merkezinden kaçmalarını engellerler mi?
40- Darbecileri bastırarak Akıncı Üssü’nü teslim alan Korgeneral 14 ile darbeciler
arasında olduğu belirtilen ve darbe gecesi öldürülen General Semih Terzi’nin
bulunduğu uçağın Malatya Askeri Havaalanına inişine izin vermeyen yarbay, 15
darbecilerin verdiği emir ve talimatları reddederek darbeye direnen Bingöl Tugay
Komutanı yarbay, 16 darbeyi 34 gün önce Cumhurbaşkanına haber veren GATA’da
görevli astsubay, 17 15 Temmuz 2016 gecesi Cumhurbaşkanını İstanbul’a getiren
uçağı ve dolayısıyla Cumhurbaşkanını havada koruyan F-16 pilotları da
“FETÖ/PDY” üyesi oldukları iddiasıyla tutuklanmışlardır. Darbecilerin
Cumhurbaşkanı’nı aradığı saatlerde, Cumhurbaşkanını güvenle İstanbul Havaalanına
getiren pilot ise aynı iddia ile mesleğinden ihraç edilmiştir. 18 16 Temmuz 2016
tarihinde Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ı Akıncı Üssü’nden alıp Çankaya
Köşküne güvenli bir şekilde helikopterle götüren eski kara pilot Albay Uğur Kapan
da darbe girişiminde bulunma ve FETÖ/PDY üyesi olma suçlamasıyla
tutuklanmıştır. 19 Darbe gecesi Cumhurbaşkanının Marmaris’te güvenli olarak
helikoptere ulaşmasını sağlayan polis de aynı iddialarla tutuklanmıştır. Tüm bu
olgulardan, darbe yapmakla suçlanan oluşuma mensup olduğu iddia olunan askerler,
aynı zamanda darbenin bastırılmasında da en kritik görevleri üstlendikleri
anlaşılmaktadır.
41- Somut olayda şahsıma ceza hukuku anlamında bir suçlama isnat edilmiş ve
ceza verilmiştir. Bu cezanın temel nedeni 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişimi
oluşturmaktadır. Bu girişimin kimler tarafından organize ve orkestra edildiği maddi
gerçeğe uygun olarak araştırılıp bağımsız mahkemelerce ortaya çıkarılmadığı sürece
şahsıma atılı suçlamalar en hafif ifade ile şüpheli ve hatta temelsiz kalacaktır. Bu
nedenlerle, çekişmeli yargılama ve silahların eşitliği ilkelerinin gereklerine uygun
olarak darbe girişiminin kimlerce organize ve orkestra edildiğinin araştırılması ve
tüm şüpheler giderilecek şekilde maddi gerçeğin ortaya çıkarılması gerekmektedir.


II- BİR OHAL KHK’SI İLE DOĞRUDAN KAMU GÖREVİNDEN
ÇIKARILMAKLA YAŞANAN İNSAN HAKLARI İHLALLERİ
[düzenle | kaynağı değiştir]


42- Bilindiği gibi, kamu görevinden bir OHAL KHK’sı ile doğrudan çıkarılanlar
tarafından AİHM’ye yapılan başvurulardan biri AİHM tarafından seçilerek 12
Haziran 2017 tarihinde karara bağlanmıştır. AİHM, Köksal v. Turkey isimli kararda,
başvurucunun ileri sürdüğü insan hakları ihlalleri açısından öncelikle OHAL
Komisyonuna başvurması gerektiğini, OHAL Komisyonunun söz konusu insan
14 http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/sedat-ergin/akinciyi-darbecilerden-geri-alan-komutana-bakin-
ne-oldu-40621645
15 http://www.yenimalatya.com.tr/asayis/gorev-havada-verilecekti-h14181.html
16 Bkz.
17 http://www.shaber3.com/erdogan-darbe-girisimini-tam-34-gun-once-ogrenmis-haberi/1288065/
18 https://www.aydinlik.com.tr/turkiye/2017-temmuz/erdogan-i-tasiyan-pilot-thy-den-atildi
19 Uğur Kapan, 31 Temmuz 2017 tarihinde Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yapılan duruşmada,
“16 Temmuz 2016 günü Hulusi Akar bana "Erken davrandık, beklemeliydik, rezil olduk” (We acted
early, we should have waited, we are disgraced) dedi.” açıklamasını yapmıştır
(https://www.artigercek.com/15-temmuz-gecesi-hulusi-akar-erken-davrandik-rezil-olduk)

17 / 48

hakları ihlallerini giderme yetkisine sahip olduğunu ve bu açıdan Komisyonun
ilk bakışta etkisiz olduğunu gösteren bir durumun görünmediğini, bu iç hukuk
yolu tüketildikten sonra gerek kalırsa tekrar AİHM’ye başvurulabileceğine karar
vermiştir. Anayasa Mahkemesi de 70 000 civarındaki benzer başvuruları, AİHM’nin
belirttiği benzer gerekçelerle reddetmiş ve öncelikle OHAL Komisyonuna
başvurulması gerektiğine karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi kararlarından ve
AİHM’nin Köksal v. Turkey kararından anlaşılacağı gibi, OHAL Komisyonu, ihraç
edilen kamu görevlilerinin sadece kamu görevine iadesi konusunda yetkili olmayıp,
buna ek olarak bu kişilerin KHK ile ihraçla yaşadığı insan hakları ihlallerini giderme
yetkisine de sahiptir. Anayasa Mahkemesi ve AİHM’nin değerlendirmeleri bu yönde
olup, Komisyon, öncelikle insan hakları ihlallerini gidermezse, giderilmeyen her bir
insan hakkı ihlali açısından verdiği kararın iptal edilmesi gerekir.
43- 23 Ocak 2017 tarih ve 685 sayılı OHAL KHK’sı ile kurulan “Olağanüstü
Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu” adında oluşturulan iç başvuru yolunun etkili bir
başvuru merci olabilmesi için, bu başvuru yolunun AİHS’nin 13. maddesinde
öngörülen şartlara ve AİHM kararlarında ortaya konan kriterlere uygun olması
gerekir. AİHS’nin 13. maddesi anlamında bir iç başvuru yolunun etkili olabilmesi
için, hak ihlallerinin bu organ önünde ileri sürülebilmesi, bu organın şikâyetlerin
esasını inceleyebilmesi ve uygun bir giderim sunabilmesi gerekir (AİHM, Kudla v.
Poland). Oluşan hak ihlallerini açıkça tanıyabilmesi, yeni ihlalleri engelleyebilmesi,
devam eden ihlallere derhal son verebilmesi (AİHM, Sürmeli v. Germany) ve
ihlalleri ortadan kaldırıp mümkünse eski hale getirebilmesi (restitutio in integrum)
gerekir. Mümkün değilse, ihlalleri giderici diğer tedbirleri kararlaştırabilmesi ve
yaşanmış ihlaller konusunda uygun maddi ve manevi tazminata hükmedebilmesi
gerekir (AİHM, Apicella v. Italyı). Bu organ yargısal bir organ olmasa da,
bağımsızlık ve tarafsızlık (AİHM, De Souza Ribeiro v. France) ile çekişmeli
yargılama gibi temel bazı usulî güvencelere uygun çalışması gerekir (AİHM, Silver
v. The United Kingdom). Bu organın erişilebilir, teori ve pratikte etkili ve makul
sürede karar vermesi de gerekir (AİHM, Scordino v. Italy, no.1).
44- Tüm bu nitelikler her bir hak ihlali ya da her bir şikâyet açısından ayrı ayrı
sağlanmalı ve gerekleri yerine getirilmelidir. Örneğin, mülkiyet hakkı açısından
memuriyete iade ve maddi ve manevi tazminat ödenmesi etkin bir giderim sunsa da,
masumiyet karinesi ihlali açısından aynı değerlendirmeyi yapmak imkânsızdır. Zira
masumiyet karinesinin ihlali açısından bu ihlale doğrudan neden olan KHK’nın iptal
edilmesi ve tüm izlerinin ortadan kaldırılıp ismimin terör örgütü üyeliği listelerinden
çıkarılması gerekir; bu husustaki tüm izlerin internet ve devlet kayıtları dâhil her
ortamdan silinip yok edilmesi gerekir. Masumiyet karinesini ihlal eden KHK
hukuken varlığını devam ettirdiği ve devlet birimlerinde ve internette ismim terör
örgütü üyesi olarak gösterilmeye devam ettiği sürece, memuriyete iade ile bu ihlal
giderilmiş olmaz.
45- 15 Temmuz 2016 tarihinden itibaren kamu görevinden çıkarılanlar açısından
aşağıdaki hak ihlalleri yaşanmıştır. OHAL Komisyonunca öncelikle bu hak
ihlallerinin tanınması ve uygun giderimin sağlanması gerekirken, açıkça ileri sürülen
bu hak ihlalleri hiçbir şekilde incelenmeden başvurum reddedilmiştir. Böylece,
Anayasa Mahkemesi ve AİHM’nin belirttiği gibi, OHAL Komisyonu 685 sayılı
KHK’nın kendisine yüklediği görevleri yerine getirmemiş, daha önce yaşanmış insan
hakları ihlalleri konusunda hiçbir inceleme yapmadan başvuruyu reddetmiştir. 685
sayılı KHK emretmesine ve AİHM ve AYM açıkça vurgu yapmasına rağmen,

18 / 48

aşağıda gerekçeleri belirtilen insan hakları ihlallerini gidermediği için OHAL
Komisyonu kararı hukuka aykırı olup iptal edilmelidir.


A- ADİL YARGILANMA HAKKININ İHLALİ (AİHS m. 6)
[düzenle | kaynağı değiştir]


1- Somut olaydaki uyuşmazlığa AİHS’nin 6. maddesi uygulanır
46- Somut olayda kamu görevlisi olan şahsım ile idare arasında, yasa niteliğinde
olan bir KHK ile kamu görevinden çıkarma hususunda uyuşmazlık ortaya çıkmıştır.
Kural olarak kamu görevlileri ile idare arasındaki uyuşmazlıklar AİHS’nin 6.
maddesinin kapsamına girer. İstisnai olarak, sadece iki koşulun birlikte olması
kaydıyla, bu türden uyuşmazlıklar kapsam dışında tutulmuştur. Söz konusu
uyuşmazlık yasa ile önceden açıkça yargı denetimi dışında tutulmuş olmalı (1. ölçüt)
ve yargı denetimi dışında tutma, devletin çıkarları açısından objektif gerekçelerle
gerekçelendirilmelidir (2. ölçüt) (AİHM, Eskelinen and others v. Finland (BD), §
62). Ayrıca kamu görevinden çıkarma işlemi eğer yasal bir düzenleme ile yapılmışsa,
göreve son veren yasadan önceki kanunlar tarafıma bu konuda dava açma hakkı
vermekte idiyse, söz konusu uyuşmazlık, AİHS’nin 6. maddesinin kapsamına girer
(AİHM, Baka v. Hungary (BD), 23.6.2016).
47- Somut olayda şahsım zorunlu emeklilik yaşına kadar, kendim arzu
etmedikçe kural olarak kamu görevinden çıkarılamaz. Yasalar tarafıma zorunlu
emeklilik yaşına kadar kamu görevlisi olarak çalışma hakkı vermiştir. Şahsım bir
yasa (KHK) ile kamu görevinden çıkarılmış olup, bu husustaki KHK’da bu işleme
karşı dava açılamayacağını öngören açık hiçbir düzenleme yoktur (1. ölçüt). Bir an
için Anayasanın 148/1 hükmü akla getirilecek olsa dahi, AİHM’nin Akif Zihni v.
Turkey kararı ile Danıştay’ın 4.10.2016 tarihli kararı (2016/8136E – 2016/4076K),
OHAL KHK’sı ile kamu görevinden çıkarma işlemine karşı dava açılamayacağının
iç hukukta açıkça yasaklanmadığının kanıtlarıdır. Eğer KHK ile kamu görevinden
çıkarılanların dava açma hakkı iç hukukta açıkça yasaklanmış olsaydı, bu kararlar
verilemezdi. 20 Ayrıca, şahsım olağan hukuk kuralları çerçevesinde kamu görevinden
çıkarılmış olsaydı, bu işleme karşı idari yargıda iptal davası açma hakkım vardı;
KHK (yasa) ile kamu görevinden çıkarılmadan önce iç hukukta mahkemeye erişim
hakkına sahiptim (Baka v. Hungary).
48- Bir an için mahkemeye erişim hakkını engelleyen açık bir yasal
düzenlemenin olduğu varsayılsa dahi, bir kamu görevlisinin, hiçbir şekilde
savunması alınmadan (AY m. 129/2), bir KHK ile terör örgütü mensubu ilan edilip,
masumiyet karinesini ihlal edilerek (AY m. 15/2), bir daha kamuda çalışamayacak
şekilde kamu görevinden çıkarılmasının objektif bir gerekçesi de yoktur (Eskelinen,
2. ölçüt). Ömür boyu kamu görevinde çalışamama gibi son derece ağır ve sivil ölüme
yol açan bir ceza verilmesine, eş ifade ile şahsıma ceza hukuku anlamında bir cezaya
hükmedilmesine rağmen, 21 mahkemeye erişimi engelleyip, bu cezanın hukuka
uygunluğunu yargı denetimi dışında tutmak, masumiyet karinesine ek olarak
hukukun üstünlüğü ilkesini de ihlal eder. Dolayısıyla somut olayda mahkemeye
erişimi engelleyecek objektif bir gerekçeden söz edilmesi de mümkün değildir.
20 Venedik Komisyonuna göre, bir OHAL KHK’sı ile kamu görevinden çıkarılanların iç hukukta dava
açma haklarının olup olmadığı hususu en azından tartışmalı bir konu olup bu durum, KHK ile kamu
görevinden çıkarılanların dava açma haklarının açıkça yasaklanmadığının açık bir kanıtıdır (Turkey -
Opinion on emergency decree laws Nos. 667-676 adopted following the failed coup of 15 July 2016,
Opinion No. 865/2016” (CDL-AD (2016)037), 12.12.2016, dipnot 140).
21 Bir kamu görevlisinin uzunca bir süre bazı meslekleri icra etmekten men edilmesi AİHS’nin 6.
maddesi anlamında bir cezadır (AİHM, Matyjek v. Polond).

19 / 48

Ayrıca, kamu hizmetine yeniden girme hakkı da Anayasa ile teminat altına alınmış
bir hak (AY m. 70) olup bu sivil hak (civil limb) konusundaki uyuşmazlık da
AİHS’nin 6. maddesinin kapsamına girer.
49- Diğer taraftan bir OHAL KHK’sı ile ceza hukuku anlamında bir suçla (terör
örgütü üyesi) suçlama ve yargılamadan, bir daha kamu görevinde çalışamayacak
şekilde kamu görevinden çıkarma cezasına hükmetme, sonuçları son derece ağır bir
şekilde şahsımı cezalandırma anlamına gelir. İsnat edilen suçlama (terör örgütü
üyeliği) ile cezanın niteliği (Anayasa tanınan bir hakkı KHK ile ömür boyu yok
etme) ve ağırlığı (sivil ölüm oluşturur şekilde ölünceye kadar sürecek olması) dikkate
alındığında, somut olayda AİHS’nin 6. maddesinin ceza boyutu (criminal limb) da
uygulanır 22 . AİHM, bir kamu görevlisinin uzunca bir süre bazı meslekleri icra
etmekten men edilmesini AİHS’nin 6. maddesi anlamında bir ceza olarak
nitelendirmiş ve bu olaya AİHS’nin 6. maddesinde öngörülen tüm güvencelerin
uygulanacağına karar vermiştir (AİHM, Matyjek v. Polond). Somut olayda ölünceye
kadar sürecek olan ve kamu görevi kapsamındaki tüm meslekleri icra edememe
cezası verilmiştir. Ayrıca OHAL döneminde kamu görevinden çıkarılıp da özel
sektörde iş bulanlar, SGK’ya ilk primlerinin yatırıldığı tarihten hemen sonra
işverenlerinin uyarılması ile işlerinden çıkarıldığı dikkate alındığında, aileleri ve
kendileri açısından hiçbir sosyal ve sağlık güvenceleri olmadan yaşamaya mahkûm
edildikleri ve dolayısıyla sivil ölüm oluşturur şekilde bir cezaya çarptırıldıkları
anlaşılır. 691 sayılı KHK ile arabuluculuk yapmalarının engellendiği de dikkate
alındığında, hükmedilen cezanın ağırlığı net olarak anlaşılır.
50- Tarafıma AİHS’nin 6. maddesi anlamında bir suçlama yöneltilmiş ve ceza
verilmiş olup, bu durumda olan her kişi mahkemeye erişim hakkının güvence altına
alınmasını ve aklanmasına imkân verecek bir yargılama yapılmasını isteme hakkına
sahiptir. Ceza hukuku anlamında bir suç ile suçlanan her birey, bağımsız ve tarafsız
bir mahkemeye erişip, suçlamaların esası hakkında bir yargılama yapılarak karar
verilmesini isteme hakkına sahiptir (AİHM, Kart v. Turkey). Hiçbir yargılama
yapılmadan suçlanıp cezalandırılmak, açık bir denial of justice (adaletin mutlak
inkârı) oluşturur. Anayasanın 15. maddesi OHAL durumunda dahi yasaklamasına
rağmen, somut olaydaki uygulama masumiyet karinesini de ihlal ettiği için, bu hakka
hiçbir şekilde engel getirilemez. Suçun niteliği (terör örgütü üyeliği) ve cezanın
ağırlığı (sivil ölüm) dikkate alındığında, somut olayda kişiye karşı yöneltilmiş bir
suçlama bulunup, bu nedenle de AİHS’nin 6. maddesi uygulanır.
51- Sonuç olarak, şahsım ile idare arasındaki uyuşmazlık hem medeni hak ve
yükümlülüklere ilişkin bir uyuşmazlık hem de kişiye karşı yöneltilmiş suçlama
niteliğinde olup, bu uyuşmazlık AİHS’nin 6. maddesinin kapsamına girer (Opinion
cited, Dipnot 2, § 213) ve Sözleşmenin 6. maddesinin 3 ayrı fıkrasında öngörülen
tüm güvenceler somut olaya uygulanır.


2- İhlal edilen adil yargılanma hakkı güvenceleri
[düzenle | kaynağı değiştir]


a) Mahkemeye erişim hakkı ihlal edilmiştir (AİHS m. 6/1)
[düzenle | kaynağı değiştir]


52- Şahsımın kamu görevinden çıkarılmasının hukuki dayanağı ve uyuşmazlığın
kaynağı bir OHAL KHK’sıdır. Anayasaya (m. 148/1) göre, OHAL KHK’ları yargı
denetimi dışındadır. 15 Temmuz 2016 tarihinden sonra OHAL KHK’ları ile kamu
görevinden çıkarılanların idari yargıda açtıkları iptal davaları, “iptali gereken idari
22 Venice Commission, Opinion No. 865/2016, cited above, § 213.
http://www.venice.coe.int/webforms/documents/?pdf=CDL-AD(2016)037-e

20 / 48

bir işlem bulunmadığı gerekçesiyle” onlarca idare mahkemesi tarafından
reddedilmiştir. 23 Bu kararlar birçok bölge idare mahkemesi tarafından da onanmıştır.
Henüz Danıştay tarafından onanarak kesinleşen bir karar bulunmasa da, 29 Nisan
2017 tarih ve 690 sayılı KHK ile, idari yargıda derdest olan bu türden davalar
konusunda mahkemelerin “karar verilmesine yer olmadığına karar vereceği”
kararlaştırılmış ve uyuşmazlığın doğduğu esnada mahkemeye erişim hakkı
kapatılmıştır. Böylece şahsım ile idare arasındaki uyuşmazlığın çıktığı esnada
erişilebilecek bir mahkeme kalmamış ve AİHS’nin 6/1 hükmünde korunan
mahkemeye erişim hakkı (Golder v. The United Kingdom) ihlal edilmiştir. Bilindiği
gibi, mahkemeye erişim hakkı, uyuşmazlık doğmadan önce kanunla kurulmuş,
bağımsız ve tarafsız bir yargı organına erişim hakkı olarak anlaşılır. Somut olayda
uyuşmazlık doğduğu anda başvurulabilecek bu türden bir yargı organı bulunmadığı
için mahkemeye erişim hakkı ihlal edilmiştir. Bu ihlal yaşanmış olup, ihlalin iç
hukukta tanınıp giderilmesi gerekir.


53- Son olarak, 12.12.2016 tarihli Venedik Komisyonu Görüşlerinde askıya
alınamayacak (non derogable) haklar arasında sayılan mahkemeye erişim hakkının
ihlalinin OHAL’e neden olan şiddet olaylarının bastırılmasıyla da ilişkisi
bulunmamaktadır. Darbe girişimiyle hiçbir ilgisi olmayan şahsımın mahkemeye
erişim hakkı ihlal edilerek belirtilen şekilde cezalandırılması, AİHS’nin 15.
maddesinin emrettiği “durumun kesinlikle gerektirdiği türden” bir tedbir olmayıp
ölçüsüz olduğu açıktır. Üstelik darbe girişiminin üzerinden 18 aydan fazla bir süre
geçmiş olup, darbeye girişen askerler tutuklanmış ve yargı organları önünde tutuklu
olarak yargılanmaktadırlar. Dolayısıyla darbe tehlikesi bertaraf edilmiş olup,
OHAL’i devam ettirmenin ve bu çerçevede temel hak ve hürriyetleri kısıtlamanın
herhangi bir gereği de kalmamıştır.


54- Mahkemeye erişimi hakkı OHAL Komisyonu kurulmadan önce yaşanmış
olup, bu ihlalin tanınarak adil bir giderimle ortadan kaldırılması gerekirken, OHAL
Komisyonu bu hak ihlalini incelemeden başvuruyu reddettiği için, Komisyon kararı
iptal edilmelidir.


b) Bağımsız mahkeme ilkesi ihlal edilmiştir (AİHS m. 6/1)
[düzenle | kaynağı değiştir]


55- 690 sayılı KHK ile idari yargıda derdest olan on binlerce davada, karar
verilmesine yer olmadığı gerekçesiyle bu davaların reddedileceği öngörülmüştür.
Yürütme organı, yasa niteliğindeki bir işlemle derdest olan yargılamaların nasıl
sonuçlandırılacağını kararlaştırmıştır; mahkemelerin nasıl karar vereceğine yasa
niteliğindeki bir işlemle yürütme organı karar vermiştir. Derdest olan on binlerce
davanın nasıl sonuçlandırılacağına yürütme organı karar vererek, bağımsız ve
tarafsız mahkeme önünde yargılanma hakkı ihlal edilmiştir (AİHM, Stran Greek
Refineries and Stratis Andreadis v. Greece). Bu ihlal de yaşanmış olup, OHAL
Komisyonunun bu ihlal iddiasını inceleyip gidermesi gerekirken, Komisyon bu talebi
de hiçbir şekilde incelemeden başvuruyu reddetmiştir. Bu nedenle de Komisyon
kararı iptal edilmelidir.


c) Masumiyet karinesi ihlal edilmiştir (AİHS m. 6/2)
[düzenle | kaynağı değiştir]


56- Şahsımın kamu görevinden çıkarılmasına dayanak olan KHK’ya göre,
“Terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı
faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği,
mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olan (eklerde yer alan listelerde
23 Onlarca karar örneği için bkz. http://www.neyapilabilir.net/#1481743392332-175a77a8-aea0

21 / 48

ismi geçen kamu görevlileri) başka hiçbir işleme gerek kalmaksızın çıkarılmıştır.”
KHK’nın ekindeki listelerde ismime yer verilerek, benim bir terör örgütüne üye
olduğum şüpheye yer vermeyecek şekilde kararlaştırılmış, yasa niteliğindeki bir
işlemle yargılanmadan cezalandırılmış bulunmaktayım. Hiçbir yargılama
yapılmadan, kesinleşmiş bir mahkeme kararı olmadan, şahsım bir terör örgütüne üye
olmakla suçlanmış ve mahkûm edilmiştir. Yürütme organının kabul ettiği bir KHK
ile terör örgütünün üyesi gösterilerek masumiyet karinesinden yararlanma hakkım
açıkça ihlal edilmiştir. Zira Anayasanın 38/4 maddesine göre, “Suçluluğu hükmen
(kesin bir yargı kararı ile) sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.


57- Anayasanın 15. maddesine göre OHAL durumunda dahi masumiyet
karinesinden yararlanma hakkı askıya alınamaz; yasal düzenleme ve KHK’larla
kişiler ya da kişi grupları suçlu ilan edilemeyeceği gibi mahkûm da edilemez. Bu
durum fonksiyon gaspına yol açar. Anayasaya göre, “Hiçbir kimse veya organ
kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.” (AY m. 6/3).
Masumiyet karinesinin gerekleri dikkate alındığında, kişileri suçlu gösterme veya
mahkûm etme, sadece bir yargısal işlevdir. “Yargı yetkisi, Türk Milleti adına
bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır.” (AY m. 9). Dolayısıyla yürütme veya
yasama organının yargılama yetkisi yoktur. Kişi ya da kişi grupları MGK veya
Bakanlar Kurulu kararlarıyla suçlu ilan edilemez; mahkûm olmuş gibi gösterilemez.
58- Masumiyet karinesinden yararlanma hakkının ihlaline doğrudan OHAL
KHK’sı neden olmuştur. Yaşanmış olan bu ihlalin giderilebilmesi için söz konusu
KHK’nın hukuki varlığına son verilmesi ve tüm izlerinin, internet dâhil, ortadan
kaldırılması gerekir. İhlalin sadece tespit edilerek manevi tazminata hükmedilmesi
ile giderilmesi mümkün değildir; söz konusu KHK hukuken varlığını sürdürdüğü
sürece ve internet dâhil ihlalin tüm izleri ortadan kaldırılmadığı sürece, bu ihlal
devam eden şekilde varlığını sürdürür. Kısaca bu hak ihlali açısından eski hale
getirme (restitutio in integrum) için, eş ifade ile ihlalin ortaya çıkmasından önceki
şartlara dönüş için gereken her türlü tedbirin alınıp uygulanması gerekir.


59- Masumiyet karinesi ihlali de OHAL Komisyonuna sunulan dilekçede açıkça
ileri sürülmüş olmasına rağmen, Komisyon yaşanmış bu ihlali giderme adına hiçbir
inceleme yapmadan başvuruyu reddetmiş olup, bu nedenle de OHAL Komisyonu
kararı iptal edilmelidir.


d) Adil yargılanma hakkının kişiye karşı yöneltilmiş suçlama boyutu
açısından ilgili tüm ilkeleri ihlal edilmiştir (AİHS m. 6/1, 6/3a,b,c,d)


60- KHK ile kamu görevinden çıkarılanlar hususunda ilgili KHK’da sadece şu
veya benzeri gerekçeler kullanılmıştır: “Terör örgütlerine veya Milli Güvenlik
Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen
yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı
olan (eklerde yer alan listelerde ismi geçen kamu görevlileri) başkaca hiçbir işleme
gerek kalmaksızın kamu görevinden çıkarılmıştır.” Böylece, şahsım, yargılanmadan
bir terör örgütünün üyesi gösterilmiş, ceza kanunu anlamında kendisine bir suçlama
atfedilmiş (terör örgütü üyeliği) ve bu suçtan mahkûm olmuş gibi, bir daha ömrü
boyunca çalışması imkânsız olacak şekilde kamu görevinden çıkarılmıştır. Kısaca,
şahsım bir KHK ile suçlanmış, mahkûm edilmiş ve bu mahkûmiyetin karşılığı olarak
şahsıma sonuçları son derece ağır bir yaptırım (sivil ölüm) uygulanmış ve şahsım
cezalandırılmıştır.

22 / 48

61- Somut olayda tarafıma yöneltilen suçlama “terör örgütüne üyeliktir”; KHK
ekinde kimlerin üye, kimlerin iltisak veya irtibatı olduğu ayrı ayrı yazılmadığı için,
ekli listelerde yer alan tüm kamu görevlileri terör örgütüne üyelikle de suçlanmış
olacakları gibi, her biri ayrı ayrı iltisak veya irtibatla da suçlanabilir. Ceza Kanunu ile
Terörle Mücadele Kanunu terör örgütüne üyeliği suç olarak nitelendirmiştir (TCK m.
314, TMK m. 1 vd.). Terör örgütü üyeliği iç hukukta suç olarak nitelendirildiğine ve
başvurana da bu suçlama isnat edildiğine göre, somut olayda sadece bu nedenle dahi
AİHS’nin 6. maddesinin kapsamına giren kişiye karşı yöneltilmiş bir suçlama vardır
(Engel and others v. The Netherlands).


62- Ayrıca, cezanın niteliği ile ağırlığı dikkate alındığında da somut olayda
AİHS’nin 6. maddesi anlamında kişiye karşı yöneltilmiş bir suçlama vardır. Herhangi
bir hapis cezasına çarptırılmamış olmama karşın, bir daha kamu görevinde hayatım
boyunca çalışamayacak şekilde kamu görevinden çıkartıldım ve sivil ölüm oluşturur
şekilde cezalandırıldım. Bir KHK ile ismim açıkça tüm dünyaya terör örgütü üyesi
olarak duyurularak, terörist gibi yaşamaya mahkûm edildim, damgalandım ve özel
sektörde dahi iş bulmam neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Bu durum kişinin sivil
olarak ölümüne yol açacak ağırlıkta bir cezalandırmaya neden olup yaptırımın
ağırlığı ve niteliği dikkate alındığında da somut olayda Sözleşmenin 6. maddesi
anlamında kişiye karşı yöneltilmiş bir suçlama vardır. 24 Yukarıda belirtildiği gibi,
AİHM, somut olaydaki cezadan çok daha hafif bir uygulamayı, “bir kişinin uzunca
bir süre bazı meslekleri icra etmekten men edilmesini” dahi kişiye karşı yöneltilmiş
suçlama kapsamında değerlendirmiştir (AİHM, Matyjek v. Polond).
63- Dava konusu olayda hiçbir yargılama yapılmadan, bir KHK ile suçlu ve
mahkûm olarak gösterildim ve sonuçları ağır bir cezaya çarptırıldım. AİHS’nin 6/1
hükmündeki temel güvencelere ve 6/3 maddesinde öngörülen asgari sanık haklarına
saygı gösterilmeden, yasa niteliğindeki bir KHK ile şahsımı mahkûm etmek,
AİHS’nin 6/1 ve 6/3 hükmündeki tüm güvenceleri ihlal eder; açık bir denial of
justice (adaletin yok sayılması) oluşturur. Mahkemeye erişim hakkı, kanunla
kurulmuş, bağımsız ve tarafsız mahkeme önünde yargılanma hakkı, kamuya açık
duruşma hakkı, gerekçeli karar hakkı, aleni karar hakkı, çekişmeli yargılama ve
silahların eşitliği ilkeleri, suçlamaları en kısa sürede öğrenme hakkı, suçlamaların
kamuya açık bir duruşmada yüzüne karşı açıklanmasını isteme hakkı, savunmasını
hazırlaması için her türlü kolaylığa sahip olma hakkı, kendi belirleyeceği bir avukat
yardımından yararlanma hakkı ile aleyhe beyanda bulunan tanıkları kamuya açık
duruşmada dinleme, sorguya çekme ve lehe olan tanıkları aynı koşullarda dinletme
hakkı gibi tüm hak ve ilkeler bir bütün olarak ihlal edilmiştir. Hukuk devleti ilkesine
de aykırı olan bu uygulama, OHAL’in kesinlikle gerektirdiği türden bir tedbir
olmayıp AİHS’nin 15. maddesine de aykırıdır. AİHS’nin 15. Maddesine göre,
OHAL döneminde sadece “durumun kesinlikle gerektirdiği türden tedbirler”
alınabilir.
64- Belirtilen hak ihlalleri OHAL Komisyonu kurulmadan önce yaşanmış olup,
yaşanmış olan bu hak ihlallerinin OHAL Komisyonunca incelenip giderilmesi
gerekirken, Komisyon bu hak ihlallerini hiçbir şekilde incelemeden, başvuruyu bu
açıdan da gerekçesiz şekilde reddetmiş ve böylece 685 sayılı KHK’nın emrettiği
“kişisel haklara ilişkin ihlal taleplerini” incelememiştir. Bu nedenle de OHAL
Komisyonu kararı iptal edilmelidir.
24 Venice Commission, Turkey - Opinion on emergency decree laws Nos. 667-676 adopted following
the failed coup of 15 July 2016, Opinion No. 865/2016” (CDL-AD(2016)037, para. 213).

23 / 48

B- KANUNSUZ SUÇ VE CEZA OLMAZ İLKESİ (AİHS m. 7)[düzenle | kaynağı değiştir]


65- AİHS’nin 7. Maddesine göre, “Hiç kimse işlendiği zaman ulusal ve
uluslararası hukuka göre suç oluşturmayan bir eylem veya ihmalden dolayı suçlu
bulunamaz.” Anayasanın 38/1 hükmüne göre de, “Kimse, işlendiği zaman yürürlükte
bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz.”
66- Tarafıma ceza hukuku anlamında bir suçlama atfedilip, sonuçları son derece
ağır bir ceza ile cezalandırıldığım için AİHS’nin 7. maddesi de somut olaya
uygulanır. Suçlamalar konusunda ilgili KHK’da herhangi bir gerekçe olmamasına
rağmen, tarafıma atfedilen suçlamalara ilişkin eylemlerin tamamı (Aşağıda, “İhlal
Edilen Diğer Haklar”), işlendiği/yapıldığı/gerçekleştirildiği tarihte yasaların izin
verdiği legal faaliyetler olup, normal bir hukuk devletinde kesinlikle atılı suça
dayanak yapılamaz. Eş ifade ile, işlendiği zaman yasal olan “bankaya para yatırma,
piyasada özgürce satılan ve hiçbir şiddet unsuru içermeyen bandrollü kitapları
bulundurma, derneğe/sendikaya/vakfa üye olma, yasal bir derneğe bağış yapma,
yasal bir okula çocuğunu gönderme ve bitirme gibi faaliyetler” daha sonra yapılacak
yargılamalarda terör örgütü üyeliği suçlamasına dayanak yapılamaz. Bu konuda
yukarıda belirtildiği gibi, “Gülen Hareketi” ilk olarak 26 Mayıs 2016 tarihli MGK
kararına dayalı olarak 30 Mayıs 2016 tarihinde Bakanlar Kurulu kararı ile
“FETÖ/PDY” ismi verilerek terör örgütü ilan edilmiştir. Bu tarihten önceki yasal
faaliyetler, kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesinin gereği olarak, terör örgütü üyeliği
suçlamasına dayanak gösterilemez. Ayrıca, ceza kanunlarını geniş ve keyfi
yorumlayarak atılı suçla (terör örgütü üyeliği) ilgisi olmayacak şekilde yasal
faaliyetleri suç olarak değerlendirip kişilere yaptırım uygulamak da kanunsuz suç ve
ceza olmaz ilkesini ihlal eder (AİHM, S.W. v. The United Kingdom). Somut olayda
yasaların suç olarak öngörmediği ve legal olan faaliyetler nedeniyle cezalandırılma
AİHS’nin 7. maddesini ihlal etmiştir.


67- Somut olayda bu hak ihlali de OHAL Komisyonu önünde ileri sürülmüş
olmasına rağmen, Komisyon bu ihlal iddiasını da incelemeden başvuruyu reddettiği
için, AİHS’nin 7. Maddesi ile Anayasanın 38/1 hükmü uyarınca, söz konusu karar
iptal edilmelidir.


C- ÖZEL HAYATA SAYGI HAKKININ İHLALİ (AİHS m. 8)
[düzenle | kaynağı değiştir]


68- 15.7.2016 tarihli darbe girişimi sonrası, daha önceden yapıldığı anlaşılan
fişlemelere dayalı olarak on binlerce kamu görevlisi “terör örgütü üyeliği
suçlamasıyla” kamu görevinden çıkarılmıştır. Anayasa ile yasaklanmış ve suç
oluşturan fişlemelere dayalı olarak önceden listeler hazırlandığı, on binlerce kamu
görevlisinin fişlendiği birçok yürütme organı mensubu tarafından açıklanmıştır.
Benim de, özel hayatım ve aile hayatıma ilişkin bilgilere dayalı olarak fişlendiğim
(hangi gazeteyi okuduğum, çocuklarımı hangi okula gönderdiğim, hangi bankaya
para yatırdığım, hangi kitapları evimde bulundurduğum vb.) ve Anayasa
Mahkemesinin 2 üyesine ilişkin kararında dayandığı “sosyal çevre bilgisi” adını
verdiği fişlemelere dayalı olarak bir OHAL KHK’sı ile kamu görevinden
çıkarıldığım anlaşılmaktadır. Aksi halde, darbe girişimi ile hiçbir ilgisi olmayan ve
suç oluşturan herhangi bir somut eylemi gösterilemeyen 100 000’den fazla kamu
görevlisinin kısa sürede tespit edilip kamu görevinden çıkarılması mümkün
gözükmemektedir. Bilindiği gibi, darbe girişiminin başladığı saatin üzerinden 6 saat
geçmeden 3000 civarında hâkim ve savcı hakkında gözaltı kararı verilebilmiştir. Bu
sayıda hâkim ve savcının isminin ve kimlik bilgilerinin yazılması dahi 6 saatten fazla
sürer; HSYK Başkanvekili Mehmet Yılmaz da, Anayasanın özellikle 20-22.

24 / 48

maddelerine aykırı olarak, 2014 yılından bu yana hâkim ve savcıların fişlendiğini
açıkça kamuoyuna duyurmuştur. Bu durum da, Anayasa yasaklamasına rağmen,
kamu görevlilerinin önceden fişlendiğini göstermektedir. Üstelik HSYK ilgili
dairesinin soruşturma izni olmadan hâkim ve savcılar hakkında hiçbir inceleme ve
soruşturma işlemine girişilemez; haklarında hiçbir bilgi toplanamaz (AY m. 159/9).
69- Hiçbir yargısal güvence sunulmadan, avukat yardımından yararlanmadan,
suçlamaları öğrenip bu konuda karşı görüşlerini hazırlayıp sunamadan, hakkındaki
iddialar ve tüm deliller kendisine bildirilmeden ve bu hususta karşı görüşlerini
hazırlayıp sunamadan, suçlamalar hususunda lehe delilleri ortaya koyamadan, tanık
dinletebilme hakkı sağlanmadan kamu görevinden çıkarılma, olsa olsa sadece daha
önceden yapılan fişlemelere dayalı olarak yapılmış olabilir. Silahların eşitliği ve
çekişmeli yargılama ilkelerinin gereklerine uyulmadan, KHK ile bir kişinin terör
örgütü üyesi olduğu ilan edilip kamu görevinden çıkarılmasının delilleri KHK’da
gösterilmediğine göre, tüm bu listelerin hazırlanması fişlemeler ile mümkün
olmuştur. Başbakan yardımcıları Sayın Mehmet Şimşek ve Sayın Numan Kurtulmuş
gibi siyasilerin bu husustaki beyanları da bu durumu kanıtlamaktadır.
70- Kamu kurumlarından yapılan tasfiyelerle ilgili olarak Başbakan Yardımcısı
Mehmet Şimşek, 25 Temmuz 2016 tarihinde, “İsimleri önceden tespit etmiştik”
diyerek, tasfiyelerin darbe girişimiyle ilgisinin olmadığını ve fişleme yapıldığını
kabul etmiştir (@dw_turkce - 25.7.16). Enerji Bakanı Berat Albayrak ise, 26
Temmuz 2016 tarihinde, “İşten uzaklaştırma listeleri emniyet ve istihbaratın yoğun
çalışmasıyla hazırlandı” demiştir. Bir diğer Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli
ise, aHaber kanalında, 28 Temmuz 2016 tarihinde, “O kararı almasaydık (yüzbinleri
aşan kamu görevlilerini) 15 yılda temizleyemezdik” demiştir. Diğer Başbakan
Yardımcısı Numan Kurtulmuş da, “KHK’lar aceleyle değil, çok iyi bir hazırlığın
sonucudur” diyerek, tasfiye listelerinin çok önceden planlı bir şekilde hazırlandığını
ve darbe girişiminin beklendiğini ima etmiştir. Savunma Bakanı da 29 Temmuz 2016
tarihinde “Tasfiyeler darbeden önce hazırdı” demiştir. Aynı konuda Cumhurbaşkanı
Sayın Erdoğan, El Jazeera Televizyonuna verdiği mülakatta, “Kimlerin FETÖ üyesi
olduğunu biliyorduk; kanunlar bize engel oluyordu” açıklamasını yapmış ve
kanunlar yürürlükte kaldığı sürece ve hukuk devletinin sınırları içerisinde bahse konu
tasfiyeleri yapamayacaklarını ifade etmiştir. Bu açıklamadan şu sonuç çıkmaktadır:
Aslında tasfiye edilen kamu görevlilerinin hukuka aykırı herhangi bir eylemleri
olmadığı için, pozitif hukuk kurallarına göre ve hukuka uygun olarak kendilerini
kamu görevinden çıkarmak imkânsızdı. Bu imkânsızlığı aşmak için OHAL ilan
edilerek tüm bu tasfiyeler yapıldı. OHAL ilan edilip Anayasadaki güvenceler ve
kanunlar askıya alınarak, yüzbinleri aşan kamu görevlisi kamu görevinden
çıkarılmıştır.


71- Bir kişinin dış dünya (çevresi) ve diğer insanlarla (kendi benzerleriyle)
iletişime geçme ve ilişki kurup sosyal çevresini istediği gibi belirlemesi ve kişiliğini
geliştirmesi, özel hayata saygı hakkının kapsamında ve koruması altındadır (AİHM,
Burghartz v. Switzerland). Yasa dışı şekilde oluşturulduğu açık olan ve tamamına
yakını özel hayata ve aile hayatı ile sosyal çevre bilgisine ilişkin fişlemelere dayalı
olarak kamu görevinden çıkarma işlemi özel hayata ve aile hayatına saygı hakkına
müdahale niteliğindedir. Doğru olup olmadıkları dahi bilinmeyen, sosyal çevre
bilgisine, özel hayata, iletişime (telefon, e-mail, sosyal medya hesapları vb.) ve aile
fertlerine dair bilgilerden oluştuğu anlaşılan fişlemelere dayalı olarak bir kamu
görevlisinin mesleğinden KHK hükmü ile çıkarılması özel hayata saygı hakkına
müdahale oluşturur (1. müdahale).

25 / 48

72- Ayrıca, bireylerin mesleki ve profesyonel hayatı da özel hayata saygı
hakkının kapsamı ve koruması altındadır (AİHM, Sidabras and Dziautas v. Latvia).
Bir devlet memurunu olağan kanun yolları dışında, hiçbir savunma hakkı tanımadan,
masumiyet karinesini ihlal eder şekilde suçlayıp kamu görevinden çıkarma,
kendisinin mesleki ve profesyonel hayatına yasa dışı bir müdahaledir. Anayasanın
70. ve 129/2 maddelerine aykırı olarak ve aldığı tüm diploma ve sertifikaların
geçersiz olmasına yol açacak şekilde bir kamu görevlisinin mesleki ve profesyonel
hayatının bitirilmesi özel hayata saygı hakkına açık bir müdahaledir. Devlet, kişileri,
yıllarca çalışarak elde ettikleri diploma ve mesleki tecrübeleriyle tamamen uyumsuz
işlerde çalışmaya zorlayamaz. Bir vali yardımcısını pazarda sebze satıcılığı yaparak
hayatının kalan kısmını tamamlamaya mecbur edemez. Bir kişinin asgari 15 yıllık
eğitim ve yıllarca çalışması ve birikimiyle elde ettiği mesleki ve profesyonel hayatını
tamamen sonlandıracak şekilde kamu görevinden sürekli olarak çıkarılması, mesleki
ve profesyonel hayata müdahale oluşturur (2. müdahale).


73- Hiçbir somut delil gösterilmeden, bir kamu görevlisinin isminin KHK’da,
Resmi Gazetede ve internette yayınlanarak, KHK hükmü ile bir terör örgütünün
üyesi ilan edilmesi, diğer insanlar tarafından terörist olarak damgalanmasına ve
böylece kendi benzerleriyle hayatının sonuna kadar bir daha olağan ve sağlıklı ilişki
ve arkadaşlık kurmasına da engel olur. Bu nedenledir ki, Avrupa Konseyi İnsan
Hakları Komiseri, on binlerce kişinin isminin Resmi Gazetede yayınlanarak
görevlerine son verilmesini korkunç bulmuştur. Dış dünya, belirtilen şekilde suçlanıp
kamu görevinden çıkarılan kişiye en hafif ifade ile sürekli olarak şüphe ile yaklaşır.
Kendisine devlet tarafından terörist damgası yapıştırılan bir bireyin özel sektörde de
iş bulması neredeyse imkânsızdır. KHK ekinde teröristler listesinde ismi yayınlanan
bir kamu görevlisinin özel sektörde de iş bulması imkânsızlaşacağı için hayatını
devam ettirecek, ailesinin ve kendisinin geçimini sağlayacak bir işte çalışıp gelir elde
etmesi ve asgari insan onuruna yakışır standartlarda yaşamını sürdürmesi de
imkânsızlaşır. Bu da AİHS’nin 8. maddesinde korunan hakka yönelik bir diğer
müdahaledir (3. müdahale).


74- Hiçbir yargılama yapılmadan, bir KHK hükmü ile terör örgütü üyesi ilan
edilmem ve damgalanmam, ayrıca şeref ve itibarıma saygı hakkına da müdahale
oluşturur. Bu hak özel hayata saygı hakkının kapsamındadır (AİHM, Chauvy and
others v. France). Bir kişiyi yargılamadan, ceza hukuku anlamında bir suçla itham ve
mahkûm etme, şeref ve itibara saygı hakkına da bir saldırı olup, bu saldırı da özel
hayata saygı hakkına müdahale oluşturur (4. müdahale).
75- KHK ile meslekten ihraç edilenlere, sosyal güvenlik kurumu verilerinde, işe
son verme nedeni olarak “OHAL/KHK” veya benzeri kayıtlar düşülmekte ve bu
kişiler ayrıca fişlenmektedir. Bu kaydı gören özel sektör temsilcileri de şahsıma iş
vermeyecek ve şahsım ve ailem sivil bir ölümle karşı karşıya kalacaktır. OHAL
döneminde işini kaybedenlerden özel sektörde iş bulanların ilk SGK primleri
yatırıldığında, bu kişilere işverenler uyarılmakta ve bu kişilerin işlerine son
verilmektedir. Böylece KHK ile kamu görevinden çıkarılanlardan özel sektörde iş
bulanların özel sektörde çalışmalarına da müdahale edilmekte ve tüm bir aile sosyal
ve sağlık güvencesi olmadan yaşamaya mecbur bırakılmakta, gerçek bir sivil ölüme
terk edilmektedir. 691 sayılı KHK ile OHAL döneminde işten çıkarılanların
arabuluculuk yapmaları da yasaklanmıştır. Ayrıca SGK kayıtlarındaki fişleme sadece
şahsımla sınırlı kalmayacak, çocuklarımın geleceğini de etkileyecek, böylece sadece
kendim değil, aile fertlerim de etkilenmiş olacaktır. Sivil bir ölüme yol açan bu

26 / 48

damgalama, fişleme ve özel sektörde çalışmayı da engelleme özel hayata ve aile
hayatına saygı hakkına müdahale oluşturur (5. müdahale).


76- Tüm bu müdahalelerin AİHS’nin 8. maddesini ihlal etmemesi için, kanunla
öngörülmüş olmalı, meşru bir amaç gütmeli, temel bir sosyal ihtiyaca cevap vermeli
ve orantılı olmalıdır.


77- Söz konusu müdahaleler yasal dayanaktan yoksun olup bu nedenle
AİHS’nin 8. maddesi ihlal edilmiştir. İlk olarak, özel hayata müdahalelerin kaynağı
olan OHAL KHK’sı, Anayasanın 15. maddesi yasaklamış olmasına rağmen,
masumiyet karinesini ihlal eder şekilde kabul edildiği için, Anayasaya ve OHAL
hukukuna aykırıdır (1. Yoksunluk). Ayrıca, OHAL KHK’ları Resmi Gazetede
yayınlandıkları gün TBMM’nin onayına sunulur ve en geç 30 gün içerisinde
görüşülüp karara bağlanır (TBMM İçtüzüğü m. 128). Somut olayda kamu
görevinden çıkarılmaya dayanak olan KHK 30 günlük süre içerisinde Parlamento
tarafından görüşülüp karara bağlanmadığı için hukuken geçerli değildir. İç hukuktaki
şekil şartlarına aykırı olarak kabul edilen KHK özel hayata ve aile hayatına saygı
hakkına yönelik müdahalelere kanuni dayanak oluşturamaz (2. Yoksunluk). Bu husus
OHAL KHK’ları hakkında rapor hazırlayan Venedik Komisyonu tarafından da
ortaya konmuştur. KHK’ların iç hukukun öngördüğü şekil şartlarını taşımadığı, bu
nedenle insan haklarına yönelik müdahalelere yasal dayanak olamayacağı ifade
edilmiştir. 25 Yasalar (ve dolayısıyla KHK’lar) özel şekil şartlarına tabi hukuk
kuralları olup bu şartlardan birinin yokluğu, yasanın geçerliliğini etkiler. Örneğin,
Parlamentonun kabul ettiği bir yasanın Resmi Gazetede yayımlanmaması, o yasanın
pozitif hukuk kuralı olarak etki doğurmasını engeller.


78- Anayasaya göre, OHAL KHK’ları ile sadece durumun gerektirdiği ölçüde
(AY m. 15), OHAL’in neden olduğu konularla ve OHAL süresiyle sınırlı geçici
tedbirler alınabilir (AY m. 121). AİHS’nin 15. maddesi de, sadece OHAL’in
kesinlikle gerektirdiği türden tedbirler alınabileceğini emreder. Kamu görevinden
sürekli olarak çıkarılma tedbiri, OHAL’in sona ermesi ile sona ermeyecek türden,
kalıcı nitelikli bir tedbir olup bu konu OHAL KHK’sı ile düzenlenemez (AY m. 15
ve 121). Darbe girişimiyle hiçbir ilgisi olmayan bir kamu görevlisinin, bir OHAL
KHK’sı ile kesin olarak kamu görevinden çıkarılması, OHAL’in kesinlikle
gerektirdiği türden bir tedbir olmadığı için bu durum AİHS’nin 15. maddesini ihlal
eder. Anayasanın 15 ve 121. maddelerine ve AİHS’nin 15. maddesine aykırı olan
uygulama (KHK ile kamu görevinden çıkarma) nedeniyle de, yukarıdaki
müdahaleler yasal dayanaktan yoksundur (3. Yoksunluk).


79- Fişleme Anayasa ile yasaklanmış ve Ceza Kanunu anlamında suç olan bir
eylemdir. Sayıları 100.000’leri aşan kişiyi fişlemek tek başına yapılamayacağına
göre, bu eylem olsa olsa organize şekilde yapılmıştır. Suç oluşturan bir faaliyetin
özel hayata ve aile hayatına saygı hakkına yönelik müdahaleye yasal dayanak olması
mümkün olmayacağı için de, bu hakka yönelik müdahale ayrıca yasal dayanaktan
yoksundur (4. Yoksunluk). Özel hayata ve aile hayatına yönelik bahse konu
müdahaleler, dört açıdan yasal dayanaktan yoksun olduğu için AİHS’nin 8.
maddesini ihlal etmiştir.


80- Ayrıca, darbe girişimi ile hiçbir ilgisi olmayan 100.000’den fazla kamu
görevlisini, savunma hakkı ve asgari güvenceler sunmadan kamu görevinden kesin

25Venice Commission , Turkey - Opinion on emergency decree laws Nos. 667-676 adopted following
the failed coup of 15 July 2016, Opinion No. 865/2016” (CDL-AD (2016)037), 12.12.2016.

27 / 48

olarak çıkarma, OHAL’e neden olan darbe girişiminin bastırılması ile ilişkisi
bulunmayıp meşru amaç da gütmez. Temel bir sosyal ihtiyaca cevap vermediği gibi,
güdülen amaçla da ölçüsüzdür. OHAL KHK’ları ile OHAL’in gerektirdiği ölçüde
(AY m. 15) ve sadece OHAL’in gerektirdiği konularla sınırlı tedbirler alınabilir
(AY m. 121). Bir kamu görevlisinin sürekli olarak mesleğinden çıkarılıp bu işlemin
bağımsız ve tarafsız bir mahkeme önünde hukuki denetimden geçirilememesi
hukukun üstünlüğü ilkesini ihlal eder ve müdahaleyi hukuk dışı yapar. Şahsım eğer
bir terör örgütünün üyesi ve bu hususta yeterli kanıt bulunmakta idiyse, olağan
kanuni süreç işletilip mesleğinden çıkarılabilirdi. Belirtildiği gibi, kamu görevinden
çıkarma işlemlerinde (KHK’larda) suçlamalara dair somut delil sunulmamıştır. Sayın
Cumhurbaşkanı darbe girişiminden hemen sonra, “Kimlerin FETÖ üyesi olduğunu
biliyorduk; kanunlar bize engel oluyordu” demiştir. Şahsım bir terör örgütü üyesi
olsa ve bu hususta önceden elde edilmiş somut kanıt bulunsaydı, kamu görevinden
çıkarılması için hiçbir kanun bu duruma engel olmazdı.


81- Venedik Komisyonunun, Turkey - Opinion on emergency decree laws Nos.
667-676 adopted following the failed coup of 15 July 2016, Opinion No. 865/2016”
(CDL-AD (2016)037) isimli Görüşlerinde belirtildiği gibi, Hükümet de Venedik
Komisyonuna sunduğu görüşlerinde, on binlerce kamu görevlisini “ziyaret ettikleri
internet sitelerinden, sosyal medya hesaplarından, meslektaşlarından, komşularından
sorularak ve benzeri yöntemlerle tespit edildiğini” açıklamıştır. Bu ifadeler Venedik
Komisyonu Görüşlerinde fazlasıyla yer almakta olup, bir delildir. Böylece,
haklarında hiçbir soruşturma olmayan on binlerce kamu görevlisi, suç işlenerek yasa
dışı şekilde fişlenmiş ve özel hayatlarına müdahale edilmiştir. Yasa dışı şekilde
müdahale edildiği için AİHS’nin 8. maddesi açıkça ihlal edilmiştir.
82- Unutulmamalıdır ki, somut olaydaki uyuşmazlık kamu görevinden çıkarılma
hususuyla ilgili değildir. Şahsım ile idare arasındaki uyuşmazlık, hiçbir savunma
hakkı tanınmadan (AY m. 129/2 ve 130/7), mahkemeye erişim hakkı engellenerek
(AY m. 129/3), masumiyet karinesi ihlal edilerek (AY m. 38/4 ve 15) ve bir daha
kamu görevinde çalışamayacak şekilde (AY m. 15 ve 70) kamu görevinden
çıkarılmaya ilişkindir. Somut olaydaki sorun, minimum güvencelerin hiçbirine
uyulmadan, sivil ölüm oluşturur şekilde, idarenin keyfi olarak aldığı bir kararla kamu
görevinden kesin çıkarmaya ilişkindir. Ben hiçbir şekilde kamu görevinden
çıkarılamayacağımı iddia etmiyorum; eğer suç işlemişsem, bu suçun hukuka uygun
elde edilmiş ve suçlamalarla ilgili somut delilleri ortaya konduğu sürece (suçlamayla
ilgisiz ve yasal faaliyetler suçlamalara dayanak gösterilemez), Anayasa ve
AİHS’deki haklarına saygı gösterilmek kaydıyla kamu görevinden
çıkarılabileceğimin bilincindeyim. Ancak somut olayda Anayasa ve AİHS’de
öngörülen minimum güvencelere uyulmadan, özellikle savunma haklarına saygı
gösterilmeden, keyfi olarak kamu görevinden çıkarıldım; benim itirazım ve
uyuşmazlığın konusu buna ilişkindir.


83- Mesleğimden hiçbir mahkemeye başvuramayacak şekilde çıkarılmama
ilişkin olan ve özel hayatıma ve aile hayatıma açık müdahale oluşturan tedbir, OHAL
durumunun kesinlikle gerektirdiği türden bir tedbir olmayıp ölçüsüzdür. Bu tedbirin
ceza hukuku anlamında bir ceza olması ve sivil ölüm oluşturacak şekilde ömür boyu
sürecek olması, tedbirin orantısızlığının açık delilidir. Sivil ölüm oluşturan bu tedbir
KHK ile kamu görevinden çıkarılan tüm kamu görevlileri açısından kaldırılmadığı
sürece, AİHS’nin 8. maddesi ilgili tüm kamu görevlileri açısından ihlal edilmeye
devam edecektir. Kısaca, kanuni dayanaktan yoksun olan ve açıkça ölçüsüz olan
müdahaleler AİHS’nin 8. maddesini ihlal etmiştir.

28 / 48

84- Bu ihlal yaşanmıştır ve devam etmektedir. AİHS’nin 8. maddesini ihlal eden
ve devam eden şekilde olan bu ihlali gidermek için, ihlali kabul edip manevi
tazminat ödemek yeterli değildir. Zira sivil ölüm oluşturan bu ihlali gidermek için,
öncelikle kamu görevinden sürekli olarak çıkarılma cezası, tüm kamu görevinden
çıkarılanlar açısından “uzunca olmayan bir süre ile sınırlandırılmalıdır”. Bu cezaya
sadece savunma haklarına saygı gösterilerek, gerekçesi kişiselleştirilmiş ve hukuka
uygun elde edilmiş ilgili ve somut delillere dayalı olarak karar verilmelidir. Bu karar
da yargı denetimine tabi olmalıdır. Özel sektörde çalışmanın önündeki tüm hukuki ve
fiili engeller ortadan kaldırılmalı ve özellikle SGK’daki kayıtlar yok edilmelidir.
Mümkün olan alanlarda eski hale iadeyi (restitutio in integrum) sağlayıcı tedbirler
alınıp, uygulanması için ilgili kurumlara bildirilmelidir. Aksi durumda bu hakka
ilişkin ihlal devam eden türde sürüp gidecek ve iç hukuk yolları bu hak açısından
etkisiz hale gelecektir.


85- Yukarıda belirtilen gerekçelerle, OHAL Komisyonu başvuruları kabul
etmeye başlamadan önce özel hayata saygı hakkı ihlal edilmiş ve bu ihlaller
Komisyona sunulmuştur. Ancak OHAL Komisyonu bu ihlalleri de hiçbir şekilde
incelemeden başvuruyu reddetmiştir. Anayasanın 20-22 ile AİHS’nin 8. Maddesine
aykırılık oluşturan ihlaller Komisyonca giderilmediği için OHAL Komisyonu kararı
hukuka aykırı olup bu nedenle de iptal edilmelidir.


D- AYRIMCILIK YASAĞININ İHLALİ (AİHS m. 6/2, 7, 8 ve 14)
[düzenle | kaynağı değiştir]


86- Bir KHK hükmü ile hiçbir mahkeme kararı olmadan, suçlu ilan edildim, bu
karar Resmi Gazetede ve internet sitelerinde yayınlanmış, dünyaya duyurulmuş,
Avrupa Konseyine sunulan KHK eklerinde uluslararası bir örgüte ismim terör örgütü
üyesi olarak bildirilmiştir. Böylece damgalanmış, masumiyet karinesi, şeref ve itibarı
ve lekelenmeme hakkım ihlal edilmiştir. Herhangi bir mahkeme kararı veya herhangi
bir suç şüphesi gösterilmeden ve yargılama yapılmadan terör örgütü üyesi ilan
edilerek, diğer bireylere göre açık bir ayrımcılığa tabi tutuldum. Diğer bireylerin
suçlu ilan edilebilmesi için kesinleşmiş yargı kararı gerekirken (AY m. 38/4), ben bir
yasama işlemi niteliğindeki yürütme organı kararı (OHAL KHK’sı) ile suçlu ilan
edildim ve masumiyet karinesinden yararlanmada ben ile diğer bireyler arasında
ayrımcılık yapılmıştır. Bu ayrımcılığın objektif ve makul herhangi bir gerekçesi
yoktur.


87- Yürütme organı kararı ile terör örgütü üyesi ilan edilerek mesleğine sürekli
olarak son verilmesi, davacının mesleki hayatı ile şeref ve itibarına saygı hakkına da
saldırı oluşturmuştur. Diğer bireylerin bu haklarına ancak bağımsız ve tarafsız bir
mahkeme kararı ile müdahale mümkün iken, davacının haklarına bir OHAL KHK’sı
ile müdahale edilerek, özel hayata saygı hakkı açısından da diğer bireylerle arasında
ayrımcılık yapılmıştır. Ayrıca davacının KHK ile terör örgütü ilan edilmesine ve
cezalandırılmasına yasal faaliyetler dayanak gösterilirken (bkz. Aşağıda), aynı
faaliyetleri yapan diğer insanlara hiçbir yaptırım uygulanmamış, ceza kanunları
selektif uygulanmış ve AİHS’nin 7. maddesi açısından da ayrımcılık yapılmıştır.


88- Belirtilen nedenlerle, AİHS’nin 6/2, 7 ile 8. maddeleri ayrı ayrı Sözleşmenin
14. maddesi ile birlikte ihlal edilmiştir. Bu ihlalleri gidermek için de tazminat
ödenmesi yeterli olmayıp, söz konusu ihlalleri tüm sonuçlarıyla ortadan kaldıracak
tedbirleri kararlaştırıp, özellikle her alanda ayrımcılığa son verecek önlemler alıp
uygulanması için yetkili devlet kurumlarına gönderilmesi gerekir.
89- Somut olayda yukarıdaki ihlaller de OHAL Komisyonuna sunulmasına
rağmen, Komisyon bu ihlalleri de incelemeden başvuruyu reddettiği için, AİHS’nin

29 / 48

6/2, 7, 8 ve 14. Maddelerine aykırı olan kamu görevinden KHK ile çıkarma işlemi
hukuka aykırı olduğu için dava konusu OHAL Komisyonu kararı iptal edilmelidir.


E- EĞİTİM HAKKININ İHLALİ (EK 1. PROTOKOL m. 2)
[düzenle | kaynağı değiştir]


90- Bir kişinin belirli bir eğitim sonucu elde ettiği diploma ve benzeri belgelerin
kendisine verdiği yetkileri kullanıp eğitim aldığı alanda çalışması, eğitim hakkının
kapsamı ve koruması altındadır. Aksi halde belirli bir eğitim sonucu elde edilen
diplomaların hiçbir anlamı kalmaz; kişiler, eğitim aldıkları alanda
çalışamayacaklarsa, elde ettikleri diplomaların kendilerine verdiği yetkileri
kullanamayacaklarsa, o alanda eğitim almalarının hiçbir anlamı olmaz.
91- Kamu görevinden sürekli şekilde çıkarıldım, kamusal niteliği olan bir işte
(avukatlık, mali müşavirlik, arabuluculuk vb.) çalışmam dahi yasaklandı. İsmim
Resmi Gazetede ve internette herkese açık şekilde terör örgütü üyesi olarak
yayınlandığı için özel sektörde de iş bulmam neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Özel
sektörde firmalar 15 Temmuz 2016 sonrası kamu görevinden çıkarılanların iş
taleplerine çoğunlukla cevap dahi vermemektedirler. Özel sektörde iş bulanlara ise,
ilk SGK primleri yatırıldığında, işverenler uyarılarak işlerine son verdirilmektedir.
Pasaportlarına el konulduğu için yurt dışında iş aramaları ve çalışmaları dahi
imkânsız hale getirilmiştir. Böylece, benim çalışabileceğim işlerde çalışmam
açısından mesleki yeterliliğimi gösteren diploma ve lisanları, ruhsatname, izin, staj
belgesi ve benzeri tüm eğitim, öğretim ve profesyonel diploma ve sertifikaları
geçersiz hale getirilmiştir. Diploma ve benzeri sertifikaları geçersiz sayma, benim
eğitim hakkıma ömrü boyunca devam edecek nitelikte müdahale oluşturur; ömür
boyu sürecek bu müdahale ağır ve ölçüsüz bir cezalandırmadır. Ruhsat ve izin
gerektiren şartlardan dolayı kendi işimi kurmam dahi imkânsız gibidir.
92- Benim tüm eğitim, öğretim ve staj ve benzeri faaliyetleri sonucu elde
ettiğim eğitim hakkı kapsamındaki belgeler geçersiz kılındığı için, bu durum eğitim
hakkıma ağır bir müdahale oluşturmuştur. Özel hayata saygı hakkı kısmında
belirtilen aynı gerekçelerle bu müdahale de yasal dayanaktan yoksundur. Yasal
dayanaktan yoksun söz konusu müdahale eğitim hakkımı ihlal etmiştir. Bu
müdahale, ömür boyu süreceği için ayrıca ölçüsüz olup eğitim hakkım ihlal
edilmiştir.
93- Bu ihlal de OHAL Komisyonuna yapılan başvuruda ileri sürülmüş, ancak
Komisyon söz konusu ihlali de incelemeden başvuruyu reddetmiştir. Anayasanın 42
ile AİHS’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 2. maddesine aykırılık oluşturan kamu
görevinden KHK ile çıkarma işlemi hukuka aykırı olduğu için bunu dikkate almayan
dava konusu Komisyon kararı iptal edilmelidir.


F- MÜLKİYET HAKKININ İHLALİ (EK 1. PROTOKOL m. 1)
[düzenle | kaynağı değiştir]


94- Mülkiyet hakkı maddi mal varlığına ek olarak, maddi değeri olan her türlü
malları da kapsamaktadır. Bir alacak, bir ticarethanenin müşterisi (AİHM, Van Marle
v. The Netherlands), bir konut projesine bağlı ekonomik çıkarlar (AİHM, Pine Valley
v. Ireland), fikri haklar ve kayıt tarihinden itibaren, bir ticari marka (AİHM,
Anheuser-Busch Inc v. Portugal) da mülkiyet hakkının kapsamında
değerlendirilmektedir.


95- İç hukukta yeterli yasal dayanağa sahip olması kaydıyla, henüz elde
edilmemiş “meşru bir beklenti” de, mülk olarak nitelendirilmiştir (AİHM, Kopecky v.
Slovakia). Ulusal ölçekte televizyon yayını yapma hususunda imtiyaz sahibi olan bir
şirketin yayın frekansı tahsis edilmesini beklemesi, mülkiyet hakkı anlamında

30 / 48

“meşru bir beklenti” (legitimate expectation) olup şirketin mal varlığı (possession)
kapsamındadır (AİHM, Centro Europa 7 SRL and Di Stephano v. Italy, § 177-179).
96- Hukuka uygun davrandığı sürece, bir kamu görevlisi, emeklilik yaşına kadar
çalışma, maaş elde etme, sosyal güvenlikten yararlanma ve emeklilik haklarına sahip
olma hakkına sahiptir. Disiplin suçu işlemedikçe ve adil bir yargılama sonucu kamu
görevinden çıkarılmadıkça, kamu görevlileri düzenli olarak maaş alır ve emekli
oluncaya kadar da maaş almaya devam ederler. İç hukuk, kamu görevlilerine maaş
alma, emeklilik haklarını süresinde elde etme ve sosyal güvenlik konularında son
derece sağlam hukuki dayanaklar sunmaktadır. Kamu görevlileri yasalara uygun
davrandıkları sürece, emekli oluncaya kadar maaş alma ve emeklilik haklarını
kazanma konusunda meşru bir beklentiye (legitimate expectation) sahiptirler. Maaş,
sosyal güvenlik ve emeklilik hakları bu nedenle mülkiyet hakkının kapsamı ve
koruması altındadır.


97- Yukarıda belirtildiği gibi, bir kamu görevlisinin kamu görevinden
çıkarılması durumunda ortaya çıkacak uyuşmazlık, AİHS’nin 6. maddesi anlamında
medeni hak ve yükümlülüklere dair bir uyuşmazlıktır. Bu nedenle, kamu görevlisi
meslekten çıkarılırsa, bu husustaki uyuşmazlığın bağımsız ve tarafsız bir
mahkemenin denetiminden geçirilmesi zorunludur. Mahkemeye erişim hakkını ve
Anayasada korunan savunma hakkını (m. 129/2,3 ve 130/7) yok ederek, herhangi bir
yargılanma yapmadan, bir kamu görevlisinin görevine son verme, söz konusu
müdahaleyi yasal dayanaktan yoksun yapar. Bu durumun yol açtığı maaş elde
edememe, sosyal güvenlikten yararlanamama ve emeklilik haklarını zamanında
kazanamama mülkiyet hakkına müdahale oluşturur. Yargısal denetim olmadan kamu
görevine son verme hukuka aykırı olduğu için, 26 bu durumun yol açtığı mülkiyet
hakkına yönelik müdahaleler yasal dayanaktan yoksun olup mülkiyet hakkını ihlal
eder. Mülkiyet hakkına sadece yargı kararı ile müdahale edilebilir.


98- Ayrıca, darbe girişimine hiçbir şekilde bulaşmamış olan şahsımın, adil
yargılanma hakkının gereklerine uygun bir yargılama yapılmadan, savunmam dahi
alınmadan (AY m. 129/2) kamu görevinden çıkarılmasının OHAL’e neden olan
şiddet olaylarının bastırılmasıyla ilişkisi olmadığı gibi, bu tedbir geçici olmayıp
kalıcı niteliktedir. Bu şekilde kamu görevinden çıkarma Anayasanın 15, 38/4, 121 ile
AİHS’nin 15. maddelerine aykırıdır.


99- Adil yargılanma hakkının tüm güvenceleri ihlal edilerek bir kamu
görevlisini kalıcı şekilde kamu görevinden çıkarma, başkaca benzer meslekleri icra
etmeyi yasaklama, sağlık güvencesinden mahrum bırakma ve zorunlu katkı payı
ödeyerek zamanında emeklilik haklarını elde etmeyi engelleme mülkiyet hakkına
açık bir müdahaledir. Bu müdahalenin öncelikle yasal dayanağı bulunmalıdır.
Yukarıda özel hayata saygı hakkı başlığı altında belirtilen tüm yasal dayanaktan
yoksun olma durumları mülkiyet hakkı açısından da geçerli olup, yasal dayanağı
bulunmayan müdahale mülkiyet hakkını ihlal etmiştir.
100- Ayrıca OHAL KHK’ları ile OHAL’in gerektirdiği ölçüde (AY m. 15) ve
sadece OHAL’in gerektirdiği konularla sınırlı tedbirler alınabilir (AY m. 121). Bir
kamu görevlisinin tüm yargısal güvenceler yok edilerek, kalıcı olarak ve masumiyet
karinesi de ihlal edilerek mesleğinden çıkarılması sonucu tüm gelirini ve (en kısa
sürede elde edeceği) emekliliğe ilişkin haklarını kaybetmesinin OHAL’e neden olan

26 Kamu görevinden sürekli şekilde çıkarma geçici bir tedbir olmayıp, bir OHAL KHK’sı ile
düzenlenemez (AY m. 15 ve 121 ile 1991/20 sayılı AYM kararı).

31 / 48

darbe girişiminin bastırılması ile bir ilişkisi bulunmamaktadır. AİHS’nin 15.
maddesine göre Sözleşmeye taraf devletler OHAL durumunda sadece durumun
kesinlikle gerektirdiği türden tedbirler alabilirler; aksi durum ölçülülük ilkesine
aykırı olacağı için hak ihlaline yol açar. Somut olayda ölçüsüz müdahale nedeniyle
de mülkiyet hakkı ihlal edilmiştir. Anayasa Mahkemesinin iki üyesinin üyelikten
çıkarılmasına ilişkin verdiği 4.8.2016 tarihli kararında belirttiği gibi, OHAL
KHK’ları ile kamu görevinden çıkarma, “geçici olmayan ve nihai sonuç doğuran
olağanüstü tedbir niteliğindedir” (para. 79). Oysa OHAL durumunda sadece
durumun gerektirdiği geçici tedbirler alınabilir.
101- Son olarak bir kamu görevlisini, somut delil ortaya koymadan, masumiyet
karinesini ihlal ederek terörist ilan edip, hiçbir yargısal güvence sunmadan
mesleğinden sürekli çıkarmanın ve maaş, sosyal güvenlik ve emeklilik haklarına
müdahalede bulunmanın kamu yararı da yoktur. Mülkiyet hakkına sadece kamu
yararı bulunması durumunda müdahale edilebilir. Benim eğer kamu görevinden
çıkarılıp maaş elde etmem, sosyal güvenlik ve emeklilik haklarına sahip olmam
engellenecek idiyse, bunun yolu olağan kanun yollarının işletilmesi idi. Keyfi olarak,
hiçbir delil ve gerekçe göstermeden, savunma hakkı ve adil yargılanma hakkının
gereklerine uyulmadan kamu görevinden sürekli olarak çıkarılma kamu yararını
gösterme açısından kuşku oluşturur. Yürürlükteki yasaların gereğine göre hareket
etmeden, keyfi olarak kamu görevinden çıkarıp daha sonra gerekçe üretmek hukuk
devleti ilkesini ve hukuki güvenlik ilkelerini de ihlal eder. Hukukun üstünlüğünün
geçerli olduğu bir devlette, devlet öncelikle kendisi hukuk kurallarına saygı
göstererek, önceden var olan pozitif hukuk kurallarının gereğini yerine getirerek
hareket etmek zorundadır. Eğer suçlulukla mücadele edilmekte idiyse, somut suç
delilleri ortaya konarak olağan kanun yolları gözetilerek kamu görevinden
çıkarılabilirdim. Olağan kanun yolları işletilmeden ve somut suç delilleri
gösterilmeden, gerekçesiz şekilde kamu görevinden çıkarma durumu, kamu yararının
bulunmadığını gösterir. Hukukun üstünlüğü ilkesini de ihlal eden bu uygulamanın
herhangi bir kamu yararı amacı gütmesi mümkün değildir. Tüm bu nedenlerle bir
KHK ile kamu görevinden çıkarma işlemiyle mülkiyet hakkım da ihlal edilmiştir.
102- Bu ihlal de OHAL Komisyonuna yapılan başvuruda ileri sürülmüş, ancak
Komisyon gerekçesiz şekilde bu ihlali de incelemeden reddetmiştir. Anayasanın 1,
15, 35, 121 ve 129 ile AİHS’ye Ek 1 No.lu Protokolün 1. Maddesine aykırı olan
kamu görevinden KHK ile çıkarma işlemi hukuka aykırı olduğu için dava konusu
Komisyon kararı iptal edilmelidir.


G- İHLAL EDİLEN DİĞER HAKLAR (AİHS m. 11, 8, 10, 7 ve 14,
Protokol No: 1 m. 1 ve 2)
[düzenle | kaynağı değiştir]


103- Kamu görevinden çıkarılma nedenleri KHK’da belirtilmediği gibi, bana
herhangi bir gerekçe de tebliğ edilmemiştir. Hangi gerekçelerle kamu görevinden
çıkarıldığımı bilmeden OHAL Komisyonuna başvurdum. OHAL Komisyonu kamu
görevinden çıkarma işleminden çok sonra elde edildiği açık olan bazı bulguları
dikkate alarak benim başvurumu reddetmiştir. Büyük çoğunluğu işlendiği zaman
yasal olan bazı faaliyetler gerekçe gösterilerek başvurum OHAL Komisyonunca
reddedilmiştir. Ancak OHAL Komisyonuna başvurudan önce, bazı yasal
faaliyetlerim nedeniyle fişlenip, bu yasal faaliyetler nedeniyle ancak gerekçesiz bir
kararla (KHK) kamu görevinden çıkarıldım ve bu çerçevede bazı temel haklarım
ihlal edilmiştir.

32 / 48

104- Herhangi bir sendika veya derneğe üye olduğum, dernek organizasyonunda
yapılan faaliyetlerine katıldığım, üyelik nedeniyle üyelik aidatı ödediğim veya Kimse
Yok Mu? gibi yasal derneklere bağış yaptığım iddiası kamu görevinden çıkarılmama
dayanak yapıldığında, bu durum barışçıl örgütlenme özgürlüğüne müdahale
oluşturur. Yukarıda özel hayata saygı hakkına müdahaleye ilişkin belirtilen aynı
gerekçelerle yasal dayanaktan yoksun olan bu müdahale örgütlenme özgürlüğünü
(AİHS m. 11) ihlal etmiştir.
105- Kamu görevinden çıkarılmama herhangi bir iletişim aracını kullanmam veya
akıllı telefonuma kamuya açık bir uygulamayı indirmem gerekçe gösterildiğinde,
mahkeme kararı olmadan, 1 yıldan fazla süre ile geriye gidilerek (İç hukuka göre bir
yıldan fazla süre ile bu tür bilgiler saklanamaz ve yasal dayanak olamaz.) yasa dışı
olarak telefon bilgilerim araştırılıp özel bilgilerim ele geçirilerek fişlendiğim için, suç
oluşturan bu müdahale de yasal dayanaktan yoksun olup haberleşme özgürlüğünü
(AİHS m. 8) ihlal etmiştir.
106- Kamu görevinden çıkarılmama evimde bulunan veya okuduğum kitap ve
yazılı bazı eserler ile bazı gazete ve dergilere abone olma iddiası dayanak
yapıldığında, bu durum ifade özgürlüğüne açık bir müdahale oluşturur. Bugüne kadar
okuduğum kitap ve eserler ile gazete ve dergilerin hiçbirinin içeriğinde şiddeti teşvik
eden, şiddet içeren, ayrımcılığa dayalı yabancı düşmanlığı ve ırkçılık ile kin ve nefret
söylemi yer almamaktadır. Ayrıca bir kişinin bir gazeteye abone olduğu için,
abonelik ücretini (ödendiği/işlendiği zaman) yasal bir şirket olan Cihan Medya
Dağıtım A.Ş. isimli şirkete ödemesi OHAL Komisyonu kararına dayanak
yapıldığında da basın özgürlüğü ihlal edilmiş olur; zira bu durumda esas itibariyle bir
gazeteye abonelik cezalandırılmaktadır. Tamamı ifade özgürlüğünün kapsamında ve
koruması altında olan eserleri bulundurma, okuma veya abone olma nedeniyle
cezalandırılma, bilgiye ve habere erişme hakkını, ifade ve basın özgürlüğünü ihlal
etmiştir (AİHS m. 10). Türkiye Cumhuriyeti Avrupa Konseyine yaptığı bildirimde
OHAL durumunda dahi ifade özgürlüğünü askıya almayacağının teminatını
vermiştir. Kaldı ki, OHAL’e neden olan olaylar ile bu dilekçenin hazırlandığı tarih
arasında on sekiz aydan fazla bir süre geçmiş olup, darbe girişimi tamamen
bastırıldığı için artık olağanüstü halin gerekleri kalmamıştır.
107- Kamu görevinden sürekli olarak çıkarılmama Bank Asya isimli bankada
hesabımın olması, bu bankanın verdiği kredi kartını kullanma ya da bu banka
aracılığıyla başkalarına havale yapmış olma veya bu bankaya para yatırma dayanak
gösterildiğinde, bu durum mülkiyet hakkım ile özel hayata saygı hakkıma müdahale
oluşturur. Keyfiliğin olmadığı bir hukuk devletinde devletin bankacılık
faaliyetlerinde bulunmasına izin verdiği bir bankada işlem yapma ya da para yatırma
suç olarak gösterilemez. Yasal olarak bankacılık işlemleri yapmasına devletin izin
verdiği bir bankada hesap açma veya para yatırma, işlendiği zaman yasal olan bir
faaliyet olup, suçlamalara dayanak gösterilmesi kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesini
açıkça ihlal eder. OHAL Komisyonu kararlarında, “Başvurucunun … Bank Asya’da
bulunan hesabına örgüt liderinin talimatı doğrultusunda finansal destek mahiyetinde
para yatırdığı” iddia edilmektedir. Benim herhangi bir örgüt liderinin talimatına
uyarak bahse konu bankaya para yatırdığım iddiası hiçbir somut delile dayanmayan,
tamamen temelsiz bir çıkarım olup, talimat alarak bankaya para yatırdığımı gösteren
en küçük kanıt da yoktur. Ben ne örgüt liderinin talimatından haberdarım; ne de
talimatla para yatırdığımı gösteren en küçük kanıt söz konusudur. “Örgüt liderinin
talimatıyla” para yatırma, sadece bir iddiadan ibarettir. Somut olayda AİHS’nin 6.
maddesi anlamında kişiye karşı yöneltilmiş bir suçlama bulunduğu için (AİHM,

33 / 48

Engel and others v. The Netherlands, Öztürk v. Germany), ceza yargılaması söz
konusudur. Ceza yargılamalarında iddia, müddei tarafından ispatlanmak zorundadır.
Ceza yargılamalarında tevil ya da çıkarım (supposition) yapılarak hüküm kurulamaz.
Sadece kendi iradem ile söz konusu bankaya para yatırdım veya bu bankada hesap
açtım. Hukukta çıkarıma dayalı olarak kişilere ceza verilemez; talimatla para
yatırıldığı iddiası son derece ağır bir iddia olup, bu iddianın maddi gerçeği
yansıttığını gösteren somut hiçbir kanıt yoktur. Kaldı ki, yasal bir işlem nasıl
yapılırsa yapılsın suça dayanak gösterilemez. Çünkü işlemin kendisi yasaldır;
yasaların izin verdiği işlemleri yapmakla kişiler suç işlemiş gösterilemez. Yasal
faaliyetler, adı üstüne “yasal” olup, yasaların cezai müeyyide ile yasakladığı “suç”
olamaz. Suç, toplumun tamamının en temel insani değerlere aykırı gördüğü ve
kanunla suç olarak düzenlenmiş, yasaklanmış, “yasal olmayan” eylemlerdir.
Kanunun yasal saydığı işlemler, başka birilerinin talimatıyla gerçekleştirilmiş dahi
olsa suç olamaz. Örneğin Abdullah Öcalan’ın bir akrabasından, çocuğunu X isimli
okula değil de Y isimli okula göndermesini istemesi ve söz konusu kişinin de
çocuğunu Y isimli okula göndermesi hiçbir suçun kapsamına girmez; zira Milli
Eğitim Bakanlığına bağlı bir okula çocuğunu gönderme eylemi, başkalarının isteği ya
da talimatıyla da olsa yasal bir faaliyet olup suç kapsamında değerlendirilemez.
Sonuç olarak, bankaya para yatırma gibi tamamen yasal bir faaliyetin suç olarak
gösterilip bana yaptırım uygulanmasının hiçbir yasal dayanağı bulunmayıp, bu
nedenle hem mülkiyet hakkım hem de özel hayata saygı hakkım ve kanunsuz suç ve
ceza olmaz ilkesi ihlal edilmiştir.
108- Kamu görevinden çıkarılmama önceden “Gülen Hareketi” ismiyle bilinen
yapıya mensup kişilerce kurulmuş özel bir okula, kreşe ya da dershaneye çocuklarımı
göndermem, bu kişilerin organize ettiği Türkçe Olimpiyatlarına katılmam ve/veya
yurt dışında açılan okulları ziyaret etmem ya da yurt dışına seyahatte bulunmam gibi
herhangi bir iddiaya dayanıldığında bu durumda eğitim hakkım ve özel hayata saygı
hakkıma müdahalede bulunulmuş olunur. Tüm bu faaliyetler de yasaların
yasaklamadığı, tamamen yasal faaliyetler olup, eğitim hakkı ile özel hayata saygı
hakkının kapsamı ve koruması altındadır. Milli Eğitim Bakanlığının faaliyette
bulunmasına izin verdiği bir okula çocuğunu gönderme veya bu okuldan mezun olma
tamamen yasal bir faaliyet olup, bu ve benzeri yasal faaliyetlerin terör örgütü üyeliği
suçlamasına dayanak yapılması ve cezalandırmaya gerekçe gösterilmesi bahse konu
iki hakkı ihlal etmiştir.
109- İhtiyaç sahibi öğrencilere burs vermem ya da yasal bir derneğe bağış
yapmam iddiası kamu görevinden çıkarılmama dayanak yapıldığında, öğrencilere
burs vermek hiçbir suçun kapsamına girmeyeceği gibi, sivil toplum faaliyetlerinin ve
dolayısıyla örgütlenme özgürlüğünün kapsamında ve koruması altındadır. İşlendiği
zaman yasal olan burs verme veya derneğe bağışta bulunma yasal birer faaliyet olup,
yasal faaliyetler suçlamaya dayanak yapılamaz. Bu müdahalenin de yasal bir
dayanağı olmadığı için örgütlenme özgürlüğü bu durumda da ihlal edilmiştir.
110- Digitürk gibi dijital yayın platformlarının aboneliğini sonlandırma işleminin
terör örgütü üyeliği suçlamasına dayanak yapılması da negatif anlamda bilgiye
erişme hakkına müdahale oluşturur. Hiç kimse bir dijital yayın platformuna
aboneliğini sonlandırmaktan alıkonulamaz. Abone olma kişinin serbest iradesine
dayandığı gibi, aboneliği sonlandırma da kişinin iradesine bağlıdır. Yayın platformu
ile arasındaki özel hukuk sözleşmesinin gereklerini yerine getirmek kaydıyla, herkes
istediği an aboneliğine son verebilir. Aboneliği sonlandırmanın gerekçesi kimseyi
ilgilendirmez. Bu tür bir eylemin gerekçesi sivil itaatsizlik de olabilir; tamamen

34 / 48

maddi gerekçeler de olabilir. Tamamen yasal bir faaliyet olan Digitürk veya benzeri
abonelikleri sonlandırmanın terör örgütü üyeliği gibi son derece ağır bir suçlamaya
gerekçe yapılması, televizyon yayınlarına erişme hakkına müdahale açısından negatif
anlamda (bilgiye ve habere dijital yayın platformu aracılığıyla erişmeme hakkı) açık
bir müdahaledir. Bu müdahalenin yasal hiçbir dayanağı bulunmayıp, bu nedenle de
AİHS’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.
111- Yukarıda belirtilen ve tamamı temel bir hakkın kapsamında olan faaliyetleri
suç olarak gösteren hiçbir ceza kanunu hükmü yoktur. Söz konusu faaliyetlerin
tamamı, işlendikleri tarihte YASAL faaliyetler olup, gerçek anlamda delil olmadığı
için, terör örgütü üyeliği suçlamasına sadece bahane olarak gösterilmiştir.
Belirtilenleri bir suçun kapsamında değerlendirmek, ceza kanunlarının keyfi ve geniş
yorumlanması anlamına gelir ve kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesini ihlal eder (S.W.
v. The United Kingdom). Ayrıca, eğer söz konusu faaliyetler suç ise herkes için suç,
değilse hiç kimse için suç değildir. Aksi uygulama suç ve cezaların kanuniliği
ilkesinin uygulanmasında ayrımcılık anlamına gelir. Yukarıdaki faaliyetlerin
birçoğuna Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Başbakan ve birçok bakanla birlikte birçok
Ak Parti milletvekili veya mensubu da katılmış veya iştirak etmiştir. Birçok hâkim ve
savcı çocuklarını bahse konu okullarda okutmuş ve Ak Parti mensupları da Bylock
veya benzeri türden iletişim uygulamalarını akıllı telefonlarına yüklemiştir. Eğer bu
eylemler suç oluşturmakta ise, ceza kanunları selektif ve ayrımcı şekilde
uygulanamaz. Belirtilen faaliyetlerin şahsım açısından suç sayılıp, Ak Parti veya bazı
yargı mensupları için suç sayılmaması AİHS’nin 7 ile 14. maddelerini birlikte ihlal
etmiştir.
112- Tüm bu belirtilen hak ihlallerini tüm sonuçlarıyla gidermek için, öncelikle
ihlalin yaşandığını kabul edip (ihlali tanıyıp) maddi ve manevi tazminat ödenmesi
gerekir. Daha sonra da, mümkünse eski hale getirmeye imkân verecek tedbirler alınıp
bu önlemlerin ilgili devlet kurumlarına bildirilmesi ve uygulamaya geçirilmesi
gerekir. Aksi halde söz konusu ihlallerin varlığı devam eder ve iç hukuk yolları bu
hak ihlalleri açısından etkisiz hale gelir.
113- Yukarıdaki hak ihlalleri de OHAL Komisyonuna sunulmuş, ancak
Komisyon bu ihlalleri de incelemeden, gerekçesiz bir şekilde reddetmiştir. Anayasa
ve AİHS’nin birçok hükmüne aykırı olan söz konusu uygulamalar nedeniyle
şahsımın kamu görevinden bir KHK ile çıkarılması işlemi hukuka aykırı olduğu için
dava konusu OHAL Komisyonu kararı hukuka aykırı olup iptal edilmesi gerekir.


III- BİR OHAL KHK’SI İLE KAMU GÖREVİNDEN
ÇIKARILMA İŞLEMİNİN HUKUKA AYKIRILIĞI VE
DAVA KONUSU OHAL KOMİSYONU KARARININ
İPTALİNE DAİR HUKUKİ GEREKÇELER
[düzenle | kaynağı değiştir]


114- Bilindiği gibi, olağanüstü hal rejimi anayasa dışı bir rejim olmayıp, OHAL
döneminde de Anayasa yürürlüktedir; OHAL süresince Anayasa tamamen
yürürlükten kaldırılmış değildir. OHAL rejiminin olağan hukuk rejiminden tek farkı,
OHAL’e neden olan şiddet eylemlerini bastırmak için, geçici bir süre vatandaşların
temel haklarına ölçülü bazı kısıtlamalar getirilebilmesine izin vermesidir. Bu
kısıtlamalar konu ve zaman bakımından sınırlı ve elde edilmek istenen amaçla
orantılı olmalıdır. Bu kısıtlamalar dışında, diğer tüm hukuk kuralları OHAL
süresince de yürürlükte olup, buna Anayasa hükümleri de dâhildir. Bu nedenle,
OHAL süresince alınacak tedbirler de Anayasa ve yasalarda öngörülen hukuk

35 / 48

kurallarına uygun olmalıdır. Ayrıca elde edilmek istenen amaçla orantılı ve OHAL’e
neden olan konu ve OHAL süresiyle sınırlı (kalıcı değil geçici) olmalıdır. Aksi halde
OHAL süresince alınan tedbirler hukuka (Anayasa, AİHS, BM MSHS, kanunlar,
Meclis İçtüzüğü ve diğer hukuk normları) aykırı olacağı için iptali gerekir. Bu açıdan
vatandaşların ihlal edilen haklarının tazmini ve mümkünse eski hale iadesi (restitutio
in integrum) gerekir. Aşağıda OHAL KHK’ları ile kamu görevinden doğrudan
çıkarılma işleminin hukuka aykırı olduğuna ilişkin gerekçelere yer verilmiş olup, bu
gerekçeler ışığında hukuka aykırı olan dava konusu OHAL Komisyonu kararı iptal
edilmelidir.
A) OHAL hukukuna aykırı olarak çıkarılma işlemi tesis edildiği için dava
konusu OHAL Komisyonu kararı iptal edilmelidir.
1- OHAL Hukukuna İlişkin Bazı Tespitler
115- Anayasanın 15. maddesine göre, “1) Savaş, seferberlik, sıkıyönetim veya
olağanüstü hallerde, milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler ihlâl edilmemek
kaydıyla, durumun gerektirdiği ölçüde temel hak ve hürriyetlerin kullanılması
kısmen veya tamamen durdurulabilir veya bunlar için Anayasada öngörülen
güvencelere aykırı tedbirler alınabilir.” 2) “Birinci fıkrada belirlenen durumlarda
da, savaş hukukuna uygun fiiller sonucu meydana gelen ölümler dışında, kişinin
yaşama hakkına, maddî ve manevî varlığının bütünlüğüne dokunulamaz; kimse
din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı
suçlanamaz; suç ve cezalar geçmişe yürütülemez; suçluluğu mahkeme kararı ile
saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.”
116- Yine Anayasanın 121. maddesine göre, 1) “Anayasanın 119 ve 120 nci
maddeleri uyarınca olağanüstü hal ilânına karar verilmesi durumunda, bu karar
Resmî Gazetede yayımlanır ve hemen Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına
sunulur. Türkiye Büyük Millet Meclisi tatilde ise derhal toplantıya çağırılır. Meclis,
olağanüstü hal süresini değiştirebilir, Bakanlar Kurulunun istemi üzerine, her
defasında dört ayı geçmemek üzere, süreyi uzatabilir veya olağanüstü hali
kaldırabilir.” 3) “Olağanüstü hal süresince, Cumhurbaşkanının başkanlığında
toplanan Bakanlar Kurulu, olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda, kanun
hükmünde kararnameler çıkarabilir. Bu kararnameler, Resmî Gazetede yayımlanır
ve aynı gün Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına sunulur; bunların Meclisçe
onaylanmasına ilişkin süre ve usul, İçtüzükte belirlenir.” OHAL KHK’ları Resmi
Gazetede yayınlandıkları gün TBMM’nin onayına sunulur ve en geç 30 gün
içerisinde görüşülüp karara bağlanır (TBMM İçtüzüğü m. 128).
117- Anayasanın 38/3 hükmüne göre, “Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik
tedbirleri ancak kanunla konulur”.
118- Anayasanın 129/2 hükmüne göre, “Memurlar ve diğer kamu görevlileri ile
kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşları
mensuplarına savunma hakkı tanınmadıkça disiplin cezası verilemez.”
119- Anayasanın 130/7 hükmüne göre de, “Üniversite yönetim ve denetim
organları ile öğretim elemanları; Yükseköğretim Kurulunun veya üniversitelerin
yetkili organlarının dışında kalan makamlarca her ne suretle olursa olsun
görevlerinden uzaklaştırılamazlar.” Bu maddede öngörülen “her ne suretle olursa
olsun” ifadesinden, üniversite hocalarının OHAL durumunda dahi OHAL KHK’ları
ile görevlerinden uzaklaştırılamayacakları sonucu çıkmaktadır.

36 / 48

120- AİHS’nin 15. maddesine göre, 1) “Savaş veya ulusun varlığını tehdit eden
başka bir genel tehlike halinde Yüksek Sözleşmeci Taraf, durumun kesinlikle
gerektirdiği ölçüde (to the extent strictly required of the situation) ve uluslararası
hukuktan doğan başka yükümlülüklere ters düşmemek koşuluyla, bu Sözleşmede
öngörülen yükümlülüklere aykırı tedbirler alabilir.” 2) “Yukarıdaki hüküm, meşru
savaş fiilleri sonucunda meydana gelen ölüm hali dışında 2. Maddeye, 3 ve 4.
Maddeler (fıkra 1) ile 7. Maddeye aykırı tedbirlere cevaz vermez.”
121- AİHS’ye Ek 7 No.lu Protokolün 4/3 hükmüne göre de, aynı suçtan iki kez
yargılanmama ve cezalandırılmama hakkı (non bis in idem ilkesi) mutlak haklardan
olup, “Sözleşmenin 15. maddesi çerçevesinde bu madde ile öngörülen
yükümlülüklere aykırı hiçbir tedbir alınamaz.”
122- Yukarıdaki uluslararası sözleşme hükümleri ile anayasal ve yasal
hükümlerden anlaşılacağı gibi, OHAL KHK’ları ile sadece OHAL’in gerektirdiği
ölçüde (AY m. 15), OHAL’e neden olan konularla ve OHAL süresiyle sınırlı geçici
tedbirler alınabilir (AY m. 121). AİHS’nin 15. maddesi dikkate alındığında, OHAL
döneminde sadece durumun kesinlikle gerektirdiği türden tedbirler alınabilir. Eş
ifade ile OHAL döneminde, OHAL’e neden olan şiddet eylemlerini bastırma
açısından durumun kesinlikle gerektirdiği türden ve OHAL süresiyle (şiddet
olaylarının bastırılması süresiyle) sınırlı ve sadece geçici tedbirler alınabilir; OHAL
KHK’ları ile kalıcı ve sürekli etki yapan tedbirler alınamaz (Bu hususta bkz. AYM
kararı, 1991/20).


2- OHAL KHK’ları İle Kamu Görevinden Çıkarma İşleminin
Yukarıdaki Hükümlere Aykırılığı
[düzenle | kaynağı değiştir]


123- İlk olarak, yukarıda belirtildiği gibi, OHAL süresince, sadece durumun
kesinlikle gerektirdiği türden geçici tedbirler alınabilir; kalıcı etki yapan tedbirler
alınamaz. Kamu görevinden sürekli olarak çıkarılma işlemi, OHAL’in sona ermesi
ile ortadan kalkmayacak türden, kalıcı nitelikli bir tedbirdir. Ölünceye kadar bir daha
kamuda çalışamayacak şekilde kamu görevinden çıkarılma işleminin geçici olmayan
ve sürekli etki yapan bir tedbir olduğu, Anayasa Mahkemesi (04.08.2016 tarihli
AYM kararı), Danıştay (04.10.2016 tarihli kararları), İzmir Bölge İdare
Mahkemesinin aynı husustaki kararları ve 15 Temmuz 2016 tarihinden sonra
verilmiş onlarca idare mahkemesi kararları ile sabittir. Anayasa Mahkemesinin iki
üyesinin üyelikten çıkarılmasına ilişkin verdiği 04.08.2016 tarihli kararında belirttiği
gibi, OHAL KHK’ları ile kamu görevinden çıkarma işlemi, “geçici olmayan ve nihai
sonuç doğuran olağanüstü tedbir niteliğindedir” (paragraf 79). Oysa Anayasa ve
AİHS’ye göre OHAL döneminde çıkarılan KHK’larla sadece durumun kesinlikle
gerektirdiği türden (ölçülü) geçici tedbirler kararlaştırılabilir. Somut olayda,
ölünceye kadar süreceği için açıkça ölçüsüz olan ve geçici nitelikte olmayan kamu
görevinden çıkarma işlemi, darbe girişimiyle ilişkisi olmayan kamu görevlileri
açısından “durumun kesinlikle gerektirdiği türden bir tedbir olmayıp” Anayasanın 15
ve 121. maddeleri ile AİHS’nin 15. maddesine aykırıdır. Sonuç olarak, minimum
güvenceler sunulmadan kamu görevinden sürekli şekilde çıkarma işlemi geçici bir
tedbir niteliğinde olmayıp, bu konu bir OHAL KHK’sı ile düzenlenemez (ayrıca bkz.
1991/20 sayılı AYM kararı). Danıştay da, 12 Eylül Darbesi sonrası verdiği bir
kararda, sıkıyönetim veya OHAL dönemindeki tedbirlerin geçici olma niteliğine
vurgu yaparak, 1402 sayılı Kanunla öğretim üyeliğine son verilen akademisyenlere
uygulanan bu tedbirin geçici nitelikte olduğunu ve Sıkıyönetim ya da OHAL sona
erdikten sonra uygulamasının devam ettirilemeyeceğini kararlaştırmıştır. Sonuç

37 / 48

olarak Danıştay, 1402 sayılı Yasa ile üniversitelerden uzaklaştırılan öğretim
üyelerinin mesleklerine iadesine karar vermiştir. Tüm bu belirtilen nedenlerle dava
konusu OHAL Komisyonu kararı iptal edilmelidir.
124- Kaldı ki, darbe girişiminin üzerinden Şubat 2018 itibariyle on sekiz aydan
fazla bir süre geçmiş olup OHAL’e neden olan darbe girişimi de tamamen
bastırılmıştır. Darbe girişiminde bulunan askerler Türk Silahlı Kuvvetleri’nden ihraç
edilmiş, tutuklanmış ve tutuklu olarak yargılanmaları devam etmektedir. Hiçbir
yetkileri ve otoriteleri kalmadığı için bir daha darbeye girişmeleri de imkânsızdır. Bu
nedenle OHAL’i sürdürmenin ve OHAL gerekçesiyle olağanüstü tedbirleri devam
ettirmenin hukuken gerekçesi kalmamıştır. Bu nedenledir ki Avrupa Konseyi İnsan
Hakları Komiseri ile Venedik Komisyonu, 2016 yılı son çeyreğinde yayınladıkları
raporlarda artık OHAL’e son verilmesini talep etmişlerdir. Kısaca, OHAL’e neden
olan şiddet olayları (somut olarak darbe girişimi) tamamen bastırıldığı için OHAL’in
süresi fiilen sona ermiş olup, OHAL gerekçesiyle olağanüstü tedbirlerin
sürdürülmesi mümkün değildir.
125- İkinci olarak, Anayasanın 15. maddesine göre, masumiyet karinesinden
yararlanma hakkı, OHAL döneminde dahi ihlal edilemeyecek türden, mutlak
haklardandır. Oysa yukarıda insan hakları ihlalleri bölümünde belirtildiği gibi, kamu
görevinden çıkarılmama ilişkin OHAL KHK’sı ile ben yargılanmadan terör örgütü
üyesi olmakla suçlandım, mahkûm edildim ve sonuçları sivil ölüm oluşturan, ceza
hukuku anlamında bir cezaya çarptırıldım. Eş ifade ile kamu görevinden çıkarılmama
dayanak yapılan OHAL KHK’sı, masumiyet karinesini açıkça ihlal etmiştir. Oysa jus
cogens niteliğindeki hukukun bu temel ilkesi 27 OHAL döneminde dahi ihlali
mümkün olmayan bir ilkedir. Kamu görevinden çıkarılma işlemine dayanak
oluşturan OHAL KHK’sı, masumiyet karinesini açıkça ihlal ettiği için, söz konusu
KHK Anayasanın 15. maddesine (dolayısıyla OHAL Hukukuna) aykırıdır. Kamu
görevinden çıkarılma işleminin dayağı olan KHK Anayasaya aykırı olduğu için
kamu görevinden çıkarılma işlemi de Anayasanın 15. Maddesine aykırıdır; bu
nedenle de dava konusu OHAL Komisyonu kararı iptal edilmelidir.
126- Üçüncü olarak, hem Anayasanın 15. maddesi hem de AİHS’nin 15.
maddesi, OHAL döneminde de suç ve cezaların geriye yürümezliği ilkesinin, eş
ifade ile kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesinin ihlal edilemeyeceğini öngörmüştür.
Oysa yukarıda insan hakları ihlalleri bölümünde belirtildiği gibi, 2014 öncesi hiçbir
şekilde suç olarak algılanacağı dahi düşünülemeyen YASAL faaliyetler gerekçe
gösterilerek sayıları yüzbinleri aşan kamu görevlisi ceza hukuku anlamında bir suçla
suçlanmış, sivil ölüm oluşturur şekilde kamu görevinden sürekli olarak çıkarılma
cezasına çarptırılmıştır. Kural olarak hukuk devleti ilkesinin geçerli olduğu normal
bir demokratik rejimde suç olarak gösterilmesi imkânsız olan yasal faaliyetler
(derneğe, sendikaya üye olma, bankaya para yatırma, belirli gazeteleri ya da dergileri
okuma veya abone olma, bir yardım derneğine bağış yapma, özel okula çocuklarını

27 BM İnsan Hakları Komitesi’ne göre, “yaşama hakkından keyfi olarak mahrum etme, işkence,
insanlık dışı ve aşağılayıcı muameleye tabi tutma, rehin alma, kolektif cezalar verme, keyfi olarak
özgürlükten yoksun bırakma, masumiyet karinesi dâhil, adil yargılanma hakkının temel ilkelerinden
sapma” gibi temel hak ve ilkeler jus cogens kapsamındadır (General Comment No. 29: States of
Emergency (Article 4), HRC, 31 Ağustos 2001, (UN Doc. CCPR/C/21/Rev.1/Add.11), para. 11. –
Bkz. Jean-Marie HENCKAERTS and Cornelius WIESENER, Human rights obligations of non-
state armed groups: a possible contribution from customary international law?, in: Robert
KOLB and Gloria GAGGIOLI (Ed.), Research Handbook on Human Rights and Humanitarian Law,
UK and USA, 2013, s. 159.).

38 / 48

gönderme vb.), terör örgütü üyeliği gibi bir suça dayanak gösterilip, işlendiği zaman
suç olmayan faaliyetlere dayalı olarak kamu görevinden çıkarılma cezası verildiği
için AİHS’nin 7 ile Anayasanın 38/1 maddelerine aykırı şekilde kamu görevinden
çıkarılma kararları verilmiştir. 28 Eş ifade ile kamu görevinden çıkarılma işleminin
dayanağı olan KHK, Anayasanın 15 ve 38/1 ile AİHS’nin 15 ve 7. maddelerine
(OHAL hukukuna) aykırı olarak kabul edilmiş olup, OHAL döneminde de olsa kamu
görevinden bu şekilde çıkarılma işlemi hukuka aykırıdır. Bu nedenle de dava konusu
OHAL Komisyonu kararı iptal edilmelidir.
127- Dördüncü olarak, AİHS’nin 15 ile Anayasanın 15. maddelerine göre,
bireyler OHAL döneminde dahi işkence, insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele ya
da cezaya tabi tutulamaz (AİHS m. 3). İşkence ve insanlık dışı muamele yasağı
mutlak haklardan olup, savaş ve olağanüstü hal durumunda dahi ihlali mümkün
değildir. Bir kamu görevlisinin, hiçbir yargısal güvenceye saygı göstermeden,
masumiyet karinesi ve kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi ihlal edilerek, adeta
müebbet hapis cezası gibi ömür boyu sürecek şeklide kamu görevinden çıkarılması
ve özel sektörde dahi iş bulmanın imkânsız hale getirilmesi, 691 sayılı KHK ile
arabuluculuk yapmalarının da yasaklanması ve böylece fiilen açlık ve sefalete
mahkûm edilmesi, bireylerin insan onuruna uygun şartlarda yaşamlarını devam
ettirme hakkını ihlal eder. Bir kişinin tüm maddi gelirlerini kaybetmesi, aile fertleri
dâhil tüm sağlık ve sosyal güvencelerden mahrum bırakılması, özel sektörde dahi iş
bulmasının engellenerek açlık ve sefalete terkedilip, insan onuruyla bağdaşmayan
şartlarda yaşamaya mahkûm edilmesi ve bu durumun ölünceye kadar devam
ettirileceği yönündeki uygulamalar ve tüm bu uygulamaların gerçek bir sivil ölüm
oluşturması, kişide kendisinin ve ailesinin geleceği açısından oluşturduğu maddi ve
manevi acı, ıstırap ve üzüntü AİHS’nin 3. maddesi anlamında insanlık dışı muamele
ve ceza oluşturur. En azından aşağılayıcı muamele ve ceza oluşturduğunda kuşku
yoktur. Bu uygulama, ayrıca Anayasanın 2. maddesinde öngörülen ve değiştirilmesi
dahi teklif edilemeyen sosyal devlet ilkesine açıkça aykırı olup, bu şekilde yaşamaya
mahkûm etme kişinin insan haysiyetine uygun şartlar altında yaşamını devam ettirme
hakkını ihlal eder. Tüm bu uygulamalara ek olarak, OHAL KHK’sı ile kamu
görevinden çıkarılanların pasaportlarına da el konulduğu ve yurt dışında da çalışma
imkânları da ellerinden alındığı için, şahsım tamamen ümitsiz bir şekilde hiçbir geliri
ve sosyal güvencesi olmadan ölümü beklemeye mahkûm edilmiştir. Bugüne kadar
aldığım eğitime uygun bir iş bulup çalışmam ve gelir elde edip kendimin ve ailemin
giderlerini sağlamam ve asgari insan onuruna uygun şartlarda ailemle birlikte
yaşamımı sürdürmem elimden alındığı için, kendimin veya aile fertlerimden birisi
hastalandığında tedavi giderlerini dahi karşılayamayacak şartlarda ümitsizce ölümü
beklemeye mahkûm edildiğim için, AİHS’nin 3. maddesi anlamında insanlık dışı
muamele ve cezaya tabi tutuldum. OHAL durumunda dahi hiç kimse insanlık dışı
muamele ya da cezaya tabi tutulamaz. Bu nedenle somut olaydaki uygulama
Anayasanın 15 ve 17 ile AİHS’nin 15 ve 3. maddelerine aykırı olduğu için OHAL
Komisyonu kararı iptal edilmelidir.
128- Bir an için yukarıda tasvir edilen uygulama AİHS’nin 3. maddesinin
kapsamına girmeyebileceği varsayılsa dahi, yukarıdaki paragrafta tanımı yapılan
28 Başvurucu, hakkındaki kamu görevinden çıkarılma işleminin gerekçesini bilmediği için yukarıdaki
olguların hangisinin kendi durumuna uygulandığından da habersizdir. Dolayısıyla, bu ifadelerden,
medyada yazılan ve yukarıda belirtilen faaliyetleri kendisinin de işlediği sonucu çıkarılmamalıdır.
Tüm bu faaliyetlere dayalı olarak kişiler hakkında ayrıca ceza soruşturmaları yürütüldüğü dikkate
alındığında, başvurucu bu faaliyetlerden herhangi birini gerçekleştirdiğini kabul etmemektedir.

39 / 48

uygulamalar AİHS’nin 8. maddesinin kapsamına gireceğinde en küçük kuşku yoktur.
Şahsıma uygulanan ve sivil ölüm oluşturan bahse konu uygulama sonlandırılmadığı
sürece AİHS’nin 8. maddesinin ihlali devam eden şekilde varlığını sürdürecektir.
Dolayısıyla AİHS’nin 8. maddesine açıkça aykırı olan uygulamaya son verilmesi
amacıyla da dava konusu OHAL Komisyonu kararı iptal edilmelidir.
129- Beşinci ve son olarak, yukarıda belirtildiği gibi, OHAL döneminde çıkarılan
kanun hükmünde kararnameler Resmi Gazetede yayınlandıkları gün TBMM’ye
sunulmalı ve 30 gün içerisinde Meclis tarafından onanmalıdır. Oysa bugüne kadar
çıkarılan OHAL KHK’ların hiçbiri Parlamento tarafından süresinde onanmamış olup,
tüm KHK’lar Anayasanın açıkça öngördüğü şekil şartlarına riayet edilmeden
uygulanmıştır. Venedik Komisyonunun KHK’lar konusundaki raporunda ifade
edildiği gibi, 29 Anayasa ve Meclis İçtüzüğünün açık hükümlerine aykırı olarak
süresinde onaylanmayan KHK’lar yok hükmünde olup, kamu görevinden çıkarma
işlemine hukuki dayanak olamazlar. İlgili KHK’nın Resmi Gazetede yayınlandığı
tarihten itibaren Meclis tarafından onaylanmadan 30 gün geçmekle, davacı
hakkındaki kamu görevinden çıkarma işleminin hukuki hiçbir dayanağı kalmamıştır.
Hukuki dayanağı kalmadığı için de dava konusu OHAL Komisyonu kararı iptal
edilmelidir.
B) KHK İle Kamu Görevinden Çıkarılma İşlemi Anayasa, AİHS ve BM
MSHS’de korunan insan haklarını ihlal ettiği için hukuka aykırı olup bu
nedenle de OHAL Komisyonu kararı iptal edilmelidir.
130- Yukarıda belirtildiği gibi, darbe girişimiyle ilişkisi olmamalarına rağmen on
binlerce kamu görevlisinin kamu görevinden sivil ölüm oluşturur şekilde çıkarılması
ile birçok insan hakkı ihlal edilmiştir. Bu haklar, adil yargılanma hakkı (mahkemeye
erişim hakkı, bağımsız ve tarafsız mahkeme önünde yargılanma hakkı, masumiyet
karinesi ve en temel altı sanık hakkı), kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi, özel hayata
ve aile hayatına saygı hakkı, ifade özgürlüğü, örgütlenme ve barışçıl toplanma
özgürlüğü, mülkiyet hakkı, non bis in idem ilkesi, eğitim hakkı ve/veya bu hakların
bazılarından yararlanmada ayrımcılık yasağı gibi temel hak ve hürriyetlerdir. Bu hak
ve özgürlüklerin ihlal gerekçeleri yukarıda yazılmış olup tekrardan kaçınmak için
burada yeniden ifade edilmeyecektir. Ancak insan hakları ihlalleri Anayasa, AİHS ve
BM MSHS gibi normlar hiyerarşisinde en üstte yer alan hukuk normları tarafından
korunduğu için, alınan her türlü karar bu üst normlara uygun olmak zorundadır. Söz
konusu insan haklarına aykırılıklar, alınan kararı açıkça hukuka aykırı yapar ve
kararın iptalini gerektirir. Temel insan haklarını ihlal ettiği için de dava konusu
OHAL Komisyonu kararı hukuka aykırı olup, iptal edilmelidir.
C) Diğer Hukuka Aykırılıklar
131- Öncelikle unutulmamalıdır ki, şahsım ile idare arasındaki uyuşmazlık, hiçbir
savunma hakkı tanınmadan (AY m. 129/2), mahkemeye erişim hakkı engellenerek
(AY m. 36 ve 129/3), masumiyet karinesi ihlal edilerek (AY m. 38/4 ve 15), ceza
hukuku alanında bir sanığın sahip olduğu en temel sanık haklarından hiçbirine saygı
gösterilmeden (AY m. 38 - AİHS m. 6/3) ve bir daha kamu görevinde çalışamayacak
(AY m. 15 ve 70) ve sivil ölüm oluşturur (AY m. 17 veya 20 - AİHS m. 3 veya 8)
şekilde kamu görevinden çıkarılma cezasına ilişkindir. Yukarıda belirtildiği gibi, bu
ceza idari bir ceza olmayıp, ceza hukuku anlamında bir ceza olduğu için (AİHM,
29 Venice Commission, “Turkey - Opinion on emergency decree laws Nos. 667-676 adopted following
the failed coup of 15 July 2016, Opinion No. 865/2016” (CDL-AD (2016)037), 12.12.2016.

40 / 48

Matyjek v. Polond), bir sanığın sahip olduğu tüm gereklere uygun bir yargılama ile
karara bağlanmalıdır. Somut olaydaki sorun, minimum güvencelerin ve önceden
yazılı hukuk kurallarının hiçbirine uyulmadan, hukukun üstünlüğü ilkesi rafa
kaldırılarak, idarenin keyfi olarak aldığı bir kararla kamu görevinden kesin
çıkarmaya ilişkindir. Ben hiçbir şekilde kamu görevinden çıkarılamayacağımı iddia
etmemekteyim; eğer suç işlemişsem, bu suçun somut delilleri (yaptırım
uygulanmadan önce) ortaya konduğu sürece, Anayasa ve AİHS’deki haklarına saygı
gösterilmek kaydıyla kamu görevinden çıkarılabileceğimin bilincindeyim. Kamu
görevinden çıkarılma tarihinden önce yasalara uygun olarak toplanmış delillere
dayalı olarak her kamu görevlisi hakkında, kanunda yazılı disiplin cezalarının
uygulanabileceğini herkes bilmektedir. Ancak somut olayda Anayasa ve AİHS’de
öngörülen minimum güvencelerin hiçbirine uyulmadan, özellikle savunma haklarına
saygı gösterilmeden, keyfi olarak kamu görevinden çıkarmaya ilişkin bir uyuşmazlık
vardır; itirazım OHAL Komisyonu tarafından dikkate alınmamış olan bu uygulamaya
ilişkindir.


132- Yukarıda belirtildiği gibi, menfur darbe girişimi ile hiçbir ilgim
bulunmamakta, disiplin suçu işlendiğim iddia edilmekte ise, öncelikle Anayasanın
129. maddesinin 2. ve 3. fıkralarındaki hükümlere saygı gösterilerek hakkımda
disiplin cezası uygulanabilir. Darbe girişimiyle ilişkisi olmayan kamu görevlilerinin
sivil ölüm oluşturur şekilde kamu görevinden çıkarılması, OHAL’e neden olan
durumun kesinlikle gerektirdiği türden bir tedbir değildir. Bu nedenle somut olayda
esasında OHAL kapsamı dışında kalan bir tedbir bulunmakta olup, bu durumda
sadece önceden yürürlüğe konmuş pozitif hukuk kurallarının tamamına uygun bir
soruşturma sonucu, yetkili disiplin organı tarafından kamu görevine son verilebilir;
bu, hukuk devleti ilkesinin (AY m. 2) bir gereğidir. Anayasanın 129/2 hükmünde
öngörülen “memurlar ve diğer kamu görevlileri(ne) … savunma hakkı
tanınmadıkça disiplin cezası verilemez.” hükmü ihlal edilerek davacı kamu
görevinden çıkarıldığı için Anayasaya aykırı bir işlem tesis edilmiştir. Ayrıca
Anayasanın 129/3 hükmüne göre, “disiplin kararları yargı denetimi dışında
bırakılamaz”. Somut olayda bir OHAL KHK’sı ile kamu görevime son verildiği için,
bu işlem yargı denetimi dışında tutulmuş ve Anayasanın 129/3 hükmü de ihlal
edilmiştir. Sonradan çıkarılan bir KHK ile başvuru yolu ve yargı yolu açılması,
hukuk devleti ilkesinin ihlalini ortadan kaldırmaz. Bu nedenlerle dava konusu OHAL
Komisyonu kararı iptal edilmelidir.


133- Anayasanın 38/3 hükmüne göre, “Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik
tedbirleri ancak kanunla konulur”. Somut olayda sivil ölüm oluşturur şekilde sürekli
olarak kamu görevinden çıkarılma cezası verilmiş olup, AİHM’ye göre, bu ceza,
ceza hukuku anlamında bir cezadır (Matyjek v. Polond); sadece kanunla konulabilir.
Bir kanun hükmünde kararname ile söz konusu cezaya hükmedilmesi, Anayasanın en
temel ilkelerinden biri olan yukarıdaki hükme aykırı olduğu için de dava konusu
OHAL Komisyonu kararının iptali gerekir.


134- Üniversitelerden uzaklaştırılan akademisyenler açısından da Anayasanın
130/7 hükmü çok önemli bir güvence öngörmüştür: “Üniversite yönetim ve denetim
organları ile öğretim elemanları; Yüksek Öğretim Kurulunun veya üniversitelerin
yetkili organlarının dışında kalan makamlarca her ne suretle olursa olsun
görevlerinden uzaklaştırılamazlar.” Bu hükmün açık düzenlemesi karşısında, bir
akademisyenin herhangi bir OHAL KHK’sı ile üniversitedeki görevinden ve kamu
görevinden uzaklaştırılması Anayasaya açık aykırılık oluşturur. Bu durumda olan
öğretim üyeleri hakkındaki kamu görevinden çıkarılma kararı mutlak şekilde

41 / 48

Anayasaya aykırı olup, “her ne suretle olursa olsun” ifadesi OHAL dönemini
kapsamaktadır. Bu nedenle de yasal düzenlemerek dikkate alınmadan verilmiş olan
dava konusu OHAL Komisyonu kararı iptal edilmelidir.

35- Ayrıca, bir kamu görevlisini ölünceye kadar bir daha kamu görevinde
çalışamaz şekilde kamu görevinden çıkarma, Anayasanın 70. maddesinde
öngörülen hakkı tamamen yok etmiş ve yüz binden fazla kamu görevlisi açısından bu
hükmü tamamen yürürlükten kaldırmıştır. Anayasa hükmünü tamamen etkisiz hale
getirdiği için, bir KHK hükmü ile Anayasanın 70. maddesi yüz binden fazla kişi
açısından yürürlükten kaldırılmıştır. Böylece KHK’yı kabul eden organ, kurucu
iktidar pozisyonuna geçmiştir. Bu, hukuken mümkün olmayıp, fonksiyon gaspına yol
açar; alınan kararı açıkça Anayasa aykırı yapar. Açık bu yasal durum dahi dikkate
alınmadan verilen dava konusu OHAL Komisyonu kararı hukuka aykırı olup iptal
edilmelidir.


136- Son olarak, Anayasanın 38/6 hükmü uyarınca, “kanuna aykırı elde edilmiş
bulgular, delil olarak kabul edilemez”. Bu hüküm sadece ceza yargılamalarını değil,
hukukun tüm dallarını ve disiplin hukukunu da kapsamaktadır. Zira “Anayasa
hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer
kuruluş ve kişileri bağla(r)” (AY m. 11). Hakkımda yapılmış ve yapılacak
işlemlerde, karar alınmadan önce toplanmış tüm deliller, hukuka uygun olarak
toplanmış olmalıdır. Toplanan delillerin hukuka ve özellikle CMK’nın ilgili
hükümlerine (örneğin CMK m. 135) uygun olduğunu gösterme yükümlülüğü devlet
organlarına aittir. MİT, Emniyet ve Jandarma tarafından istihbari amaçlı toplanan
bilgiler, yasalara uygun olarak elde edilmiş olsalar dahi, amaçları dışında, örneğin bir
disiplin ya da ceza yargılamasında delil olarak kullanılamazlar.
D) ByLock isimli telekomünikasyon yoluyla yapılan haberleşme
uygulamasına dair delillerin yasa dışılığı (AY m. 38/6)


137- OHAL Komisyonunun ret kararlarında, başvurucuların Bylock uygulamasını
kullandıkları, bu uygulamanın münhasıran (sadece) örgüt mensuplarınca
kullanıldığı, Yargıtay 16. Ceza Dairesi ile Yargıtay Ceza Genel Kurulunun sırasıyla
24 Nisan 2017 ve 26 Eylül 2017 tarihli kararlarında Bylock uygulamasını
kullanmanın tek başına örgütle irtibata yeterli delil olduğu gerekçesine de dayanılmış
ve başvurular bu gerekçe ile de reddedilmiştir. Bu hususta aşağıdaki hukuka
aykırılıklar yaşanmış olup, bu hukuka aykırılıklar nedeniyle Bylock verilerine
dayanılarak karar verilemez.


138- Anayasanın tüm hükümleri OHAL Komisyonunu da bağlamaktadır.
Anayasanın 38/6 hükmüne göre, “Kanuna aykırı elde edilmiş bulgular, delil olarak
kabul edilemez”. Yukarıda belirtildiği gibi, bu hüküm sadece ceza yargılamalarını
değil, hukukun tüm dallarını ve disiplin hukukunu da kapsamaktadır. Zira “Anayasa
hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer
kuruluş ve kişileri bağla(r)” (AY m. 11).
139- Bylock’a ait verilerin ilk olarak MİT tarafından istihbari çalışmalar
çerçevesinde ele geçirildiği hususunda herhangi bir şüphe yoktur. MİT’in web
sitesinden yaptığı resmi açıklamada belirtildiği gibi, Bylock’a ilişkin veriler istihbari
çalışmalar çerçevesinde ele geçirilmiş olup, MİT Kanununun 6. maddesi uyarınca,
istihbari amaç dışında, “bu arada bir ceza soruşturması veya kovuşturmasında ya
da disiplin soruşturmasında delil olarak kullanılamaz”. Bu husus mutlak bir
gerçektir. Bu durum yargı organlarınca da kabul edilmiştir. Kırşehir Ağır Ceza

42 / 48

Mahkemesi kararında belirtildiği gibi, Bylock sisteminin serveri Litvanya ülkesinde
bulunmakta olup, … Bylock uygulamasına ait sunucular üzerindeki veriler ile
uygulama sunucusu ve IP adresleri MİT tarafından satın alınmıştır. Yargıtay 16.
CD’nin 24.04.2017 tarihli kararında da bu husus açıkça ifade edilmiştir.
140- Anlaşılacağı gibi, Kırşehir Ağır Ceza Mahkemesi gibi bazı ilk derece
mahkemeleri ile Yargıtay 16. CD. Bylock verilerinin ilk olarak MİT tarafından
(Litvanya’dan) satın alma yoluyla elde edildiğine karar vermişlerdir. Bu bir maddi
olgu olup ispatı gerekir. Litvanya makamları yaptıkları yazılı açıklamalarda, Bylock
verilerinin MİT’e ya da başka bir devlet kurumuna ne resmi makamlarca ne de özel
sektör temsilcilerince hiçbir şekilde verilmediğini / satılmadığını açıklamışlardır. Bu
durum, delilleri ele geçirme açısından yargı kararlarında belirtilen ilk iddianın maddi
gerçeğe aykırı olduğunu ve Yargıtay kararının önemli bir unsurunun gerçek dışı
olduğunu, mahkûmiyete esas alınan bu delilin elde edilme usulünün dahi gerçek
bilgiye dayanmadığını göstermektedir.
141- İkinci olarak, Bylock uygulaması, Yargıtay kararlarında da belirtildiği gibi
“telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişime imkân sunan” Whatsapp benzeri bir
uygulamadır. Bylock aracılığıyla yapılan iletişim, telekomünikasyon yoluyla yapılan
bir iletişim olduğuna göre, bu durumda “telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin
dinlenmesi, kaydedilmesi ve tespitine dair özel yasal hükümler” somut olayda
uygulanır. Bu husustaki özel hükümler, ceza yargılamaları açısından CMK’nın 135.
Maddesi, istihbarat hizmetleri açısından MİT söz konusu olduğunda 1983 tarihli MİT
Kanununa 2005 yılında özel olarak eklenen MİT Kanunu m. 6/2 ve devamı
hükümleridir.
142- Adli soruşturmalarda delillerin nasıl toplanacağı Ceza Muhakemesi
Kanunu’nda (CMK) düzenlemiştir. Delillerin hangi organın alacağı karar ya da
talimatla ve hangi tedbirler uygulanarak kimler tarafından toplanacağı CMK’da
açıkça belirtilmiştir. CMK’nın öngördüğü hükümler dışında toplanmış ya da ele
geçirilmiş bulgular, ceza yargılamaları açısından hukuka aykırı delil niteliğindedir.
Anayasa'nın 38/6 ve CMK’nın 206, 217, 230 ve 289 maddelerine göre, hukuka aykırı
olarak elde edilmiş delillerin ceza yargılamalarında kullanılması yasaktır. Yukarıda
belirtildiği gibi, somut olayda esas itibariyle bir ceza yargılaması söz konusudur.
143- Bilindiği gibi, MİT bir adli kolluk makamı olmayıp, MİT’in görevlerini
düzenleyen 2937 Sayılı Kanunun 4. maddesi sadece önleyici amaçlı görevleri
saymaktadır. Adli makamların istemesi durumunda, devlet sırlarına ilişkin suçlar ile
casusluk hususundaki bilgi ve belgeleri adli makamlara verme dışında, MİT’in
herhangi bir adlî yükümlülüğü de yoktur. Adli kolluk birimleri CMK’nın 164.
maddesinde açıkça belirtilmiş olup, bunlar arasında MİT yoktur. MİT bir soruşturma
organı olmayıp ceza yargılamaları için delil toplayamaz. 2937 sayılı MİT
Kanununun 4/son maddesi uyarınca, aynı Kanunun 4. maddesinde belirtilen
görevler dışında MİT’e başkaca görevler de verilemez.
144- MİT’in yetkilerini düzenleyen 2937 sayılı Kanunun 6. Maddesinin 2.
Fıkrasında “… terörist faaliyetlerin önlenmesine ilişkin olarak hâkim kararıyla veya
gecikmesinde sakınca bulunan hallerde 24 saat içinde hakim onayına sunulmak
üzere MİT müsteşarı veya yardımcısının yazılı emriyle iletişimin tespit edilebileceği,
dinlenebileceği, sinyal bilgilerinin değerlendirilebileceği, kayda alınabileceği”
düzenlenmiştir. Ayrıca, aynı Kanunun Ek-1 maddesi ile, “MİT tarafından istihbari ve
dinleme amaçlı tespit ve değerlendirme faaliyeti ile elde edilen bu bilgilerin devlet
sırlarına karşı suçlar ile casusluk hariç adlî mercilerce istenemeyeceği”

43 / 48

düzenlenmiştir. Kısaca, MİT’in sadece önleme ve istihbari amaçlı bilgi toplama
yetkisi bulunup, adli soruşturmalarda kullanmak amacıyla delil toplama yetkisi
yoktur. Haberleşme özgürlüğü söz konusu olduğunda, MİT sadece istihbarî amaçlı
dinleme, kayda alma, sinyal bilgilerini değerlendirme ve iletişimin tespitinde
bulunma yetkisine sahiptir.
145- Önleyici ya da istihbarî dinleme ya da tespit, 2559 sayılı PVSK’nın Ek 7.
maddesinde, 2803 sayılı Jandarma Teşkilat Kanunu'nun Ek 5. maddesinde ve 2937
sayılı MİT Kanununun 6/2 ve devamı hükümlerinde düzenlenmiştir. Her üç kanunda
da belirtildiği gibi, istihbarî dinlemeler ile elde edilen kayıtların bu amaç
(istihbarat amacı) dışında kullanılması mümkün değildir. Bu husus, 2937 sayılı
MİT Kanununun 6/6. Maddesinde “Bu madde hükümlerine göre yürütülen
faaliyetler çerçevesinde elde edilen kayıtlar, bu Kanunda belirtilen amaçlar dışında
kullanılamaz.” Şeklinde belirtilmiştir. Söz konusu bu düzenlemenin hiçbir istisnası
da bulunmamaktadır.
146- 5397 sayılı Yasa uyarınca önleme amaçlı iletişimin tespiti ve
denetlenmesine, ancak suç işlenmesinin ve kamu düzeninin bozulmasının önlenmesi
amacıyla başvurulabilecek ve önleme amacıyla yapılan iletişimin tespiti ve
denetlenmesi sonucunda ulaşılan bulgular da, yasanın öngördüğü amaçlar dışında
ve bu arada bir ceza soruşturması veya kovuşturmasında delil olarak da
kullanılamayacaktır
147- Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 2011/93 E. - 2011/95 K. Sayılı kararında
da yukarıdaki içtihadı teyit eden bir karar verilmiştir: “Önleme dilemesi kararı
niteliğinde olması karşısında, bu şekilde ulaşılan bulgular, … ceza yargılamasında
delil olarak kullanılamayacağından ve bu bulgulara dayalı hüküm
kurulamayacağından, önleme amaçlı iletişimin denetlenmesi sonucunda ulaşılan
bulgular dışındaki somut deliller değerlendirilerek sanığın hukuksal durumunun
tayin ve takdiri gerekmektedir.”
148- Yukarıdaki Ceza Genel Kurulu kararı dikkate alındığında, Türk Hukukunda
söz konusu içtihat yerleşik hale gelmiş olup, söz konusu yasal hükümler de dikkate
alındığında, bu kural, kolluk, savcılık, ilk derece mahkemeleri, istinaf ve Yargıtay
daireleri dâhil tüm soruşturma ve kovuşturma makamlarını bağlar. MİT Kanunu,
Jandarma Teşkilat Kanunu ve PVSK’nın bu husustaki hükümleri zaten yoruma gerek
duymayacak netlikte açıktır. İstihbarat faaliyetleri çerçevesinde elde edilen bilgiler,
bu amaç dışında (örneğin, bir yargılamada delil olarak) kullanılamaz. MİT’in web
sitesinden yaptığı resmi açıklamada belirtildiği gibi, Bylock’a ilişkin veriler istihbari
çalışmalar çerçevesinde ele geçirilmiş olup, MİT Kanununun 6. maddesi uyarınca,
istihbari amaç dışında, “bu arada bir ceza soruşturması veya kovuşturmasında delil
olarak kullanılamaz”.
149- Ancak belirtmek gerekir ki, yukarıdaki Yargıtay kararına ve benzer
kararlara konu olan önleme amaçlı iletişimin dinlenmesi ve tespiti sonucu elde edilen
veriler, MİT tarafından illegal şekilde değil, legal şekilde, önceden verilmiş hâkim
kararına dayalı olarak elde edilmiştir. Oysa somut olaydaki Bylock verileri iç hukuk
ve uluslararası hukuka aykırı olarak elde edilmiştir. Bu durum ve Anayasanın 38/6
hükmü dikkate alındığında, MİT tarafından illegal şekilde ele geçirilmiş Bylock
verileri hiçbir yargılamada delil olarak kullanılamaz. MİT’in hâkim kararına dayalı
olarak elde ettiği veriler amacı dışında, örneğin ceza yargılamasında
kullanılamadığına göre (2973 sayılı Yasa bu durumu emretmektedir.), illegal şekilde
elde ettiği veriler hiçbir şekilde kullanılamaz (AY m. 38/6).

44 / 48

150- Ceza yargılamalarında kullanılacak tüm delillerin hukuka uygun olarak elde
edildiğini gösterme yükümlülüğü soruşturma ve kovuşturma organlarına aittir.
Bylock konusunda da, söz konusu verilerin Anayasa, AİHS ve özellikle CMK’nın
135. Maddesine ve MİT Kanununun 6/2 ve devamı hükümlerine uygun olarak elde
edildiğini gösterme yükümlülüğü yine kamu makamlarına aittir. Kanuna uygun
olarak elde edildiği soruşturma organlarınca açıkça ispatlanamayan her bir
delil, illegal şekilde elde edilmiştir. İllegal şekilde elde edilen deliller yargılamada
kullanılamayacağı gibi, yasa dışı delile dayalı olarak elde edilen ikrar da hükme
esas alınamaz. Anayasanın 38/6 hükmü soruşturma ve kovuşturma organlarını da
bağladığına göre, yasa dışı deliller ifade ve sorguda dahi kullanılamaz.
151- 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Millî İstihbarat Teşkilatı
Kanununun (MİT Kanununun) 6. maddesine 3/7/2005 tarihli kanunla birçok fıkra
eklenmiş olup, bunlardan telekomünikasyon yoluyla iletişimin dinlenmesine ilişkin
olanlar şunlardır: Olay tarihi itibariyle yürürlükteki MİT Kanununun 6/2 maddesine
göre, “Bu Kanunun 4. Maddesinde sayılan görevlerin yerine getirilmesi amacıyla
Anayasanın 2 nci maddesinde belirtilen temel niteliklere ve demokratik hukuk
devletine yönelik ciddi bir tehlikenin varlığı halinde Devlet güvenliğinin sağlanması,
casusluk faaliyetlerinin ortaya çıkarılması, Devlet sırrının ifşasının tespiti ve terörist
faaliyetlerin önlenmesine ilişkin olarak, hâkim kararı veya gecikmesinde sakınca
bulunan hallerde MİT Müsteşarı veya yardımcısının yazılı emriyle
telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişim tespit edilebilir, dinlenebilir, sinyal
bilgileri değerlendirilebilir, kayda alınabilir. Gecikmesinde sakınca bulunan
hallerde verilen yazılı emir, yirmidört saat için yetkili ve görevli hâkimin onayına
sunulur. Hâkim, kararını en geç yirmidört saat içinde verir. Sürenin dolması veya
hakim tarafından aksine karar verilmesi halinde tedbir derhal kaldırılır. Bu halde
dinlemenin içeriğine ilişkin kayıtlar en geç on gün içinde yok edilir; durum bir
tutanakla tespit olunur ve bu tutanak denetimde ibraz edilmek üzere muhafaza edilir.
...”. Yine MİT Kanununun 6. maddesine 3/7/2005 tarihinde 3. bir fıkra eklenmiş
ve bu fıkra hükmü 17/4/2014 tarihli kanunla değiştirilmiştir. MİT Kanununun
değiştirilen 6/3 hükmüne göre, “Yetkili ve görevli hâkim, Ankara Ağır ceza
mahkemesinin üyesidir.” 3/7/2005 tarihli kanunla eklenen MİT Kanununun 6/4
hükmüne göre, “Kararda ve yazılı emirde, hakkında tedbir uygulanacak kişinin
kimliği, iletişim aracının türü, kullandığı telefon numaraları veya iletişim
bağlantısını tespite imkân veren kodundan belirlenebilenler ile tedbirin türü,
kapsamı ve süresi ile tedbire başvurulmasını gerektiren nedenler belirtilir. Kararlar
en fazla üç ay için verilebilir; bu süre aynı usulle üçer ayı geçmeyecek şekilde en
fazla üç defa uzatılabilir. …”. 3/7/2005 tarihli kanunla eklenen MİT Kanununun
6/5 hükmüne göre ise, “Uygulanan tedbirin sona ermesi halinde, dinlemenin
içeriğine ilişkin kayıtlar en geç on gün içinde yok edilir; durum bir tutanakla tespit
olunur ve tutanak denetimde ibraz edilmek üzere muhafaza edilir.” 3/7/2005 tarihli
kanunla eklenen MİT Kanununun 6/6 hükmüne göre de, “Bu madde hükümlerine
göre yürütülen faaliyetler çerçevesinde elde edilen kayıtlar, bu Kanunda belirtilen
amaçlar dışında kullanılamaz. Elde edilen bilgi ve kayıtların saklanmasında ve
korunmasında gizlilik ilkesi geçerlidir.” MİT Kanununun bu hükümlerinden
anlaşılacağı gibi, MİT’in görevlerini yerine getirirken kullanacağı yetkiler 1983
tarihli MİT Kanununun 6/1 fıkrasında genel olarak belirtilmişken, telekomünikasyon
yoluyla yapılan iletişime müdahale konusu açıkça ve özel olarak 2005 tarihli MİT
Kanununun 6/2 ve devamı hükümlerinde özel olarak düzenlenmiştir. Dolayısıyla
MİT, telekomünikasyon yoluyla yapılacak iletişime müdahale ederken, öncelikle
MİT Kanununun bu konudaki özel düzenlemesi olan 6/2 ve devamı fıkralarına

45 / 48

uygun hareket etmek zorundadır. Kısaca, bir kişinin telekomünikasyon yoluyla
iletişiminin tespiti, dinlenmesi, kaydedilmesi ve sinyal bilgilerinin
değerlendirilebilmesi için, özel kanun ve sonradan kabul edilen kanun niteliğinde
olan MİT Kanununun 6/2 ve devamı fıkralarındaki hükümlere uygun olarak önceden
hâkim kararı alınması gerekir. Bilindiği gibi, özel kanun ile genel kanun
çatıştığında, özel kanun hükümleri uygulanır. Önceki kanun ve sonradan kabul edilen
kanun hükümleri arasında çatışma çıktığında ise, sonraki tarihli kanun hükümleri
somut olaya uygulanır.
152- Yargıtay 16. CD ve CGK kararlarında da belirtildiği gibi, Bylock
uygulaması kullanılarak yapılan iletişim, telekomünikasyon yoluyla yapılan bir
iletişimdir. Bu durumda sonradan kabul edilen özel kanun niteliğindeki MİT
Kanununun 6/2 ve devamı hükümlerinin somut olaya uygulanacağında kuşku yoktur.
Bu hükümlere göre, kişilerin Bylock yoluyla yaptığı iletişime MİT’in müdahale
edebilmesi için önceden mahkeme kararı almış olması gerekir. Somut olayda
önceden alınmış hiçbir yargı kararı olmadan Bylock verileri MİT tarafından ele
geçirildiği için bu veriler MİT Kanununun 6/2 ve devamı hükümlerine açıkça aykırı
olarak elde edilmiş yasa dışı delil niteliğindedir.
153- İlk ele geçirilişi yasa dışı olan bir delil hakkında sonradan mahkeme kararı
alarak, yasa dışı delil yasal hale getirilemez. Bilindiği gibi, MİT’in yasa dışı elde
ettiği Bylock verileri bir hard disk bir de flaş bellek içinde Ankara Cumhuriyet
Başsavcılığına gönderilmiş, savcılık da bu dijital materyaller üzerinde inceleme
yapılması için Ankara 4. Sulh ceza hâkimliğinden CMK’nın 134. maddesi uyarınca
inceleme izni almış ve yasa dışı elde edilen deliller yasal hale getirilmeye
çalışılmıştır. Kanunlara göre, bir delilin yasal olarak elde edilmiş kabul edilmesi için,
ilk ele geçirildiği aşamada yasaların öngördüğü koşullara uygun davranılmış olması
gerekir. Kısaca, ilk ele geçirildiği tarihte yasa dışı elde edilmiş deliller daha sonra
alınan mahkeme kararıyla yasal hale getirilemez.


154- Kaldı ki, Prof. Dr. Ersan Şen’in 16 Temmuz 2014 tarihinde yayınladığı
“E-posta Takibi ve CMK m. 134’ün Kapsamı” başlıklı makalede belirttiği gibi,
“Bilgisayar ve internetin insan yaşamına girmesi ile birlikte, sesli, görüntülü ve
yazılı usule dayalı haberleşmenin şeklinin değiştiği bir gerçektir. İnsanların sahip
olup kullandıkları “e-posta” adı ile bilinen elektronik yazışma ve iletişim yöntemi,
bilgisayarların sadece vasıta olarak kullanıldığı bir haberleşme türüdür. Bu sebeple,
bireyin e-posta ile yaptığı haberleşmenin bir suç delili olduğu düşünülmekte ise, bu
konunun “Bilgisayarlarda, bilgisayar programlarında ve kütüklerinde arama,
kopyalama ve el koyma” başlıklı CMK m. 134 değil, bir iletişim şekli olması
itibariyle “Telekomünikasyon Yoluyla Yapılan İletişimin Denetlenmesi” üst
başlıklı CMK m. 135 ila 138 kapsamında değerlendirilmesi gerekir. Bireyin e-posta
yazışma ve haberleşmeleri CMK m. 135 kapsamında değerlendirilirken, kendisine e-
posta ile gelen bir yazı, resim, görüntü veya ek dosyayı kullandığı bilgisayara veya
taşınır belleğe kaydettiğinde, artık bu belge haberleşme hürriyetinin ve dolayısıyla
iletişimin denetlenmesinden çıkıp, CMK m. 134 kapsamında bilişim cihazında kayıtlı
bilgi ve belgeye dönüşecektir. Burada; bilgi, belge ve dosyanın bireyin kullandığı
bilgisayarda mı kayıtlı olduğu, yoksa bu cihazdan bağımsız olarak haberleşme aracı
olan e-postasında mı bulunduğu ölçütü dikkate alınmalıdır. Bilgi, belge veya
dosyanın bireye e-posta üzerinden ulaşıp ulaşmadığının bu noktada bir önemi
olmayacaktır. Dışarıdan, yani başka e-posta kullanıcısından veya başkasından, hatta
bireyin kendi e-postası üzerinden aynı e-posta adresine gönderdiği ileti, yani gelen
bilgi, belge veya ek dosya, bireyin kendisine ait ve ancak özel şifre ile açılıp

46 / 48

kullanılabilen e-postasında durmakta ise, bu unsur haberleşme hürriyetinin ve bu
nedenle de CMK m. 135 ila 138 konusu sayılacaktır. … Ne zaman bu ileti birey
tarafından bilişim cihazına kayda alınır, yani elektronik posta kutusundan çıkarılır,
… işte o andan itibaren CMK m. 134 devreye girer. Artık bu ileti haberleşme konusu
olmaktan çıkıp, bireyin arşivlemek veya kullanmak için bilişim cihazına aldığı bilgi,
belge veya dosya özelliğini kazanır.”


155- Bir an için somut olayda CMK’nın 134. maddesinin uygulanabileceği
varsayılsa dahi, CMK’nın bu hükmü uyarınca, Bylock verilerinin yer aldığı dijital
materyallerin (hard disk ve flaş bellek) birer örneğinin mutlaka sanığa ya da
yargılanan kişiye verilmesi gerekir. Ancak bugüne kadar bu materyaller hiçbir dava
dosyasına dahi eklenmemiş, sadece Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, MİT, Emniyet
ve BTK gibi devlet kurumlarının gönderdiği yazılı kâğıtlara mutlak doğru muamelesi
yapılarak kişilerin Bylock kullanıcısı olduğuna karar verilip bireyler
cezalandırılmıştır. Daha sonra Aralık 2017 tarihinde Başbakan Binali Yıldırım
Bylock verilerinde yanlışlıklar yapıldığını açıklamış, Ankara Cumhuriyet
Başsavcılığı da daha önce Bylock kullanıcısı olduğu için tutuklanan veya kamu
görevinden çıkarılan 11 500 civarında kişinin Bylock kullanıcısı olmadığını sonradan
tespit ettiklerini açıklamıştır. Anlaşılacağı gibi, MİT, Emniyet, savcılık ve BTK gibi
devlet kurumlarının hata yapma ihtimali son derece yüksek olup, bu hataların
giderilmesi için mutlaka Bylock dijital materyallerinin yargılanan kişilere birer
örneğinin verilmesi ve bu verilerin bağımsız ve objektif bilirkişilere inceletilip,
objektif bilirkişi raporlarının alınması ve bu raporlara dayalı olarak karar verilmesi
gerekir. Mutlak hiyerarşiye bağlı devlet kurumlarının raporlarına mutlak doğru
muamelesi yapıp (noter gibi) karar veren hakimler bağımsızlıklarını kaybeder
(AİHM, Beaumartin v. France). Bu nedenle, Bylock dijital materyallerinin birer
örneğinin davacıya verilmesi ve objektif ve bağımsız bilirkişilere bu materyallerin
inceletilmesi gerekir. Kaldı ki, Bylock’un örgütsel haberleşme aracı olarak kabulünün
de tek dayanağı bu uygulamanın münhasıran (sadece) örgüt üyelerince kullanıldığı
iddiasıdır. Bilindiği gibi, bu uygulama Google Play ve Apple Store marketlerde
kamuya açık olarak yer almış olup, münhasıran örgüt üyelerince kullanıldığı
iddiasının da doğru olup olmadığının objektif ve bağımsız bilirkişilerce incelenerek
ortaya konması gerekir. Bunun için de Bylock’a dair hard disk ve flaş belleğin birer
örneğinin davacıya verilmesi maddi gerçeğin ortaya çıkarılması için şarttır.
156- Sonuç olarak, sonraki tarihli ve özel kanun niteliğinde olan MİT Kanununun
6/2 ve devamı hükümlerine aykırı olarak ele geçirildiği için, Bylock verileri illegal
delil niteliğindedir. İllegal ele geçirilmiş delilleri, sonradan alınacak yargı kararı ile
yasal haline getirmek de mümkün değildir. Yargıtay 16. CD ve Ceza Genel
Kurulu’nun yasaları keyfi olarak yorumlayıp, yasa dışı elde edildikleri açık olan
delilleri yasal göstermek için, açık yasal hükümleri yok sayması Bylock verilerinin
yasa dışı olma niteliğini değiştirmez. Yargıtay da kanunları uygulamak zorundadır;
sonraki tarihli ve özel kanun niteliğinde olan bir kanunu uygulamayan Yargıtay,
yasaları keyfi yorumlayıp uygulamıştır. Yasaların keyfi yorumlanıp uygulanması adil
yargılanma hakkını ihlal eder.


157- Anayasanın 38/6 hükmü gereği, yasa dışı elde edilmiş deliller hiçbir karara,
bu arada OHAL Komisyonu kararına da dayanak yapılamaz. Aksi durumda özel
hayata saygı hakkı da ihlal edilmiş olacaktır. İzah edilen nedenlerle yasa dışı elde
edilmiş delillere dayalı olarak verilen OHAL Komisyonu kararı, Anayasanın 38/6
hükmü uyarınca iptal edilmelidir.

47 / 48

Yukarıda izah edilen nedenlerle, OHAL Komisyonu kararının iptali talebiyle
yapılacak yargılamada;
 Somut olayda her ne kadar idari yargı önünde görülen bir yargılama olsa da
suçlamanın niteliği (terör örgütü üyeliği) ile cezanın ağırlığı (sivil ölüm oluşturur
şekilde, ölünceye kadar kamu görevinde çalışma yasağı ve özel sektörde de iş
bulmanın fiilen engellenmesi) dikkate alındığında somut olayda ceza hukuku
anlamında bir “ suçlama ve ceza” bulunmakta olup (AİHM, Engel and others v.
The Netherlands, Öztürk v. Germany, Matyjek v. Polond), tipik bir ceza yargılaması
söz konusudur. Bu açıdan AİHS’nin 6/1 ve 6/3 maddelerindeki tüm güvencelere
uygun bir yargılama yapılmasını ve bu çerçevede DURUŞMALI YARGILAMA
TALEBİNİN KABUL EDİLMESİNİ;


 Ankara Cumhuriyet Başsavcılığında saklanan Bylock uygulamasına ilişkin verilerin
yer aldığı harddisk ve flaş bellek gibi dijital materyallerin ve diğer tüm delillerin
birer örneğinin CMK’nın 134. maddesi ve diğer hükümleri uyarınca, çekişmeli
yargılama ilkesinin gereği olarak davacıya tebliğ edilmesi, bu deliller hakkında
davacının görüşlerini hazırlayıp hâkimin kararını etkileyecek ölçüde sunabilmesi
için gerekli zaman, imkân ve kolaylıkların kendisine sağlanmasını; Bylock
uygulamasının münhasıran (sadece) örgüt üyeleri tarafından kullanılıp
kullanılmadığının tespiti için, bu konudaki tüm dijital materyallerin bağımsız ve
objektif bilirkişilere inceletilip objektif ve yürütme organından bağımsız uzmanlara
bir bilirkişi raporu hazırlatılmasını,


 OHAL Komisyonu kararında tanık beyanlarına dayanılması durumunda, söz
konusu tanık ya da tanıkların AİHS’nin 6/3d hükmünün tüm gereklerine uygun
olarak benim de hazır bulunacağım bir duruşmada dinlenilmesini ve şahsıma soru
sorma hakkının da verilmesini talep ediyorum.

HUKUKİ DAYANAKLAR: Yukarıda gerekçeleri açıklanan Anayasa, AİHS, BM
Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi (BM MSHS) hükümleri ile İYUK, Türk Ceza
Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanununun ilgili hükümleri ve diğer yasal dayanaklar
DELİLLER: Şahsımın hak ihlalleri yaşamasına neden olan ilgili kanun hükmünde
kararname ve bu KHK hükümlerinin yer aldığı internet sitelerinde yayınlanan
haberler, bilgiler, siyasilerin geçmişte fişleme yapıldığına ve darbe teşebbüsü
olmadan önce kişilerin fişlendiğine ve kamu görevinden çıkarılanların çok önceden
tespit edildiğine dair beyanları ve diğer deliller


SONUÇ VE TALEPLER:
[düzenle | kaynağı değiştir]


1- OHAL döneminde KHK’larla kamu görevinden çıkarılanların özel sektörde
de iş bulup çalışması fiilen engellenmekte olup, herhangi bir gelirim bulunmadığı
için öncelikle ADLİ YARDIM TALEBİMİN kabul edilmesini;
2- Fazlaya ilişkin her türlü talep ve dava açma hakları saklı kalmak kaydıyla,
yukarıda açıklanan gerekçeler ve resen dikkate alınacak sair iptal sebepleri dikkate
alınarak, dava konusu OHAL KOMİSYONU KARARININ İPTALİNE KARAR
VERİLMESİNİ;

48 / 48

3- Yargılama giderlerinin karşı tarafa yüklenmesine karar verilmesini saygıyla
arz ve talep ederim
…/…/2018.

Davacı ….

İmza

EKLER[düzenle | kaynağı değiştir]

1. Ankara 19. İdare Mahkemesinin Dilekçe Red kararı
2. OHAL Komisyonu ret kararının …/…/2017 tarihinde tebliğ edildiğine dair
belge
3. …/…/2016 tarih ve … sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin şahsıma
ilişkin ilk sayfa ve şahsımın isminin geçtiği sayfa
4. Şahsımın OHAL Komisyonuna …/…/2017 tarihinde 2017/… başvuru
numarası ile yaptığı başvuru dilekçesi
5. OHAL Komisyonunun …/…/2017 tarih ve 2017/… karar no.lu kararı

Community content is available under CC-BY-SA unless otherwise noted.